<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items?output=omeka-xml&amp;page=222" accessDate="2026-06-24T20:00:17+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>222</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1391" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1708">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/3fc105aea12131d845ad22987b837106.docx</src>
        <authentication>6e74f0209730a0fd28eb2ec8640bb11e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1709">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6ff972d52451456efd430eb2e8e215d3.pdf</src>
        <authentication>1f7147b6bf4e122308ede420a80acdb2</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11038">
                    <text>BERDİ KERBABAYEV’İN “ÖTEN GÜNLER” ROMANINDA TÜRKMEN
TOPLUMUNA YÖNELİK SOSYOLOJİK BİR ÇÖZÜMLEME
Ahmet GÖKÇİMEN
Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü,
Erzurum / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Berdi Kerbabayev, Öten Günler, Türkmen Toplumu, Sosyolojik
Çözümleme.
ÖZET
Berdi Kerbabayev (1984-1974), sosyalist dönem Türkmen edebiyatında nazım ve nesir
türlerinde eserler kaleme alan önemli isimlerden biridir. O; şiir, hikâye, inceleme ve roman
türlerinde birçok eser verir ve eserlerinden bazıları yaşadığı dönem için ilk numuneler kabul
edilir. Örneğin yazar, 1940’ta “Aygıtlı Edim” adlı yapıtıyla ilk sosyalist gerçekçi eseri, 1974’te
“Öten Günler” ile de ilk otobiyografik romanı vücuda getirmiştir. Öten Günler, yazarın yaşlılık
devrinde kaleme aldığı bir eseri olmasının yanı sıra son romanı ve yapıtıdır. Bu eserde
Kerbabayev, doğumu 1894’ten diğer bir deyişle çocukluğundan 1924 yılına kadar yaşadığı devri
konu edinir. 1894-1924 yılları arasında yazarın başından geçen hadiseler (mesela doğduğu
coğrafya, ailesi ve eğitimi) ve tanık olduğu vakalar, ustaca bir anlatımla başkahraman Mırat
üzerinden aktarılır. Öten Günler, 1884-1924 yılları arasında özellikle eğitim, bozulan dinî
müesseseler, siyasal yapı ve toplumda yaşanan kültürel değişimi beyan eden bir edebî vesikadır.
Bu incelemede, Kerbabayev’in gözünden Öten Günler romanında verilen Türkmen halkına ait
bilgiler, sosyolojik olarak 1. Kültürel Yapı, 2. Dinsel Yapı, 3. Ekonomik Yapı ve 4. Siyasal Yapı
başlıkları altında incelenmiş, büyük değişimlerin yaşandığı devre ayna tutan ve çağın tanığı
eserin toplumsal arka planı ortaya konmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11030">
                <text>1852</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11031">
                <text>BERDİ KERBABAYEV’İN “ÖTEN GÜNLER” ROMANINDA TÜRKMEN TOPLUMUNA YÖNELİK SOSYOLOJİK BİR ÇÖZÜMLEME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11032">
                <text>GOKCIMEN, Ahmet</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11033">
                <text>Anahtar Kelimeler: Berdi Kerbabayev, Öten Günler, Türkmen Toplumu, Sosyolojik Çözümleme.  ÖZET  Berdi Kerbabayev (1984-1974), sosyalist dönem Türkmen edebiyatında nazım ve nesir türlerinde eserler kaleme alan önemli isimlerden biridir. O; şiir, hikâye, inceleme ve roman türlerinde birçok eser verir ve eserlerinden bazıları yaşadığı dönem için ilk numuneler kabul edilir. Örneğin yazar, 1940’ta “Aygıtlı Edim” adlı yapıtıyla ilk sosyalist gerçekçi eseri, 1974’te “Öten Günler” ile de ilk otobiyografik romanı vücuda getirmiştir. Öten Günler, yazarın yaşlılık devrinde kaleme aldığı bir eseri olmasının yanı sıra son romanı ve yapıtıdır. Bu eserde Kerbabayev, doğumu 1894’ten diğer bir deyişle çocukluğundan 1924 yılına kadar yaşadığı devri konu edinir. 1894-1924 yılları arasında yazarın başından geçen hadiseler (mesela doğduğu coğrafya, ailesi ve eğitimi) ve tanık olduğu vakalar, ustaca bir anlatımla başkahraman Mırat üzerinden aktarılır. Öten Günler, 1884-1924 yılları arasında özellikle eğitim, bozulan dinî müesseseler, siyasal yapı ve toplumda yaşanan kültürel değişimi beyan eden bir edebî vesikadır. Bu incelemede, Kerbabayev’in gözünden Öten Günler romanında verilen Türkmen halkına ait bilgiler, sosyolojik olarak 1. Kültürel Yapı, 2. Dinsel Yapı, 3. Ekonomik Yapı ve 4. Siyasal Yapı başlıkları altında incelenmiş, büyük değişimlerin yaşandığı devre ayna tutan ve çağın tanığı eserin toplumsal arka planı ortaya konmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11034">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11035">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11036">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11037">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1390" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1704">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/dfecf1e536501bb60b3a66447794aaea.docx</src>
        <authentication>2c23e8135ed937ae57c9f40228dbbf3d</authentication>
      </file>
      <file fileId="1705">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/157c4a8877ea0252ed911abb21eaabd9.pdf</src>
        <authentication>33be2b3e267e6957b6c7777317db86d7</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11028">
                    <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ
Genç Osman GEÇER
Niğde Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Niğde /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, Sebilürreşat, Misbah/Yeni Misbah.
ÖZET
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaşadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiştiği ülke sınırlarının dışında da tanınıp bilinmiş, fikirleri ve sanat anlayışı uzak
coğrafyalara ulaşmak suretiyle geniş bir alanda etkili olabilmiştir. Mehmet Akif Ersoy daha
hayatta iken bu geniş etki alanına ulaşmış ve başta İstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat anlayışı
bugünkü Anadolu sınırlarını aşarak geniş Türk kültür coğrafyasına yayılmıştır. Bu kültür
coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek’tir.1878’de Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan
Devleti tarafından işgali, bu ülkede başta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi
sorunların doğmasına neden olmuştur. Daha önce yüzünü İstanbul’a dönük tutan ve her anlamda
buradan beslenen Bosna-Hersek aydını yüzünü Viyana başta olmak üzere Batı’ya çevirmiştir. Bu
dönüş, Bosna-Hersek’in en geniş manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya başladığının
ifadesi olmuştur. Bu kopuştan rahatsızlık duyan ve ilişkileri güçlendirmek isteyen bazı Boşnak
aydınları İstanbul ile yeniden temasa geçmeye başlamışlardır. Bunların başında Salih Safvet
Başiç gelmektedir. Başiç, tahsil hayatını İstanbul’da tamamlamış ve 1910 yılında BosnaHersek’e dönmüştür. 1912 yılında Bosna-Hersek Cemiyeti İlmiyesi tarafından çıkarılmaya
başlanan Misbah, sonradan Yeni Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmış;
makalelerinde sık sık Akif’e atıfta bulunmuştur. Misbah ve Yeni Misbah sadece Başiç’in
makaleleriyle değil aynı zamanda Sebilürreşat’ta yayınlanan Akif’in makalelerini “Akif’ten Bir
Vaaz” genel başlığı altında Arap harfli Boşnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına
ulaştırmıştır. Mehmet Akif Ersoy’un Bosna-Hersek’te tanıtılması ve dolayısıyla geniş bir etki
alanı oluşturması hem Sebilürreşat aracılığı ile hem de İstanbul’da tahsil görmüş Boşnak
aydınları vasıtasıyla olmuştur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların
uyanışına vesile olmuştur. Boşnakları da çilesine ortak eden Akif Türkiye’deki kadar etkili
olmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1706">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b76e8eb7ea583ec8bf9c91824df8643d.docx</src>
        <authentication>f43727a0aef1f807b42cb402b855ddb0</authentication>
      </file>
      <file fileId="1707">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cda28c73eaf62029e2dc7f568c46d5fb.pdf</src>
        <authentication>a260e4543f19c4f502b3568ccfcd0db1</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11029">
                    <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ

Genç Osman GEÇER1
Özet
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaĢadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiĢtiği ülke sınırlarının dıĢında da tanınıp bilinmiĢ, fikirleri ve sanat anlayıĢı
uzak coğrafyalara ulaĢmak suretiyle geniĢ bir alanda etkili olabilmiĢtir. Mehmet Akif Ersoy
daha hayatta iken bu geniĢ etki alanına ulaĢmıĢ ve baĢta Ġstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat
anlayıĢı bugünkü Anadolu sınırlarını aĢarak geniĢ Türk kültür coğrafyasına yayılmıĢtır. Bu
kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek‟tir.
1878‟de Bosna-Hersek‟in Avusturya-Macaristan Devleti tarafından iĢgali, bu ülkede
baĢta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden olmuĢtur.
Daha önce yüzünü Ġstanbul‟a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen Bosna-Hersek
aydını yüzünü Viyana baĢta olmak üzere Batı‟ya çevirmiĢtir. Bu dönüĢ, Bosna-Hersek‟in en
geniĢ manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya baĢladığının ifadesi olmuĢtur. Bu kopuĢtan
rahatsızlık duyan ve iliĢkileri güçlendirmek isteyen bazı BoĢnak aydınları Ġstanbul ile yeniden
temasa geçmeye baĢlamıĢlardır. Bunların baĢında Salih Safvet BaĢiç gelmektedir. BaĢiç, tahsil
hayatını Ġstanbul‟da tamamlamıĢ ve 1910 yılında Bosna-Hersek‟e dönmüĢtür. 1912 yılında
Bosna-Hersek Cemiyeti Ġlmiyesi tarafından çıkarılmaya baĢlanan Misbah, sonradan Yeni
Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmıĢ; makalelerinde sık sık Akif‟e atıfta
bulunmuĢtur. Misbah ve Yeni Misbah sadece BaĢiç‟in makaleleriyle değil aynı zamanda
SebilürreĢat‟ta yayınlanan Akif‟in makalelerini “Akif‟ten Bir Vaaz” genel baĢlığı altında
Arap harfli BoĢnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına ulaĢtırmıĢtır.
Mehmet Akif Ersoy‟un Bosna-Hersek‟te tanıtılması ve dolayısıyla geniĢ bir etki alanı
oluĢturması hem SebilürreĢat aracılığı ile hem de Ġstanbul‟da tahsil görmüĢ BoĢnak aydınları
vasıtasıyla olmuĢtur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların uyanıĢına
vesile olmuĢtur. BoĢnakları da çilesine ortak eden Akif en az Türkiye‟deki kadar etkili
olmuĢtur.
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, SebilürreĢat, Misbah/Yeni Misbah

1

Yrd. Doç. Dr., Niğde Üni. Fen-Ede. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, gencgecer@hotmail.com

1

�MEHMET AKİF’S EFFECT ON BOSNIA-HERZEGOVINA
Abstract
At the history of Turkish Literature very few writers have been known not only in his
country but also out of his country‟s borders both during his life and after his death. Such
writers‟ thoughts and art have had great effect by reaching far countries. While Mehmet Akif
was alive, he could reach such great effect and first in Ġstanbul and then out of Anatolia‟s
borders to wide Turkish cultural area. One of these cultural areas is Bosnia-Herzegovina.
In 1878, due to the occupation of Bosnia-Herzegovina by the Austro-Hungarian
Empire, some serious problems first at politics then at cultural area occured. The intellectuals
of Bosnia-Herzegovina who formerly were affected by Ġstanbul inclined to the West foremost
to Vienna. This turn showed that Bosnia-Herzegovina became out of the Ottoman cultural
effect widely. Some Bosnian intellectuals who were disturbed by this disengagement and
would prefer to strengthen the relationship started to contact with Ġstanbul again. Salih Safvet
BaĢiç was the leading of these Bosnian intellectuals. BaĢiç was educated in Ġstanbul and
returned to Bosnia-Herzegovina in 1910. BaĢiç wrote Turkish articles at Misbah published by
„The Community of Bosnia-Herzegovina Education‟ in 1912 under the name of Yeni Misbah
and often refered to Akif at his articles. At Misbah and Yeni Misbah not only BaĢiç‟s articles
but also Akif‟s articles published at SebilürreĢat under the general name of „A Sermon from
Akif‟ were reached to readers by translating in Bosnian with Arabic letters.
Mehmet Akif‟s publicizing in Bosnia Herzegovina and consequently his great effect
succeeded by favour of both SebilürreĢat and some Bosnian intellectuals educated in Ġstanbul.
Thus Akif contributed to the awakening of Muslims living far from our borders. Akif who
added Bosnians to his suffering had influence at least as much as he had in Turkey.
Key Words: Bosnia-Herzegovina, Mehmet Akif, SebilürreĢat, Misbah/Yeni Misbah

Giriş
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaĢadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiĢtiği ülke sınırlarının dıĢında da tanınıp bilinmiĢ, fikirleri ve sanat anlayıĢı
uzak coğrafyalara ulaĢmak suretiyle geniĢ bir alanda etkili olabilmiĢtir. Mehmet Âkif Ersoy
daha hayatta iken bu geniĢ etki alanına ulaĢmıĢ ve baĢta Ġstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat

2

�anlayıĢı bugünkü Anadolu sınırlarını aĢarak geniĢ Türk kültür coğrafyasına yayılmıĢtır. Bu
kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek‟tir.
Bosna-Hersek‟in fethinden baĢlayıp 1878‟de bu ülkenin Avusturya-Macaristan Devleti
tarafından iĢgaline kadar geçen dört yüzyıldan fazla zaman zarfında, hem siyasi hem de
kültürel iliĢkiler sorunsuz bir seyir izlemiĢtir denilebilir. Ancak iĢgal sonrası Bosna-Hersek‟te
Ģartlar baĢta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden
olmuĢtur. Daha önce yüzünü Ġstanbul‟a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen BosnaHersek aydını yüzünü Viya‟na baĢta olmak üzere Batı‟ya çevirmiĢtir. Bu dönüĢ, BosnaHersek‟in en geniĢ manada Osmanlı/Türk kültür dairesinden çıkmaya baĢladığının ifadesi
olmuĢtur. Bu kopuĢtan rahatsızlık duyan ve iliĢkileri yeniden güçlendirmek isteyen bazı
BoĢnak aydınları Ġstanbul ile yeniden temasa geçmeye baĢlamıĢlardır. Bunların baĢında Salih
Safvet BaĢiç gelmektedir. Bosna-Hersek ile Ġstanbul arasındaki bağları yeniden güçlendirme
görevini BaĢiç‟in üstlenmiĢ olması tesadüfî değildir. Ġstanbul ile kurulan yeni köprünün iki
önemli ayağı vardır. Bunlardan birincisi SebilürreĢad mecmuası ikincisi ise bu mecmuada
baĢmuharrirlik de yapan Mehmet Âkif Ersoy olmuĢtur.
Mehmet Âkif Ersoy‟un Bosna-Hersek‟te tanıtılması, fikirlerinin yayılması, SebirürreĢad
mecmuasında yayınladığı makalelerin BoĢnakçaya tercüme edilmek suretiyle yayınlanması
Misbah mecmuası aracılığı ile olmuĢtur. Misbah mecmuası “Bosna-Hersek Cemiyet-i
Ġlmiyesi” adıyla kurulan cemiyetin yayın organıdır. 28 Eylül 1912‟de kurulan cemiyet Misbah
adında bir de mecmua çıkarmaya karar verir. Arap harfli BoĢnakça ve Osmanlı Türkçesi ile
iki dilde yayınlanan Misbah mecmuası (Geçer, 2009: 43) Haziran-Temmuz 1913 tarihli 16.17. sayıların bir arada neĢredildiği bu nüshanın baĢ sayfasında “Tefsir-i ġerif” ana baĢlığının
hemen altında “SebilürreĢad‟dan Aynen” ifadesiyle Mehmet Âkif‟in bir Ģirini yayınlamıĢtır
(Misbah, 1913: S. 16-17, s. 1). Metin besmele ile baĢlar, Kur‟an-ı Kerim‟den alınan

ve “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Kur‟an,
2005: (39-9), 460) Anlamındaki ayetin ardından Ģiirin tamamı yayınlanır.
“Olmaz ya… Tabî‟î… Biri insan biri hayvan!
Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baĢtanbaĢa millet.
Kâfî mi değil yoksa, bu son ders-i felâket?”

3

�…
mısraları ile baĢlayan manzume;
…
“Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
Ġslâm‟ı da “batsın!” diye tutmuĢ yediyorsun!
Allah‟tan utan! Bâri bırak dini elinden…
Gir leĢ gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin ne demek bizleri Allâh ile iskât?
Allah‟tan utanmak da olur ilm ile… Heyhât!2
mısraları ile sona erer. Âkif‟in bu manzumesi Safahat‟ın Üçüncü Kitabı olan “Hakkın Sesleri”
bölümünde yer almaktadır (Düzdağ, 2009: 189-190). Bu manzume 24 Nisan 1913 yılında ilk
olarak SebilürreĢad mecmuasında neĢredilmiĢtir (Ceyhan, 1991: 405). Âkif‟in bu manzumesi
SebilürreĢad mecmuasında yayınlandıktan yaklaĢık olarak 2 ay sonra Bosna-Hersek‟te
yayınlanmıĢtır. 1913 yılının Osmanlı Devleti açısından Ģartları düĢünüldüğünde, böylesine zor
bir zamanda bu manzumenin 2 ay gibi kısa bir süre sonra Bosna-Hersek‟te üstelik de Türkçe
yayınlanıyor olması oldukça dikkat çekicidir.
Âkif, Kur‟an‟dan bir ayeti tefsir etmek amacıyla kaleme aldığı bu manzumede,
“cehalet”i yüzkarası olarak nitelendirmekte ve Balkan SavaĢı‟nın yol açtığı maddî ve manevî
yıkıma iĢaret ederek “…bu felaketten de gerekli ders çıkarılmaz ve ölüm uykusundan
uyanılmaz ise bunun sonunun ölüm olacağı…” hatırlatılmaktadır. Manzumenin vermek
istediği mesaj açıktır: “Millet cehaletten kurtulmalı ve gaflet ve atalet uykusundan
uyanmalıdır.” Manzumenin Misbah mecmuasının baĢ sayfasında yayınlanmıĢ olması benzer
bir durumun Bosna-Hersek‟te de hüküm sürdüğü, yani buradaki Müslümanların da cehaletten
kurtulmaları ve bir an önce uyanmaları gerektiği fikrini yaymak içindir. Misbah mecmuasını
çıkaran irade Âkif‟in manzumesinde ifade ettiği Ģeyleri Bosna-Hersek için de geçerli
saymıĢtır.
Misbah‟ın 10 Aralık 1913 tarihli 7 numaralı nüshasından itibaren “Mehmet Âkif: Jedan
Vaz” yani “Mehmet Âkif‟ten Bir Vaaz” baĢlığı ile bir yazı dizisi baĢlatılır. Aynı baĢlık altında
ve numaralandırılmak suretiyle yapılan bu tefrika Misbah‟ın 8. Sayısında, 2. sayfada
2

Bu manzumenin Misbah mecmuasında yayınlanan tam ve asıl metnini görmek için bk. EK.I.

4

�“Mehmet Âkif: Jedan Vaz 2”, 12 Aralık 1913 tarihli 9. Sayının 2. Sayfasında “Mehmet Âkif:
Jedan Vaz 3”, Misbah‟ın 12. Sayısında yine 2. Sayfada “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 4”, 22
Ocak 1914 tarihli 13. Sayısında 2. Sayfada “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 5”, 29 Ocak 1914
tarihli 14. Sayısında birinci sayfadan “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 6” ve son olarak 15. Sayının
2. Sayfasında “Mehmet Âkif: Jedan Vaz” baĢlığı ile tefrika son bulur. Bu yazı dizisi de yine
Mehmet Âkif‟in SebilürreĢat mecmuasında yayınlamıĢ olduğu yazılarının BoĢnakçaya
tercüme edilmek suretiyle Arap harfli olarak yayınlanmıĢ halidir. Bu bakımdan yazıların
içeriği hakkında bilgi verebilmek için Arap Harfli BoĢnakçayı okuyup anlayabilmek
gerekmektedir. Böyle bir çalıĢma bir BoĢnak tarafından yapılmalıdır. Bu ve benzer pek çok
mecmua baĢta Türkçe ve Osmanlı Türkçesi bilen BoĢnak araĢtırmacıları beklemektedir.
Kanaatimizce Avusturya-Macaristan iĢgali ile I. Dünya SavaĢı arasında kalan dönemdeki
Bosna-Hersek tarihi, edebiyatı, siyasi ve sosyal hadiseleri bahsi geçen süreli yayınların gün
yüzüne çıkarılmasıyla daha anlaĢılır bir hale gelecektir.
Sebilürreşat mecmuasında Mehmet Âkif tarafından kaleme alınan makalelerin
BoĢnakçaya tercüme edilmesi ve Misbah mecmuasında yayınlanması Mehmet Âkif‟in
fikirlerine verilen önem ve desteğin bir göstergesidir. Sebilürreşad‟da daha pek çok kiĢinin
makalesi yayınlandığı halde Âkif‟in tercih edilmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Bu bir bakıma
Âkif‟in iĢaret ettiği yolu doğru kabul etmek, onun fikirlerini Bosna-Hersek‟e de yaymak
anlamına gelmektedir.
Mehmet Âkif‟in Bosna-Hersek‟te tanıtılmasına katkı sağlayan en önemli isim ise Salih
Safvet BaĢiç‟tir. Bosna-Hersek‟in Mehmet Âkif‟i olarak nitelendirilebilecek olan BaĢiç
Âkif‟le aynı yıl doğumludur. BaĢiç‟in Mehmet Âkif‟e olan hayranlığına ve onu BosnaHersek‟e nasıl tanıttığına geçmeden önce BaĢiç‟in hayatından kısaca söz etmek gerekir. Salih
Safvet BaĢiç, geniĢ toprak sahibi, varlıklı ve saygın bir ailenin ilk erkek çocuğu olarak 11
Haziran 1873‟te Hersek bölgesinde küçük bir kasaba olan bugün Tomislavgrad diye bilinen
Duvno‟da dünyaya gelir. Babası Aliya Bey, annesi Prozor‟lu Nura Hanım‟dır. Ġlköğrenimini
doğduğu yerde tamamlayan BaĢiç Ġstanbul‟daki teyzesinin yanına gönderilir. Liseyi
tamamladıktan sonra, Fatih Camisi Medresesinde Ġslâmi ilimler alanında tahsilini tamamlar ve
1904 yılında icazet alır (Geçer, 2009: 41). 1905-1910 yılları arasında Ġstanbul‟da Mekteb-i
Saadet‟te ġarkiyat ve Din dersleri verir. 1908 MeĢrutiyet hareketine de Ģahitlik eden BaĢiç
1910 yılında Bosna-Hersek‟e, doğum yeri olan Duvno‟ya geri döner (Geçer, 2009: 42).
Ġstanbul‟da pek çok önemli tarihi olaya tanıklık eden, kendini çok iyi yetiĢtiren ve yüksek

5

�tahsili sırasında teĢkilatçılığı da öğrenen BaĢiç vatanına döndüğünde 37 yaĢındadır (Geçer,
2009: 43).
Duvno‟da kendi halinde sakin bir hayat süren BaĢiç, 1912 yılında fikirlerini ve
teĢkilatçılığını gösterebileceği çok önemli bir fırsat yakalar. Bu dönemde Bosna-Hersek
ulemasından birkaç değerli bilim adamı Ocak 1912‟de Saraybosna‟da toplanır ve “BosnaHersek Cemiyet-i Ġlmiyesi” adıyla bir dernek kurmaya karar verir. Dernek 28 Eylül 1912
günü resmen kurulur ve cemiyet Misbah adında bir de mecmua çıkarmaya karar verir (Geçer,
2009: 43). Salih Safvet BaĢiç de cemiyetin resmi yayın organı olan ve Arap harfli BoĢnakça
ve Osmanlı Türkçesi ile iki dilde yayınlanan Misbah‟ın 6. Sayısından itibaren Türkçe
makaleler yayınlamaya baĢlar (Geçer, 2009: 43).
Makalelerini doğru ve düzgün bir Osmanlı Türkçesi ile yazan Salih Safvet, Mehmet
Âkif Ersoy‟u çok sever ve yazılarında sık sık ona göndermeler ve Ģiirlerinden alıntılar yapar.
Misbah ve Yeni Misbah mecmualarını SebilürreĢad mecmuasının Bosna-Hersek‟teki
yansıması saymak nasıl mümkünse, Salih Safvet BaĢiç‟i de Mehmet Âkif Ersoy‟un BosnaHersek‟te nesir ile yükselen sesi olarak kabul etmek mümkündür. BaĢiç toplumsal meselelere
yaklaĢırken Âkif gibi düĢünür (Geçer, 2009: 20).
BaĢiç, 30 Nisan 1914 tarihli Yeni Misbah‟ın 5 numaralı sayısında yayınladığı
“Matbuatın Ehemmiyeti” baĢlıklı makalesinde SebilürreĢad‟ı övdükten sonra bu mecmuada
yazan isimleri ve ehemmiyetlerini Ģu cümlelerle ifade eder:
“Bugün merkez-i muallâ-yı hilafette çıkan ve Ferid, Fatin, Âkif, ġemseddin beyler gibi
esatize-i kiram hazeratının dinî, ahlakî, felsefî, ictimaî makalat-ı müfidesini neĢreden
Sebilürreşad gazetesinin âlem-i Ġslâmiyet‟e ettiği ve etmekte bulunduğu hizmetlerin fevkinde
bir hizmet etmek adeta beĢeriyetin vüsati haricindedir.”
BaĢiç makalesinin devamında ise SebilürreĢad mecmuasının önemine dikkat çeker ve
bu mecmuayı almayı, okumayı ve tavsiye etmeyi dini bir vazife sayarak Ģunları söyler:
“SebilürreĢad‟a abone olmak ve öyle bir mecmua-i ilmiyeyi her yerde istemek, talep
etmek Müslümanlar üzerine bir vazife-i umumiyedir. SebilürreĢad gazetesini okumak bir
kütüphaneye kapanıp da, daima tetebbuat-ı zatiyede bulunmaktan daha faidelidir. Zira bir
adam ne kadar âlim, ne kadar muktedir olursa olsun SebilürreĢad‟ın sütunlarını makalat-ı
müfide ile tezyin eden mütehassısların fevkinde olamaz. Hulaseten Ģunu diyebiliriz ki
SebilürreĢad adi bir gazete değildir; mütalaası umuma lazım bir mecmua-i ilmiyedir. NeĢr-i
maarif vazife-i mühimmesiyle mükellef olan cemiyetimizin azasından her birisine lazım bir
6

�kitab-ı müstecmiü‟l-fevaittir. Binaenaleyh SebilürreĢad‟ı umum ihvana tavsiye eylemeyi
vecaibden addeylerim.”
BaĢiç, SebilürreĢad ve dolaysıyla Mehmet Âkif‟in fikirlerine çok büyük bir önem verir.
Onun kurtuluĢ reçetesine inanmıĢtır. Hayranlığı Âkif‟e bir methiye yazacak kadar estetik bir
düzlemede kendini gösterir. BaĢiç, 26 ġubat 1914 yılında Misbah‟ın 18. Numaralı sayısında
“Tahdis-i Nimet” baĢlıklı bir makale yayınlar. Misbah‟ın birinci sayfasında yayınlanan bu
makale ve içerisinde yer alan manzum methiye tamamen Mehmet Âkif‟e hasredilmiĢtir.
“Hakikat ve selamet gibi iki lâzıme-i edebiye ile icra-yı ihtiĢam eden ve maa‟l-iftihar
genç üdebamız tarafından peyderpey lisan-ı mahallimize tercüme edilen dinî ve içtimaî
makalatın muharriri, Darülfünun-ı Osmanî muallimlerinden Ģair-i hikmet-güftar, edib-i celilasar “Safahat” sahibi Mehmet Âkif Beyefendi Hazretlerine:
Olmamak mümkün mü meftûn fazlına âlî-himem?
Safha-yı kırtası tezyîn eyledikçe Ģiirlerin
Âlem-i Ġslâmı ikaz eyleyen hikmetleri
Lef ü neĢr etmektedir sanatça ulvî Ģiirlerin
Vâcib-i tebcîl ü takdîs-i umum, “Hak Sesleri”
Pek büyük bir aĢk ile ifhâm edendir Ģiirlerin
Menba-ı ilm ü hikemdir nüsha-i vaaz u edeb
Câmi-i ahkâm-ı Kur‟andır musanna Ģiirlerin
Her dü âlemde saadet-i mucip insâniyeti
Pek suhûletle bize ta‟lim edendir Ģiirlerin
Nev-usûl üzre küĢâd ettin bize ders-i edeb
Hikmet-i Ġslâm‟ı takdîr eyleyendir Ģiirlerin
Az mı mazmûn, az mı mana, az mı hikmet gösterir?
Çok mu meĢgul etse her sahib-i kemâli Ģiirlerin
Dâim ol fazlına istidad-ı umum-ı müslimîn
NeĢr-i nûr etsin cihâna hikmet-âmiz Ģiirlerin” (Misbah, 1914: S. 18, s. 1)

7

�Âkif nasıl ki bütün Ġslâm âleminin yegâne kurtuluĢunu ilimde, fende ilerlemek ve
gerçek dini öğrenerek hurafelere kapılmadan dosdoğru yaĢamakta gördüyse BaĢiç de bütün bu
fikirleri Bosna-Hersek Müslümanları için bir tavsiye olarak sürekli onlara hatırlatmıĢtır.
BaĢiç, Âkif‟ten aldığı bu enerjiyle baĢta Bosna-Hersek Müslümanları olmak üzere diğer Ġslâm
ülkelerinin geri kalmıĢlığını tembelliğe ve bilgisizliğe bağlar. BaĢiç de, tıpkı Âkif gibi, Ġslâm
âleminin tembellikten ve cahillikten kurtulabileceğine inanır. Tavsiyesi durmadan çalıĢmaktır.
“O halde, sosyal ve fen bilimlerinde, ahlakta yükselmek ve ilerlemek idealimiz olmalı, bu
konuda çok çalıĢmalıyız!..” der. Ümitsiz değildir ve bu konuda BaĢiç, Âkif‟in ümitsizliği asla
onaylamayan Ģu mısralarına sığınır:
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.”
Mehmet Âkif, hayatında Bosna-Hersek‟e hiç gelmemiĢtir. Hicaz‟a gitmiĢ, Almanya‟ya
gitmiĢ, Mısır‟da bulunmuĢ, ancak bu topraklara hiç ayak basmamıĢtır. ġair, yazar, düĢünür,
dava adamı, idealleri olan bir mustarip olarak henüz hayatta iken gelmediği bu yerlerde
tanınmıĢ, bilinmiĢ ve de sevilmiĢtir. Onun manzumeleri Balkan Ģehirlerinin bu en uzak
noktasında da o dağdan bu dağa çarparak kalpleri ve gönülleri tutuĢturmuĢtur. Bu ateĢin
yanmasında ve yayılmasında elbette Bosna-Hersek Müslümanlarının büyük payı vardır.
Âkif‟le aynı çağda yaĢayan kaç Ģair Bosna-Hersek‟te bilinir. Kaçının bir mısraı sınırları aĢıp
ovalara, dağlara çarpa çarpa yayılmıĢ ve umutsuzlara umut olmuĢtur? Mehmet Âkif‟in BosnaHersek‟te tanınmasına, bilinmesine elbette zemin hazırlayan en önemli kiĢi Salih Safvet BaĢiç
ve onun baĢmuharrir olarak yazılarını yayınladığı Misbah ve Yeni Misbah mecmuaları
olmuĢtur. Ama bütün bunların ötesinde Âkif‟i buralara getiren mucize yine onun mısralarında
gizlenen samimiyet, inanmıĢlık ve iradedir diye düĢünüyorum.

Kaynakça
CEYHAN, Abdullah, (1991), Sırat-ı Müstakîm ve Sebîlürreşad Mecmuaları Fihristi, Ankara,
Diyanet ĠĢleri BaĢkanlığı Yayınları.
DÜZDAĞ, M. Ertuğrul (2009), Safahat, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
GEÇER, G. Osman (2009), Bosna-Hersek’te Bir Osmanlı Aydını: Salih Safvet Başiç, Tuzla,
Bosna-Hersek, Tuzla Kantonu ArĢivi Yayınları.
Kur‟an (2005), (Haz: Elmalılı Hamdi Yazır), Ġstanbul, Huzur Yayınevi.
Misbah, I. Sene, Nu: 16-17, 15 Recep-1 ġaban 1331 (Haziran-Temmuz 1913), Saraybosna.
8

�Misbah, II. Sene, Nu. 18, 30 Rabiulevvel 1332/26 ġubat 1914, Saraybosna.
Misbah, II. Sene, Nu: 7, 11 Muharrem 1332/10 Aralık 1913, Saraybosna.

9

�EK. I.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Misbah, I. Sene, Nu: 16-17, 15 Recep-1 ġaban 1331/20 Haziran-6 Temmuz 1913,
Saraybosna.

