<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items?output=omeka-xml&amp;page=224" accessDate="2026-06-24T22:52:10+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>224</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1371" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1658">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fcbbe7375c6135387d12fdf267695120.docx</src>
        <authentication>801adba8083e41a447a1d7556c365e75</authentication>
      </file>
      <file fileId="1659">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f1a5828e2a774a78b4723ce6bdc31438.pdf</src>
        <authentication>36c12e7fd5588674ef8ac59a1e2554e4</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10853">
                    <text>İRŞÂDÜ’L-MÜLÛK VE’S-SELÂTÎN’DE “TAKI” BAĞLACI VE ANLAMLARI
Ahmet Turan DOĞAN - Fatma Şeyma DOĞAN
Adıyaman Üniversitesi, Türk Dili Bölümü, Adıyaman / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Memlûk Kıpçakçası, bağlaç, “takı” bağlacı, anlam.
ÖZET
Memlûk Kıpçakçasının önemli yadigârlarından olan İrşâdü’l-Mülûk ve’s-Selâtîn, miladî
1387 yılında İskenderiye şehrinde Berke Fakih tarafından istinsah edilmiştir. Arapçadan satır
arası tercüme olan eser, Memlûk Kıpçakçasının Arapça karşısındaki ifade yeteneğini göstermesi
bakımından önemlidir. Bu ifade yeteneği içerinde ise “takı” bağlacının önemli bir yeri vardır. Bu
durum, bugün kullandığımız pek çok ifadeyi anlam bakımından bünyesinde barındırması
açısından “takı” bağlacını incelenmeye değer bir konu haline getirmiştir. “Takı” bağlacı üzerine
bir anlam incelemesi yaptığımız bu çalışmada söz konusu bağlacın eserde kazandığı anlamlar
belirlenmiştir. Ayrıca, takı bağlacının Türk dili tarihindeki serüvenine, yerini alan bağlaçlara ve
kullanımlara da değinilmiştir. Böylece de dilimizin kadim bir bağlacı vasıtasıyla Türk dilinin
tarihî bir süreci irdelenmiş olacaktır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10845">
                <text>1850</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10846">
                <text>İRŞÂDÜ’L-MÜLÛK VE’S-SELÂTÎN’DE “TAKI” BAĞLACI VE ANLAMLARI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10847">
                <text>DOGAN, Ahmet Turan
DOGAN, Fatma Seyma</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10848">
                <text>Anahtar Kelimeler: Memlûk Kıpçakçası, bağlaç, “takı” bağlacı, anlam.  ÖZET  Memlûk Kıpçakçasının önemli yadigârlarından olan İrşâdü’l-Mülûk ve’s-Selâtîn, miladî 1387 yılında İskenderiye şehrinde Berke Fakih tarafından istinsah edilmiştir. Arapçadan satır arası tercüme olan eser, Memlûk Kıpçakçasının Arapça karşısındaki ifade yeteneğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu ifade yeteneği içerinde ise “takı” bağlacının önemli bir yeri vardır. Bu durum, bugün kullandığımız pek çok ifadeyi anlam bakımından bünyesinde barındırması açısından “takı” bağlacını incelenmeye değer bir konu haline getirmiştir. “Takı” bağlacı üzerine bir anlam incelemesi yaptığımız bu çalışmada söz konusu bağlacın eserde kazandığı anlamlar belirlenmiştir. Ayrıca, takı bağlacının Türk dili tarihindeki serüvenine, yerini alan bağlaçlara ve kullanımlara da değinilmiştir. Böylece de dilimizin kadim bir bağlacı vasıtasıyla Türk dilinin tarihî bir süreci irdelenmiş olacaktır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10849">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10850">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10851">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10852">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1370" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1654">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4ef0bd58b51a3cd67afec5492182fbb7.docx</src>
        <authentication>922b12f8e3962bf2b37ca11546e789ef</authentication>
      </file>
      <file fileId="1655">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5318322c06c5561e0ec84fa82dd023b7.pdf</src>
        <authentication>81ecae22780f611cb6eb54c9bc7cf85e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10843">
                    <text>GÜNÜMÜZ TÜRK EDEBİYATINDA BOSNA SAVAŞI
Abide DOĞAN – Sibel HATİPOĞLU
Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Savaşı, savaş, Türk edebiyatı, roman, öykü.
ÖZET
Sebebi ne olursa olsun, her savaşın tüm dünyaya tesir eden askeri ve sosyal sonuçları
vardır. Savaşın sosyal hayattaki yansıması ve bıraktığı izler, en az askeri sonuçlar kadar ciddi ve
hasar vericidir. Sosyal hayat üzerinde böylesine etkileri bulunan savaşın, konu edildiği
alanlarından biri de edebiyattır. Türk edebiyatında Balkan Savaşları, Kırım Savaşı ve Kurtuluş
Savaşı ile ilgili pek çok eser verilmiştir. Edebiyatımıza savaş ve göçle konu olan coğrafyalardan
biri de Bosna’dır. 1878’e dek Osmanlı idaresinde kalan, 93 Harbinden sonra kaybedilen
Bosna’da, tarih boyunca pek çok isyan, savaş ve göç yaşanmıştır. Yaşanan bu acı tecrübeler,
dünya edebiyatına olduğu kadar Türk edebiyatına da konu olmuştur. Günümüz yazarlarından
Ayşe Kulin, Sevdalinka; Sinan Akyüz, İncir Kuşları; Berkant Karakaya, Ağlayan Bosna-Ölüme
Giderken; Nurten Ertul, Beyaz Zambak adlı romanlarında ve Ali Koçak, Karda Kalan İzler adlı
öykü kitabında, Bosna’da savaş sırasında ve sonrasında yaşananları ele almışlardır. Bu
çalışmada, günümüz Türk edebiyatında, roman ve öykü sahasında eser veren beş yazarın seçilen
eserleri incelenmiş ve bu eserlere yansıyan Bosna Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler
irdelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1656">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0e60446e10b008985c2fd094a3ef8623.docx</src>
        <authentication>50917e3e29aab7b09039835fca65e0cf</authentication>
      </file>
      <file fileId="1657">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cb819c446393c62a52619a0748c9dfae.pdf</src>
        <authentication>3c17370b85acf53e4b31d59acfef832d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10844">
                    <text>GÜNÜMÜZ TÜRK EDEBİYATINDA BOSNA SAVAŞI
Âbide DOĞAN1
Sibel HATĠPOĞLU2

Özet
Sebebi ne olursa olsun, her savaĢın tüm dünyaya tesir eden askeri ve sosyal sonuçları
vardır. SavaĢın sosyal hayattaki yansıması ve bıraktığı izler, en az askeri sonuçlar kadar ciddi
ve hasar vericidir. Sosyal hayat üzerinde böylesine etkileri bulunan savaĢın, konu edildiği
alanlarından biri de edebiyattır.
Türk edebiyatında Balkan SavaĢları, Kırım SavaĢı ve KurtuluĢ SavaĢı ile ilgili pek çok
eser verilmiĢtir. Edebiyatımıza savaĢ ve göçle konu olan coğrafyalardan biri de Bosna‟dır.
1878‟e dek Osmanlı idaresinde kalan, 93 Harbinden sonra kaybedilen Bosna‟da, tarih
boyunca pek çok isyan, savaĢ ve göç yaĢanmıĢtır. YaĢanan bu acı tecrübeler, dünya
edebiyatına olduğu kadar Türk edebiyatına da konu olmuĢtur.
Günümüz yazarlarından AyĢe Kulin, Sevdalinka; Sinan Akyüz, Ġncir KuĢları; Berkant
Karakaya, Ağlayan Bosna-Ölüme Giderken; Nurten Ertul, Beyaz Zambak adlı romanlarında
ve Ali Koçak, Karda Kalan Ġzler adlı öykü kitabında, Bosna‟da savaĢ sırasında ve sonrasında
yaĢananları ele almıĢlardır.
Bu çalıĢmada, günümüz Türk edebiyatında, roman ve öykü sahasında eser veren beĢ
yazarın seçilen eserleri incelenecek ve bu eserlere yansıyan Bosna SavaĢı ve sonrasındaki
geliĢmeler irdelenecektir.
Anahtar Kelimeler: Bosna SavaĢı, savaĢ, Türk edebiyatı, roman, öykü
THE BOSNIAN WAR IN THE CURRENT TURKISH LITERATURE
Abstract
For whatever reason, every war has military and social consequences that affects the
whole World. Reflection of social life and the traces left by the war, at least as serious as
military results and damaging. The war, which effects social life, has been handled by
literature, which is one of the reflection areas of war.
In Turkish literature, there are many works on Balkan Wars, Crimean War and War of
Independence. Bosna, which is one of the places, handled by our literature with war and
migration. Throughout history, in Bosna, where was remaining under Ottoman rule until 1878
and lost after the „93 war, had been experienced a lot of rebellion, war and migration. These
bitter experiences have been the subject of Turkish literature as well as world literature.

1
2

Prof.Dr., Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, abide@hacettepe.edu.tr
Arş.Gör., Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

1

�In today's writers AyĢe Kulin, Sinan Akyüz, Berkant Karakaya, Nurten Ertul in whose
novels called Sevdalinka, Fig Birds, Crying Bosna- The Way to Death, The White Lily and
Ali Koçak in whose short story called Tracks Left in the Snow discussed the events which
were happened during and after the Bosnian War.
In this study, we will examine on five selected works, which are belong to
contemporary Turkish literature writers and we will discusse Bosnian War and subsequent
developments.

Giriş
Sebebi ne olursa olsun, her savaĢın tüm dünyaya tesir eden askeri ve sosyal sonuçları
vardır. SavaĢın sosyal hayattaki yansıması ve bıraktığı izler, en az askeri sonuçları kadar ciddi
ve hasar vericidir. Sosyal hayat üzerinde böylesine etkileri bulunan savaĢın, konu edildiği
alanlarından biri de edebiyattır.
Türk edebiyatında Balkan SavaĢları, Kırım SavaĢı ve KurtuluĢ SavaĢı ile ilgili pek çok
eser verilmiĢtir. Edebiyatımıza savaĢ ve göçle konu olan coğrafyalardan biri de Bosna‟dır.
1878‟e dek Osmanlı idaresinde kalan, 93 Harbinden sonra kaybedilen Bosna‟da, tarih
boyunca pek çok isyan, savaĢ ve göç yaĢanmıĢtır. YaĢanan bu acı tecrübeler, dünya
edebiyatına olduğu kadar Türk edebiyatına da konu olmuĢtur.
Bosna SavaĢı, dünya edebiyatında Alexandra Cavelius‟un Leyla, Isnam Taljıc‟in
Srebrenitsa’nın Öyküsü, Nermina Kurspahic‟in Çığlık: Ölümle Direniş Arasında Bir
Bosnalının Romanı, Velibor Çoliç‟in Bosnalılar, Roger Cohen‟in Yıkık Evler Kırık Yürekler
gibi eserlerine konu olurken Türk edebiyatında günümüz yazarları tarafından da sıklıkla
roman ve öykü dünyasına taĢınmıĢtır. Sevdalinka (AyĢe Kulin), İncir Kuşları (Sinan Akyüz),
Ağlayan Bosna-Ölüme Giderken (Berkant Karakaya), Beyaz Zambak (Nurten Ertul),
Bosna’da Savaş Yüreğimde Kan Gülleri (Münire CoĢkun), Zlata’nın Öyküsü (Ülkü
Uluırmak), Drina’da Son Gün (Faik Baysal) ve Karda Kalan İzler (Ali Koçak) adlı roman ve
öyküler Bosna‟da savaĢ sırasında ve sonrasında yaĢananları ele alan eserlerdir.

1. Günümüz Türk Edebiyatından Bosna Savaşını Konu Alan Dört Eser
ÇalıĢmamız kapsamında günümüz Türk edebiyatı sahasında Bosna SavaĢı ile ilgili
eser veren AyĢe Kulin, Berkant Karakaya, Sinan Akyüz ve Ali Koçak‟ın eserleri seçilmiĢtir.
Sinan Akyüz‟ün “cefakeş Boşnak kadınları”na ithafı ve “(B)u kitap hayal ürünü bir roman
değildir. Tamamen gerçeklere dayanır”, uyarısıyla baĢlayan romanı İncir Kuşları, 2012‟de
yayımlanmıĢtır. Roman adını, tek dertleri tırmandıkları incir ağacında oyun oynamak olan
çocukların bile Sırplar tarafından ağaç dalına konmuĢ kuĢlar misali öldürülmelerinden
almaktadır.

2

�Foça Ģehrinin Milyevina kasabasından konservatuarda okumak üzere hemĢire olan
teyzesinin yanına Saraybosna‟ya gelen Suada adındaki BoĢnak kızının etrafında geliĢen
romanda, aĢk ve savaĢ, masumiyet ve vahĢet, acı, iĢkence ve her Ģeye rağmen umut iç içe
geçmiĢtir. Suada‟nın konservatuardan sınıf arkadaĢı ve piyano hocasının oğlu Tarık‟la
birbirlerine âĢık olmalarıyla olumlu bir havada baĢlayan roman, diğer sınıf arkadaĢları Sırp
genci Vukadin‟in Suada‟ya duyduğu karĢılıksız aĢk sonucu okulu bırakması ve ülkedeki
gerginlik ortamıyla gölgelenir. Daha önce aynı topraklarda kardeĢçe yaĢayan Sırplar,
Hırvatlar ve BoĢnaklar arasındaki gerilimin kısa sürede tırmanması ve çatıĢmaların
baĢlamasıyla Saraybosna‟dan ayrılarak ailesinin yanına gitmek zorunda kalan Suada‟nın,
annesi ve eniĢtesi evlerini basan Sırplarca katledilir. Babası ve ablalarıyla Sırplara esir
düĢerek iĢkence ve tecavüze uğrar, bir mal gibi satılır, ablasının katledilmesine Ģahit olur ve
her Ģeyden vazgeçmiĢken bulunduğu Kalinovik esir kampında takasa sokularak kurtulur.
Saraybosna‟daki psikiyatri kliniğinde uzun süre tedavi gören ve karanlık günleri çok sevdiği
müzikle aĢan Suada, savaĢ sırasında yeĢil bereli BoĢnak mücahitlerine katılarak kol ve
bacağını kaybetmiĢ sevgilisi Tarık‟ı da bularak Ġsveç‟e yerleĢir. Roman savaĢtan yıllar sonra,
Ġsveç‟te tanınmıĢ bir sanatçı olan Suada‟nın eĢi, kızı, babası ve ablası ile kurduğu mutlu
hayatını aktararak son bulur.
Berkant Karakaya‟nın 2011‟de yayımlanan Ağlayan Bosna- “Ölüme Giderken” adlı
eseri ise yazarın kitap kapağında da belirttiği gibi “Bosna Soykırımı Romanı”dır. SavaĢ
sonrasında toprağından göçerek Ġzmir‟in bir köyüne yerleĢen yetmiĢli yaĢlardaki Yusuf ve
Hacer Aliç‟in günlük hayatlarının tasviriyle baĢlayan roman, geri dönüĢlerle savaĢ yıllarına
kadar uzanır. Gündelik iĢçi olarak çalıĢan Yusuf Aliç, gündelikten kazandığına göre daha
karlı olduğu için bir bağın gece bekçiliğini yapmayı kabul etmesiyle yıllardır bastırdığı kötü
anıları ve geçmiĢiyle de yüzleĢir. Bağa dadanan vahĢi bir hayvandan korkan Yusuf Ustaya, bu
korku Sırpların vahĢetini hatırlatır ve gördüğü rüyalarla savaĢ yıllarını hatırlar.
Aliç ailesi savaĢtan önce Srebrenica‟nın ġuĢnyari köyünde yaĢayan üç çocuklu BoĢnak
bir ailedir. SavaĢın baĢlamasıyla beraber huzurlu hayatları bozulsa da yıllarca aynı topraklarda
kardeĢçe yaĢadıkları Sırpların ne kadar vahĢileĢebileceklerini kabul etmek istemezler. Hem
onları Nato‟nun BirleĢmiĢ Milletlerin koruyacağına, Avrupa‟nın orta yerinde sahipsiz
kalmayacaklarını düĢünürler; ancak Sırpların zulmü bitmek bilmez. Bu duruma sessiz
kalamayan Yusuf Aliç‟in büyük oğlu Nedim, köyden kendisi gibi vatanperver, cesur gençlerle
Sırplara karĢı savaĢan BoĢnak mücahitlerine katılır. Nedim aslında henüz lisede okuyan,
hassas, duyarlı, üniversite okuyup makine mühendisi olmak gibi hayalleri olan parlak bir
gençtir. Okuldan da bir Sırp kızı olan Sandra‟ya umutsuzca âĢıktır; ancak araya savaĢın soğuk
gölgesi girince hem okuldan ve hayallerinden hem de aĢkından vazgeçmek zorunda kalır.
Sırplara karĢı giriĢilen silahlı mücadele baĢlangıçta baĢarılı olur ve Avrupa‟nın
dördüncü büyük ordusu olan Sırp ordusu bu beklenmedik direniĢ karĢısında bozguna uğrar.
Ancak iki grup arasına sözde barıĢ sağlamak amacında olan BM girince her Ģey günden güne
daha da kötüye gider. BM ilk iĢ olarak iki grubu da silahsızlandırarak barıĢ ortamı sağlamaya
çalıĢır; ancak bu çağrıya sadece BoĢnaklar yanıt vererek silahlarını teslim ederler. Sırp
çetnikler silahlarını vermedikleri gibi zulme, keskin niĢancılarla kadınları ve çocukları
öldürmeye ve Ģehre gelen yardımları engellemeye devam ederler. Uzun süren bu sıkıntılı
3

�süreçten sonra Sırp saldırılarından kaçan BoĢnaklar BM‟nin güvenli bölge ilan ettiği
Srebrenica‟ya sığınmak zorunda kalırlar. Elektriksiz, susuz kalan, sokaklarda yatan insan
yığınlarıyla mahĢer yerine dönen Ģehir, yiyecek ve ilaç yardımı da alamayınca sürekli
geniĢleyen bir mezarlığa döner. Yusuf Aliç, eĢi ve küçük oğlu Ahmet‟i alarak Tuzla‟ya,
kayınbiraderinin yanına sığınır; ancak Sırpları durdurmaktan baĢka bir Ģey düĢünmeyen, bu
uğurda ölümü bile göze alan Nedim‟i kaçmaya ikna edemez. Ailesinin köyü terk etmesinden
sonra Nedim, kendisi gibi bir avuç milisle artık faydasız da olsa savaĢmaya devam eder.
Sırplar BM‟i de tanımayarak Ģehre saldırıp soykırıma baĢlayınca Nedim de sözde BM
güvencesindeki kamplardaki pek çok soydaĢı gibi Sırplara teslim edilerek katledilir. Roman,
rüyasında oğlunun öldürüldüğü yeri gören Yusuf Aliç‟in oğlunun yıllardır bulunamayan
cesedini bulmak için harekete geçmeye karar vermesiyle biter.
Ġncelediğimiz eserler arasındaki tek öykü kitabı olan Ali Koçak‟ın Karda Kalan İz adlı
eseri 2006 yılında yayımlanmıĢtır. SavaĢ yıllarında, AA‟nın Saraybosna bürosunu kurma ve
temsilciliğini yapma göreviyle bölgeye giden ve Hürriyet gazetesinin Saraybosna muhabiri
Münire Acım3 ile Sırplar tarafından kaçırılarak günlerce esir tutulan Ali Koçak, tanığı olduğu
savaĢı, bu insanlık suçunu Karda Kalan İz ile edebiyat dünyasına taĢımıĢtır. “Karda Kalan
Ġz”, “Ekmek”, “Senin Sevgilindi”, “TükeniĢ”, “Fotoğraf”, “Ġtiraf” ve
“NiĢancı” baĢlıklı
yedi öyküden oluĢan kitapta, savaĢ hem zulmeden hem de zulme uğrayanın gözünden birbirini
tamamlayan öyküler halinde anlatılır.
Ekmek kuyruğunda beklerken bombalı saldırıya uğrayan ve bu saldırıdan kaçarken bir
Sırp keskin niĢancısı tarafından vurularak öldürülen tıp öğrencisi genç kızın öyküsüyle
baĢlayan kitap, aynı saldırıya fırında yakalanan fırıncının öyküsüyle devam eder. Birbirini
tamamlayan bu iki öyküden sonra, karĢı tarafa geçilir ve bir BoĢnak köyüne saldırarak
erkekleri öldürüp kadınlara da tecavüz eden bir Sırp askerinin, savaĢ sonrasında yaptıklarıyla
baĢ edemeyerek Ģuurunu kaybedip bir seri katile dönüĢmesi anlatılır. Takip eden “TükeniĢ”
adlı öyküde ise tekrar mağdur tarafa geçilir ve Sırp askerini delirten savaĢ, aynı askerin
tecavüzüne uğrayarak hamile kalmıĢ bir BoĢnak kadının gözünden anlatılır. Böyle geçiĢlerle
devam eden kitabın son öyküsü “NiĢancı” da ise ilk öyküye dönülerek tıp öğrencisi genç kızı
vuran keskin niĢancının yaĢadıkları aktarılır.
AyĢe Kulin‟in Sevdalinka adlı romanı ise Bosna SavaĢı ekseninde Saraybosna‟da
gazeteci olarak çalıĢan evli ve iki çocuk sahibi Nimeta ile Hırvat asıllı gazeteci Stefan
arasındaki yasak aĢkı konu edinir. Nimeta çocukları ve eĢini üzmeyi göze alamayarak Stefan
ile arasındaki iliĢkiyi sonlandırır; ancak eĢi Burhan‟ın bu yasak aĢkı öğrenmesine engel
olamaz. Burhan, BoĢnak güçlerin yanında savaĢa katılmak üzere evi terk eder. Çok geçmeden
oğlu Fiko da Nimeta‟yı bu ayrılıktan sorumlu tutarak evden kaçıp babasının peĢinden savaĢa
katılır. Roman savaĢ esnasında bir çarpıĢmada yaralanan Fiko‟nun ölüm kalım mücadelesi
verdiği ambülans sahnesiyle biter.
Sevdalinka, bir ailenin parçalanma süreciyle Yugoslavya‟nın dağılma süreci ve savaĢı
paralel bir Ģekilde aktarır. Nimeta yaĢadığı büyük aĢka rağmen ailesini bir arada tutma
3

Ali Koçak ile Münire Acim bu kaçırılma deneyimlerini de öyküleĢtirmiĢlerdir. Bkz. Koçak, Ali- Acım, Münire
(1996), Saraybosna: Karanlıkta KonuĢmalar, Ġstanbul: Ġmge Yayınları.

