<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=49&amp;sort_field=Dublin+Core%2CTitle" accessDate="2026-06-06T18:43:55+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>49</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1417" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1778">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/42f8e2209ff80502395d860e2cff8f31.docx</src>
        <authentication>15b73d0ecc64e46a20591ba0abf9ecfd</authentication>
      </file>
      <file fileId="1779">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7bb3d7666b1fb27449284e8cded74d24.pdf</src>
        <authentication>9320668d8a8c549a60bf237d29d31473</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11281">
                    <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAKİ
İZLERİ
Hicran KARATAŞ
Hacettepe Üniversitesi, Türk Halkbilimi, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek, Sözlü
Vesika.
ÖZET
Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların tarihi vakalara dair
belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği bilinen
bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni ve icrası
aracılığıyla sözlü tarihi birikimin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi eşliğinde
söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu özelliğiyle
ritmik bir arşiv belgesi özelliğine haiz olup türkü metinlerinden hareketle hem halkbilimsel
verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihsel malumata ulaşmak mümkündür.
Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden örnek bir türkü metninden hareketle
Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülmüştür.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1780">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e77bb14c1280f45c3ee631061b2f6b3a.docx</src>
        <authentication>87f347f75c36cde2f4314ea03fb45aba</authentication>
      </file>
      <file fileId="1781">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fedc301d349c8eb949f7fddf80fdd2a5.pdf</src>
        <authentication>e6a76451e07329dbdf5cf18aae590c9e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11282">
                    <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR
ORTAMINDAKĠ ĠZLERĠ
Hicran KARATAŞ1
Özet
Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların, tarihi vakalara
dair belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği
bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni
ve icrası aracılığıyla sözlü tarih birikiminin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi
eşliğinde söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu
özelliğiyle ritmik bir arşiv belgesi özelliğinde olup türkü metinlerinden hareketle hem
halkbilimsel verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihi malumata ulaşmak
mümkündür. Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden “Türki-i Bana Luka
Kal’ası” isimli türkü bir sözlü tarih vesikası olarak ele alınacak ve bu vesikadan hareketle
Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülecektir.
Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek,
Sözlü Vesika

THE TRACES OF TURKS IN THE ORAL CULTURE OF BOSNIAHERZEGOVINA

Abstract
It is known that the cultural legacy, traditions and behaviors, the knowledge
which has been drawn from experience, historical events in collaborative memories are
archived in folk songs which are a part of the oral culture. Therefore one of the functions
of the folk songs is to pass down the knowledge from generation to generation. The
knowledge about the oral culture in the texts of the folk songs has a place in the
collaborative memory. Due to its features, the folk songs have the characteristics of a
rhythmic archive and it is possible to achieve folkloric and historical data through folk
songs. In this study, the “Türki-i Bana Luka Kal’ası” folk song which includes a part of the

1

Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi Türk Halkbilimi Anabilim Dalı, karatashicran@gmail.com

�Bosnian history has been analyzed as an oral history document and the traces of Turkish
history in Bosnia in the framework of this document has been discussed.
Key Words: Oral History, Traditional Written History, Folk song, Balkan Area,
Bosnia Herzegovina, Oral document
Balkan Coğrafyasındaki Türklük Tarihi ve Bosna Hersek
Balkan coğrafyasında Türklerin Hunlardan günümüze uzanan süreçte var oldukları
bilinmektedir2. MÖ. 800’lü yıllarda Karadeniz’in kuzeyine, Avrupa’ya ve Balkanlara yapılan
göçler sahanın Türkleşmesinde büyük önem oynamıştır. “Hun Türklerinin MS II. yüzyılda
Karadeniz’in kuzeyinde Azak Denizi ile Ten ve Özi ırmakları arasında yaşıyor olduğu
bilinmektedir” (Kurat 1972: 12). Söz konusu göçler Türklerin Balkanlar’da devlet kurmak
suretiyle varlığını sürdürmelerinde ilk adım olmuştur. Anadolu Türklerinin Balkanlara ilk
yerleşmesi, Selçuklulardan Kaykavus’un Bizans’a kaçıp sığınması hadisesiyle ilgili olup,
Bizans imparatoru Mihail ona ve askerlerine yerleşmek üzere Dobruca ilini tahsis etmiştir.
Bunun üzerine Anadolu’dan kendisine taraftar olan bir kısım Türkmen gruplar Sarı Saltuk
Dedeyle birlikte Balkanlara geçmişlerdir (Okiç 1952: 52).
Osmanlı Devleti zamanında, Balkanlarda ilk fetih 1352’de Orhan Gazi zamanındadır.
1453’te bölgenin siyasi ve dini merkezi İstanbul’un da fethiyle Balkan yarımadasıyla Anadolu
kesintisiz şekilde birbirine bağlanmış oldu (Karpat 1992: 28-29 ; Jelavich 2006:33).
Balkanların Türkler tarafından iskânı özellikle 14. yüzyılda kitleler halinde gerçekleşmiştir.
Bu cümleden olarak Bosna Hersek de 1463’te Fatih Sultan Mehmet’in başlatmış olduğu
fetihlerle (Jelavich 2006: 29) Osmanlı topraklarına katılmıştır. Fatih Sultan Mehmet
tarafından bir bölümü fethedilen Bosna, 1528 Sultan Süleyman tarafından tamamen Osmanlı
hâkimiyeti

altına

alınmıştır.

“Önceleri,

Rumeli

Beylerbeyliğine,

akabinde

Budin

Beylerbeyliğine bağlanan Bosna Sancağı 1585’ten itibaren Eyalet statüsüne getirilmiştir. Bu
dönemde birinci sınıf eyalet statüsünde bulunmakla beraber ilaveten Avrupa içlerine
akınların yapıldığı askeri bir üst konumunda bulunmuştur. Hem sosyal hayatlarına hem de
dini inanç ve özgürlüklerine müdahale edilmemekle birlikte, imar edilmeye başlanan eyalet
mamur bir seviyeye ulaştırılmıştır” (Türk Ans C. VII: 359-365 ). Bosna Eyaletinde Türkler,
Müslümanlar ve konargöçer aşiretler, Hıristiyan ve Musevi halklar, şehirlerde, sancaklarda ve
2

Batı Avrupa Hunları’nın 378 baharında Tuna nehrini geçerek Avrupa içlerine yapmış oldukları fetihler ve bu

fetihlerin sonuçları için Kafesoğlu,1997: 71-83, ayrıca konuyla ilgili teferruatlı bilgi için Neméth, 1966.

�köylerde yaşarlar. Şehirlerde ticaret ve sanayi gelişmiştir. Sancak ve köylerde tarım;
konargöçerler arasına hayvancılık önemli geçim kaynakları olmuştur. Eyalet önemli bir
uluslararası ticaret merkezi konumundadır. Türk idaresi altındayken medreseleri, camileri,
çarşıları, imaretleri, kaleleri, bedestenleri ve dükkânları ile Bosna zengin bir eyalettir
(Yıldırım 2003: 146).
Hunlardan başlayarak sahaya yapılan göçler ve akınlarla Türk kültürü öğelerinin de
hem Avrupa hem de Balkan sahasına geçişi için elverişli ortamlar oluşmuştur. Anadolu
sahasından Balkanlara uzanan süreçte genel anlamıyla Balkan sahasında özelde ise Bosna’da
Türk halk kültürüne has gelenek ve görenekler, Türk yeme içme kültürü, Türk-İslâm
mimarisine has (cami, hamam, medrese, tekke, türbe vb)eserler, Türk diline mahsus kelimeler
ve daha birçok kültür unsuru Balkan/Bosna halk hayatına katılmıştır. Sözlü kültür
ortamındaki tekerleme, bilmece, masallar, halk hikâyeleri ağıtlar ve türkülerin yaşatılan
örnekleri de Bosna’daki Türk varlığının örnekleri arasında yer almaktadır. Sözlü kültür
ortamında nesilden nesile aktarılarak toplumsal bellekte muhafaza edilmek suretiyle bugüne
ulaşan bu neviden sözlü yaratmaların bir özelliği de tarihi bilgiyi ritim eşliğinde içermesiyle
sözlü birer vesika olmalarıdır. Bu cümleden olarak Avusturya’nın Bosna Banya Luka Kalesini
muhasara altına alması sırasında, muhtemelen vakalara şahit olan bir âşık tarafından yakılan
Türki-i Bana Luka Kal’ası3 metni sözlü vesika olarak değerlendirilecektir.

Banya Luka Kalesi Türküsü ve Bosna Tarihi
Banya Luka Kalesi Türküsü, Banya Luka Kalesi’nin 1736-1739 yılları arasında
Avusturya askeri tarafından muhasara altına alınmasının tasvirini anlatmaktadır. Sözü geçen
türkü, Avusturya’nın Ruslarla Osmanlı Devletine karşı gizli bir ittifakına güvenerek Bosna
Eyaletini kuşatmasının sözlü vesikalarından yalnızca biridir.4 1736-39 yılları arasında
Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında vuku bulan savaşlara şahit olan Ömer Bosnavi’nin,
“Tarih-i Bosna der Zaman-ı Hekimoğlu Ali Paşa” isimli eserinde sözü edilen savaşlar ve
dönemin çarpıcı olayları teferruatlı bir şekilde tasvir olunmaktadır. Türkünün yakıldığı Banya
Luka Kuşatmasını da içeren bu eser sözlü tarih vesikamızın yazılı metinlerle paralelliği
3

“Türki-i Bana Luka Kal’ası” , türkü metni haricinde günümüz Türkçesindeki karşılığı esas alınarak, metin
içinde Banya Luka Kalesi Türküsü olarak zikredilecektir.
4
Bana Luka Türküsü, Saray Türküsü, İzvornik Türküsü, Nazm-ı Diğer başlıklı ve incelediğimiz türkü metninin
başka bir varyantı olan Bana Luka Kalesi Türküsü (Hasan,1987:119-121) Avusturya’nın Bosna kuşatması
sırasında yakılan türkülerin başlıcalarıdır. İlk üç türkü Sayın Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ın “Balkan Üçlemesi ve
Tarih” başlıklı makalesi içinde sözlü tarih metinleri olarak ele alınarak yazılı ortam tarih metinleri ile örtüşmeleri
bakımından her birinin birer sözlü tarih belgesi olduğu vurgulanmıştır. Detaylı malumat için bakınız: Yıldırım ,
2003: 144-160.

�bakımından ölçü olarak kullanılacaktır. Türkü metni içinde, Avusturya askerlerinden yer yer
nemçe, nemçelü, kâfir, Nemçe hayını, mel’un, mel’un bin mel’un şeklinde bahsedildiği göze
çarpmaktadır.
Banya Luka Kalesi türküsünün “Bakdılar feryadçı geldi Bana Luka Kal’a’dan”
dizesinden hareketle, türküyü yakan aşığın, Banya Luka Kalesi muhasarasının kaldırılması
sırasında olayların gidişatına tanık olan biri ya da Bosna Eyaleti Valisi Hekimoğlu Ali
Paşa’nın mahiyetindeki askerlerden biri olması kuvvetle muhtemeldir.
Osmanlı Devleti’yle barış halinde olan Rusya’nın Osmanlı topraklarına saldırdığı
haberleri yayılmaya başlayınca Bosna Eyaleti’nden beş bin yaya ve atlının İstanbul’a hareket
etmesinden haberdar olan Avusturya’nın Ruslarla gizli anlaşmasına güvenerek Osmanlı
Hükümeti ile anlaşmasını bozması ve Bosna’yı işgali “Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi
gurur” sözleriyle sözlü vesikamızda kayda geçirilmiştir.
Sözlü ortam tarih yazıcılığının , yazılı ortam tarih yazıcılığı kadar güvenilir bilgiler
ihtiva edebileceği ve dahi bazen yazılı tarihin kaleminin yazmadığı ya da yazmamayı
yeğlediği bilgilerin de sözlü tarih vesikaları üzerinden izinin sürülebileceği bilinen bir
gerçektir5. Bu tür durumlar söz konusu olduğunda sözlü ortam tarih vesikalarının yazılı ortam
tarih yazıcılığı mahsulü metin ve belgelerdeki boşlukların doldurulmasında önemli bir rolü
bulunmaktadır6
Sözlü ortam tarih yazıcılığına örnek teşkil eden Banya Luka Kalesi türküsü yalnızca
Avusturya’nın Banya Luka Kalesi’ni muhasarasını tasvir etmekle kalmamaktadır. Kale içinde
dara düşmüş halkın sosyo-kültürel durumları, psikolojik vaziyetleri, Banya Luka ve çevresine
dair coğrafi yerleşkeleri ve mühim yerlere dair (Lebuçe sahrası, Sava nehri, Karaul, Yayçe
kalesi, Gülhisar, Sitniçe, İzmiyan vb) malumatı da ihtiva etmektedir. Diğer yandan,
Bosna/Banya Luka halkının Osmanlı hükümetine olan tavrının, bağlılığının ve güveninin de
sözlü kültür ortamındaki izdüşümü durumundadır. Osmanlı Devletine bağlı bulundukları süre
5

Yazılı tarih metinlerinin, vakayı kaleme alanların öznel yargılarını ve vakaya karşı kendi ön kabul ve değer
yargılarını yanzıtmak zafiyetinde bulunabileceği bilinen bir gerçekliktir. Bu cümleden olarak Uluslar arası tarih
yazıcılığı metinlerini kaleme alanların kişisel ön kabulleri ile Osmanlı Devletine başkaldıran Ermenilerin
tedbiren göçe tabii tutulması Sözde Ermeni Soykırımı olarak adlandırılmaktadır. Buna karşın yine aynı taraflı
kalemlerin yazmış oldukları tarih metinlerinde Rusya toprakları içindeki Revan Hanlığındaki Türkleri
vatanlarından sürmek suretiyle uzaklaştıran boşalttığı Revan topraklarına İran sahası Ermenilerini yerleştiren
Rusya’nın Türklere reva gördüğü zulüm ise görmezden gelinmektedir. Yazılı tarihin göz ardı ettiği bu zulmü
sözlü kültür ortamı tarih metinleri kayda geçirmeyi başarmış, hüzünlü ezgisi eşliğinde bu zulüm sırasında
yaşananlar bugüne dek ulaşmıştır. Revan türküsünün sözlü dokusu içinde yaşayan tarih ise gerçekleri vakaya
şahit olanların gözünden ve dilinden anlatmaktadır. Bu yönüyle sözlü ortam tarih yazıcılığı mahsulü olan bu
sözlü vesikalar belgeden daha da kat’i belge niteliği ile karşımıza çıkmaktadır (Türk toprağı Revan hanlığından
Ermeni Erivan’a Rusların yaşattığı zulumün sözlü vesikası Revan Türküsü için bakınız: Günay, 2008:359-360)
6
Sözlü ortam tarih yazıcılığına dair sözlü vesikaların yazılı belgelerdeki boşlukları doldurarak yazılı ortam tarih
yazıcılığında önemli ve köklü değişiklere yol açması ile ilgili olarak bakınız: Ryant, 1988: 560.