10

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11020">
                <text>2194</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11021">
                <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11022">
                <text>GEÇER, Genç Osman </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11023">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, Sebilürreşat, Misbah/Yeni Misbah.  ÖZET  Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaşadığı dönemde hem de öldükten sonra doğup yetiştiği ülke sınırlarının dışında da tanınıp bilinmiş, fikirleri ve sanat anlayışı uzak coğrafyalara ulaşmak suretiyle geniş bir alanda etkili olabilmiştir. Mehmet Akif Ersoy daha hayatta iken bu geniş etki alanına ulaşmış ve başta İstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat anlayışı bugünkü Anadolu sınırlarını aşarak geniş Türk kültür coğrafyasına yayılmıştır. Bu kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek’tir.1878’de Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan Devleti tarafından işgali, bu ülkede başta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden olmuştur. Daha önce yüzünü İstanbul’a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen Bosna-Hersek aydını yüzünü Viyana başta olmak üzere Batı’ya çevirmiştir. Bu dönüş, Bosna-Hersek’in en geniş manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya başladığının ifadesi olmuştur. Bu kopuştan rahatsızlık duyan ve ilişkileri güçlendirmek isteyen bazı Boşnak aydınları İstanbul ile yeniden temasa geçmeye başlamışlardır. Bunların başında Salih Safvet Başiç gelmektedir. Başiç, tahsil hayatını İstanbul’da tamamlamış ve 1910 yılında Bosna-Hersek’e dönmüştür. 1912 yılında Bosna-Hersek Cemiyeti İlmiyesi tarafından çıkarılmaya başlanan Misbah, sonradan Yeni Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmış; makalelerinde sık sık Akif’e atıfta bulunmuştur. Misbah ve Yeni Misbah sadece Başiç’in makaleleriyle değil aynı zamanda Sebilürreşat’ta yayınlanan Akif’in makalelerini “Akif’ten Bir Vaaz” genel başlığı altında Arap harfli Boşnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına ulaştırmıştır. Mehmet Akif Ersoy’un Bosna-Hersek’te tanıtılması ve dolayısıyla geniş bir etki alanı oluşturması hem Sebilürreşat aracılığı ile hem de İstanbul’da tahsil görmüş Boşnak aydınları vasıtasıyla olmuştur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların uyanışına vesile olmuştur. Boşnakları da çilesine ortak eden Akif Türkiye’deki kadar etkili olmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11024">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11025">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11026">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11027">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1389" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1700">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0f84cccf71ba8dd6c8b4990232312097.docx</src>
        <authentication>17a981f5381a5659b889167f3aba9f1b</authentication>
      </file>
      <file fileId="1701">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c5c8a7d33ed4a5850b4abeb481064b07.pdf</src>
        <authentication>4671f67a42e7f143a381622099bbeb84</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11018">
                    <text>İSMET ÖZEL ŞİİRLERİNDE BASKI VE OTORİTE DÜZENİNE YÖNELİK
BAŞKALDIRI
Sevda GEÇEN
Bitlis Eren Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı, Bitlis / Türkiye
Anahtar Sözcükler: İsmet Özel, şiir, kendilik değerleri, baskı ve otorite, sınırlandırılma.
ÖZET
Sözcük olarak “karşı gelme, boyun eğmeme, ayaklanma, isyan” anlamlarına gelen
başkaldırı, İbrani ve Yunan tarihlerine göre koca bir insanlık tarihinin başlangıcını oluşturur.
Tarih boyunca hemen her dönemde vuku bulmuş olan başkaldırı, devrim niteliğinde değişimlerin
başlangıcı olmuştur. Temelinde haklı olma ve adalet duygusunun yattığı başkaldırının, çoğu kez
sınırlandırılmaya, baskı ve otoriteye karşı ortaya çıkması durumu söz konusudur. Siyasi ve
ideolojik bağnazlıkla ortaya çıkan, toplumlar üzerinde tek ve temel güç olmak isteyen düzen
öncüleri tarafından uygulanan baskı, otorite ve sınırlandırmalar ise özgürlüğün tohumunu içinde
taşıyan birey için kabul edilmezdir. Küçüklüğünden bu yana anti-otorite bir tavra sahip olan
Özel, “kadirşinas itaatsiz’ kişiliğiyle dimdik bir yaşam sürmeyi arzular. Bu arzusunun önüne
çıkan her türlü baskı, zorlama ve sınırlandırmalara ise başkaldırır. 60’lı yılların baskı
dönemlerine şahit olan Özel, bu dönemlerde yoğun ruhi çatışmalar yaşar. Bir tarafta iç
dünyasında haksızlığa, boyun eğmeye, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı koyan ateşin bir karakter;
diğer tarafta dış dünyada bireyleri baskı altına alan, sınırlayan ve susturan bir anlayış.
Sıkıyönetimin uygulanması, toplum üzerindeki baskının artması, yasaklar döneminin yaşanıyor
olması; tüm bunlarla birlikte şairin kendi değerleriyle sistemin işleyişi arasındaki uçurum, onu, iç
dünyasıyla dış dünya arasındaki çatışmanın trajedisine, dolaysıyla şiire yöneltir. Onun
şiirlerinde, baskı ve otorite dönemlerine karşı duyulan öfkenin başkaldırı olarak dışa yansımasını
görürüz. Çalışmamızda İsmet Özel şiirlerindeki baskı, otorite ve sınırlandırma dönemlerine
yönelik başkaldırı unsurları incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1702">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8d28e570da01792144beb64dc740b590.doc</src>
        <authentication>26e8d602094d38f35d0d1d0cf55ffaa2</authentication>
      </file>
      <file fileId="1703">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b39077d75d45c7dbbf66c3ed94b29641.pdf</src>
        <authentication>4fe937a34a85e8242905166f4693c47d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11019">
                    <text>İSMET ÖZEL ŞİİRLERİNDEBASKI VE OTORİTE DÜZENİNE YÖNELİK
BAŞKALDIRI
Sevda GEÇEN1
Özet
Sözcük olarak “karşı gelme, boyun eğmeme, ayaklanma, isyan” anlamlarına gelen
başkaldırı, İbrani ve Yunan tarihlerine göre koca bir insanlık tarihinin başlangıcını oluşturur.
Tarih boyunca hemen her dönemde vuku bulmuş olan başkaldırı, devrim niteliğinde değişimlerin
başlangıcı olmuştur. Temelinde haklı olma ve adalet duygusunun yattığı başkaldırının, çoğu kez
sınırlandırılmaya, baskı ve otoriteye karşı ortaya çıkması durumu söz konusudur. Siyasi ve
ideolojik bağnazlıkla ortaya çıkan, toplumlar üzerinde tek ve temel güç olmak isteyen düzen
öncüleri tarafından uygulanan baskı, otorite ve sınırlandırmalar ise özgürlüğün tohumunu içinde
taşıyan birey için kabul edilmezdir.
Küçüklüğünden bu yana anti-otoriter bir tavra sahip olan Özel, “kadirşinas itaatsiz‟
kişiliğiyle dimdik bir yaşam sürmeyi arzular. Bu arzusunun önüne çıkan her türlü baskı, zorlama
ve sınırlandırmalara ise başkaldırır. 60‟lı yılların baskı dönemlerine şahit olan Özel, bu
dönemlerde yoğun ruhi çatışmalar yaşar. Bir tarafta iç dünyasında haksızlığa, boyun eğmeye,
adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı koyan ateşin bir karakter; diğer tarafta dış dünyada bireyleri baskı
altına alan, sınırlayan ve susturan bir anlayış. Sıkıyönetimin uygulanması, toplum üzerindeki
baskının artması, yasaklar döneminin yaşanıyor olması; tüm bunlarla birlikte şairin kendi
değerleriyle sistemin işleyişi arasındaki uçurum, onu, iç dünyasıyla dış dünya arasındaki
çatışmanın trajedisine, dolaysıyla şiire yöneltir. Onun şiirlerinde, baskı ve otorite dönemlerine
karşı duyulan öfkenin başkaldırı olarak dışa yansımasını görürüz. Çalışmamızda İsmet Özel
şiirlerinde baskı, otorite ve sınırlandırma dönemlerine yönelik başkaldırı unsurları incelenmiştir.
Anahtar Kelimeler: İsmet Özel, şiir, kendilik değerleri, baskı ve otorite, sınırlandırılma

1

Bitlis Eren Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, svd_gcn@hotmail.com

�REBELLION ELEMENTS IN ISMET OZEL'S POETRY/ REBELLION AGAINST AN
OPPRESSIVE AND AUTHORITARIAN SYSTEM
Abstract
According to Hebrew and Greek histories, rebellion -meaning “non-compliance,
objection, uprising and rioting”- forms commencement of the colossal history of humanity.
Taking place in almost every period during history, rebellion has been the starting point of
revolutionary changes. Rebellion, at the basis of which lies the sense of rightfulness and justice,
usually develops as a reaction against limitations, oppression and authority. Oppression,
authority and limitations, arising from political and ideological bigotry and performed by the
pioneers of the system who want to be the sole and master power in societies, are strictly
unacceptable for an individual with an independent soul.
Özel, having been an anti-authoritarian since his childhood, wishes to live an honourable
life with his "appreciative disobedient" character. He revolts against all the pressures,
enforcements and limitations against this will. Experiencing the oppressive periods of the 1960's,
Özel goes through a deep mental conflict situation during this time. On the one hand stands his
rebellious character resisting against unfairness, compliance, injustice and inequity, on the other
hand there is the suppressing, limiting and quietening environment. Along with the gulf between
his own values and the functioning of the system, the martial law, increasing oppression in
society and the restrictions of his period directs him to the tragedy of conflict between his inner
world and the world outside, and consequently to poetry. In his poetry, we observe and feel the
reflection of rage against pressure and authority in the form of rebellion. The subject of our study
is the research of the rebellion element against an oppressive and authoritarian system in İsmet
Özel's poetry.
Key Words: İsmet Özel, self-worth, oppression and authority, limitation

1. Başkaldırı
Sözcük olarak “karşı gelme, boyun eğmeme, ayaklanma, isyan” anlamlarına gelen
başkaldırı, İbrani ve Yunan tarihlerine göre koca bir insanlık tarihinin başlangıcını oluşturur.
Tarih boyunca hemen her dönemde vuku bulmuş olan başkaldırı, devrim niteliğinde değişimlerin
başlangıcı olmuştur.

�Yunan mitolojisinde, Tanrı‟ya karşı gelerek başkaldırının evrensel boyuttaki simgesi
haline gelen Prometheus, insanların daha iyi yaşam koşullarında yaşaması için Tanrı‟dan ateşi
çalar ve insanlığın hizmetine sunar. Mitolojinin yanı sıra, Kutsal Kitapta geçen Âdem ve
Havva‟nın Tanrı‟nın buyruğuna karşı gelerek yasak meyveyi yemeleri başkaldırının ilk insandan
beri tarihte var olduğunun ifadesidir. Fromm‟a göre Âdem ile Havva “… ana rahminde ceninin
varoluşu gibi doğanın içindeydiler. İnsandılar ama henüz insan değildiler. Derken bütün bu
düzen, bir kurala itaatsizlik etmeleriyle değişti. Dünya ile anne arasındaki bağlarını kopararak,
göbek bağını keserek insan öncesi uyumdan insan doğdu. Böylece de bağımsızlık ve özgürlük
yolunda ilk adım atılmış oldu. İtaatsizlik Âdem ile Havva‟yı özgür kıldı. (2001, 8) Dolayısıyla
insanoğlu, başkaldırı eylemiyle cennetten çıkıp kendi gücünü ve iradesini ortaya koyabileceği
yeni bir dünyanın kapısını aralamış; koca bir insanlık tarihini başlatmıştır.
Camus tarafından ahlaki bir edim olarak görülen ve Tanrısal erk tarafından insan fıtratına
yerleştirilen başkaldırı, İslami inancın da özünü teşkil eder. İslamiyet‟in temel esaslarından olan
Kelime-i Tevhit, Arapça “Hayır, yok” anlamına gelen “La” sözcüğü ile başlar. Bu bağlamda,
Kelime-i Tevhit, Tanrının varlığını ve tekliğini mutlak gerçeklik olarak kabul eden bireyin bu
gerçeklik karşısındaki her şeye karşı, önceden yapmış olduğu bir başkaldırısıdır. Tevhidin bir
“başkaldırı serbestisi” ( Bekiroğlu 2008, 7) olan “La” sözcüğü ile başlaması, başkaldırının dini
bir değer olduğunun sözcükbilimsel göstergesidir.
Tarih sahnesinde çokça karşımıza çıkan başkaldıran insanları, Abert Camus “Hayır diyen
biri.”(Camus 1995, 21) olarak tanımlar. Başkaldıran insan, saçma olanı kesin bir hayır çizgisiyle
reddeder ve bu hayır‟ın karşısına, evet‟lediği/ onayladığı değerleri koyar.
Haklarının ve varoluşunun bilincine varmış bir kişinin absurde karşısındaki tutumu olan
başkaldırı, ontolojik bir değer arz eder. Aklını rehber yapan, düşünen ve sorgulayan bireyin,
ahlaki değerleri önceleyerek yaşama yön vermesi ile yaşam içerisinde radikal biçimde “varım”
deyişi, varoluşunu onaylayan kesin bir ifadesidir. Bununla birlikte “Başkaldırmada insan sadece
kendini onaylamakla kalmaz, aynı zamanda başkalarıyla dayanışma içine girerek, başkalarının
da varlığını onaylar.” (Gündoğan 1997, 169). Bu yönüyle başkaldırı, “ille ve yalnızca ezilmişte
doğmaz, başka birinin ezilişini görmekten de doğabilir” (Gündoğan 1997, 14) Bireysel olarak
başlayan başkaldırı, insanlığın felaketleri karşısında, toplumsal bir nitelik kazanır ve Camus‟ nün
cogitosunda “Başkaldırıyorum öyleyse varız.” şeklini alarak toplumsal dayanışmayı sağlayan bir
değer olarak belirir. Bu bağlamda başkaldırıya toplumsal sorumluluğun getirdiği bilincin ışığında
varoluşsal bir anlam yüklenir.

�Öte taraftan ahlaki bir değer olan başkaldırının temelinde yatan şey “haklı olma durumu
ve adalet duygusu” dur. (Gündoğan 1997, 115-116) Dinamizmin tohumunu içinde taşıyan birey,
bir noktadan sonra yanlış gördüğünü kabul etmez, boyun eğmez. Buna karşılık doğru olanın,
kendisi ve toplumu için faydalı olanın gerçekliğini savunarak „geçerdeğer‟ olması yolunda
mücadele eder. Doğruluğuna inandığı değer yargılarının karşısında saçma olanı gören birey
kendi haklılığına inanır ve bu haklılığını savunma ihtiyacı hisseder. Ötekiler tarafından varlık
alanına saldırıda bulunulan, ben‟i sınırlanan ve bu sınırlama içerisinde özgürlüğü yoksanan kişi,
ötekinin bu yaptırımlarını durdurma adına sınırları çizen bir hayır ifadesiyle kendi varlığını ve
değerlerini önceler; ötekinin varlık alanına müdahale etmesini engeller. “Kendi hakkını korumak
durumunda olan başkaldıran insan, kendisine haksızlık etmek isteyen başkalarına karşı kendi
varlığını onaylamakta ve kendini bir değer olarak ortaya koymaktadır. (…) başkaldıran insan, bir
değer oluşturan insan olduğu için başkaldırma da, bir değer oluşturmaktadır.” (Gündoğan 1997,
168) Bununla birlikte belirtilmelidir ki “Başkaldırı hiçbir zaman tüm özgürlük isteme değildir.
Tam tersine tüm özgürlükten davacıdır.” (Gündoğan 1997, 261) “Başkaldıran kişi kendinden
güçlü olanın kendisine karşı kullandığı sınırsız özgürlüğe karşı çıkar. Bundan dolayı başkaldıran,
kendisi için özgürlük ister ama onun istediği özgürlük, başkasının varlığı üzerinde egemen olma
ya da başkasının varlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir özgürlük değildir.”( Gündoğan 1997,
149)
2. İsmet Özel Şiirlerinde Otorite ve Baskı Düzenine Başkaldırı
Hak ve özgürlüklerin kısıtlanması durumu olarak tanımlanabilecek baskı, “egemen
olanın, aynı zamanda belirleyici ve genelgeçer olabilmek için kendi dışındakilere zorluklar
çıkarması, zor kullanması” dır.(Emre 2004, 50) Tarihte de çokça yaşanan ve çoğu zaman siyasi
ve ideolojik bağnazlıkla ortaya çıkan baskı, psikolojik bağlamda irdelendiğinde bir „korkaklık ve
özgüvensizlik‟ zafiyetlerinin ürünü olduğu söylenebilir. Nitekim kendi gücüne inanmayan,
yargılarının doğruluğunu ve yeterliğini savunamayan egemen/düzen öncüleri, egemenliğini
kaybetme korkusunu taşırlar. Farklılıkları hiçe sayan, farklı olan görüşlerin doğruluk ve değer
payını sıfıra indirgeyen düzen öncüleri, sahip oldukları siyasi ve ideolojik bağnazlıkla istedikleri
düzeni sağlamak adına, toplumlar üzerinde tek ve temel güç olmak isterler. Egemenliklerini
korumak için diğerleri üzerinde zorbalığa dayanan bir baskı ve otorite düzeni kurmayı temel
çözüm yolu olarak görürler. Ne var ki uygulanan bu baskılar kimi zaman bir takım kesimlere
boyun eğdirmeyi başarmışsa da çoğu zaman özgürlük tohumunu içinde barındıran insanın karşı
koyuşuyla/başkaldırısıyla karşılaşmıştır.

�Küçüklüğünden bu yana anti-otorite bir tavra sahip olan Özel, “kadirşinas itaatsiz‟
kişiliğiyle dimdik bir yaşam sürmeyi arzular. Bu arzusunun önüne çıkan her türlü baskı, zorlama
ve sınırlandırmalara ise başkaldırır. 60‟lı yılların baskı dönemlerine şahit olan Özel, bu
dönemlerde yoğun ruhi çatışmalar yaşar. Bir tarafta iç dünyasında haksızlığa, boyun eğmeye,
adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı koyan ateşin bir karakter; diğer tarafta dış dünyada bireyleri baskı
altına alan, sınırlayan ve susturan bir anlayış. Sıkıyönetimin uygulanması, toplum üzerindeki
baskının artması, bir yasaklar döneminin yaşanıyor olması; şairi, bu trajik durumu isyancı bir
söylemle dile getirmeye yöneltir. “Sanatın ve şiirin kaynağında insanın trajedisi vardır. İnsanın
trajedisi, onun „‟iç dünya‟‟sıyla „‟dış dünya‟‟sı arasındaki çatışmadır.”(Güdek, 2005) Yaşadığı
yasaklar döneminde kendi değerleriyle sistemin işleyişi arasındaki uçurum, onu, iç dünyasıyla
dış dünya arasındaki çatışmanın trajedisine, dolaysıyla şiire yöneltir. Onun şiirlerinde, baskı ve
otorite dönemlerine karşı duyulan öfkenin başkaldırı olarak dışa yansımasını görürüz.
Gür sesin derin haykırışlara dönüşerek şiiriyet kazandığı “Evet! İsyan” şiiri her
kelimesiyle ruhta derin etkiler yaratan bir başkaldırı şiiridir. Şiirdeki başkaldırı, baskı ve
sınırlandırılmışlık dönemlerine yönelik bir tarzda hayata tutunma ile belirir:
Demirden sağnaklar altında uyur sevdiğim
göğsünde hazin ayak izleri eski Şubatların
…
Evet!İsyan/Erbain, s. 97
Darbe ve baskıların yaşandığı tarihimizde 28 Şubatların acısının ruhunda yarattığı derin
acıların dile getirildiği şiirde dönemin mahpusluğu „demirden sağnaklar‟ ifadesiyle imlenir.
Sevdiğim olarak nitelendirilen hayat, acı çekmiş, şefkate muhtaç bir sevgili olarak belirir.
Nitekim darbe ve baskılarla en çok ona zulmün yapıldığı bir düzende yaşam nice baharlarını,
güzel günlerini ve sabahlarını darbelere kurban vermiştir:
Keserle yontulmuş bir ağzı var sabahın
varınca bayrakları, marşları duyuyorum
başım çılgınca sarsılan dallarla uğraşıyor
durup dineliyorum bütün taframla
bütün taframla, bütün yumruklarım, bütün
hantal yüreklerin olduğu orda.

�Evet!İsyan/Erbain, s. 97
Günün en temiz, en yeni ve ilk zamanı olanı sabahın tüm güzellikleri rejim öncüleri
tarafından yontulmuştur. Bu yontulma işlevi ise zihinlerde yine baskı ve zorlamayı uyandıran bir
alet olan „keser‟ ile gerçekleştirilmesi varolan zorbalığın simgesel ifadesidir. Öte taraftan var
olan zorbalığın/darbelerin zafer nidaları olarak beliren marşlara, bu marşların esir aldığı dünyaya
ve bütün bunlara karşı hiçbir eylemde bulunmayan “hantal yüreklere” karşı isyan bayrakları
çekilir. Öfkeyle beliren bu başkaldırı ise, öfkenin biyolojik dışavurumu olan „yumruk‟ ile
somutlaştırılır. „Dinelmek/dimdik durmak‟ sözcükleri ise başkaldırının/ karşı koymanın bedensel
bir ifadesi olarak belirir.
Özel şiirlerinde ahlaki bir değer olarak kabul edilen ve yüceltilen mücadele, genel
itibariyle „aşk, sevda, yaşam‟ gibi metaforlar dahilinde daimi bir olumlama ile belirir. Evet!İsyan
şiirinde de aşk diye karşımıza çıkan mücadelenin ta kendisidir:
Kesik kolları var aşkın
döl ve inat barındıran.
Evet!İsyan/Erbain, s. 98
Mücadelenin simgesel ifadesi olan aşk, „çoğaltan, bütünleyen, oluşturan‟ olmasıyla
varoluşsal bir öz taşır ve daimi bir tutkuyu imler. Ne var ki şiirde aşkın kolları kesilmiştir. Baskı
ve otorite rejimine karşı verilen mücadelenin aldığı darbeler „aşkın kesik kollarının olması‟
durumuyla imlenir. Birincil anlamıyla insan uzuvlarından olan ve insanın iş görmesi için önemli
işleve sahip olan kolların yokluğu şiirde mücadelenin durdurumuna yönelik darbeleri imler. Öte
taraftan mücadelenin şimdi‟sinin umutsuzluk ile verilen hal‟i gelecekte umutluluk durumu ile
birlikte verilir. Nitekim aşk içinde “inat ve döl” barındırır. Rejimin yok etmek istediği ancak yok
edemediği mücadelenin simgesi olan “aşk”ın, bu yok ediciliğe karşı öfkesi “döl ve inat”
barındırması ile imlenir. İnatla düzenin kaosuna karşı koyan, tümleştirici ve çoğaltıcı
özellikleriyle yaşamın manevi değerlerini koruyan aşk/mücadele, henüz „kirlenmemiş,
ötekileşmemiş bireylerin tohumunu‟ da içinde taşır. Bu bağlamda aşkın içinde döl ve inat
barındırması, her şeye rağmen yitirilmeyen umutluluk durumunu imler. Yitirilmeyen umutlar ise,
yok edilen değerlerin yeniden gelişinin müjdecisi olması itibariyle düzene ve düzenin yok
ediciliğine karşı yapılmış bir başkaldırıdır. Şiirin devamında umudun gece karanlığındaki „ay
ışığı‟ ile vücut bulduğuna şahit oluruz:
Ay vurunca çatlatır göğsümdeki mahşeri

�çünkü kavganın göbeğidir benim yerim
canlarım, kollarında Parti pazubentleri
dik başlar, erkek haykırışlarla
göndere, en yukarlara çekiyorlar
En yukarlara çatlıycak kadar aşkî yüreklerini.
Evet!İsyan/Erbain, s. 99
İnanılan değerler uğruna verilen mücadelelerin anlatıldığı şiirde, mücadele atmosferi
„kavganın göbeği‟ olarak betimlenir. Şiirde kavganın/mücadelenin ortasında inandıklarını
haykıran ve inançlarının karşısında yer alan her şeye başkaldıran bir sesin “erkeksi
haykırışlarını” duyarız. Gecenin/kaosun içerisindeki aydınlığın simgesi olan „ay ışığı‟ şairin
ruhunda uyarıcı bir işlev görür. Işığını güneşten alan ve geceyi aydınlatan ay, karanlığın
içerisindeki umudun simgesidir. Kaosun içerisinde az da olsa ışığı gören şair, ışığın karanlığı
tamamen örtmesi arzusuyla ruhunda derin çatışmalar yaşar. Bu çatışmalar ise şiirde „mahşer‟
metaforuyla imlenir. Mahşer sözcüğü; kalabalığın, kargaşanın, bilinmezliğin simgesel açılımı
olması itibariyle ruhtaki çatışmaların yoğunluğunu ifade eder. Öte taraftan şiirde „bayrak‟
imgesinin zihinlerde uyandırdığı özgürlük, bağımsızlık kavramları aşkın barınağı olan yürek
imgesine yüklenmiştir. Bu bağlamda “göndere çekilen yürek” in ruhta yarattığı imgelem gücü,
özgürlük sevdasının en gür haykırışı olmuştur.
“Marksist söylemin ilk boyutlu ve öncü şiiri olması bakımından” (Korkmaz 2005, 292)
önem arz eden Partizan şiiri “1960 sonrası devrimci gençliğin yaşadığı çarpıntıların, arayışların,
bulguların şiiridir”( Behramoğlu 1995, 108; Korkmaz 2005, 292) :
Gırtlağımda bir harf büyüyor
buna dayanacağım
dişlerim kamaşıyor yıldızlardan
buna da.
Kabaran bir çarpıntı oluyor şehir.
Artık yırtarak açtığımız zarflarda
ne kargış, ne infilak
yalnız

�koynunda çaresiz, çıplak
isyan işaretleri taşıyan
bir ergen cesedi.
Partizan/Erbain, s. 65
Bireyin içinde biriken öfkenin kusmuğu olarak her an ağızdan çıkması muhtemel olan
sövgü harf metaforuyla imlenir. Bu öfke ise düzene ve düzene boyun eğen şehirli insanlara
yöneliktir. Kapitalist sistemin, yabancılaşmanın konumlandığı mekan olarak beliren şehirler
labirent sokaklarında bireylerin kendilik değerlerini kaybettiği yerlerdir. Bütün bu düzene ve
kaybedilen değerlere yönelik başkaldırı ise genç bir ergenin cesediyle dile getirilir. “Yaşamın
umuda dönük yüzü olan çocuklar”(Korkmaz 2008, 156) ve gençler Özel anlatılarında kaybedilen
değerlerin taşıyıcısı olması itibariyle düzenin yok etmek istediği fertler olarak ortaya çıkar.
“Koynunda isyan işaretleri” taşıyan sisteme boyun eğmeyen bireyin sonunda düzene yenik
düşerek yok oluşa sürüklenmesi „çaresiz‟ liğin açımlanmış halidir. Bu fertlerin ölümlerinin ise
zarflardan gelen bir haberle öğrenilmesi modernizmin getirdiği değer yitiminin trajik bir
göstergesidir. Gelenekte sevgiliden haberi, müjdeyi simgeleyen mektup/ zarf, taşıdığı önem
açısından hassasiyetle açılırken, yeni düzende yırtılarak açılmaktadır. Nitekim zarflar/mektuplar
ruhunu yitirerek sistemin bir nesnesi olmuştur. Artık sevgiliden haber getiren bu yönüyle kutsi
önem arz eden bir değer değil, düzenin kurumsal bildirilerinin iletimini sağlayan bir araçtır.
Şiirin devamında ise başkaldırı radikal söylemlerle vücut bulur:
Radyodan silah sesleri geliyor
ter kokusu geliyor, ayak
aksayan bir şey örtüyor
yüreğimin kabzasını
olmadık sesler geliyor radyodan
beynimde korkunç bir vida olarak
ergen ölüleri
artık ellerimi bu rahlelerden ayırsam
boyunbağımın ve gülüşümün o kirli
rahatlığından, yırtık uğultusundan şehrin.

�…
Partizan/Erbain, s. 69
Radyodan gelen ter/emek kokularına, mücadele çağrılarına(silah sesleri) ve inandıkları
için savaşanların yaşamlarını yitirmesine evinden radyo dinleyerek iştirak eden bireyin, düzenin
içindeki esareti sunulur. Şiirde, İhtilal‟ in mücadele boyutu silah sesleri imlenir ve bu sesler ise
düzen içerisine hapsolmuş bireylere bir çağrıdır. Düzenin köleliğini benimsemiş insanına,
ihtilal/başkaldırı çağrısı olan „silah sesleri‟, „emek‟i sembolize eden „ter kokusu‟ ile birlikte
modernizmin simgesi olan radyodan ulaşır. Savaş hengamesinin radyodan öğrenilmesi, mücadele
dışında oluşun göstergesidir. Mücadele dışında olan birey bu mücadeleyle birlikte mücadelede
yaşamını yitiren ergen ölümlerini de radyodan duyar. Önüne gelen her şeyi yok eden bir canavar
görünümüne sahip rejim, inandıklarını savunan ergenleri genç yaşlarında ölüme mahkum etmiş,
yaşamın geleceğe dönük yüzlerini yok ederek geleceği kaosa gebe kılmıştır. Tüm bu yaşananlar
olayları dışarıdan seyreden ve şehrin içinde hapsolan bireyin ruhunda derin çatışmalara ve
huzursuzluklara yol açar. Öyle ki şiirde beyne çivilenen ergen ölümleri haberinin, ruhunda
yarattığı derin kırılmalar, bir nesneyi duvarı delerek monte etmeye yarayan vida nesnesi ile
somutlaştırılır. Nitekim o mücadelenin dışında kalmış şehrin bürokrasisine hapsolmuştur. Şiirde
bu hapislik boyunbağı/kravat ile imlenir. Şiirde kravat sözcüğünün yerine “boyunbağı”
sözcüğünün tercih edilmesi, çağın esaretine mahkum olan bireylerin kölelik vasıflarını imlemesi
açısından manidardır. Öte taraftan darlaşan mekan olan şehirde, sistemin insanlara giydirdiği
kıyafetler içerisindeki duyarsızlık hali, mücadele karşısında tüm olanlara seyirci kalmak “kirli bir
rahatlık” olarak ifadelendirilir.
Zulüm ve baskı dünyanın neresinde olursa olsun aynı duyarlılık ve samimiyetle bu
vahşete başkaldıran Özel, isyanını evrensele ulaşan bir söylemle dile getirir. Şair, baskı ve
zulmün tüm dünyaya yayıldığı bir dönemde, olan bitene sessiz kal(a)maz ve insanlığın gördüğü
zulme engel olmaya, ezilenlerin haklarını savunmaya çalışır. Bu mücadeleyi ise şiirlerinde zulme
karşı yapılan savaş olarak nitelendirir ve bu savaşın gerekliliğini isyankar bir söylemle ifade
eder:
…
etlerimiz kokar
gökyüzünü kokutur
çünkü biz savaşmasak

�Uzak Asya’dan çekik gözlerimiz
Küba’dan kıvırcık sakallarımızla
Savaşmasak
Güm güm vurur mu kömürün kalbi Kozlu’da
Ke San’da, Kandehar’da ümüğüne basılır mı vahşetin.
Sevgilim Hayat/Erbain, s. 110
Şiirde zulmün, bireyin ve kozmosun ontolojik tükenişine sebep olması durumuna “etlerin
gökyüzünü kokutması” ile gönderme yapılır. Kozmosun yaşamı imleyen, var eden, huzur veren
tanrısal yüzünün, “insan etleri ile kokması”; zulüm karşısında başkaldırmayan, mücadele
etmeyerek yaşananlara göz yuman kişilerin gerçekleşen tinsel ölümlerinin habercisidir. Baskı ve
zulmün ulusal biçimi Kozlu‟daki kömür ocakları ile imlenirken, evrensel mahiyetteki tezahürleri
“Uzak Asya, Ke San, Kandehar” olarak simgeleşir. Öte taraftan şiirde savaşın/mücadelenin
merkezi olarak beliren Küba, komünist duyarlılıkla yürütülen mücadelenin evrenselliğini imler.
Özel, „Aynı Adam‟ şiirinde hayat için verilen mücadele karşısında baskı ve otorite
düzeninin zorbalığını eleştirel bir söylemle dile getirirken bu düzene yönelik başkaldırısını
„dünyaya doğru yürümek‟ le dile getirir:
Ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum
…
Hayatın bana başat
Bana avrat oluşunu öğrendim
İşçiler bunu kurşunlanarak öğrendi
On beşinde bir arkadaş
İnancını savunurken yargıca
Anladı bulana durula akmakta olan şeyi
Aynı Adam/Erbain, s. 116
Yaşamı boyunca inandığı değerlerin savunucusu olan şair, inandıklarını savunanların
yaşantılarını isyan dolu sözlerle anlatırken, “dünya üzerine yürümek” ile “yaşanan zulümlere
boyun eğmeyeceğinin” haberini verir. İnançlarını savunanların inançlarıyla beraber temel
gerçeklikleri olan yaşamlarının da ellerinden alınarak susturuluşu var olan zulmün trajikliğinin

�göstergesidir. Nitekim “kafalarını kullananların kafalarının kesildiği”(Dündar 2010) baskı ve
otorite toplumlarında, düşünmeyen, sorgulamayan, haklarını aramayan sömürülmeye açık
bireyler arzulanır. Yaşamı ıskalama lüksü olmayan, yaşamak için tek şansları olan ezilenler, bu
şanslarını mücadeleden yana kullanmış ne var ki bu mücadele zulme yenik düşmüşlerdir. Şiirde
“işçiler ve on beşinde genç” inancın savunucuları olarak belirirken “kurşun, yargıç ve baskı”
susturulmuşluğun simgesel açılımlarıdır.
Özel, yaşamı ve insanı irdelediği Amentü şiirinde baskı ve sınırlandırma dönemlerindeki
ruh halini, düzenin kaosu imleyen kirliliği ile birlikte verir:
“Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
Her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
Gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
Resimli bir kitaptan çalardım hayatımı”
Amentü/Erbain, s. 177
Beyaz rengi ile saflığın, temizliğin sembolü olan kar, kışın berrak yüzüdür. Gökyüzünün
tabiata naif bir hediyesidir. Var edici ve temizleyici gücüyle tanrısal olanı imler. Tinsel bağlamda
ise arınmışlığın simgesidir. Şiirde kar kirli dünyanın karşısına konumlandırılır. Öyle ki kötücül
unsurların hüküm sürdüğü dünya ontolojik bir kirlenme içerisindedir. “Kar yağarken kirlenen bir
şeydi benim yüzüm” ifadesiyle karın temizleyici gücünün, düzenin kirliliğine etki edemediği
gerçeği verilir. Tanrısal bir arındırma işlevine sahip olan karın yağması temiz simaların
kirlenmesine engel olamaz ve bu temiz simalar kirli dünyadan nasibini alırlar. Ruhlara sinmiş bu
kirlilik ise kolay kolay temizlenmeyecek niteliktedir. Öyle ki şair, düzenin kirlettiği ruhunu
temizlemek için “kusmak” eyleminin kurtarıcı işlevine sığınır.