4

�mücadelesi verirken, ülke bütünlüğü de parçalanmıĢ Sırplar, Hırvatlar ve BoĢnaklar arasında
ölümüne bir mücadele baĢlamıĢtır.
2. Eserlerin İncelenmesi
Kısaca tanıttığımız Bosna savaĢını konu edinen bu dört eser, karĢılaĢtırmalı olarak
incelendiğinde kimi ortaklık ve farklılıklar dikkati çeker. Bu ortaklık ve farklılıklardan
hareketle eserler, üç baĢlık altında incelenmiĢtir.
2.1. Savaş, Boşnak Kimliği, Türklük ve Avrupa: Ġncelenen dört eserde, öncelikli ve
ağırlıklı olarak BoĢnak kimliğinin sorgulandığı görülür. Eserlerde tüm dünyanın tanıklık ettiği
hiç ummadıkları bir savaĢ ve zulmün ortasında kalan BoĢnaklar, neden bu soykırım ve nefrete
maruz kaldıklarını anlamaya ve açıklamaya çalıĢmıĢlardır. Yıllarca aynı topraklarda
yaĢadıkları, Nazi zulmüne karĢı beraber direndikleri Sırplar ve Hırvatlar birden bire “öteki” ve
“düĢman” olunca “BoĢnak” kimliğini ve bu kimliğin beraberinde getirdiği kaderi tanımlama
ihtiyacı doğmuĢtur.
İncir Kuşları‟nda bu sorgulama ve açıklama görevi romanın merkezi kiĢisi Suada‟nın
tarih eğitimi almıĢ teyzesi Ġfeta‟ya verilmiĢtir. Ġfeta‟ya göre, savaĢa kadar Sırplar, Hırvatlar,
BoĢnaklar, Slovenler, Makedonlar ve Kosovalılardan oluĢan çok uluslu Yugoslavya‟yı bir
arada tutan Tito‟dur. “Tito, çok uluslu Yugoslav halkına hem dinlerini hem de gerçek
tarihlerini bilerek yasakla”mıĢ böylece milliyetçiliği törpülemiĢtir. Onun kurduğu komünist
rejim yıkılınca milliyetçilik hortlamıĢ ve yıllarca aynı topraklarda yaĢamıĢ halklar, dıĢ
tahriklerin de etkisiyle birbirine düĢmüĢtür (Akyüz, 2012: 46, 47).
“Çıkacak bir savaşta Çetnikler ve Ustaşaların çekici ile örsü arasında kalacak tek
millet, Bosnalı Müslümanlardır” saptamasını yapan Ġfeta‟ya göre bunun tek sebebi, etnik
kimlik ve bu kimliğin hamiliğini yapacak olan ulustur. Bu hesapta etnik kimliği sebebiyle tek
hamisiz kalacak ulus BoĢnaklardır. Çünkü “Katolik Macar ya da Alman göçmenlerin
soyundan gelenler kendilerini Hırvat olarak tanımlıyor. Koca Almanya devleti kendi ırkından
gelen Hırvatları, Sırplara kırdırmaz. (…) Ortodoks Rumen Çingenelerin soyundan gelenler
ise kendilerini Sırp olarak tanımlıyor. Koca Sovyetler Birliği de Ortodoks mezhebi inancına
sahip Sırpları, Hırvatlara ezdirmez” saptamasını yapan Ġfeta, “Boşnakların hamisi kim peki?”,
diye soran Suada‟ya “bir zamanlar Osmanlı Türkleriydi. Bizleri yıllar yıllar önce yüzüstü
bırakıp gittiler. Onlar bu topraklardan çekip gittikten sonra da Boşnak halkının hamisi
diyeceği kimse olmadı” yanıtını verir (Akyüz, 2012: 47-49).
Romana göre, Sırpların ve Hırvatların BoĢnaklara kininin tek sebebi din farkı da
değildir. Sırplar, Slav ırkından türeyen BoĢnakları Türklerden türediğine inandırarak ezeli bir
kinin, I. Kosova SavaĢı‟nın intikamını almaya çalıĢmaktadırlar. Dolayısıyla Slav ırkından
türeyen BoĢnak kimliğinin yok edilmeye çalıĢılmasının en önemli nedeni Türklükle alakaları
olmadıkları halde Türk sayılmalarından ileri gelmektedir.
Ağlayan Bosna‟da ise İncir Kuşları‟ndaki Ġfeta‟ya karĢılık BoĢnak kimliğini
sorgulama görevi romanın baĢkiĢisi Nedim‟e verilmiĢtir. Nedim, Ġfeta ile BoĢnakların sahipsiz
olması hakkında hemfikirken, Ġfeta‟nın reddettiği Türklükle BoĢnak kimliğini birleĢtirmesiyle
5

�ayrılmıĢtır. Nedim‟in Sırp iĢkencesi karĢısında BoĢnakların kimliğini ve kimsesizliğini
sorguladığı kısım bu açıdan dikkat çekicidir:
“Genç bir Türk BoĢnağı nasıl hiçbir Ģey yapmadan durabilir ki? Altı yüz yıllık Ģanlı
bir mirasın Ģimdi acz içindeki varisiydi. Ve Ģimdi silahsız, anavatandan çok
uzaklarda kendisini çaresiz hissediyordu. Anavatan neresiydi? Osmanlı‟nın çok
eskide kalan sınırları mı? Yoksa Türklerin sığındıkları Anadolu mu? Evet, Nedim
kafasında bunları sorguluyordu. Nereye kadar, anavatan neresi? Onları kim
koruyacak, kim gözetecekti?” (Karakaya, 2011: 52).

BoĢnak kimliğini Türklükle birleĢtiren Nedim‟e göre Sırp zulmü ve bu zulüm
karĢısında Batı‟nın sessizliğinin sebebi de sözde medeni Avrupa‟nın Türklük ve
Müslümanlığa karĢı önyargısıdır.
“Yıllarca Avrupa‟nın içinde Türkiye‟den uzak Türkler olarak yaĢamıĢlar ve
Avrupa‟ya, Avrupa medeniyetine güvenmiĢlerdi. Ama yavaĢ yavaĢ çiseleyen
yağmurda nöbet kulübesine doğru yaklaĢırken Avrupa‟nın hiçbir zaman Avrupa‟nın
neresinde yaĢarsa yaĢasın Türklere ve Müslümanlara farklı bir gözle bakmayacağını
anlamıĢtı” (Karakaya, 2011: 130).

Bu baĢlık altında değerlendirilecek en özel eser ise Sevdalinka‟dır. Çünkü “BoĢnak
kimliği” ve “BoĢnak olmak” ilk kaynaktan kendisi de BoĢnak kökenli olan AyĢe Kulin‟in
kaleminden aktarılmıĢtır.
“Baba tarafı Bosnalı olan AyĢe Kulin, edindiği bilgilere göre de muhtemelen Macar
topraklarından Bosna'ya idari bir yetkili olarak atanmıĢ Kulin Ban'ın ailesine
mensuptur. Kulin Ban, 11. yüzyılda BoĢnakları ilk defa bir bayrak altında toplayıp
kendi kilisesini kurmuĢtur. AyĢe Kulin'in anlattıklarına göre BoĢnaklar, Ortodoks
Sırp ve Katolik Hırvatlardan ayrı olarak üçlü teslis inancına inanmayanların
oluĢturduğu Bogomil mezhebine mensup, bir tek Allah'a inanan bir topluluktur.
Bundan dolayı Sırp ve Hırvatların iĢkencelerine maruz kalmıĢlardır yıllarca. ĠĢte bu
dönem sonunda kendi kilisesini kurarak BoĢnakların ilk kralı olan Kulin Ban, AyĢe
Kulin'in de soyunun dayandığı koldur. AyĢe Hanım, bunu çok eskilerden beri
kullana geldikleri Kulin soyadına dayandırmaktadır. Çünkü yüzyıllardır ailenin
kullandığı soyad Kulin'dir. AyĢe Kulin, ailenin Macarsitan'dan gelen kolundan
Ģecereyi bulduklarını, ama Bosna tarafındaki kayıtların 1992'deki savaĢta bombalarla
yok edildiğini belirterek, Macaristan'da bir Kulin ailesi (olduğunu bildiğini, onların
her yıl bir yerde buluĢtuklarını da ifade eder.) (…) 1890'ların sonlarına kadar
Bosna'da kalan aile, bir derebeyi olarak bilindikleri o topraklardan 1896 veya
1897'lerde ayrılmak zorunda kalır” (Kalyoncu, 2004: 32).

Romanın “BoĢnaklar” baĢlıklı bölümünde 1180-1190 yılları arasındaki BoĢnak tarihi
aktarılırken ve BoĢnak kimliğinin sözcüsü Nimeta‟nın kardeĢi Raif‟in gözünden BoĢnak
olmanın Sırplar ve Hırvatlarca nasıl algılandığı Ģöyle aktarılmıĢtır: “Onlara göre Boşnaklar
zorla Müslüman edilmiş Sırplardır. Aslında Boşnak kimliği diye bir kimlik de yoktur. Sırplar
böyle düşünürken, Hırvatlar da Boşnakların Katolik’ten dönme Hırvat olduklarını iddia
ederler” (Kulin, 2005: 111).

6

�Bu görüĢlerin yanlıĢ olduğunu vurgulayan Raif, BoĢnakların nasıl Müslüman
olduklarını ve Bogomil mezhebiyle Müslümanlık arasındaki benzerlikleri uzun uzun
açıklamıĢtır. Raif‟e göre BoĢnaklar, Sırpların ve Hırvatların zorla kendilerine dayatmaya
çalıĢtıkları bu önyargıları kabul etmedikleri için acı çekmekte ve soykırıma maruz
kalmaktadırlar.

2.2. Savaş ve Sırp Soykırımı: BoĢnakların Müslüman/Türk kimliğinden ötürü
katledilerek, tecavüze uğrayarak, aĢağılanarak Sırp zulmü ve soykırımına maruz kalması dört
eserin de üzerinde temellendiği en önemli motiftir.
İncir Kuşları ve Ağlayan Bosna‟da Sırplarla vahĢi canavar/hayvanlar arasında olay
akıĢı boyunca sık sık tekrar eden bir paralellik kurulmuĢtur. Tek fark İncir Kuşları‟nda bu
gözü dönmüĢ vahĢi hayvanın avı olarak özellikle BoĢnak kadınların ön plana çıkarılırken
Ağlayan Bosna‟da özellikle böyle vahĢi bir savaĢın ortasında erkek olmanın erkek
kalabilmenin altının çizilmesidir.
Ağlayan Bosna‟da savaĢın kötü anılarını geçmiĢe gömerek Ġzmir‟in bir köyünde sakin
bir çiftçi hayatı yaĢayan Yusuf Aliç‟in gece bekçiliği yaptığı bağda vahĢi bir hayvanla
karĢılaĢması üzerine Sırpların vahĢiliğini hatırlamasıyla söz konusu paralellik kurulur. VahĢi
hayvan karĢısında yaĢadığı korkuyla yıllardır kaçtığı geçmiĢiyle yüzleĢen Yusuf Aliç,
Sırpların yaĢattıkları vahĢeti hatırlayınca doğadaki asıl vahĢi hayvanın insan olduğuna karar
verir.
“Esas canavar, bu karanlık dağda vahĢi insanoğlunun bir temsilcisi olarak oydu.
Canavarın ondan korkması gerekiyordu. Bundan da emindi. Az önce rüyasında
gördükleri ve gerçek hayatta yaĢananlar, en vahĢi canavarı bile bir daha bu dağlara
uğramamasına neden olacak Ģekilde korkuturdu. Ġnsanoğlu en büyük canavardı. Ve
canavarlıklarını tüm dünyaya kabul ettirmek için her zaman bir sebep bulurdu.
Zavallı hayvanlar bunu anlayamazdı” (Karakaya, 2011: 367).

“Cefakeş Boşnak kadınlarına” ithaf edilerek daha roman baĢlamadan odak noktasını
iĢaret eden İncir Kuşları‟ında ise peĢine düĢmüĢ vahĢi hayvandan kaçan zavallı avın/kadının
hissettikleri Ģöyle aktarılmıĢtır:
“Ġçimde fırtınalar koptu. Ağlamaya baĢladım. Neden Allah‟ım? Bu genç yaĢta neden
bu kadar Ģiddetli bir kederi içime üfledin? Oysa ben kendimi çok inançlı ve cesur
sanırdım. Beni hiçbir Ģey korkutamaz derdim. ġimdi Ģu halime bak! Bilmediğim bir
yerde, gözleri dönmüĢ, aç hayvanlar gibi kudurmuĢ insanların ellerinden kaçıp
kurtulmaya çalıĢıyorum. (…)” (Akyüz, 2012: 2).

Bu vahĢi hayvanın önünden kaçamayan Suada ve ablaları Edina ile AyĢa diğer BoĢnak
kadınlar gibi esir alınır, iĢkence görür, köle gibi satılır, hatta babalarının gözleri önünde
tecavüze uğrarlar. Canavar askerlerin bu vahĢilikleri sırasında hep bir ağızdan söyledikleri
Ģarkı kadınlara yönelik soykırımın en iğrenç delilidir: “Kim yalan söylüyor/ Kim ağlıyor/
Sırbistan küçük diye/ Bugün ne kadar Müslüman’ı hamile bırakırsak o kadar âlâ/ Şimdi
7

�Büyük Sırbistan’ı kuralım/ Türkleri kucağımıza oturtup hamile bırakalım…” (Akyüz, 2012:
181).
Sırplar planlı bir Ģekilde BoĢnak kadınları tecavüzlerle hamile bırakarak soykırım
yapmaktadırlar. Romanın baĢkiĢisi Suada‟nın ağzından bu soykırım gerçeği Ģöyle dile
getirilir: “Evet, gerçeği itiraf etmek gerekirse bu bir savaş değildi. Kadınlar hiçbir savaşta bu
kadar mağdur edilmemişti. Bu bir soykırımdı ve bu soykırımla Müslüman Boşnakların soyları
tecavüzlerle dönüştürülmeye çalışılıyordu. Bu savaşın ne yazık ki en acı tarafı da buydu…”
(Akyüz, 2012: 260).
Karda Kalan İzler‟de de kadına yönelik bu iğrenç soykırıma iki öyküyle değinilmiĢtir.
Diğer eserlerden farklı olarak bu öykülerde sadece mağdur taraf olan kadınlar ele alınmamıĢ,
“Senin Sevgilindi” adlı öyküde tecavüzcü Sırp askerinin yaĢadıkları, kendi vahĢiliği
karĢısında insanlığının tükeniĢi ve delirten vicdani hesaplaĢması da aktarılmıĢtır. Hemen
arkasından gelen “TükeniĢ” baĢlıklı öyküde ise defalarca tecavüze uğrayan BoĢnak kadının
ıstırabı, yaĢadığı kâbus, ancak hamile kaldığı anlaĢılınca diğer hamile kadınlarla beraber
“çocuklarımıza iyi bakın” tembihiyle serbest bırakılmaları anlatılmıĢtır. Ancak böylesi bir
vahĢet yaĢamıĢ bir kadın için artık özgürlüğün hiçbir anlamı yoktur; çünkü nereye giderse
gitsin içindeki cehennemi de beraber götürecektir. Neticede serbest kalan kadın, tecavüz
sonucu hamile kaldığı çocuğu doğurur ve öz çocuğuna karĢı hisleri Ģöyle açıklanır: “O çocuk
teninin kokusu midesini bulandırıyor, sürekli kusuyordu. Nedenini açıklayamadığı bir utanç
duyuyordu”. Bu iĢkenceye katlanamayan kadın, çocuğunu hastanede bırakarak kaçmaktan
baĢka çare bulamaz. Bu vahĢetin tecavüze uğrayan kadından baĢka bir mağduru daha vardır
artık: Öz annesinin bile vazgeçtiği, hayata hem yetim hem de öksüz olarak baĢlayan çocuk
(Koçak, 2006: 39).
Sırplar, BoĢnak kadınları ömür boyu sürecek bir iĢkenceye mahkûm ederken,
gözlerinin önünde eĢlerine, kızlarına, kardeĢlerine tecavüz ve iĢkence ettikleri BoĢnak
erkeklere bu çaresizliği, aczi ve utancı yaĢattıktan sonra topluca infaz etmiĢlerdir. “TükeniĢ”te
çocuklar ve kadınlardan ayrılarak öldürüp çukurlara atılan erkekler, Ağlayan Bosna‟da sekiz
bin BoĢnak erkekle beraber kurĢuna dizilen ve kemikleri hâlâ bulunamayan Nedim bu
soykırımın mağdurlarından sadece birkaçıdır.
Sevdalinka‟da yaĢanan soykırım daha çok romanın “Etnik Temizlik” baĢlıklı
bölümünde Hırvat gazeteci Stefan aracılığıyla aktarılır. Stefan, Hırvatistan‟a geçmek zorunda
bırakılan BoĢnak mültecilerle ilgili bir araĢtırma yapmak üzere kimliğini değiĢtirip, Jovan
Plaaviç adında Sırp bir gazeteci olarak kamplara girer. Bu tehlikeli vazife sayesinde
yaĢananlara seyirci kalan Batı‟nın basın yoluyla harekete geçmesini sağlar. Bu bölümde,
kamplarda yaĢanan insanlık suçu Ģöyle aktarılmaktadır:
“6 Nisan‟dan itibaren, „etnik temizlik‟ Karadziç‟in Ģevk ve zevkle uyguladığı bir
oyun haline dönüĢtürülmüĢtü. Müslüman BoĢnakların ileri gelenlerini; yani
varlıklılarını, okumuĢlarını, aydınlarını, sanatçılarını ve özellikle orduda görev
yapmıĢ olan asker kökenlilerini ayıklıyor, akıl almaz iĢkencelere tabi tuttuktan sonra,
birbirlerine öldürtüyorlardı. Ama ölümü kolaylaĢtırmıyordu Sırplar. Öldürmeden
önce, onlara karılarının kızlarının, kız kardeĢlerinin ve annelerinin nasıl ırzlarına
8

�geçtiklerini anlatıyorlar, kadınların nasıl kıvrandığını, yalvardığını tarif ediyorlar,
sonra daha da ileri boyutta bir manevi iĢkence tekniği uyguluyorlardı… (Kulin,
2005:184)”

Romanda Stefan‟dan baĢka Nimeta da gazetecilik mesleği gereği yaĢanan soykırımı
ortaya koymak üzere araĢtırma yapar. Bir Ġngiliz gazeteciyle Tuzla kampını ziyaretleri
sırasında BoĢnak bir çocuk ve annesinin yaĢadıklarını dinleyerek dünya basınına duyurur.
2.3. Savaş ve Aşk: Seçtiğimiz dört eserin birleĢtikleri en önemli motiflerden biri de
aĢktır. Yazarlar, savaĢın korkunçluğuna, uygulanan soykırımın vahĢiliğine dikkat çekerken
her zaman ilgi uyandıran aĢktan da faydalanmıĢlardır. Genellikle BoĢnak-Sırp/Hırvat roman
kiĢileri arasında yaĢanan yasak aĢklar hem milliyetçilik hem de savaĢla sınanmıĢtır. Ġncir
KuĢları dıĢında vuslatı olmayan bu imkânsız aĢklar savaĢın yok ettiği güzelliklerden biri
olmuĢtur.
Ġncir KuĢları‟nda Suada, konservatura devam ederken iki gencin aĢkı arasında bir
seçim yapar. Bu gençlerden biri ilk görüĢte âĢık olduğu babası BoĢnak, annesi Sırp olan
Tarık‟tır, diğeri ise babası gözü kara bir BoĢnak düĢmanı Sırp askeri olan Vukadin‟dir. Suada
tereddütsüz Tarık‟ı seçerken Vukadin‟in ezeli kini ve düĢmanlığını kazanır. Tarık, BoĢnak
damarı daha baskın bir gençtir, bunda milliyetçilikten nefret eden ve herkesi eĢit olarak kabul
eden annesinin de etkisi vardır.
SavaĢ baĢladıktan sonra iki âĢık ayrılmak zorunda kalır, Suada ailesinin yanına
giderken Tarık BoĢnak milislerin yanında savaĢa katılır. Bir müddet sonra da aralarındaki
irtibat tamamen kopar. Sevgilisini elinden alan savaĢ Suada‟nın karĢısına düĢmanı Vukadin‟i
çıkarır. Vukadin de Sırpların ordusuna katılmıĢtır. Suada, Vukadin bir çatıĢmada yaralanıp
ölene dek onun kölesi olarak her türlü iĢkencesine maruz kalır. Yine de Tarık‟a duyduğu
büyük aĢk hiçbir zaman umudunu kaybetmesine izin vermez. SavaĢtan sonra bir kolu ve
bacağını kaybetmiĢ olan Tarık‟ı bulup sevdiği gençle evlenerek yepyeni bir hayat kurar.
SavaĢın karĢısında yer alıp savaĢ mağduru Suada ve Tarık‟ın yaralarını sağaltan aĢkın gücü
olmuĢtur.
Ağlayan Bosna‟da ise Sırp kızı Sandra‟ya âĢık olan BoĢnak genç Nedim, Suada kadar
Ģanslı değildir. Sandra ile aralarında bir Ģeyler baĢlayacağı sırada savaĢ baĢlar ve okulu
bırakmak zorunda kalan Nedim, sevdiği kızı bir daha göremez. Ancak Sandra‟ya duyduğu
büyük aĢk Nedim‟i ölene kadar terk etmez. Her Ģey bitmiĢken, Ģehir Sırp saldırısı altındayken
bile ölümü hiçe sayarak son bir kez okula gidip Sandra‟ya rastlamayı, hiç değilse Sandra‟nın
yürüdüğü yollarda yürümeyi ister. Nedim ve Sandra için vuslat yoktur. Bu imkânsız aĢk
savaĢla beraber yok olup gider.
“AĢk Ģarkıları” anlamına gelen Sevdalinka‟da da aĢk milliyet dinlememiĢ, romanın
baĢkiĢisi BoĢnak Nimeta ile Hırvat Stefan arasında imkânsız bir aĢk baĢlamıĢtır. Ġki farklı
etnik gruptan gelen âĢığın arasındaki tek engel din ve milliyet ayrılığı da değildir, Nimeta
kendisi gibi bir BoĢnakla evlidir. Nimeta duyduğu büyük aĢka rağmen eĢi ve oğlunu
üzmemek için Stefan‟dan vazgeçer; ancak eĢi Burhan‟ın yaĢadığı yasak aĢkı öğrenmesine
engel olamaz. Bosna savaĢla yerle bir olurken Nimeta‟nın ailesi de aynı hızla parçalanmaya
9

�baĢlar. Burhan aldatılmanın da acısıyla Bosna‟nın kurtuluĢu için savaĢa katılır. Çok geçmeden
oğulları Fiko da savaĢa katılmak üzere babasının yanına kaçar ve bir çarpıĢmada yaralanır.
Vuslatı olmayan, daha baĢından bitmeye mahkûm bu imkânsız aĢk, Nimeta‟ya acıdan baĢka
bir Ģey getirmez.
Sevdalinka‟da Nimeta-Stefan aĢkından baĢka BoĢnak Mirsada ve Sırp Petar arasında
da trajik bir aĢk yaĢanır. Mirsada sevdiğine kavuĢmak için iĢini bırakır, kimliğini gizleyerek
Mirza adını kullanarak her türlü tehlikeyi göze alır; ancak Sırp vahĢetinin önüne geçemez ve
insafsızca katledilir. Sevdalinka‟da aĢk acı demektir ve âĢık olan bu acıyla tanıĢmaktan, bu
acıyla yok olmaktan kaçamaz.
Sonuç
Ġnsanlık tarihinin en büyük katliam ve soykırımlarından birine sahne olmuĢ Bosna
savaĢını konu alan günümüz Türk edebiyatından seçtiğimiz dört eserde, kimi motif ve
mesajların benzer Ģekilde öne plana çıkarıldığı görülmüĢtür. Bunların içinde tekrar eden en
önemli motifin soykırım olduğu görülür. Sırpların büyük bir insanlık suçu iĢlediği bu savaĢta,
BoĢnaklara uygulanan bilinçli ve sistemli soykırım dört eserin de mesajını oluĢturur. İncir
Kuşları‟nda bu soykırım daha çok iĢkence ve tecavüze uğrayıp bu tecavüzün çocuklarını
doğurmak durumunda bırakılan kadınların cephesinden aktarılırken, Ağlayan Bosna‟da
gözleri önünde zulmedilen kadınlarına yardım edemeyen, toplu infazlarla katledilen
erkeklerin tarafından yansıtılmıĢtır. Karda Kalan İz ve Sevdalinka ise her iki tarafa da ıĢık
tutan eserlerdir.
Böylesine büyük bir soykırıma bağlı olarak BoĢnak kimliğine, BoĢnak tarihine,
BoĢnaklar ve Türklere, BoĢnaklar ve Batı dünyasına dair sorgulama ve saptamalara eserlerin
tümünde rastlanır. Özellikle İncir Kuşları‟nda ve kendisi de BoĢnak bir aileye mensup olan
AyĢe Kulin‟in Sevdalinka‟sında BoĢnakların geçmiĢi, inançları, tarih boyunca maruz
kaldıkları zulümler, Sırpların, Hırvatların ve Batı‟nın BoĢnaklara bakıĢı uzun uzun
okuyucuyla paylaĢılır.
SavaĢ, soykırım ve kimlik sorgulamasından baĢka aĢk teması da tüm eserlerde
kendisini gösterir. SavaĢ, acı, çaresizlik, zulüm ve utancın gölgesinde genellikle düĢman
taraflar arasında yaĢanan yasak aĢklar eserleri daha da dramatikleĢtirerek cazibe
kazandırmıĢtır.