�içinde ulaşmış oldukları refah seviyesi ve hoşgörü ortamı şüphesiz bu tavır ve yaklaşımların
temelindeki ana dinamiklerdir.
Banya Luka Kalesi türküsü iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, Avusturya (Nemçe)
ordusunun Banya Luka Kalesi’ni kuşatması ve bu kuşatmanın çetin tasvirinden oluşmaktadır.
Bu bölümde, kale içinde mahsur halkın muhasara sırasındaki ahvali, düşman askerlerinin
nicelik ve nitelikleri, kale içinde mahsur kalan halkın etnik ve dini olarak çeşitlilik gösterdiği
de sözlü ortam tarih yazıcılığı bağlamında kaydedilmiştir. Muhasara altında sıkışmış halkın
dini açıdan çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğu, “Kal’anın içinde olan müslimin cenk
idüben”, “ Ya İlahi bu Bosna’yı sen saklagıl: Bunların sıbyanını kâfirlere çinletmegil”
dizelerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Kale içinden bir haberci (feryadcı) aracılığıyla kalenin içinde hem kadıdan hem de
müftüden yazılı bir haberin merkeze ulaştırıldığı “Bakdılar feryadcı geldi Bana Luka
Kala’dan: Ehl-i Kala cümlenin hem kadı hem müfdüden Muhzır İ’lamı getürdi geldi asker
Nemçe’den”

dizeleriyle

bildirilmektedir.

Avusturya

İmparatorunun,

Banya

Luka’yı

Müslümanların elinden almak üzere sevkettiği taburların komutasında Hilsburghausen
bulunmaktadır. Banya Luka’yı kuşatmaya girişmesi üzerine Ehl-i Kaleden gönderilen muhzır
ilamının içeriği yazılı tarih kaynağımızda “telaş ve korku yaratan bu kuşatma haberi Vali Ali
Paşa’ya Bana Luka Müftüsü Mehmet Emin Efendi’nin yanında getirdiği ve kale kadısının,
zabitlerin, imam, hatip, şeyh ve diğer ilgililerin yalvarış ve yakarışlarını belirten dilekçelerle
duyruldu” (Bosnavi 1979: 43) şeklinde geçmektedir.
Yine bu bölümde Avusturya’nın işgal kuvvetlerinin hayli kalabalık, cephane
bakımından oldukça varlıklı olduğunu “Bunca top cephanesiyle bunca gülle kunbara: Bunca
asker alay alay sanki yollar kapkara” dizelerinden hareketle tahmin edebilmekteyiz. Başka
bir dizede de “Aldılar tabur içine kala’nın dört yanını” kalenin dört bir yanından tamamen
kuşatıldığı bildirilmektedir. Avusturya’nın Bosna üzerine yüz elli binden fazla asker ile yola
çıktığı, Bosna’ya beş kol halinde saldırmak üzere harekete hazır beş tabur asker getirdiği ve
bunların birincisinin de Banya Luka’yı almakla görevlendirildiği, en iyi cephane top ve
humbaralar ile donatıldığı (Bosnavi 1979:23, 49) yazılı ortam tarih kaynağımız tarafından
doğrulanmaktadır. Türkü metni içinde “Hem getürdi adı belli altı bin baş olan: Lebuçe
sahrasında birkaç bin mela’in olan: Adı mel’un bin mel’un bellüdür mel’un olan” dizeleri
Avusturya’nın Banya Luka kuşatması sırasında uygulamış olduğu askeri düzene gönderme
yapıyor olmalıdır. Zira toplamda sekiz bin ya da biraz fazlacasına işaret edilmektedir.
Avusturya’nın Banya Luka üzerine sevk ettiği sekiz bin askerden oluşan orduyu üç kısıma
ayırmıştır. Bu düzen gereği bin asker bir kol, iki bin asker bir kol, geriye kalan beş bin asker

�geometrik bir kurala göre düzenlenmişti. Bu düzen gereği bir kolda yaşanılması muhtemel bir
bozgun halinde diğer kollar kuşatmayı tamamlamakla vazifeli olduğu yazılı tarih kaynağımız
tarafından bildirilmektedir. (Bosnavi 1979: 46).
Banya Luka Kalesi türküsünün ilk bölümü adeta feryadçının Vali Ali Paşa’ya getirmiş
olduğu feryadnamenin içeriğinden oluşmaktadır. Feryadnamenin içinde yazılanların kale
içindeki halka ve kuşatmanın genel ve son durumuna dair malumatı içerdiği düşünülecek
olunursa türkü metninin bu bölümü de Ali Paşa huzurunda okunan dilekçelerin sözlü
ortamdaki kaydı durumundadır. Zira kuşatmanın hangi koşullarda gerçekleştiği, halkın
kimlerden oluştuğu, kuşatmanın son durumu, düşman askerinin sayısı, sahip olduğu
cephanenin muhtevası gibi bir çok malumat bu bölüm içinde gayet teferruatlı bir şekilde
aktarılmaktadır. Bu cümleden olarak “Taburun konakçısı7 çarkçısı çokmuş ol; Geçdi tabur
Sava nehrin köprü ile bilmiş ol” dizeleri de bu neviden detaylar içermektedir. Devamında
“Kurdı tonbas8 üzre köprü geçti Vırbas suyunı: Aldılar tabur içine kal’anın dört bir yanını”
dizeleri de kuşatmanın ulaştığı son duruma işaret etmektedir. Sava Nehri’nin Banya Luka’ya
yayan sekiz saat olduğu akabinde Virbas Suyunun Banya Luka Kalesine bitişik denecek kadar
yakın olduğu göz önünde bulundurulduğunda türkünün ilk bölümü kuşatmaya dair bir durum
raporu görüntüsündedir9.
İkinci bölüm, feryatçının Hekimoğlu Ali Paşa’ya kuşatmayla ilgili getirdiği
feryadname/muhzır/vesika okunduktan sonra Hekimoğlu Ali Paşa ve askerlerinin kuşatmayı
kaldırmak üzere yola koyulması ile başlamaktadır. Hekimoğlu Ali Paşa sözlü tarih vesikamıza
göre hiç vakit kaybetmeden cümle müslümana haber salarak gazaya çağırmıştır. Bu hal “
Nusreti Hakktan dileyüb olmadı hiç gönlü saht: Ayetiyle cahid ü email olup uydurdu raht” ve
“Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi: Herkese farz oldı gide zira hücum eyledi:
Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi” de ivedilikle yola çıkmak hazırlığına
gönderme yapmaktadır. Banya Luka’nın kuşatıldığı sıralarda Bosna Valisi’ne Buzin ve Çetin
Kaleleri halkından da dilekçe ve feryadnameler ulaşmakta bundan sebep Vali Ali Paşa hangi
tarafa derhal müdahale edilmesi hususunda ikilemde kalmaktadır. Bu ikilemin aşılması

7

Konakçı:[Konakçı Başı]: Sefere giden padişahların tuğlarıyla, otağ-ı hümayunlarını nakletmek ve
konaklayacakları yeri hazırlamak vazifesiyle mükellef olan memur hakkında kullanılır bir tabir (Pakalın, 1983:
C.II: 291)
8
Tombaz: Nehirlerde, nakliyatta ve köprü dubası yerinde kullanılır altları düz bir nevi kayık adıdır (Pakalın,
1983: C.III: 511).
9
Kuşatmanın, Vali Ali Paşa ve askerlerinin Banya Luka’ya yetişmezden önceki son durumu Bosnavi, 1979:
55’te teferruatlı bir şekilde tasvir edilmektedir. Bu tasvir ile Sözlü tarih vesikamız birbiriyle tam paralellik
göstermektedir.

�hususunda danışmanları ve ahl-i akıl ile istişare etmiş netice olarak Banya Luka Kuşatmasının
kaldırılması yönünde karar alınmıştır.10
Vali Ali Paşa’nın Banya Luka ileri gelenlerinden gelen dilekçeleri okuduktan ve
danışma meclisinde Banya Luka Kalesindeki muhasaranın kaldırılması yönünde karara
varıldıktan sonra, hemen sonra yola çıkmak gayretine düştüğü Bosnavi tarafından şu şekilde
aktarılmaktadır: “Tedbir sahibi müşir vali hazretleri, derhal büyük çabalar harcayarak
yukarıda sözü geçen kalede kuşatılmış olan müminlere imdat ve yardım çarelerini
araştırmaya koyuldu” (Bosnavi 1979:43).
“Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi: Herkese farz oldı gide zira hücum
eyledi: Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi” dizeleri akıl baliğ olan her bir kişinin
orduya katılması hususunda çıkarılmış bir fermana işaret etmektedir. Yazılı tarih
kaynağımızda bu detaya yer verilmemektedir. Buna benzer olarak kuşatmayı kaldırmak üzere
yola çıkan Hekimoğlu Ali Paşa ve askerleri Podraşça Ovasında ordugah kurmuş ve harekat
planlarını da yine burada yapmışlardır. Buradan Banya Luka’ya hangi yoldan gidilmesi
hususunda yapılan istişareler sonucu takip edilen yol yazılı kaynağımızda çok açık değildir.
İki ihtimalden söz edilmekle birlikte birinin on saatlik diğerinin on dört saatlik yürüme
mesafesinde yol katettireceği belirtilmektedir. Sözlü vesikamızda ise önce Karaul kasabasına
sonra Yayçe kalesini geçerek Gölhisar Kalesine ardından da Podraşca(Bodraşnice) ordugahını
kurduğunu, Sitniçe’den İzmiyan’a geçildiğini İzmiyan ve Banya Luka Kalesi arası mesafenin
yayan olarak uzak olduğu, Vırbas suyunun öğle vakti geçildiğini ve nihayet sabah namazı ile
harekete geçildiğini sözlü tarih vesikamızın dizelerinden hareketle tahmin edebilmekteyiz.
Türkü metni içinde Podraşca ovasından Banya Luka’ya uzanan yol oldukça detaylı
tasvir edilmiş olmasına rağmen yazılı tarih metninde doğru yoldan gidiliyormuş gibi yapılarak
büyük bir gösterişle ovadan, Banya Luka’ya üç saatlik yere kadar gelindiği Vırbas suyunun
doğu ve batısından Banya Luka’yı gören dağların eteklerinden dolanarak ırmak üzerinden
sallarla Banya Luka’ya bir buçuk saatlik uzaklığa kadar gelindiği ve sabah hareket etmek
üzere burada dinlenildiği belirtilmektedir. Bu menzilde askerin konaklaması, dinlenmesi
Türkü metninde “ Öyle vaktı cümle asker geçti Vırbas suyunı: Ta gelüp kapladı kondı
sürüben atlarını : Atlarına buldı ana suyunı hem okını” dizeleriyle ifade bulmaktadır.
“Subh-ı kıldı vaktiyle nam-dar: Kullara giydirdi zırhlar yürüdi ol bahtiyar: Sıgınup
Allah’a doğrı tabur üzre şah-var” dizelerinden hareketle daha önce sözü geçen menzilden

10

Banya Luka Kalesinin Bosna’nın iç kısmında olması bu kararın alınmasındaki ana etkendir. İlaveten elde
mevcut askerin ikiye bölünmesi de akla yatkın kabul edilmemiştir. Vali Ali Paşa’nın danışmanlarıyla yapmış
oldukları istişare için bakınız: Bosnavi, 1979:53.

�harekete geçmek üzere sabah yola çıkıldığı belirtilmektedir. Yazılı tarih kaynağımız Bosnavi
(1979: 62-63), Pazar günü saat ikide dağın belinden kaleye karşı ovaya inildiğini, ordunun
düzenlenip safların kurulmasına başlandığını bildirmektedir. Sözlü tarih vesikamıza paralel
olarak sabah namazının kılınmasını takiben yola çıkıldığı ve saat iki de kalenin yakınlarına
gelinmesi ihtimal dâhilindedir. Kalenin muhasarasının İslam askeri tarafından kaldırılmasıyla
sonlanan sözlü tarih vesikamız ile yazılı tarih metnimizin paralellik arz ettiği başka bir ayrıntı
ise kuşatmayı kaldırmak üzere yola çıkan Hekimoğlu Ali Paşa’nın ve onun mahiyetindekilerin
ezberden Kuran’dan bazı sureleri, ayetleri okuduklarının belirtilmesidir. Sözlü vesikamızda
“gece gündüz okuyup inna fetehna11 suresin”, “Her vakit tazarru itdi andı Rabbisin”, “Okıyup
Nusret-i Minallah12 kaldurup bayrakları” dizelerinde bu durum haber verilmektedir. Bosnavi
(1979: 63), İmam, hatip, şeyh ve bu gibi halkın saygıdeğer bulduğu kişilerden birçoğunun
yola çıkıldığından beri Kuran-ı Kerim’i hatim etmekle meşgul olduklarını bildirmekle sözlü
vesikamızın güvenilirliğini bir kez daha doğrulamaktadır.
Banya Luka Kalesi türküsü sözlü bir vesika olarak kabul edilerek yazılı ortam tarih
metinleri ile paralelliği ortaya konulmuştur. Sözlü bir vesika olarak Banya Luka Kalesi
türküsünün ihtiva ettiği malumatın da yazılı tarih metinleri tamamlayıcı detaylar içerdiği
görülmektedir. Yakıldığı sırada Hekimoğlu Ali Paşa mahiyetindeki bir asker tarafından
yakıldığı tarafımızca düşünülen destanî Banya Luka Kalesi Bosna’daki Türklük tarihinin
silinmez izlerinden biridir. Sözlü ortam tarih yazıcılığı bağlamında Balkan sahası Türklük
araştırmaları açısından değerli bir yere sahiptir.
Türküler Bağlamında: Sözlü Ortam Tarih yazıcılığı
Türk diline ait ilk yazılı belgelerin (bugünkü bilgilerimizle) VII. ve VIII. Yüzyıllara ait
olduğu kabul edilmektedir. Türk sözünün yazıyla mekâna bağlanması bu dönemdedir. İlk
yazılı metinler üzerinde yapılan incelemeler bize bu dilin sözel dönemi üzerinde bir fikir
yürütme olanağı sunmaktadır (Üçüncü 2004:128). Türkçenin bu bağlamda en az 5000 yıllık
bir sözel dönem aşamasından geçerek günümüze ulaştığı bilinmektedir (Balkan 1992: 1-57).

11

“İnna Fetehna leke fethan Mübina”, “ Ey Muhammed! Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır”
(Kuran-ı Kerim, 1983:510) mealindeki , Fetih Suresinin ilk ayetidir. Halk arasında fetih suresi yerine “İnna
Fetehna” denilmesi olağan bir durumdur. Zira Fatiha Suresi “Elham”, İhlas Suresi “Kulhuvallahu”, Felak ve Nas
Sureleri “Kul Euzular” olarak adlandırıldığı bilinmektedir.
12
“Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrun minallâhi ve fethun karîb (karîbun), ve beşşiril mû’minîn (mû’minîne)” , “Bundan başka
sevdiğiniz bir şey daha: Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer vardır” (Kuran- Kerim, 1983: 551) mealindeki Saff
Suresinin 13. Ayetidir.