Midenin kabul etmediği

besinlerin dışarıya atılması olarak ifadelendirilebilecek kusma eylemi şiirde ruhun temizlenmesi
arzusunun somut görüngüsüdür. Birey kendine bulaşan tüm iğretileri ve kirlilikleri kusarak
ruhunu temizlemek/ arındırmak ister. Öte yandan şiirde “gece” imgesi kötü oluşların habercisi
olarak belirir. Işığın yokluğu ile beliren karanlığın tüm kainatı kapladığı gece, tehlikelerin
dorukta olduğu bir zaman dilimi olması itibariyle kargaşa, güvensizlik, korku gibi duyguların
zihinsel uyarıcısıdır. Dünyanın içerisinde bulunduğu kaos hali şiirde gece imgesiyle verilir. Tüm
bunlara karşı yaşama tutunma ile başkaldıran ben, düzenin yok edici yönünü ve kirlenen ruhların
tükenişe sürüklenme korkusunu „ıslık‟ ile aşmaya çalışır. Sesin var edici gücüne sığınır. Şiirde
kaosun aşılması için sığınılan bir diğer unsur ise sanatın/resmin var edici gücüdür. Anlatıcı ben,
içinde bulunduğu dünyadan kaçmak ister ve gerçekte başaramadığı bu durumu zihninde,

�kitaplardan kalma bir görüntüyle yakalamaya çalışır. Varolan dünyanın korkunç gerçekliği
resmin/sanatın hayaldeki koruyuculuğu ve güzelliği ile aşılmak istenir. Resimdeki hayatın
ödünçlenmesiyle „gerçekliğin korkunçluğu‟ ndan „hayalin huzuru‟ na sığınılır.
Özel şiirlerinde masumiyetin, kirlenmemişliğin simgesi olan çocuklar, gelecek tasarımları
olarak belirirler. Bu yönüyle geleceği yeniden kurmak isteyen şair, onları korumak için elinden
gelen her şeyi yapar ve yaşamı „onlar adına savaşma‟ olarak nitelendirerek yaşamının kaynağına
onları koyar. Ne var ki tüm mücadelelere rağmen çocukların da bu düzen oyunlarına kurban
verilmesinin önüne geçemez. „Of Not Being A Jew‟ şiirde bu duruma yönelik başkaldırı dikkat
çeker:
…
Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek
Acılardır paylaşan çocukları
Gün geldi paylaşıldı acılar
Çocuklar paylaşıldı
Of Not Being A Jew, s.160
Şiirde bozulan düzenin sonunda çocuklara ulaşmasının trajedisi sunulur. „Acıları
paylaşmaz‟ diye ifadelendirilen çocuklar yaşamın acı yüzüne rağmen gülmeyi başarabilen, mutlu
olabilen umut tohumlarıdır. Acılardan uzak yaşaması gereken/acıları paylaşmayan çocuklar,
acılar tarafından paylaşılan birer nesne konumuna indirgenmiştir. Geleceğin umut yüzü olan
çocukların paylaşılma eyleminin edilgenliğine büründürülmesi, metalaştırılması düzenin
bozulmuşluğuna gönderilen eleştiri oklarıdır. Düzen öncülerinin/ dünya patronlarının, tüm
dünyaya hakim olma isteğinin bir dışavurumu olan paylaşma, “DasMann‟laşmış”(Magill 197,
25) insanın içindeki sınırsız arzularının hırsla bütünleşen yaptırımlarıdır. Bu hırsın çocukları da
kapsaması, düzenin ve geleceğin bozulmuş, karanlık yönünü ifade eder.
Düzenin karanlık yönüyle birlikte kapitalist sistemin tüketimi aşılayan reklamcı
anlayışının ironi ile birlikte verildiği „Esenlik Bildirisi‟ susturulmuşluğa yönelik bir
başkaldırıdır:
Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
Kin, kusturur insanı; adına çıdam denir
Susulunca tutulan çetele simsiyahtır

�O siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir.
Esenlik Bildirisi/Erbain, s. 173
Düzenin reklamvari sloganlarıyla süren yaşam, tüm acıları ört pas eden bir yapaylığa
sahiptir. Öyle ki bireyin içinde bulunduğu acı çekme haline sloganı imleyen bir ifadeyle
olumluluk kazandırılmaya çalışılır. Şiirde bu durumun eleştirisi ise “Acı duymak ruhun
fiyakasıdır.” ifadesiyle vücut bulur. Yaşanan acılara sabır göstererek katlanma, yapılanlar
karşısında susma/susturulma ise derin bir kinin oluşumuna neden olur. Susturulmuşluğun
karanlık dünyası, içinde derin bir öfke ve kin barındırır. Düzenin baskı ve zorbalığı karşısında
susma/ susturulma durumu, içindeki kini gelecek günlere taşıması ile şiirde “gür ve bereketli”
olarak ifade edilir. Bu bağlamda şiirde düzene ve düzenin susturucu otoritesine karşı gelecekteki
intikamı haber verme ile başkaldırılır. Öte taraftan, zorbalığı benimseyen bir düzende, şair
başkaldırısını da zorbalığı ifade eden bir söyleme dile getirir:
Vandal yürek! Görün ki alkışlanasın
Ez bütün çiçekleri kendine canavar dedir
Haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın
Yaşamak bir sanrı değilse öcalınmak gerektir.
Esenlik Bildirisi/ Erbain, s. 174
Zorba düzenin zorba insanı başkalarının değerini hiçe sayan, elindeki gücü hak olmayan
bir durumda kullanan, tiranlaşmış bir canavardır. Ne var ki toplumun, yapılan yanlışlar ve bu
zorbalıklara verdiği karşılık “başkaldırma, karşı gelme” yerine onları alkışlama ile belirmiştir.
Haklıların hor görüldüğü ezildiği, zorbaların ise alkışlandığı, kahraman ilan edildiği düzende
tiran tiplere duyulan saygı ve hürmet şairi isyana zorlar. “Ez, canavar dedir, haksızlık et”
haykırışlarıyla şiirde yer edinen başkaldırı, doğruyu gösterebilmek için yanlışın ne olduğunu
anlatmak gerektiğine dair empatiye dayanan bir yol ile varlık kazanır. Öte taraftan hayatın;
ezilen, hakkı yenen, hor görülen için mücadele edenlerin yanında değil de, tiran tiplerin yanında
oluşu şairi isyana sürükleyen başka bir sebeptir. Öyle ki bu isyan adaletini yitiren yaşamdan “öç
almak” istemiyle dışa vurulur.
Baskı ve otorite düzeni, insanı sadece düzenin var olmasını sağlayan bir meta olarak
görür ve ona verdiği değer de dolayısıyla meta değeridir. İnsan hayatının hiçlenmesi, insani
değer ve kutsiyetlerin değersizleştirilerek varlık alanına yönelik suçlar işlenmesi şairin ruhunda

�derin çatışmalara sebep olur. Bu durumun isyanı “Kanla Kirlenmiş Evrak” şiirinde şöyle vücut
bulur:
“Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
Tabutumun üstünde zar atıyorlar
Cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır.”
Kanla Kirlenmiş Evrak/Erbain, s.159

Kişinin birincil değerleri diğer insanlar için önem arz etmez ise bu durum diğerlerinin
ötekileşmesine ve birey ile ötekiler arasında çatışmaların var olmasına sebep olur. Şiirde, birey
için önem arz eden değerlerin diğerleri/ötekiler tarafından hiçlenişi isyankar bir söylemle belirir.
Şiirde birey için en temel/en birincil gerçeklik olan yaşam metalaştırılmış, başkalarının üzerinde
oyun oynadığı bir kumar hüviyetine büründürülmüştür. Şans oyunlarının birincil nesnesi olan
„zar‟ yaşamın metalaştırılmasının simgesel ifadesidir. Tabut ise ölümü sembolize eder. Bireyin
ölümü üzerine oynanan oyunlar, onun birincil gerçekliği olan yaşamının başkaları tarafından
hiçlendiğinin göstergesi olarak belirir. Öte taraftan yine var eden, çoğaltan, açımlayan değerler
olarak beliren “aşk ve inançlar”ın durumu da yaşamla benzerdir. Varlık alanına yönelik işlenen
bir suç olarak beliren „işgal‟, bireyin ötekilere karşı güçlü bir öfke duymasına sebep olur. Bu
öfke ise işgali anlatan isyankar bir söylemle belirir. Öte taraftan “Yazdığım her dizenin bir
hikayesi vardır.”(WSNBD, 26) diyen Özel‟in şiirlerinin bir „ben şiiri‟ olduğu göz önüne alınırsa
şiirde geçen “cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır” ifadesi hayatındaki değişimlere paralel
olarak yorumlanabilir. Öyle ki, yaşamının her döneminde eninde sonunda yalnızlık ile baş başa
kalan Özel, babasının ölümüyle de tüm aile çevresi ve akrabalarıyla iletişimi kesilir. Yalnızlık ve
bırakılmışlık duygularını derinden duyumsayan şair, yalnızlığını eski dostlarından/adreslerinden
umut kalmayışı ile ifade eder. Bu bağlamda değerlerinin ve birincil gerçekliklerinin hiçlendiği ve
yalnızlığını derinden duyumsadığı bir dünyada, şairin hayatı hakkında karanlık sözler yazması
tabii karşılanmalıdır.
Sonuç
Sonuç olarak kendini “Tevarüs edilmemiş asalet ve kadirşinas itaatsizlik”
özellikleriyle tanımlayan ve yaşamı boyunca otantiklik arayışı içerisinde olan Özel‟in temelde
tek bir amacı vardır: “Hayatı dokunulur kılmak.” Öte taraftan bu amacını sadece kendisi için

�değil, tüm bir insanlık için güder ve amacına ulaşmak için bireyselden toplumsala açılan bir
perspektiften yaşam boyu süren bir mücadele sergiler. Yaşamsal bir anlam yüklediği şiir ise
mücadelesinde onu yalnız bırakmayan yegane dostudur. Ona göre şiir bir hak arama dilidir.
Şiirle yaşama tutunmaya çalışan şair, yine şiir ile bu yaşamı anlamlı kılmaya, yaşanılabilir
hale getirmeye çalışır. Zulüm ve haksızlığa yönelik başkaldırıyı şiirleri aracılığıyla dile getirir.

KAYNAKÇA
Bekiroğlu, Nazan, (2008), La Sonsuzluk Hecesi, Timaş Yay., İstanbul
Camus, Albert, (1995), Başkaldıran İnsan, (Çev. Tahsin Yücel), Can Yay., İstanbul
Deveci, Mutlu, (2012), Varoluş ve Bireyleşme Açısından Ferit Edgü Anlatılarında Yapı ve
İzlek, Akçağ Yay. Ankara
Emre, Ali, (2004), Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat, Hece Dergisi “Hayat- EdebiyatSiyaset Özel Sayısı, S.90/91/92, Hece Yay., Ankara
Fromm, Erich, (2001), İtaatsizlik Üzerine, (Çev. Ayşe Sayın) Kariyer Yay. İstanbul
Gündoğan, Ali Osman, (1997), Albert Camus ve Başkaldırma Felsefesi, Birey Yay., İstanbul
Korkmaz, Ramazan, (2005), Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yay. Ankara
_______, _______, (2008) Aytmatov Anlatılarında Ötekileşme Sorunu ve Dönüş İzlekleri,
Ankara, Grafiker Yay.
Magill, Frank N., (1971), Egzistansiyalist Felsefenin Beş Klasiği, (Çev.Vahap Mutal) Hareket
Yay. İstanbul
Özel, İsmet, (2011), Erbain, Şule Yay., İstanbul
____, ____, 2011), Of Not Being A Jew, Şule Yay., İstanbul
____, ____, (2011), Waldo Sen Neden Burada Değilsin?, Şule Yay., İstanbul
____, ____, (2010), Şiir Okuma Kılavuzu, Şule Yay., İstanbul
Tüzer, İbrahim, (2008), İsmet Özel Şiire Damıtılmış Hayat, Dergah Yay., İstanbul
Dündar, Can, (2010), Günümüz Gerçekleri, http://kamilece.blogspot.com/2010/12/gunumuzgerceklerican-dundar.html

�Güdek, Orhan, (2005) İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzu, Akademik Yazılar,
http://turkoloji.cu.edu.tr/YENI%20TURK%20EDEBIYATI/orhan_gudek_ismet_ozel.pdf

KISALTMALAR
WSNBD :

Waldo Sen Neden Burada Değilsin?

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11010">
                <text>2291</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11011">
                <text>İSMET ÖZEL ŞİİRLERİNDE BASKI VE OTORİTE DÜZENİNE YÖNELİK BAŞKALDIRI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11012">
                <text>GEÇEN, Sevda </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11013">
                <text>Anahtar Sözcükler: İsmet Özel, şiir, kendilik değerleri, baskı ve otorite, sınırlandırılma.  ÖZET  Sözcük olarak “karşı gelme, boyun eğmeme, ayaklanma, isyan” anlamlarına gelen başkaldırı, İbrani ve Yunan tarihlerine göre koca bir insanlık tarihinin başlangıcını oluşturur. Tarih boyunca hemen her dönemde vuku bulmuş olan başkaldırı, devrim niteliğinde değişimlerin başlangıcı olmuştur. Temelinde haklı olma ve adalet duygusunun yattığı başkaldırının, çoğu kez sınırlandırılmaya, baskı ve otoriteye karşı ortaya çıkması durumu söz konusudur. Siyasi ve ideolojik bağnazlıkla ortaya çıkan, toplumlar üzerinde tek ve temel güç olmak isteyen düzen öncüleri tarafından uygulanan baskı, otorite ve sınırlandırmalar ise özgürlüğün tohumunu içinde taşıyan birey için kabul edilmezdir. Küçüklüğünden bu yana anti-otorite bir tavra sahip olan Özel, “kadirşinas itaatsiz’ kişiliğiyle dimdik bir yaşam sürmeyi arzular. Bu arzusunun önüne çıkan her türlü baskı, zorlama ve sınırlandırmalara ise başkaldırır. 60’lı yılların baskı dönemlerine şahit olan Özel, bu dönemlerde yoğun ruhi çatışmalar yaşar. Bir tarafta iç dünyasında haksızlığa, boyun eğmeye, adaletsizliğe, eşitsizliğe karşı koyan ateşin bir karakter; diğer tarafta dış dünyada bireyleri baskı altına alan, sınırlayan ve susturan bir anlayış. Sıkıyönetimin uygulanması, toplum üzerindeki baskının artması, yasaklar döneminin yaşanıyor olması; tüm bunlarla birlikte şairin kendi değerleriyle sistemin işleyişi arasındaki uçurum, onu, iç dünyasıyla dış dünya arasındaki çatışmanın trajedisine, dolaysıyla şiire yöneltir. Onun şiirlerinde, baskı ve otorite dönemlerine karşı duyulan öfkenin başkaldırı olarak dışa yansımasını görürüz. Çalışmamızda İsmet Özel şiirlerindeki baskı, otorite ve sınırlandırma dönemlerine yönelik başkaldırı unsurları incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11014">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11015">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11016">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11017">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1388" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1698">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fa7459775f35af2658044e319a2264d4.docx</src>
        <authentication>77260123d69ca9aa0cbf2ff1f6e7defc</authentication>
      </file>
      <file fileId="1699">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/3e3d0b3ea418c51899c7a23c0f4c5b92.pdf</src>
        <authentication>2232af2cd63f5f200ee2a38c8e7df352</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11009">
                    <text>KIRIM’IN POLIETNIK ORTAMINDA TÜRK VE SLAV DILLERININ IŞLEVI:
KIRIMTATAR, RUS VE UKRAYNA DİLLERİ ÖRNEĞİYLE
Ranetta GAFAROVA
Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniveritesi, Kırımtatar ve Türk Filolojisi Fakültesi, Simferopol /
Ukrayna
Anahtar Kelimeler: Alıntı, interferens, onomastik, Polietnik ortam.
ÖZET
Ukrayna’da çok milletli bölgelerin siyasi ve sosyal sorunlarıyla birlikte farklı dillerin
işlevi sorunu üzerinde de araştırmalar yapılmaktadır. Kırım Yarımadası bazı milletlerin
diasporası için yerleşke olmuş, bazı halklar içinse köklü ve tarihi yerleşme yeridir. Bununla
Kırım çok önemli, bir o kadar da zor bir bölgeyi teşkil eder. Buradaki dil çeşitliliği tabii
demografik sayıyla denktir. Rus ve Kırımtatar dilleri ilk sırayı alırken, Ukrain dili üçüncü
pozisyondadır. Fakat bu üçü dil durumunu dengelemekten uzaklar. Çalışmamızın maksadı:
çokdilli Kırım’da diller işlevinin teorik temelini oluşturulma denemesi. Böyle işleve dil
taşıyıcılarının hazır olup olmamalarının tespiti. İnceleme esnasında çokdilli Kırım’da dillerin
işlekliği kaydedilmiştir, farklı dil seviyelerinin interferens derecesi ölçülmüştür. Kırım Türk
Tatar dilinin leksik zenginliği bölgenin yerli halklarına (aborjinlerine) dostluk münasebeti, refah
ve eminlik ortamında hayatını sürdürme olanağını sunmaktadır. Kırım yer adları (kırımtatar
toponimisi) Ukrayna’nın güneyini tamamıyla kaplamıştır. Kırımtatar dili ise Rus dilinin halk
ibarelerini, deyimlerini almıştır. Tarihi, siyasi veya sosyokültürel etkiye bağlı olarak bir insan
bireyi, etnik hüviyeti ne ise, psikolojik olarak değişebilir, farklı kültür etkisinde kalabilir ve
anlam dünyası farklı manalarla zenginleşebilir. Kırım’ın Slav halkları Türk asıllı kelimeleri
dillerinde alıntı olarak yaygın bir şekilde kullanıyorlar. Türkçeden alıntılar bir çok kategoride
toplanabilir: esnaf terminolojisi, diğer profesyonel alanları terim sözler. Aynı süreci Kırımtatar dilinde
de görebiliriz. Anadilimiz bu Polietnik(çok milletli) bölgenin aktif oyuncusudur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11001">
                <text>1868</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11002">
                <text>KIRIM’IN POLIETNIK ORTAMINDA TÜRK VE SLAV DILLERININ IŞLEVI: KIRIMTATAR, RUS VE UKRAYNA DİLLERİ ÖRNEĞİYLE</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11003">
                <text>GARAFOVA, Ranetta</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11004">
                <text>Anahtar Kelimeler: Alıntı, interferens, onomastik, Polietnik ortam.  ÖZET  Ukrayna’da çok milletli bölgelerin siyasi ve sosyal sorunlarıyla birlikte farklı dillerin işlevi sorunu üzerinde de araştırmalar yapılmaktadır. Kırım Yarımadası bazı milletlerin diasporası için yerleşke olmuş, bazı halklar içinse köklü ve tarihi yerleşme yeridir. Bununla Kırım çok önemli, bir o kadar da zor bir bölgeyi teşkil eder. Buradaki dil çeşitliliği tabii demografik sayıyla denktir. Rus ve Kırımtatar dilleri ilk sırayı alırken, Ukrain dili üçüncü pozisyondadır. Fakat bu üçü dil durumunu dengelemekten uzaklar. Çalışmamızın maksadı: çokdilli Kırım’da diller işlevinin teorik temelini oluşturulma denemesi. Böyle işleve dil taşıyıcılarının hazır olup olmamalarının tespiti. İnceleme esnasında çokdilli Kırım’da dillerin işlekliği kaydedilmiştir, farklı dil seviyelerinin interferens derecesi ölçülmüştür. Kırım Türk Tatar dilinin leksik zenginliği bölgenin yerli halklarına (aborjinlerine) dostluk münasebeti, refah ve eminlik ortamında hayatını sürdürme olanağını sunmaktadır. Kırım yer adları (kırımtatar toponimisi) Ukrayna’nın güneyini tamamıyla kaplamıştır. Kırımtatar dili ise Rus dilinin halk ibarelerini, deyimlerini almıştır. Tarihi, siyasi veya sosyokültürel etkiye bağlı olarak bir insan bireyi, etnik hüviyeti ne ise, psikolojik olarak değişebilir, farklı kültür etkisinde kalabilir ve anlam dünyası farklı manalarla zenginleşebilir. Kırım’ın Slav halkları Türk asıllı kelimeleri dillerinde alıntı olarak yaygın bir şekilde kullanıyorlar. Türkçeden alıntılar bir çok kategoride toplanabilir: esnaf terminolojisi, diğer profesyonel alanları terim sözler. Aynı süreci Kırımtatar dilinde de görebiliriz. Anadilimiz bu Polietnik(çok milletli) bölgenin aktif oyuncusudur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11005">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11006">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11007">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11008">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1387" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1696">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1731b392b8274c7c52ff6acef059a9a0.docx</src>
        <authentication>8c600f7484b908f5aec0769773f75ac9</authentication>
      </file>
      <file fileId="1697">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d7af1fec0c4b7ebff3ed0f02f502b4cf.pdf</src>
        <authentication>f1d0d9bea902e4f00d51f4648af07bb5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11000">
                    <text>TÜRK EDEBİYATINDA KENT KÜLTÜRÜ ÖGELERİ
A.Serap FIRAT - Müjdat KAYAYERLİ - Müjgan ERDEM
Ahi Evran Üniversitesi, Kırşehir / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Kent Kültürü, Türk Edebiyatı, Kültürel Miras, Sosyal Bellek, Kentleşme.
ÖZET
Kültürel gelenekler ve yaşam biçimleri, makro düzeyde ulusların, mikro düzeyde ise
bireylerin, dünya uluslar birliği içindeki yapıda, kendilerini kimlik olarak temsil etmesini
sağlayan başat etmen olarak görülmektedir. Ancak dünyanın giderek küçülerek bütünleştiği ve
adeta tek kültür haline geldiği küreselleşme çağı ile birlikte, geleneklerimiz ve yaşam
biçimlerimiz hızla değişmektedir. Örneğin kentler, bu değişimin en çok hissedildiği yerlerin
başında gelmektedir. Çünkü kentler, sürekli değişen, büyüyen, nefes alan ve yaşayan
organizmalardır. Üstelik genellikle insan yaşadığı kente benzer, yaşamı süresince o kentin
kimliğini edinir. Bu anlamda kompleks bir kent ortamı içerisinde yaşayan semt sakinlerinin,
fiziksel ve toplumsal çevre algısı önem kazanmaktadır. Özellikle, bilgi toplumunun değerlerinin
ve demokrasinin şekillenerek gelişmesinde etkin olan kent ve kentli kimliği, sosyal bilimciler
açısından 1980’li yıllardan itibaren yeni bir yaklaşımla irdelenmektedir. Ancak ne yazık ki
günümüz kentlerinde, kentin kültürünün taşıyıcısı olan ve günlük yasamın temelini oluşturan
birçok yapı ve düzenleme, kentin dönüşüm sürecinde yok olma tehlikesi ile karsı karsıya
bulunmaktadır. Bu süreci belki durduramayız ama en azından onları gelecek kuşaklara iletmek
üzere kayıt altına alabiliriz. Kentsel kimliğin kaybolmaması, toplumsal belleğin, kültürel mirasın
sürekliliğinin sağlanması için bu yapı ve düzenlemelerin korunması, yaşatılması gerekmektedir.
Bu çalışmanın amacı, kent kimliği kavramının Türk edebiyatı çalışmalarında izini sürmektir.
Kentlerin kimliğinin şekillenmesinde sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin edebi
metinlerdeki yansımaları irdelenecektir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10992">
                <text>1863</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10993">
                <text>TÜRK EDEBİYATINDA KENT KÜLTÜRÜ ÖGELERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10994">
                <text>FIRAT, A.Serap
KAYAYERLI, Mujdat
ERDEM, Mujgan</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10995">
                <text>Anahtar Kelimeler: Kent Kültürü, Türk Edebiyatı, Kültürel Miras, Sosyal Bellek, Kentleşme.  ÖZET  Kültürel gelenekler ve yaşam biçimleri, makro düzeyde ulusların, mikro düzeyde ise bireylerin, dünya uluslar birliği içindeki yapıda, kendilerini kimlik olarak temsil etmesini sağlayan başat etmen olarak görülmektedir. Ancak dünyanın giderek küçülerek bütünleştiği ve adeta tek kültür haline geldiği küreselleşme çağı ile birlikte, geleneklerimiz ve yaşam biçimlerimiz hızla değişmektedir. Örneğin kentler, bu değişimin en çok hissedildiği yerlerin başında gelmektedir. Çünkü kentler, sürekli değişen, büyüyen, nefes alan ve yaşayan organizmalardır. Üstelik genellikle insan yaşadığı kente benzer, yaşamı süresince o kentin kimliğini edinir. Bu anlamda kompleks bir kent ortamı içerisinde yaşayan semt sakinlerinin, fiziksel ve toplumsal çevre algısı önem kazanmaktadır. Özellikle, bilgi toplumunun değerlerinin ve demokrasinin şekillenerek gelişmesinde etkin olan kent ve kentli kimliği, sosyal bilimciler açısından 1980’li yıllardan itibaren yeni bir yaklaşımla irdelenmektedir. Ancak ne yazık ki günümüz kentlerinde, kentin kültürünün taşıyıcısı olan ve günlük yasamın temelini oluşturan birçok yapı ve düzenleme, kentin dönüşüm sürecinde yok olma tehlikesi ile karsı karsıya bulunmaktadır. Bu süreci belki durduramayız ama en azından onları gelecek kuşaklara iletmek üzere kayıt altına alabiliriz. Kentsel kimliğin kaybolmaması, toplumsal belleğin, kültürel mirasın sürekliliğinin sağlanması için bu yapı ve düzenlemelerin korunması, yaşatılması gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, kent kimliği kavramının Türk edebiyatı çalışmalarında izini sürmektir. Kentlerin kimliğinin şekillenmesinde sosyal, ekonomik ve kültürel değişimlerin edebi metinlerdeki yansımaları irdelenecektir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10996">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10997">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10998">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10999">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1386" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1694">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/85f8cceadcd6e508952b3bb7ecd5cf25.docx</src>
        <authentication>cc97ffe90220e716be8c450e49492fc7</authentication>
      </file>
      <file fileId="1695">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f38e2a27ad5ee663fc711bb64de64e3a.pdf</src>
        <authentication>2a4671e58f64ba245c5cff12a09a60bb</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10991">
                    <text>TÜRK EDEBİYATINDAKİ BİÇİM VE TÜRLERİN TEMEL BECERİ ALANLARIYLA
İLİŞKİSİ
Selim EMİROĞLU
Mevlana Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı, Konya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Türk edebiyatı, biçim, tür, dilin beceri alanları.
ÖZET
Türk edebiyatı, ilk sözlü ürünlerinden bu yana pek çok edebi tür ve biçimi bünyesinde
barındırmıştır. Bu biçim ve türlerden bazıları doğrudan milli özellikler gösterir. Bazıları ise
çeşitli edebi dönemlerde, akımların, kültürel etkileşimlerin sonucu olarak başka edebiyatlardan
alınmıştır. Sanatçı ürünlerini oluştururken üslubuna bağlı olarak, aktaracağı malzemeyi uygun bir
şekilde ifade edecek kalıplar arar. Bu kalıplar, edebiyattaki biçimleri oluştururken, sanatçının
konu tercihleri ise türleri meydana getirir. Her tür veya biçim, bir beceri alanıyla ilişkilidir. Dilin
dört temel beceri alanı vardır. Bunlar: Dinleme, konuşma, okuma ve yazmadır. Bu beceri alanları
birbiriyle ilişkili olup bireyin gelişim süreciyle paralel olarak kazanılır. Bu çalışmada Türk
edebiyatındaki edebi biçim ve türler beceri alanlarıyla ilişkilendirilmiştir. Türk edebiyatında yer
alan ve başlangıçtan bugüne kadar ulaşan bütün edebi biçim ve türler tespit edilmiş ve bunlar
dilin dört temel beceri alanıyla ilişkilendirilmiştir. Sözlü edebiyata ve yazılı edebiyata ait bu
biçim ve türlerin manzum ve mensur olmaları bakımından ayrımı yapılmış ve bunların tek tek
hangi beceri alanına ait olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bunun için sadece ilişkilendirme
düzeyinde kalınmamış, öğretmen görüşlerine de başvurulmuştur. Konya’da bulunan ilkokul,
ortaokul ve lise düzeyindeki okullarda görev yapan 35 öğretmene bu türlerin hangi beceri
alanlarıyla ilişkili olduğuna dair görüş belirtmeleri için bir ölçek sunulmuştur. İlgili ölçeğin
yorumlanması ve alan taraması sonucunda oluşan görüşler doğrultusunda Türk edebiyatındaki
biçim ve türlerin hangi beceri alanlarıyla ilişkili olduğu açıklanmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10983">
                <text>1855</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10984">
                <text>TÜRK EDEBİYATINDAKİ BİÇİM VE TÜRLERİN TEMEL BECERİ ALANLARIYLA İLİŞKİSİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10985">
                <text>Emiroğlu, Selim</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10986">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türk edebiyatı, biçim, tür, dilin beceri alanları.  ÖZET  Türk edebiyatı, ilk sözlü ürünlerinden bu yana pek çok edebi tür ve biçimi bünyesinde barındırmıştır. Bu biçim ve türlerden bazıları doğrudan milli özellikler gösterir. Bazıları ise çeşitli edebi dönemlerde, akımların, kültürel etkileşimlerin sonucu olarak başka edebiyatlardan alınmıştır. Sanatçı ürünlerini oluştururken üslubuna bağlı olarak, aktaracağı malzemeyi uygun bir şekilde ifade edecek kalıplar arar. Bu kalıplar, edebiyattaki biçimleri oluştururken, sanatçının konu tercihleri ise türleri meydana getirir. Her tür veya biçim, bir beceri alanıyla ilişkilidir. Dilin dört temel beceri alanı vardır. Bunlar: Dinleme, konuşma, okuma ve yazmadır. Bu beceri alanları birbiriyle ilişkili olup bireyin gelişim süreciyle paralel olarak kazanılır. Bu çalışmada Türk edebiyatındaki edebi biçim ve türler beceri alanlarıyla ilişkilendirilmiştir. Türk edebiyatında yer alan ve başlangıçtan bugüne kadar ulaşan bütün edebi biçim ve türler tespit edilmiş ve bunlar dilin dört temel beceri alanıyla ilişkilendirilmiştir. Sözlü edebiyata ve yazılı edebiyata ait bu biçim ve türlerin manzum ve mensur olmaları bakımından ayrımı yapılmış ve bunların tek tek hangi beceri alanına ait olduğu belirlenmeye çalışılmıştır. Bunun için sadece ilişkilendirme düzeyinde kalınmamış, öğretmen görüşlerine de başvurulmuştur. Konya’da bulunan ilkokul, ortaokul ve lise düzeyindeki okullarda görev yapan 35 öğretmene bu türlerin hangi beceri alanlarıyla ilişkili olduğuna dair görüş belirtmeleri için bir ölçek sunulmuştur. İlgili ölçeğin yorumlanması ve alan taraması sonucunda oluşan görüşler doğrultusunda Türk edebiyatındaki biçim ve türlerin hangi beceri alanlarıyla ilişkili olduğu açıklanmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10987">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10988">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10989">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10990">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1385" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1690">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c14f66dd398ec29b17abe39a95f81daf.docx</src>
        <authentication>d4a6f47bfab23f58b1b22655370417e4</authentication>
      </file>
      <file fileId="1691">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5e68989f86f3aafe67254e4c930e3a1a.pdf</src>
        <authentication>e014bf82bc93da313ae9ee06ca0f7fad</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10981">
                    <text>FERİDU'D-DÎN ATTÂR'DA MECZÛB VE İLÂHÎ KUDRETLE İLİŞKİSİ
Murat ERTEN
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyât Fakültesi, Felsefe Bölümü, Muğla / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Feridu'd-Dîn Attâr, Meczûb, cezbe, Allâh, sır.
ÖZET
Meczûb kavramının, Türkçede tam bir karşılığını bulmak zordur. Arapçada ise, 'cezbeye
kapılmış' anlamını içermekle, bir anlamda, Allâh'ın çekim kuvvetinin etkisinde olmayı i'fâde
eder. Bu anlamda meczûb, Türk halk kültüründe, ilâhî sırlara mâlik özel bir kişilik olarak kabûl
edilegelir. Feridu'd-Dîn Attâr da, dîne dâir bâzı sırları, meczûbun ağzından dile getirir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1692">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/686a0c60f3d2bf4621a87532d8533869.doc</src>
        <authentication>ec4949669b796e77c1f6b06cc63244a8</authentication>
      </file>
      <file fileId="1693">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/43ff8a3b4068920b92948c3a9be5882a.pdf</src>
        <authentication>daa5d549db09559b799c472a33dfaf88</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10982">
                    <text>FERÎDU'D-DÎN ATTÂR'IN İLÂHÎNÂME'SINDE MECZÛB KAVRAYIŞI
Murat ERTEN1