Kaynakça
Akyüz, Sinan (2012), İncir Kuşları, Ġstanbul: Alfa Yayınları.
Hazer, Gülsemin (2009), “Bir Var OluĢ Mücadelesinin Romanı; Sevdalinka”, 1.
Uluslarası Balkanlarda Tarih ve Kültür Kongresi, Sakarya ÜniversitesiPriĢtine Üniversitesi, Kosova/PriĢtine.
Kalyoncu, Cemal (2004), “Adı AyĢe”, Aksiyon, S. 487.
10

�Karakaya, Berkant (2011), Ağlayan Bosna: “Ölüme Giderken”, Ġstanbul: KastaĢ
Yayınevi.
Koca, Mücahit (1999), Bosna Kitabı, Ġstanbul: Sur Yayınları.
Koçak, Ali (2006), Karda Kalan İz, Ġstanbul: Merkez Kitapçılık Yayıncılık.
Kulin, AyĢe (2005), Sevdalinka, Ġstanbul: Everest Yayınları.
Ġlhan, Mehmet Suat (2010), Bosna Hersek Vahşeti ve Dünya Kamuoyu, Ġstanbul:
Berikan Yayınevi.

11

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10835">
                <text>1862</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10836">
                <text>GÜNÜMÜZ TÜRK EDEBİYATINDA BOSNA SAVAŞI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10837">
                <text>DOGAN, Abide
HATIPOGLU, Sibel</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10838">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Savaşı, savaş, Türk edebiyatı, roman, öykü.  ÖZET  Sebebi ne olursa olsun, her savaşın tüm dünyaya tesir eden askeri ve sosyal sonuçları vardır. Savaşın sosyal hayattaki yansıması ve bıraktığı izler, en az askeri sonuçlar kadar ciddi ve hasar vericidir. Sosyal hayat üzerinde böylesine etkileri bulunan savaşın, konu edildiği alanlarından biri de edebiyattır. Türk edebiyatında Balkan Savaşları, Kırım Savaşı ve Kurtuluş Savaşı ile ilgili pek çok eser verilmiştir. Edebiyatımıza savaş ve göçle konu olan coğrafyalardan biri de Bosna’dır. 1878’e dek Osmanlı idaresinde kalan, 93 Harbinden sonra kaybedilen Bosna’da, tarih boyunca pek çok isyan, savaş ve göç yaşanmıştır. Yaşanan bu acı tecrübeler, dünya edebiyatına olduğu kadar Türk edebiyatına da konu olmuştur. Günümüz yazarlarından Ayşe Kulin, Sevdalinka; Sinan Akyüz, İncir Kuşları; Berkant Karakaya, Ağlayan Bosna-Ölüme Giderken; Nurten Ertul, Beyaz Zambak adlı romanlarında ve Ali Koçak, Karda Kalan İzler adlı öykü kitabında, Bosna’da savaş sırasında ve sonrasında yaşananları ele almışlardır. Bu çalışmada, günümüz Türk edebiyatında, roman ve öykü sahasında eser veren beş yazarın seçilen eserleri incelenmiş ve bu eserlere yansıyan Bosna Savaşı ve sonrasındaki gelişmeler irdelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10839">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10840">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10841">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10842">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1369" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1652">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/eba1d6a8b6dd96f57b450db96cc8ea87.docx</src>
        <authentication>0e5b5d6da374983a364a09a5f7b7242a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1653">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/37d61b39e21f29b3419a4f9ea9b396cf.pdf</src>
        <authentication>7e74ee0671917f8be7d96c2cf282ca80</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10834">
                    <text>EĞİTİMDE PROBLEM ÇÖZME TEKNİKLERİ AÇISINDAN FUZÛLÎ'NİN LEYLÂ VE
MECNÛN MESNEVÎSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Taşan DENİZ
Ishik Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Erbil / Irak
Anahtar Kelimeler: Problem Çözme Teknikleri, Leylâ Mecnûn Hikâyesi, Nasihat, Şark
Klasikleri.
ÖZET
Birçok Leylâ ve Mecnûn hikâyeleri içerisinde şüphesiz bambaşka bir değere sahip olan
Fuzûlî’nin Dastân-ı Leylî vü Mecnûn adını verdiği şarkın bu dillere destan hikâyesi pek çok
açıdan olduğu gibi eğitim açısından da irdelenmesi gereken bir eserdir. Bu çalışmamızda bir
problem olarak karasevdaya tutulmuş iki gencin(Leylâ – Mecnûn) yakın çevresi başta olmak
üzere horlanıp hakir görülmek, deli(mecnun) lakabıyla yaftalanmak, sosyal hayattan kopuk
yaşamak gibi içine düştükleri sıkıntılı durumlardan onları kurtarma adına ailesinin üretip tatbik
ettikleri çözümleri ve problem çözme adına ortaya koydukları bu tekniklerin neticelerinden
bahsedilmiştir. Konu sıralaması kısaca şöyle olacaktır: Kays ve Leyla’nın birbirlerine âşık
olması, Leyla’nın Mecnûn ile görüşmesinin yasaklanması, Leyla’nın okuldan alınması, Leylâ ile
Mecnûn’a ailelerinin nasihatleri, Mecnûn’un bu dertten kurtulması için dua etmesi maksadıyla
hacca götürülmesi gibi yöntemlerle eğitimde problem çözme teknikleri üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10826">
                <text>2260</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10827">
                <text>EĞİTİMDE PROBLEM ÇÖZME TEKNİKLERİ AÇISINDAN FUZÛLÎ'NİN LEYLÂ VE MECNÛN MESNEVÎSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10828">
                <text>DENİZ, Taşan</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10829">
                <text>Anahtar Kelimeler: Problem Çözme Teknikleri, Leylâ Mecnûn Hikâyesi, Nasihat, Şark Klasikleri.  ÖZET  Birçok Leylâ ve Mecnûn hikâyeleri içerisinde şüphesiz bambaşka bir değere sahip olan Fuzûlî’nin Dastân-ı Leylî vü Mecnûn adını verdiği şarkın bu dillere destan hikâyesi pek çok açıdan olduğu gibi eğitim açısından da irdelenmesi gereken bir eserdir. Bu çalışmamızda bir problem olarak karasevdaya tutulmuş iki gencin(Leylâ – Mecnûn) yakın çevresi başta olmak üzere horlanıp hakir görülmek, deli(mecnun) lakabıyla yaftalanmak, sosyal hayattan kopuk yaşamak gibi içine düştükleri sıkıntılı durumlardan onları kurtarma adına ailesinin üretip tatbik ettikleri çözümleri ve problem çözme adına ortaya koydukları bu tekniklerin neticelerinden bahsedilmiştir. Konu sıralaması kısaca şöyle olacaktır: Kays ve Leyla’nın birbirlerine âşık olması, Leyla’nın Mecnûn ile görüşmesinin yasaklanması, Leyla’nın okuldan alınması, Leylâ ile Mecnûn’a ailelerinin nasihatleri, Mecnûn’un bu dertten kurtulması için dua etmesi maksadıyla hacca götürülmesi gibi yöntemlerle eğitimde problem çözme teknikleri üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10830">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10831">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10832">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10833">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1368" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1650">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e06ab65854416362f711d99e28c1a9d4.docx</src>
        <authentication>b646d0b8be1632ac0d96b54dee6cec78</authentication>
      </file>
      <file fileId="1651">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/28446e7049b85f4c1af4d4bca3b95813.pdf</src>
        <authentication>15ad0a54d8af7a75026b627f997a7ccb</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10825">
                    <text>“VE ŞAİRLER BOYUNA KİMLERE YAZARLAR?”: NECATİGİL VE SÜREYA’NIN
GÖZÜYLE ŞİİR OKURU
Kabil DEMİRKIRAN - Atanur MEMİŞ
Boğaziçi Üniversitesi, Türkçe Dersleri Koordinatörlüğü - İstanbul Bilgi Üniversitesi, Türk Dili
Birimi, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Cemal Süreya, Behçet Necatigil, Michael Riffaterre, modern şiir, üstün
okur.
ÖZET
Bu çalışma, dış dünyayla ilişkisini metafor ve metonomiler aracılığıyla kuran “şiir”in
karşısında okurun konumunu, edebiyatımızın iki usta şairinin değerlendirmelerinden hareketle
tartışmayı amaçlamaktadır. Semiotics of Poetry kitabında, göstergebilimin verileriyle okur odaklı
bir çözümleme yöntemi geliştiren Michael Riffaterre‟e göre şiir, “söylediğinden farklı bir şeyi
kasteden” bir türdür. Dolayısıyla okurun, şiirdeki göstergeleri, yansıtmacı ( mimetic ) düzlemden
yorumsamacı ( hermeneutic ) düzleme aktararak kavrayabilmesi mümkündür. Bu çalışma,
1950‟lerin ikinci yarısından sonra tasvire ve öykülemeye dayalı biçemi terk ederek geleneksel
söz ve anlam sanatlarının modern bir işlevde kullanıldığı birden fazla anlam katmanına sahip
“çokgen şiirler” yazmaya yönelen Behçet Necatigil ile, edebiyat dünyasına 1958‟de Üvercinka
kitabıyla giren; biçimciliği, soyutlamayı, serbest çağrışımı ve anlam kapalılığını ilke edinmiş II.
Yeni‟nin öncü isimlerinden Cemal Süreya‟nın yazılarında şiir okuruna bakış açılarını, örtüşen ve
ayrışan yönleriyle ele almayı hedeflemektedir. Her iki ismin de ortak yönü, bilinçli şekilde,
ortalama şiir okuruyla sözleşme yapmamış şairler olmalarıdır. Şiirlerini yazarken gösterdikleri
titizliği, muhatap aldıkları okurun niteliklerini sıralarken de görebilmek mümkündür. 1970‟de
yayımlanan bir söyleşisinde, “Bugünün şiiri mümkün olduğu kadar geçmişe atıflarla
ilerlemelidir.” diyen Behçet Necatigil‟in şiiri, binlerce yıldır süregelen toplumsal, dilsel ve
yazınsal devinimden haberdar bir okur tipiyle karşılaşmayı beklemektedir. Bir başka deyişle
Necatigil şiiri, tasavvufi motiflerden Yunan ve Latin mitolojisindeki simgelere; tenasüb, tevriye
ve leff ü neşr sanatlarından Alman yazınındaki „düşünce çizgisi‟ne bir solukta atlayabilecek
kıvrak bir okur zekâsına yöneliktir. Necatigil, şairin metinlerarası koridorlarda dolaşırken şiirine
dipnot düşmeyeceğini, okurun şiiri kavrama noktasında kendisini mutlaka yetiştirmesi
gerektiğini vurgulamıştır. “…. şiirimi yazarken belli birileri okusun isterdim; onlar okumasa bile
birileri var diye yazardım biraz da.” diyen Cemal Süreya ise, yazdığı şiiri okuyacak veya bir gün
okuma ihtimali bulunan okurla daha yazma aşamasında sözleşmiş gibidir. Bu, 1967 tarihli bir
söyleşisinde bahsettiği gibi, modern şiire ilgi duyan bir okurdur. Sanat eserinin okurla ilişkisini
belirleyen değişkenlerden bir kısmının o eserin niteliğinde aranması gerektiğini savunan
Süreya‟nın bu nitelikten kastı; basmakalıplıktan arınmış, öz şiir arayışının ürünü olan, dilin ve
biçemin bütün imkânlarını kullanmaktan çekinmeyen; bu anlamda kendisine kadar süregelen şiir
birikiminden ayrışmaya başlamış olan modernist şiirdir. Behçet Necatigil gibi, Cemal Süreya da,
sözleştiği bu yeni şiir okurunu, “…şiir okuru olmak artık hiç değilse ufak bir hazırlık, ufak bir
çaba istiyor. Eski şiirin alışkanlığından yeni şiirin havasına girebilmek için onların da kendi
yönünden ufak bir adım atması gerekiyor.” sözleriyle göreve çağırmaktadır. Özetle, her iki şairin
de kafasında kurguladığı ve şiirlerinin ürettiği okur, Riffaterre‟in deyimiyle, içinde yaşadığı
toplumun sözlü-yazılı kültürel zenginliğine, başka metinlere ve dilin ses, sözdizimi, anlam vb.
temel özelliklerine hâkim olmuş, dilbilimsel ve yazınsal yetkinliğe sahip bir “üstün okur”dur.

��</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10817">
                <text>2183</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10818">
                <text>“VE ŞAİRLER BOYUNA KİMLERE YAZARLAR?”: NECATİGİL VE SÜREYA’NIN GÖZÜYLE ŞİİR OKURU</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10819">
                <text>DEMİRKIRAN , Kabil 
MEMİŞ, Atanur </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10820">
                <text>Anahtar Kelimeler: Cemal Süreya, Behçet Necatigil, Michael Riffaterre, modern şiir, üstün okur.  ÖZET  Bu çalışma, dış dünyayla ilişkisini metafor ve metonomiler aracılığıyla kuran “şiir”in karşısında okurun konumunu, edebiyatımızın iki usta şairinin değerlendirmelerinden hareketle tartışmayı amaçlamaktadır. Semiotics of Poetry kitabında, göstergebilimin verileriyle okur odaklı bir çözümleme yöntemi geliştiren Michael Riffaterre‟e göre şiir, “söylediğinden farklı bir şeyi kasteden” bir türdür. Dolayısıyla okurun, şiirdeki göstergeleri, yansıtmacı ( mimetic ) düzlemden yorumsamacı ( hermeneutic ) düzleme aktararak kavrayabilmesi mümkündür. Bu çalışma, 1950‟lerin ikinci yarısından sonra tasvire ve öykülemeye dayalı biçemi terk ederek geleneksel söz ve anlam sanatlarının modern bir işlevde kullanıldığı birden fazla anlam katmanına sahip “çokgen şiirler” yazmaya yönelen Behçet Necatigil ile, edebiyat dünyasına 1958‟de Üvercinka kitabıyla giren; biçimciliği, soyutlamayı, serbest çağrışımı ve anlam kapalılığını ilke edinmiş II. Yeni‟nin öncü isimlerinden Cemal Süreya‟nın yazılarında şiir okuruna bakış açılarını, örtüşen ve ayrışan yönleriyle ele almayı hedeflemektedir. Her iki ismin de ortak yönü, bilinçli şekilde, ortalama şiir okuruyla sözleşme yapmamış şairler olmalarıdır. Şiirlerini yazarken gösterdikleri titizliği, muhatap aldıkları okurun niteliklerini sıralarken de görebilmek mümkündür. 1970‟de yayımlanan bir söyleşisinde, “Bugünün şiiri mümkün olduğu kadar geçmişe atıflarla ilerlemelidir.” diyen Behçet Necatigil‟in şiiri, binlerce yıldır süregelen toplumsal, dilsel ve yazınsal devinimden haberdar bir okur tipiyle karşılaşmayı beklemektedir. Bir başka deyişle Necatigil şiiri, tasavvufi motiflerden Yunan ve Latin mitolojisindeki simgelere; tenasüb, tevriye ve leff ü neşr sanatlarından Alman yazınındaki „düşünce çizgisi‟ne bir solukta atlayabilecek kıvrak bir okur zekâsına yöneliktir. Necatigil, şairin metinlerarası koridorlarda dolaşırken şiirine dipnot düşmeyeceğini, okurun şiiri kavrama noktasında kendisini mutlaka yetiştirmesi gerektiğini vurgulamıştır. “…. şiirimi yazarken belli birileri okusun isterdim; onlar okumasa bile birileri var diye yazardım biraz da.” diyen Cemal Süreya ise, yazdığı şiiri okuyacak veya bir gün okuma ihtimali bulunan okurla daha yazma aşamasında sözleşmiş gibidir. Bu, 1967 tarihli bir söyleşisinde bahsettiği gibi, modern şiire ilgi duyan bir okurdur. Sanat eserinin okurla ilişkisini belirleyen değişkenlerden bir kısmının o eserin niteliğinde aranması gerektiğini savunan Süreya‟nın bu nitelikten kastı; basmakalıplıktan arınmış, öz şiir arayışının ürünü olan, dilin ve biçemin bütün imkânlarını kullanmaktan çekinmeyen; bu anlamda kendisine kadar süregelen şiir birikiminden ayrışmaya başlamış olan modernist şiirdir. Behçet Necatigil gibi, Cemal Süreya da, sözleştiği bu yeni şiir okurunu, “…şiir okuru olmak artık hiç değilse ufak bir hazırlık, ufak bir çaba istiyor. Eski şiirin alışkanlığından yeni şiirin havasına girebilmek için onların da kendi yönünden ufak bir adım atması gerekiyor.” sözleriyle göreve çağırmaktadır. Özetle, her iki şairin de kafasında kurguladığı ve şiirlerinin ürettiği okur, Riffaterre‟in deyimiyle, içinde yaşadığı toplumun sözlü-yazılı kültürel zenginliğine, başka metinlere ve dilin ses, sözdizimi, anlam vb. temel özelliklerine hâkim olmuş, dilbilimsel ve yazınsal yetkinliğe sahip bir “üstün okur”dur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10821">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10822">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10823">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10824">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1367" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1646">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/09d46abe0f2676a203a14447cf84403a.docx</src>
        <authentication>7aca0d0684e995df225d3767fe0df071</authentication>
      </file>
      <file fileId="1647">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b8f9fbc9698e451d20c7453423469e45.pdf</src>
        <authentication>b6af2cef3539553962cdc8c1bec51f77</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10815">
                    <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN ROMANI
Fethi DEMİR
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Van / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.
ÖZET
Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi
kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde olurken;
öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik
çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı anlamlar kazanan
poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olan- Poetika’sından hareketle
trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konmasına dayanan
poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları, daha çok şiirle sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan
sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun
biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın
irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını
yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler
aracılığıyla dile getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve
oluşturma gayesiyle mensur bir karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk
Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik
metinlere farklı bir boyut kazandırır. Çünkü sadece Türk Edebiyatında değil; belki de Dünya
Edebiyatı içerisinde ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla
paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı
zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli
vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1648">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/217f1dfda8c6034c6172e561899604ba.docx</src>
        <authentication>d5a23e203c66d0db1377cfbb94c7ad06</authentication>
      </file>
      <file fileId="1649">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a43651e75edb9e7b9be7b7dd8e7b7f0e.pdf</src>
        <authentication>823390202423763f67905216e86957ea</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10816">
                    <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN
ROMANI
Fethi DEMİR1
Özet
Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi
kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde
olurken; öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya
çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı
anlamlar kazanan poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olanPoetika’sından hareketle trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin
ortaya konmasına dayanan poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları daha çok şiirle
sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı,
şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan
konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda
birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu
poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek
istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle mensur bir
karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk Edebiyatının önemli
kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik metinlere farklı bir
boyut kazandırır. Çünkü Türk Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir
roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası
taşıyan Şairin Romanı, aynı zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve
teknik meselelerine çeşitli vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.
Anahtar Sözcükler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.
AN AVAN-GARDE POETİC-NOVEL OF MURATHAN MUNGAN: POET’S NOVEL

Abstract

Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği
Bölümü, mfethi_demir@yahoo.com
1

Yrd.Doç.Dr., Yüzüncü

�The history of studies on literature theory almost stretches away to history of written
literature. On the one hand poets, novelist and litterateurs are in struggle for producing art, ont
the other hand they produce theoric studies trying to explain artwork’s context, structure,
technique and texture. The most important one of these theoric studies is poetica that has
gained different meanings throughout the history. In the beginnig, with reference to
Aristotle’s Poetics which is the first of this genre, poetic studies have been based on exposing
basic features and components of tragedy and epic genres: afterwars, they are limited with
poetry. Poetica concept which has crystalized especially after 19th century turns into an
information genre examined the subjects including poetry in general meaning, its from,
content, style and aesthetic without depending on a certain type. In this respect, many poets
have written poeticas reflecting their perception and opinions about poetry. These poeticas
sometimes appear in verse because of willing of poets to express their opinions via poems,
and sometimes appear in prose for constituting a theoric frame. In this theoric context,
Murathan Mungan who is one of the significant authors of Modern Turkish Literature adds a
diffirent dimension for poetic texts with his work Poet’s Novel. Because in Turkish Literature
it is the first time that a poet explains and share his poetica with reader through a novel. After
all, Poet’s Novel, having a fantastic, utopic and detective novel atmosphere, meanwhile can be
read as an avan-garde poetic novel which centers upon poem and deals with poem’s
structural, existential and technique subjects.
Key Words: Poetica, Poet’s Novel, Murathan Mungan, Poetic-novel