�Söz konusu 5000 yıllık sözel dönem aşamasında sözlü kültür ve kültüre dair her türlü
halk bilgisi sözlü hafıza kanalıyla nesilden nesile aktarıla gelmiş olmalıdır. Sözlü hafızada,
hatırlamayı kolaylaştırıcı etkileriyle kalıp ifadeler, ses uyakları ve ritim kaçınılmaz bir şekilde
kullanılmış olmalıdır.
Sözlü kültür, toplumun ortak malı olan hazır kalıpların deneyimleri pekiştirecek
şekilde biçimlendirilmesiyle oluşur ve yazılı metinden yoksun olduğu için de toplum
belleğinde yüzyıllarca gelişerek varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürür. Sözle
biçimlenen düşünce zaman içinde geliştikçe hazır deyişlerin kullanımı da ustalık kazanır (Ong
1995: 50- 52). Kalıplaşmış ifadelere, ritimli söz grupları nesilden nesile aktarılarak özünden
çok uzaklaşmadan çekirdek yapısını muhafaza ederek hafızaya kodlanmaktadır.
Sözlü kültür mahsullerinin hem yaratıcısı hem de icracıları on altıncı yüzyıla kadar
ozan-baksı geleneği içinde ilk mahsullerini vermiş ozan ve baskılardır. Ozan- baksı geleneği
Balkan sahasına ilk olarak Atilla’nın zaferleriyle geçmiş olmalıdır. Atilla’nın zaferlerine
methiyeler düzen ozanlar Balkan sahası Türk sözlü kültür ürünlerinin ilk mahsullerinin
temellerini bu süreçte atmış olmalıdırlar.
Orta Avrupa milletlerinin destan ve efsanelerinde yer alan Atilla çağı, bugünkü
Avrupa milletlerinin şekillenmesinde de önemli bir rol oynamış: Bozkır kültürü şüphesiz bu
devrede bütün Avrupa kültürlerini derinden tesiri altında bırakmıştır (Németh 1966: 122).
Balkan sahası Türk sözlü kültür geleneği mahsullerini, Yugoslav epik halk şiiri olarak
adlandırmayı yeğleyen Lord(1951: 57;58) bu cümleden olarak bu sözlü yaratmaların Türk
sözlü şiir sanatının Balkan sahası mahsulleri olduğunu göz ardı etmeyi tercih etmiş olmalıdır.
Sözlü ortamda varlığını sürdüren, bu çeşit ortam ve vakalar karşısında oluşan sözlü
tarih vesikaları olarak nitelendirilebilecek bu tip eserler yazıya geçirildikleri dönemlere kadar
halkın sözlü hafızası da saklanılmış, sonraki kuşakların tarih bilincini canlı tutmak için
aktarıla gelmiştir. Sözlü ortam tarih metinleri nesilden nesile sözlü hafıza ve ritim aracığıyla
nakledilirler. Sözlü hafızada var oldukları gibi varlıklarını da yine bu hafızanın gücüyle
sürdürebilirler. Zaman zaman eklemelere veya eksiltmelere de maruz kalırlar. Bu özelliği
sözlü ortam metinlerin dezavantajı olup okuma yazma bilen bir kişi tarafından yazılı ortama
geçirilip sabitlenene kadar bu durum devam edebilmektedir.
“Sözel ortam yaratıcılığı metinler yazıya intikal etme şansı bulunca, onlar da yazılı
eserler gibi ölümsüzlük kapısından içeri girme imkânına kavuşmuş olur.Yazılı ortamda ise,
yazılan bir tarih eseri, kaynak kişilerden, evraklardan ve kimi zaman bizzat yapılmış
gözlemlerden elde edilip vücûd bulur” (Yıldırım 2003:150). Bu tip tarih eserleri yazı ile
korunabilmektedir. Unutulmaya dirençlidirler. Sözlü ortamda yakılan türküler, türküyü

�oluşturan kişiler sözlü tarih metni olarak ele alınacak vakayı bizzat yaşamış olması muhtemel
kişilerdir. Bu minvalde Balkan sahasında icrasına şahit olduğu türkülerden bahsederken “bu
tip türkülerin icrasını biz tarihte gerçekte ne olduğunun kaydını tutan, kendisiyle aynı anda
yaşamış ama hepsinden öte gerçekte bunu gelecek kuşakların hafızası için kaydederken
buluruz” tespiti ile türkünün icrasının haiz olduğu bilgiyi kendisinden sonraki kuşağa
aktarmak kaygısıyla hafızaya kaydedildiği, icracının aslında bilinçli ve gönüllü sözlü vesika
yazıcısı ve taşıyıcısı görevini de üstlenmiş olduğunu düşünmekteyiz.

Sonuç
Sözlü kültür ortamı mahsulleri zaman ve mekâna bağlı olarak geçmişten günümüze
gelenek ve göreneklerin, tecrübe edilmiş bilgi ve deneyimlerin, sanat ve estetik anlayışlarının,
sosyal norm ve değer yargılarının, bizatihi yaşanılmış tarihi bilginin aktarıldığı sözlü
vesikalardır. Bu cümleden olarak Banya Luka Kalesi Türküsü, genel anlamıyla Balkan
sahasında yerel anlamıyla da Bosna sahasındaki Türk varlığının ve Türklük dünyası kültürel
katkılarının yadigarı olarak düşünülmelidir.
Türkünün bizzat kuşatmaya şahit olan ve yüksek ihtimalle kuşatmayı kaldırmak üzere
Hekimoğlu Ali Paşa’nın mahiyetinde bir asker olması muhtemeldir. Yazılı ortam tarih
metinleri ile karşılaştırıldığı takdirde Türkünün sözlü tarih vesikası olduğu müşahede
edilmiştir. Avusturya’nın 1718 Pasarofça antlaşmasını Ruslarla yapmış olduğu gizli ittifaka
güvenerek bozmasıyla başlayan süreçte Bosna’da başlayan işgal hareketleri içinde Banya
Luka Kalesinin muhasarasını tasvir eden bu sözlü vesika tarihin bir noktasında yazıya
geçirilerek mekâna bağlanmış olmalıdır. Sözlü tarih vesikası Banya Luka Kalesi türküsü
deneyimle sabit olduğu için sadece tarihi bilgi ve durumu aktarmakla kalmamış ilaveten
muhasara altındaki halkın içinde bulunduğu psikolojik durumu, dönemin adab-ı muaşeret
kurallarını, coğrafi ehemmiyete sahip birçok yeri, 1736- 1739 yılları içinde Bosna Halkının
Osmanlı hükümetine olan samimi inanç ve güvenini de o günkü canlılığıyla günümüze
taşımıştır.
Balkan sahası Türklük araştırmaları bağlamında yapılması elzem arşiv ve alan
araştırmalarıyla yazılı tarihin kaleminin kırıldığı, yazmadığı ya da yazmak istemediği nice
vakanın ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu cümleden araştırmalar ve derlemelerle
tespit edilecek türkülerimizin Türk sözlü şiir geleneği bağlamında sosyal ve tarihi bağlamı
içinde ele alınması Türklerin Balkan sahasındaki kültürel katkılarının uluslararası tarih
yazıcılığının taraflı tutumlarına karşı sözlü tarih vesikaları hükmündedirler.

�Kaynakça
Agah Sırrı Levent, Gazavatnameler ve Mihaloğlu Ali Bey'in Gazavatnamesi, Türk
Tarih Kurumu Yayını, Ankara,1956.
BALKAN, Kemal. “Eski Önasya’da Kut (veya Gut) Halkının Dili İle Eski Türkçe
Arasındaki Benzerlik” Erdem, C. VI AKDTYKY, s. 16, Ankara,: 1-125, 1992.
GÜNAY, Umay, “Türk Kültürünün Bilgi ve Kültürel Şifre Taşıyıcısı Olan Âşık
Edebiyatı”, Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara: Akçağ Yay. ,
s. 356-360, 2008.
GÜNAY, Umay Türklerin Tarihi; Geçmişten Geleceğe. Ankara: Akçağ Yay, 2010.
HASAN, Hamdi. Saray- Bosna Kütüphanelerindeki Türkçe Yazmalarda Türküler,
Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay, 1987.
JELAVICH, Barbara. Balkan Tarihi: 18. ve 19. Yüzyıllar. İstanbul: Küre Yay, 2006.
JELAVICH, Barbara.. Balkan Tarihi. İstanbul: Küre Yayınları, 2006.
KARPAT, Kemal.. Balkanlar'da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev. Recep Boztemur.
İstanbul: İmge Kitapevi, 2004
Kuran- Kerim (1983), Kuran-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ankara: Diyanet İşleri
Başkanlığı Yay.
KURAT, Akdes Nimet. IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri
ve Devletleri. Ankara: TTK Yayınları, 1972.
LORD, B. Albert. “History and Tradition in Balkan Oral Epic and Ballad”. Western
States Folklore Society, Vol. 31,No 1 (Jan.): pp. 53-60, 1972.
LORD, B. Albert. “Yugoslav Folk Poetry”. Journal of the Internal Folk Musıc
Council 3, pp. 57-61, 1951.
NEMÉTH, Gyula .Atilla ve Hunları. (Çev.Şeref Baştav), Ankara: AÜDTCF Yayınları,
1966.
OKİÇ, Tayyib. "Neşredilmemiş Bazı Türk Kaynaklara Göre Bosna Hıristiyanları
(Bogomilleri)". Çev. Salih Akdemir - Recep Duran. İslami Araştırmalar. 6/4. ss. 235239, 1989
ONG, Walter J. Sözlü ve Yazılı Kültür/Sözün Teknolojileşmesi.(Çev. Sema
Postacıoğlu), İstanbul, Metis Yayınları, 1995.
PAKALIN, M. Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. C.II-III, İstanbul:
MEB Basımevi, 1983.
RYANT, Carl. “Oral History and Business History”, The Journal of American History,
Vol. 75, No. 2, pp. 560-566, 1988.

�SOLAK, Mehmet. “Osmanlı İdaresi Altındaki Balkanlar (1789-1806)”. Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi. Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi, 2007
SOYSAL, Fikri. “Rumeli Olay Türküleri”.Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi, 2007.
ÜÇÜNCÜ, Kemal. “İrşâd ve Tebliğe Bağlı İcrâ : Türk Sözlü Kültür Geleneği
Bağlamında Türk Tekke Edebiyatı”, TÜBAR XVI, (2004): 127- 141
Türk Ansiklopedisi, Bosna Eyaleti- Bosna Hersek Maddeleri, VII. Cilt 359-365
YILDIRIM, Dursun. “Balkan Üçlemesi ve Tarih”, Türkbilig 6,: 144-160, 2003
YILDIRIM, Dursun.“Orta Asya Bozkırlarından Urumeli’ne”. Türk Bitiği, Ankara:
Akçağ Yayınları: 1998.
YILDIRIM, Dursun. “Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları”. Türk Bitiği, Ankara:
Akçağ Yayınları: 1998.
YILDIRIM, Dursun.“Sözlü Gelenek Kültürü”. Türk Bitiği, Ankara: Akçağ Yayınları:
1998.

Türki-i Bana Luka Kal’ası
1

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Bakdılar feryadcı geldi Banyaluka kaleden

Ehli kale cümlenin hem kadı ve hem müftüden

3

Munzır-ı lamı getirdi geldi asker Nemçe'den

Etdiği hayinliği bildi bu demle bulmuş ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Geçti tabur Sava nehrin köprü ile bilmiş ol

Taburun konakçısı hem çarkçısı olmuş ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
2

Hem getirdi adı belli altı bin baş olan

Lebuçe sahrasında birkaç bin melain olan

4

Adı melun bin melun bellidir melun olan

Bunca asker alay alay sanki yollar kapkara

Bunca top cephanesiyle bunca gülle kunbara

�Geldi yap yap şehre kondu banaluka kaleye

Her vakit hakka tazarru itdi andı rabbisin

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

5

13

Kurdı tonbas uzre köprü geçdi Virbaş suyunı

Ya illahi Ali Osman devleti daim ola

Aldılar tabur içine kalenin dört yanını

Mustafanın himmetine düşmene galib ola

Ehl-i islam oldu hayrann etdi Nemçe hayini

Düşmeni hor edip makhur edüp mağlup ola

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

6

14

Saçdı ateş verdi sanki olmuş idi zelzele

Geldi asker dört yanadan kapladı bayırları

Allah diyen ya Muhammed daima güle güle

Okuyup Nusreti minallah kaldırıp bayrakları

Mucizati hiç sayılmaz Ahmet'in bir vech ile

Her birisi din yolunda koydu canı başları

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

7

15

Muhzir okundukda bildi anladı çün nikbaht

Çıkdı asker ol mahalden cem olup alay ile

Nusreti hakdan dileyip olmadı hiç gönlü saht

Bile kalkdı Alı Paşa hamd ile dua ile

Ayetiyle cahid-ü amil olup uydurdu raht

Hak teala bizi avdet itdure nusret ile

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

8

16

Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi

Sitnice'yi geçdi andan İzmiyan'a kondular

Herkese farz oldu gide zira hücüm eyledi

Şehri Saray yeniçerisi yarın anda geldiler

Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi

Aklusiyle payesiyle alayın gösterdiler

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
17

Geldi şehrin hem kazanu hem hacısın hoş sesi

9

Banyaluka kalenin imdadına gitmek gerek

Dini Muhammed aşkındadır atlusu hem yayası

Hakkın emrine itaat herkese etmek gerek

Her biri el kaldurup hakka dua eder sesi

Bu gazada cümleye canı baş feda etmek gerek

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
18

Kaleden feryadcı geldi siristiyle hep koşup

10

Geçdi tuğlar sancağıyla kimseyi hiç sormadan

Ta gelip alı Vezirin ayağına yüz sürüp

İki günde hazır oldu bindi tehir etmeden

Üç güne dek gitdi kale gelmez isen erişüp

Anın ardınca güzatı müslimin hiç durmadan

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
19

Kafir atar günde bin top gice ile kunbara

11

Severki evvelki konağın karaul'a geldi ol

Gösterir kaleye her gün alayını kapkara

Ta gelince birkaç asker sonra ondan aldı yol

Kaleye pek dar olupdur kadir allah kurtara

Geçdi yayçe kalesinin gülhisar 'ı buldu ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
20

Kalenin içinde olan müslimin cenk iduben

12

Gece gündüz okuyup inna fetahna suresin

Ta gelüben yaptı inip bodraşnicede ordusun

Rabbena efriğ aleyna ayetin yad iduben
Her sabah Debruce'den çıkarmı güneş yakuban

�Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Yaya asker suratiyle atlı olan çün riyah
Cümle asker alay alay yürüdü etdi revah

21

İzmiyan'dan kopdu asker Banyaluka üstüne

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

İş bu menzildür oluptur süratıyle yürüne
Alay alay öğle vakti geldi Virbaş şuyına

24

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Kullara gıydırdı zırhlar yurudı ol bahtıyar

Subhi kıldı vaktiyle kim ol vezir i nam dar

Sıgınup allah a dogrı tabur uzre sah var
22

Öyle vakti cümle asker geçdi Virbas suyunu

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Ta gelüp kapladı kondu sürüben atlarını
Atlarına buldu ana suyunu hem okcunu

25

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Ehli kale gördü çün müminlerin bayrakları