Özet
Meczûb kavramının, Türkçede tam bir karşılığını bulmak zordur. Arapçada ise, 'cezbeye
kapılmış' anlamını içermekle, bir anlamda, Allâh'ın çekim kuvvetinin etkisinde olmayı i'fâde eder.
Bu anlamda meczûb, Türk halk kültüründe, ilâhî sırlara mâlik özel bir kişilik olarak kabûl
edilegelir. Feridu'd-Dîn Attâr da, dîne dâir bâzı sırları, meczûbun ağzından dile getirir.
Anahtar Kavramlar: Feridu'd-Dîn Attâr, Meczûb, cezbe, Allâh, sır

MECZUB AND IT'S RELATION WITH DIVINE POWER AT FERIDU'D-DÎN ATTÂR
Abstract
It is so diffcult to find an adequat provision of concept 'meczub' in Turkish. Also in Arabic it
means 'one who gets into Allah's (God's) attraction' and designates that to be under the influence of
Allah. By that mean in Turkish daily culture, meczub, received as a personality that has divine
secrets. So Feridu'd-Dîn Attâr uses a meczub's words to disclose some religious secrets.
Key Words: Feridu'd-Dîn Attâr, Meczûb, cezbe (attraction), Allâh (God), secret

Giriş
Tasavvûf; zühd ve takvâda Hz. Peygamber'e uyan, sahâbe ve onların ardından gelenleri tâkib
eden, nefeslerini Allâh'ı anmakla tüketen, kalp temizliğini her şeyin üstünde tutan ve kalbini
gafletten koruyan, zâhir âlemden el etek çekip iç kuvvetlerini ve rûhî melekelerini geliştirmeye
yönelen âbîd ve zâhidlerin yoludur (S.Ateş:5). Tasavvûfta esas, zühd içinde bir dünya hayatı sürmek
ve sonsuz ve benzersiz bir ödül olan Cennet yaşamını elde etmektir. Zâhid yâhut sâlikin kalbinde,
dünyâ nâmına bir şey kalmaz, her nefeste yalnız Allâh'ı anar, O'ndan gayrısını gönlünden ve
rûhundan siler. Bu anlamda, tasavvûf yoluna sülûk edecek sâlikin temel şiârı; kalbine ve rûhuna
yönelmek, onları temizleyip arıtarak Allâh'ın bilgisine matlûb olmaktır.
Söz konusu bu tasavvûf veyâ Allâh yolunda sâlik, irâdî bir yönelimle ve yolun
gereklerine uyarak yürüyebilir ki seyr-i sülûkun öngördüğü tasavvûfî yaşam ve eğilimler, bu
çalışmanın sınırlarının dışındadır. Çalışmamızın konusunu teşkîl eden, meczûb veyâ mecnûn olarak
Allâh'a yönelme ise, sâlikin arzu ve irâdesi dışında, cezbeye kapılarak gerçekleşir ki bu, Allâh'tan
1

Yrd.Doç.Dr. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Felsefe Bölümü Öğretim Üyesi, utekkongre@gmail.com

1

�bir hediye ve lütûftur. Bu hediye, sebebinin yalnız Allâh'a ma'lûm olduğu vechile, bir kimsenin
Allâh tarafından seçilmesi ve taltîf edilmesidir.
Tasavvûfta Meczûb/Mecnûn Kavramları
Tasavvûfî bir kavram olarak meczup veyâ daha doğru bir kullanımla meczûb; 'cezbe'
kökünden türemiş ve 'bir daha kendine gelemeyecek şekilde, Allâh'ın, ânîden kendine çektiği, dost
edindiği ve dâimî sûrette huzûrunda bulundurduğu kimseler/velîler (Uludağ, 2003:285)' için
kullanılan bir tâbirdir. Kullanım biçimleri bakımından benzerlikleri bulunsa da mecnûn ile meczûb
arasında kavramsal düzeyde farklar mevcûttur.
Mecnûn kelimesinin kökü olan cünûn ise, Arapça'da temel olarak 'saklayan, gizleyen'
anlamına gelir. Bu anlamda sözcüğün çeşitli türevleri vardır. Örneğin cân, tende saklı olan; cânan,
cânda saklanan; cinn, insan gözünden saklanan; cennet, saklı bahçe ve cenîn, karında saklı olan
anlamlarına gelir. Cinnet, cine tutulan kimse, delilik ve çıldırma anlamlarına gelir. Mecnûn ise,
aklını saklayan, gizleyen anlamlarına gelir ki bu duruma cinler sebep olmuştur. c-n-t kökünden
gelen tüm bu kelime ve kavramların anlamları bakımından birbirine karışması ve belirginliğini
yitirmesi, rastlantısal olmaktan öte kasıtlı görünmektedir (Dols, 2013:446 vd.).
Mecnûn, temel i'tibâriyle kavramı bakımından, Müslümanlığın en açık hâli ile
yaşanması hâlidir. Zîrâ İslâm'da esas ilke, mü'mînin kendisini tümüyle Allâh'ın irâdesine teslîm
etmesidir. Allâh'a olan bu tam teslîmiyet, dünyevî akıllılar tarafından delilik olarak anlaşılabilir
fakat onlar, esas i'tibâriyle ne tuhaf ne de yoksul bir yaşam sürmek zorunda kalmaksızın, yalnız çile
yâhut riyâzet odaklı bir yaşam sürmüşlerdir. O hâlde onlara çileciler demek de mümkündür. Akıllı
deli veyâ mecnûn; deli görünümlü, insanları devâmlı sûrette uyaran, eleştiren fakat deliliği ile
akıllılığı arasında her zaman bir belirsizlik bulunan kimse idi (Dols, 2013:475). Allâh aşkı ile
kendinden geçen, kendisine 'Allâh'ın mecnûnu' diyen bu kimseler, mecnûnluklarının farkında
görünürler ve bu hâllerinden de memnûndurlar. Meşhûr Leylâ ile Mecnûn hikâyelerinden
tanıdığımız Mecnûn da, insânî bir aşktan yola çıkmış, sonunda ise Allâh aşkı ile buluşmuş, yanmış
ve bu aşk ile bürünmüş bir mecnûn örneğidir. Kendisine mecnûn denen biri, 'ben mecnûnum,
Allâh'ın aşkı beni büyüledi, kendimden geçtim, O'na olan arzum beni tutuşturdu ve toplumdan
uzağa sürükledi' diyerek durumunu özetlemiştir.
Burada bir nokta vurgulanmalıdır ki, mecnûna, akıllı deli; meczûba ise, kutsal deli yâhut
tasavvûfî deli denmek sûretiyle bir ayrım yapılmaktadır (Dols, 2013:475). Arapça ve Türkçeye âşinâ
olanlar için elbette mecnûn ile meczûb kavramları arasında açık bir fark olduğu ve bu iki kavramı,
seçik biçimde kavramakta büyük bir güçlük bulunmadığı görülmektedir. Buna karşın, bu iki dile de
yabancı olması ve toparlayıcı, sistemleştirici ve tanımlayıcı bir kültürel geleneğe dâhil bulunması
bakımından Dols, zikredilen iki kavram arasındaki anlam farkını işâret etmekte ve yeni türden bir
2

�adlandırma

ile

meseleye

açıklık

getirmektedir.

Bizim

açımızdan

da

bu

türden

bir

adlandırma/anlamlandırma, var olan açık ve seçikliği desteklemek ve daha da netleştirmek
açısından doğru ve kullanışlı kabûl edilebilir (Dols, 2013:473 vd.).
Ibn Haldûn, meczûbların, bir bakıma delilere benzeseler de velâyet makâmında
bulunduklarını ve sıddîkların hâllerine sâhip olduklarını belirtir. Her ne kadar, fıkıhta bu türden bir
velîlik/velâyet kabûl edilmese de bu yanlış bir hükümdür ve onlar velîdir. I'bâdet etmedikleri ve
i'bâdet şartının onlardan düştüğü ileri sürülür ise, şöyle itirâz edecektir: İ'bâdet, ona göre, velîliğin
aslî şartı değildir; velâyet, i'bâdât û taâte göre elde edilmez, Allâh velîliği dilediğine lutfeder. Kaldı
ki meczûblar, şer'î kurallara tam olarak uymasa da i'bâdet ederler. Örneğin doğuştan saftırlar, iyilik
peşinde koşarlar, dâimâ iyiliği teşvîk ederler. Hiçbir kayıt altında olmadıklarından -aklen hür ve
bağımsız, rûhen coşkun ve meczûb olduklarından- arada bir gaybden haber de verirler (İbn Haldûn,
1997:107) .
Ortaçağların son dönemlerinde, sûfîliğin İslâm toplumlarında yaygın olduğu devirlerde,
aklî dengesi bozuk fakat kutsal/ermiş kabûl edilen insanlara ve bunları öven sûfî edebiyât eserlerine
sıklıkla rastlanmaktadır. Zamanla hem Mecnûn meselinin, deliliği öven tasavvûfî yorumlarının hem
de eğitimsiz, olgunlaşmamış hatta 'çirkin' evliyâların ortaya çıkması, bunun bir sonucu olarak işâret
edilebilir. Bu türden kimselerin, toplum içindeki davranışları uygunsuz hatta tehlikeli olarak
adlandırılabilirdi. Fakat gözleri kan çanağına dönmüş bu sıra dışı adamların, samîmî olup
olmadıklarını kanıtlamanın bir yolu yoktu. Dolayısıyla aralarında zararsız olanlar, toplumsal ve
dînsel herhangi bir baskıya ma'rûz kalmaksızın, her şeyden muaf olmanın tadını çıkarıyorlardı
(Dols, 2013:491-92).
Dols, Hucvirî'den alıntı ile, Mutlak Kudret'le ilişkisi bakımından vahdet-i vücûdta iki
yol benimsemektedir. Ilki cem-i selâmettir ki Allâh'a olan yolculuğunun ardından gündelik işlerine
dönen sûfînin Allâh ile bütünleşmesidir. Cem-i selâmet olarak adlandırılan cezbî hâle kapılan
kimseye, meczûb-ı sâlik de denebilir. Ikincisi ise, cem-i teksîrdir ki yolculuğu dolayısıyla
muhakeme gücünü, yaşam pusulasını yitiren, kaybolan ve deliye dönen sûfîdir. Bu anlamda da ya
dînî vecibelerinden muaf tutulur ya da yükümlü bulunduğu vecibeleri yerine getirdiği için
ödüllendirilir. Kendisi de meczûb olarak nâm salmış olan Zünnûn-ı Mısrî, evliyâlara şu nitelemeyi
sık sık uygun görmektedir: "Onların bedenleri dünyada lâkin rûhları semâdadır. Onlar, Allâh'ın
krallığında dolaşanlardır! (Dols, 2013:489-90)"
Târihî bâzı mecnûnlardan, başta ve bu nitelemeye ilk mazhâr olan Üveys-i Karnî
(bilinen şekli ile Veysel Karânî), Mecnûn2 (asıl ismi ile Kays b. El-Mulevveh, Leylâ'nın aşığı olan
2

Konumuz i'tibâriyle Leylâ ile Mecnûn üzerine, meraklıları için küçük bir antoloji vermeyi uygun bulduk. Fuzûlî, Leylâ
vu Mecnûn; haz. Hüseyin Ayan, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2011; Genceli (Kenceli) Nizâmî, Leylâ ile Mecnûn;
Akvaryum Yayınevi, İstanbul, 2012; 'Madjnun layla' md., J.A. Haywood; EI; ;ed. C.E. Bosworth ve diğerleri, v.5, E.J.
Brill, Leiden, 1986; s. 1102 vd.; günümüzden bir örnek olarak Sezai Karakoç, Leylâ ile Mecnûn; Şiirler VII, Diriliş

3

�şâir), Sa'dûn ve Behlul-i Dânâ sayılabilir. Üveys-i Karnî için mecnûn/deli adı ilk olarak
kullanılmıştır ancak onun aynı zamanda, Hz. Peygamber ile çağdaş, O'nun sahâbe ve ahbaplarının
bir kısmını tanıyan biri olarak, gelecekten haber verdiği, mü'mînleri uyardığı kaydedilmektedir.
Kays b. El-Mulevveh veyâ meşhûr Mecnûn ve Behlul-i Dânâ hakkında pekçok
kaynaktan bilgi alınabilir. Burada kısaca da olsa değinmek istediğimiz, kültür ve edebiyât
târihimizde ismi sıkça anılmayan Sa'dûn'dur. Basra'da yaşamış ve uzun bir kuraklığın ardından,
Allâh'a yakararak şehre yağmur yağdırması ile tanınmıştır. Diğer sofu dervişler yâhut akıllı deliler
gibi, kılık ve kıyâfetine dikkat etmez, halkı hatalarından dolayı uyarmayı bir görev bilir, namazını
kılar ve gezici vâiz olarak bilinirdi. Zünnûn-ı Mısrî ile ilişkilendirildiği gibi, onun düşüncelerini
yaymakla yükümlü olduğu ifâde edilmiştir. Halîfe Hârûnu'r- Reşîd (ö.809), Me'mûn (ö.218/833) ve
Mutevekkîl (ö.247/861) ile görüştüğü, bir süre hapiste kaldığı ve sonunda serbest bırakıldığı da
rivâyet edilmektedir. Halk ona mecnûn diyordu fakat o bu hâlinin, kalbiyle bedeninin geri kalanını
birleştiren Allâh aşkından kaynaklandığını söylerdi (Dols, 2013:450-51).
Tasavvûfta meczûb; 'cezbe yolu ile bütün rûhsal aşamaları geçmiş, bütün gerçekliklere;
hakîkâtin bilgisine, gerçek, mutlak bilgiye ermiş ' kimsedir veyâ bu kimselerin yaşadığı, elde ettiği
hâldir (Ana Britannica, 1989:477). Tasavvûf yolcusu (sâlik) cezbeye tutulunca, gözünden,
gönlünden; Tanrı/Allâh/Mutlak/Bir ve O'nun bir ve mutlak bilgisinden gayrı her şey silinir. Bu
nedenle tasavvûfta, 'dünyaya has ne varsa, altın da gümüş de birdir ve hepsi taş ve toprak
mesâbesindedir' denir.
Meczûb bu hâli dolayısıyla, her şeyi bir veyâ Bir görür, her şeyi Allâh görür, her şeyde
Allâh'ı görür; Allâh'tan, O'nun remizlerinden, işâret ve âyetlerinden gayrıya gözünü yumar. Bu
noktada, kavramın işâret ettiği panteizm ve pananteizm anlayışları, birbirine zıt veyâ muhalif
kavrayışlar olarak anlaşılmamalıdır. Aksine cezbin girdabında dönüp duran, bu korkunç sarsıcı
etkiden kurtulmak bir yana, onun benzersiz zevkine kapılan meczûbun bu hâlinden; kavramların,
anlamanın hatta zamanın ve mekânın anlamını yitirmesi hâli anlaşılmalıdır. Bu öyle bir coşkunluk
taşkınlık hâlidir ki, dünyevî/insânî aklın anlaması veyâ kavraması mümkün görünmemektedir.
Tasavvûfta amaç, varlığın ve var edilmenin hakîkâtine ulaşmak, bu mânâda Allâh'a
ilişkin, zerre miskâl de olsa bilgi yâhut sezgi elde etmektir. Ancak hedef alınan bu yüce bilgi,
kendisini murâd eden veyâ kendisine yönelen kimseye, mutlaka en son aşamada kendisi açmaz; yol
boyunca atılan her adımda, alınan her mesâfede sâlik, hakîkâtin kaynağından, mümkün olduğunca
pay almaya devâm eder. Öyle ki Allâh yolcusu, tasavvûf yolundaki ilk adımından i'tibâren, cezbin
mutlak etkisi ile her ân tamamlandığını, ferâhladığını ve olgunlaştığını fark eder. Dünyevî/insânî
yüklerinden kurtulduğunu, hafifleyip kuvvetlendiğini görür. O hâlde tasavvûfta temel sâiklerden
ilki, dünya ve ona âit her ne var ise, hepsinden uzaklaşıp kurtulmaktır. Bu türden bir kurtuluş
Yayınları, İstanbul 2012.

4

�arzusu, sûfîyâne yaşamın esâsıdır. Sâlik, dünyevî yaşamın yüklerinden kurtuldukça gönlü
ferâhlamakta, boşalmakta, gereksiz yüklerinden kurtulmaktadır zîrâ gönlün; dînin uhrevî
numûneleri ve îmânın özü ile dolması bakımından bu yüklerden arda kalacak boşluğa ihtiyacı
vardır. Dünyanın vehîm, çile ve dertlerinden boşalan rûha, giderek hâkîkât dolacaktır. Topçu'nun
veciz deyişiyle, 'dünyasından boşalmayan kaba, ukbâ dolmuyor (Topçu:7)!'
İslâm tasavvûfunda, mutlak hakîkâtle yâhut Allâh'ın bilgisi ile ittisâl için, temel iki
metod tâkib edilir veyâ bu yol, farklı iki biçimde kat edilebilir (en-Nedvî, 1998:20). Biri, bir tarîkât
ekolüne dâhil olup amelde adım adım ilerleyip yükselmektir ki bu bilişseldir, seyr-i sulûktur. Seyr-i
sulûkta kişi, îmânın esâs ilkeleri ve gerekleri doğrultusunda yaşamına biçim verir ve kendisinden
önce bu yolu kat ettiği muhakkak bir mürşîdin eğitimine murâbıt olarak yola râm olur. Tecrübeli bir
rehber yâhut mürşîdin gösterdiği yolda ilerlemek, elbette daha güvenli ve emîndir. Bu anlamda sâlik
tecrübe ile anlamayı, pratik ile teoriyi bir ve aynı zaman içinde görür. Geçtiği her aşamayı
kavramak, anlamlandırmak ve sindirmek imkânını bulur. Sonuç olarak yolculuğunun nihâyetinde,
kendisi de bir mürşîde dönüşebilir ve yeni sâliklere/tâliblere yol göstermek, onları irşâd etmek
imkân ve kudretini hâiz olur. Diğeri herhangi bir tasavvûf ekolüne dâhil olmaksızın ve bu yolun
gereklerini yerine getirmeksizin, fakat bir cezbe veyâ vecd-i ilâhî ile hakîkâtin bilgisine ulaşmaktır
ki bu ise sezgiseldir, cezbedir.
Bir tasavvûf ekolüne intisâb edip bunun yolunda ilerleyen, çile çekip sonunda da cezbe
hâlini yaşayan kimseye, sâlik-i meczûb denir. Yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığımız sâlik tipi
budur. Öncelikle cezbeye kapılıp ardından tasavvûf yolunu yürüyen, çile dolduran; başka deyişle
yolu, tersinden kat edip olgunlaşan/olan kimseye ise, meczûb-ı sâlik denir. Öyle ki bu tip cezbede,
kişi; tasavvûfî bir târikin hatta belki dînin temel ilkelerini yerine getirip tâkib etmeksizin, önce
cezbe hâlini yaşar, ardından yaşadığı hâlin mahiyetini kavramak sûretiyle, bir anlamda çıktığı
zirvelerden inip geri dönerek bu yolun gerektirdiği şartlara nisbetle hayatını düzenler (Uludağ,
2003:286; Nicholson, 1993:447; Ana Britannica, 1989:477). Aynı zamanda yaşadığı bu hâli, kendisi
gibi olmayanlara anlatmaya, tâlibleri irşâd etmeye girişir. Bu meselede dikkat çekici husûs, sâlikin,
yaşadığı tecrübeyi belki öncesinde ona yönelmek bakımından, belki tecrübe ettikten sonra idrâk
etmesi ve kavrayıp anlamlandırdıktan sonra, bir çeşit eğitim metodu ile tâliplerine aktarmasıdır. Bu
anlamda sâlik; ilâhî tecrübenin zirvesine çıktıktan sonra durulmakta ve rûhsal bir dönüşümle, artık
bir mürşîd-i kâmil olarak, ilâhî tecrübeye uzak kimselerin arasına dönerek tecrübe, bilgi ve görgü
birikimini aktarmaktadır. Antik Yunan filozofu Platon'un 'Mağara Benzetmesi', tam da bu türden bir
hakîkât tecrübesi örneği üzerine kuruludur.
Tasavvûf veyâ esâs mânâsı ile Allâh yolcusu (sâlik), bu yolda ilerleyip olgunlaştıkça,
dünyaya ve dünyevî, geçici hayatına âit ne varsa terk etmeye, ardında bırakıp hafiflemeye yönelir.
Bu terk yükünün ilk parçasını mal ve makâm sevgisi teşkîl eder. Tasavvûf yolunda bu mal ve mevki
5

�hırs ve sevgisi, atılıp terk edilecek belki en hafif yük olarak anlaşılır. Sâlik; mal, mülk ve mevki,
makâm sevgisinden, âdetâ kirlerinden arınır gibi kurtulup temizlenir. Bu temizlenme, içindeki neş'e
ve hakîkâte ulaşma arzusunu, daha da körükleyecektir (Topçu,5; S.Ateş:326 vd).
Dervişin bu yolda karşısına, her adımda gittikçe daha zor terk veyâ inkâr sınavları çıkar.
Dünya yaşamının en temel varlıkları olan evlâd û ayâl ile irşâdın terki, terk merhalesinin ikinci ve
bir önceki merhaleden daha zor bir aşamasıdır. Evlâd gönül yakısı iken, irşâd akıl yakısıdır ve
derviş, bu yakıları yaralarına bastırıp çeker, koparır; böylece şifâ bulur. Topçu'nun deyişiyle, bütün
âlem, tüm ateşleri ve güneşleri ile dervişin yanan kalbinde, birer kar tanesi gibi eriyip yok olacaktır.
Bunun şevkindeki lezzet hiçbir şeyde bulunmaz, lezzet; hikmete değiştirilmez. Tasavvûf ise, hikmet
değildir, ilâhî hazdır. Bu hazzın yanında felsefe ile birlikte tüm ilimler değersiz birer posa
hükmündedir. Tasavvûfî haz/vecd ile bürünen derviş, bu posalara değer vermez (Topçu:6). Ancak
dünyasından boşalan, kurtulan sâlik; gönül bahçesinden değil bir gülün, değersiz bir dalın yâhut
hakîr bir sapın dahî eksilmesine rızâ göstermez, bu onun için; âdetâ kıyâmetin kopmasıdır (enNedvî, 1998:210).
Tasavvûf yolunu kat etmenin ikinci yolu ise, cezbedir. Tasavvûfta bir târike intisâb
etmeyip cezbe hâlini de yaşamamış olanlara, mücerred sâlik yâhut sâlik-i gayrı meczûb denir.
Tarîkât yoluna girmeden ve onun gereklerini yerine getirmeden fakat ânî bir cezbeye mazhâr olan
sâliklere ise, mutlak meczûb veyâ meczûb-ı gayri sâlik denir (Uludağ, 2003:286; Nicholson,
1993:447; Ana Britannica, 1989:477). Cezbin bu son hâli, çalışmamızın konusunu da teşkîl
etmektedir.
Cezbe ile aynı veyâ çok yakın anlamda kullanılan bir kavram olarak vecd, kulun kalbine
kendiliğinden gelen ve sevinç veyâ kedere sebep olan, kulun vasfını değiştirip Allâh'a yönelten bir
hâldir. Nefsinin sıfatlarına yenik düşmüş olan kul, vecd sâyesinde Hakk'a yönelir. Tasavvûfta vecd
veyâ cezbe tesâdüfîdir, başka deyişle irâde dışıdır.
Sâlikin i'bâdet, taât ve evrâdı dolayımında, Allâh'tan gelen lütûfların arttığını görür ki bu
irâdî bir yönelim sonucudur. Bu hâl, mevâciddir. Kul i'bâdetleri sâyesinde i'taâtinin, kulluğunun ve
îmânın tadını duyar, bu fiîlleri ona mevâcid getirir. Buna karşın vecd, şimşek gibi ânîden ortaya
çıkan ve bir ân içinde kaybolan bir yapıdadır. Bu anlamda vecd hâlindeki kulda, beşerî sıfatlar
henüz yokluğa ermiş değildir, vecd, ilâhî lutfû bağlamında kulu insâni/geçici tabiâtından alıp
kalbinde duyduğu hâllere yöneltir (S.Ateş:485).
Vecd hâli dolayısıyla sâlik, farklı ve birbirini tâkib eden üç anlama ulaşır: Ledünnî ilmi
kavrar, Hakk'ı kavrar ve en son Allâh'ın varlığında eriyip dağılır. Bu aşamalara teker teker
yükselmek için kul, kendi varlığından, bilgisinden ve görgüsünden tümüyle kaybolur, vazgeçer.
Geçici ve dünyevî varlığından sıyrılan/yok olan insan; insânî olmayan, dâimî bir varlığın zâtında
yeni ve ebedî bir varlık hâline yükselir. Ciddi bir arzu ve bu yolda gerçekleştirilecek çaba ile sâlik,
6

�ledünnî bilgiyi elde eder. Ardından kendi varlık sıfatlarından, kendine ve sıfatlarına ilişkin
bilincinden vazgeçince, onu Hakk'ın varlığı kaplar. Artık beşerî sıfatlar ortadan kalmıştır. Beşeri
sıfatlar silinmedikçe, Hakk'ın vücûdu görünmez. O mutlak Hakîkât görününce de kulda, beşerlik
kalmaz (S.Ateş:486). Bu üç hâli Hz. Pîr Mevlânâ, önce denizi görmeye, ardından yanına varmaya
ve son olarak denize dalmağa benzetmektedir.
Sâlikin, irâdî olarak yönelmediği ve bu anlamda gereklerini yerine getirmediği bir
tarîkât yolundan bağımsız olarak, ânî bir cezbî etkiye marûz kalması sonucunda benzersiz bir lutfa
nâil olduğu açıktır. Ancak bu türden bir hâle hazırlıklı olamaması bakımından sâlik, aklî
melekelerini büyük oranda yitirir ve ermiş olduğu veyâ hakîkâtin bilgisini hâiz olduğu hâlde, irşâd
yetkisini hâiz değildir. İşte Ferîdu'd-Dîn Attâr da İlâhînâme'de, daha çok bu türden meczûb
örneklerini kullanmaktadır.
İlâhînâme'de Geçen Meczûb-Mecnûn Örnekleri
Meczûbluğa ilişkin olarak bir sınıflandırmanın söz konusu olabileceğini ve bu anlamda
meczûb türlerini sıralarken, Abdu'r-Rahman Câmî gerçek meczûblardan ma'ada ilk olarak,
meczûblara özenenler ile meczûbluk taslayanları zikreder (Uludağ, 2003:286). Bu iki gruptan,
meczûblara özenen veyâ onlara benzemeye çalışanlar; hakîkî meczûb olmadıkları hâlde samîmî
şekîlde meczûb olmağa, onlara benzemeye çalışırlar, bâzen Hakk'tan gelen ışıklar ve râihâlar
sebebiyle kendilerinden geçerler ve bu anlamda meczûbâne davranırlar. Fakat bu ışık ve râihâ
kesildiğinde kişi, nefsi ile başbaşa kalır. Cismânî aşkı en yüksek bir seviyeden yaşayan/denetleyen
kimselerin böyle olduğu kabûl edilebilir. Yukarıda işâret edildiği üzere, mecnûn olmak, insânî bir
âşktan yola çıkmak sûretiyle Allâh âşkına varmayı anlatır fakat yine de âşıkın, bu arzuya irâdî
olarak yönelmesi gerekir. Akıllı deli tâbiri, bu durumu anlatmak bakımından oldukça kullanışlıdır.
İlâhînâme'de mecnûn ve meczûb kavramlarını konu edinen toplam yirmi mesel/hikâye
bulunmaktadır. Bunların on altı adedi meczûb, dört adedi mecnûn bahsine hasredilmiştir. Söz
konusu mecnûn, meşhûr Mecnûn-ı Leylâ'dır. Bunlar dışında, tasavvûf târihinde meczûb-mecnûn
sınıfında sayılan Şiblî, Behlul-i Dânâ gibi tasavvûf büyüklerinin de konu edildiği örnekler de
bulunmaktadır.
Mecnûn meselleri, esas i'tibâriyle Leylâ'nın âşkından kendini unutmuş Mecnûn'un, âşk
derdini hikâye edişi anlatılmaktadır. Meczûb mesellerinde ise, Allâh ile olan ilişki, yalvarıp
yakarma ve sıradan insanlara yönelik uyarılar konu edilmektedir. Farklı iki kavram üzerine kurulu
bu meseller arasında, köklü farklılıklar bulunduğunu söylemek kolay değildir. Yukarıda i'fâde
edilmeye çalışıldığı gibi mecnûn ile meczûb, esas i'tibâriyle kavramsal düzeyde ve sathî bir
farklılığa sâhiptir. Anlam içerikleri veyâ Mutlak ile olan ilişkileri/temasları bakımından benzerlik
arzederler. Yalnız, Mutlak Hakîkât ile temas, mecnûnda, insânî/cismânî bir âşk dolayımında ve
7

�mecnûnun bunu arzu etmesi ile başlamış/gerçekleşmiş iken; meczûbun bu teması, Allâh'ın lütfu, o
kimseyi seçip kendi katına yükseltmesi yâhut bilgisinden/sırrından haberdâr etmesi ile
gerçekleşmektedir. Ancak vardıkları menzîl-i Mutlak bir ve aynı olduğu ândan i'tibâren, oraya nasıl
ve hangi yoldan vardıklarının önemi silikleşmektedir. Bu anlamda çoğu örnekte, bu iki kavram
birbirini destekler bir mahiyete bürünmektedir.
Bu örneklerden biri Mısır'da geçmektedir ve bir meczûbun gönül gözünün aşk
vâsıtasıyla açılması anlatılmaktadır. Meczûb der imiş ki, "Sarhoş veyâ ermiş, yârin derdiyle ölürse
buna şaşılmaz zîrâ âşıklar ölmez! Asıl şaşılacak olan ölmeyip diri kalmasıdır. O, birgün bile diri
kalsa, gözyaşı döker, mum gibi yanar yakılır, erir. Âşığın işi düzene girmez. Bir mum gibi ayrılık
acısı ile yanar durur. Âşığın yanışı, mumun yanışından ziyâdedir. Çünkü ışığı, kendi
mumundandır/mumluğundandır. Ağlayıp sızlanan âşık, sevgiliyi bulursa, bir gül gibi başı üstünde
taşır/yürür (İlâhînâme, Gölpınarlı ter., 1967:b.1819-1826; İlâhînâme, Özbudun ter., 2012:127)."
Bu örnekle işâret edilmekte olan, temel olarak ilâhî âşk olmakla birlikte -ki Allâh'ın
lütfettiği cezbe veyâ vecd ile yaşanan taşkınlık hâlidir- insânî âşkı da kendisine konu edinmektedir.
Bu türden bir âşk, çoğu kere bir erkeğin bir kadına duyduğu cismânî/tensel âşkta vücûd bulur fakat
asıl olarak insânın/kulun, ilâhı ile olan temâsını ta'rîf ve i'fâde eder. Bu anlamda meczûba, yukarıda
anlatıldığı üzere, daha çok ve daha doğru olarak mecnûn denir. "Hayvan sevmeyi bilmeyen, insan
sevmeyi; insan sevmeyi bilmeyen Allâh'ı sevmeyi bilemez" olarak formüle edilen ilke gereği,
mecnûn; başlangıçta Leylâ'ya âşık olur. Bu âşkın derdi ile yoğruldukça kavrulur, olur, olgunlaşır ve
ilâhı ile olan temâsını, yine bir âşk formunda deneyler. Allâh'ı ve O'nun mutlaklığını, âşk kavramı
ile tanır.
Bu anlamda meşhûr Mecnûn örneğinde, 'cin çarpmış, cinlenmiş, içine cin girmiş yâhut
cinler tarafından ele geçirilmiş' anlamlarını da kendinde barındıran mecnûn kavramı, Arapçada da
Türkçede de, eski ve yeni kültürde de benzer bir anlam ile 'delirmiş, aklını yitirmiş, deli'
mânâlarında kullanılır. Bu aklını yitirmişlik hâli, kabaca, tutulduğu kara sevdânın eseridir.
Görüldüğü kadarıyla Mecnûn'a atfedilen şiirler de genel mânâda, elem, ümitsizlik ve âşkın
derdinden akan gözyaşları ile doludur. Aynı zamanda âşka dâir dert ve ızdırâbın terennümü
bakımından, Arap edebiyâtının en güzel eserleri sayılmaktadırlar (A.Ateş, 1993:440; Durmuş,
2003:278).
Söz konusu bu insânî/nefsânî/cismânî âşktan, İlâha/Allâh'a yol bulan için mecnûnluk;
cezbeye kapılmak veyâ cezbeyi bulmak demektir. Bu anlamda mecnûn, artık o cismânî âşktan geçip
yolun/âşkın/derdin kendisine, Âşkın kendisine râm olur ve ondan gayrıyı gönlüne/rûhuna harâm
bilir. Öyle ki, Mecnûn-ı Leylâ'yı (Leylâ'nın âşığı olan Mecnûn'u) âilesi ve dostları, Mekke'ye Kâbe-i
Muazzamâ'yı ziyârete götürmüşler. O arada da sıkı sıkı tembîhlemişler: "Kâbe'yi ilk gördüğün ânda
ettiğin duâ, her ne olursa olsun kabûl olunur. Dile, yalvar da Allâh seni bu âşk belâsından
8