Giriş
Edebiyatın bir sanat dalı olarak ortaya çıkmasına paralel olarak edebiyat teorisi üzerine
yapılan çalışmalar filizlenmeye başlar. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal
bir üretim içerisinde olurken; öte taraftan ürettikleri sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini
ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en
önemlisi de poetikalardır. Tarih boyunca farklı anlamlar kazanan poetika kavramı; kimi
zaman bir edebi tür için, kimi zaman bir şair ya da yazar için, kimi zaman bir akım, dönem
veya topluluk için, kimi zaman da bir ulusun edebiyat anlayışını ve özelliklerini incelemek
için kullanılır. (Karaca, 2005:35) Örneğin Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olanPoetika’sında trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konması
amaçlanır. Ayrıca sanat eserinin ontolojik bir bütün olduğu ve bu ontolojik bütünü belirleyen

�kategorilerin araştırılması öncelenir (Aristoteles, 1983:8) ki bu eğilim daha sonraki poetik
çalışmalara önemli bir perspektif sunar. Aristoteles’ten sonraki dönemde üretilen bir diğer
poetik metin de Alman Romantik Edebiyatının önemli temsilcilerinden kabul edilen
Novalis’in Poetika’sıdır. Novalis ise şiirin tarihle, felsefeyle ve özellikle de doğayla olan
ilişkisine yoğunlaşır. (Novalis, 2003:19) Aforizma biçiminde dile getirdiği fikirleriyle şiirin
içeriğine ve yapısına dair değerlendirmeler yapar. İdealist felsefenin de etkisiyle doğa şiiri,
aşkın şiir, lirik şiir ve epik şiir gibi kavramsallaştırmalar oluşturur, şiirle vahiy arasında bir
analoji kurarak “aşkın poetika” kavramına ulaşır. (Novalis, 2003:55)
Özellikle 19. yüzyıldan sonra poetik çalışmaların ekseni daha çok şiire ve şiirselliğe
kayar. Nitekim modern dönemdeki en önemli poetik değerlendirmelerden biri olan
Todorov’un Poetikaya Giriş adlı kitabında “şiirselliğin-edebiliğin” altı ısrarla çizilir ve
poetikanın tek tek yapıtlardan çok; her bir yapıtın ortaya çıkışını yöneten genel yasaların
bilgisine ulaşmayı hedeflemesi önerilir. Elbette bu poetik yaklaşım, şiirin kendisini değil; bir
şiirin şiir olmasını sağlayan “şiirsellik ve edebilik” niteliğini sorgulamayı esas alır. (Todorov,
2008:37) Böylece sınırları ve konusu belirlenmiş bir disipline evirilmeye başlayan poetika
kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, içeriğini, üslubunu, estetiğini kapsayan
konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. (Sazyek,
1991:69) Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar
kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile
getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle
mensur bir karakter taşıyabilir. (Çıkla, 2010:19-32) Dünyada, özellikle de Batı Edebiyatında
genel olarak böyle bir gelişim sürecine sahip olan poetika kavramının ve çalışmalarının Türk
Edebiyatındaki örnekleri oldukça yeni sayılır.
Türkçede, şiirin tarihi çok eskilere dayanmasına rağmen şiirin teorisi, yapısı, içeriksel
ve biçimsel boyutları üzerine yapılan çalışmalar, 19. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan
Batılılaşma ve modernleşme çabalarıyla gelişir. Modernleşmenin şiir alanına yansımasının
sonucunda ortaya çıkan şiir teorisi çalışmaları, dönem sanatçılarının ve edebiyatçılarının
“Batı’nın edebiyatına, düşüncesine, müziğine yönelirken; Doğu kültürünü de geçmiş
yüzyıllardaki Osmanlı’dan daha sistematik” (Ortaylı, 2007:18) bir bakış açısıyla
değerlendirmeye başlamalarının bir ürünüdür. Çünkü hem Batılı/modern bir şiir anlayışını
yerleştirmek hem de eski şiiri yeni bir perspektifle yeniden biçimlendirmek gayreti poetik
çalışmaları zorunlu kılar. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle “bir medeniyet
buhranına” (Tanpınar, 2006:15) tekabül eden bu kaotik atmosferde üretilen çalışmaların

�bireysel, sistematik, bütünlükçü ve tutarlı poetikalar olduğunu söylemek zordur. Hem tam
anlamıyla modern, kentli, bireyselliğinin bilincine varmış toplumsal bir dokunun oluşmaması
hem de gelenek-modernlik (eski-yeni, Doğu-Batı) karşıtlığına angaje bir edebiyat ve sanat
atmosferinin varlığı, şiir teorisi/poetika tartışmalarını bireysellikten çok topluluklar üzerinden
yürüyen tepkisel, duygusal, anlık değerlendirmelere dönüştürür. (Demir, 2012:1435)
Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar bu minvalde devam eden poetika girişimleri Yahya
Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim’le birlikte yeni bir boyuta evrilir. Bu dönemde Türk
şiiri modernleşme yolunda önemli bir sıçrama yaptığı gibi şiirin teorik, felsefi, yapısal,
biçimsel özellikleri üzerine de daha fazla kafa yorulmaya başlanır. Örneğin geleneksel şiirle
modern şiirin birleştiği noktada duran Yahya Kemal bir taraftan bu birleşimin ahenkli bir
biçimde gerçekleşmesi için çaba sarf ederken; öte yandan özellikle Fransa’da edindiği Batılı
şiir birikiminin etkisiyle şiirin felsefi, varoluşsal, tematik ve biçimsel taraflarına eğilir.
Müstakil bir poetika kaleme almasa da şiir üzerine değerlendirmelerini çeşitli vesilelerle dile
getiren Yahya Kemal, bu yönüyle daha sonraki dönemlerde bireysel poetikalarını ete kemiğe
bürüyecek şairlere bir alan açar. Türk şiirinin ufkunu genişleten, yeni yaklaşımların ve poetik
yönelimlerin izini süren bir başka şair de hiç kuşkusuz Nazım Hikmet’tir. Toplumcu-gerçekçi
şiirin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcisi olarak kabul edilen Nazım Hikmet, sadece
tematik anlamda bir yeniliğin değil; etkileri günümüze kadar devam edecek olan bir bakış
açısının, bir şiir anlayışının öncüsüdür. Şiir üzerine poetik değerlendirmelerini çeşitli
vesilelerle dile getiren şairin poetikasını kimi zaman manzum biçimde dile getirmesi dikkat
çekicidir. Yine Fransız sembolistlerinden özümsediği unsurları, içsel dünyasıyla ve
gelenekten devşirdiği birikimle sentezleyen Ahmet Haşim, modern şiirin yerleşmesine yaptığı
katkı sebebiyle sonraki dönemlerde poetikalarını dile getirecek şairlere zemin hazırlar.
Cumhuriyet’in ilk dönem coşkusunun yerini belirli ilke ve inkılâpların topluma
benimsetilmesi çabasının aldığı 1930-40 arası dönem, Türk şiirinde modern yaklaşımların
yerleşmeye başladığı bir süreçtir. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesine tekabül eden bu
dönemde, sürrealizm ve Dadaizm gibi modern akımların Türkiye’de tanınması, birey olma
yolunda ilerleyen kentli-modern orta sınıfın yeni yeni filizlenmesi, savaş atmosferinin
yarattığı karamsar hava ile birleşince Garipçiler gibi bir şiir akımının doğması kaçınılmaz
olur. Garip şairleri (Orhan Veli Oktay Rıfat ve Melih Cevdet), modern sanat akımlarından
haberdar olmalarının, sıradan insanı şiirin merkezine oturtmalarının ve geleneksel şiirden
radikal bir kopuşu önermelerinin yanı sıra şiir üzerine fikirlerini de poetik bir bütünlük
içerisinde dile getiren ilk topluluktur. 1941 yılında çıkardıkları Garip kitabının önsözünde,

�daha önce kaleme aldıkları değerlendirmeleri birleştiren Garipçiler, bütünlüklü, sistematik,
tutarlı ve modern bir poetik metin üretmeyi başarırlar.
Garip hareketinin 1941 yılında bir topluluk adına vücuda getirdiği poetika çalışması,
Türk şiirinde yeni bir dönemin kapılarını aralar. Salah Birsel’in Şiirin İlkeleri ile Necip
Fazıl’ın Sonsuzluk Kervanı adlı avangart çalışmalarının açtığı kapıdan bireysel, sistematik ve
modern poetikaların üretilmeye başlandığı, şairlerin sadece şiirle değil şiirin yapısal, felsefi,
tematik sorunlarıyla da yoğun bir biçimde ilgilenmeye başladıkları söylenebilir. Özellikle II.
Dünya Savaşı’nın yarattığı krizin kültürel yansımaları, varoluşçuluk gibi felsefi akımların şiiri
etkilemesi,

Türkiye’nin

yaşadığı

kentlileşme,

modernleşme

süreciyle

belirginleşen

entelektüel, bireyselleşmiş küçük burjuva tabakanın oluşması, bireysel poetika denemelerinin
çoğalmasını sağlar. Bu bağlamda poetika çalışmalarının hem niteliksel hem de niceliksel
anlamda sıçrama yaptığı süreç II. Yeni şiirinin ortaya çıktığı dönemdir. Çünkü II. Yeni şiiri,
hem kendinden öncekilerden radikal bir kopuşu temsil etmesi hem sonrakiler üzerinde önemli
etkiler bırakması nedeniyle şiir geleneğinde önemli bir döneme, akıma, sürece veya kendi
tabirleriyle “bir şiir olayına” tekabül eder. II. Yeni şiirinin imgeye dayanan, anlamı
sorunsallaştıran, dilsel ve biçimsel deneyselliklerden kaçınmayan, bireyselliği önceleyen
avangart yapısı, sürrealizm, varoluşçuluk, atonal müzik, soyut resim vb. modern sanat
akımlarından beslenmesi beraberinde bir dizi poetik değerlendirmeyi zorunlu hale getirir. Bu
noktada II. Yeni şairleri bir taraftan yeni bir şiiri kurmaya çalışırken öte taraftan şiirin poetik
boyutu üzerinde de epey mesai harcarlar ve Türk şiir geleneği içerisinde azımsanmayacak bir
yekûna tekabül eden bir dağarcık oluştururlar.
1970-80 arası dönem, poetik çalışmaların çok fazla öne çıkmadığı bir dönemdir. Şiiri
ve edebiyatı, önemli oranda etkileyen politik atmosfer, şairleri genel olarak devrimci coşkuyu
taşıyan toplumcu bir şiire yöneltir. Yine hayatın her alanına sinen eylemsellik hali şiirin
yapısal meselelerinin, kendine özgü özelliklerinin tartışılmasını tali planda bırakır. 12 Eylül
darbesinden sonra tekrar alevlenen poetik tartışmaların odağında ise genel olarak toplumcu
şiir-bireyci şiir ikilemi vardır. Özellikle 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan ekonomik,
siyasal, toplumsal ve ideolojik şekillenmenin sonucunda yaşanan dönüşüm, şiire ve
dolayısıyla poetik tartışmalara yansır. Bu bağlamda 1970’lerin toplumcu şiir poetikasını
devam ettirenlerle 1980 sonrasının bireyci poetikasını savunanlar arasındaki tartışma,
1990’ların sonuna kadar bir biçimiyle devam eder. Bu tartışmaların neticesinde bireyci veya
toplumcu bir poetikayı benimseyen şairler olmakla birlikte daha sentezci ve eklektik
poetikalara meyleden şairler de edebiyat sahnesinde yer almaya başlar. Hatta 1990’larla

�birlikte edebiyat ve şiir ortamını etkileyen postmodern eğilimler, yükselişe geçen kentlimuhafazakâr şiir, nihilizm ve anarşizm gibi akımlar etrafında filizlenen yeraltı şiiri, yaşamın
her alanında belirginleşen çokkimlikli ve çokkültürlü atmosferin doğal bir yansıması olan
minör edebiyat anlayışı poetik yaklaşımların da çoğullanmasına, farklılaşmasına ve
zenginleşmesine olanak sağlar.

1. Avangart Bir Poetik-Roman: Şairin Romanı
Poetikanın teorik ve tarihi gelişim süreci içerisinde gerek Dünya edebiyatında gerekse
Türk Edebiyatında poetika çalışmalarının çoğu, ya şiir formunda yani manzum; ya da
deneme-makale formunda yani mensur biçimde kaleme alınır. Bu yönüyle edebiyat sahasına
daha geç çıkan roman, uzun süre şairlerin poetik fikirlerini açıklamada pek rağbet etmedikleri
bir tür olarak kalır. Öte taraftan şiirin her dönemde daha sınırlı ve seçkin bir zümrenin,
romanın ise daha geniş halk yığınlarının ilgi gösterdiği bir tür olarak algılanması, şairlerin
uzun bir süre romandan uzak durmalarına sebep olur. Ancak 19. yüzyıldan itibaren özellikle
büyük yazarlar tarafından yetkin örneklerinin verilmesiyle birlikte şairler de bu türe ilgi
göstermeye başlarlar. Daha çok şiirle anlatamadıkları hikâyeleri, romanla ifade etmeye çalışan
şairler, aynı zamanda şiir anlayışlarını, şiirin yapısal, izleksel ve teknik boyutları hakkındaki
fikirlerini roman aracılığıyla paylaşmayı denerler. Örneğin Rilke, Cesare Pavese, Sylvia Plath
ve Ingeborg Bachmann gibi şairler yazdıkları romanlarda belirli temalara değinmekle birlikte
şiire özel bir önem verirler ve poetik fikirlerini çeşitli biçimlerde ifade ederler. (Tosun,
2012:http://tosunnecip.net.)

Yine şairane tutumunu romanın her birimine yansıtan daha

imgesel ve metaforik bir anlatımı zorlayan bu şairler romanlarıyla şiirlerinin kaynaklarını,
arka planını varoluş şartlarını yansıtmayı da ihmal etmezler.
Türk Edebiyatında ise poetik fikirlerini roman üzerinden açıklamak şairlerin pek
rağbet ettikleri bir yöntem değildir. Bu nedenle çalışmamızın ana konusunu teşkil eden
Murathan Mungan’ın Şairin Romanı adlı eseri, bu sahadaki avangart anlatılardan biri olarak
değerlendirilebilir. Çünkü bu eserle Türk Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını
yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Nitekim hem şair hem de romancı olan
Mungan, Şairin Romanı’nı “şiirin öldüğü, romanın öldüğü, edebiyatın öldüğü, giderek yazılı
kültürün bile tükenmekte olduğu, her şeyin görselliğe indirgendiği bir çağda, belki dilin en



(2011), İstanbul: Metis Yayınları, 1. Baskı. (Çalışmamızda verilen sayfa numaraları eserin bu baskısına aittir.)

�eski en kadim sanatı olan şiire, roman aracılığıyla bir saygı duruşunda” (Erciyes, 2012:
www.radikal.com.tr) bulunmak için kaleme aldığını söyler. Birçok poetika denemesinde
olduğu gibi amacını açıkça ortaya koyan Murathan Mungan, aynı zamanda şiirin, sadece
insanların zayıf anlarında, âşık olduklarında ya da marazi zamanlarında sığındıkları bir sanat
değil; düpedüz varoluşun bir parçası olduğunu hatırlatmak isteğinin de böylesi bir poetikromanı doğurduğunu vurgular. (Erciyes, 2012: www.radikal.com.tr)
Şairin Romanı; esas itibariyle poetik boyutunun yanı sıra fantastik, ütopik ve polisiye
havası taşıyan oldukça hacimli bir anlatıdır. Uzun yıllar süren bir çalışmanın, birikimin ve
değerlendirmelerin ürünü olan bu romanda; fantastik bir dünyada, bilinmeyen bir zamanda ve
kurmaca bir atmosferde geçen olaylar anlatılır. “Şairin Dönüşü”, “Şairin Toprağı”, “Şairin
Levhaları”, “Şairin Gölgeleri”, “Şairin Hayvanı”, “Şairin Kanı” ve “Şairin Oyunu” adlarını
taşıyan yedi bölümden oluşan roman, Bilge Şair Bendag’ın 50 yıllık gönüllü sürgünden
dönmesiyle başlar. Sıradan bir denizci gibi geçirdiği yılların ardından ülkesi Anakara’ya
dönen yüz yaşındaki Bendag, kimliğini gizleyip tüm Anakara’yı dolaşacağı son bir şiir
yolculuğuna çıkar. Adı efsaneleşen, herkesin şiirlerini büyük bir hayranlıkla okuduğu Bendag,
birçok şehirden geçerek, anılarını yeniden hatırlayarak ama daha çok; şiire dair yeni duygular
ve fikirler edinerek hatta uzun yıllar aradan sonra şiir yazmaya başlayarak Odragend şehrine
gider. Amacı Odragend’de düzenlenen ve Anakara’ın en büyük şiir festivali olan “On Üç
Dolunaylı Yıl Şenlikleri”ne son bir kez katılmaktır. Bilge Şair Bendag’ın yolculuklarla ve
maceralarla dolu hareketli yaşamının bir nevi simetrisini oluşturan bir diğer şair ise ömrünün
büyük bölümünü evinden dışarı çıkmadan geçiren şiir filozofu Moottah’tır. Yaklaşık yirmi
yıllık inziva döneminin ardından biriktirdiklerini insanlarla paylaşma zamanının geldiğine
kanaat getiren Moottah, çırakları Zeey ve Tagan’ı da yanına alarak şehir şehir dolaşmaya
başlar. Gittiği her şehirde şiir üzerine konuşmalar yapar, birikimini insanlara aktarır. Moottah
ve çıraklarının trajik hikâyesi de romanın diğer kahramanları gibi elbette Odragend’de
sonlanır.
Romanın polisiye odaklı kurgusu ise deneyimli polis Gamenn’in bütün ülkeye yayılan
şair cinayetlerini soruşturma sürecini anlatır. Tıpkı Bendag ve Moottah gibi tüm ülkeyi
dolaşan, buralardaki şair cinayetlerini soruşturan Gamenn, taklitçiliği simgeleyen Agabu’nun
Serhenas’ı öldürtüp onun şiirlerini kendi şiirleriymiş gibi yayımlattığını ortaya çıkarır.
Nitekim Agabu’nun başka bir kadına âşık olması üzerine karısı Zeheyra, bu gerçeği
Moottah’a söyler ve Serhenas’ın defterlerini ona verir. Önce karısı Zeheyra’yı öldüren Agabu,
adamlarını Moottah ve çıraklarının peşine takar. Moottah ve çıraklardan Zeey’i öldüren

�Agabu’nun adamları Tagan’ı öldüremez. Fakat Tagan’ın bilincini maniple ederek onu bir
katile dönüştürürler ve şair cinayetlerini ona işletirler. Romanın sonunda Gamenn Tagan’ı
bulur, fakat onun yıllar önce şair filozof Moottah’ın yanına verilen ikiz kardeşi olduğunu
öğrenir. Bu beklenmedik son romanın polisiye boyutunun da ustaca kotarıldığını gösterir.
Yine şiirleri, taklitçi şair Agabu tarafından çalındıktan sonra öldürülen Moottah’ın çocukluk
arkadaşı Serhenas’ın dramı, ölümün kıyısından dönen genç şair Dehamar’ın heyecanı, tüm
Anakarayı vücuduna dövme olarak çizdirmiş Haritacı Kaa’nın yol göstericiliği kurguyu
besler, Odragend’deki “On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri”ne bir biçimde bağlanır. Elbette
Sözlükçü Tarkusyu’nun dilciliği, rüyalarıyla kahramanlara yol gösteren Ümma’nın düşselliği,
Bendag’ın hep yanında olan Ulsangeyma’nın koruyuculuğu, kadın şair Lelalu’nun zarafeti
anlatının renklenmesine, zenginleşmesine ve şiirsel atmosferinin tamamlanmasına önemli
katkı yapar. Sonuçta Odragend’deki “On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri”nde, şiirsel bir
atmosferde kesişen kahramanların hikâyesi yine “şiirin adaleti” bağlamında çözümlenir. Bilge
Şair Bendag onurlandırılır, Moottah ve çıraklarının heykelleri dikilerek hem şairin çektiği
acılar hem de şiirin felsefesi ölümsüzleştirilir. Bu arada Agabu’nun taklitçiliği ifşa edilir ve
Agabu öldürülerek bir bakıma onun şahsında taklitçilik cezalandırılır. Böylece şiirsel bir
atmosferde cereyan eden anlatı, bu atmosfere uygun bir biçimde sonlanır.
Şairin Romanı sadece kurgu ve kişiler açısından değil tema, dil- anlatım, üslup, zaman
ve mekân gibi temel anlatı unsurları bakımında da şairane bir bakış açısından kotarılmış bir
metindir. Yoğun bir dil işçiliğine dayanan mecazlı ve sanatlı bir söyleyiş, modern dünyanın
somut ve mekanik zaman algısının dışına taşırılan zamansal boyut romanın şiirselliğini
destekler. Yine şiir bayraklarıyla donatılmış ve isimleri metaforik göndermelere yüklü
fantastik kentler ve kasabalar ile hemen her yerde bir biçimde değinilen şiire dair felsefi,
kültürel, tarihi, dilsel ve sanatsal değerlendirmeler, Şairin Romanı’nı baştan sona şiirsel bir
anlatıya dönüştürür.
1.1. Şairin Romanı’nda Poetik Fikirler
Kurgudan mekâna, zamandan dile, üsluptan anlatıma kadar hemen her roman
unsurunu şiirsel bir dokunun etrafında biçimlendiren Murathan Mungan, anlatı boyunca
poetik fikirlerini dile getirir. Mungan’ın bu bağlamda üzerinde durduğu konuların başında
şairin vasıfları gelir. Neredeyse tüm kişilerin şair olduğu romanda, yazar çeşitli
simgeleştirmeler, alegorik kişi ve mekân kurgulamaları üzerinden kendi poetikasındaki şairin
özelliklerini ifşa eder.