İrisup Debruce'den çün çıkdı islam askeri

Cümlesi şad oluban okur isbu beyitleri
23

Koptu andan askeri islam zahir oldı çün sabah

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11273">
                <text>2192</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11274">
                <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAKİ İZLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11275">
                <text>KARATAŞ, Hicran </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11276">
                <text>Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek, Sözlü Vesika.  ÖZET  Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların tarihi vakalara dair belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni ve icrası aracılığıyla sözlü tarihi birikimin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi eşliğinde söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu özelliğiyle ritmik bir arşiv belgesi özelliğine haiz olup türkü metinlerinden hareketle hem halkbilimsel verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihsel malumata ulaşmak mümkündür. Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden örnek bir türkü metninden hareketle Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülmüştür.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11277">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11278">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11279">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11280">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1337" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1569">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ca8f4f98c90384543d2aafed9ee8abc6.docx</src>
        <authentication>ddf5eb8574ffe4f5049a6bdbb63965f4</authentication>
      </file>
      <file fileId="1570">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/96d3d7505be10c4dcaaf0426ddb58982.pdf</src>
        <authentication>6fb3efd0f10e05ee44db1f35730c0726</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10536">
                    <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ: KONYA
SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESĠ ÖRNEĞĠ
Nilgün AYDIN
Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Konya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Hersek, Türkiye, Konya, Bosna Herkek Mahallesi, kültürel ilişkiler.
ÖZET
Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le Türkiye arasındaki bağlar, 1909’da
resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü bir şekilde devam etmektedir.
Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların yansımaları Anadolu’da farklı
şekillerde görülebilmektedir. Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Bosna Hersek Mahallesi’nin bu
açıdan ayrı bir önem teşkil ettiği düşünülmektedir. Bosna Hersek Savaşı ardından Selçuklu
Belediyesi tarafından kurulan bu mahalleye Bosna Hersek adı verilmiş ve yapılan okul, park,
cami, köprü, sokak vs. yapılara da Bosna Hersek ve bu ülkeyle bütünleşmiş olan adlar verilerek
adetâ küçük bir Bosna Hersek oluşturulmuştur. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle
Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde
tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında ve sonrasında da devam edeceğinin bildirildiği
anlaşmanın ardından; 24 Ağustos 2011 tarihinde Saray Bosna Stari Grad Belediyesi arasında
‘KardeĢ ġehir’ protokolü imzalanarak tarihî ve kültürel bağ iliĢkilerini geliĢtirecek
konferans, panel, çevre, sanat, sağlık, spor gibi etkinliklerin ynaında turizm ve görsel
programların sivil toplum kuruluĢlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiĢtir.
Bosna Hersek Mahallesi örneğinin temel alındığı bildiride, bahsi geçen anlaşmalar, yapılar, belge
ve çeşitli görsel malzemelerle de desteklenerek ortaya konulmuş ve sosyal, tarihî, kültürel
yapının korunup yaşatılması bağlamında ele alınarak birtakım değerlendirmeler yapılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1571">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fb4d5c5d28171388825754f43af29b63.pdf</src>
        <authentication>2e7e1ef8d1b763e491760f600ef1ce35</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10537">
                    <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ:
KONYA SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESİ ÖRNEĞİ

Nilgün AYDIN1
Özet:
Balkanların ‘Türk kültür havzası’nda bir ‘kavşak2’ olarak algılanması; kültürel etkileşimin ve
tarihî bağların edebî eserlerde ve folklorda görülmesini açıklayıcı nitelikte olacaktır. Bildiride,
Bosna Hersek ile Osmanlı Devleti ve sonrasında Türkiye arasında tarihî sosyo-kültürel bağlar
üzerinde durulduktan sonra, bu bağların yansıması olarak Konya’nın Selçuklu ilçesinde yer alan
Bosna Hersek Mahallesi’ne neden bu adın verildiğinden başlanarak durum; sosyo-kültürel pek çok
açıdan irdelenecek ve bu tutumun tarihî arka plânı yansıtılmaya çalışılarak iki ülke arasındaki
bağların bir mahalle üzerinde nasıl yaşatıldığı gösterilecektir.
Anahtar Kelimeler:Bosna Hersek, Konya, Türkiye, Bosna Hersek Mahallesi, Kültürel İlişkiler.

CULTURE BRIDGE LEANING FROM BOSNIA HERZEGOVINA TO CENTRAL ANATOLIA: EXAMPLE OF
KONYA SELÇUKLU BOSNIA HERZEGOVINA HOMETOWN

Abstract
Regarding Balkans as a ‘junction’ in the basin of Turkish Culture would be qualitative to explain the
cultural interaction and historical connections seen in literary works and folklore. In the study, after
addressing to the historical and socio-cultural connections between Bosnia-Herzegovina and Ottoman
Empire followed by Turkish Republic, by beginning with why Bosnia-Herzegovina district in Selçuklu
County of Konya was named after this name as a reflection of these connections, the situation will be
analysed from many socio-cultural perspectives and it will be demonstrated how the connections
between two countries are cherished on a district’s name by revealing the historical background of this
attitude.
Key Words: Bosnia-Herzegovina, Turkey, Bosnia-Herzegovina District, Cultural Relations
Giriş:
Tarihî süreç içinde sıklıkla rastlanılan fetih, göç gibi çeşitli olgular sonucunda bazen farklı
milletlere mensup topluluklar bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Birlikte yaşama tecrübesi
tabiatı gereği kendi şartlarını hazırladığından, sosyal bir olgunun parçası olan insanlar da bu
1

Arş. Gör., Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
E-posta: naydin@selcuk.edu.tr .
2
Tahir Alangu folklor açısından Anadolu’nun köprü Balkanların ise bir kavşak olduğunu ileri sürmektedir. bk. Görkem
(2006).

�şartlara kayıtsız kalamayarak uyum sağlamış; böylelikle aralarındaki iletişim ortamı sosyokültürel açıdan bir alışverişi, etkileşimi meydana getirmiştir. Bu etkileşimde “zihniyet” faktörünün,
hâkim olan kültürün, “sömürge” zihniyeti taşıyıp taşımadığının önemli bir ayrım noktası olduğu
düşünülmektedir. Çünkü etkileşim sonucunda her ne kadar çeşitli açılardan kültürel anlamda
alışveriş olsa da toplum belleğinde yer eden olumlu veya olumsuz izler, algı, bakış açısı ve
davranışlar bakımından farklılıkların oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu etkileşim,
geleneklerden, inanışlara, edebî eserlere kadar birçok şekilde kendine yer bulurken; duygusal
anlamda müspet veya menfi bağların oluşmasında da etkili olmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında yaklaşık beş asır Osmanlı himayesinde kalan Bosna Hersek’le Türkiye
arasında tarihî, kültürel ilişkiler dışında o dönemde kurulmuş olan iyi ilişkilerin, iki millet arasında
duygusal bir bağ oluşturduğu görülmektedir. Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le
Türkiye arasındaki ilişkiler, 1909’da resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü
bir şekilde devam etmektedir. Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların
yansımaları Anadolu’da farklı şekillerde görülebilmekle birlikte, bir Orta Anadolu şehri olan
Konya’nın ve Selçuklu ilçesinde bulunan Bosna Hersek Mahallesi’nin bu açıdan ayrı bir önem teşkil
ettiği düşünülmektedir. Buradan hareketle hazırlanan bildiride, Bosna Hersek Mahallesi örneği
irdelenerek bu oluşumun tarihî, kültürel arka planı verilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı Devleti -Bosna Hersek İlişkilerine Kısa Bir Bakış

1463’te Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) döneminde Osmanlı sancağı oluşundan, 1908 yılında
Abdülhamit (1842-1918) döneminde hukukî anlamda Osmanlı Devleti’nin elinden çıkışına kadar
Osmanlı himayesinde kalan Bosna Hersek’te (Pelidija 2011: 17-32) iki millet arasında tarihî, sosyal ve
kültürel zeminde ilişkiler kurulmuştur.
Yaklaşık beş asır Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan Bosna Hersek’te bu izlerin görüldüğü çok
önemli bir medeniyet mirasına rastlanmaktadır. Mimarî yapılanmanın çokça örneğinin görülebileceği
ülkede 100’ün üzerinde medrese bulunduğu da bilinmektedir. Bunun yanı sıra içlerinde Sokullu Mehmet
Paşa’nın da yer aldığı dokuz Boşnak, vezir-i azamlık yapmıştır. Ayrıca eserlerini Osmanlı Türkçesi,
Arapça ve Farsça olarak kaleme alan, en ünlüleri arasında; Veli Mahmud Paşa, Adnî, Derviş, Yakub Paşa
Boşnak, Ziyaî Hasan el-Mostarî, Muahmed Karamusiç, Nihadî, Ali Dede Boşnak, Ahmed Boşnak, Vahdetî,
İbrahim Alaybegoviç Peçevî gibi adları sayılabilecek 400 kadar şairin yetiştiği bilinmektedir (Pelidija
2011: 31-32).
Bosna Hersek ile olan resmî bağların kopmasından sonra, bu ülke Avusturya Macaristan (19081918), Yugoslavya’ya (1918-1941/1945-1992) bağlanmış; 1941-1945 yılları arasında II. Dünya
Savaşı’na dâhil edilmiş, sürekli olarak var olma mücadelesi veren Bosna Hersek, nihayet 6 Nisan 1992
yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

2

�“Bosna Hersek Savaşı”nın Konya’da Uyandırdığı Yankılar, Kardeş Şehir Anlaşmaları ve Konya
Bosna Hersek İlişkileri

Yıllarca var olma mücadelesi veren, II. Dünya Savaşı sürecinden de maddî ve manevî büyük kayıplar
vererek çıkan Bosna Hersek, 1992’de bağımsızlığını ilan ettikten sonra da kendini yine savaşın içinde
bulmuştur. Ekonomik ve askerî açıdan zayıflayan ülkenin yardımına koşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti
yardım elini uzatarak maddî manevî her anlamda destek vermiş, gerek devlet ve gerek sivil toplum
örgütleri Bosna’da yaşanan drama kayıtsız kalmamışlardır.
Bosna Hersek için kenetlenen Türkiye’de çeşitli yardım kampanyaları düzenlenmiş, özellikle
Konya’da çok büyük bir dayanışma örneği sergilenerek, Türkiye’de en çok ses getiren yardımlar bu ilden
gönderilmiştir (1993a,b: 7)3. Yardım kampanyası Selçuklu Belediyesi tarafından başlatılmış, bu fitil
belediye başkanı İsmail Öksüzler’in Gençliğin Sesi Radyosu’nda bir dinleyiciye ödül olarak verdiği
cumhuriyet altınını bu kişinin Bosna’ya bağışlaması ile ateşlenmiştir (1993c: 7). Bosna için düzenlenen
yardım kampanyalarının gelirleri Bosna’ya götürülerek veya Konya’ya davet edilen komutanlara
doğrudan takdim edilmiştir4. Dönemin yazılı basınından bu durum takip edilebilmekte5 ve Konya’daki
bu hassasiyetin ilgi çekici olduğu düşünülmektedir. Bu şehrin neden bu denli duyarlılık göstermiş
olduğu sorusuna ise Müslümanlığın şekillendirdiği tarihî, kültürel bağlardan ötürü olduğu ötürü cevabı
verilebilir.
Savaş sırasında Konya ile Bosna Hersek arasında kurulmuş olan ilişkiler devam etmiş ve buna
binaen de Selçuklu ve Büyükşehir Belediyeleri tarafından kardeş şehir ve belediye anlaşmaları
yapılmıştır6. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında
kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında
ve sonrasında da devam edeceğinin bildirilmiştir. Bunun ardından da 24 Ağustos 2011 tarihinde, Saray
Bosna Stari Grad Belediyesi ile ‘Kardeş Şehir’ protokolü imzalanarak tarihî, kültürel bağ ve ilişkilerini
geliştirecek konferans, panel, sanat, sağlık, spor, çevre, turizm gibi etkinliklerin yanında yapılacak olan
görsel programların sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiştir.

3

Bk. Ekler: 1, 2.
Bk. Ek 3, 4.
5
Selçuklu’nun Sesi Gazetesi (1993) yanı sıra Karatay, Merhaba Gazetesi gibi yerel pek çok yayın organında bu
haberlere, yardım kampanyaları hakkında duyurulara sıklıkla rastlanılmaktadır.
6
http://www.selcuklu.bel.tr/sayfa.aspx?s=298. Ayrıca bk. Ekler: 5.
4

�Yapılan bu anlaşmalardan sonra ilişkiler iyice pekişmiş, her iki taraftan da zaman zaman karşılıklı
heyetlerin çeşitli vesilelerle ziyaretleri söz konusu olmuştur7. Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından
Saraybosna’da açılmış olan Saraybosna KOMEK (Konya Meslek Edindirme Kursları) bünyesinde Türkçe,
ebrû, ahşap boyama gibi çeşitli dallarda eğitim verilmekte ve her yıl karşılıklı olarak iki şehirde sergi
açılmaktadır8.
Bosna Hersek yönetimi Saraybosna ile kardeş şehir olan Konya’nın süreç içindeki hassasiyeti üzerine
teşekkür mahiyetinde buraya Fahri Konsolosluk vermiştir. 2011 yılında açılan Konsolosluk, aktif bir
şekilde faaliyet göstermektedir9.
Selçuklu Belediyesi, Osmanlı döneminde var olup daha sonra yıkılmış olan Saraybosna’daki
Mevlevîhâne’yi eskisine uygun şekilde yeniden inşaa etmiş ve 8 Mayıs 2013 tarihinde Bosna Hersek
Cumhurbaşkanı, Türkiye Dış İşleri Bakanı, Saraybosna ve Selçuklu Belediye Başkanlarının katılımıyla bu
Mevlevîhâneyi yeniden hizmete açılmasına vesile olmuştur10.

7

Bk. Ekler: 6
http://www.konya.bel.tr/haberayrinti.php?haberID=3719, http://www.konyaninnabzi.com/88410-bosnada-konyasaraybosna-sergisi-acildi.html. Fotoğraflar için bk. Ekler: 7.
9
Fahri Konsolos Ercan USLU ile yapılan görüşmede Uslu, konsolosluğun açılmasının Konya ve Bosna Hersek adına
önemine dikkat çekerek; iki taraf için de pek çok anlamda katkısı olduğunu vurgulamaktadır (Uslu-2013). Ayrıca bk
Ekler: 8.
10
1999 yılında yapılan kazıların ardından projeler hazırlanmış ve yeniden inşaa için hazırlıklar yapılmış. Bu Mevlevîhâne
dört ay gibi bir sürede tamamlanmıştır. Ayrıca bk. Ekler: 9.
8

4

�‘Bosna Hersek’ Mahallesinin Kuruluşu

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan bu mahalle 1993 yılında Belediye Meclisi’nde alınan kararla
kurulmuş ve mahalleye ‘Bosna Hersek’ adı verilmiştir. Bu adın verilmesi Selçuklu’nun Sesi Gazetesi’nin
ilk sayfasından şöyle duyurulmuştur:
Belediye Meclisimizden Vahşi Sırp katillerine karşı savaşan Bosnalılara anlamlı jest.
İlçe Belediye Meclisi, 3 nolu gecekondu önleme bölgesinde ihdas edilecek olan bir
mahalleye Bosna-Hersek adının verilmesini kararlaştırdı. Bosna-Hersek’te Sırplara karşı
mücadele veren Mücahitlere 12 miyar liranın üzerinde yardım toplayarak ulaştıran
Belediyemiz, Belediye Meclisinde aldığı bir kararla da mücahidlere moral desteği verdi.
Belediye Başkanımız İsmail Öksüzler başkanlığında toplanan Belediye Meclisi Başkan
Öksüzler’in teklifi üzerine 3 nolu gecekondu önleme bölgesinde bulunan ve iskâna açılan
bir mahalleye Bosna Hersek adının verilmesini karara bağladı. Bosna-Hersek’te
sürdürülen özgürlük mücadelesinin anısına getirilen teklifin onaylanması sırasında, tüm
Meclis üyeleri ayağa kalkarak kararı alkışladılar”(1993d: 1,5)11

Yukarıda görüldüğü üzere Bosna Hersek Mahallesi’nin adı devletin kurumlarından biri olan belediye
tarafından, belediye meclisinde alınan karar doğrultusunda verilmiştir12. Mahallenin kuruluşuna ise
Bosna Hersek’in o dönemki Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç gelerek açılışı bizzat yapmıştır13.
Mahalle ile ilgili dikkat çeken başka bir özellik de Bosna Hersek adının sadece mahallenin adı olarak
kalmamış olmasıdır. Kurulduğu 1993 yılından itibaren hızla gelişen mahallede ulaşımdan asayişe,
sağlıktan ticarete, eğitimden ibadete, hayata ve memata dair pek çok mekâna Bosna Hersek ve bu
ülkeyle bütünleşmiş adlar verilerek adetâ küçük bir Bosna Hersek inşaa edilmiştir. Ayrıca, bir yerleşim
yerinde gerekli olan bu yapılanmalar dışında, özel oluşumlara da bu adın verildiği görülebilmektedir.
Resmî kurum ve özel şahıslarca adı verilen bu yerlere örnek olarak;

1. Aliya İzzet Begoviç Caddesi.
2. Aliya İzzet Begoviç Hızlı Tren Altgeçidi
3. Bosna Hersek Ulu Camii
4. Bosna Hersek Mezarlığı
5. Saray Bosna Parkı ve parkın girişinde Mostar Köprüsü
6. Bosna Hersek Anadolu-İmam Hatip Lisesi
7. Bosna Hersek Polis Merkezi
8. Bosna İtfaiye Grubu
9. Özel Saray Bosna Tıp Merkezi
10. Oval Çarşı Bosna
11

Haber için bk. Ekler: 10.
Bk. Selçuklu’nun Sesi (1993)
13
Bk. Ekler: 11.
12

�11. Baş Çarşı
12. Bosna İş Merkezi
13. Site Bosna
14. Bosna Çorba
15. Bosna Kafeterya
16. Bosna Kırtasiye
17. Bosna Hersek Tramvay Durağı verilebilir14.