�kurtarsın!" Varınca, koşmuş Mecnûn, yüzünü gözünü ellerini Kâbe'nin duvarlarına sürmeye
başlamış. Bir yandan da duâ edermiş: "Ya Râbbî lâ teslibnî hubbuhâ ebeden ve yerhamu'l-Lâhû
abden kâle âmînen!/Ya Râbbî! Sevdiğimin bu muhabbetini zinhâr benden eksik etme! Bu duâma
âmîn diyen kula da rahmet eyle!"
Fuzûlî, âşk derdi ile bürünmüş Mecnûn'un derdinden bu hoşnutluğunu şu dizelerle
söyler:
"Yâ Râb belâ-yı âşk ile kıl âşinâ beni,
Bir dem belâ-yı âşkdan etme cüdâ ben! (Fuzûlî, 2011:171)"
Abdu'r-Rahman Câmî'nin meczûpları ele aldığı hâli ile ikinci tür meczûb; meczûb
olmadığı hâlde meczûbluk taslayanlardır. İslâm târihi ve geleneği, sahte deliler bakımından oldukça
zengindir. Kutsal delilik veyâ meczûbluk, bir görüntü ve sosyal etkileri bakımından, yalnız
sarhoşlar için değil ayıklar için de 'kullanışlı' olmuştur denebilir.
Bu noktada Melâmîlik ve Melâmî yaşam tarzı akla gelebilir. Kendilerini Allâh yoluna
adarken, ermişliklerini ifşa etmemek için, dünyevî şöhretlerini fedâ ederek dışarıya karşı
sergiledikleri davranışlarında erdemlerini ve erdemli eylemlerini gizlemiş olan bu kimseler, doğal
olarak deli veyâ delirmiş zannedilebilir. Kaldı ki Melâmî yaşam tarzı, toplum nezdinde görünür
değildir, bu türden bir yaşama ve îmân etme biçiminin, gizli/örtük tutulması, bilinçli bir şekîlde
yürütülmüştür. Günümüzde bu türden bir dînî yaşam sürmeye çalışan kimselere rastladığımız olur
veyâ kendileri, gerek kurumsal olarak gerekse de sanal gerçekliği -Facebook gibi sanal ortamlarda
Melâmî adlı profiller- kullanarak bu yaşam tarzını ifşa ederler, fakat söz konusu bu tasavvûf
yolunun temel ilkesi, toplumda görünür olmamaktır. Çünkü Melâmîlikte, bir Müslüman için en
büyük tehlikelerden biri olan riyâdan kaçınmak, saf bâtınî bir yaşamı benimsemek ve kendilerini
hemen tüm yönleri i'tibâriyle meraklı gözlerden gizlemek esastır. Bu öğretiye göre temel dînî
yönelimler, iyi ameller ve dîndârlık dahî, dînin zâhîrini teşkîl etmektedir ve bunlara olan eğilim,
sadece gösteriş arzusundandır. Bu anlamda kişi, Allâh'ın mükâfâtını ve insanların beğenisini
arzulamak duygusu ile sürekli mücâdele etmelidir. Sonuç olarak Melâmîler, zorunlu dînî i'bâdetlere
katılmak yerine, namaz ve oruçlarını gizlice i'fâ etmişlerdir. Bu anlamda diğer tasavvûfî târiklerden
farklı bir anlayış olarak kabûl edilen Melâmîlik ve Melâmîler, kutsal/tasavvûfî delilere örnek teşkîl
etmezler.
Abdu'r-Rahman Câmî'nin sözünü ettiği meczûbluk taslamak, Melâmîlikten farklıdır ve
basbayağı faydacı ve sahtedir. Ferîdu'd-Dîn Attâr ise, İlâhînâme'de bu tür meczûbluğa yer vermez.
Onun ele aldığı meczûblar, çoğu yerde çoşkun bir cezbeye/âşka kapılmış, bu bağlamda söz
söyleyen, hareket eden kimselerdir. Başka deyişle kutsal delilerdir. Bâzı yerlerde ise, akıllı deli
tanımına uygun olarak konuşan, öğütler veren kimselerdir. Yalnız yeri geldiğinden, meczûbluk
taslayanlara bir örnek vermeyi uygun bulduk. Meczûb olmadığı hâlde öyleymiş gibi
9

�görünen/davranan bu kimseler, dînin emîr ve yasaklarına uymamak için meczûbluk taslar ve cezbe
hâlinde olduklarını iddiâ ederler. Bu tip kimseler, ona göre, açıkça zındıktır. Hz. Pîr Mevlânâ ise, bu
kimselere, zındıklık yönünden değil, daha faklı bir açıdan yaklaşır. Meczûb üzerinden sözünü
söylemeye farklı bir örnek olarak, Hz. Mevlânâ'dan bir tek örnekle iktifâ edeceğiz.
Bu hikâyeye göre, evlenecek uygun bir eş aramak üzere, yakın bir bölgeye giden bir
adam, kime sorsa uygun bir cevap yâhut tavsiye alamaz. Çâresi tükenmiş iken, elindeki bir sopaya
at gibi binmiş, koşturarak yaklaşmakta olan bir maczûba sormaya karar vermiş. Meczûb, "üç tane
kadın vardır ki sana uygun olabilir. Fakat bunların ikisi başkasına âittir, yalnız biri senin olur"
demiş. Merak edip soran adam, şu cevâbı almış meczûbtan: "Senden evvel bir başkası ile evlenmiş
(dul) bir kadının, ancak yarısı senin olabilir. Eğer bir çocuğu varsa, tümüyle başkasına âittir ve öyle
kalır. Yalnız sana kız-oğlan-kız gelen kadın tümüyle senin olur ki araman gereken, böyle bir eştir."
Bu ilginç sözlerden, merakı iyiden iyi kabaran adam: "Hikmet beyân etmede, güzel ve özlü söz
söylemede bu kadar ileri iken, nasıl olur da bir meczûb gibi gezersin? Güneş nasıl olur da böyle
gölgeler ardına gizlenir?" diye sormuş. Meczûb: "Ben aslında, senin de anladığın üzere meczûb
değilim fakat bu millet beni, başa geçirip kâdî yapmak istedi. Ben de istemediğimi söyleyip fakat
kabûl ettiremeyince, mecbûren meczûbluğa vurdum kendimi. Fakat asıl divânelik, bu asesi (deliliği,
toplumda yoldan çıkmışlığı, hayâsızlığı) görüp de evine kapanmamaktır!" demiş.
Bu hikâyede ifâde edilen meczûbluk veyâ meczûbluk taslamak örneğinden farklı olarak,
İlâhînâme'de kullanılan meczûb örnekleri kabaca üç sınıfta ele alınabilir. Bunlar, meczûbun Allâh
ile konuştuğu meseller, ilâhî bir gerçeği işâret ettiği veyâ bildirdiği meseller ve dünya meseleleri ile
ilgili uyarı ve sözlerini içeren meseller olarak ifâde edilebilir.
Meczûbun Allâh ile Konuştuğu Hikâyeler
Meczûbun Allâh ile diyalog yâhut doğrudan iletişim kurduğu mesellerden biri şöyledir:
Meczûbun birini bağlamışlar. O da ağzını kıpırdatıp bir şeyler söyleniyormuş. Ne dediğini anlamak
için bir adam, kulaklarını yaklaştırıp dinlemiş. Diyor imiş ki; "Bu Senin dîvânen, bir müddettir
Seninle aynı evde oturmakta idi. Fakat Sen onunla aynı eve sığmadın. Evde ya o oturmalıydı ya da
Sen. Senin hükmüne uydum sonunda ve evden çıktım. Mâdem ki Sen varsın, bu meczûb yoktur
artık! (Gölpınarlı ter., 1967:b.3340-3352; Özburun ter., 2012:224-25)"
Bu örnek üzerinden iletilmek istenen düşünce, tasavvûfta, 'benlik iddiâsı'ndan daha
beter bir hata ve günâhın olamayacağıdır. Zîrâ tasavvûf yolu, Allâh'a yönelmiş yoldur; dolayısıyla
bu yolda Allâh'tan başka bir varlık, değer, sevgi vs. tanınmaz. O'nun karşısında 'ben' veyâ 'biz'
demek şirktir. O hâlde insan, gönül evine Allâh girdikten sonra, oradan kendilik/benlik
düşüncesini/bilincini bile atmalıdır.
Benzer şekîlde bir meczûb, insanlardan, dünya yaşamından hatta kendinden bile
10

�bıkmışken, "Ey sırları bilen Allâh'ım!" der imiş, "yaratılışın sırrı nedir? Yaratışının sebebi nedir?
Bunun sebebini bilmiyoruz. Bu konup göçmeler ne zamana kadar sürecek? Doymadın mı
yaratmaya Ya Râbbî? ... Gönlüm dertle dolu, canım acıklanmakta çünkü günüm kararmış, ayım
bulut altında. ... Biz körlüğümüzden sırlara arkamızı çevirdik; hırka giyecekken, gafletle zünnâr
kuşandık. Gönül, bu sevdâda kalırsa, elimizde ancak bu sürgün kalacak. Yaşamaktan bir fayda
görmedikten sonra yaşamamın ne faydası var? Faydasını görsek bile hayrını görmedik bu
hayatın!(Gölpınarlı ter., 1967:b.3163-3191; Özburun ter., 2012:213-14)"
Zikredilen bu iki örnekte meczûb, Allâh ile doğrudan ittisâl hâlinde tasvîr edilmektedir.
O'na doğrudan hitâb etmek veyâ O'nunla doğrudan ilişki kurmak yetisine sâhip bir kimsedir ve bu
dolaysız temas sonucu edindiği verileri, kendine göre yollardan, insanlara aktarmaktadır.
Başka bir örnek; Başını Kâbe'nin Kapısına Vuran Bir Meczûb meselidir. Başını sabaha
kadar Kâbe'nin duvarlarına kapısına vuran bir meczûb, "Aç kapılarını bana!" diye yalvarırmış.
"Açmazsan eğer, ben de başımı vura vura ölür giderim Senin yolunda." Bunu söylerken murâdı,
cânını fedâ ederken, derdinden, içindeki yangından da kurtulmakmış ümîdi. O esnâda hatif gelmiş:
"Bu ev uzun zaman putlarla dolu idi. Sonra o putlar kırıldı. Şimdi sen kafanı kırsan ne olur?
Içindeki putlar kırıldı, seninkini de dışında kırılmış bir put sayarız, olur biter! Bu kapıda (kapı artık
Allâh'ın indidir) bu çeşit başlar eksik olmaz. Fakat unutma ki, bir deniz bir çiğ tanesiyle artmaz!''
Son söz olarak Attâr diyor ki: "Mâdem ki O'na karşı çalışıp çabalamamızın imkânı yoktur,o hâlde
yüzlerce feryâd û fîganla coşmak gerek!

(Gölpınarlı ter., 1967:b.2043-2052; Özburun ter.,

2012:140-41)"
Meczûbun, Allâh ile konuşmasına ilginç son bir örnek olarak Bir Meczûbun Münâcaâtı
meseli örneğini aktaralım: "Adam akıllı aklını yitirmiş bir meczûb, yüzünü göğe çevirip dermiş ki,
"Ya Râbbî! Sen sevgiden anlamıyorsun ama ben Seni dâimâ sevmekteyim. Senin, benim gibi birçok
sevgilin var fakat benim Senden başka sevgilim yok. Ey dünyaları aydınlatan Sevgili! Nasıl
diyeyim sana? Ne olursun, bir kerecik olsun sevgiyi benden öğren!(Gölpınarlı ter., 1967:b.29692976; Özburun ter., 2012:200-01)"
Meczûbun İlâhî Bir Gerçeği Bildirdiği Hikâyeler
Meczûbun, ilâhî bir gerçeği bildirdiği yâhut işâret ettiği hikâyelerden, İlâhînâme'de
geçen örneklerden biri sıtmalı meczûb örneğidir. Sıtmaya tutulmuş bir meczûba bir adam, belki alay
etmek maksadıyla, "sıtmaya tutulmuşsun, doğru mu?" diye sormuş. "Evet, doğru (ama bunu
düşünmesi gereken ben değilim)!" demiş meczûb, "eğer ben bu dertten ölürsem, sıtmanın (bu sefer)
kimi tutacağını Allâh bilir!(Gölpınarlı ter., 1967:b.1233-1234; Özburun ter., 2012:96)"
Bu sözü ile meczûb, sıtmanın önünde bir set olarak durduğunu, bunun; üzerinde bir
görev olarak bulunduğunu ve belki bu görevin kendisine, Cenâb-ı Mevlâ tarafından yüklendiğini
11

�anlatmak istemektedir. Sıtmaya tutulma görevini kendisi yüklenmiş/kabûl etmiştir, böylece de
geriye kalan herkesin, sıtma belâsından halâs olabileceğini işâret etmektedir. Asıl düşünülmesi
gereken, o öldüğünde, bu görevin kime tevdî edileceğidir ki bunu ancak Allâh bilir. Ancak görevin
sâhibi belirleninceye dek, toplumdaki her bir kimsenin, derîn bir korku hissedeceği âşikârdır.
Bu tip mesellere bir örnek de ağlayan meczûb örneğidir. Bir meczûb, yol kenârına
oturmuş, gözlerinden inci gibi yaşlar akıtmaktaymış. Biri neden ağladığını sorunca, "Cânım
dalgalanıp coşmakta, onun için mum gibi gözyaşlarına gark oldum. Ben yalnızca Allâh'ı diliyorum,
ama o beni hiç istemiyor, bana aldırış bile etmiyor!" demiş (Gölpınarlı ter., 1967:b.2964-2968;
Özburun ter., 2012:200).
İlâhî bir gerçeğe işâret etmek maksadıyla bir meczûb; Duâcı ile Meczûb meselinde; bir
âlimin yanındadır. Âlim, duâ etmekte, etrafındaki kalabalık da coşkuyla 'âmîn' demekteymiş.
Meczûb sormuş, âmîn ne demektir diye. 'Hoca Allâh'tan ne diliyorsa, öyle olsun, öyle olsun
anlamında söylüyoruz" demişler. "Allâh ne dilerse öyle olur, ne eksik ne fazla! O hâlde ne diye
uğraşıp duracaksınız? O bir şey diledi mi olur, dilemedi mi, gülünde diken biter ancak!" demiş
(Gölpınarlı ter., 1967:b.2956-2963; Özburun ter., 2012:199-200).
Bu türden meczûb hikâyelerine bir son örnek olarak Bir Meczûb ve Cumâ Namazı
meseli kaydedilebilir. Yalnız başına namaz kılmaya alışmış bir meczûbu, arkadaşları Cumâ
Namazına götürmüşler. Cemaâte katılıp imâm ile birlikte tekbîr getireceği esnâda, meczûb; birden
bire öküz misâli böğürmeye başlamış. Arkadaşları üzülmüşler, onu câmiye getirmekten ötürü
pişmân olmuşlar. Namazdan sonra kızmış ve sormuşlar. Meczûb, "Tam namaza durduğumuz
esnâda, hoca önüme düşüp öküz almaya koyuldu. Bu olay tam, Fâtihâ Sûresi okunurken oldu. Ben
de Allâh'a karşı değil öküze karşı durduğumuz için, tekbîr getirmeyip öküz gibi böğürdüm." demiş.
Arkadaşları hocanın yanına gidip, özür dilemek üzereyken, hoca, "Arkadaşınız doğru söylüyor. Kaç
zamandır köye gidemiyordum, bir öküzüm olmadığını da hatırladım. Bir ân bir öküz alayım diye
düşünüp kurarken, böğürme sesini duydum da kendime geldim" demiş (Gölpınarlı ter.,
1967:b.1745-1757; Özburun ter., 2012:122).
Dünyevî Meselelere İlişkin Meczûb Hikâyeleri
Meczûbun dünyevî meselelere ilişkin yâhut dünyada sürdürülüp düzenlenmesi gereken
dînsel hayata ilişkin uyarı ve öğütlerine dâir mesellere bir örnek olarak, Bir Meczûbun Kabîr
Başındaki Sözleri adlı hikâyesi anılabilir. Coşkun bir meczûb, bir seher vakti, yol üstünde bir büyük
zâtın kabrîni görmüş. Kabîr, yalnız bir taştan i'bâretmiş. Uzun zaman orada durup, orada yatan zâtın
rûhu ile görüştükten sonra, "Şu uyuyan adamın hiçbir şeyi yok! Bu dünyadan ona, şu taştan
başkasını vermemişler. ... Bu uyuyan adam, hem dünyayı hem âhireti terk etmiş. Çünkü bunların
ötesinde, başka bir şey istemekte. İstediği şeyi ise, hiç kimse ele geçiremedi. Neyi var neyi yoksa,
12

�bu uğurda verdi; şimdi hiçbir şeyi yok!(Gölpınarlı ter., 1967:b.3316-3339; Özburun ter., 2012:22324)"
Başka bir örnek olarak ise, Bir Tabut Gören Meczûb hikâyesini anlatalım: "Tabutu eller
üstünde giden, toplumca sevilen bir kimseyi görünce, kim olduğunu sormuş meczûb. "O, pehlivân
bir gençti!" demişler. "O zavallı yiğit, güreşte ustalaşmış ama bugün kiminle güreştiğini pek
bilememiş! Ona öyle bir yiğit sataşmış, onu yere vurup öyle bir kanlara gark etmiş ki, artık düştüğü
yerden kalkması mümkün değil'' demiş (Gölpınarlı ter., 1967:b.3004-3018; Özburun ter.,
2012:203)."
Bu anlamda Attâr, kişinin bu dünya yaşamında, ne bir şeye sâhip olabileceğini ne de
ebeden burada kalacağını işâret etmektedir. Aklı başında olan kimse, içinde kısa bir müddet
kalınacak bu âlemde, uzun müddet kalacakmış gibi yaşamaz. Gönül ehli ise, öte/ebedî âleme,
nihâyet varacağı ve ebeden orada kalacağı âleme hazırlanır çünkü herkes, nihâyet, o âleme âittir.
Değerlendirme
Sözlük anlamı 'çekmek' olan cezbe, tasavvûfta; 'Hakk'ın, kulunu huzuruna ânîden
çekmesi' anlamına gelir. Cezbe ile Allâh, Kendisi ile kulu arasındaki perdeyi/mesâfeyi/ulaşılmaz ve
anlaşılmaz olmak durumunu kaldırır ve yakîn nûru ile onu, yüce makâmlara erdirir. Bu; Allâh'ın,
dilediği kuluna lütfûdur, hesâba gelmez ve akıl almaz. Sâniyen, bu lütfa mazhâr olmak için kulun
sevilmesi gerekir.
Cezbe ile çekilmiş ve ulaşılmaz hakîkâte şâhit kılınmış kimse, meczûbtur ve bu lütûf
onda, yukarıda işâret edildiği üzere, i'bâdet/kulluk şevki uyandırıp onu bir mürşîd-i kâmil de
edebilir, tersine bu türden bir şevk uyanmaya da bilir. İşte meczûb; aklî melekelerini muhâfaza
edemeyip, o yüce Hakîkâtte kendini/benliğini kaybeden; bedenen başka rûhen başka bir âlemde
yitik kalandır. Allâh'tan başka bir şeyi bilmeyen, doğrudan temas ettiği o benzersiz Hakîkâtin
etkisinde, vecd ve istiğrak hâlinde dâîm kalır. Kur'ân-ı Mubîn'de, Şûra Sûresi (42/13) âyet-i
kerîmesi de bu hakîkâte işâretle, ''Allâh, dilediğini kendine çeker!'' demektedir.
Bu nokta-ı nazardan bakınca, meczûb, sâlike üstündür denebilir. Zîrâ sâlikin, tasavvûf
veyâ Allâh yoluna girmesindeki sâik, O'na yaklaşmak, Hakîkâtin bilgisine zerre miktâr olsun şâhît
olmak arzusudur. Sâlik-i tarîkin elinde, bu yolda geçirilecek bir ömür sonunda, menzîl-i maksûda
varmanın bir garantisi de bulunmamaktadır. Buna karşın, meczûb; arzu edip yönelmediği hâlde,
daha başını bilmeden bu yolun sonuna vâsıl eylenmiş ve bir anlamda en büyük ödüle,
zahmetsiz/çilesiz konuvermiştir.
Allâh'ın kuluna yönelmesi, cezbe; kulun İlâhına yönelmesi ise âşktır. Âşkın kuvveti,
sâliki erdeme, kemâle, olmaya ve olgunlaşmaya götürür. Bu büyük bir mertebedir fakat cezbin en
hafif mertebesi, kula, Mutlak Hakîkâtin kapılarını açmaktadır. Cezbin kuvveti ne kadar şiddeti
13

�olursa, meczûbun benliğinde açacağı yara da o kadar derîn olacaktır. Bu türden bir cezbe, lüft-ı
İlâhîye mazhâriyyet, bulunmaz nîmettir fakat tasavvûfta, sülûk görmeyenin cezbi de makbûl kabûl
edilmemektedir. Çünkü cezbin, o şiddetli girdabın etkisinden kendisini kurtarıp seyr-i sülûk ve
amele yönelmeyen meczûbun, irşâd mehâreti göstermesi pek güçtür.
Başka deyişle dervîşin, rûhen yönelip arzu ettiği cezbeyi, seyr-i sülûk ile aklîleştirdiği
fakat meczûbun, rûhen en derîn bir şekîlde elde etmiş olsa da, bu tecrübeyi aklen kavrayıp
anlamlandıramadığı söylenebilir. O artık cezbi içinde, kendinden ve başka her şeyden bihaber,
başkalarına ve kendine faydadan hâlî bir şekîlde fakat kurtulmuş/kurtarılmıştır. Peki meczûbun
bundan nasîbi nedir denirse, onu ancak Allâh bilir.
Metinde işâret edildiği noktalarda dikkati çeken bir husûs, tasavvûf öğretisinde bâzı
konuların, felsefe târihinde bilinen bâzı meselelerle olan benzerliğidir. Bunlardan biri, Platon'un
'Mağara Benzetmesi'dir.
Platon'un, güneş ışığı sembolü ile resmettiği varlığın hakîkâti veyâ Mutlak; dolaysız
biçimde deneylenmesi karşılığında, bu tecrübeyi arzu eden kimselerden ağır bedeller istemektedir.
Hakîkâtin şâhidi yâhut filozof, bu benzersiz tecrübenin ardından; mutlak özgürlük, şevk ve zevk
hâlinde bulunduğu gerçeklikler âlemini geride bırakıp, rûhun zindânı olan nesneler dünyasına geri
dönmeli ve sıradan insanlara, hakîkâtten/Mutlaktan haber vermelidir. Ancak bunun kolay olmadığı
açıktır. Zîrâ rûh, fizik beden içinde, âdeta zindânda gibidir ve bu zindândan nihâyet kurtulduğu ve
mutlak özgürlüğe ulaştığı bir durumdan vazgeçip, söz konusu zindânına geri dönmesi elbette çok
zor olacaktır. Filozofun görevine ve bu zor kararına, İslâm filozofları İbn Sînâ ve İbn Tufeyl Hayy
b. Yekzân; İbn Bacce ise Kitâbu İttisâl el-Akl bi'l-İnsân ve Kitâbû Tedbîru'l-Mütevahhîd adlı
eserlerinde değinmektedirler.
İşte tam da bu anlamda, Allâh'ın cezbe yolu ile kendisine çektiği, Âşk-ı İlâhî ile
bürüdüğü, benliğini elinden alıp, Mutlak Benlik ile temasa getirdiği meczûbun, o büyük zevk ve
yücelik makâmından geri dönüp/inip, sâkinleşip/durulup insanlara o Mutlak deneyden haber
vermesi kim bilir ne zor olacaktır? Bundan haberdâr olamayan kimselerin, eğitilip bilgilendirilmesi,
irşâd edilmesi gerekmektedir; bu bir görevdir fakat bu yüce görevin i'fâsı aynı zamanda, geçici ve
değersiz olduğu tüm açıklığı ile anlaşılmış olan bu dünyaya, bir süre daha katlanmak anlamına da
gelecektir. Anlaşılan odur ki meczûb, hakîkâti, seyr-i sülûk dolayımında deneylemiş olmadığından,
ne ve nasıl yapması gerektiğine ilişkin önceden bir bilgiye ve eğitsel bir tecrübeye sâhip değildir.
Dolayısıyla da geri döndüğünde, benliğini ardında bırakmış, delirmemiş fakat ilâhî cezbin
etkisinden de kurtulamamış olarak yaşamını sürdürmektedir.
Benzer şekîlde Antik Yunan düşünürü Plotinus için, evrenin yaratılması, sırasıyla küllî
aklın, rûhun ve maddenin bir anlamda Tanrı'dan veyâ onun tâbiri ile Bir'den 'taşması' sonucu
olmuştur. Bu taşma/emanasyon/südûr, en yüce olan Bir'den başlar ve en zelîl olan cansız maddeye
14

�değin devâm eder. Bir'den ilk taşan küllî akıldır, küllî akıldan ise, rûh veyâ evren rûhu taşar. Evren
rûhundan ise, südûr silsilesinin son parçası olan dünya veyâ madde evreni taşar. Dolayısıyla, taşma
mertebeleri arasında, Bir'e en yakın olan küllî akıl iken, en uzak olan maddedir. Temel olarak her
varlığın Bir'den taştığı söylenebilirse de, Bir'e/Tanrı'ya olan mesâfe arttıkça, O'ndan alınan payın
azaldığı da i'fâde edilmelidir. Bu anlamda yaratma, Bir'in/Tanrı'nın kendisini anlatma, kendisini
evrende ve insanda var etme fiîli ve sürecidir. Evrenin yaratım sürecinde ana durakları teşkîl eden
akıl, rûh ve madde; tümüyle insanda var bulunmaktadır. O hâlde insan, kendi iç kuvvetlerini
kullanmak sûretiyle Bir'e veyâ Tanrı'ya ulaşabilir.
Bu anlamda insan, kendi fizik bedeninden veyâ maddesinden hareketle madde evrenini
ve fizik doğayı anlayabilir. Böylece bir üst mertebeye yükselir ve rûh sâhibi bir canlı varlık olarak,
evren rûhunu kavrayabilir. Bu mertebede elde ettiği kuvvet ile akıl/küllî akıl seviyesine yükselerek
kendi bireysel/insânî aklı dolayımında, küllî aklı da kavrayabilir. Bu taşma/südûr yolunun tersten
yürünmesine imkân verecek kuvvetler, her insanda mevcût bulunmakla birlikte bu yolculuğu
tamamlayabilenler ancak filozoflar ve peygamberlerdir. Ancak küllî akıl seviyesine ulaşmak,
yolun/yolculuğun bittiği anlamına gelmemektedir. Çünkü küllî akıl ile Bir/Tanrı arasında, kat
edilmesi gereken son bir aşama daha vardır. Ancak insanın, insânî kuvvetleri bakımından bu
mesâfeyi kat edecek türden bir yetisi yoktur. O hâlde bu mesâfe nasıl ve ne ile kapanır? İşte
Plotinus, Bir'in/Tanrı'nın bu son aşamayı, kendisine yaklaşmak arzusunu gösteren insana lütfedip,
onu 'kendine çekeceğini' söyler. Başka deyişle insanın Allâh'a olan yolculuğu, son aşamada cezbe
ile tamamlanır, son bulur ve ikmâl olur.
Meczûbun kapıldığı cezbe, bu türden bir arzu ve irâdî yolculuğun sonucunda ortaya
çıkmaz. Kaldı ki İslâm tasavvûf teorisinin etkilediği kaynakların başında, Plotinus felsefesinin
geldiğini savunan kimi yazarların bulunduğunu hatırda tutarak söylemeliyim ki, bu iddiâ henüz,
temellendirilip ispât edilmeye muhtaçtır. Ancak yukarıdaki karşılaştırmadan hareketle, aralarındaki
benzerliğin dikkat çekici olduğu da söylenmelidir. Son olarak Yunus Emre'den bir alıntı ile
söyleyelim: ''Cezbe-i âşk olmayınca, neylesin şeyhim beni!''
Bu kısa değerlendirmenin ardından şu sorular sorulabilir: Acaba kimilerine göre,
uygunsuz hatta tehlikeli davranışlar sergileyen meczûblara, toplumsal yâhut dînsel baskının
yönelmemesinin; eğer zararsız iseler, hem toplum tarafından gözetilip hem de dînî vecibelerden
muaf kabûl edilmelerinin temel nedeni nedir? İslâm toplumunun meczûblara bakışının, onları kutsal
addetmesinin ontolojik ve epistemolojik temelleri nelerdir? Başka bir bakış açısı ile, meczûbun
içinde bulunduğu topluluğun, kendisinin 'yüzü suyu hürmetine' korunup kollandığını; dünyanın,
onların bereketine hürmeten döndüğünü; meczûbun, topluma bereket, şifâ ve umut getiren gizli bir
evliyâ olduğunu düşünmek mümkün müdür? Allâh ile kulu arasında, aracılık edecek türden totem,
ikona, maddî sembol yâhut kişilerin bulunmadığı bir dînde (İslâm'da), meczûblar, Mutlak'ın insanlar
15

�arasındaki temsîlleri sayılabilirler mi? İslâm toplumlarında meczûbun, yüz yıllara yayılan i'tibârının
sebebi ne olabilir? Bu sorulara verilecek türden; aklî/felsefî, varlığın özüne ilişkin/ontolojik yâhût
akıl, deney veyâ gözlem yolu ile ulaşılabilecek/epistemolojik türden delîllerin bulunmadığı açıktır.
Meczûbun halk içinde ulu orta gezip bir uyarıcı olarak konuşması, doğruyu olduğu gibi
ifâde edip insanları o gerçeğe uyandırmaya çalışması, bir anlamda, Antik Yunan toplumunda
Sokrates'in i'fâ ettiği görevi de hatırlatır. Kaldı ki sözlerindeki anlam derînliği ve ilâhî hikmet, İslâm
toplumlarında meczûba karşı beslenen saygı ve sevginin esas temelini teşkîl etmiş görünmektedir.
İslâm kültür târihinde meczûbların, tüm irrasyonelliğine karşın, paradoksal bir biçimde,
sözleri ve davranışları bilhassa mânidâr, latîf ve gizemli kabûl edilmiştir. Bu anlamda meczûbluk;
ezoterik ve derûnî sûfî öğreti ile mânevî yolculuğa kolaylıkla olanak sağlamıştır denebilir.
Ayrıca edebî bir metinde, tasavvûfî düşüncelerini ifâde etmek üzere seçilen
meczûb/mecnûn figürü; yazar için, ağza alınmayacak türden, tehlikeli, ezoterik yâhut dîne ters
düşen bir takım düşüncelerini rahatça dile getirebilmesi açısından oldukça elverişli görünmektedir.
Bu anlamda Dols'a göre meczûb-mecnûn kavramları; yaşadığı devirde cârî ilâhî/dînî düzeni sıklıkla
ve sert şekîlde eleştiren Ferîdu'd-Dîn Attâr için, arkasına sığınabileceği sağlam bir kalkan vazîfesi
görmüştür (Dols, 2013:492-93).

Kaynakça
Ateş, Ahmed, (1993), Mecnûn, İslâm Ansiklopedisi, İslâm Âlemi, Târih, Coğrafya,
Etnoğrafya ve Biyografya Lugâtı; c.7, İstanbul, M.E.B., ss.439-440.
Ateş, Süleyman, (tarih yok), Tasavvûf; yer yok, Radikal-Yeni Ufuklar Neşriyât.
Attâr, Ferîdu'd-Dîn, (1967), İlâhînâme; (Çev. Abdulbâki Gölpınarlı), İstanbul, M.E.B.
Yayınları.
Attâr, Ferîdu'd-Dîn, (2012), İlâhînâme; (Çev. Serkan Özburun), İstanbul, Semerkand
Yayınları.
en-Nedvî, Abdu'l-Bâkî, (1998), Kitâp ve Sünnetin Rûhuna Göre Tasavvûf ve Hayat;
(Çev. Mustafa Ateş), Ankara, T.Diyânet Vakfı Yayınları.
Meczup, (1989), Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi; c.15, İstanbul, Ana
Yayıncılık A.Ş.
Dols, Michael W., (2013), Mecnûn: Ortaçağ İslâm toplumunda Deli; (Çev. Didem
Gamze Dinç), İstanbul, Pinhan Yayıncılık.
Durmuş, İsmail, (2003), Mecnûn, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.28,
Ankara, 277-278.
16

�Fuzûlî, (2011), Leylâ vu Mecnûn; (Haz. Hüseyin Ayan), İstanbul, Dergâh Yayınları.
Ibn Haldûn, (1998), Şifâu's-Sâil; (Haz. Süleymen Uludağ), İstanbul, Dergâh Yayınları,.
Nicholson, R.A., (1993), Meczûp, İslâm Ansiklopedisi, İslâm Âlemi, Târih,
Coğrafya, Etnoğrafya ve Biyografya Lugâtı; c.7, İstanbul, M.E.B., ss.447-448.
Pellat, Ch., (1986), Madjnun Layla, The Encyclopaedia of Islam; (ed. C.E. Bosworth,
E.van Dozel, B.Lewis and Ch.Pellat), vol.5, New Edition, E.J.Brill, Leiden, ss.1102-1107.
Topçu, Nureddin; (târih yok), Tasavvûfun Merhaleleri ve Mevlânâ-önsöz, Şerh-i
Mesnevi Tâhiru'l-Mevlevî, c.1-2, yer yok, ss.5-10.
Uludağ, Süleyman, (2003), Meczûb, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi,
c.28, Ankara, 285-286.
Yılmaz, H. Kâmil, (2003), Cezbe, Türkiye Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, c.3,
Ankara, 504.