�Mungan’a göre bir şair her şeyden önce özgün olmalıdır. Nitekim romanda özgünlüğü
yakalamış şairi, henüz sesini bulamamış şairden ayırt eden “Şairin Kuyusu” adlı simgesel bir
mekândan bahsedilir. Şairin Kuyusu’nun, “geçmişi ta yaşlı kanlı devlerin, kırmızı dilli
ejderhaların zamanında kalma eski ve kutlu bir söylenceye dayanan” (s.87) hikâyesine göre
her genç şair, kendine, şiirine inandığı gün geldiğinde kuyunun başına gider, şiirini kuyunun
içine yüksek sesle okur. Eğer şiirinde kendi sesini bulmuşsa kuyu şiiri şairin sesiyle yankılar,
böylelikle onun şairliği bir bakıma tescillenir. Eğer şairin sesinde, şiirinde hala başka şairlerin
sesi duyuluyorsa, kuyu şiiri o şairlerin sesiyle yankılayarak genç şairin henüz özgünlüğü
yakalayamadığını ifade eder. (s.87) Elbette bu alegorik anlatım Mungan’ın şairin
özgünlüğünü ne kadar önemsediğini gösterir ki romanın kurgusu da büyük oranda şairler
arasındaki özgünlük-taklit ikileminden doğan gerilimlerle ilerler. Özgünlüğün kısa sürede
kazanılan bir özellik olmadığına inanan Mungan, şairin özgünlüğünü bulmasını ömür boyu
devam eden bir süreç olarak algılar. Nitekim romanda da büyük bir ün ve şöhret kazanan
şairler bile özgünlüğünü kaybetme, taklide düşme korkusunu sürekli yaşarlar. (s. 229) Öte
taraftan özgünlüğü hiç yakalayamamış, başkalarını taklit ederek bir konum edinmeye çalışan
şairler ise “kendi güç alanlarında kendisi için hiçbir zaman rakip olmayacak, fazla öne
çıkmayacak ama malzemesi pek de kötü olmayan ikincil figürler bulundurarak hayat içindeki
yerini sağlama almak” (s.258) çabasına girerler. Taklitçiliğe ve tahakküme dayanan bu çaba
şairin içindeki şairlik vasıflarını öldürdüğü gibi (s.271) bir biçimde kendini belli eder ve
taklitçi şair, “bir başkasının bayrağını dikerek çıktığı” (s.372) şiirin burçlarından çok trajik bir
biçimde indirilir. Nihayetinde Mungan’a göre iyi bir şair, şiirin insanın kendini bulmasına
açılan kapı olduğunu unutmamalıdır; zira “hakiki şairlerin soyağaçlarından, geçmiş mirasın
tahtalarından kendilerine taklit kapılar çatanlar” (s.245) bir gün kendi kapılarını çalacak yüzü
bulamazlar.
Murathan Mungan, aynı zamanda şairin dürüst, zeki ve enerjik olması gerektiğine
inanır. (s.116) Bu vasıflardan dürüstlüğün altını ısrarla çizen Mungan’a göre bir şair eğer
dürüst olmazsa; zekâsı ve enerjisi onu yok edebilir. Yine iyi bir şairin evrensel bir belleğe
sahip olmasını önemseyen Mungan, “algıları yalnızca kendi zamanlarına kilitli olanların
şairliği sadece bir çalışkanlıktır” (s.117) ilkesini savunur. Bu bağlamda şairin dürüst ve
basiretli olması kadar, geniş bir kavrayış ve muhayyile yeteneğine sahip olmasını da önemser.
Aksi takdirde şairin enerjik ve çalışkan olması boş ve amaçsız bir uğraş olarak kalacak ve
şairi süreç içerisinde tükenişe götürecektir.

�Murathan Mungan’ın şairde aradığı en önemli özelliklerden biri de şairin; şair fıtratına
sahip olmasıdır. Mungan’a göre “şair kanı olmayanların yazdığı şiirlerin kanı akmaz ki kessen
kelimelerini.” (s.417) Şairin şiirlerine canlılık veren şey, şairin sahip olduğu şairlik mizacıdır
ki bu durum; iyi şairi harekete geçiren, onu şiire götüren motivasyonu temsil eden “şairin
kanındaki hayvan” (s.305) motifi ile ifade edilir. Şair mizacına sahip, bilincinde ve kalbinde
şiiri sürekli duyumsayan şairin iyi bir şiir üretebilmesi için ayrıca çevresini, doğayı, yaşamı
iyi gözlemlemesi gerekir. Çünkü “tabiatın öğrencisi olamayan iyi bir şair olamaz.” (s.350)
Tabiatın dilini, ruhunu bilen şair, ışığın nesneler üzerinde oluşturduğu atmosferi iyi
gözlemleyebilmelidir. Zira “nesnelere derinliğini veren ışığın eğilip bükülmesidir; iyi şair de
ışığı tartabilmesini bilendir.” (s.318) Aksi durumda şair çevresine ve içinde yaşadığı sosyal,
kültürel ve edebi ortama yabancılaşır ve bu yabancılaşma şairin yeteneklerinin zayıflamasına
yol açar.
Şairin Romanı’nda, şairin dil ve anlatım konusunda titiz ve yenilikçi olmasının
önemine de dikkat çekilir. Murathan Mungan’ın şiirleri başta olmak üzere tüm yapıtlarında
özenle üzerinde durduğu bu durum, aynı zamanda bir şairde aradığı özelliklerin başında gelir.
Mungan’a göre bir şair, sözcüklerin anlamına, bağlamına, tınısına ve çağrışımsal boyutlarına
dikkat etmeli; yani sözcüklerin aynasına bakmasını bilmelidir. (s.223) Çünkü şiir, şairin
kelimelerle kurduğu ilişkiyle başlar. (s.431) Şair sadece mevcut kelimelerle ilişki kurmakla
yetinmez; aynı zamanda yeni çağrışımlar, metaforlar, imgeler ve anlatım imkânları ararken
anlamını yalnız kendisinin bildiği sözcükler ve tamlamalar da oluşturur ki (s.409) bu şairliğin
en önemli kriterlerinden biridir. (s.73) Mungan’a göre güçlü şair, elindeki kelimeler
yoksullaştığı, içindeki duyguyu anlatmakta kifayetsiz kaldığı durumlarda “acısını dindirmek,
ruhunu sakinleştirmek için sözcük aramaya başlar.” (s.73) Eğer bir şair bu arayışın bilincine
varmamışsa şiirsel anlamda bir mesafe alamayacağı gibi “kendi sığlığını, yaşama özgü
yalınlık, sadelik ve doğallık sanıp” (s.114) günlük dilin sınırları içinde kalır.
Murathan Mungan şairin sürekli arayış içerisinde, devingen, öncü ve yenilikçi bir
tarafının da olması gerektiğine inanır. Şairin bu çabası hem bireysel hem de toplumsal bir
karakter taşır. Öncelikle herkesin uykuda olduğu saatlerde ortalığa hâkim olan (s.11) yani
geceye sığınan şair, varoluşunu kurulu düzenin, rutin yaşamın dışında gerçekleştirir. Günlük
yaşamın sınırlarını aşındıran bu tavrı sürdürmek çok zordur. Ancak büyük şairler, bu sıkıntılı
süreci devam ettirip ömrünün sonuna kadar şair kalmayı başarır. (s.254) Öte taraftan bir şairin
ömrünün sonuna kadar şair kalmayı becermesi; ancak kendini yenilemesi ve geliştirmesiyle
mümkün olabilir. Bu bağlamda bir şair, yazdığı en mükemmel şiirde bile boşluk, eksilik

�olduğunu unutmamalıdır. Murathan Mungan, şairin kendine ve şiire karşı sorumlulukları
olduğu kadar topluma karşı da sorumlulukları olduğuna inanır. Mungan’a göre her şeyden
önce bir şair “ölürken yerküreyi bulduğundan daha iyi bırakmak zorundadır.” (s.42) Şair,
toplumun, yaşamın ve çevrenin daha iyi olmasını isterken; bu istemini de şair kimliğini
aşındırmadan gerçekleştirmeye özen göstermelidir. Çünkü şiir dışı durumlara angaje olan
şairler, “çoğu cenk meydanlarındaki ölüler kadar birbirinin aynı olan birörnek şiirlerinin
arasında kaybolup bir toplu mezara gömülür gibi askeri düzen içinde anonim bir bilinmezliğe
gömülüp” (s.294) giderler.
Murathan Mungan, Şairin Romanı’nda şairin vasıfları hakkındaki fikirlerini dile
getirmekle birlikte; şiirin ne olması gerektiğine, içeriğine ve yapısına ilişkin de
değerlendirmelerde bulunur. Mungan’a göre şiir, her şeyden önce dilin en kadim sanatıdır. Ki
bu özelliğiyle insanlığın kültürel, sosyal, düşünsel ve sanatsal belleğinin en önemli unsurları
arasında yer alır. Nitekim Mungan, şiirin gündelik dilin bulunuşundan önce ortaya çıktığını,
dilin ilk varoluş biçimi olduğunu ve bu yüzden insanlığın ilk kültürel, dini ve tarihi
üretimlerinin şiirsel bir hava taşıdığını savunur. (s.165) Şairin Romanı’nı insanlık tarihinin bu
kadim sanatına ithaf eden Mungan, roman boyunca şiirin kalıcılığının, gelenekselliğinin,
insanlığın tarihiyle koşut birikiminin altını çizer. Öyle ki şiirle çömlek arasında bir analoji
kurarak çöken uygarlıklardan geriye her zaman şiir ve çömlek kaldığını; bu nedenle ikisinin
de “yerkürenin en eski tanıkları” (s.71) olduğunu söyler. Şiir bu özelliğiyle ayrıca kentlere ruh
verir, kültürleri ayakta tutar ve mekânlara anlam katar. (s.119) Hatta yerkürenin varoluşuna
dair sırların, mitlerin ve efsanelerin özünde de şiir vardır, şiirsel bir atmosfer vardır. (s.312)
Bu bağlamda Murathan Mungan; tarihle, kültürle, coğrafyayla ve doğayla iç içe geçen şiirin,
kadim olduğu için kalıcı olacağına da inanır.
Murathan

Mungan,

şiir

bağlamındaki

meselelerden

“yerellik-evrensellik”

tartışmalarına da değinir. Şiirin yerel-ulusal kaynaklardan beslenmekle beraber evrensel bir
okuyucuya seslenmesi gerektiğine inanan Mungan, bu açıdan yerel değerle örülü; aynı
zamanda tüm insanlığa hitap edebilen bir şiir anlayışına yakın durur. Mungan’a göre “bazı
çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlanmış olmaları elbette onların
güzelliğini azaltmaz ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir. Yalnızca
kendi toprağında okunur, okunabilir olmak, iyi şiire yetmez. İyi şiir, doğduğu toprağın
iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. Şiir doğduğu
yerlerin sesi, kokusudur. Kendi güneşini, kendi rüzgârını, kendi yağmurunu her yere taşır.
Hem de gittiği yerin güneşi, rüzgârı, yağmuru olur. İyi şiir tıpkı bir çömlek gibi vücut bulduğu

�toprağını başka diyarlara taşıyabilmeli, oralarda da kullanılabilmelidir.” (s.72-73) Yerelden
evrensele açılan şiirin, uluslararası ölçekte başarılı olabilmesi, içinde şekillendiği atmosferin
zenginliğini, renkliliğini ve derinliğini taşıyabilmesi gelenekle kurduğu bağın sağlamlığıyla
da ilintilidir. Çünkü toplumun tarihi ve kültürel belleğinin derinliklerinden süzülerek
günümüze ulaşan “şiir levhaları” (s.150) birbirinin üstüne istiflenmiş gibidir ve çoğu zaman
şiir birikimi “bu levhaları basamaklandırarak” (s.167) ilerler.
Şairin Romanı’nda, şiirin doğayla uyumlu olması ilkesi de poetik bir belirleme olarak
epeyce tartışılır. Mungan, iyi şiirin, en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarması
bakımından doğaya benzediğini savunur. (s.10) Yine şiirin doğaya en az yabancılaşan sanat
olduğunu ifade eden Mungan’a göre şiir de doğa gibi bazen bir şeyi gösterirken aynı zamanda
gizler. (s.94) Murathan Mungan, şiirle doğa arasındaki bu benzerliği daha da ileri götürerek
şiirle doğa arasında bir özdeşleşme kurar. Nitekim doğanın özünde şiir olduğunu ve bir şairin
doğada olmayan dil aracılığıyla bu özü açığa çıkardığını, bir bakıma doğanın şiirini yeniden
yarattığını, dönüştürdüğünü belirtir. (s.98) Öte taraftan insanın da doğaya şiirle bağlandığına
ve doğayı ancak şiirle anlayabildiğine inanır. (s.105) Bu bağlamda şiirle doğa arasındaki
ilişkinin yabancılaşmadan uzak, deruni, ahenkli ve birbirini yansılayan bir karakter taşıdığının
altını çizen Mungan, böylece şiirin modern hayatla doğadan iyice kopan insanın bu trajedisini
çözebilecek en etkili araç olduğunu ifade etmiş olur.
Doğayla arasındaki uyumun sonucunda şiirin bir kıvamı, ölçüsü ve dengesi oluşur ki
Murathan Mungan, bu durumu şiirle matematik arasında bir analoji kurarak açıklamaya
çalışır. Şiirin bir matematiği olduğunu (s.91) ileri süren Mungan’a göre “Matematiğin sadece
rakamlarla, sayılarla uğraştığını ve kendini sadece onlarla ifade ettiği sananlar yanılırlar.
Matematik bütün evrenin dilidir, harflerin, sözcüklerin de… Bu nedenle şairlerle
matematikçiler arasındaki akrabalık sanıldığı kadar gizli ya da dolayımlı değildir.” (s.487)
Çünkü şairler de tıpkı matematikçiler gibi betimsel gerçekliğe değil varsayımsal olarak ileri
sürdükleri önermelerin uygunluğuna bağlıdırlar. (s.488) Öyle ki Mungan, bir şiirin
matematiğin evrenindeki görünmezliğine yaklaşabildiği oranda iyi şiir olabileceğini ısrarla
vurgular.
Şairin Romanı’nda şiirin değişik tanımları da çoğu zaman aforizma olarak
değerlendirilebilecek yargılarla ifade edilir. Örneğin Mungan’a göre şiir, kuşanmayı,
sakınmayı, geri çekilmeyi gerektiği ölçüde uygulayabilen bir iç kale sanatıdır. (s.22) Yine bir
“iç ses gibi, gizli söz gibi, saklı uyaklar gibi (…) yeni anlam kapılarının önünde ansızın

�beliren gümüş gölgeler gibi” (s.63) varolan şiirin “göğsünde tesadüf kuşları uçar.” (s.42)
İlhama, irticalen söylenmeye dayanan bu yönü, şiiri rüyaya yaklaştırır ki Mungan’ın
poetikasında önemli bir yer tutan şiirin psikanalitik boyutuna yapılan vurguyla örtüşür.
Nitekim “yarı mecnun, yarı kâhin, yarı şair Ümma”nın rüyaları (s.14), romanın bütününe
şiirsel ve romantik bir hava katar.
Murathan Mungan, Şairin Romanı aracılığıyla “iyi şiir”, “büyük şiir” gibi nitelemelere
de yer verir ve kendi poetikasında “iyi şiirin” neye tekabül ettiğine dair ipuçlarını okurla
paylaşır. Mungan her şeyden önce iyi şiirin insanı sahip olduğu zamanın dışına, bazen
geçmişe bazen de geleceğe taşıması gerektiğine inanır. (s.49) İnsanı günlük yaşamın
sıradanlığından ve monotonluğundan kurtarması gereken iyi şiiri dokunaklı kılan ise çoğu
zaman, betimlediği ya da betimler göründüğü değil, işaret ettiği şeylerdir. (s.218) Bir hakikat
sanatı olan şiir (s.412), aynı zamanda insanı andan koparan işaretler ihtiva etmesi nedeniyle
günlük yaşamın yüzeysel gerçekliğini soldurur. (s.25) Günlük yaşamın yüzeysel gerçekliğini
solduran bir bakıma “an”ı erteleyen iyi şiir (s.39), başka bir boyutu soldurduğu gerçekliğin
yerine ikame eder. Nitekim Murathan Mungan, iyi şiirin gerçeklik sanatı olduğunu
belirtmekle birlikte bu gerçekliğin farklı bir düzlemi işaret ettiğini vurgular. Kendi gerçeklik
düzlemini oluşturan şiir, ışıktan doğar (s.125) ve dünyayı, insanı ve toplumu açıklarken bile
bazı şeyleri gizler. (s.320) Bu gizleme eylemi, şiirsel bir dünyanın doğuşunu imler ki şiirin
anlamını da günlük yaşamın yüzeysel anlam düzeyinden koparır. Böylece iyi şiir, yalnızca
kendi anlamını taşır hale gelir ve sonsuz sayıda gerçekliği dile getirme olanağı sunsa da kendi
başına hiçbir gerçekliği temsil etmez. (s.364)
Murathan Mungan şiirin içeriği, anlamı ve tematik boyutu kadar biçimsel yönü
üzerinde de durur, şiirin dili ve üslubu konusundaki fikirlerini roman boyunca çeşitli
vesilelerle dile getirir. Nitekim şiirin söylenen şeyden çok söyleme biçimi olduğunu (s.318)
savunan Mungan’a göre bir şairi diğer şairlerden ayıran üslubudur. (s.321) Mungan’ın hem
şiirleriyle hem de poetik fikirleriyle örtüşen bu üslupçu eğilim, kendini daha çok dil
bağlamında gösterir. Şiirin öncelikle kelimelerle kurulan ilişkide başladığına (s.431) inanan
Mungan, sözcüklerin aynasına bakmayı bilmeyenlerin iyi şair olamayacağını ileri sürer.
(s.223) Mungan’a göre şairlik bir nevi madencilik gibidir ve “şairler dilin altına gömülü
kelimeleri çıkartır, onlardan yeni bir evren, yeni bir hayat kurar.” (s.127) Başka bir ifadeyle
iyi şairler, kelimelerin kendi aydınlığıyla yetinmez, onları köpürtüp başkalaştırır. (s.129) Yine
kelimelerin varolan anlamlarıyla yetinmeyen şairler, ürettikleri imgelerle, metaforlarla,
bağlamlarla yeni bir dilsel boyut yaratır. Bu yeni şiirsel dil, “gizli bir dildir” (s.167) ve

�Mungan’ın altını ısrarla çizdiği günlük gerçeklikten beslenmekle birlikte farklı bir düzlemde
şekillenen şiirin gerçekliğiyle yani içeriğiyle çakışır. Böylece şiir, gerek içerik gerekse biçim
bakımından tamamlanır.
Şairin Romanı’nda şiirin alımlanması konusu da tartışılır. Murathan Mungan, şairin ve
şiirin vasıflarını değerlendirmenin yanı sıra okur-şiir ilişkisine değinerek bir bakıma poetik
fikirlerini tamamlamış olur. Mungan’a göre okur, eğer bir şiiri anlamak istiyorsa yoğun bir
çaba ve emek harcamalı, şairin ufkunu ve hayallerini yakalamaya çalışmalıdır. (s.117) Öte
taraftan şairi; yaşadığı coğrafyaya, kültüre ve kişiliğinin şekillendiği atmosfere göre
değerlendirmemelidir. (s.390) Çünkü bir şairi yaşadığı coğrafyaya ve kişiliğinin şekillendiği
kültürel atmosfere indirgemek hem onun şiirlerinin tam anlamıyla anlaşılmasını engeller hem
de bir önyargının oluşmasına zemin hazırlar. (s. 390) Nihayetinde iyi bir okur, şairin ve şiirin
özgünlüğünü kavrayabilen, popüler şiirlerden kendini sakınan, şiirin anlamına vakıf olmak
için yoğun bir çaba harcayan, eleştirilerinde objektif ve ölçülü davranmaya çalışan kişidir.
Sonuç
Poetika, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, içeriğini, üslubunu, estetiğini
kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalıdır. Tarih boyunca
birçok şair; şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu
poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini, yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek
istemesi sebebiyle manzum biçimde; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle
düzyazı (makale, deneme) biçiminde olur. Bu bağlamda edebiyat sahasına daha geç çıkan
roman, uzun süre şairlerin poetik fikirlerini açıklamada pek rağbet etmedikleri bir tür olarak
kalır. Ancak Batı edebiyatında 19. yüzyıldan itibaren özellikle büyük yazarlar tarafından
yetkin örneklerinin verilmesiyle birlikte şairler romana ilgi göstermeye başlar. Daha çok şiirle
anlatamadıkları hikâyeleri, romanla ifade etmeye çalışan şairler, şiir anlayışlarını, şiirin
yapısal, izleksel ve teknik boyutları hakkındaki fikirlerini de roman aracılığıyla paylaşmayı
denerler. Poetik roman vasfı taşıyan bu anlatılara Türk edebiyatında pek rastlanmaz. Bu
nedenle Çağdaş Türk Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan’ın Şairin Romanı
adlı eseri, bu alandaki çalışmaların avangart bir örneği olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türk
Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla
paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı
zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli
vesilelerle değinen bir anlatıdır.

�Sonunda şiirsel adaletin sağlandığı bir kurgusal düzlem, hemen hepsi bir biçimde şiirle
ilgilenen kişiler kadrosu, yoğun bir dil işçiliğine dayanan mecazlı ve sanatlı bir söyleyiş,
modern dünyanın somut ve mekanik zaman algısının dışına taşırılan zamansal boyut, şiir
bayraklarıyla donatılmış ve isimleri metaforik göndermelere yüklü fantastik kentler Şairin
Romanı’nı baştan sona şiirsel bir anlatıya dönüştürür. Bu şiirsel anlatı; kurgu, kişiler, bakış
açısı, tema, dil- anlatım, üslup, zaman ve mekân gibi temel anlatı unsurları bakımında şairane
bir üslupla kotarılmış bir anlatı olduğu kadar şiirin kriterlerini ve şairin vasıflarını da çeşitli
yönleriyle yansıtan bir romandır. Mungan özgünlükle, çalışkanlıkla, üslupçulukla, titizlikle,
dürüstlükle ve yenilikçikle vasıflandırdığı şairden; yerel-evrensel dengesini taşıyan, doğayla
uyumlu, ölçüsü ve matematiği olan, insanı hem geçmişe hem de geleceğe götüren, kendine
has bir gerçeklik düzlemi yaratabilmiş, dil ve üslup bakımından yetkin, içerik-biçim dengesini
sağlamış şiirler üretmesini ister. Sonuçta şair ve şiire dair bu tespitler, Murathan Mungan’ın
poetikasının temel kodlarını verdiği gibi Şairin Romanı’nı da poetik bir romana dönüştürür.