Konya’nın en büyük mahallesi olan Bosna Hersek Mahallesi’nin nüfusu, resmî kayıtlara göre 67.000,
resmî olmayan verilere göre 100.000 civarındadır. Selçuk Üniversitesi’ne yakın olmasından dolayı
nüfusunun büyük çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu mahalledeki sosyal alanların çoğu bu kesime
göre şekillenmekte ve Bosna Hersek öğrenci şehri olarak da betimlenmektedir.
Türkiye’nin tüm illerinde bu tarz bir yaklaşımla adlandırılmış yapılar olduğu muhakkaktır fakat
burada dikkat çekici olan en önemli özellik bir yaşam alanı oluşturmada gereklilik arz eden tüm
oluşumların Bosna Hersek ve onunla alakalı isimlerden oluşması ve hepsinin bir arada olduğu müstakil
bir alanın olmasıdır.

Konya Genelinde Bosna Hersek’le İlgili Adlara Rastlanan Diğer Yapılanmalar

Bunlardan ilki, Konya merkezde, Kültür Park içinde bulunan Saraybosna ahşap şadırvanıdır.
Saraybosna Belediyesi’nin iyi niyet nişanesi olarak gönderdiği bir miktar paraya Konya Büyükşehir
Belediyesi katkı yapmış ve Saraybosna’da bulunan ahşap şadırvanın aynısından Kültür Park’ın içine de
yaptırılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki son sancağı olup Berlin Anlaşması (1878) ile Bosna Hersek’ten
ayrılarak Sırbistan Karadağ arasında kalan15 Boşnak nüfusun yoğun olduğu Sancak bölgesinden dolayı
Sancak adının verildiği öğrenilen Sancak Mahallesi de Bosna Hersek Mahallesi ile yan yana bulunmakta
ve bu ilin en büyük ikinci mahallesi olma hüviyeti taşımaktadır. Bu mahallede Bosna Hersek’in 2.
Cumhurbaşkanı Haris Sladjic Parkı bulunmaktadır.
Ayrıca Selçuklu Belediyesi’ne bağlı Kılıçaslan Mahallesi’nde Aliya İzzet Begoviç Camii bulunmaktadır.

14
15

Fotoğraflar için sırasıyla bk. Ekler: 12.
http://www.bosnakmedya.com/bosnak-kulturu-ve-tarihi/sandzak-bolgesi-etnik-haritasi-etnicka-karta-sandzaka.html

6

�Sonuç
Ortak bir kültürün, İslâm’ın şekillendirdiği bir medeniyetin parçaları olan bu iki milletin beş asırlık
birlikte yaşama tecrübesi kopması zor bağların oluşmasına vesile olmuştur. Aradan geçen zaman
rağmen, kültürel yapıya addedilen değerin mesafelerin önemi kalmaksızın yaşatılmaya çalışıldığı; Bosna
Hersek Mahallesi örneği üzerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Sadece mahalle adının verilmesi ile
başlayan bu sürece özel sektörün de dâhil olmasıyla her alanda “Bosna”, “Bosna Hersek” adlarını
duymak, hâlâ bu ilişkinin çok canlı bir şekilde yaşadığına delalet etmektedir.

�Kaynaklar:

Görkem, İsmail (2006), “Tahir Alangu’nun Balkan Folkloru Çalışmaları”, Türk-Bilig Türkoloji Dergisi,
s. 40-55.
Pelidija, Enes (2011), Bosna Hersek ve Kısa Tarihi, Saraybosna-Konya.
Selçuklu’nun Sesi “Halkımızdan Toplanan 2 Milyarlık Yardım Sırplara Kurşun Olarak Yağıyor;
Yardımlarımız Bosna’da” (1993a), Ocak, 1,4.
Selçuklu’nun Sesi “Konya Bosna’ya Taştı”(1993b), Mart, s.5, 11.
Selçuklu’nun Sesi “Yardım Kampanyasını Başlatan Kıvılcım” (1993c), Mayıs, 4, 5.
Selçuklu’nun Sesi “Belediye Meclisimiz Kabul Etti: Selçuklu’ya Bosna Hersek Mahallesi” (1993d),
Ağustos, 1,5.
Uslu, Ercan, 1963-Konya doğumlu, üniversite mezunu, 06.05.2013 tarihli kayıt.

8

�EKLER
1

2

3

4

�5

10

�6

7

�8

12

�9

�10

11

14

�12

13

�14

15

16

�16

17

�18

19

20

18

��21

22

23

20

�24

25

�Konya Genelindeki Yapılanmalara Örnekler

27

22

�28

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10528">
                <text>2153</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10529">
                <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ: KONYA SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESĠ ÖRNEĞĠ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10530">
                <text>AYDIN, Nilgün </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10531">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Hersek, Türkiye, Konya, Bosna Herkek Mahallesi, kültürel ilişkiler.  ÖZET  Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le Türkiye arasındaki bağlar, 1909’da resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü bir şekilde devam etmektedir. Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların yansımaları Anadolu’da farklı şekillerde görülebilmektedir. Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Bosna Hersek Mahallesi’nin bu açıdan ayrı bir önem teşkil ettiği düşünülmektedir. Bosna Hersek Savaşı ardından Selçuklu Belediyesi tarafından kurulan bu mahalleye Bosna Hersek adı verilmiş ve yapılan okul, park, cami, köprü, sokak vs. yapılara da Bosna Hersek ve bu ülkeyle bütünleşmiş olan adlar verilerek adetâ küçük bir Bosna Hersek oluşturulmuştur. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında ve sonrasında da devam edeceğinin bildirildiği anlaşmanın ardından; 24 Ağustos 2011 tarihinde Saray Bosna Stari Grad Belediyesi arasında ‘KardeĢ ġehir’ protokolü imzalanarak tarihî ve kültürel bağ iliĢkilerini geliĢtirecek konferans, panel, çevre, sanat, sağlık, spor gibi etkinliklerin ynaında turizm ve görsel programların sivil toplum kuruluĢlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiĢtir. Bosna Hersek Mahallesi örneğinin temel alındığı bildiride, bahsi geçen anlaşmalar, yapılar, belge ve çeşitli görsel malzemelerle de desteklenerek ortaya konulmuş ve sosyal, tarihî, kültürel yapının korunup yaşatılması bağlamında ele alınarak birtakım değerlendirmeler yapılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10532">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10533">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10534">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10535">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="3493" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="4297">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/93ad8e438ec751c94c2d0a3af49697f2.pdf</src>
        <authentication>b743dfacd07d30b2dd135db34a79b93f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="26507">
                    <text>Journal of Education and Humanities
Volume 3 (2), pp. 33-47, Winter 2020
Original research paper
ISSN 2566-4638
© International Burch University

Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Dr. sci. Davor Trlin

Doc. dr. Esad Oruč

International Burch University
davor.trlin@ibu.edu.ba

esad.oruc@ibu.edu.ba

Abstract: In this paper, through the analysis of the normative framework for the
operation of these institutions, but also their activity, and the application of
international standards in BiH, we will try to find an answer to the question of
whether Bosnia and Herzegovina is a state or a protectorate. A lot has been
achieved through the implementation of the Dayton Agreement, but most of it was
due to the activity of the international community. According to the General
Framework Agreement for Peace, this activity does not envisage a protectorate.
However, especially in the first years of the functioning of post-Dayton Bosnia and
Herzegovina, many constitutional and legal theorists tried to define the legal
nature of Bosnia and Herzegovina's dependence on the international community
in certain elements (which later softened). The results showed no unambiguous
answer. In the last fifteen years, this issue has moved to the periphery of interest
in domestic and regional constitutional and legal science. But it seems the time to
re-establish it has come, especially in light of the announcement of changes in the
attitudes of key actors in the international community towards Bosnia and
Herzegovina. We are also interested in the issue related to this central research,
which is the degree of sovereignty of the state of Bosnia and Herzegovina inside
and outside, given the Dayton construct of the international community's
involvement in the constitutional and political system of Bosnia and Herzegovina.
Sažetak: U ovom radu ćemo, kroz analizu normativnog okvira za djelovanje ovih
institucija, ali i njihov sam aktivitet, te aplikaciju međunarodnih standarda u BiH,
pokušati doći do odgovora na pitanje da li je Bosna i Hercegovina država ili
protektorat. Kroz implementaciju Daytonskog sporazuma se postiglo dosta, ali
većinom je zaslužan bio aktivitet međunarodne zajednice. Taja aktivitet ni, prema
Općem okvirnom sporazumu za mir, ne predviđa protektorat. Ipak, posebno u
prvim godinama funkcioniranja post-Daytonske Bosne i Hercegovine, brojni
ustavno-pravni teoretičari su pokušavali definirati pravnu prirodu odnosa
ovisnosti Bosne i Hercegovine prema međunarodnoj zajednici u određenim
elementima (koja se kasnije sve više ublažavala). Rezultati su pokazali da nema
jednoznačnog odgovora. Ovo pitanje je u posljednjih petnaest godina u domaćoj
ali i regionalnoj ustavno-pravnoj nauci prešlo na periferiju interesiranja. Ali, čini
se da je vrijeme da ga se ponovo postavi, posebno u svjetlu najave promjena
odnosa ključnih subjekata međunarodne zajednice prema Bosni i Hercegovini.
Takođe nas interesuje i pitanje koje je povezano s ovim centralnim istraživačkim,
a to je stepen suvereniteta države Bosne i Hercegovine unutra, ali i prema vani,
imajući u vidu Daytonski konstrukt uključenosti međunarodne zajednice u
ustavno-politički sistem Bosne i Hercegovine.

Keywords: Protectorate,
International Community,
High Representative, Peace
Implementation Council,
Bonn Powers.
Ključne riječi: Protektorat,
Međunarodna zajednica,
Visoki predstavnik, Vijeće za
implementaciju mira, Bonske
ovlasti.
Article History

Submitted: 30 October 2020
Accepted: 10 December 2020

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

1. UVOD
Ustavni sistem Bosne i Hercegovine je determiniran sporazumom za mir, koji je
postignut u Daytonu (Ohio, SAD) novembra 1995. godine, a formalno potpisan
u Parizu, decembra 1995. godine. Aneks 4 ovog sporazuma je Ustav Bosne i
Hercegovine. Prema Članu I tačka 2, Bosna i Hercegovina je demokratska država
koja funkcionira u skladu sa zakonom i na osnovu slobodnih i demokratskih
izbora. Iako ova odredba proklamuje koncept demokratije, Aneks 4 sadrži dosta
normi koje nisu u skladu sa demokratskim principima, ali je i antinomičan, tj.
određene njegove odredbe su međusobno nesaglasne (npr. proklamovan je
princip zabrane diskriminacije, ali istovremeno je pojedinim kategorijama
uvedeno nejednako aktivno i pasivno biračko pravo, odnosno postoji otvorena
ustavna diskriminacija). O donošenju ovog akta, ali i pojedinim njegovim
odredbama, te komparaciji ovog akta sa drugim aneksima sporazuma bitnim za
ovaj rad ćemo detaljnije pisati u slijedećim poglavljima.
2. POJAM PROTEKTORATA
Protektorat je jedan odnos ovisnosti jedne (slabije) države od druge (jače),
protektora. Klaić (1986), pod „protektorom (protekcijom) podrazumijeva: 1.
pokrovitelj, zaštitnik; 2.u međunarodnom pravu država koja preuzima nad
nekom zemljom protektorat. Protektorat- pokroviteljstvo, zaštićivanje, okrilje,
obrana uopće, a osobito: formalno pokroviteljstvo jače države nad slabijom;
faktički- pokroviteljstvo je oblik zavisnosti koji imperijalističke države nasilno
nameću drugim zemljama; 2. naziv ovako okupirane zemlje; isto i
protektorstvo.” Prema Ibleru (1987) nastaje na temelju međunarodnog ugovorai
kojim se odnos ovisnosti uređuje tako što se navode prava i dužnosti obiju strana
(s. 259). Iz ovog razloga se npr. ne može prihvatiti da je Čehoslovačka bila pod
protektoratom Trećeg Rajha, budući da između njih nije zaključen ugovor.
Protektirana oblast je uspostavljena jednostranim aktom okupacije, i postala je
dio „teritorije velikog njemačkog Rajha“. U Hoffmanovoj analizi (1987) navodi se
da se država zaštitnica ugovorom obavezuje da će štiti protektiranu državu od
agresije ili drugih oblika povrede prava zajamčenih međunarodnim pravom, te
od internog ugrožavanja, a država zaštitnica preuzima njene ovlasti u
međunarodnim odnosima (s. 1153).
Dvije su vrste protektorata: potpuni i ograničeni. Kod potpunog
protektorata država štićenica u potpunosti ugovorom o protektoratu stavlja
svoje aktivnost u nadležnost države zaštitnice, a kod ograničenog zadržava
poslovnu sposobnost, ali je ograničena naknadnim odobrenjem protektora. Seidl
i Hohenveldern (2006) navode da protektirani teritorij ne ulazi u državni teritorij
protektora, državljani zadržavaju svoja državljanstva, a ugovori koje protektor
zaključuje obavezuju protektiranu državu (s. 177). Neki pravni teoretičari među
oblike „složenih država“ ubrajaju i protektorat. Berislav Perić (1994) dijeli
složene države na: 1) protektorat, 2) unija (realna i personalna), 3) konfederacija,