17

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10973">
                <text>2216</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10974">
                <text>FERİDU'D-DÎN ATTÂR'DA MECZÛB VE İLÂHÎ KUDRETLE İLİŞKİSİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10975">
                <text>ERTEN, Murat</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10976">
                <text>Anahtar Kelimeler: Feridu'd-Dîn Attâr, Meczûb, cezbe, Allâh, sır. ÖZET  Meczûb kavramının, Türkçede tam bir karşılığını bulmak zordur. Arapçada ise, 'cezbeye kapılmış' anlamını içermekle, bir anlamda, Allâh'ın çekim kuvvetinin etkisinde olmayı i'fâde eder. Bu anlamda meczûb, Türk halk kültüründe, ilâhî sırlara mâlik özel bir kişilik olarak kabûl edilegelir. Feridu'd-Dîn Attâr da, dîne dâir bâzı sırları, meczûbun ağzından dile getirir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10977">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10978">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10979">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10980">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1384" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1686">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/df7e090f0f898818441d32599c2db2b2.docx</src>
        <authentication>93f73966c7ee7183e4bda1bf1e21695a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1687">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a500b47d4062e992adfdd062acb0f19e.pdf</src>
        <authentication>5feaf6e0c2d0842a97988aa2c13cf023</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10971">
                    <text>MEMET BAYDUR’UN TİYATRO YAZARLIĞI VE ELEŞTİRİ
Kemal EROL
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü Van / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Memet Baydur, tiyatro, eleştiri, bozuk düzen, uygar insan.
ÖZET
Memet Baydur (1951-2001), Türk tiyatro tarihine yirminci asrın son çeyreğinde yazdığı
eserleriyle damgasını vuran en başarılı yazarlardan biridir. İlk olarak 1982’de yazdığı Limon adlı
oyunuyla gündeme gelen yazar, son oyunu Lozan (2001)’a kadar çoğu Devlet Tiyatrosunda
sahnelenen toplam yirmi altı eserle gündemdeki yerini korur. Pek çoğu bir toplumsal gerçeği
tanıma bağlamında durum tespitine dayanan bu eserlerin dokusuna ülkenin 1980-2000 yılarına
ait politik, ekonomik, sosyolojik ve kültürel anlayışı hâkimdir. Memet Baydur, tiyatro
oyunlarında yerel unsurlardan yola çıkarak evrensel olanı göstermenin peşindedir. Eserlerin
tamamında önemsenen en temel unsur, ‘uygar dünya’ ve ‘uygar insan’ olgusudur. Yazarın
genellikle eleştirel ve sorgulayıcı bir tutum sergilemesi de bu esasa dayanır. Yazar, tiyatro
sanatına doğrudan eğitici, öğretici bir rol vermez veya sorunlara çözüm reçetesi yazma görevini
yüklemez ama tiyatronun cesaret gerektirdiğine ve toplumun uygarlık yolunda geliştirici bir güce
sahip olduğuna inanır. Memet Baydur’un tiyatrosunda eleştiri, ekonomik ve kültürel boyutları
olmakla birlikte daha çok sosyal ve politik yönde gelişir. İnsanî erdemlere sığmayan bireysel
davranışlar, toplumsal duyarsızlıklar, uygar çağın gerisinde kalmış politik yaklaşımlar ve baskıcı
siyasal yönetimler bu eleştirinin çerçevesini oluşturur. Yazarın keskin bir mizahı da kattığı,
toplumun her kesiminden insanı görüş ve düşünceleriyle buluşturduğu tiyatro oyunlarında
kullandığı dil ironiktir. Doğa, köy ve kenti kapsayan çevre sorunları; toplumsal hayat, kadının
sosyal yaşamdaki yeri, aydın sorumluluğu, sığ modernlik anlayışı; yerel yönetim, sanatsal
faaliyetlere bakış; teknolojik gelişme ve bilimsel kalkınma; hukuk ve adalet anlayışı, klişe
adetler, geleneksel yaşayışlar ve ezberlenmiş doğrular bu ironik dilin eleştiri konularıdır.
Çalışmada ‘belge tarama yöntemi’ kullanılacaktır. Amaç, Memet Baydur’un tiyatro yazarlığını
araştırmak ve 1980 sonrası Türk edebiyatına kazandırdığı tiyatro oyunlarının eleştiri alanlarını
belirlemek, bilimsel değerlerini tanıtmaktır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1688">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/02bfbf94d54462b7308fd958a7748aa0.docx</src>
        <authentication>e858215f39d8f5fe86dae9300a8ff986</authentication>
      </file>
      <file fileId="1689">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/889e3b31594c41d78ef3e0e7e0fca0a6.pdf</src>
        <authentication>e2f09e29e8808decdf68cc4d9e8f2c7e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10972">
                    <text>MEMET BAYDUR’UN TİYATRO YAZARLIĞI ve ELEŞTİRİ
Kemal EROL1
Özet
Memet Baydur (1951-2001), Türk tiyatro tarihine yirminci asrın son çeyreğinde
yazdığı eserleriyle damgasını vuran en başarılı yazarlardan biridir. İlk olarak 1982’de
yazdığı Limon adlı oyunuyla gündeme gelen yazar, son oyunu Lozan (2001)’a kadar
çoğu Devlet Tiyatrosunda sahnelenen toplam yirmi altı eserle gündemdeki yerini
korur. Pek çoğu bir toplumsal gerçeği tanıma bağlamında durum tespitine dayanan bu
eserlerin dokusuna ülkenin 1980-2000 yılarına ait politik, ekonomik, sosyolojik ve
kültürel anlayışı hâkimdir. Memet Baydur, tiyatro oyunlarında yerel unsurlardan yola
çıkarak evrensel olanı göstermenin peşindedir. Eserlerin tamamında önemsenen en
temel unsur, ‘uygar dünya’ ve ‘uygar insan’ olgusudur. Yazarın genellikle eleştirel ve
sorgulayıcı bir tutum sergilemesi de bu esasa dayanır. Yazar, tiyatro sanatına
doğrudan eğitici, öğretici bir rol vermez veya sorunlara çözüm reçetesi yazma görevini
yüklemez ama tiyatronun cesaret gerektirdiğine ve toplumun uygarlık yolunda
geliştirici bir güce sahip olduğuna inanır.
Memet Baydur’un tiyatrosunda eleştiri, ekonomik ve kültürel boyutları olmakla
birlikte daha çok sosyal ve politik yönde gelişir. İnsanî erdemlere sığmayan bireysel
davranışlar, toplumsal duyarsızlıklar, uygar çağın gerisinde kalmış politik yaklaşımlar
ve baskıcı siyasal yönetimler bu eleştirinin çerçevesini oluşturur. Yazarın keskin bir
mizahı da kattığı, toplumun her kesiminden insanı görüş ve düşünceleriyle
buluşturduğu tiyatro oyunlarında kullandığı dil ironiktir. Doğa, köy ve kenti kapsayan
çevre sorunları; toplumsal hayat, kadının sosyal yaşamdaki yeri, aydın sorumluluğu,
sığ modernlik anlayışı; yerel yönetim, sanatsal faaliyetlere bakış; teknolojik gelişme ve
bilimsel kalkınma; hukuk ve adalet anlayışı, klişe adetler, geleneksel yaşayışlar ve
ezberlenmiş doğrular bu ironik dilin eleştiri konularıdır.
Tarama modelinde ele alınan çalışmada literatür taraması ve metin
çözümlemesi yoluna gidilmiştir. Amaç, Memet Baydur’un tiyatro yazarlığını
araştırmak ve 1980 sonrası Türk edebiyatına kazandırdığı tiyatro oyunlarının eleştiri
alanlarını belirlemek, bilimsel değerlerini tanıtmaktır.
Anahtar Kelimeler: Memet Baydur, tiyatro, eleştiri, bozuk düzen, uygar insan

1

Yrd. Doç. Dr., Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, lameklare@gmail.com

�THE PLAYWRIGHT OF MEMET BAYDUR AND CRITICISM

Abstract
Mehmet Baydur (1951-2001) is one of the most successful playwrights who
influence the literature with his works in the final quarter of 20th century. The
playwriht firstly known with his play called ‚Limon‛ in 1982 , maintains his place in
agenda with total twenty-six works until his final play ‚Lozan‛ (2001). Because many
of these works contains the determination of situation connected with social reality,
they have political , economical , sociological and cultural point of viev about the years
of 1980- 2000 in the country. Mehmet Baydur aims to show universality by using local
elements. The main element that is considered in the whole of the works is ‚civilized
world‛ , ‚civilized person‛ . So playwriht generally shows a critical and interrogative
attitude. The playwright don’t give an educative , instructive role or responsibility for
solving problems to the art of theater . But he believes that theater requires the courage
and it has an improving power in the civilization way of the society.
The criticism in the theater of Mehmet Baydur has economical and cultural
dimension. However it has mostly social and political aspects. The individual
behaviors that don’t comply with the human virtue, the social insensitivity , the
political approach staying behind the civilized age and the repressive managements
constitute the fame of this criticism. Also the language used by the playwright in the
plays that the thoughts of every person in the society can meet , is ironic. The nature
,the village and the environmental problems, the social life, the role of woman in the
social life, the responsibility of intellectuel person , the perceptiveness of modernity,
the local management , the point of view to artistic activities , the tecnolocial
development and the scientific improvement , the perspectiveness of law and justice ,
the trite customs , the traditional life and the truthes memorized is the criticism
subjects of this ironic language.
‚The method of scanning document‛ is used in our study. Our purpose is
researching the playwright of Mehmet Baydur and determining the criticism area of
his play after 1980 , that contribute Turkish literature , and introducing the scientific
value .
Key Words: Mehmet Baydur , theater , criticism , disorganized, civilized human

Giriş:
Kurmaca metinler arasında sahne ve seyirci ortamına hitap eden tiyatro
türünün ortaya çıkışı, insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe dayandırılabilir. İlkel
topluluklar arasında bile tören, ritüel ve eğlence türleri gibi çeşitli gösterilere dayanan
örneklerine rastlanır. Bu bağlamda tiyatronun iki ayrı kaynaktan doğduğuna ilişkin
görüşler ileri sürülür. Birinci görüş, tiyatronun, önce ‚mimus‛tan çıktığı, yani

�‚insanların içindeki oyun oynama içgüdüsünden‛ meydana geldiği ve bazı sosyal
gelişmelere bağlı format değiştirerek bugünkü halini aldığıdır. İkinci kaynak ise, dinî
ayin ve tören anlamına gelen ‚cultus‛tan çıktığı görüşüne dayanır (Yalçın ve Aytaş,
2002: 13). Tiyatro tarihçileri, eski Yunan medeniyetinde şarap, eğlence ve bereket
tanrısı olarak bilinen ‚Dionizos‛ için yapılan törenleri dünya tiyatrosunun başlangıcı
olarak kabul ederler. Buna göre tabiat olaylarının insan üzerindeki olumlu/olumsuz
etkisi, bazı görsel tepkilerin oluşmasına yol açmıştır. Örneğin pozitif etkiler, şükran
şölenleri ve minnet duygusu ayinleriyle karşılanmıştır. Korku uyandıran negatif
olaylar ise, insanı bir güven arayışına sürüklemiştir. Bu arayış da yarı dinî, yarı sosyal
gerçekliğe dayalı bir niteliği olan tiyatronun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna
göre ‘tiyatro’ kavramı, ‚insanın hayat, yaratılış ve kendini algılama gücü ile bütün
kavramlar karşısında gösterdiği tepkinin gelişmiş bir hâli‛ (Yalçın ve Aytaş, 2002: 15)
olarak tanımlanır. Tiyatro, toplumun gelenek ve göreneklerinin, kültürel değerlerinin,
sosyal problemlerinin, kısacası ret ve kabullerinin kendine özgü üç unsuru (metin,
oyuncu ve izleyici) vasıtasıyla belli bir meydan, plato veya sahnede canlandırılması
durumudur. Türk tiyatrosu, yazılı bir metne bağlı kalmayan Karagöz, Ortaoyunu,
Meddah ve Gölge oyunu örneklerinde olduğu gibi çok da özel mekân ve resmiyeti
gerektirmeyen bir gelenekten doğmuştur. Bizde Batı tarzı tiyatronun teşekkülü,
‚Dârü’l-Bedayî’nin kurulmasıyla birlikte başlar. Bundan sonra oyunların sahnelendiği
Devlet veya Şehir tiyatroları gibi yerler, bir eğlenme ortamı olmaktan çok kültür
edinme mekânı olarak algılanır.
Gelişmiş toplumlarda bir sosyalleşme aracı olarak kabul edilen tiyatro için en
mühim unsur, yazılı metin, dolayısıyla oyun yazarlığıdır. Dünyada bu mesleğin ayrı
bir ekol haline gelmesi, Rönesans’ın yol açtığı Aydınlanma çağına dayanır. Türk
edebiyatında ise, daha önce yazılmış oyun metinleri vardır ancak bu alanda daha
nitelikli metinler asıl Tanzimat dönemiyle birlikte artış gösterir. Cumhuriyet
döneminde daha fazla ilgi gören tiyatro yazarlığı, 1950-2000 yılları arasındaki süreçte
Batı standartları yolunda olgunlaşan çağdaş Türk tiyatrosunun niteliğini de artırmıştır.
Bu dönemde dikkat çeken tiyatro yazarları arasında Memet Baydur, dramdan çok epik
niteliği ağır basan tiyatro metinleriyle gündeme gelir. Baydur, stilize veya şairane
dekor tasarımından çok oyunun geçtiği yere ve tarihe uygun realist dekor anlayışıyla
bir fark yaratır. Bu bağlamda Baydur’un bireysel konular yerine çözüm bekleyen
toplumsal sorunları sahneye taşıma; sorgulama ve eleştiri mekanizmasını kullanarak
toplum hizmetinde evrensel değer savunuculuğunu yapma konusunda toplum
nezdinde itibarı güçlüdür. Zira modern tiyatro uluslar arası nitelikleri esas aldığı için
yalnızca ulusal kaynaklardan beslenmez ve sadece ulusal değerleri konu etmez. Keza
tiyatro eleştirmenlerine göre de ‚Beynelmilel bir sanat şubesinde hususî ve millî bir
inkılâp yapmanın imkânı‛2 aranmaz.
dönem

2

Memet Baydur, Devlet tiyatrolarında sahnelenen pek çok oyununda özellikle
eleştirisini yapmaktadır. Örneğin
Cumhuriyet Kızı, üniversitede

‚Yeni Adam’ın Tiyatro Anketi: Yaşar Nabi’nin Cevabı‛, Yeni Adam, S.280, 9 Mayıs 1940, s.4.

�akademisyenlerin 1402 no.lu yasa ile görevlerinden uzaklaştırılmalarının eleştirisine
yoğunlaşır. Kamyon’da Turgut Özal döneminin tüketim ekonomisine geçmiş toplumun
köyden kente göç etmesinin arka planı irdelenir. Uğur karakterinden yola çıkılarak bir
dönem gençliğinin para kazandıran meslek gözüyle baktıkları doktorluk, mühendislik,
avukatlık gibi toplumda ilgi gören meslekleri edinme sevdasının eleştirisi Düdüklüde
Kıymalı Bamya'nın konusudur. Yeşil Papağan Limited'de yine Özal döneminde
palazlanan mafya düzeni sorgulanır. Sevgi Ayakları'nda, gençlik ve problemleri
tartışılır. Hukuk ve adalet bağlamında yaşanan sorunlar Elma Hırsızları’nda ele
alınırken, Türkiye'yi ağır koşullara mahkûm etmeyi hedefleyen Batı'nın hazırladığı
'tuzaklar' karşısında Türk dış politikasının yetersizliğine getirilen eleştiri ise Lozan’da
dikkatlere sunuluyor. Burada adı geçen metinler, Memet Baydur’un yazdığı, tarihi
gerçekler ışığında belgelenmiş vakalardan oluşan oyunlarından bazılarıdır.
Bu çalışmada zorunlu olarak bir konu sınırlamasına gidilmiştir. Yazarın
sorgulama ve eleştirme yönünü daha yoğun olarak ortaya koyan Yalnızlığın
Oyuncakları (1984- bs. 1994), Düdüklüde Kıymalı Bamya (20.05.1990- bs. 15.01.1991),
Tensing (1993- bs. 1994) ve Kutu Kutu (1994- bs. 1995) adlı oyunları merkeze alınmış ve
diğerlerine nazaran daha ayrıntılı incelenmiştir.

1.

Memet Baydur’un Tiyatro Yazarlığı:

Memet Baydur (1951–2001)’un edebî yaratıcılığının önde gelen alanı tiyatro
yazarlığıdır. Baydur’un iyi bir okur olması, tiyatro sahasında başarılı bir yazar
olmasını sağlayan en önemli etkenlerden biridir. Zira o, okumanın yazma işinden önce
geldiğine inanır. Kenya’dayken Adalet Ağaoğlu’na yazdığı bir mektupta bu durumu,
‚Yazar olmak için verdiğim ‚ödünler‛ aslında ‚okur‛ olabilmek içindir‛ (Baydur ve
Ağaoğlu, 2005: 243) sözleriyle belirtir. Hayatının büyük bir kısmını yurt dışında
geçiren yazar, başta Londra, Paris, Nairobi, Madrid ve Washington olmak üzere
dünyanın çeşitli kültür sanat merkezlerinde bulunmuş, buralarda beslendiği
kaynaklarla sanat ufkunu genişletme imkânını elde etmiştir. Eserlerinin oluşmasını
sağlayan sermayenin büyük bir kısmı, yazarın buralarda tiyatro ve sinemaya dair
edindiği bilgi birikimi oluşturur. Baydur, Türk ve Dünya edebiyatından en ünlü
yazarları takip etmiş; onların öykü, tiyatro, sinema, resim, müzik ve benzeri sanat
dalları hakkındaki görüşlerinden yararlanmıştır. Denemelerinde evrensel sanattan,
sanatçılardan; bilimden, bilim insanlarından ve bunların insanlığa kazandırdıklarından
sıkça söz eder. Yazar, bu yönüyle güncel konulardan haberdar ve yenilikçi biri
olduğunu okuruna kolayca hissettir. Çoğunluğu gazetelerde yayınlanan deneme
yazıları, Baydur’un yazarlık serüveninde önemli bir yet tutmaktadır. Cevat Çapan’a
göre bu yazılar, Baydur’a söylenmesi gereken önemli şeyleri söyleme imkânını
kazandırmıştır: ‚.... onlar sıradan yazılmış gazete yazıları değil. Söylenmesi gereken
bazı önemli şeyleri söyleme fırsatı yarattı Memet’e. Kamu vicdanı diyebileceğimiz bir
şey. Eleştirel bir duyarlığın, kamuoyunu ilgilendiren kişileri ve olayları açığa çıkaran
kısa ama çok özlü yazılar bunlar...‛ (Şener vd., 2002: 74)

�Memet Baydur, 1980 sonrası Türk tiyatrosunda akla ilk gelen en üretken
isimlerden biri olarak tanınır. Onun edebî cephesini ve yazar kimliğini oluşturan edebî
tür, yalnızca tiyatro oyunlarıyla3 sınırlı değildir. Yazarın konumuzun dışında kalan
öyküleri,4 şiirleri, denemeleri,5 çevirileri,6 mektupları7 ve sinema oyunları8 da onun
edebî yaratıcılığını ortaya koyan diğer ürünleri oluşturmaktadır. Farklı türden edebî
faaliyetleri, Baydur’un 20. yüzyıl uygarlığının son çeyreğinde adını duyuran tiyatro
yazarlarımız arasında önemli bir yer edinmesini sağlamıştır. Oyunlarına dönemin
siyasi, sosyal, ekonomik, politik ve kültürel şartları içinde Türkiye’nin konumunu ve
medeni dünya ile arasındaki mesafesini yansıtmıştır. Yazar, tanıklık ettiği bu dönemi
tiyatro formatında sahneye taşırken eleştirel bir yaklaşım sergilemekte ve gerekli
gördüğü ironik bir dil kullanmaktadır.
Memet Baydur’un tiyatrolarına konu olan meseleler, eğlendirmek için
tasarlanan ya da uydurulan değil; bilakis düşündürücü nitelikte çarpıcı olaylar ve
çözüm bekleyen problemlerle örülü sosyal gerçeklerdir. Yazar, ülke ve toplum
gerçeklerini dillendirirken zıtlıklardan bolca yararlanır. Toplumun değişik
kesimlerinden ve farklı kültürel yapılardan seçtiği karakterlerle seyircinin karşısına
çıkar. Amaç, ülkenin Batı ölçeğinde gelişmesinin önündeki engelleri tespit etmek,
temel toplumsal sorunları belirlemek ve bu sorunların arkasındaki nedenleri, bilhassa
siyasal güçleri tanıtmaktır. Baydur’un bu bağlamda dikkat çeken sorgulayıcı tavrı ve

1. Limon, (02.02.1981 – 05.03.1982), Ankara; 2. Gün Gece / Oyun Ölüm, (20.10.1982 – 14.11.1982), Ankara; 3.
Yalnızlıgın Oyuncakları, (04.01.1983 – 22.12.1984), Nairobi; 4. Kadın İstasyonu, (25.12.1985 – 09.12.1987),
Nairobi, Ankara; 5. Cumhuriyet Kızı, (02.09.1986 – 08.11.1988), Ankara; 6. Kusluk Zamanı, (09.11.1988 –
26.11.1988), Madrid; 7. Yangın Yerinde Orkideler, (02.02.1989 – 02.03.1989), Madrid; 8. Maskeli Süvari,
(09.09.1989 – 06.03.1990), Madrid; 9. Kamyon, (07.03.1990 – 17.04.1990), Madrid; 10. Düdüklüde Kıymalı
Bamya, (20.05.1990 – 15.01.1991), Madrid; 11. Vladimir Komarov, (10.09.1990 – 29.11.1990), Madrid; 12.
Menekse Korsanları, (12.05.1991), Madrid; 13. Ask, (13.05.1991 – 13.12.1991), Madrid; 14. Sevgi Ayakları,
(11.06.1992), Madrid; 15. Yesil Papagan Limited, (19.07.1992), Madrid; 16. Dogum, (10.10.1992), Ankara; 17.
Çin Kelebegi, (27.04.1994), Ankara; 18. Tensing, (1993), Ankara; 19. Genel Anlamda Öpüsme, (Temmuz 1993),
Ankara; 20. Kutu Kutu, (03.11.1993 – 14.12.1994), Ankara; 21. Elma Hırsızları, (19.01.1996), Mclean; 22. Güne
Bakan Cam Kırıkları / Yalancının Resmi, (Ekim 1996), Mclean; 23. Lozan, (18.03.2001), Ankara.
4 Memet Baydur’un 16 öykü barındıran Gözün Kahverengi Suyu adlı kitabı 1995’ yılında basılmıştır.
5 Memet Baydur, Hepsini Okudunuz mu?, (1996), İyi Şeyler Yayıncılık (Eser, 1993–1994 yıllarında
Cumhuriyet Gazetesi ile Cumhuriyet Kitap’ta yayımlanan denemelerden oluşmaktadır.) 2- Uccello’nun
Kuşları, (2002). İletişim Yayıncılık (Eser, yazarın 1995 – 1999 yılları arasında yazdığı denemelerini içerir.) 3Cumhuriyet Gazetesi’nde ‚Kuşbakışı‛ kösesinde 1999- 2001 yılları arasında kaleme aldığı yazılarıdenemeleri yine İletişim Yayınları tarafından 2006 yılında yayımlanmıştır.
6 Max Aub’dan Örnek Suçlar 1993 Mitos Yayınları, 1996 ve 2000 yıllarında İyi Şeyler Yayıncılık; Alan Sokal
ve Jean Biricmont’un Fashionable Nonsense / Postmodern Intellectuals’ Abuse of Science adlı kitabı, Son Moda
Saçmalar/ Postmodern Aydınların Bilimi Kötüye Kullanmaları baslığıyla Ongun Onaran ile birlikte 2002
İletişim Yayınları; . Ayrıca Yıldız Kenter tarafından oynanan Terrence McNally’in Master Class adlı oyunu
da yazarın çevirileri arasında yer almaktadır.
7 Memet Baydur’un 1977-1986 yılları arasında Adalet Ağaoğlu’na yazdığı ve dünyanın pek çok yerinde
edebiyata, sanata, tiyatroya, sinemaya, müziğe ve şiire dair bilgi ve birikimlerini paylaştığı mektupları
2005’te Mektuplaşmalar adıyla basıldı.
8 Memet Baydur’un, sinema üzerine kaleme aldığı bazı notlar, 2004’te bir araya getirilerek Sinema Yazıları
adıyla İletişim Yayınları tarafından basılmıştır.
3

�eleştirel bakış açısı, kendi sosyal ve siyasal dünya görüşüyle örtüşen ‘uygarlık’ ve
‘uygar insan’ kavramlarıyla doğrudan ilişkilidir. Yazarın hemen bütün oyunlarında
buna odaklandığı görülür. Bu durum, belki de toplumcu sanat anlayışının kendisine
yüklediği duyarlılık ve aydın sorumluluğu ile açıklanabilir.
Memet Baydur, hem anlatımındaki kelime seçiciliğiyle hem de iğneleyici ironik
bir dil kullanma becerisiyle kendine özgü bir ifade tarzına sahiptir. Kullandığı vurgu,
ton, tonlama, hem seyirciyi diri tutması hem de anlatımdaki anlaşılırlığı
kolaylaştırması bakımından önemlidir. Sahnede dekor ve kostüm çeşitliliği yanı sıra
konuya uygun seçtiği müzik parçaları ve oyunda manzum metinleri işleme yeteneği,
yazarın seyircisini keyifle pür-dikkat izleme durumunda tutma başarısını sağlayan
etmenlerdir. Baydur’un gülmeceyle hüznü büyük bir ustalıkla iç içe geçirmiş olması da
tiyatro sanatı için artı bir değerdir. Bunlardan başka yazarın başarısında en büyük pay,
belki de onun rutin çalışma temposunda aranmalıdır. Genelde yazarlığa dair
görüşlerini, özelde tiyatro yazarlığıyla ilgili düşüncelerini ve kendi çalışma prensibini
Adalet Ağaoğlu’yla yaptığı mektup mahiyetindeki yazışmalarında dile getirir: ‚Her
sabah sekizde kalkıyorum... Sina’yı işine bırakıp yürüyerek eve dönüyorum...
Daktilonun basına çöküyorum... 9.30–13.30 arası, dört saat yazıyorum... Öğleden
sonralarını yazmaya devam etmezsem çeviri çalışmalarına, okumaya ayırıyorum... Her
gün saat yedi buçuk-sekize kadar böyle... Daktilodan sırt ağrıları, okumaktan göz
kaktüsleri gelip geçiyor...‛ (Baydur ve Ağaoğlu, 2005: 128). Yine Baydur’un sistemli
çalışma prensibiyle ilgili detayları da onun hayat arkadaşı Sina, ‚En Yakın
Arkadaşımızı Kaybettik‛ başlıklı yazısında aktarmaktadır. Ona göre Baydur, okuma ve
yazma işini müzik eşliğinde yapardı, zira istenilen konsantre düzeyine bu yolla
ulaşırdı. Yazacağı oyunu önce kafasına yazardı. Asla müsvedde kullanmaz, yazmak
istediğini bir defada çalakalem kâğıda dökerdi (Şener, vd., 2002: 18-19).
Bireyin belli bir meslek edinmesinde, ilgi ve eğilim alanının teşekkülünde başta
ailenin, sosyal çevrenin, eğitim kurumunun ve yetişme tarzının büyük rolü vardır.
Sanatkârların bunlardan farklı olarak yaradılıştan gelen mizaçları ayrı bir etkiye
sahiptir. Doğuştan gelen bu avantaj, onların edebiyatta veya güzel sanatların herhangi
bir dalında iyi yetişmelerine, üretimde bulunmalarına özel bir imkân sunmaktadır.
Memet Baydur’un sanat anlayışının gelişmesinde sanatkâr kimliğinin oluşmasında bu
iç dinamiklerin yanı sıra bazı haricî güçlerin de etkisi çoktur. Örneğin, Baydur’da
yazma isteğini uyandıran, onu bir yazar olmaya sevk eden temel sürükleyici güçlerden
biri de şiir sanatıdır. Yazar, ‚Garip Bir Yazı” başlıklı denemesinde ilgi duyduğu şairleri
ve şiirleri takip ederek ‚gününü gün ettiği‛ni belirtir: ‚...Gününü gün etmenin en
sağlam yolu şiir okumaktır. Ben günümü gün etmek için Edip Cansever, Metin Eloğlu
ya da Oktay Rifat okurum. Günüm gün olur.‛ (Baydur, 2006: 153) diyen Baydur, Büyük
Azınlık adlı denemesinde de, ‚...Ahmet Haşim’den Orhan Veli’ye, Nazım Hikmet’ten
Edip Cansever’e, Turgut Uyar’dan Dıranas’a kadar‛ pek çok şairi okuduğunu,
dolayısıyla şiir sanatının kendisinde derin bir yazma arzusunu uyandırdığını belirtir‛
(Baydur, 2002: 10,11).

�Memet Baydur, yazarlık yolundaki yetişme sürecinde kendisini etki alanına
bıraktığı kimi sanatkârlardan da çok beslendiğini belirtir. O, kendi ifadesiyle ‚tiyatro
virüsünün kanına girmesi‛ sürecini daha 1960’lı yıllarda Ankara Sanat Tiyatrosuna
duyduğu ilgiye bağlar (Baydur, 2006: 290). Bu dönemde tiyatro oyunu yazmasında
Güner Sümer’in kendisi için adeta lokomotif güç rolünde olduğunu söyler. Güner
Sümer’in sahneye koyduğu pek çok oyunun provasına genç yaşlarda katılan Baydur,
bu tiyatro etkinliklerinde dönemin önemli tiyatro yazarları, oyuncuları ve
yönetmenlerle tanışma imkânını elde eder. Başta Haldun Taner ve Muhsin Ertuğrul
olmak üzere pek çok önemli oyuncuyla bu provalarda tanışır. Oyun yazısı yazma
kararını ilk olarak bu tanışma sırasında aldığını 30 yıl sonra kaleme alacağı ‚Muhsin
Ertuğrul ile Nasıl Tanıştım?‛ başlıklı denemesinde, “O gün bir oyun yazmaya karar
verdim. Otuz yıl oluyor neredeyse...” (Baydur, 2006: 265) sözleriyle dile getirecektir.
Muhsin Ertuğrul’dan başka Melih Cevdet Anday da oyunları ve şiirleriyle Memet
Baydur’un tiyatro yazarlığında etkin ve önemli bir isimdir. Örneğin, Memet
Baydur’un 1978–80 yılları arasında yazdığı ve aynı zamanda ‚Sanat Kurumu En İyi
Yazar Ödülü‛ne lâyık görülen ilk oyunu Limon, Anday etkisinin ürünüdür. Baydur,
kendisiyle röportaj yapan Mine Kırıkkanat’a ilk oyunu olan Limon’u yazma nedeni
olarak Anday’ın Mikado’nun Çöpleri olduğunu, (Baydur, 2006: 10) ancak seyircilerden,
yazarlardan hatta eleştirmenlerden bile bu etkiyi tespit eden kimsenin çıkmadığını
söyler.9
Baydur’un derinden etkilendiği isimler arasında Oğuz Atay da vardır. Hayata
bakışları bakımından aralarında ciddi benzerlikler görülmektedir. Baydur’un
oyunlarını izlerken Oğuz Atay’ın kitaplarından birini okur gibi olduğunu söyleyen
Doğan Hızlan, bu iki yazar arasındaki yakınlığı, ‚Türk romanında Oğuz Atay neyse,
Türk tiyatrosunda Memet Baydur oydu... İkisi de toplumumuza, insanımıza, bize
özeleştiri yapmayı, konumumuzu, kimliklerimizi tartışmayı hatırlattı‛ ( Şener, vd.,
2002: 139) sözleriyle belirtir. Memet Baydur’un yazar kimliğinin oluşmasında
doğrudan veya dolaylı olarak etkisi/katkısı olmuş bu isimlerin dışında Turgut Uyar,
Cemal Süreya, Edip Cansever, Behçet Necatigil, Oktay Rifat, Orhan Veli, Ülkü Tamer
ve Orhan Pamuk da bulunur. Bunlar da Baydur’u edebiyatın değişik türlerinde yazılar
yazmaya heveslendiren etkileyici isimlerdir.

2.