Kaynakça
Aristoteles. (1983). Poetika, (Çev. İsmail Tunalı), İstanbul: Remzi Kitabevi.
Çıkla, S. (2010). Türk Edebiyatında Manzum Poetikalar 1860-1960, Ankara: Akçağ
Yayınları.
Demir, F. (2012). “Salah Birsel’den Avangart Bir Poetika Denemesi: Şiirin İlkeleri”, Turkısh
Studies Dergisi, Volume 7/14 Fall, s.1433-1440.
Erciyes, C. (2012). “Murathan Mungan’la Röportaj”, www. radikal.com.tr.
Karaca, A. (2005). İkinci Yeni Poetikası, Ankara: Hece Yayınları.
Novalis, F. (2003). Poetika, (Çev. Ahmet Sarı-Şahbender Çoraklı), İstanbul: Babil Yayınları.
Ortaylı, İ. (2007). Batılılaşma Yolunda, İstanbul: Merkez Kitapları.
Sazyek, H. (1991). “Poetikanın Boyutları”, Sombahar Dergisi, S.5.
Tanpınar, A.H. (2006). 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Todorov, T. (2008). Poetikaya Giriş, (Çev. Kaya Şahin), İstanbul: Metis Yayınları.
Tosun, N. (2012). “Şair Roman Yazarsa”, http://tosunnecip.net.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10807">
                <text>2215</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10808">
                <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN ROMANI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10809">
                <text>DEMİR, Fethi </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10810">
                <text>Anahtar Kelimeler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.  ÖZET  Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde olurken; öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı anlamlar kazanan poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olan- Poetika’sından hareketle trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konmasına dayanan poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları, daha çok şiirle sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle mensur bir karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik metinlere farklı bir boyut kazandırır. Çünkü sadece Türk Edebiyatında değil; belki de Dünya Edebiyatı içerisinde ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10811">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10812">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10813">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10814">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1366" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1644">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d4b91bcba35a66aba2ad7f205824dca4.docx</src>
        <authentication>dd8ad29d77ea71a54b4bf39789c0be53</authentication>
      </file>
      <file fileId="1645">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cfbad072ef8ff7ab9f0494430277031c.pdf</src>
        <authentication>c3eb78dfb4e6fd9b725242ae438adb87</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10806">
                    <text>OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE BOSNA HERSEK’TE EĞİTİM VE ÖĞRETİM
Necati DEMİR
Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Osmanlı Devleti, Eğitim, Öğretim.
ÖZET
Bosna Hersek Federasyonu vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti ile yüzlerce yıllık tarihsel,
kültürel bağı ve iyi ilişkileri bulunmaktadır. Türkler ile Bosnalılar 1391’de Üsküp’ün
alınmasından sonra komşu olmuşlar, bu tarihten sonra daha sık karşı karşıya gelmişler veya bir
arada bulunmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Bosna-Hersek ile
ilgili on binlerce belge bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmı Osmanlı Devleti’nin BosnaHersek’teki eğitim ve öğretim faaliyetlerini anlatmaktadır. Osmanlı Arşivlerinde Bosna’ya
yapılan eğitim yatırımları ile ilgili en eski belge şimdilik Gazi Hüsrev Bey’in 1537’de
Saraybosna’da yaptırdığı külliye içindeki medrese ve sıbyan mektebi ile ilgilidir. Osmanlı
Devleti Dönemi’nde Bosna’nın vilayetlerine, kazalarına ve köylerine yapılan okullar, okulların
tamiri, muallim atamaları, yönetmelikler, ders araç-gereçlerinin karşılanması, okulların mali
konuları, okullarda eğitimin düzenli şekilde yürümesi ile ilgili yazışmaları içeren yüzlerce evrak
değerlendirilecektir. Ayrıca seyhatnameler, salnameler, maarif salnameleri, Cevdet Paşa’nın
Maruzat ile Tezâkir’i ve konuyla ilgili diğer kaynaklar incelenecektir. Başbakanlık Osmanlı
Arşivindeki belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti, 1537-1912 yılları arasında sınırları
içerisinde kalan bütün coğrafyada eğitimi modernleştirmek ve çağın gereklerine cevap vermek
için bütün zor şartlara rağmen, aşırı gayret göstermiştir. Bosna’nın merkezi Bosna/Saraybosna’da
o dönemin çağdaş eğitim kurumları olan Darülmuallim, Mekteb-i Tıbbiyye-i Mülkiye, Mekteb-i
Mülkiye, Baytar Mektebi, Mekteb-i Rüştiye, Askerî Rüştiye, Mekteb-i Sultani, Kız Rüştiyesi,
Darüşşafaka, Sabah Mektebi, ... gibi okullar açılmıştır. Bu okullara çoğunlukla İstanbul’da iyi
yetişmiş muallimler tayin edilmiştir. Öyle görünmektedir ki eğitimin kalitelileşmesi,
çağdaşlaşması ve verimliliğinin artması için bizzat sultanlar konu ile ilgilenmişlerdir. Çalışmada,
Osmanlı Arşivlerindeki Bosna’da eğitim öğretim konusu ile ilgili arşivlenen belgeleri
taranmıştır. Belgeler tek tek incelenmiş, Bosna-Hersek’in vilayetleri, kazaları ve köylerinin
eğitim ve öğretim durumu hakkında, daha sonra konu ile ilgili yapılacak çalışmalara da kaynak
olabilecek derecede ve özelliklerde, bilgiler verilmiştir. Çalışmamızın dünyanın en yeni
devletlerinden biri olan Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin eğitim ve öğretimine önemli bir kaynak
olacağı düşünükmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10798">
                <text>1864</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10799">
                <text>OSMANLI DEVLETİ DÖNEMİNDE BOSNA HERSEK’TE EĞİTİM VE ÖĞRETİM</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10800">
                <text>DEMIR, Necati</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10801">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Osmanlı Devleti, Eğitim, Öğretim.  ÖZET  Bosna Hersek Federasyonu vatandaşlarının Türkiye Cumhuriyeti ile yüzlerce yıllık tarihsel, kültürel bağı ve iyi ilişkileri bulunmaktadır. Türkler ile Bosnalılar 1391’de Üsküp’ün alınmasından sonra komşu olmuşlar, bu tarihten sonra daha sık karşı karşıya gelmişler veya bir arada bulunmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Osmanlı Arşivinde Bosna-Hersek ile ilgili on binlerce belge bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmı Osmanlı Devleti’nin Bosna-Hersek’teki eğitim ve öğretim faaliyetlerini anlatmaktadır. Osmanlı Arşivlerinde Bosna’ya yapılan eğitim yatırımları ile ilgili en eski belge şimdilik Gazi Hüsrev Bey’in 1537’de Saraybosna’da yaptırdığı külliye içindeki medrese ve sıbyan mektebi ile ilgilidir. Osmanlı Devleti Dönemi’nde Bosna’nın vilayetlerine, kazalarına ve köylerine yapılan okullar, okulların tamiri, muallim atamaları, yönetmelikler, ders araç-gereçlerinin karşılanması, okulların mali konuları, okullarda eğitimin düzenli şekilde yürümesi ile ilgili yazışmaları içeren yüzlerce evrak değerlendirilecektir. Ayrıca seyhatnameler, salnameler, maarif salnameleri, Cevdet Paşa’nın Maruzat ile Tezâkir’i ve konuyla ilgili diğer kaynaklar incelenecektir. Başbakanlık Osmanlı Arşivindeki belgelerden anlaşıldığına göre Osmanlı Devleti, 1537-1912 yılları arasında sınırları içerisinde kalan bütün coğrafyada eğitimi modernleştirmek ve çağın gereklerine cevap vermek için bütün zor şartlara rağmen, aşırı gayret göstermiştir. Bosna’nın merkezi Bosna/Saraybosna’da o dönemin çağdaş eğitim kurumları olan Darülmuallim, Mekteb-i Tıbbiyye-i Mülkiye, Mekteb-i Mülkiye, Baytar Mektebi, Mekteb-i Rüştiye, Askerî Rüştiye, Mekteb-i Sultani, Kız Rüştiyesi, Darüşşafaka, Sabah Mektebi, ... gibi okullar açılmıştır. Bu okullara çoğunlukla İstanbul’da iyi yetişmiş muallimler tayin edilmiştir. Öyle görünmektedir ki eğitimin kalitelileşmesi, çağdaşlaşması ve verimliliğinin artması için bizzat sultanlar konu ile ilgilenmişlerdir. Çalışmada, Osmanlı Arşivlerindeki Bosna’da eğitim öğretim konusu ile ilgili arşivlenen belgeleri taranmıştır. Belgeler tek tek incelenmiş, Bosna-Hersek’in vilayetleri, kazaları ve köylerinin eğitim ve öğretim durumu hakkında, daha sonra konu ile ilgili yapılacak çalışmalara da kaynak olabilecek derecede ve özelliklerde, bilgiler verilmiştir. Çalışmamızın dünyanın en yeni devletlerinden biri olan Bosna Hersek Cumhuriyeti’nin eğitim ve öğretimine önemli bir kaynak olacağı düşünükmektedir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10802">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10803">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10804">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10805">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1365" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1640">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/35e3db2c2e2ea5f3db90a49486f8764b.docx</src>
        <authentication>7bec4be53e10a2360dcbef588dbb74a4</authentication>
      </file>
      <file fileId="1641">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c529e9fa20a54c44fce69dba79db39b3.pdf</src>
        <authentication>bbec76a64b1074c5a93fca15d3e32bb5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10796">
                    <text>RUMELİLİ DİVAN ŞAİRLERİNDE “AKIL, SABIR, KADER VE İRADE”
KAVRAMLARI
Duygu DALBUDAK HÜNERLİ
Kırklareli Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı, Kırklareli / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Rumelili Divan Şairleri, akıl, sabır, kader, irade.
ÖZET
„İslâm düşünce tarihinde kader ve irade tartışmaları büyük bir yer tutar.‟ Bu doğrultuda
“kader ve irade” kavramları, ilham kaynağını büyük oranda dinî çerçeveden alan klâsik Türk
şiirinin de vazgeçilmez temalarından olmuştur. Klâsik Türk şiirinin kader anlayışına göre;
„dünya ve içindeki her şey ilahi takdir tarafından ezelde programlanmıştır. Doğum, ölüm,
hastalık, sağlık, mal ve mülk hep bu kabildendir. İnsanın kaderini değiştirme çabası beyhude bir
gayrettir.‟ Kader ve iradenin söz konusu olduğu yerde sabır ve akıl kavramlarını da ele almak
uygun olacaktır. Zira bu kavramlar birbirleriyle bağlantılıdır. Geniş bir kültür coğrafyasına sahip
olan Osmanlı Devleti‟nin dört bir yanında yetişen divan şairleri, bu kavramlara kayıtsız
kalmamışlar ve şiirlerinde çeşitli vesilelerle “akıl, sabır, kader, irade” kavramlarına yer
vermişlerdir. Bu noktada Rumelili divan şairlerinin de aynı duygu ve düşüncelerle hareket
ettikleri görülmektedir. Bu tebliğde Rumelili divan şairlerinin şiir dünyalarından “akıl, sabır,
kader ve irade” anlayışları gösterilmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1642">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b69fb76130c6cc3d0c4ce29179a6ef1f.doc</src>
        <authentication>e23ed90a3c740d74d7ca478287c4ac71</authentication>
      </file>
      <file fileId="1643">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/bb314d2f6015123a22d0029bf33ee082.pdf</src>
        <authentication>5e9dfc82998bf67c71df7cb87c233a42</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10797">
                    <text>RUMELİLİ DİVAN ŞAİRLERİNDE “AKIL, SABIR, KADER VE İRADE”
KAVRAMLARI
Duygu DALBUDAK HÜNERLİ1
Özet
„İslâm düşünce tarihinde kader ve irade tartışmaları büyük bir yer tutar.‟ Bu
doğrultuda “kader ve irade” kavramları, ilham kaynağını büyük oranda dinî çerçeveden alan
klâsik Türk şiirinin de vazgeçilmez temalarından olmuştur. Klâsik Türk şiirinin kader
anlayışına göre; “dünya ve içindeki her şey ilahi takdir tarafından ezelde programlanmıştır.
Doğum, ölüm, hastalık, sağlık, mal ve mülk hep bu kabildendir. İnsanın kaderini değiştirme
çabası beyhude bir gayrettir (Okuyucu, 2012:283).” Kader ve iradenin söz konusu olduğu
yerde sabır ve akıl kavramlarını da ele almak uygun olacaktır. Zira bu kavramlar birbirleriyle
bağlantılıdır. Geniş bir kültür coğrafyasına sahip olan Osmanlı Devleti‟nin dört bir yanında
yetişen divan şairleri, bu kavramlara kayıtsız kalmamışlar ve şiirlerinde çeşitli vesilelerle
“akıl, sabır, kader, irade” kavramlarına yer vermişlerdir. Bu noktada Rumelili divan
şairlerinin de aynı duygu ve düşüncelerle hareket ettikleri görülmektedir. Biz de bu tebliğde
Rumelili divan şairlerinin şiir dünyalarından “akıl, sabır, kader ve irade” anlayışlarını
göstermeye çalışacağız.
Anahtar Kelimeler: Rumelili Divan Şairleri, akıl, sabır, kader, irade.
“MIND, PATIENCE, DESTINY, WILL” CONCEPTS IN RUMELIAN OTTOMAN
POETS

Abstract
„In the history of Islamic thought, discussions on destiny and will have an important
place.‟ Accordingly “ destiny and will” concepts have been one of the themes indispensible
for classical Turkish poetry which is greatly inspired by religious environment. From the
point of classical Turkish poetry; “the world and everthing on it have been programmed by
providence from time immemorial. Birth, death, health, properties are all possible due to this
reason. Man`s struggle to change his destiny is in vain (Okuyucu, 2012:283).” It will be
meaningful to consider patience and mind besides faith and will, as they are interrelated.
Ottoman poets who were raised in different parts of Ottoman Empire which had a wide
geographical of culture were not indifferent to these concepts and have mentioned the
concepts “mind, patience, destiny, will” in various ways. At this point, it is clear that
Rumelian Ottoman poets had the same feelings and thoughts. In this paper, we will take
“mind, patience, destiny, will” from the perspectives of Rumelian Ottoman poets.
Key Words: Rumelian Ottoman Poets, mind, patience, destiny, will.

1

Okt. Kırklareli Üniversitesi, Türk Dili Bölümü (Rektörlük), duygudalbudak@hotmail.com

�Giriş
Klâsik Türk şiiri bilindiği üzere pek çok kaynaktan beslenmektedir. İlham kaynağını
büyük oranda dinî çerçeveden alan bu şiirde akıl, sabır, kader ve irade kavramları önemli bir
yer teşkil eder. Bu kavramlar çeşitli benzetme ve mecazlarla çok kez Osmanlı Devleti‟nin dört
bir yanında yetişen divan şairleri tarafından ele alınmıştır. Bununla beraber, geniş bir kültür
coğrafyasına sahip olan Osmanlı Devleti‟nin “şair kadrosunun önemli bir bölümünün
Rumeli‟de yetiştiği söylenebilir (İsen, 1997:515)”. Bildirimizde, başta tezkireler olmak üzere
çeşitli kaynaklardan alınan bilgiler doğrultusunda Rumelili oldukları tespit edilen 16 şairin,
divanlarında akıl, sabır, kader ve irade kavramlarını işleyiş tarzları incelenmiştir. Söz konusu
şairler: Âhî (Niğbolu/15. yüzyılın ikinci yarısı), Âşık Çelebi (Prizren/16. yüzyıl), Bosnalı
Alaeddin Sâbit (Bosna-Uziçe Kasabası/17. yüzyılın ikinci yarısı), Eski Zağralı Handî (Eski
Zağra/19. yüzyıl), Hayretî (Vardar Yenicesi/16. yüzyıl), Hayâlî (Vardar Yenicesi/16. yüzyıl),
Lâmekânî Hüseyin Efendi (Bosna veya Peşte/16. yüzyılın ikinci yarısı), Mesîhî (Priştine/
15. yüzyılın ikinci yarısı), Mezâkî (Bosna-Hersek- Çaynişe Kasabası/17. yüzyıl ortaları),
Mostarlı Hasan Ziyâî (Mostar/16. yüzyıl), Sükkerî (Bosna/17. yüzyılın ikinci yarısı), Şem„î
(Prizren/15. yüzyılın ikinci yarısı), Tecellî (Prizren/17. yüzyıl), Usûlî (Vardar Yenicesi/16.
yüzyıl), Üsküplü İshâk Çelebi (Üsküp/15. yüzyılın ikinci yarısı) ve Vasfî (Serez
yakınlarında Demirhisar Köyü/ 15. yüzyılın ikinci yarısı)‟dir.
Adı geçen şairlerin divanlarında incelediğimiz ilk kavram akıldır:
Akıl:
Arapça bir isim olan “ „aḳl” kelimesi, düşünme kabiliyeti anlamındadır. “Tasavvuftaki
yaratılış nazariyesine göre akıl üç kısma ayrılır. Bunlar akl-ı maâş (cüz‟i akıl), akl-ı maâd ve
akl-ı küll‟dür. Bunlardan birincisi yalnız görülebilen âlemi kavrayabilir. (İnsanların aklı gibi).
İkincisi irfâna dayanır ve bu âlemin ötesini de görebilir. (Filozofların ve âlimlerin aklı gibi).
Sonuncusu da vahdeti, misal ve ruhlar âlemini görebilir. (Peygamberler ve velîlerin aklı gibi).
Allah her şeyden önce akl-ı küll‟ü yaratmıştır. Akl-ı küll‟e; Hak bilgisi, nefis bilgisi ve ihtiyaç
bilgisi olmak üzere üç bilgi verilmiştir. Bu aklın ilk görünüş şekli ise akl-ı evvel‟dir. Akl-ı
evvelden yıldızlar sistemi, akl-ı faâl‟den ise cisimler sistemi oluşmaktadır (Pala, 1995:23).”
Rumelili şairlerden Tecellî, „aşkından mecnûna dönen âşığı külhana sevk edenin
tamamen akl-ı küll olduğunu‟ ifade eder.
Ey Tecellî „aḳl-ı küldür vâr ise
Sevk iden mecnûnı külḫândan yaña
(Tecellî/ G/4/5)
Usûlî ve Mezâkî de şu beyitleriyle akl-ı küll‟e temas eden şairlerdendir:
Yazmak olmaz vaṣfınıñ bir ḥarfini ger „aḳl-ı küll
Çekse biñ yıl ṣafḥa-i a„mâle kilk-i iftiḳâr
(Usûlî/ K/3/27)
„Aḳl-ı kül gibi mürşid-i ṭab„um
Şimdi ṣâḥib-zamân-ı ma„nâdur
(Mezâkî/ K/21/70)

�Âşık Çelebi, bir kasîdesinde „devrinin vezirinin idare, tedbir ve ileri görüşlülüğünü
methetmek amacıyla‟ akl-ı küll‟ün ilk görünüş şekli olan akl-ı evvel‟i şu şekilde ele almıştır:
Sana ey „aḳl-ı evvel Âṣaf-ı sânî diyen kimdür
Ki görse „akl-ı evvel re‟y u tedbîrün olur sânî
(Âşık Çelebi/ K/3/2)
Akl-ı evvel kavramına yer veren bir diğer şair ise „şarap içenlere divane diyen zahidin
bilgisizliğini‟ dile getiren Hayretî‟dir:
Şarâb içenlere dîvâne dir zâhid velî bilmez
Ki ol „ârif yanında „aḳl-ı evvel rûḥ-ı sânîdür
(Hayretî/ G/106/2)
Âşık Çelebi bir beytinde „aşkından deliye dönen âşığın cüz‟i aklı olmasaydı ruhun
gıdası ile [gamla] aşk hânını inşa edemeyeceğini‟ söylemektedir.
„Işk ḫânını ider miydi gıdâ-yı rûḥ eger
Olmasaydı „Âşıḳ-ı dîvânede „aḳl-ı ma„âş
(Âşık Çelebi/ G/111/5)
Bosnalı Sâbit, „Âşıkların da [hakikat] yolunu gösterebilme konusunda uygun
görüldüğünü; hatta bu yoldaki sıralamanın Mecnûn‟a kadar gittiğini belirtir. Zira, âşıklar,
Mecnûn‟dan beri aşk konusunda irfan sahibidir.‟
Mücâzuz sâlik-i „aḳl-ı ma„âdı biz de irşâda
Gider bu silsile Mecnûna dek bir ittisâḳ üzre
(Sâbit/ Gazel-i Müzeyyel/L/7)
“Akıl, Allah‟ın insan bedenine öz olarak yerleştirdiği ruhanî bir cevher olup hak ile
bâtılı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini vb. ayırt etmeye yarar. Tasavvuf ehlinin Allah‟ı gönül
yoluyla ve aşk vasıtasıyla aramaları, akıl yoluyla O‟na ulaşmak isteyen âlimler ve filozoflar
ile aralarında bir münakaşa ve mücadele unsuru olmuştur. Tasavvuf ehline göre akıl bir
düğümdür ve onunla Allah‟a ulaşmak isteyenler sapıtmış demektir. Klasik Türk şiirinde şair,
akıl hakkında tıpkı mutasavvıflar gibi olumsuz düşünür. Onu sınırlı ve zayıf bulur. Çünkü
aklın karşısında aşk, güzellik, ıstırap ve acı unsurları vardır (Pala, 1995:23).”
Rumeli şairlerinden bilhassa Hayretî‟nin, şiirlerinde sıklıkla Allah‟ın akıl yoluyla
değil; gönül yoluyla aranması gerektiği düşüncesine yer verdiğine şahit oluruz. Ona göre „akıl
yoluyla menzile ermek mümkün değildir. Bu nedenle aklı baştan savmak gerekir.‟
„Aḳlı koyup „ışḳa uyaldan göñül ey Ḥayretî
Mülk-i fânîden baḳâya intiḳâl itmek diler
(Hayretî/ G/96/5)

�Gördüm ki kimse irmedi „aḳl ile menzile
Ṭutdum żarûrî „ışḳ u maḥabbet tarîḳını
(Hayretî/ G/426/2)
Nev-cuvânlar „ışḳına çün âşinâlıḳ eyledüñ
Pîr-i „aḳl ile yüri bîgâne ol şimden girü
(Hayretî/ G/391/2)
Ey „aḳl ile „ışḳı arayan şehr-i bedende
Birini revende birin âyende bulursın
(Hayretî/ G/337/6)
Zâhidâ „âkiller ile ḫoş degüldür başumuz
„Âşıḳuz dîvâne-meşrebler durur yoldaşumuz
„Aḳlı ṣavduḳ bizüm „ışḳ içinde yoḳdur nâşimüz
Biz de bir ḳaç lâübâlîyüz cihândan fâriġuz
(Hayretî/ Muhammes/15/6)
Hayretî, şu iki beyitte ise aklı yarasa ve akbabaya benzetir:
Ṭañ mıdur ursa bucaḳdan bucaġa ḫuffâş-ı „aḳl
Ṣaldı pertev „âleme mihr-i cihân-ârâ-yı „ışḳ
(Hayretî/ G/178/3)
Mesken ṭutalı biñ yaşa sen şâhbâz-ı „ışḳ
Dil âşiyânına ḳonımaz „aḳl kerkesi
(Hayretî/ G/485/3)
Beyitlerine göre „aşkın, tüm âleme ışığını salması ile akıl yarasası bucaktan bucağa
kaçmaya başlar. Ayrıca aşk şahbazı, gönlü mesken tuttuğundan beri akıl akbabasının gönle
konması da mümkün değildir.‟
Üsküplü İshâk Çelebi, Usûlî, Bosnalı Sâbit, Lâmekânî Hüseyin Efendi, Mesîhî,
Mostarlı Hasan Ziyâî ve Hayâlî de „akıl ile aşkı/gönlü karşılaştırıp, aşkın/gönlün üstünlüğünü
savunan‟ diğer Rumeli şairlerdendir:
Ceng olsa „aḳl u „ışḳ arasında „aceb mi kim
Ayık ki meste ulaşa lâbüd savaş olur
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/44/4)
Alışmadı „aḳl ile mizâcı yine „ışḳuñ
Sohbetde iñen alışımaz mest ile ayık
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/134/4)