34

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

4) federacija (s. 103). Fuad Muhić (1998) smatra da su se kroz istoriju razvila dva
osnovna oblika složenih država – konfederacija i federacija (s. 104-107). Ovaj
autor navodi da su unije „oblici povezivanja država koji se nalaze na sredini
između konfederacije i federacije.“ – (s. 109). Dijeli ih na realne i personalne unije,
a kao vrstu personalne unije podrazumijeva protektorat: „Kao oblik državnog
uređenja, unije su u modernom dobu iščezle, i na njih donekle podsjećaju samo
veze nekih malih evropskih državica sa susjednim državama, koje za njih
obavljaju većinu najvažnijih poslova (veze San Marina sa Italijom, Monaka sa
Francuskom, Lihtenštajna sa Švajcaskom i Andore sa Španijom i Francuskom).
Takva veza naziva se protektoratom (štićeništvom)“ (s 109.).
Međutim, moderna pravna teorija kao ni međunarodno pravo ne smatraju
protektorat za oblik državnog uređenja već za odnos ovisnosti. Tako ih svrstava
Degan (2000), a ne među oblike država (s. 294-295). Najviše su protektori bili
Francuskaii i Ujedinjeno Kraljevstvo Velike Britanije i Sjeverne Irskeiii.
Schweisfurth (2006) je dao detaljan pregled protektorata UK (s. 25.). Može se reći
da je klasičnih protektorata, kao odnosa dvije države (zaštitnice i štićenice) kroz
povijest nestalo i da su se oni transformirali u tzv. „Međunararodnu teritorijalnu
upravu“, institut međunarodne zajednice kojim ona osigurava međunarodni
pravni poredak. Protektorat nisu ni slučajevi kad se manja država služi većom za
obavljanje određenih poslova (primjer Lihtenštajna u odnosu sa Švicarskom ili
San Marina u odnosu sa Italijom), gdje države imaju autonomiju odlučivanja. To
npr. nije slučaj sa Monakomiv pa se može reći da je ispravna tvrdnja Seidla i
Hohenvelderna (2006) da je ovo jedan od rijetkih primjera (oslabljenog)
protektorata u savremenom društvu (s. 176.).
3. ULOGA EKSTERNOG FAKTORA U USTAVOTVORNOM DRŽAVNOM POSTUPKU
„Daytonski“ ustav nije jedini slučaj u ustavnoj istoriji da je ustav određene
države sačinjen uz pomoć i nadzor eksternog faktora. Tako su savezničke
okupacijske sile, nakon poraza Njemačke u Drugom svjetskom ratu, ukinule
Weimarski ustav, koji je bio na snazi u Njemačkoj od 1919. do 1945. godine. Na
snagu je, u Zapadnoj Njemačkoj“ stupio Temeljni zakon (23. 05. 1949. godine,
nakon što je odobren 08. 05. 1949. godine, u Bonnu (sve su Zemlje, osim Bavarske,
takođe potvrdile), te od, strane Saveznika Drugog Svjetskog rata 12. 05. 1949.
godine). Ovaj ustav je sada, uz određene amandmane, na snazi u Saveznoj
Republici Njemačkoj. Sačinili su ga, pod usmjeravanjem Zapadnih sila, 1948.
godine, ministri-predsjednici zapadnonjemačkih država, koji su formirali
Parlamentarno vijeće.
Takođe je Ustav Japana od 03. 05. 1947. godine, kojeg je, pod nadzorom
Vrhovnog komandanta Savezničkih snaga, Douglasa MacArthura, sačinio
određen broj državnih službenika i vojnog osoblja SAD. Nakon toga su japanski
pripadnici akademske zajednice pregledali i modificirali tekst, prije konačnog
usvajanja ustava od strane Nacionalnog dijeta, parlamenta Japana. Ustav od
1947. godine je zamijenio dotadašnji autoritarni sistem kvaziapsolutne

35

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

monarhije, sa liberalnom demokratijom, a cilj učešća Saveznika je bio da se
suspregne militaristički nacionalizam japanske vlade.
4. SUVERENOST, MEĐUNARODNO PRAVO I USTAVNO PRAVO
Tri osnovna elementa državne organizacije su: stanovništvo, teritorija i
suverena vlast.
Prije nego što objasnimo sintagmu „suverena vlast“, trebamo prvo
objasniti šta zapravo znači termin „vlast“ i u čemu je to suštinska razlika između
moći i vlasti. Vlast je institucionalizovana i legitimizovana moć. Prema Viskoviću
(2006) „Vlast je nešto više od gole moći i prisile. To je prisila koja je legitimna ili
barem formalno zasnovana na običajnim i pravnim normama, tj. koja je po
mišljenju nekih ljudi opravdana kao „dobra“ ili se barem poziva na običaj i
pravo.“ (s. 19). Vlast znači da se tačno znaju hijerarhijski odnosi između onih koji
imaju vlast i onih koji je nemaju (tj. između nadređenih i podređenih) i da se ti
odnosi moraju poštovati. Razne su vrste vlasti, ako je moć određenih društvenih
subjekata zasnovana na pravnim normama. Tako postoje ekonomska vlast,
roditeljska vlast, državna vlast. Ova zadnja, državna vlast najviša je vlast u društvu.
Vrhovnost državne vlasti je element državne suverenosti. Državna suverenost se
manifestira dvojako:
1. kao unutrašnja suverenost (profesor Visković ju naziva „pravna vrhovnost“) i 2.
kao vanjska suverenost.
1. Unutrašnja suverenost državne vlasti znači da država ima isključivo pravo da
stvara najviše pravne akte. Državna vlast ima pravo izricati određene sankcije za
nepoštivanje dispozicija pravnih normi iz pravnih akata koje je donijela, i u tu
svrhu koristi prinudu. Ona je jedina organizacija u društvu koja ima monopol
legalne fizičke prinude. Perić (1994) navodi:„“Glede toga predložio bih da državu
treba šire definirati kao onu društvenu organizaciju koja ima: (1) VLAST, koja (a)
unutar državnih granica raspolaže NE monopolom prisile, nego NAJVEĆOM
prisilom, (b) u odnosu na druge države, dakle „prema vani“, nastupa kao
„jednak s jednakima“. Ova vlast, također, ima sljedeća obilježja: ona je društvena
organizacija, suverena, ona je i prisilna. Ima svoj: (2) TERITORIJ, (3)
STANOVNIŠTVO i (4) PRAVO, tj. PRAVNI POREDAK. Ukazujući na činjenicu
da državna vlast, ako hoće ostati državna, mora na svom teritoriju raspolagati
(ne monopolom fizičke prisile, jer to je nemoguće) n a j v e ć o m ili n a j j a č o m
p r i s i l o m. Nadalje, ako takva država izgubi i tu najjaču prisilu, ona bi prestala
biti državna vlast i njene bi izreke prestale biti pravo. Druga politička snaga, koja
bi u svoje ruke preuzela ili osvojila tu najveću i najjaču prisilu, time bi postala i
nova državna vlast.“ (s. 137). Država nije i jedina organizacija u društvu koja
stvara pravne norme. To su i brojni subjekti autonomnog prava (privredna
društva, vjerske organizacije, sindikati...). Moderno poimanje suverenosti je
nastalo zahvaljujući konceptima narodne suverenosti i pravne države. Ono je
dokinulo apsolutističko, feudalno poimanje suverenosti države o pravno
neograničenoj vlasti monarha.

36

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

2. Vanjska suverenost državne vlasti znači da je državna vlast nezavisna u odnosu
na druge državne vlasti (tj. jednoj državi nijedna druga država ne može nametati
svoju volju). Ona je u međunarodnim odnosima ravnopravna sa drugim
državnim vlastima, bez obzira na sve razlike koje u modernom društvu
objektivno postoje između država. Ipak, postoje i određeni, istina, ne brojni
slučajevi pravne neravnopravnosti državnih vlasti u međunarodnoj zajednici i
međunarodnim odnosima. To se najbolje vidi na primjeru Vijeća sigurnosti, gdje
sile pobjednice Drugog svjetskog rata imaju pravo veta.
Suverenost državne vlasti u modernom društvu može biti veća ili manja.
Brojne su države u kojima se vode oružani sukobi i one koje su u specifičnim
odnosima ovisnosti o drugim državama, međunarodnim organizacijama ili čak
cijeloj međunarodnoj zajednici država.
Svaka država mora pribavljati sredstva kojim se osigurava materijalna
osnova za brojne zadatke koje država mora obavljati, ali i da bi mogla egzistirati.
Tim sredstvima se zadovoljavaju i objektivno postojeće potrebe u društvu
(prvenstveno ekonomsko-socijalne prirode), ali se i zadovoljavaju dobra
neophodna za reprodukciju ljudske vrste i same države.
Postavlja se pitanje da li šira decentralizacija unitarne države, odnosno
veće nadležnosti federalnih jedinica, znače i dijeljenje suverene državne vlasti
između oblika decentralizacije i unitarnih država, odnosno federalnih jedinica i
federacije? Teoretski, suverenost državne vlasti ne može biti podijeljena.
Suverenost državne vlasti je jedinstvena. Određena unitarna država ili federacija
može samo biti više ili manje suverena, ako je u unitarnoj državi oblicima
decentralizacije data široka autonomija – npr. kod zakonodavne decentralizacije,
odnosno ako u federativno uređenim državama federalne jedinice imaju brojne
nadležnosti i to one koje su u velikom broju federacija na saveznom nivou.
Zavisno od oblika državnog uređenja, uže političko-teritorijalne zajednice
mogu dobiti određena prava i dužnosti reguliranja finansijskih odnosa na svojoj
teritoriji. Tako, samo federalne jedinice, kao i sama federacija imaju finansijska
prava. To nije slučaj (izuzev kod zakonodavne decentralizacije), kod unitarnih
država. Dakle, kod unitarnih država, za razliku od federacija, samo centralna
vlast ima (puni) finansijski suverenitet. Kod Dautbašića (2004), u njegovom
udžbeniku, nalazimo da je kod unitarnih država postoje dva sistema regulisanja
odnosa između centralnih organa i decentralizovanih i lokalnih organacentralizovani i decentralizovani finansijski (fiskalni) suverenitet (s. 57). Kode
centralizovanog finansijskog suvereniteta, kakav je apliciran npr. u Francuskoj
Republici, centralne vlasti zakonom utvrđuju temeljne elemente fiskalnih
dažbina (npr. porezna osnovica), a decentralizovani organi i lokalni organi
svojim pravnim aktima dalje razrađuju i reguliraju ove dažbine. Decentralizirani
finansijski suverenitet (npr. primijenjen u Ujedinjenom Kraljevstvu Velike
Britanije i Sjeverne Irske), znači da decentralizovani i lokalni organi vlasti imaju
široke ovlasti u pogledu reguliranja finansijskih (i uže, fiskalnih) odnosa, dok
centralni organi samo kontroliraju cjelokupni finansijski i fiskalni sistem unitarne
države. Kod federacija postoje i vertikalno i horizontalno raspoređivanje potreba
i prihoda, tj. raspoređivanje između federacije i federalnih jedinica i

37

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

javnopravnih kolektiviteta, i horizontalno raspoređivanje potreba i prihoda, tj
raspoređivanje između javnopravnih kolektiviteta istog stepena. Profesor
Dautbašić (2004) navodi da se vertikalno raspoređivanje prihoda vršilo, a i sada
se vrši, po nekim od sljedećih sistema: sistem učešća, konkurentni sistem, sistem
odvajanja, sistem povezivanja (zajednica), sistem jednoobraznosti, kombinirani
sistem, te da postoje dva metoda za primjenu sistema separacije, sistema
zajednice i mješovitog (kombiniranog) sistema: automatski (utvrđuje se fiksna
kvota prihoda za nosioce finansiranja) i diskrecioni (koji se sastoji od
pojedinačnog odlučivanja o raspoređivanju prihoda u ovisnosti o vrsti i obimu
potreba) (s. 58-62).
Još treba napomenuti da je svaka državna vlast titular javnih subjektivnih
prava. Ona se nazivaju državnim javnim subjektivnim pravima. Dihotomija
javnih subjektivnih prava je, inače, na individualna javna subjektivna prava i
državna javna subjektivna prava. Otajagić (2005) piše o državnim javnim
subjektivnim pravima, te objašnjava da se ona nalaze u ustavnom, upravnom i
procesnom pravu, i prema svom objektu, dijele se na: 1. čisto lična državna prava,
odnosno prava na svoju radnju (npr. pravo na krivičnu sankciju utvrđenu
krivičnim zakonima); 2. prava države na tuđu radnju neimovinskog karaktera
(npr. pravo na vojnu službu pojedinaca); 3. prava na tuđu radnju imovinske
prirode (npr. pravo države na određivanje i naplatu poreza) i 4. čisto imovinska
državna prava (npr. pravo na slobodnu trgovinsku zonu u drugoj državi na
osnovu ugovora) (s 78 i 79). Kod unitarnih decentralizovanih država ne postoji,
izuzev kod zakonodavne decentralizacije, pojava da su oblici decentralizacije
titulari ovih državnih javnih subjektivnih prava. Rijetke su federacije koje na
centralnom nivou nemaju mnogo državnih javnih subjektivnih prava, a da ih
suprotno, federalne jedinice imaju više nego savezna vlast.

5. MEĐUNARODNO UGOVARANJE USTAVA: SLUČAJ BIH
Kod Sokola i Smerdela (1998) nalazimo da je Daytonski mirovni sporazum
sklopljen između predsjednika Republike Hrvatske, Republike Bosne i
Hercegovine i Savezne Republike Jugoslavije, uz sudjelovanje predstavnika
konstitutivnih naroda u BiH, te uz aktivno sudjelovanje američkih dužnosnika (s
297). Ovim sporazumom je okončan oružani sukob ali su se i postavili temelji za
organizaciju državne vlasti BiH. Potpisan je u Parizu 14. 12. 1995. godine, kao
Opći okvirni sporazum za mir. Opće odredbe Sporazuma, potpisali su, za
Republiku BiH, Alija Izetbegović, za Republiku Hrvatsku, Franjo Tuđman, za
Saveznu Republiku Jugoslaviju, Slobodan Milošević. Kao svjedoci, Sporazum su
potpisali predstavnici EU, Francuske Republike, Savezne Republike Njemačke,
Ruske Federacije, Ujedinjenog Kraljevstva Britanije i Sjeverne Irske i Sjedinjenih
Američkih Država. Ovaj dokument ima 11 članova, te isto toliko aneksa. Kod
Bakotića su navedeni Aneksi (1998): Aneks 1-A - Sporazum o vojnim aspektima
mirovnog rješenja, Aneks 1-B - Sporazum o regionalnoj stabilizaciji, Aneks 2 Sporazum o granici među entitetima i srodnim pitanjima, Aneks 3 - Sporazum o