Sorgulama / Eleştiri:

Memet Baydur, eşinin görevi dolayısıyla dünyanın pek çok ülkesinde
bulunmuş, buralarda gerek sosyo-kültürel ve gerekse sosyo-ekonomik yapıyı
ayrıntısıyla gözlemlemiş; dolayısıyla farklı siyasi yönetimlerin ve devlet teşekkülünün
‚İlk oyunum Limon, benim için Mikado’nun Çöplerinin oynandığı apartman dairesinin alt katında geçer.
Benim kafamda aynı gece, aynı kar yağmaktadır, üst kattaki sahnede Melih Cevdet Anday’ın oyunu,
görünmeyen alt sahnede ise Limon sergilenir. Limonu seyreden gerek yazar, gerek eleştirmenler
Mikado’nun Çöplerinden etkilendiğimi hiç anlamadılar, teğet bile geçmediler buna. Başka etkiler, başka
saplantılar arandı...‛ (Şener vd., 2002: 145)
9

�bu yapılarla ilgili politikasına vakıf biridir. Bu avantaj, aynı zamanda yazara tanıklık
ettiği yabancı ülkeler ile Türkiye’yi pek çok açıdan karşılaştırabilme imkânını da
sağlamıştır. Baydur’un yurt dışında edindiği bilgi birikimini kendi ülkesinde,
Türkiye’de uygulama arzusu ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Bu nedenle
Baydur, özellikle oyunlarında evrensel duygu, düşünce ve değerler; ileri teknoloji ve
bilimsel yaklaşım; sanata ve sanatsal faaliyetlere saygı; uygarlık ve uygar insan;
çağdaş çevre ve çağdaş yaşam konularında kendi ülkesindeki aykırı uygulamalarını
eleştirmiştir. Söz konusu eleştiriler, onun oyunlarında sorgulayıcı mahiyette olmakla
beraber daha çok siyasal ve toplumsal olmak üzere iki farklı temelde varlık
göstermektedir.

2.1.

Toplumsal Eleştiri:

Memet Baydur’un oyunlarında ele aldığı pek çok konuda bir ‚sorgulama‛ ve
‚eleştiri‛ söz konusudur. Kimi zaman metnin derinliklerinde fark ettiğimiz, bazen de
satır aralarında karşılaştığımız eleştiri, aslında yazarın konu ile ilgili alışılmış veya
ezberlenmiş kabullere karşı anlayış farkını ortaya koyar. Yazar, tiyatroyu bir ileti aracı
olarak kullanırken bir ders kuruluğuna düşmemeye özen gösterir; oyunlarının
eğlendirici yönünü gölgede bırakmamaya, kısacası seyirciyi sıkmamaya azami ölçüde
önem verir (Şener, vd., 2002:37). Konu ne kadar dramatik olursa olsun, yazarın tiyatro
için çok önemli gördüğü unsurlardan biri olan gülmeceyi ihmal etmemesi de bu
yüzdendir. Ancak sorgulama ve eleştiri onun oyunlarında hep önce gelir.
Gün Gece/ Oyun Ölüm adlı iki bölümlük ama tek kişilik oyun, oyun kişisi elli
yaşlarındaki Adam’ın durmadan farklı boyut kazanan duygu ve düşüncelerinin
yansımasıdır. Coşkulu bir tavırla dile getirilen bu uzun konuşmanın özünde bir
toplumsal eleştiri vardır. Konuşmaya baştan sona öfke barındıran bir ses tonu ve alaycı
bir anlatım hâkimdir. Bu nedenle izleyici hedef kitle üzerinde ciddi bir etki gücüne
sahiptir. Konuşmanın eleştiri odağına aldığı kesim kendini beğenmiş, bencil, acımasız,
kültürsüz orta halli insanlardır. Ancak bu eleştirinin asıl hedefinde toplumun temel
değerleriyle uyuşmayan, dolayısıyla toplumda kabul görmemiş itibarsız, sevimsiz
bireyler vardır. Bunlar, kişisel gelişimini tamamlayamamış, kazanmak için her yolu
mubah saymış ve böylece kolay yoldan büyük servetler edinmiş gösteriş sevdalısı,
fırsatçı ve hilebaz kimselerdir. Bunların arasında köy kökenli olduğu halde örfün
icaplarına ve halkın temel değer yargılarına yabancılaşmış sonradan görme zengin
tipler de vardır. Sevda Şener’e göre, konuşmaya dayalı bu oyun metninin merkezinde
içinde yaşadığı bozuk toplumsal yapı karşısında hayal kırıklığına uğramış bir aydının
dramı vardır: ‚Adam’ın dramı, bilgiye, ilkellik, kabalık, zorbalık, iddiacılıkla malul,
akl-ı selime, inceliklere yabancı insanların arasında kalmış, düş kırıklığına uğramış,
yalnızlaşmış aydınının dramıdır‛ (Şener, 2011: 112).
Kutu Kutu, sanat ve doğayla barışık olmayan bir belediye yönetimiyle değişen
şehri ve sakinlerini anlatır. Oyun, aynı zamanda para kazanmayı kendi değerlerinden
vazgeçme pahasına da olsa mubah gören insanları eleştirir. Tensing, uygar insanın

�doğayla olan ilginç öyküsünü ve ona nasıl zarar verdiğini anlatır. Yeşil Papagan Limited,
Türkiye’nin 80 ve 90’ların başında yaşadığı kültür erozyonuna ayna tutar. Burada
dönemin sosyo-ekonomik koşullarının doğurduğu babalar ve mafyalar dünyasına
dikkat çekilir. Sırtını siyasal iktidara yaslayan ve haksız kazanç elde eden çevrelerin;
popüler sanatçıların, sporcuların, politikacıların ve işadamlarının maddi
durumlarındaki anormal yükselişin arkasındaki nedenler gözler önüne serilir. Ayrıca
bireyin maddi menfaat temin etmede her yolu mubah sayması temelinde toplumun
uğradığı ahlakî yozlaşma eleştirilir. Örneğin, Kamyon’da para kazanmak her şeydir.
Köyden kente göç, bu anlayışla körüklenir. Bireyin bildiği her şeye sahip olma hırsı,
maddeye tutkuyla bağlı olma hali, lüks maddi hayatı yüceltme çabası, Baydur
tiyatrosunda eleştirilen toplumsal yozlaşmanın bir başka cephesini oluşturur.
Kişilerini gerçek hayattan alan Tensing adlı oyun, Memet Baydur’un doğayı
tahrip ettiği, çevreyi kirlettiği ve küresel ısınmaya neden olduğu gerekçesiyle Batılı
uygar insanı eleştirdiği bir tiyatro oyunudur. Oyunun ana karakterlerini Everest’in
zirvesine çıkan ilk insan Yeni Zelandalı kâşif ve dağcı Sir Edmund Percival Hillary ile
ona bu yolda rehberlik eden Nepalli dağcı Tensing Norgay oluşturur. Bunlar,
dünyanın geleceği ve doğa hakkındaki düşünceleri bakımından farklıdırlar. Bu
bağlamda Tensing’in Doğu insanını, Hillary’nin ise Batılı değerleri ve onun bakış
açısını temsil ettiği söylenebilir. Uygar insan ve onun tabiat karşısındaki tutumu,
oyunun merkezinde doğa ile bağlantılı olarak sorgulanan bir unsurdur. Doğu Batı
değerleri de bu bağlamda karşılaştırmalı olarak tartışılır. Eserin derin yapısında okura
ya da seyirciye hissettirilen yargı şudur: Dünyanın her yanını keşfetmek, doğanın
efendisi olmak; dağ, deniz, uzay dâhil her coğrafyayı fethetmek, Batılı beyaz adamın
öteden beri vazgeçemediği alışkanlıklardandır. Oysa Doğu insanı doğayı keşfeder ama
onunla savaşmak, onu değiştirerek veya ekolojik dengesini bozarak kontrol altına
almak peşinde değildir. Bu karşılaştırmada beyaz adama yöneltilmiş bir sorgulama ve
eleştiri vardır. Ardında insanlığı ilgilendiren manevî kayıplar olsa da beyaz adamın
doğasında kazanmak ve hâkim olmak vardır. Bu amaçla yarışmaktan ve mutlak
kazanma dürtüsüyle sonuca gitmekten asla imtina etmez. Oyunda asıl eleştirilen unsur
da bu ölçüsüz hırstır. Bu durum, oyun kişisi Tensing’in ağzından şöyle anlatılır:
‚Yarışmak... Beyaz adama göre her şeydir! Yarışmadan duramıyorlar. İllâ biri
kazanacak, birileri kaybedecek! Birbirleriyle yarıştıkları yetmiyormuş gibi, doğa ile
dünya ile gökyüzü ile de yarışıyorlar. Ve nedense... hep galip çıkıyorlar. (Sessizlik)
Oysa bizim buralarda yarışmanın önemi olmadığı için, kimin galip geldiği de önemli
değildir doğal olarak. (Gülümser) Doğal olarak yarışmaktan daha başka yapacak
şeylerimiz var burada... üç bin yıldır!‛ (Baydur, 1994b: 18).
Yazar, dünyanın pek çok yerinden gelen ‚uygar insanlar‛ın 40 yılda 40 bin ton
çöpün tepesinde birikmesine neden olduğu Everest’ten yola çıkarak dünyanın içinde
bulunduğu çevre problemine dikkati çekmektedir. İnsanların uygarlaştıkça çevreyi
korumaları gerekirken çevreye daha fazla zarar vermeleri, pek çok teknolojik imkânı
çevreyi tehdit edecek şekilde kullanmaları eleştirilir. Örneğin, bilim insanlarına göre,
dünyanın en yüksek dağı Everest’in zirvesindeki buzulların erimesi sonucu, dağın ‚iki

�metre‛ kısalmış olması, küresel ısınma nedeniyledir. Bu ısınmaya yol açan husus ise,
çevre kirliliğidir. Bunun da arkasında kendine uygar insan veya çağdaş toplum adını
veren kitleler ile onların maddi çıkarları vardır. Örneğin Nepal Prensi’nin, dağa
çıkışları durdurmanın ekonomiyi kötü etkileyeceği, bölgedeki otellerin kapanacağı,
binlerce insanın işini kaybedeceği ve ülkenin döviz gelirinin sıfıra ineceği yolundaki
düşünceleri bunu göstermektedir (Baydur, 1994b: 53).
Oyun kişisi Tensing Norgay, kendisi gibi bir şerpa için hiçbir şeyin ‚fetih‛
olmadığı görüşündedir. Bu yüzden beyaz adamların derin doğa nefreti; doğayı
değiştirme, onun efendisi olma fikri ve gayreti kendisini şaşırtmıştır. Üstelik bu
çabanın adına ‚uygarlık‛, ‚gelişim‛, ‚teknoloji‛ ya da ‚çağdaş olmak‛ demelerini de
şaşırtmaya neden olan bir çelişki olarak görür (Baydur, 1994b: 40). Oyunda dikkat
çeken önemli gelişmelerden biri de Hillary’nin çevre kirliliği konusunda bir suçluluk
duygusunu taşımaya başlaması ve Tensing’e yakın düşünmesidir. Mesela Everest’in
zirvesinin çöplüğe dönüşmesi Hillary’nin ağzından şöyle veriliyor:
‚Edmund: Buraları korumak gerekiyor Leyla. Artık hiç kimse
çıkmamalı buralara. Doğayı ve bu insanları korumalıyız.
Everest eteklerinde pet şişeler, naylon torbalar, sigara paketleri,
plastik çakmaklar, hamburger kutuları. Dün Japonların geride
bıraktığı bir kamp çöplüğüne yolumuz düştü. Pisliğin içinde ne
bulduk biliyor musun?
Leyla: Bilmiyorum.
Edmund: İki konserve kaplumbağa çorbası! Buraya neden geri
geldim sanıyorsun! Bu kepazeliği durdurmak gerekiyor. Belki
ben durdurabilirim‛ (Baydur, 2009: 678).
Hillary’nin şahsında uygar insanın çevre konusunda değişen düşüncesi10,
günümüzde kimi aydın duyarlılıkların çevre kirliliğine karşı hassasiyetlerini
oluşturmuştur. Bugün pek çok ülkede cam, plastik, kâğıt, ahşap, organik olmak üzere
çöplerin ayrıştırılarak ilgili fabrikalarda yasalar çerçevesinde geri dönüşüme
kazandırma çabası da bu yeni uygar anlayışın ürünüdür.
İnsanlık tarihi boyunca uygar toplumların fethetme arzusuyla gittikleri
coğrafyalarda egemen oldukları bölgelerin kültürel ve etnik özelliklerini
değiştirdikleri, bu yerlerin doğasını da kendi haline bırakmadıkları bilinmektedir. Bu
‚Edmund: Pet şişelere, plastik torbalara, teneke kutulara, turistik hesap yapan buruşuk beyinli
bürokratlara, doğayı ciddiye alamayanlara, teknolojiyi gelişim zanneden köylülere, kravatlı angutlara,
dağın sırtından zengin olanlara, komisyonculara, kendini bir bok sananlara, aslında iki bok olanlara, evet
efendimcilere, zart zurt edenlere, önünü ilikleyip hazır ola geçenlere, bilim karsısında kazanç haddinden
söz edenlere, Everest’e ve yeryüzünün başka güzelim dağlarına saygı duymayanlara savaş açıyoruz...... Bu
dağa bir daha kimse çıkmayacak! Ne Japonlar, ne Almanlar ne de İngilizler! Burayı daha fazla
kirletmelerine izin vermeyeceğim! Çorba kutuları!..... Siyah plastik film kutuları! Kola tenekeleri!
Tempaxlar! Deodorant ve sivrisinek püskürtücüleri! Bu yükseklikte sivrisinek olur mu? Cahil herifler! iki
metre kısalmış iste güzelim dağ! iki metre! Yazık be!‛ (Baydur, 1994b: 34).
10

�bağlamda Memet Baydur, uygar dünyanın eleştirisini yapmaktadır. ‚Tensing‛ adlı
oyunu, bunun en açık örneğidir. Burada doğayı, uygarlığı ve Doğu-Batı insanının
çevre hakkındaki düşünce farkını merkeze alarak tartışmaya açan yazar, çevre kirliliği
üzerinden eleştiri odağına aldığı uygar insan konusunda şu mesajı verir: İnsanoğlunun
bilimde, fen ve teknolojide olağanüstü bir gelişme göstermiş olması, onu aynı
paralelde uygar yapmaya yetmemiştir. İnsanoğlunun, ahlakî ve evrensel eksende
uygarlığa dair pratiği olan, bireysel değil toplumsal yönü ağır basan etkin bir zihniyet
kazanmadıkça kendisine ve çevresine zarar vermesi kaçınılmaz olacaktır.
Toplumun moral değerleri bağlamında sağlığını bozan etkenler, bireylerin
otoriter güç karşısında kendi gerçeklerinden vazgeçip, güçlü olanın safında yer alma
yönündeki davranışları, Baydur tiyatrosunun bir başka sorgulama konusunu
oluşturur. Kutu Kutu’da, kişisel menfaatlerini kimlik ve kişilik değerlerinin üstünde
tutan, değişen siyasi ortama göre biçimlenen bireylere ve bu bireylerin oluşturduğu
toplumun duyarsızlığına yöneltilmiş bir eleştiri söz konusudur. Oyunda, mahallî
seçimlerle birlikte her şeyde köklü bir değişim yaşanır ama en büyük değişim önceleri
banka memuru olan oyun kişisi Murat’tadır. Yeni yönetime yaranmak için parka
getirdiği kendi köpeğine ‘zındık’ adını vermiş, hatta onu beslemekten bile
vazgeçmiştir. Kendi geleceğiyle ilgili planları gerçekleşen Murat, seçim sonrası yeni
Belediye Başkanı Abdülbasit Abamüslim’in başdanışmanı ve ayrıca park-sirk, kültür
alanlarına müdür tayin edilmiştir. Şehri temizlemek amacıyla parktaki heykelleri
kaldırıp eriterek ahlaka uygun yeni eserler haline getirmeyi planlamaktadır. Halka açık
alanlarda içki içmemeleri gerektiğini söyler. Murat, dilini de edindiği bu yeni kimliğe
uygun olarak değiştirmiş, sık sık ‚tövbe estağfurullah‛, ‚fesuphanallah‛ diyerek yerini
sağlamlaştırma gayretindedir. Kadınlara ‚hanım kızım‛, ‚muhterem kardeşim‛,
‚bacım‛ diye seslenir. Herkesin sonunda ıslah olacağı yönündeki inancını sıkça
dillendirir. İş arkadaşı Ayşe de yeni düzene ayak uydurmuş, işini kaybetmemek için
inançlı bir kişi görünümüne bürünmüştür. Oyun kişilerinden çoğu yeni dönemin siyasi
şartları içinde benzeşirken Tahir, düzene direnerek değişime karşı baş kaldırır. İşin
rengi de kişilerin yeni durumuna göre değişir. Sonunda beklenen olur. Tahir ve kendisi
gibi değişmeyen Nergis çöpçü olarak çalıştırılmaya başlanır; Murat ise başını örterek
tutunmaya çalışan Ayşe ile evlenir. İkisi, kurumun demirbaş çifti haline gelmişlerdir.
Yazar, dönemin siyasi şartlarına göre kişilik, hatta inanç değiştiren kimselerin ahlakî
bir değer taşımadıklarını ima eder. Zira istikrarlı olmadıkları için bunların geleceğe
dair güven vermedikleri yolunda göndermede bulunur. Bu durum, baskıya maruz
kalan bireylerin kendi menfaatlerini gözetirken yozlaştıklarını gösterir. Çünkü
olduğundan farklı görünme durumunun normal karşılanması, toplumun aslından
farklı menfi bir değişim sürecine girdiğini gösterir. Bu tespitin temelinde bir toplumsal
sorgulama ve nihayet bir eleştiri vardır. Başka bir ifadeyle inançta samimi, tutum ve
davranışlarında istikrarlı olmayan kimseler, istendik bir davranış olarak
kabullendikleri bir nevi kişilik bozukluğu nedeniyle eleştirilmiş, toplumun bu yöndeki
duyarsızlığı da aynı çerçevede sorgulanmış ve tartışılmıştır.

�2.2.

Dönem Eleştirisi Yapma / Sistemi Sorgulama:

12 Eylül 1980 askeri darbesiyle birlikte Türkiye’nin bu zamana kadar biriken
sorunlarına pek çok yeni sorunların eklenmesiyle birlikte açığa çıkan manzaranın
öykü, roman ve tiyatroya konu olması, pek çok yazarın meseleyi eleştirel bir bakış açısı
ve sorgulayıcı bir tavırla ele almasını zorunlu kılmıştır. Bu döneme damgasını vuran
yasaklar, sesli düşünme faaliyetine adeta pranga vurmuş, toplumu sosyal ve kültürel
eylemsizliğe zorlamıştır. Siyaseten sindirildiği için ülke gerçeklerinden uzaklaştırılan
toplumun büyük bir kesimi, bilhassa topraksız ve işsiz olan sosyal sınıf, terk edildikleri
kahvehanelerde hayatına henüz girmiş televizyona mahkûm edilmiştir. Aynı şekilde
ev kadınları da bütün günlerini bu televizyon dizilerini seyretmekte geçirme zorunda
bırakılmıştır. Dönemin sosyal devlet anlayışında görülen bu zafiyet, yazarın acıklı bir
güldürü olarak tanımladığı Düdüklüde Kıymalı Bamya adlı oyununda eleştirel bir bakış
açısıyla dillendirilir. Yazar, her şeye rağmen iyimserliği elden bırakmayacak,
‚kafasının içi aydınlar‛dan dediği evin yardımcısı Cemile karakteriyle umuda
yolculuğu sürdürecektir.
Toplumsal kalkınma ve gelişmenin önünü tıkayan engelleri, toplumsal
sorunların devamını sağlayan yanlış zihniyetleri ve siyasi politikaları, bireysel
taassubu, statükocu anlayışı, değişmeye ve gelişmeye kapalı geleneksel yaşam
biçimlerini sorgulama ve bunların arkasında yatan güçleri/kaynakları eleştirme,
Baydur tiyatrosunun en önemli yapıtaşlarından biridir. Yazar, bir aydın duyarlılığıyla
kültür, sanat ve medeniyette kendi ülkesinin Avrupa’nın veya Amerika’nın gerisinde
kalmasından rahatsızdır. Batı’nın bu alandaki gelişmişliği karşısında Türkiye’nin
olumsuz durumunu göz önünde bulunduran Baydur, eleştiri oklarını üstü örtülü bir
anlatımla ama adresi belli göndermelerle hedefine bırakır. Bu ve benzeri alanlardaki
eleştiriler, yazarın oyunlarında yer aldığı gibi denemelerinde de tekrarlanır. Örneğin,
Vapurlar, hikâyeler, Pablo Picasso Vesaire başlıklı denemesinde bir ülke için sokak
müzisyenlerinin gerekliliğine değinir. Bu bağlamda New York, Paris ve Londra’yı
örnek gösteren yazar, buraların sokak müzisyenlerinin ve çeşitli dallarda sanat
aktivistlerinin adeta cenneti olduğunu vurgular. Bu alanda Türkiye’deki aykırı
durumdan yakınır. Yazar, Türkiye’nin İstanbul gibi büyük metropollerinde sokak
müzisyenlerinin neden olmadığını devletin siyasal zihniyet sorunsalı olarak sorgular.
Çünkü Batıdaki kent sokaklarında mesleğini icra eden müzisyenlerin, ressamların,
sanatkârların yerini Anadolu kentlerinin sokaklarında ‚kolu bacağı kesik dilenciler‛ ve
‚ayakkabı boyacıları‛ almıştır. Baydur, bu karşıt iki manzarayı Türkiye’nin gelişmişlik
düzeyini açıklaması bakımından bir eleştiri olarak ortaya koyar. Bu tespit, oyunda
önemli ve anlamlı bir gösterge olarak tasvir edilir : ‚... İstanbul’da, on iki milyon
kişinin yasadığı bu eski kentte neden sokak müzisyeni yoktur? Kolu bacağı kesik
dilencilerden, şehriyeli pilav satıcısına kadar herkesin her köse basında is tuttuğu,
aklınıza gelebilecek her türlü dümenin döndüğü bu şehirde keman, kanun ya da
klarnet ya da neyse ne çalarak kaldırımı renklendirmesi gereken neden görünmez
ortalıkta? Pantomim de yapılmaz bizim sokaklarda. Laterna da çalınmaz. Su, kokoreç,

�turşu ve ayakkabı cilası satılır, ama saz çalınmaz İstanbul sokaklarında‛ (Baydur, 2002:
171).
İki bölümlük oyun Cumhuriyet Kızı, yazıldığı dönemle bağlantılı toplumsal
eleştiri ağırlıklı bir durum oyunudur. Oyun, tarihsel bir gerçeğe gönderme yapar.
Yıllarca öğretim üyesi olarak çalışmış; matematik, fizik, biyoloji, zooloji, tarih, sosyoloji
ve psikoloji bilim dallarında yetişmiş yedi profesörün çıkarılan bir yasayla emekli
edilmeleri sonrasındaki yaşam hikâyelerini konu alır. Öğretim üyeleri, asıl
görevlerinden el çektirildikten sonra kiraladıkları bir apartman dairesinde Ansiklopedi
yazma işine soyunurlar. Bu iş, onlar için hem geçim sıkıntısını hafifletmek hem de
vakit geçirmek için planlanmış bir uğraşıdır. Oyunda yaşanan durum, profesörlerden
birinin, ‚Esas işimize elimizde olmayan nedenlerden ötürü ara verildi, biz de
ansiklopedi yazımına başladık.‛ sözleriyle açıklanır. Yazar, yaşanan bu durum
üzerinden bilime ve bilim insanına reva görülen kötü muameleye eleştirel bir
göndermede bulunsa da aslında oyuna ad olarak verdiği ‚Cumhuriyet Kızı‛ndan
kastettiği fikri duyurmanın peşindedir. Sevim Gözcü’ye göre bu isimden amaç, yeni
dönemde Cumhuriyet toplumunun hırpalanmış kimliği olan kadını anlatmaktır
(Şener, 2011, 117). Oyunda toplumun en çağdaşları arasından seçilen erkeklerin
karşısına çıkarılmış kadın oyuncu Peri/Pakize, bu kimliği simgeler. Kimi eleştirmenler
tarafından ‚siyasi kurgu-bilim üstüne dramatik bir trajikomedi‛ (Gözcü, 2002: 48)
olarak değerlendirilen bu oyun, bir dönem eleştirisi kapsamındadır. Oyunda dile
getirilen durumun eski yıl ile yeni yıl, gece ile gündüz arası gibi bir zaman diliminde
yaşanması, ülkenin yaşadığı bir geçiş dönemi olarak yorumlanabilir. Aynı şekilde
oyun kişilerinin yaşantısı üzerinden toplumun yaşam akışında rastlanan bir tarihsel
dönemece de işaret edilmiş olabilir.
Baydur’un 1994’te Ankara’da yazmaya başlayıp Mclean- Virginia’da bitirdiği
Kutu Kutu adlı oyunu, dönem eleştirisine örnek teşkil eden bir metindir. Oyun,
Ankara’da bir parkta bulunan heykellerin yeni belediye yönetimi tarafından genel
ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle yerinden sökülerek kaldırılması üzerine
kurgulanmıştır. Oyunun 1994 yılında yazıldığına bakılırsa, Baydur’un bu oyunu
dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının bir heykel hakkında yaptığı
tartışmalı yorumundan yola çıkarak yazdığı söylenebilir. Burada bir siyasi dönem
eleştirisi yapan Baydur, genel olarak sanat, kültür ve medeniyete yönelik kendince
uygar olmayan bir siyasi anlayışı tartışmaya açmıştır.
Oyunun mekânı, heykelleri olan bir parktır. Dekor olarak kişilerin üstünde ve
yanlarında oturdukları, hatta bazen içinde kaldıkları rengârenk kutular kullanılmıştır.
Belediye yönetiminin değişimi, parka ve oranın müdavimlerine de yansır. Daha önce
adeta bir açık hava müzesini andıran bu park, yeni yönetimin aldığı kararla tamamen
değişir. Heykeller genel ahlaka aykırı bulunduğu için kapalı mekânlara taşınır.
Oyunun kişileri arasında geçen konu ile ilgili diyalog, yeni yerel yönetim döneminde
bir ‚temizlik‛ hareketinin başladığını gösterir:

�“Murat: ... Yeni ama eski, modern ama bizim olan, yalnızca bize
ait bir düzen kuruyoruz.
Tahir: Nasıl yani?
Murat: Heykelleri kaldırıyoruz.
(...)
Murat: Heykel kalmayacak ortada. Böyle bir karar aldım.
(Yutkunur) Aldık.
Fatoş: İyi ama neden? Ne zararı var ki bu heykellerin?
Murat: Bir yararı da yok.
Tahir: Ulan burası banka mı? Her şeyi kâr-zarar ölçüsüne göre
mi değerlendiriyorsunuz?
Murat: Heykellerle birlikte doğal olarak sizi de kaldırmaya
karar verdik.
(&lt;)
Murat: Şehri temizlemeye karar verdim. (Yutkunur) Verdik.
Canan: Sen ve ... neydi adı?
Murat: Başkanımız Abdülbasit Abamüslim Akıncıbey.
Fatos: Heykelleri kaldırınca ne yapacaksınız?
Murat: Eriteceğiz. Ahlaka uygun yeni eserler haline getireceğiz
onları.
Tahir: Bizi kaldırınca ne yapacaksınız? Eritip ahlaka uygun
yeni vatandaşlar haline mi getireceksiniz?‛ (Baydur, 1995b: 47).
Kutu Kutu, Türkiye’nin Batılılaşma süreci boyunca eski-yeni arasındaki tercihte
yaşadığı bocalamayı, sanat eserlerinde ve sanatsal faaliyetlerde Batı’ya ne ölçüde bağlı
kalması gerektiği konusundaki tereddüdünü ele almaktadır. Eser, Türk toplumunun
Batılılaşma çizgisinde homojen bir yapıya sahip olmadığının, değişen siyasi
iktidarların ülke yönetimine kendi dünya görüşünü hâkim kılmak istediği için bir
önceki döneme ait kalıntıları ortadan kaldırma peşinde olduğunun belgesidir.
Yönetimi ele alan yeni siyasi iktidarlar, pek çok alanda olduğu gibi sanata ve sanatsal
faaliyetlere de bu çerçevede müdahale etmişlerdir. Cumhuriyet sonrası dönemde
toplumsal çatışmanın en yoğun yaşandığı alan, kültür ve sanat merkezli olmuştur. Bu
alandaki anlaşmazlık, belli dönemlerde zirve yapmış, başta siyasi, bürokratik ve aydın
çevreler olmak üzere toplumun bilhassa eğitimli kesimleri arasındaki barışı
zedelemiştir. Bu bağlamda 12 Eylül 1980 darbesi sonrası döneme gönderme yapan ve

�yazıldığı 1994 yılı siyasi iktidarın sanata bakış açısının11 eleştirisini yapan Kutu Kutu,
aynı zamanda toplumun belli bir kesiminde kabul görmeyen sanat ürünlerine karşı
verilen mücadeleye ışık tutmaktadır.
Memet Baydur, ‚Caz Sanatına Yaklaşırken‛ başlıklı denemesinde heykel
sanatına bakışını, ‚Birçok yaşamsal olgunun bileşimidir, ama genellikle öyle
algılanmaz bizim memlekette. Daha çok sanatçı ile belediye arasında bir pazarlık alanı
gibidir‛ (Baydur, 2002: 236–237) sözleriyle belirtir. Nitekim yazar, sanatın aslında
insanlığın uygarlık serüvenini anlattığı görüşündedir. Ona göre bir kentin sanat
eserleriyle donatılması, mimarı yapı ve çevre planlamasıyla güzelleştirilmesi, mekân
ve insan uygarlığında ne kadar geliştiğini gösterir. Aksini de düşünmek mümkündür:
Kentin göbeğinde kapakları açık rögarlar birer ölüm tuzağına dönüştürülmüşse,
geçitler ve yaya yolları kullanılamıyorsa, sosyal hayatta engelliler düşünülmemişse,
güzel sanatların çeşitli dallarında topluma açık bir faaliyet icra edilmiyorsa; resim,
müzik, spor, sinema ve tiyatro gibi faaliyetler hizmete sunulmamışsa, bu durumda
uygar bir yerel yönetimin varlığından söz etmek güçtür. Baydur’un, oyun kişisine
hayalini kurdurduğu uygar kentin ancak uygar insanın eseri olabileceğini söylemesi
bu yüzdendir. Yazar, uygar kent hayalini oyunun ana karakterlerinden Tahir’e;
‚Kentbilimci‛yim, ‚Çevre hukuku ve çocuk parkları üstüne incelemeler‛ yaptım,
‚Ekolojik bünye ve çöp nakliyatı arasındaki ilişkiler üstüne düşündüm‛, ‚Dahili
muhaceret (iç göç) üstüne bir tezim var‛ diyen ve kendini ‚Düşkent Belediye
Başkanlığı‛na seçen Tahir’e söyletir.12 İçselleştirilmemiş çağdaşlığı da yapay ve
değişken gören yazar, bunu oyunun eleştiri vasıtası Murat ve Ayşe karakterlerinde
örneklendirir.
Kutu Kutu’da yapılan dönem eleştirisi, sanat-siyaset ya da siyasi iktidar,
mahalli idareler ve aydınlar-sanatkârlar üzerinden yürütülmektedir. Kent ve doğa
bütünleşmesinin uygar toplumlardaki önemine dikkat çekiliyor. Her türlü siyaset ve
ideolojiler üstü bir bilincin yakalanması ve bu bilinçle normatif evrensel değerlere
ulaşılması arzulanıyor. Bağ bahçeleri, parkları, heykelleri ve sanatsal faaliyetleriyle:
11

Türkiye’de bazı heykellere sanatsal bir bakış açısıyla bakmak istemeyen siyasi teşekküller ve bunların
seçim yoluyla yapılandırdıkları belediyeler, benimsemedikleri heykelleri dünya görüşleri gereği sanattan
saymamışlar ve heykeltıraşlarla sürekli bir çatışma içinde olmuşlardır. 1994 yılında ülkenin gündemine
böylesi bir heykel tartışması oturur. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, heykeltıraş
Mehmet Aksoy’un ‚Periler Ülkesinde‛ adıyla anılan heykelini müstehcen sayarak genel ahlaka aykırı
bulmuş ve şu yorumu yapmıştır: ‚Böyle sanatın içine tüküreyim, ahlaksızlığın adını sanat koymuşlar.‛
Belediye Başkanı, bu sözlerinden dolayı sanat camiasından büyük tepki almasına rağmen heykelleri
Altınpark’tan kaldırtmıştır. Üç yıl süren hukuk mücadelesi sonucunda dava kazanılmış, Yargıtay’ın 23
Ekim 1997’de alınan kararı 17 Kasım 1998’de onamasının ardından heykeller tekrar yerine konulmuştur
(Hürriyet Gazetesi, 22 Mart 2005).
12 “Tahir: Evlerin girişlerinde ayakkabılar, terlikler, tokyolar, takunyaların insanları karşılamadığı bir kent.
Balkonlarda kova, süpürge, mangal kömürü, küp, testi, eski eşya yığını, hurçlar, balyalar, çöpe atılması
gereken birçok eşyanın yığılmadığı bir kent. insanların çok gazete, kitap, dergi, okuduğu, açık hava
konserlerinin, kukla tiyatrolarının, çocuk parklarının, kaldırım kahvelerinin hep dolu olduğu bir kent.
Heykelleri, meydanları, tramvayı ile ünlü bir kent. Operası her mevsim tıklım tıklım dolu bir kent
(Baydur, 2009: 765)

�sağlıklı evleri, temiz sokakları, trafiğe uygun geniş caddeleri, kısacası insanı mutlu
edecek her türlü fizikî koşullarıyla; ön yargıdan ve taassuplardan arındırılmış
toplumun tamamını kucaklayan demokratik bir anlayışla yönetilen bir kent tasavvur
ediliyor. Yazara göre, uygar kent ve uygar dünyanın oluşması ancak uygar insanla
mümkündür. Bunun için de önce yönetimde uygar bir zihniyetin yerleşmesi gerekir.
Çünkü uygarlık ancak demokratik bir anlayışla anlam kazanabilir.

2.3.