�Ḳîl u ḳâl-i „aḳla dolaşdı dil-i zâhid yine
„Ankebûtuñ târına düşdü sanasañ bir zübâb
(Usûlî/ G/7/5)
Ehl-i „aḳla „aşḳ bâbından su‟âl etme göñül
Eyleme dânâyisen „âlemde nâdân ile baḥs
(Usûlî/ G/10/4)
Yine muḫayyem-i sevdâ da çetr-i kâkülde
Tolaşdı dâmen-i „aḳluñ ṭınâba düşme sakın
(Bosnalı Sâbit/ G/259/2)
Kaldur hele ṭâsın taragın „aḳluñ evvelâ
Ḫammâma sonra var dil-i şûrîde-ḥâl ile
(Bosnalı Sâbit/ G/319/13)
Bir yire cem„ oldı ḫâṭır „aḳl ile
Âhdan gayrı fesâne kalmadı
(Lâmekânî Hüseyin Efendi/ G/67/2)
Nice ḳarâr eyleye cânumda „aḳl u „ışḳ
Bir memleketde sıgışa mı iki pâdişâh
(Mesîhî/ G/205/2)
Ben ol dîvâneyem zencîr-i zülfeynüñledür faḫrum
Baña ‘aḳl ehline uymak cihânda ḫayli zaḥmetdür
(Mostarlı Hasan Ziyâî/ G/64/3)
Ḫûn-ı dil nûş etseniz „akl ile olman âşinâ
Meclis-i meyden sürün vaḥşet veren biġâneyi
(Hayâlî/G/544/2)

Klâsik Türk şiirinde akıl; hurdebîndir (dikkat sahibi, incelikleri gören), hayrândır,
bîgânedir, hikmetleri bulamaz. Şem„î, Vasfî ve Âşık Çelebi‟ye göre „o dikkat sahibi, bütün
incelikleri görebilen akıl, hakikat sırrını anlamakta, sevgilinin lütuflarını methetmekte aciz
kalmaktadır.‟
Bilmedi râz-ı dehânuñla miyânuñ sırrını
Zerre zerre mû-be-mû fikr itdi „akl-ı ḫurde-bîn
(Şem„î/ K/14/29)
Bir zerre mihrüñ añlamadı „akl-ı ḫurde-bîn
Mâhiyyetüñi bilmedi ey mâh mümkinât
(Şem„î/ G/17/6)
Fażluñuñ vaṣfında ḳâṣır derk-i nefs-i nâṭıḳa
Luṭfunuñ medḥinde „âciz pîr-i „aḳl-ı ḫurdedân
(Vasfî/ K/7/33)

�Nüh sipihr ü çâr erkânı idinse nerd-bân
Çıkmaga evṣâfun eyvânına „aḳl-ı ḫurde-bîn
(Âşık Çelebi/ K/11/91)
Klâsik Türk şiirinde akıldan bahis açılınca bazen akıl, hikmet ve isabetli görüş
timsali olarak, meşhur Yunanlı filozof Eflâtun‟a da gönderme yapılır. Eski Zağralı Handî ve
Bosnalı Sâbit de Eflâtun‟a gönderme yapan Rumelili şairlerdendir:
‘Aḳl ile Felâtun geçinen dil-şodegânıñ
Sermâye-i vâriyetini eyledi yaġma
(Eski Zağralı Handî/ TKB/1/5/5 )
Ne Âṣafdur bu kim pervâne-i „aḳl-ı Felâtûnı
Furug-ı şeb-çerâġ-ı râ‟yine pertev-gedâ kıldı
(Bosnalı Sâbit/ K/XIX/5)
Kemâl-i ḥüsn-i sebḳi ḥayret-efzâ-yı ellübâdur
Felâtûnlar temâşâ itse tôbdan „aḳl olur meslûb
(Bosnalı Sâbit/ Tarih/XX/12)
Bildirimizde ele alınan ikinci kavram sabırdır. Sabır kavramı pek çok benzetme ve
mecazla işlenmiştir.
Sabır:
Arapça bir isim olan “Ṣabr” kelimesi; “dayanma, katlanma anlamını taşımaktadır.
Tasavvufi anlamda ise nefsine hâkim olma, kendini tutma manalarına gelir (Devellioğlu,
1999:905).” Sabır, klâsik Türk şiirinin olmazsa olmaz tiplerinden âşık tipinin en önemli
özelliklerindendir. Âşık, sevgilinin her türlü eziyetine katlanır. “Sevgili herkese iyi davrandığı
halde âşığı daima ihmal eder. Sevgili yüz vermedikçe âşığın aşkı artar. Bundan kurtuluş ise ya
tahammül ya da seferdir. Âşık birinci yolu seçer. Aşk yolu ne kadar tehlikeli olursa olsun
buna sabretmesini bilir (Pala, 1995:41).” Şair, sabır konusunda bazen kendisini sabır timsali
olan Eyyûp Peygamber ile kıyaslar.
Rumelili divan şairleri çoğu kez sabrı; hisara, haneye, lengere (gemiyi yerinde
mıhlamak için denize atılan zincir ve bu zincirin ucundaki çapa), elbiseye, ketene, harmana ve
paraya benzetirler.
Rumeli şairlerinden Mesîhî,
Nâṣıḥ yüri var ġayre giyür cevşen-i pendi
Kim ṣabr ḥiṣârını yıkar leşker-i şîve
(Mesîhî/ G/240/4)
beytinde „sevgilinin nazıyla, edasıyla sabır hisarının yıkıldığını bu sebeple nasihat cevşeninin

�kendisi için bir işe yaramayacağını‟ belirtir.
Rumeli şairlerinden Hayretî, Eski Zağralı Handî, Usûlî ve Vasfî ise „sabır hanelerinin
aşk yolunda yıkılıp harap olmalarından‟ söz ederler.

Gerçi kim ey „ışḳ yıḳduñ ḫâne-i ṣabrum benüm
Şehr-i dilde bir ḫarâb-âbâd bünyâd eyledüñ
(Hayretî/ G/240/3)
Kan olası göz belâsıylen getirdi başıma
Ḫâne-i ṣabrım yıkıldı dostlar ḥâlim ḫarâb
(Eski Zağralı Handî/ G/8/3)
Cevr ile her dem belâ seylin getirem başıma
Ḫâne-i ṣabrım gibi vîrân eden sensin beni
(Usûlî/ G/133/2)
Ol perî şevḳı ile âh idüben
Ḫâne-i ṣabrumuz ḫarâb idelüm
(Vasfî/ G/51/5)
Usûlî, bir beytinde „sabır lengerinin (gemiyi yerinde mıhlamak için denize atılan zincir
ve bu zincirin ucundaki çapa) alınması sebebiyle ten kayığını âhının rüzgarıyla belâ denizinde
perişan etmek istediğini‟ ifade eder. Zira „âşığın aşk yolunda bedeninden geçmesi
gerekmektedir.‟
Lenger-i ṣabrım alındı yeridir ten zevraḳın
Bâd-ı âhımla belâ baḥrında berbâd eylesem
(Usûlî/ G/90/3)
Hayretî, Bosnalı Alaeddin Sâbit ve Üsküplü İshâk Çelebi, „sabrı zorlu aşk yolunda
parça parça olmuş bir elbiseye veya elbise yakasına benzetmişlerdir.‟
Meded meded nic'idem n'eyleyem ne çâre ḳılam
Libâs-ı ṣabrı diler dil ki pâre pâre ḳılam
(Hayretî/ G/274/1)
Ben ḳo ṣabrum câmesin çâk ideyin tek sen hemân
Pâk-dâmân ol ṣalın ey Yûsuf-ı gül-pîrehen
(Hayretî/ G/347/3)
Câme-i ṣabrını çâk itdi dikiş tutmaz ise
Açılursa gice bir semte tegeller sünbül
(Bosnalı Sâbit/ K/VIII/26)

�Çâk itse „ışḳı ṭañ mı girîbân-ı ṣabrumı
Dâmen-keşîde gördüm o serv-i sehî-kadi
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/298/4)
Klâsik Türk şiirinde mehtabın keten üzerine tesiri üzerine sıkça değinilir. “Mehtabın
etkisiyle ketenin çürüdüğü veya renginin parladığı, üzerindeki lekelerin gittiği (Onay,
2000:290)” yönündeki düşünceden hareketle Rumeli şairlerinden Mezakî, Sükkerî ve Bosnalı
Sâbit de „âşığın, sevgilinin ay gibi parlak yüzünü görecek olsa sabır keteninin mahvolacağını‟
söylerler.
Şevḳ-i ḥüsn-i yâr ile ger nâ-şekîk olsaḳ ne ġam
Biz ketân-ı ṣabrı vaḳt-i mâh-ı ḳâbân eyledük
(Mezâkî/ G/254/2)
Ketân-ı ṣabr-ı „âşıḳ çâk çâk olmaz dime ey dil
O ṭâb„-ı ḥüsn ile bir kere ol meh-rûyı gördüñ mi
(Sükkerî/ G/133/5)
Çâk çâk olmazdı ceyb ü dâmen-i kettân-ı ṣabr
Mâh-tâb-ı „ışḳa ḳarşu pîrehen-pûş olmasam
(Sükkerî/ G/95/2)
O nesrîn pîrehen kim sînesin mestâne çâk eyler
Ketân-ı ṣabr-ı „ışḳı vaḳf-ı nâr-ı tâb-nâk eyler
(Bosnalı Sâbit/ G/70/1)
Bosnalı Sâbit, Mezâkî, Sükkerî, Hayretî ve Mostarlı Hasan Ziyâî‟nin bazı beyitlerinde
„âşığın sabır (ve karâr) harmanını yele verdiğinden‟ söz edilir.
Cennet-i ruḫsârda ol dâne-i Âdem-firîb
Ḫirmeni ṣabr ü ḳarâr-ı „âşıḳı ber-bâd ider
(Bosnalı Sâbit/ G/116/3)
Fiġân kim kâr u bârum 'arṣa-i sevdâda virdüm hep
Muḥaṣṣal ḫırmen-i ṣabr u ḳarârum bâde virdüm hep
(Mezâkî/ G/28/1)
Kime dâd eyliyem ki ol bî-dâd
Ḫırmen-i ṣabrum eyledi ber-bâd
(Sükkerî/ Musammat/VI/2)
Bâda virmişdür hevâ-yı bâde ṣabrum ḫırmenin
Ḳıbḳızıl dîvâne itmişdür beni sevdâ-yı mey
(Hayretî/ G/439/3)

�1
2
3
4
5

Zâhide kûyuñ unutdurdı behiştüñ meskenin
Ḥâsılı virdüñ hevâya ṣabr-ı „âşıḳ ḫırmenin
Şîven ile arturursın „andelîbüñ şîvenin
“Vaż„ idelden bâġ-bân-ı ṣun„ ḥüsnüñ gül-şenin
Ḫâr-ı ġayret güllerüñ ṣad-pâre ḳılmışdur tenin”
(Mostarlı Hasan Ziyâî/ Muhammes/2/1)

Bazen de „âşığın sabır harmanına yanan gönlünün ateşi düşer.‟ Âhî ve Üsküplü İshâk
Çelebi divanlarından alınan şu örnekler bu yöndedir:
Ṣabrumuñ ḫırmenidür sînede cânum Âhî
Âh kim sûz-ı dil âteş bıragur ḫırmenüme
(Âhî/ G/107/5)
Sabrumuñ ḫırmenidür sînede dâġum İsḥâḳ
Âh kim sûz-ı dil âteş bıraġur ḫırmenüme
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/258/5)
Mezâkî‟nin bir beytinde, „âşığın gönlü can yakan ateş ile tutuşmuştur; (artık) sabır ve
karâr harmanının şimşeği daimî olacaktır.‟
Göñül ol âteş-i cân-sûz ile ṭutuşmışdur
Ki berḳ-ı ḫırmen-i ṣabr u ḳarârı bâḳîdür
(Mezâkî/ G/128/6)
Hayretî ise bir diğer beytinde „feleğin zulmünden şikâyetle sabır harmanının berbat
olduğunu söyler.‟
Oldı ṣabrum ḫırmeni berbâd elüñden ey felek
Ẓulm ider dâd eylemezsin dâd elüñden ey felek
(Hayretî/ Müseddes/5/I/2)
Sabır kavramına yer veren bir başka Rumelili şair ise Hayâlî‟dir. Hayâlî, bir beytinde
„âşıkların sabır parası ile dolu bir hazine olduklarını ve kanaat köşesini beklediklerini‟ ifade
eder.
Kayddan âzâdeyüz kûy-ı feraġat beklerüz
Naḳd-i ṣabruñ genciyüz künc-i ḳanâ„at beklerüz
(Hayâlî/ G/202/1)
Klâsik Türk şiirinde sabır denilince akla ilk gelen, sabır timsali Hz. Eyyûb‟tur. Rumeli
şairlerinden Mezâkî ve Eski Zağralı Handî de sabrı Hz. Eyyûb ile ananlardandır:

�Ġirân-bâr-ı firâḳuñ çâresi kûh-ı tahammüldür
Esîr-i derd-i hicrân ṣabr-ı Eyyûb itmesün n'itsün
(Mezâkî/ G/347/3)
Eski Zağralı Handî:
‘Âşıḳ oldur ki firâḳa ṣabr ede Eyyûb gibi
Dîde-i Ya‘kûbveş hep gözleri giryân ola
(Eski Zağralı Handî/ G/53/5)
beytiyle ‘âşığın Hz. Eyyûb gibi ayrılığa sabredip Hz. Yakûb gibi gözlerinin hep yaşlı olması
gerektiğini‟ belirtir.
Handî‟nin bir başka beytine göre ise „âşık, Hz. Yûsuf gibi her belâya sabır göstermeli,
sabırsızlığı şânına düşürmemelidir.‟
Ṣabr ederdim her belâya Ḥażret-i Yûsuf gibi
Bî-sükûn-ı bî-ṣabırlıġı düşürmem şânıma
(Eski Zağralı Handî/ G/52/3)
Klâsik Türk şiirinde âşığın, zorlu aşk yolunda daima sabırlı olması gerektiği ifade
edilir. Rumeli şairleri de genel olarak bu geleneğe uymuştur. Ancak Üsküplü İshâk Çelebi, bir
beytinde „adeta âşığa sabrı bir yana bırakıp namus ve ârdan geçmesini öğütlemektedir.‟
Ben bildügüm budur hele İsḥâḳ ṣabrı ḳo
Var ġayret eyle geç yüri nâmûs u „ârdan
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/197/5)
Bildirimizde ele alınacak olan üçüncü kavram kaderdir:
Kader:
“Âşık, sevgilinin yanı sıra talih, felek, ağyar ve zamandan da zulüm görür (Pala,
1995:41).” Âşığın bahtı hep karadır, ser-nigûndur, uğursuzdur. Bahtın gözü ve kapısı hep
kapalıdır. Bu nedenlerle âşık, sürekli bahtının kötülüğünden şikâyet eder, onunla hep
mücadele hâlindedir. Ancak yine de kadere boyun eğmekten, tevekkül göstermekten başka
çaresi yoktur. Âşığın kaderi, levh-i mahfuzda zaten yazılmıştır. Zira o, Allah‟ın ezelî hükmü,
takdiridir. Takdir edilenlerin gerçekleşmesi ise kazâdır. Kazâ ve kader kavramları genellikle
birlikte düşünülmektedir.
Âşığın bahtı hep siyahtır. Mezâkî, Bosnalı Sâbit, Âhî, Üsküplü İshâk Çelebi ve Şem‟î
divanlarından alınan şu örnekler „âşığın kara bahtından nasıl şikâyet ettiğini‟ göstermektedir:
Kime şekvâ ideyin ṭâli„-i nâ-şâdumdan
Olmasun kimse meded ġam-zede-i baḫt-ı dijem
(Mezâkî/ K/17/57)

�Ah illâ ki murâd üzre edâ mümkin mi
Kor mı ya ḥâlümüze keşmekeş-i baḫt-ı dijem
(Bosnalı Sâbit/ K/XVII/46)
Ol meh-i nâ-mihr eliñden şem„ gibi Âhîyâ
Başuma odlar yakan baḫt-ı siyâhumdur benüm
(Âhî/ G/72/7)
Dil şikest olup perîşân-ḫâṭır olmazdum eger
Zülf-i müşkînüñ gibi baḫtum siyeh-kâr olmasa
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/267/6)
Her kime dil virüp vaṣlın idersem ârzû
Âh kim baḫt-ı siyâhum gibi bir ser-keş çıkar
(Şem„î/ G/51/3)
Rumelili şairlerden Hayretî, „âşığın bahtının uğursuzluğunu‟; Üsküplü İshâk Çelebi,
„bahtının hep ters olduğunu‟; Mostarlı Ziyâî, „baht kapısının bir türlü açılmadığını‟; Vasfî ve
Şem„î ise „baht gözünün hep uykulu olduğunu‟ ifade ederler.
Her laḥẓa kârı zâr idi dîvâne göñlümüñ
Her dem iderdi ṭâli„-i şûmumla kârzâr
(Hayretî/ K/14/10)
Ser-nigûn baḫta baḳup şöyle tehî görme bizi
Eşk-i ḫûnîn ile peymâne gibi ṭopṭolıyuz
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/104/2)
Der-i baḫtum güşâde olmayorur
Fetḥ-i bâb ile yâ Kerîm Allâh
(Mostarlı Hasan Ziyâî/ TKB/1/2/9)
Bana raḥm itdüñ görüp sînemde tîrüñ zahmını
Dîde-i baḫtum benüm gûyâ uyandı ḫvâbdan
(Vasfi/ G/54/2)
Ḫvâb-ı gafletden uyanmaz Şem„iyâ baḫtuñ senüñ
Giceler tâ ṣubh olınca gerçi kim bîdârsın
(Şem„î/ G/132/5)
Hayretî bir diğer beytinde bahtı muma; Âşık Çelebi oka; Şem„î tâvusa; Sükkerî ise
pençeye benzetir. „Eğer baht pençesi, kuvvetli bir şekilde el verirse kahramanlar, kuvveti
olmayan karıncalarla pençeleşmeyecektir.‟
Envâr-ı ḥamiyyetle uyar şem„-i baḫtumı
Ben daḫi bir çerâġuñ olayın şehâ ne var
(Hayretî/ K/21/31)

�Ḫidmet idüp tîr-i baḫtuna ḳażâ ile ḳader
Cem külâhın Erdevan tâcın diküp eyler nişân
(Âşık Çelebi/ K/10/30)
Yine ṭâvûs-ı bahtuñ serverâ ḳadrüñ hümâsıyla
Felekler gülsitânından ider gün gibi cevlânı
(Şem„î/ K/15/39)
Pençe-i baḫt el virürse bâzû-i pür-zûr ile
Ḳahramânlar pençeleşmez nâ-tüvân bir mûr ile
(Sükkerî/ G/127/1)
Klâsik Türk şiirinde âşık, bazen bahtı ile kavga hâlindedir. Handî, Mostarlı Hasan
Ziyâî ve Bosnalı Sâbit‟te âşık, „bahtıyla arbede yaşamaktadır.‟
Ben ‘âşıḳım ol dilbere bin cân u yürekle
İşte bu sebeb ‘arbedemiz var felekle
Yokdur bir işim cennet ile ḥûr u melekle
Ol zülf-i siyeh-kâr göñül tutmada dekle
Bir târını al destine tut bâri yedekle
(Eski Zağralı Handi/ Muhammes/16/1)
İderken „arbede baḫtumla ben ḥâl ise diger-gûn
Tesellî buldı ḳalbüm ḳıṣṣa-i Kaysı añup ol gün
(Mostarlı Hasan Ziyâî/ Mu‟aşşer/1/3/3)
Rûzgâr ile keş-â-keşde idüm el-ḥâṣıl
Geh felekle gehî baḫtumla idüp ġavġayı
(Bosnalı Sâbit/ K/XXII/26)
Çoğu zaman ise „âşığın, aşk yolunda karşılaşacağı bütün cefaya karşı kaderine boyun
eğmesi, tevekkül göstermesi gerektiği belirtilir. Alınacak hiçbir tedbir, Allah‟ın takdirine karşı
fayda göstermez. Kazânın gerekliliği Allah‟ın hikmetidir. Buna rıza göstermekten başka çare
yoktur.‟ Tecellî, Üsküplü İshâk Çelebi, Bosnalı Sâbit, Âhî, Âşık Çelebi, Usûlî ve Lâmekânî
Hüseyin Efendi ve Hayâlî kader karşısında âşığın hâlinin nasıl olması gerektiğini şu beyitlerle
ifade ederler:
Künc-i ḥayrânî-i tevekkülde
Ṭu„me-i ġam yeter nevâle baña
(Tecellî/ G/5/4)
Kûyuña varmaġa „uşşâḳa lebüñ fikri yeter
Ka„beye varur tevekkül ehli bir ḫurmâ ile
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/274/4)
Ġam tekyesinde bâb-ı tevekülde beklerüz
Şâyed der-i viṣâl açıla fetḥ ola futûḥ
(Bosnalı Sâbit/ G/54/3)

�„Âşık-ı kâmil odur kim perde-i taḳdîrden
Her ne ṣûret ẓâhir olsa cümleye zîbâ deye
(Üsküplü İshâk Çelebi/ G/255/4)
Ḥükm-i taḳdîrüñe çün irmedi tedbîr senüñ
Fikr-i tedbîr benüm ḳısmet-i taḳdîr senüñ
(Âhî/ G/52/1)
Getürüp noḳṭa gibi ortaya atdı beni çarḫ
Başladı kendü kıyı çizmege per-gâr gibi
(Âhî/ G/124/3)
Bu iḳtiżâ-yı ḳażâ ḥikmet-i İlâhîdür
Ḥakîm yabâne öter felsefî „abes söyler
(Âşık Çelebi/ K/14/21)
Rişte-i peşşe-i gerdûn-ı ḳażâ ile ḳader
Gerden-i cümle-i erbâb-ı hünerde görürem
(Lâmekânî Hüseyin Efendi/ G/48/6)
Türlü ḳażâyile dolar ise feżâ-yı çarḫ
Göster rıżânı böyleyimiş iḳtiżâ‟-yı çarḫ
(Usûlî/ G/13/1)
Her ne naḳşı kim vücûd eyvânına çekti ḳazâ
Ḫâme-i taḳdîre bak ta„n eyleme naḳḳâşına
(Hayâlî/G/467/4)