38

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

izborima, Aneks 4 - Ustav, Aneks 5 - Sporazum o arbitraži, Aneks 6 - Sporazum
o pravima čovjeka, Aneks 7 - Sporazum o izbjeglicama i prognanicima, Aneks 8
- Sporazum o komisiji za očuvanje nacionalnih spomenika, Aneks 9 - Sporazum
o javnim poduzećima Bosne i Hercegovine, Aneks 10 - Sporazum o provedbi
civilnih aspekata, Aneks 11 - Sporazum o međunarodnim operativnim
policijskim snagama (s. 6). Pored ovih 11 aneksa, koji uređuju detaljnije obaveze
za njegovu realizaciju, postoje još dva opća dodatka – Sporazum o parafiranju i
Završnu izjavu sudionika u posrednim mirovnim pregovorima u BiH.
Sporazumom nijedna strana nije stekla pravo nad Bosnom i Hercegovinom.
Kada je riječ o centralnom istraživačkom pitanju ovog rada, treba napomenuti da
su se strane obavezale prihvatiti aranžmane koji se odnose na civilnu
implementaciju sporazuma, tj. OHR i Visokog predstavnika. Aneksom 10,
potpisnici „zahtijevaju imenovanje visokog predstavnika, koji će biti imenovan u
skladu sa relevantnim rezolucijama Savjeta bezbjednosti UN“, takođe je Visokom
predstavniku u mandat dato i tumačenje Sporazuma. Na osnovu ovog aneksa,
uspostavljen je Ured Visokog predstavnika.
6. DA LI JE BOSNA I HERCEGOVINA PROTEKTORAT: TEORIJA I NORMA
Ideja o Bosni i Hercegovini kao protektoratu se često spominjala tokom 1993.
godine u sklopu mirovnih pregovora i različituh prijedloga za prekid ratnih
sukoba i buduće organizacije države, a Andrassy, Bakotić i Vukas (2006) pisali
da se predlagala se čak i za pojedine dijelove Bosne i Hercegovine ili gradove (s.
111). Daytonski sporazum uspostavio je sistem uloge međunarodne zajednice u
funkcioniranju javnog sistema u BiH. Tako Aneks 3 (Sporazum o izborima),
zadužuje OSCE da uspostavi izborni sistem u BiH. Aneksom 7 (Sporazum o
izbjeglicama i prognanicima) poziva se UNHCR da pripremi plan repatrijacije i
povratka raseljenih osoba. Organizacija Ujedinjenih Nacija je, na osnovu
Sporazuma o Međunarodnim operativnim snagama, zadužena da organizira
policijske snage. Za ovaj rad najznačajniji je Aneks 10 koji predviđa instituciju
Visokog predstavnika čiji je, kako se navodi kod Sloan (1998) zadatak da
koordinira aktivnostima organizacija i agencija koje se uključene u projekat
civilnog aspekta mirovnog rješenja (s. 84). Prvi Visoki predstavnik bio je švedski
diplomat Carl Bildt, koji je za vrijeme svog mandata formirao Vijeće za provedbu
mira, koje je uključivalo 40 zemalja i 10 međunarodnih organizacija, s ciljem
koordinacije humanitarnih organizacija, Ujedinjenih nacija, UNHCR-a i OSCE-a.
Bosna i Hercegovina je bila podvrgnuta saradnji sa Haškim sudom za bivšu
Jugoslaviju (ICTY). Član IX. Ustava BiH je odredio: “Nijedna osoba koja izdržava
kaznu što ju je izrekao Međunarodni sud za bivšu Jugoslaviju i nijedna osoba
protiv koje je taj sud podigao optužnicu, a koja se nije pokorila nalogu da izađe
preda nj, ne može se kandidirati ni biti imenovana ili birana ili na koji drugi način
postavljena na bilo koju javnu funkciju na području Bosne i Hercegovine.” Ovo
se ne može smatrati ograničenjem suvereniteta u okviru protektorata
međunarodne zajednice, nego naprosto obavezom države koja je proistekla iz

39

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

članstva u Ujedinjenim Nacijama. U prilog tome ide i činjenica da su i Hrvatska,
te Srbija i Crna Gora imale jednaku obavezu saradnje sa istim međunarodnim
forumom.
Smatramo da se može prihvatiti Maslin (2000) da je Opći okvirni
sporazum za mir, ugovorni odnos kojim bi se mogao zasnovati odnos
protektorata (s. 8). Međutim, njime se on nije zasnovao niti proglasio (a takođe
ni neki drugi oblik ovisnosti, npr. starateljstvo).v Protektirani odnos nije reguliran
ni u jednom od ugovorenih odnosa i ovo je vjerovatno i ključni argument za
osporovanje teze da je Bosna i Hercegovina protektorat (Dautbašić 1998, 51 ).
Nema države kao subjekta međunarodnog prava koja stupa u funkciju
protektora niti se vidi izražena volja Bosne i Hercegovine da slobodu u
odlučivanju podvrgne ograničavanju od strane druge države. Da Bosna i
Hercegovina nije protektorat posebno se vidi i iz činjenice da su državni organi
Bosne i Hercegovine vanjsku suverenost od početka post-Daytonske ere imali u
potpunom kapacitetu, a država je svoj međunarodnopravni subjektivitet
koristila bez ikakvih ograničenja kakva su imale protektirane države (Maslin
2000, 6). Ostalo je da ispitamo da li je unutrašnja suverenost ograničena, što ćemo
učiniti u redovima koji slijede.
Iz brojnih normativnih rješenja može se zaključiti da Bosna i Hercegovina
nije protektorat. Tako, Ustav BiH u članu I ističe kontinuitet Republike Bosne i
Hercegovine koja nastavlja pravno postojanje prema međunarodnom pravu kao
država, uz prilagodbu unutrašnjeg uređenja prema predviđenim odredbama
Sporazuma. Bosna i Hercegovina ostaje članica Ujedinjenih nacija, te može tražiti
članstvo u organizacijama unutar sistema Ujedinjenih nacija i drugim
međunarodnim organizacijama. Takođe, prema članu VII/2 Ustava BiH, ostaje
ili postaje strankom međunarodnih sporazuma nabrojenih u Prilogu I Ustava.vi
U prilog tezi da Bosna i Hercegovina nije protektorat idu i određene nadležnosti
Predsjedništva BiH, i to: samostalno vođenje vanjske politike, imenovanje
ambasadora i drugih međunarodnih predstavnika Bosne i Hercegovine,
predstavljanje Bosne i Hercegovinu u međunarodnim i evropskim
organizacijama i ustanovama, te mogućnost traženja članstva u organizacijama i
ustanovama kojih Bosna i Hercegovina nije članica. Iz ovoga se može zaključiti
da Bosna i Hercegovina nije ni protektorat potpunog oblika.
Osnovi tvrdnji zastupnika ideje da Bosna i Hercegovina jeste protektorat,
nalaze se u pojedinim odredbama Ustava, a posebno Aneksa 10, koji sadrži
Sporazum o provedbi civilnih aspekata mirovnog rješenja. Kada je riječ o Ustavu,
u navedenom smislu, relevantne su odredbe koje uređuju izbor i imenovanje
sudaca Ustavnog suda BiH. Tri suda Ustavnog suda (od ukupno devet) bira
predsjednik Evropskog suda za ljudska prava, a oni ne smiju biti državljani
Bosne i Hercegovine ni susjednih država. Prvog guvernera Centralne banke, koji
također nije smio biti državljanin Bosne i Hercegovine niti neke susjedne države,
imenovao je Međunarodni monetarni fond, a Ustav BiH je propisao i da
Guverner može imati odlučujući glas u slučaju neriješenog ishoda glasanja (Član
VII.2 Ustava BiH.).

40

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

Kod Bakotića (1998) se može izvršiti uvid da je ključni razlog zašto su
pojedini autori tvrdili da je Bosna i Hercegovina protektorat je pravni položaj
Visokog predstavnika u ustavnom sistemu BiH, a posebno njegovo konačno
pravo u pogledu tumačenja Sporazuma o provedbi civilnih aspekata mirovnog
rješenja (s. 148). Treba napomenuti da se rješenja koja se tiču Visokog
predstavnika, mogu dovesti u suprotnost sa Aneksom 4, koji propisuje da su
građani i konstitutivni narodi i Ostali u Bosni i Hercegovini suvereni. Drugi
razlog je bio angažman međunarodne zajednice u vidu Međunarodnih
operativnih policijskih snaga Ujedinjenih nacija (IPTF) zbog implementacije
programa pomoći u cijeloj Bosni i Hercegovini. IPTF je nastao nakon što su
Republika Bosna i Hergecovina, Federacija Bosne i Hercegovine i Republika
Srpska, zaključili Sporazum o međunarodnim oružanim snagama, na osnovu
kojeg su zahtijevali da Vijeće sigurnosti UN pokrene operaciju UNCIVPOL, tj. da
uspostavi vid UN policije sa ciljem povećanja međunarodnog mira i sigurnosti,
podržavanjem država članica u konfliktu, post-konfliktnim i drugim kriznim
situacijama. Cilj je bio realizirati efektivnu, efikasnu, reprezentativnu,
odgovarajuću i odgovornu policijsku službu koja služi i štiti populaciju. IPTF je
bio autonoman u obavljanju poslova, a njihovim aktivnostima koordinirao je
Visoki predstavnik, koji je izdavao upute Povjereniku na čelu IPTF-a. Između
ostalog, pomoć IPTF-a se sastojala u obučavanju osoblja za osiguranje primjene
prava te procjenu prijetnji javnom poretku, te savjetovanje u pogledu sposobnosti
službi za osiguranje primjene prava da se nose s takvim prijetnjama.
Od 1998. godine, visoki predstavnik međunarodne zajednice je dobio
prošireni mandat, pa je mogao sam donositi odluke koje ustavni organi ne mogu
donijeti. Ovo, kao i prisustvo SFOR-a je opredijelilo pojedine autore, poput
Sokola i Smerdela (1998), da zauzmu stav da je Bosna i Hercegovine protektorat
(s. 299). Koncem 1997. godine, Vijeće za provedbu mira u BiH u Bonnu
jednostavno „pozdravlja odluku Visokog predstavnika da koristi svoje široke
ovlasti“, a što uključuje ovlast smjenjivanja izabranih dužnosnika, nametanja i
ukidanja zakona u Bosni i Hercegovini, kao i drugih nedefiniranih mjera koje on
smatra nužnima. Zbog ovakve formulacije, tj. načelnog odobravanja preuzimanja
ovih ovlasti od strane Visokog predstavnika na ovoj konferenciji, one se danas
zovu Bonskima. Visoki predstavnik je imao autonomiju u korištenju „Bonskih
ovlasti“; države potpisnice i države svjedoci Daytonskog sporazuma nisu imale
nikakvu ulogu. Visoki predstavnik, nikome nije davao argumente, obrazloženja
za donesene odluke. Pojedini autori, poput Pehara (2012) su smatrali da za njih i
nije bilo moguće podastrijeti jasne, razumljive i opće valjane razloge (s 3-9).
Visoki predstavnik u implementaciji ovih ovlasti preuzeo tri državne funkcijezakonodavnu, izvršnu i sudsku. Odluke mu po pravnoj prirodi najviše liče na
akte egzekutive, budući da su neposredno izvršive. Ovo je u kontradikciji sa
postojanjem Ustavnog suda BiH, ali i implementacija Schmittove ideje da čuvar
ustava treba biti predsjednik, tj. izvršna vlast (s. 211-253) (za razliku od Kelsena,
koji je tvrdio da to treba biti ustavni sud). Visoki predstavnik je ovlašten da
tumači Daytonski sporazum u cijelosti, pa i odredbi koje se tiču samog sebe, tj.
on ima ovlast tumačenja svojih ovlasti. Njegov legitimitet izvodi se „odozdo“, tj.

41

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

iz građana Bosne i Hercegovine, ali i „odozgo“, jer on treba da djeluje po
uputama Upravnog odbora Vijeća za provedbu mira (PIC-a).vii
7. AKTIVITET MEĐUNARODNE ZAJEDNICE PREMA DRŽAVNIM ORGANIMA BIH
Decembra 1995. godine je Vijeće sigurnosti Ujedinjenih nacija ovlastilo države
članice da u roku od godine dana uspostave međunarodne implementacijske
snage (IFOR) sa mandatom da nadziru i podupiru provedbu odredbi Sporazuma
o vojnim aspektima mirovnog rješenja i Sporazuma o regionalnoj stabilizaciji, te
djeluju u skladu sa glavom VII Povelje Ujedinjenih nacija. Prema Lerotiću (2004),
provedbu sporazuma trebale su jamčiti snage NATO-a od 60.000 vojnika (s. 138).
Lapaš (2004) navodi da je IFOR, sastavljen od kopnenih, zračnih i pomorskih
snaga NATO-a, (s. 217) je zamijenio UNPROFOR, a kasnije su snage IFOR-a
zamijenile Stabilizacijske snage (SFOR). Aneks 10 se vrlo teško provodio.
Prisustvo međunarodne zajednice se opravdavalo nedovoljnim stepenom
demokratičnosti lokalnih lidera, i to OHR-a za provedbu postavljenih
demokratskih ciljeva, a ITA-e za tržišnu ekonomiju i slobodu medija (Wilde 2001,
601).
Iako je „bonski“ mandat evidentno nedemokratski, korišten je više puta u
toku evolucije društveno-političkog sistema post-Daytonske BiH. U početku su
visoki predstavnici snažno koristili „bonske“ ovlasti, i to kroz cijeli period svog
mandata. Ilustrativan je primjer nametanja amandmana na Ustav F BiH, koji je
Visoki predstavnik Wolfgang Petrisch izveo pred kraj mandata, u aprilu 2002.
godine, a na osnovu odluke Ustavnog suda F BiH iz jula 2000. godine. Visoki
predstavnik Valentin Inzcko je 2011. godine suspendirao Odluku Središnjeg
izbornog povjerenstva, tijela koje je među najvažnijim u institucionalnodemokratskom sistemu. Visoki predstavnik Schwarz-Schilling je 2007. godine
donio odluku da je nevažeća odluka Ustavnog suda BiH u kojoj je utvrđeno da
su smjene ili zabrane rada političkih dužnosnika u BiH od strane Visokih
predstavnika, kršenje temeljnih političkih prava tih dužnosnika. Na ovaj način se
dovodila u pitanje i vladavina prava u BiH. Takođe se onemogućilo da su sva tri
kulturna segmenta u BiH, postojanje i funkcionisanjem institucije Visokog
predstavnika, onemogućene da kroz neposredni dijalog dođu do rješenja (O
stavovima Visokog predstavnika Carlosa Westendropa u: D’Amato 1999,). Istina,
dešavalo se i da se izbjegne djelovanje Visokog predstavnika. Republika Srpska
je uspjela blokirati Lajčakovu odluku od 19. oktobra 2007. godine o promjeni
etničkih kvota potrebnih za ulaganje veta u Vijeću ministara i Parlamentu BiH.
Milorad Dodik je 2011. godine uspio zaobići Visokog predstavnika Valentina
Inzka i postići dogovor s visokom predstavnicom EU za vanjske poslove i
sigurnosnu politiku, Catherine Ashton, o potrebi reformiranja pravosudnih
organa na nivou BiH.
Aktivitetom Visokog predstavnika formirane su brojne institucije na
državnom nivou (uspostavljeno Visoko sudsko i tužilačko vijeće BiH,
uspostavljeni Sud BiH i Tužilaštvo BiH), te prenesene nadležnosti sa entiteta na

42

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

nivo Bosne i Hercegovine. Od 2000.-2006. godine došlo je do obimne izmjene
ustavnog uređenja BiH, bez ijedne intervencije u sam Ustav BiH, ali su zato
izvršene izmjene entitetskih i kantonalnih ustava, a brojni zakoni su stupilli na
snagu. Ovdje je međunarodna zajednica imala odlučujuću ulogu, putem Ureda
Visokog predstavnika. Od 2006. godine su domaće politične snage sve više i više
preuzimale ulogu u legislativi. Nakon ovog perioda se generalno smanjivala
intervencija međunarodne zajednice u pravni sistem BiH, a region je generalno
bio manje u fokusu također. Neki su sektori javnog sistema reformisani bez
nametanja rješenja od Visokog predstavnika (odbrana, uspostavljanje sistema
indirektnog oporezivanja, itd.).
Ključna godina za promjenu uloge Visokog predstavnika u političkoj
praksi bila je 2006. godina. Prvo je, nakon isteka mandata Paddyja Ashdowna,viii
Upravni Odbor Vijeća za provedbu mira, donio odluku o pripremi zatvaranja
Ureda visokog predstavnika, odnosno o prestanku važenja „bonskoga
mandata“. Nakon toga je došlo do neusvajanja tzv. „Aprilskog paketa“ ustavnih
reformi. PIC je Odluku o pripremi za zatvaranje Ureda visokog predstavnika,
odnosno o prestanku važenja „bonskog mandata“ donio 23. 06. 2006. godine. Ova
je odluka obrazložena činjenicom da je vrijeme da BiH preuzme odgovornost za
vlastitu sudbinu. Istovremeno je BiH iz faze implementacije Daytona ušla u fazu
„euro-atlantskih integracija“. U februaru 2007. Upravni odbor PIC-a odgađa tu
odluku, a mandat Visokog predstavnika je produžen za nešto više od godinu
dana (do juna 2008.). Samo je Rusija izdvojila mišljenje u komunikeu o podršci
djelovanja Visokog predstavnika pod „bonskim ovlastima“. Vremenom je
konsenzus o primjeni „bonskih ovlasti“ iščezao.
Politički direktori Upravnog odbora Vijeća za provedbu mira su na sastanku u
Bruxellessu 26. i 27. 02. 2008. godine utvrdili slijedeće zahtjeve koje organi BiH
trebaju ispuniti prije zatvaranja OHR-a, a koje su organi Bosne i Hercegovine već
prethodno prihvatili:
- Prihvatljivo i održivo rješenje pitanja raspodjele imovine između države i
drugih razina vlasti;
- Prihvatljivo i održivo rješenje za vojnu imovinu;
- Potpuna provedba Konačne odluke za Brčko;
- Fiskalna održivost (promovirana putem Sporazuma o utvrđivanju stalne
metodologije za utvrđivanje koeficijenata za raspodjelu sredstava UINOa i osnivanje Nacionalnog fiskalnog vijeća); i
- Zaživljavanje vladavine prava (demonstrirano putem usvajanja Državne
strategije za ratne zločine, donošenjem Zakona o strancima i azilu i
usvajanjem Državne strategije za reformu sektora pravosuđa).
Pored ovih ciljeva, Upravni odbor Vijeća za provedbu mira je također utvrdio
dva uvjeta koje treba ispuniti prije zatvaranja OHR-a:
- Potpisivanje SSP-a; i
- Pozitivna procjena situacije u BiH od strane Upravnog odbora Vijeća za
provedbu mira utemeljena na punom poštivanju Daytonskog mirovnog
sporazuma.