İç Hesaplaşma / Özeleştiri:

Eleştiri ve sorgulama, Baydur tiyatrosunun vazgeçilmez unsurlarındandır.
Yazarın ilk dönem oyunlarından biri olan Yalnızlığın Oyuncakları da farklı pek çok
sorgulama konusu barındırmaktadır. Ayşegül Yüksel, ‚Memet Baydur Başını Alıp
Gitmiştir Neyse ki Oyunları Bizde‛ başlıklı makalesinde Memet Baydur’un meseleleri
sorgulama, meselelere eleştirel bir bakış aşısıyla yaklaşma yönündeki özelliğine
değinir. Ona göre, anlatım biçimi hangi ‚değişken‛lerden oluşursa oluşsun Baydur
tiyatrosu baştan sona bir ‚sorgulama‛ tiyatrosudur. Zira aynı oyunun içinde birden
fazla tartışma yer alabilmektedir. Yüksel, aynı zamanda Yalnızlığın Oyuncakları adlı
oyunu örnek göstererek burada evrensel değerlere dönük bazı çıkarımlara gitmektedir.
O, Baydur’un bu oyunuyla 20. yüzyıl uygarlığının dünyayı toplumsal - evrensel
düzeyde ‚bilimsel-kurgusal‛ bir ortama dönüştürmekle kalmadığını, aynı zamanda 12
Eylül döneminin Türk toplumu ve bireyler üstünde kurduğu baskıyı da, binlerce yıllık
‚doğa‛nın insan eliyle yok edilmesini de tartıştığını ifade eder (Şener vd., 2002: 27;
Akt: Graf, 2008, 45). Bu tespit, Memet Baydur’un yazdığı oyunlarda sadece kendi
ülkesinin sorunlarını belirlemekle kalmadığını, aynı zamanda evrensel sorunları da
gündemine aldığını göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim yazarın oyunlarında
görülen eleştirel yaklaşım ve sorgulayıcı tavır, genel anlamda 20. yüzyıl insanının
‚uygarlık‛ kavramını nasıl algıladığıyla ilgilidir.
Memet Baydur’un 1884’te tamamladığı Yalnızlığın Oyuncakları, zamanında
yapabileceklerini yapmamış olan, dolayısıyla ömrünü boşuna tüketmiş bulunan üç
yaşlı insanın geçmişe dönük kendi yaşamlarını ve hatalarını sorgulayan bir oyundur.
Yazar, bu oyun kişileri üzerinden bilhassa aydın ve entelektüel kesime göndermede
bulunarak zamanında gereği düşünülmemiş bir sorumluluğun ya da yerine
getirilmemiş bir görevin eleştirisi yapılır. Yazarın ifadesiyle ‚&lt;bütün bir yüzyıla
Kadıköy’den bakmış ve ölmedikleri için kendilerini başka bir yüzyılda bulmuş, üç rezil
ve nefis moruk‛un söz konusu olduğu ((Baydur ve Ağaoğlu, 2005: 376) bu oyun,
tabiatın insan hayatında hiçbir boşluğu kabul etmediği tezine dayanır. Zira hayatı da
ölümü de doğru dürüst beceremeyen bu üç yaşlı ve yaslı insan, yolun sonuna
geldiklerinde ancak bazı şeylerin farkına varabilmişlerdir. Ne var ki artık hiçbir yanlışı
düzeltebilecek imkânları kalmamıştır. Oyun kişilerinin kendilerini ansızın bir ruhsal
travmanın içinde bulmuş olmaları, belki de gecikmeli gelen bir farkındalığa
dayandırılabilir.

�İki perdelik bir oyun olan Yalnızlığın Oyuncakları’nda olay, iki odalı evden
ibaret daracık bir mekânda geçer. Odada iki tane yatak, üç koltuk, cevizden iki dolap,
masa ve komidinden başka üzerinde sigara malzemelerinin ve bir kutu ilacın yer aldığı
bir sehpa vardır. Bu mekânda geçen oyunun şahıs kadrosu sadece üç kişiden ibarettir:
Murat (93), Murat’ın karısı Nazlı (90) ve Nazlı’nın kardeşi Arif (92). Oyun, bu üç
kişinin hayatlarının iki gününü ele alır. İlk perde 2002’den, ikinci perde 2003’ten bir
günü dile getirir. Aralarında geçen diyalog, bütünüyle ‚geçmişi sorgulama‛dan ve bir
‚iç hesaplaşma‛dan ibarettir. Oyun, geleceğe atıfta bulunarak kurgulanmıştır. Zaman,
2002-2003’tür. Ancak bu zamana yaklaşık 20 yıl öncesinden göndermeler yapılmış, 21.
yüzyıl uygarlığının ulaşabileceği gelişmişlik düzeyi öngörülmüştür. Bir ‚bilimkurgu‛
üzerinden şekillenen bu oyunda uygar çağın insanı, her şeyi elde etmiş olsa bile yine
de yalnız ve mutsuzdur. Çünkü her şeye hâkim olmak için yaşanan savaşlarda taraflar
kendi varlığını karşısındakinin yokluğu üzerinde inşa etmenin peşindedir. Ne var ki,
sonuçta aynı akıbete kendisi de uğramaktan kurtulamayacaktır. Bu modern çağda
demokrasi kavramı teorik olarak yüceltilse de yeterince uygulanamaz. Neticede ezen ezilen sınıfların varlığı, gerçek demokrasiye geçişi sağlayamamış çağın mutsuz insan
kitlesini yaratmıştır.
Yalnızlığın Oyuncakları, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yarattığı ağır koşulların
ardında yazılmıştır. Olay ve olgular, dönemin siyasal atmosferiyle doğrudan ilişkilidir.
Bu yıllarda kurum ve kişilerin temel hak ve özgürlükleri kısıtlanmıştır. Uygar insanın
adı var kendi yoktur. Darbe, toplumda güvensizlik yaratmış, bireyi aykırı gördüğü
dünya görüşünden dolayı suçlu kabul etmiştir. Aydınlar, korkutuldukları için
kabuklarına çekilmek zorunda kalmışlardır. Olay kişileri, iki büyük dünya savaşının
yaşandığı uygar çağ(!)ın insanlarıdır. Bunların dikkat çeken ortak yanları sağlıksız,
bencil, nefret dolu olmaları ve acınacak durumda bulunmalarıdır. Hepsi de fenalığını
bizzat tecrübe ettikleri yaşlılığın ve yaşlılık psikolojisinin zirvesindedirler. ‚Ellerinden
bütün oyuncakları teker teker alınmış; oyuncaksız, kambur, sıska çocuklar gibi‛
(Baydur, 2009: 100) yalnız ve mutsuzdurlar. Sürekli geçmişlerini sorgularlar ama
hiçbirinin sevinçle hatırlayabileceği bir anısı yoktur. Geride hatırlanabilen her şeyde
telafisi imkânsız koskocaman bir pişmanlık kalmıştır. Oyun kişilerinin iç dünyalarını
saran bu duygu, Arif’in ağzından şu sözlerle verilir:
‚Arif: Off bee... Kıymetli zamanımızı bu kepaze günler için mi
biriktirdik? Yuh olsun bize! Ne susmamız bir işe yarıyor ne de
konuşmamız... (Sessizlik. Arif fısıldar.) Biz... çok gördük
sessizliğe sığınıp sessizce bize katılanları. Hepsine... hemen
hepsine ‚Simdi zamanı değil‛ dedik, ‚bugün git, yarın hiç
gelme‛ dedik. (Sessizlik) Bilgeliğimize tas koyacaklardı yoksa...
Bizi geçersiz kılacaklardı... Artık düşünemez olacaktık... Biz...
biz size göre onlar gibi...‛ (Baydur, 2009: 95).
Buna göre verilmek istenen düşünce şudur: Uygarlıkta büyük ilerleme
sağladığı düşünülen 20. yüzyıl, aslında insanlık için bir felaket çağıdır. Bu yargı, çağı
bizzat yaşayan insanların ortak algısıdır. Her yanlışta veya olumsuz gidişatta insan

�kusuru söz konusudur. Nitekim doğa her yönüyle 20. yüzyılın uygar insanları
tarafından tahrip edilmiştir. Pek çok hayvan neslini yok eden, bitki türünü tüketenler
de onlardır. Bu yüzyılda ortaya çıkan kimi teknolojik icatlar insanları robotlaşmıştır.
İnsanlar nesneleştirilmiş, tek tip düşünen güdümlü birer varlık haline getirilmiştir.
Gıda maddelerinin özü ya dondurulmak, ya da DNA’sı değiştirilmek suretiyle tahrip
edilmiş ve böylece insan sağlığı tehdit edilmiştir. Kısacası bu çağda hiçbir şey
emniyette değildir. Her şeyin en az bir yönünün karanlıkta olması, çağın hastalığıdır.
Şeffaflık, ancak ameliyatları göstermek için hastanelerde geçerlidir. Kısacası oyun,
baştan sona 20. yüzyılın olumsuz koşullarından kaynaklı mutsuz insanının macerasına
ayna tutmaktadır. Bu çağın insanları, düşledikleri hiçbir şeyi gerçekleştirememiş,
tümüyle savrulmuş sağlıksız insanlardır. Paylaşımcı olmak değil bencilliği, sevgiyi
değil nefreti, hoşgörüyü değil saygısızlığı benimsemişlerdir. Zamanı da boşuna
harcamışlar. ‚Yemedik yanında yattık zamanın&lt; har vurup harman savurduk&lt; biz&lt;
zamanı hiçbir zaman ciddiye almadık‛ diyen oyun kişisi Murat’ın nedensellik
merakını Arif giderir: ‚Hiçbir zaman, zamanımız olmadı&lt; zaman üstüne düşünmeye‛
(Baydur, 2009: 94). Ömrün sonuna gelindiğinde yine Arif’in ifadesiyle ‚kıç
kanserinden ölecek bir çağdaş suskun‛ gibi ölümü bekleyen bu yaşlı kişilerin ruh
dünyasına yalnızlık hissi, zamanı hor kullanmanın yarattığı pişmanlık duygusu,
yaşadıkları dönemin siyasi baskılarına boyun eğip tepkisiz kalmanın verdiği kızgınlık
psikolojisi hâkimdir.

Sonuç
Memet Baydur, çağdaş Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden biridir. İlk
oyunu Limon (1981)’dan, son oyunu Lozan (2001)’a kadar kısa olanları hariç toplam 23
oyunu son dönem Türk tiyatrosunun en değerli yapıtları arasında yerini alır. Baydur,
yirminci yüzyılın son çeyreğinde oyunları Devlet tiyatrolarında ve özel tiyatrolarda en
fazla sahne alan bir yazar olarak tanınır. Yazarın Londra, Madrid, Washington, Fransa
ve Nairobi gibi dünyanın pek çok ülkesinde bulunması, tiyatro alanındaki başarısına
katkı sunmuştur. Buralarda tanıştığı insanlar, edindiği tecrübeler, tanıdığı toplumsal
düzenler, kültürler ve değişik sanat dalları, onun edebî yönünü besleyen temel
kaynaklardan bazılarını oluşturmuştur.
Baydur’un tiyatro oyunları konu, kişi, mekân, sorgulama / eleştiri, yorum ve dil
malzemesi bakımından bütünüyle yazıldığı dönemi yansıtır. Yazarın her bakımdan
dönemin izlerini taşıyan oyunları birer tarihsel belge niteliğindedir. Bu bakımdan
oyunlarının temel özelliklerini ortaya koyabilmek, detayları hakkında söz sarf
edebilmek, bu oyunların yazıldığı döneme, dönemin siyasi, sosyal, kültürel ve
ekonomik koşullarına hâkim olmayı gerektirir. 1980 askeri darbenin sonuçları
oyunların konusunda; kişilerin söz, tutum ve davranışlarında kendini hissettirir. Zira
Baydur tiyatrosu, Türkiye’de iyi bir siyasetçi, aydın, sanatkâr veya bilim adamı
olmanın önemini yitirdiği yakın bir dönemi mercek altına alır. Sosyal hayatın her
alanına egemen siyasi baskılardan daha fazla etkilenmemek için insanların sistem

�içindeki yerini alma yarışına girdiği bir dönem irdelenir. Toplumun büyük bir
kesiminin yozlaşmadan bir şekilde payını aldığı; sosyal adaletin, temel insan hak ve
özgürlüklerinin darbe aldığı 1980 dönemi ve sonrasına tanıklık eden Memet Baydur,
oyunlarına sorgulamayı ve eleştiriyi haklı olarak dâhil eder.
Memet Baydur, oyunlarında çeşitli konulara yerel olduğu kadar evrensel bir
bakış açısıyla da değinir. Metin yazarlığında dilin geniş imkânlarından; şarkı
sözlerinden, şiirden ve güzel sanatların değişik dallarından yararlanır. Sahnede kişi,
konu ve kostüm bütünlüğüne önem verdiğini metnin ilgili yerlerinde parantez içi
bilgiler vererek belirtir. Kişiler arası diyaloglarında gülmece, mizah ve ironi en çok
dikkat çeken unsurlar arasında yer alır.
Yalnızlığın Oyuncakları, 20. yüzyıl uygarlığının, bilimde, fen ve teknolojide
büyük ilerlemeler kaydetmesinin bu çağın insanlarını mutlu etmeye yetmediğini;
insanın hayatını büyük ölçüde kolaylaştıracak buluşlar sunmakla beraber onun
sağlığını, huzur ve mutluluğunu bozacak şeyleri daha fazla icat ettiğini anlatır. Burada
bireylerin yalnızlığı ve mutsuzluğu, son asır uygarlığının temel sorunsalı olarak yer
alır. Oyunun kişilerini oluşturan Arif, Nazlı ve Murat, aydın ve uygar birer insan
olmalarına rağmen baskı düzeninin engeline takıldıkları için ne kendileri ve ne de ait
oldukları toplumun geleceği için hiçbir şey yapamazlar ve bunun sıkıntısını yaşarlar.
Tensing, Memet Baydur’un Doğu ve Batı insanının doğa ve çevre sorunlarına farklı
bakışlarını tartışan, sorgulayan ve yer yer evrensel değerler ölçeğinde eleştiri getiren
bir oyunudur. Dönemin ısrarla tartıştığı doğa tahribatı, çevre kirliliği ve küresel ısınma
meselesi, oyunun ana konusunu oluşturur. Baydur, dünyanın en yüksek dağı
Everest’in zirvesine ilk kez 1953’te çıkmayı başaran Sir Edmund Hillary ve onun yol
rehberi Şerpa Tensing Norgay’ın doğa ve çevre hakkındaki görüşlerini işlemektedir.
Oyun, doğayı fethetme amacıyla kontrol altına almayı hedefleyen sahte uygar
insanların, Batılı beyaz adamların doğayla ilişkisi pratiğinde çevreye verdiği zararlara
ilişkin bu kişilerin gözlem ve düşüncelerini yansıtır. Kutu Kutu ise, yerel yönetimin
uyguladığı siyasi baskı altında uygarlığın, kent ve sanat eserleri ilişkisi bağlamında
sosyal değişim odaklı tartışıldığı bir oyundur. Belediye yönetiminin değişmesiyle
birlikte parkta daha önce dikilmiş heykellerin edep ve ahlaka aykırı olduğu
gerekçesiyle kaldırılması üzerine sanat, siyaset ve uygarlık merkezli bir tartışma başlar.
Oyunda uygar dünyanın aksine sanatı ve sanat eserleriyle donanımlı bir kenti
önemsemeyen yerel yönetim anlayışı bilimsel ve evrensel arka plana bağlı kalınarak
eleştirilir.
Eserleri ve özellikle tiyatro oyunları detaylı olarak incelendiğinde Memet
Baydur’un şu özelliklerine ulaşırız: Baydur, genel olarak yoz kültüre, bağnaz
düşünceye, her türlü kısıtlamaya ve siyasal baskıya karşıdır; yanlışlar karşısında
‘toplumsal duyarsızlık’a başkaldıran, savaş açan bir sanatçıdır. Onun tiyatro
oyunlarına 1980 sonrası dönemin siyasi, sosyal ve kültürel koşulları nüfuz etmiştir;
aynı zamanda evrensel değerler ekseninde derin bir sorgulama ve eleştiri egemendir.
Gülmece ve mizahın süslediği metinlere ironi yüklü bir dil hâkimdir. Yerel ve evrensel
özellikler taşıyan bu metinler, yazıldığı dönemin tarihi, siyasi, sosyal, kültürel ve

�ekonomik havasını; uygar dünyanın çelişkilerini; siyasi yönetimlerin çıkmazlarını ve
aydın çevrelerin handikaplarını gözler önüne sermiştir.

Kaynakça
AĞAOĞLU, Adalet; BAYDUR, Memet, (2005), Mektuplaşmalar, Memet Baydur Bütün
Eserleri 3, İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1990), Cumhuriyet Kızı, Remzi Kitabevi, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1991), Yangın Yerinde Orkideler, Remzi Kitabevi, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1993a), Limon, Toplu Oyunları 1, Boyut Tiyatro/ Oyun Dizisi 12,
Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1993a), Yalnızlığın Oyuncakları, Toplu Oyunları 1, Boyut Tiyatro/
Oyun Dizisi 12, Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1993b), Ask, Toplu Oyunları 2, Mitos Boyut Tiyatro/ Oyun Dizisi
20, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1993b), Düdüklüde Kıymalı Bamya, Toplu Oyunları 2, Mitos Boyut
Tiyatro/ Oyun Dizisi 20, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1993b), Vladimir Komarov, Toplu Oyunları 2, Mitos Boyut Tiyatro/
Oyun Dizisi 20, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1994a), Kamyon, Toplu Oyunları 3, Mitos Boyut Tiyatro/ Oyun
Dizisi 38, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1994a), Yeşil Papağan Limited, Toplu Oyunları 3, Mitos Boyut
Tiyatro/ Oyun Dizisi 38, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1994b), Tensing, Mitos Boyut Tiyatro/ Oyun Dizisi 35, Mitos Boyut
Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1995b), Kutu Kutu, Mitos Boyut Tiyatro/ Oyun Dizisi 48, Mitos
Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2000), Maskeli Süvari, Toplu Oyunları 5, Tiyatro/Oyun Dizisi 104,
Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2002), Uccello’nun Kuşları, Denemeler, Çağdaş Türkçe Edebiyat,
İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2002), ‚Büyük Azınlık‛, Uccello’nun Kuşları, Denemeler, Çağdaş
Türkçe Edebiyat, İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2002), ‚Caz Sanatına Yaklaşırken‛, Uccello’nun Kuşları, Denemeler,
Çağdaş Türkçe Edebiyat, İletişim Yayınları, İstanbul.

�BAYDUR, Memet, (2002), ‚Eleştirel İroni‛, Uccello’nun Kuşları, Denemeler, Çağdaş
Türkçe Edebiyat, İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1997), Elma Hırsızları, Toplu Oyunları 4, Mitos Boyut Tiyatro/ Oyun
Dizisi 76, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, M.,1990, Cumhuriyet Kızı, Remzi Kitabevi, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (1994a), Sevgi Ayakları, Toplu Oyunları 3, Mitos Boyut Tiyatro/
Oyun Dizisi 38, Mitos Boyut Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2003), Lozan, Memet Baydur Toplu Eserleri 1, İletişim Yayınları,
İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2002), ‚Vapurlar, hikayeler, Pablo Picasso vesaire‛, Uccello’nun
Kuşları, Denemeler, Çağdaş Türkçe Edebiyat, İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2003), Gün Gece/ Oyun Ölüm, Memet Baydur Toplu Eserleri 1,
İletişim Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2006), ‚Güner Sümer: Sessiz Güvercinler Ülkesinde‛, Sessiz
Güvercinler Ülkesinde, Cumhuriyet Yazıları, Memet Baydur Bütün Eserleri 4, İletişim
Yayınları, İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2006), ‚Muhsin Ertuğrul ile Nasıl Tanıştım?‛, Sessiz Güvercinler
Ülkesinde, Cumhuriyet Yazıları, Memet Baydur Bütün Eserleri 4, İletişim Yayınları,
İstanbul.
BAYDUR, Memet, (2009), Tiyatro Oyunları (Bütün Eserleri 5), İletişim Yayınları,
İstanbul.
BAYDUR, Sina, (2002), ‚En Yakın Arkadaşımızı Kaybettik‛, Memet Baydur’un
Ardından/ Elveda Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür Dizisi 47, Mitos- Boyut
Yayınları, İstanbul.
ÇAPAN, Cevat, (2002), ‚Alişan Çapan, Cevat Çapan’la Memet Baydur Üzerine
Söyleşiyor‛, Memet Baydur’un Ardından/ Elveda Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür
Dizisi 47, Mitos- Boyut Yayınları, İstanbul.
GRAF, Sevgi Şebnem (2008), Memet Baydur’un Oyunlarında Uygarlık ve Uygar İnsan,
Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi,
İstanbul.
GÜRZAP, Can, (2002), ‚Memet Baydur’un Anısına‛, Memet Baydur’un Ardından/ Elveda
Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür Dizisi 47, Mitos- Boyut Yayınları, İstanbul.
HIZLAN, Doğan, (2002), ‚Memet Baydur’un Ardından‛, Memet Baydur’un Ardından/
Elveda Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür Dizisi 47, Mitos- Boyut Yayınları,
İstanbul.
Hürriyet Gazetesi, 22 Mart 2005.

�NAYIR, Yaşar Nabi, (1940), ‚Yeni Adam’ın Tiyatro Anketi: Yaşar Nabi’nin Cevabı‛,
Yeni Adam, S.280, 9 Mayıs 1940, s.4.
ŞENER, Sevda; YÜKSEL, Ayşegül ve ELMAS, F., (2002). Memet Baydur’un Ardından/
Elveda Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür Dizisi 47, Mitos- Boyut Yayınları,
İstanbul.
ŞENER, Sevda, (2011) ‚Memet Baydur Tiyatrosu (The Theatre Of Memet Baydur)‛,
Tiyatro Araştırmaları Dergisi, S.31/1.
YALÇIN, Alemdar; AYTAŞ, Giyasettin (2002). Tiyatro ve Canlandırma, Akçağ Yayınları,
Ankara.
YÜKSEL, Ayşegül, (2002), ‚Memet Baydur Başını Alıp Gitmiştir Neyse Ki Oyunları
Bizde‛ Memet Baydur’un Ardından/ Elveda Dünya Merhaba Kâinat, Tiyatro/ Kültür Dizisi
47, Mitos- Boyut Yayınları, İstanbul.
YÜKSEL, Ayşegül (2011), ‚Aramızdan Ayrılışının 10. Yılında Memet Baydur: Giderken
Bize Oyunlarını Bıraktı‛, Sahne, Kasım-Aralık 2011.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10963">
                <text>2296</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10964">
                <text>MEMET BAYDUR’UN TİYATRO YAZARLIĞI VE ELEŞTİRİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10965">
                <text>EROL, Kemal </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10966">
                <text>Anahtar Kelimeler: Memet Baydur, tiyatro, eleştiri, bozuk düzen, uygar insan.  ÖZET  Memet Baydur (1951-2001), Türk tiyatro tarihine yirminci asrın son çeyreğinde yazdığı eserleriyle damgasını vuran en başarılı yazarlardan biridir. İlk olarak 1982’de yazdığı Limon adlı oyunuyla gündeme gelen yazar, son oyunu Lozan (2001)’a kadar çoğu Devlet Tiyatrosunda sahnelenen toplam yirmi altı eserle gündemdeki yerini korur. Pek çoğu bir toplumsal gerçeği tanıma bağlamında durum tespitine dayanan bu eserlerin dokusuna ülkenin 1980-2000 yılarına ait politik, ekonomik, sosyolojik ve kültürel anlayışı hâkimdir. Memet Baydur, tiyatro oyunlarında yerel unsurlardan yola çıkarak evrensel olanı göstermenin peşindedir. Eserlerin tamamında önemsenen en temel unsur, ‘uygar dünya’ ve ‘uygar insan’ olgusudur. Yazarın genellikle eleştirel ve sorgulayıcı bir tutum sergilemesi de bu esasa dayanır. Yazar, tiyatro sanatına doğrudan eğitici, öğretici bir rol vermez veya sorunlara çözüm reçetesi yazma görevini yüklemez ama tiyatronun cesaret gerektirdiğine ve toplumun uygarlık yolunda geliştirici bir güce sahip olduğuna inanır. Memet Baydur’un tiyatrosunda eleştiri, ekonomik ve kültürel boyutları olmakla birlikte daha çok sosyal ve politik yönde gelişir. İnsanî erdemlere sığmayan bireysel davranışlar, toplumsal duyarsızlıklar, uygar çağın gerisinde kalmış politik yaklaşımlar ve baskıcı siyasal yönetimler bu eleştirinin çerçevesini oluşturur. Yazarın keskin bir mizahı da kattığı, toplumun her kesiminden insanı görüş ve düşünceleriyle buluşturduğu tiyatro oyunlarında kullandığı dil ironiktir. Doğa, köy ve kenti kapsayan çevre sorunları; toplumsal hayat, kadının sosyal yaşamdaki yeri, aydın sorumluluğu, sığ modernlik anlayışı; yerel yönetim, sanatsal faaliyetlere bakış; teknolojik gelişme ve bilimsel kalkınma; hukuk ve adalet anlayışı, klişe adetler, geleneksel yaşayışlar ve ezberlenmiş doğrular bu ironik dilin eleştiri konularıdır. Çalışmada ‘belge tarama yöntemi’ kullanılacaktır. Amaç, Memet Baydur’un tiyatro yazarlığını araştırmak ve 1980 sonrası Türk edebiyatına kazandırdığı tiyatro oyunlarının eleştiri alanlarını belirlemek, bilimsel değerlerini tanıtmaktır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10967">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10968">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10969">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10970">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1383" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1684">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/74ba6c1269e04eeea7759742b82a6735.docx</src>
        <authentication>4978f22716400308aa40a00541374bde</authentication>
      </file>
      <file fileId="1685">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/21433f0139fdb065e8631cd2db9e44b8.pdf</src>
        <authentication>c3bace7b7f5d12a087077d55636ad877</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10962">
                    <text>ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATROSUNDA SAMUEL BECKETT ETKİSİ: GÜLE GÜLE
GODOT VE GODOT’YU BEKLEMEZKEN
Nurtaç ERGÜN
Hacettepe Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Metinlerarasılık, Absürd Tiyatro, Samuel Beckett, Ferhan Şensoy, Cahit
Atay.
ÖZET
Samuel Beckett, II. Dünya Savaşı’nın beraberinde getirdiği yıkımın insanlık üzerindeki
olumsuz etkisinin dışa vurumu olarak kabul edilen absürd tiyatronun önemli temsilcilerinden
biridir. Beckett’in Güle Güle Godot oyunu ise tiyatro tarihinde absürd tiyatronun önemli
örneklerinden biri olarak kabul görmüştür. Bu oyun yazıldığı tarihten itibaren dünya genelinde
çok fazla ilgi çekmiş ve tesirlerinin günümüzde de devam ettiği görülmüştür. Samuel Beckett’in
Godot’yu Beklerken isimli oyunun Türk tiyatrosuna da etkisi söz konudur. Metinlerarası ilişkiler
kuramının uygulanacağı bu çalışmanın temelinde ise Samuel Beckett’in ve Godot’yu Beklerken
isimli oyununun Türk tiyatrosuna olan etkisini gösteren iki ayrı eser yer almaktadır. Ferhan
Şensoy’un 1993 yılında yayımlanan Güle Güle Godot ve Cahit Atay’ın 1994 yılında yayımlanan
Godot’yu Beklemezken isimli oyunları ile Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken isimli oyunu
arasındaki bağın kuram ışığında açığa çıkarılması çalışmanın temel amaçlarındandır. Bu
bağlamda metinlerarası ilişkiler kuramı doğrultusunda okunacak eserlerin kaynak metin ile
ilişkisi ve yazarların kaynak metni nasıl algıladığı/yorumladığı tespit edilmeye çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10954">
                <text>2286</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10955">
                <text>ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATROSUNDA SAMUEL BECKETT ETKİSİ: GÜLE GÜLE GODOT VE GODOT’YU BEKLEMEZKEN</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10956">
                <text>ERGÜN, Nurtaç </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10957">
                <text>Anahtar Kelimeler: Metinlerarasılık, Absürd Tiyatro, Samuel Beckett, Ferhan Şensoy, Cahit Atay.  ÖZET  Samuel Beckett, II. Dünya Savaşı’nın beraberinde getirdiği yıkımın insanlık üzerindeki olumsuz etkisinin dışa vurumu olarak kabul edilen absürd tiyatronun önemli temsilcilerinden biridir. Beckett’in Güle Güle Godot oyunu ise tiyatro tarihinde absürd tiyatronun önemli örneklerinden biri olarak kabul görmüştür. Bu oyun yazıldığı tarihten itibaren dünya genelinde çok fazla ilgi çekmiş ve tesirlerinin günümüzde de devam ettiği görülmüştür. Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken isimli oyunun Türk tiyatrosuna da etkisi söz konudur. Metinlerarası ilişkiler kuramının uygulanacağı bu çalışmanın temelinde ise Samuel Beckett’in ve Godot’yu Beklerken isimli oyununun Türk tiyatrosuna olan etkisini gösteren iki ayrı eser yer almaktadır. Ferhan Şensoy’un 1993 yılında yayımlanan Güle Güle Godot ve Cahit Atay’ın 1994 yılında yayımlanan Godot’yu Beklemezken isimli oyunları ile Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken isimli oyunu arasındaki bağın kuram ışığında açığa çıkarılması çalışmanın temel amaçlarındandır. Bu bağlamda metinlerarası ilişkiler kuramı doğrultusunda okunacak eserlerin kaynak metin ile ilişkisi ve yazarların kaynak metni nasıl algıladığı/yorumladığı tespit edilmeye çalışılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10958">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10959">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10960">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10961">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1382" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1682">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5f959ca3d6b686c07110bec8a55dfd1a.docx</src>
        <authentication>bb7ae43be0475d8388ae0664b7d88946</authentication>
      </file>
      <file fileId="1683">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1cea9190c1416b4ecd57d8181d793358.pdf</src>
        <authentication>e0899388d4bc8113394c794394dff152</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10953">
                    <text>GEÇİŞ DÖNEMLERİ BAĞLAMINDA ARMAĞAN OLGUSU: ANADOLU VE
BALKANLAR
Metin EREN
Mardin Artuklu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Mardin / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Armağan, geçiş dönemleri, Anadolu, Balkanlar, ritüel.
ÖZET
Geçiş dönemleri ve bu dönemler etrafında uygulanan ritüeller insan yaşamını kuşatır ve
belirler. Kişinin yaşamı doğumundan ölümüne kadar bu ritüel süreçlerle içi içedir. Her geçiş
dönemi ferdi çevreleyen topluluğun katıldığı bir dizi törensel uygulamayı beraberinde getirir. Bu
törenler, ritüelin yapılmasını gerektiren kişiler için hayatlarının yeni bir aşamaya ulaştığına dair
bir bilinç oluştururken aynı zamanda bireyin toplumla ve toplumun kendi içerisinde ilişkilerini
yenilemesine imkan sağlar. Armağan, insanoğlunun toplumsal bir varlık oluşunun somutlaştığı
köklü olgulardan birisidir. Hediye verme bu nedenle de her toplumsal etkinlikte önemli bir yere
sahiptir. Armağan, toplumsal ilişkileri düzenler ve geliştirir. Armağanın en görünür ve yaygın
olduğu toplumsal etkinlikler arasında geçiş dönemleri etrafında şekillenen ritüeller vardır.
Doğum, evlilik veya ölüm gibi geçiş dönemleri incelendiğinde hediyeleşme ve dayanışmanın
yoğunluğu hemen gözlemlenebilir. Bu bildiri armağan olgusunu geçiş dönemleri bağlamında ve
Anadolu Balkanlar örneklerinde inceleyerek benzerlik ve farklılıkları tespit etmeyi
amaçlamaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10945">
                <text>2160</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10946">
                <text>GEÇİŞ DÖNEMLERİ BAĞLAMINDA ARMAĞAN OLGUSU: ANADOLU VE BALKANLAR</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10947">
                <text>EREN, Metin </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10948">
                <text>Anahtar Kelimeler: Armağan, geçiş dönemleri, Anadolu, Balkanlar, ritüel.  ÖZET  Geçiş dönemleri ve bu dönemler etrafında uygulanan ritüeller insan yaşamını kuşatır ve belirler. Kişinin yaşamı doğumundan ölümüne kadar bu ritüel süreçlerle içi içedir. Her geçiş dönemi ferdi çevreleyen topluluğun katıldığı bir dizi törensel uygulamayı beraberinde getirir. Bu törenler, ritüelin yapılmasını gerektiren kişiler için hayatlarının yeni bir aşamaya ulaştığına dair bir bilinç oluştururken aynı zamanda bireyin toplumla ve toplumun kendi içerisinde ilişkilerini yenilemesine imkan sağlar. Armağan, insanoğlunun toplumsal bir varlık oluşunun somutlaştığı köklü olgulardan birisidir. Hediye verme bu nedenle de her toplumsal etkinlikte önemli bir yere sahiptir. Armağan, toplumsal ilişkileri düzenler ve geliştirir. Armağanın en görünür ve yaygın olduğu toplumsal etkinlikler arasında geçiş dönemleri etrafında şekillenen ritüeller vardır. Doğum, evlilik veya ölüm gibi geçiş dönemleri incelendiğinde hediyeleşme ve dayanışmanın yoğunluğu hemen gözlemlenebilir. Bu bildiri armağan olgusunu geçiş dönemleri bağlamında ve Anadolu Balkanlar örneklerinde inceleyerek benzerlik ve farklılıkları tespit etmeyi amaçlamaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10949">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10950">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10951">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10952">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