Mostarlı Hasan Ziyâî, Mezâkî ve Mesîhî de yine „âşığın ezelde alnına neler yazıldığını
bilemeyeceğini, gönül ehlinin kaderine teslim olması gerektiğini‟ belirtirler.
Bilmezin başa ne yazmışdur ezel kilk-i ḳażâ
Neler eyler dahı cân u a„ẓâma ḳalem
(Mostarlı Hasan Ziyâî/ K/6/16)
Lâzım olan ehl-i dile teslîm ü rıżâdur
„Ârifde ġam-ı fikr-i ḳażâ vü ḳader olmaz
(Mezâkî/ G/167/6)
Biz itmezüz ġazâda „adûlardan iḥtirâz
Biz „avn-ı Ḥaḳ'la ḥıfẓ-ı ḳażâ vü ḳaderdeyüz
(Mezâkî/ G/180/12)
Didi divân-ı ḳażâdan gelüben peyk-i ḳader
Yüri divânına şâh-ı gülüñ ey bâd-ı bahâr
(Mesîhî/ K/12/7)
Eski Zağralı Handî ise bir müseddesinde adeta „kaderin tarifini‟ yapmaktadır:

�‘Arş-ı kürse seb'a-i seyyâreye eyle naẓar
Her biri bir merkez üzre devr eder şâm [u] seḥer
Cevher-i ḫâk-i mücessemdir maḳâm-ı mu‘teber
Cümlesi bir ḳaṭreye sıgdı budur ḳâf-ı ḳader
Rûḥ-ı a‘ẓâm sıgmaz iken on sekiz bin ‘âleme
Bir naẓar kılınca sıgdı cism-i pâk-i âdeme
(Eski Zağralı Handî/ Müseddes/7/2)
Son olarak bildirimizde incelediğimiz Rumelili divan şairlerinin, şiirlerinde irâde
kavramını nasıl ele aldıkları hakkında bilgi vermeye çalışacağız.
İRÂDE:
Arapça bir isim olan “irâde” kelimesi; “istek, dilek, buyruk anlamlarının yanı sıra “bir
şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü” anlamını da taşımaktadır (TDK, 1998:1095).”
Tasavvufta ise hakikatin çağrısına olumlu cevap vermeyi gerektiren kalpteki sevgi ateşidir.
Nefsi, onun arzularından çevirip Hakk‟ın rızasına yöneltmek gerekmektedir. Bu anlamda
tasavvufta irâde, irâdesizliktir; yani sâlik kendi irâdesini ortadan kaldırıp yerine Hakk‟ın
irâdesini koyar ve “Allah‟ım sen ne istiyorsan, ben de onu istiyorum, isteğinden başka isteğim
yoktur” der (Uludağ, 2005:189).”
Divanlarını incelediğimiz Rumeli şairleri de özellikle „Allah‟ın irâdesi karşısında
kulun acizliğini, kaderine rıza gösterişini‟ ele almışlardır.
Meşiyyet-i ezeliyye çün olmadı hem-râh
Reh-i dalâlda meşâyi râḥîl ü ebter
(Âşık Çelebi/ K/14/23)
Ḳavî vü ḳudrete mebde meşiyyet-i Ḥaḳdur
Zihî celâl u „uluvv „izz-i şâne el-ekber
(Âşık Çelebi/ K/14/245)
Zihî irâde-i ḥikmet-nümâ-yı Rabbânî
Ki fikri kâmil ider naks-ı „aḳl-ı insânı
(Mezâkî/ K/23/1)
Ger olmasaydı ḥükm-i ḳażâ-yı irâdetüñ
Bir ḥarf yazmaz idi ḳader levḥine ḳalem
(Üsküplü İshâk Çelebi/ K/2/5)
Hayretî ise şu iki beytinde „murada erişebilmek için irade yolunu bırakmamak
gerektiğini‟ dile getirir.
Ey Ḥayretî mürîd ol cehd eyle pîr-i „ışḳa
İrmez murâda hergiz nâmerd-i bî-irâdet
(Hayretî/ G/24/5)

�Ger himmet ideler bulınur menzil-i murâd
Biz ḳomayalum elden irâdet ṭarîḳını
(Hayretî/ G/426/3)
Hayâlî ise „ Gönül kapan sevgilinin âşığın elinden önce iradesini sonra da sabır ve
kararını aldığını‟ söyler.
Dil-rübâlar kim benim ṣabr ü ḳarârım aldılar
Çekdiler evvel elimden iḫtiyârım aldılar
(Hayâlî/ G/104/1)

SONUÇ:
Sonuç olarak Rumelili divan şairlerinin tarih boyunca Türkçeye ve Türk edebiyatına
yapmış oldukları katkılar kesinlikle yadsınamaz. Rumelili divan şairleri de Osmanlı
Devleti‟nin diğer bölgelerinde veya payitahtta bulunup şiir yazan divan şairleri gibi divan
edebiyatı geleneklerine genel anlamda uymuşlar, çoğu zaman onlarla aynı duygu ve
düşünceyle hareket etmişlerdir.
15. yüzyıldan günümüze kadar Rumeli topraklarında doğan veya yetişen ve divanlarını
inceleme şansımızın olduğu 16 şairin de şiirlerinde akıl, sabır, kader ve irade kavramlarına
sıklıkla yer verdikleri görülmektedir. Ancak bu kavramlar, Rumelili divan şairleri tarafından
diğer bölge şairlerine göre daha yüzeysel olarak ele alınmıştır. Rumeli şairleri daha rindmeşrep ve daha laubali bir edayla şiir yazmışlardır. Gerek şiirlerindeki aşk kavramı gerekse
sevgili tipi daha somuttur. Bununla beraber divanlarını incelediğimiz bazı şairlerin özellikle
Tekke edebiyatının tesiri ile tasavvufi yönüyle bu kavramları ele aldıkları gözlemlenmektedir.
(Hayretî, Usûlî, Hayâlî, Lâmekânî Hüseyin Efendi gibi). Bilhassa akıl kavramından bahis
açıldığında hakikat yolunda aşkın/gönlün akla üstün olması durumu sıkça ele alınmıştır. Yine
Allah‟ın güçlü iradesi karşısında kulun aklının acizliği, âşığın kaderine razı olması, her türlü
cefaya karşı sabrı elden bırakmamaya çalışması da sıklıkla işlenen temalardandır.
KISALTMALAR:
Gazel: G.
Kasîde: K
Terkîb-i Bend: TKB
KAYNAKÇA:
Âhî Divanı. (1994). (hzl. Necati Sungur), Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
Âşık Çelebi Divanı. (hzl. Filiz Kılıç), Erişim: Metin Bankası.
Bosnalı Alaeddin Sâbit Divanı. (1991). (hzl. Turgut Karacan), Sivas, Cumhuriyet
Üniversitesi Yayınları.

�Çağrıcı, M.; Hökelekli, H. (2000). İrade. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (ss.
380-382), İstanbul, İSAM, Cilt. 22,
Çeltik, H. (2004). Divan Sahibi Rumeli Şairlerinin Şiir Dünyası, Ankara, Gazi
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı ABD. Eski Türk Edebiyatı
Bilim Dalı, (Basılmamış Doktora Tezi).
…………… (Fall 2009). “Rumeli Şairlerinin Klâsik Türk Şiirine Katkıları”, Turkish
Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or
Turkic, Volume 4/8, pp. 804-818.
Devellioğlu, F. (1999). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat (Yayına hzl. Aydın Sami
Güneyçal), Ankara: Aydın Kitabevi Yayınları.
Eski Zağralı Handî ve Divançesi. (hzl.Ömer Özkan). Erişim: Metin Bankası.
Hasan Ziyâî Divanı. (2002). (hzl. Müberra Gürgendereli), Ankara, Kültür Bakanlığı
Yayınları.
Hayâlî Divanı. (1992). (hzl. Ali Nihat Tarlan). Ankara, Akçağ Yayınları.
Hayretî Divanı. (1981). (hzl. Mehmet Çavuşoğlu, M. Ali Tanyeri), İstanbul, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.
İsen, M. (1997). Ötelerden Bir Ses (Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Türk Edebiyatı
Üzerine Makaleler), Ankara, Akçağ Yayınları.
Kurnaz, C. (1987). Hayâlî Bey Divanı Tahlili, Ankara, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları.
Lâmekânî Hüseyin Efendi Divanı. (hzl.İbrahim Halil Tuğluk), Erişim: Metin Bankası.
Mesîhî Divanı. (1995). (hzl. Mine Mengi), Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Mezâkî Divanı. (1991). (hzl. Ahmet Mermer), Ankara, Atatürk Kültür, dil ve Tarih
Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Mütercim Âsım Efendi. (2009). Burhân-ı Katı, (hzl. Mürsel Öztürk, Derya Örs), İstanbul,
Türk Dil Kurumu Yayınları.
Okuyucu, C. (2012). “İslâmî Türk Edebiyatında Kader ve İrade: Hz. Mevlânâ Örneği”,
İslâmî Türk Edebiyatı Sempozyumu, İzmir, Sütun Yayınları, ss.281-299.

�Onay, A. T. (2000). Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı, Ankara, Akçağ
Yayınları.
Pala, İ. (1998). Ansiklopedik Divan Şiiri Antolojisi, İstanbul, Ötüken Neşriyat.
Sükkerî Divanı. (1994). (hzl. Erdoğan Erol), Ankara, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.
Şem‟î Divanı. (hzl. Murat Karavelioğlu), Erişim: Metin Bankası.
Şemseddin Sâmî (2010). Kâmus-ı Türkî, (hzl. Paşa Yavuzarslan), Ankara, Türk Dil
Kurumu Yayınları.
Tatçı, M. (1998). Hayretî‟nin Dinî-Tasavvufî Dünyası, Ankara, Kültür Bakanlığı
Yayınları.
Tecellî ve Divanı. (2005). (hzl. Sabahat Deniz), İstanbul, Veli Yayınları.
Uludağ, S. (2005). Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul, Kabalcı Yayınevi.
Usûlî Divanı. (1990). (hzl. Mustafa İsen), Ankara, Akçağ Yayınları.
Üsküplü İshâk Çelebi Divanı. (1990). (hzl. Mehmet Çavuşoğlu, M. Ali Tanyeri),
İstanbul, Mimar Sinan Üniversitesi Yayınları.
Vasfî Divanı. (1980). (hzl. Mehmet Çavuşoğlu), İstanbul, İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi Yayınları.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10788">
                <text>2230</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10789">
                <text>RUMELİLİ DİVAN ŞAİRLERİNDE “AKIL, SABIR, KADER VE İRADE” KAVRAMLARI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10790">
                <text>DALBUDAK HÜNERLİ, Duygu </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10791">
                <text>Anahtar Kelimeler: Rumelili Divan Şairleri, akıl, sabır, kader, irade.  ÖZET  „İslâm düşünce tarihinde kader ve irade tartışmaları büyük bir yer tutar.‟ Bu doğrultuda “kader ve irade” kavramları, ilham kaynağını büyük oranda dinî çerçeveden alan klâsik Türk şiirinin de vazgeçilmez temalarından olmuştur. Klâsik Türk şiirinin kader anlayışına göre; „dünya ve içindeki her şey ilahi takdir tarafından ezelde programlanmıştır. Doğum, ölüm, hastalık, sağlık, mal ve mülk hep bu kabildendir. İnsanın kaderini değiştirme çabası beyhude bir gayrettir.‟ Kader ve iradenin söz konusu olduğu yerde sabır ve akıl kavramlarını da ele almak uygun olacaktır. Zira bu kavramlar birbirleriyle bağlantılıdır. Geniş bir kültür coğrafyasına sahip olan Osmanlı Devleti‟nin dört bir yanında yetişen divan şairleri, bu kavramlara kayıtsız kalmamışlar ve şiirlerinde çeşitli vesilelerle “akıl, sabır, kader, irade” kavramlarına yer vermişlerdir. Bu noktada Rumelili divan şairlerinin de aynı duygu ve düşüncelerle hareket ettikleri görülmektedir. Bu tebliğde Rumelili divan şairlerinin şiir dünyalarından “akıl, sabır, kader ve irade” anlayışları gösterilmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10792">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10793">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10794">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10795">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1364" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1638">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/62c5b6e5fa3cc51d428a5d35dcdf3a25.docx</src>
        <authentication>abeb96dc8ad610fe3d993ab5907af16c</authentication>
      </file>
      <file fileId="1639">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/408ec4f4e0de4bea6bc803ec2c83cfe1.pdf</src>
        <authentication>4dc9668564d2d578300d4edf13b1c23e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10787">
                    <text>SİNAN YAĞMUR`UN "AŞKIN GÖZYAŞLARI 1.TEBRİZLİ ŞEMS" ve POULA
COELHO` NUN "ELİF" İSİMLİ ROMANLARINDA METAFİZİK ANLATIM
Sezai COŞKUN / Elçin KARLI
International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü, Saraybosna /
Bosna Hersek
Anahtar Kelimeler: Sinan Yağmur, Paulo Cohelho, Metafizik Anlatım, “Aşkın Gözyaşları
1.Tebrizli Şems”, “Elif”.
ÖZET
Bu çalışmada, dünyada eserleri en çok dile çevrilen Paulo Cohelho`nun "Elif" ve
Türkiye`nin en çok okunan yazarları arasında bulunan Sinan Yağmur`un "Aşkın Gözyaşları
1.Tebrizli Şems", isimli biyografik romanları, metafizik anlatımın unsurları bakımından
incelenecektir."Elif" romanın başkahramanı olan Coelho, hayatın monotonluğundan kurtulmak
ve gerçek mutluluğa ulaşmak düşüncesiyle, ustası J nin de tavsiyesine uyarak, uzun zamandır
hayalini kurduğu yolculuk için Rusya ya gider. Roman, yazarın manevi bir arayışa dönüşen 9200
kilometrelik tren yolculuğunu, keman virtüözü Hilal ve Rus Yayıncıs ve Tao ustası ile birlikte
tamamlamasını anlatır. Sinan Yağmur`un konusu tasavvuf olan, "Aşkın Gözyaşları 1.Tebrizli
Şems" ,romanı ise Mevlana’yı Mevlana yapan hocası Tebrizli Şems`in içindeki aşkı ömür boyu
süren bir yolculuk sonunda Konya`da bulmasını anlatır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10779">
                <text>2232</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10780">
                <text>SİNAN YAĞMUR`UN "AŞKIN GÖZYAŞLARI 1.TEBRİZLİ ŞEMS" ve POULA COELHO` NUN "ELİF" İSİMLİ ROMANLARINDA METAFİZİK ANLATIM</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10781">
                <text>COŞKUN , Sezai 
KARLI, Elçin </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10782">
                <text>Anahtar Kelimeler: Sinan Yağmur, Paulo Cohelho, Metafizik Anlatım, “Aşkın Gözyaşları 1.Tebrizli Şems”, “Elif”.  ÖZET  Bu çalışmada, dünyada eserleri en çok dile çevrilen Paulo Cohelho`nun "Elif" ve Türkiye`nin en çok okunan yazarları arasında bulunan Sinan Yağmur`un "Aşkın Gözyaşları 1.Tebrizli Şems", isimli biyografik romanları, metafizik anlatımın unsurları bakımından incelenecektir."Elif" romanın başkahramanı olan Coelho, hayatın monotonluğundan kurtulmak ve gerçek mutluluğa ulaşmak düşüncesiyle, ustası J nin de tavsiyesine uyarak, uzun zamandır hayalini kurduğu yolculuk için Rusya ya gider. Roman, yazarın manevi bir arayışa dönüşen 9200 kilometrelik tren yolculuğunu, keman virtüözü Hilal ve Rus Yayıncıs ve Tao ustası ile birlikte tamamlamasını anlatır. Sinan Yağmur`un konusu tasavvuf olan, "Aşkın Gözyaşları 1.Tebrizli Şems" ,romanı ise Mevlana’yı Mevlana yapan hocası Tebrizli Şems`in içindeki aşkı ömür boyu süren bir yolculuk sonunda Konya`da bulmasını anlatır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10783">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10784">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10785">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10786">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1363" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1636">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/022a2602e02f1e981d5b2195e2545c9b.docx</src>
        <authentication>ff96967dacb4f4e8f56e702bd7f46575</authentication>
      </file>
      <file fileId="1637">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e074b7264800b445011241246c2578f6.pdf</src>
        <authentication>4515072254677d6357035e45433c815f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10778">
                    <text>ADALET AĞAOĞLU’NUN HİKÂYELERİNDE KENTLEŞME
Sezai COŞKUN - Ayşe DİNÇ
International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü, Saraybosna
/ Bosna Hersek
Anahtar Kelimeler: Türk hikayesi, Kentleşme, Adalet Ağaoğlu.
ÖZET
1976’dan itibaren hikaye yazmaya başlayan ve kullandığı farklı tekniklerle hikayeciliğini canlı
tutmayı başaran Adalet Ağaoğlu hemen her hikayesinde toplumsal konularla ilgilenmiştir.
Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olan Ağaoğlu kendi ifadesiyle ‘üç darbe dönemine tanıklık
etmiş bir yazardır. O şahitlik ettiği toplumsal olayları özgün bir yapı ile kurguladığı
hikayelerinde işleyerek Türk hikayeciliğinde önemli bir yere sahip olmuştur. Bu bağlamda
Türkiye’nin geçirdiği kentleşme süreci Ağaoğlu’nun hikayelerinde arka plan veya temel izlek
olarak yer almaktadır. Kentleşme sürecinin modern insanın yaşamına getirdiği problemler,
yabancılaşma, gecekondulaşma ve çarpık kentleşme gibi mekan ile ilgili değişiklikleri onun
hikayelerinde takip etmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı, Adalet Ağaoğlu’nun hikayelerinde
gözlemlenen kentleşme sürecinin hangi bağlam/bağlamlarda ele alındığını tespit etmek ve
kentleşmenin yer alış biçimi ile ilgili değerlendirmede bulunabilmektir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10770">
                <text>2185</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10771">
                <text>ADALET AĞAOĞLU’NUN HİKÂYELERİNDE KENTLEŞME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10772">
                <text>COŞKUN , Sezai 
DİNÇ, Ayşe </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10773">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türk hikayesi, Kentleşme, Adalet Ağaoğlu.  ÖZET  1976’dan itibaren hikaye yazmaya başlayan ve kullandığı farklı tekniklerle hikayeciliğini canlı tutmayı başaran Adalet Ağaoğlu hemen her hikayesinde toplumsal konularla ilgilenmiştir. Sosyalist bir dünya görüşüne sahip olan Ağaoğlu kendi ifadesiyle ‘üç darbe dönemine tanıklık etmiş bir yazardır. O şahitlik ettiği toplumsal olayları özgün bir yapı ile kurguladığı hikayelerinde işleyerek Türk hikayeciliğinde önemli bir yere sahip olmuştur. Bu bağlamda Türkiye’nin geçirdiği kentleşme süreci Ağaoğlu’nun hikayelerinde arka plan veya temel izlek olarak yer almaktadır. Kentleşme sürecinin modern insanın yaşamına getirdiği problemler, yabancılaşma, gecekondulaşma ve çarpık kentleşme gibi mekan ile ilgili değişiklikleri onun hikayelerinde takip etmek mümkündür. Bu çalışmanın amacı, Adalet Ağaoğlu’nun hikayelerinde gözlemlenen kentleşme sürecinin hangi bağlam/bağlamlarda ele alındığını tespit etmek ve kentleşmenin yer alış biçimi ile ilgili değerlendirmede bulunabilmektir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10774">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10775">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10776">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10777">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1362" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1634">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8129c9c65d554cd99f71eb4b54573ce1.docx</src>
        <authentication>6ef46bac861b5471cce91412dafe14c6</authentication>
      </file>
      <file fileId="1635">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/43f0c9393e044291ced37b69140727a6.pdf</src>
        <authentication>b003a5b8c1406cad13a8ab272ec7b34d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10769">
                    <text>HİLMİ YAVUZ’UN ŞİİRLERİNDE TASAVUF İMGESİ
Sezai Coşkun / Sevinç AKKAYA
International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü Saraybosna
/ Bosna Hersek
Anahtar Kelimeler: Hilmi Yavuz, Poetikası, Tasavvuf İmgesi.
ÖZET
İlk şiir kitabı “Bakış Kuşu” nun 1996’da yayımlanmış olan Hilmi Yavuz’un şiirlerini
kaleme alışı hep farklı açılardan olmuştur. Bazı şiirlerinde geleneğin içinde kaybolan şair, bazı
şiirlerinde modern Batı imgesini kullanmıştır. Şiiri özgürce yorumlaması gereken okurun,
imgelerle yol bulması gerektiğine karşı çıkmıştır. Hilmi Yavuz; şiiri yapanın dil değil söz
olduğunu, şiirin tarihinin ise dilden söze doğru olduğunu söylemiştir. Okuyucunun kulaklarında
müzikaliteyi hissettiren şair, felsefesini ve ideolojisini şiirlerinde yansıtmıştır. Şairce tasavvuf
masivadan vazgeçip gönlü terbiye etmektir. Tasavvufun yalnız yapısıyla ilgilenen, tasavvufu ve
klasik şiiri malzeme olarak kullanan şair yeni bir şiir anlayışı oluşturma peşindedir. Bu çalışma
ile Hilmi Yavuz’un kim olduğu, şiirlerini yazarken biçim ve öz bakımından hangi ilke ve
kuralları kullandığı tespit etmek. Ayrıca şiirlerindeki tasavvuf unsurlarının neler olduğu ve bu
unsurların yenilikçi şiir anlayışı ile nasıl yansıdığını anlatmak amaçlanmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10761">
                <text>2289</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10762">
                <text>HİLMİ YAVUZ’UN ŞİİRLERİNDE TASAVUF İMGESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10763">
                <text>COŞKUN , Sezai 
AKKAYA, Sevinç </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10764">
                <text>Anahtar Kelimeler: Hilmi Yavuz, Poetikası, Tasavvuf İmgesi.  ÖZET  İlk şiir kitabı “Bakış Kuşu” nun 1996’da yayımlanmış olan Hilmi Yavuz’un şiirlerini kaleme alışı hep farklı açılardan olmuştur. Bazı şiirlerinde geleneğin içinde kaybolan şair, bazı şiirlerinde modern Batı imgesini kullanmıştır. Şiiri özgürce yorumlaması gereken okurun, imgelerle yol bulması gerektiğine karşı çıkmıştır. Hilmi Yavuz; şiiri yapanın dil değil söz olduğunu, şiirin tarihinin ise dilden söze doğru olduğunu söylemiştir. Okuyucunun kulaklarında müzikaliteyi hissettiren şair, felsefesini ve ideolojisini şiirlerinde yansıtmıştır. Şairce tasavvuf masivadan vazgeçip gönlü terbiye etmektir. Tasavvufun yalnız yapısıyla ilgilenen, tasavvufu ve klasik şiiri malzeme olarak kullanan şair yeni bir şiir anlayışı oluşturma peşindedir. Bu çalışma ile Hilmi Yavuz’un kim olduğu, şiirlerini yazarken biçim ve öz bakımından hangi ilke ve kuralları kullandığı tespit etmek. Ayrıca şiirlerindeki tasavvuf unsurlarının neler olduğu ve bu unsurların yenilikçi şiir anlayışı ile nasıl yansıdığını anlatmak amaçlanmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10765">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10766">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10767">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10768">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