43

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

Upravni odbor Vijeća za provedbu mira je redovno na svojim sastancima
od 2008. godine vršio uvid u pomake ostvarene u pogledu realiziranja programa
(tzv. 5+2). OHR je konstatovao da, iako su u nekim oblastima ostvareni pomaci,
zbog neslaganja domaćih političkih elita, postoje zastoji u realizaciji programa.
Nakon ovog perioda je Visoki predstavnik prestao sa intervencijama u
pravni sistem BiH. Pehar (2014) smatra da se ovo, pored težnje o samostalnom
razvoju bosanskohercegovačke demokratije, vjerovatno desilo i zbog nastojanja
da se na globalnom planu spriječe konfrontacije između Ruske Federacije i SAD,
te između SAD i Evropske unije.
8. ZAKLJUČAK
Protektorat nije institut savremenog međunarodnog i unutrašnjeg prava. Danas
su rijetke situacije u kojima samo jedna država obnaša ulogu države zaštitnice.
Umjesto protektorata u ulozi zaštitnika određene države u posljednih četrdeset
godina se javlja međunarodna zajednica kroz tzv. međunarodnu teritorijalnu
upravu. Daytonski mirovni sporazum ne predviđa protektorat i vrlo je precizan
u određivanju uloge Visokog predstavnika, kada mu propisuje da je dužan da
„pomaže naporima koje strane ulažu“, da „nadgleda“ i „koordinira“. Uloga
međunarodne zajednice je, uz neke druge faktore, bila segment ograničenja
unutrašnjeg suvereniteta Bosne i Hercegovine, iako je, paradoksalno, mnogo
učinila u formiranju državnih organa i sprovođenju izbora. Ostali su drugi
faktori koji ometaju da Bosna i Hercegovina ima pun unutrašnji kapacitet na
svom teritoriju, a to su prvenstveno djelovanje pojedinih političkih elita, ali
izvedbeni oblik federalizma, koji su manifestuje kroz manjak ekonomskih
funkcija BiH te generalno državnih javnih subjektivnih prava (oba koncepta su
predstavljena u poglavlju 4). Stiče se dojam da je strategija izlaska međunarodne
zajednice iz ustavnog i političkog sistema Bosne i Hercegovine bila da se ne
oktroiraju demokratske vrijednosti, već da njen politički sloj i njeni građani,
moraju da ih nauče, a za to treba vremena. Nastojalo se i vremenom ograničene
ovlasti Visokog predstavnika rijetko koristiti kako bi se državljanima Bosne i
Hercegovine dala prilika da sami upravljaju svojom sudbinom. Smanjivala se
ovisnost Bosne i Hercegovine od međunarodne zajednice. „Klasičnim“
protektoratom bi ova ovisnost bila još i veća, a spriječila bi samoodrživost
bosanskohercegovačkog društva. Vježbe iz demokratije su svaki slijedeći izbori,
koji se odavno odvijaju bez međunarodne zajednice. Međunarodna zajednice želi
pustiti političkim elitama da se dogovore oko novog Ustava. Takođe, ne miješa
se u proces odvajanja ekonomije i pravosuđa od politike, što se odvija veoma
sporo. Iz svega se vidi da se trenutno i da će se u budućnosti uloga međunarodne
zajednice svoditi na to da usmjerava i pomaže. Nejasno je da li će Visoki
predstavnik u budućnosti nametati određene ključne zakone (ekonomske
reforme, povratak izbjeglica, nova radna mjesta...), ako većina članova
parlamenata ne bude spremna da ih donese. Najavljeno je npr. nametanje Zakona
o negiranju genocida. U intervjuu za njemački TAZ, Visoki predstavnik Valentin

44

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

Inzko je nedavno izjavio kako tzv. princip pod nazivom „ownership” (princip
preuzimanja odgovornosti od strane domaćih političara) nije bio uspješan u
BiH. Pojasnio je i da je OHR imao dvije faze: „robusnu fazu koja je trajala 12
godina i koja je donijela čuda – zajedničku graničnu policiju, šest dodatnih
ministarstava na razini cijele države, zajedničko Ministarstvo odbrane pri čemu
je od tri vojske postala jedna kao i zajedničku valutu – konvertibilnu marku koja
je postala stabilna.”. Nakon ovog je nastupila druga faza suzdržavanja od
primjene Bonskih ovlasti, a Inzko smatra i da bi sada trebala uslijediti „treća faza
u kojoj bismo morali ponoviti neke elemente iz prve faze, inače ćemo izgubiti još
15 godina”. Bosna i Hercegovine evidentno može funkcionisati i bez velikog
uplitanja međunarodne zajednice, ali je njen put prema Evro-Atlantskim
integracijama onda jako spor. Djeluje da se procesi poput: jačanja nadležnosti
BiH, deblokada institucija i reforma pravosuđa, ne mogu adekvatno izvesti bez
međunarodne zajednice. To nas ipak ne dovodi do zaključka da je BiH
protektorat, što ona nije, ni prema teorijskom pojmu ovog odnosa ovisnosti, ali i
prema Daytonskom sporazumu. Činjenica je da taj odnos još uvijek ne postoji u
Teoriji države i prava, Međunarodnom pravu i Ustavnom pravu. Najbliži je
odnosu međunarodne uprave, ali nije ni to. Kada pravnici nešto ne mogu
definisati nazovu to sui generis (poseban oblik). Tako bismo i mi, do neke
adekvatnije terminologije, nazvali odnos ovisnosti BiH prema međunarodnoj
zajednici, koji postoji i prema pravnim rješenjima, ali i npr. prema odnosu prema
MMF-u, nazvali „poseban oblik odnosa ovisnosti sui generis“.

45

�Journal of Education and Humanities
Volume 3, Issue 2, Winter 2020

LITERATURA
1. Andrassy, J., Bakotić, B. &amp; Vukas, B. (2006) Međunarodno pravo, sv. 1, Zagreb:
Školska knjiga.
2. Bakotić, B. (1998) Daytonski sporazum, Zagreb: Pravni fakultet Sveučiliπta u
Zagrebu.
3. Dautbašić, I. (2004). Finansije i finansijsko pravo, Sarajevo: Magistrat.
4. Degan, V. Đ. (2000). Međunarodno javno pravo, Rijeka: Pravni fakultet Sveučilišta
u Rijeci.
5. Hoffman, G. (1987). Protectorates. u: R. Bernhardt, (ur.) Encyclopedia of Public
International Law, sv.10, Amsterdam, New York, Oxford, Tokyo, North-Holland,
1153-1154.
6. Ibler, V. (1987), Rječnik međunarodnog javnog prava, Zagreb: Informator.
7. Klaić, B. (1986) Rječnik stranih riječi, Zagreb: Nakladni zavod MH.
8. Lapaš, D. (2004) Sankcija u međunarodnom pravu, Zagreb: Pravni fakultet u
Zagrebu.
9. Lerotić, Z. (1996). Postdaytonska Hrvatska, Politička misao, sv. 33., br. 4., 131149.
10. Maslo, S. (2000). Bosna i Hercegovina između „principa odgovornosti“ i
protektorata, Pravna misao, 9-10/2000
11. Muhić, F. (1998) Teorija države i prava III izdanje, Sarajevo: Magistrat.
12.
Office
of
the
High
Representative
(2008).
Očitanje
sa:
http://www.ohr.int/program-52-2/ .
13. Otajagić, F. (2005). Javna subjektivna prava u složenim državama, Sarajevo:
Studentska štamparija Univerziteta u Sarajevu.
14. Pehar, D. (2012). Bosna i Hercegovina kao veleposlanstvo Visokog
predstavnika – republikanska kritika, Političke analize, br. 10, 3-9.
15. Pehar, D. (2014). Zašto Visoki predstavnik sa “bonskim” mandatom nikada
nije značio pozitivni pomak za Bosnu I Hercegovinu: četiri refleksije. Očitanje sa
linka: https://www.idpi.ba/visoki-predstavnik/
16. Perić, B. (1994) Država i pravni sustav, Šesto izdanje, Prvo izdanje u „Pravnoj
biblioteci“, Zagreb: Informator.
17. Rješenje Firera i Kancelara Rajha od 16. 03. 1939. godine, RGBI, I 1939 s. 485.
18. Schmitt, C. (1929) Čuvar ustava, u: S. Samardžić (iz.) Norma i odluka – Karl Šmit
i njegovi kritičari Prevod njemačkog originala: Danilo N. Basta, Beograd: „Filip
Višnjić“, 211-253
19. Schweisfurth, T. (2006). Völkerrecht, Tübingen.
20. Seidl I. &amp; Hohenveldern, T. (2006.). Völkerrecht Tübingen.
21. Sloan E. C. (1998). The General Framework Agreement for Peace in Bosnia
and Herzegovina u: Bosnia and the New Collective Security, London: Praeger, 1998.
22. Sokol &amp; Smerdel (1998) , Ustavno pravo, Zagreb: Informator.
23. Visković, N. (2006) Teorija države i prava, Zagreb: Birotehnika.
i

46

Usp. Rješenje Firera i Kancelara Rajha od 16. 03. 1939. godine, RGBI, I 1939 s. 485.

�Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?
Davor Trlin &amp; Esad Oruč

Najpoznatiji su oni nad Marokom (od 1912.- 1956. godine), i Tunisom (1881.-1956. godine).
Posljednji britanski protektorat je Brunei . 1959. je Brunei dobio samostalnost, ali su vanjski poslovi i
odbrana i dalje bili u nadležnosti Ujedinjenog Kraljevstva. 1983. godine je ugovorena puna nezavisnost, a
od 01. 01. 1984. godine, Brunei je samostalna država, koja je 1984. godine primljena u Ujedinjene nacije.
iv Na osnovu ugovora od 27. 07. 1919. godine, Francuska je imala uticaja na personalni sastav vlade Monaka.
Do današnjeg dana, francuska vlada ima odgovornost za odbranu Monaka, dok Monako ima samo male
policijske snage i stražu palate. Ugovorom koji je potpisan 09. 11. 2005. u Parizu, Monako je dobio veću
autonomiju u međunarodnim odnosima, ali i dalje ima obavezu da se za najvažnija pitanja konsultira sa
Francuskom.
v Razlog je što bi takav odnos bio u suprotnosti sa članom 78. Povelje Ujedinjenih nacija i uslovima pod
kojima je BiH primljena u članstvo UN-a. Šire: Edin Šarčević, Ustav iz nužde, Rabic, Sarajevo, 2010., s. 332.
vi To su: Konvencija o sprečavanju i kažnjavanju zločina genocida iz 1948., Ženevske konvencije I-IV o zaštiti
žrtava rata iz 1949. sa Ženevskim protokolima I-II iz 1977., Konvencija o statusu izbjeglica iz 1951. s
Protokolom iz 1966., Konvencija o državljanstvu udatih žena iz 1957., Konvencija o smanjenju slučajeva bez
državljanstva iz 1961., Međunarodna konvencija o ukidanju svih oblika rasne diskriminacije iz 1965.,
Međunarodni pakt o ekonomskim, socijalnim i kulturnim pravima iz 1966., Međunarodni pakt o
građanskim i političkim pravima iz 1966. s fakultativnim protokolima iz 1966. i 1989., Konvencija o ukidanju
svih oblika diskriminacije žena iz 1979., Konvencija protiv mučenja i drugih okrutnih, nečovječnih ili
ponižavajućih postupaka ili kazni iz 1984., Evropska konvencija o sprečavanju mučenja i nečovječnih ili
ponižavajućih postupaka ili kazni iz 1987., Konvencija o pravima djeteta iz 1989., Međunarodna konvencija
o zaπtiti prava svih radnika migranata i članova njihovih obitelji iz 1990., Evropska povelja za regionalne ili
manjinske jezika iz 1992., Okvirna konvencija za zaštitu nacionalnih manjina iz 1994.
vii Ovo uključuje: Sjedinjene Američke Države, Ujedinjeno Kraljevstvo Velike Britanije i Sjeverne Irske
Njemačku, Francusku, Tursku (u ime Organizacije islamske konferencije), Rusku Federaciju, i
Predsjedništvo Evropske unije.
viii Riječ je o Visokom predstavniku koji je sa funkcije smijenio najviše dužnosnika u BiH (uključujući i
smjenu člana Predsjedništva BiH). Samo u 2004. godini je smijenio šezdeset dužnosnika Republike Srpske
zbog „nekooperativnosti u pronalaženju i hapšenju Radovana Karadžića“. Samo mjesec dana prije (juni) iste
godine, je Parlamentarna skupština Vijeća Evrope, pozdravila činjenicu smanjivanja broja intervencija
Visokog predstavnika u BiH, što je bila jedna indicija jačanja demokratije u BiH.
ii

iii

47

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <collection collectionId="2">
      <elementSetContainer>
        <elementSet elementSetId="1">
          <name>Dublin Core</name>
          <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
          <elementContainer>
            <element elementId="50">
              <name>Title</name>
              <description>A name given to the resource</description>
              <elementTextContainer>
                <elementText elementTextId="8">
                  <text>Journal of Education and Humanities </text>
                </elementText>
              </elementTextContainer>
            </element>
            <element elementId="49">
              <name>Subject</name>
              <description>The topic of the resource</description>
              <elementTextContainer>
                <elementText elementTextId="9">
                  <text>Education and Humanities</text>
                </elementText>
              </elementTextContainer>
            </element>
          </elementContainer>
        </elementSet>
      </elementSetContainer>
    </collection>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26501">
                <text>Bosna i Hercegovina - država ili protektorat?</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26502">
                <text>Davor Trlin, Esad Oruč</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26503">
                <text>U ovom radu ćemo, kroz analizu normativnog okvira za djelovanje ovih&#13;
institucija, ali i njihov sam aktivitet, te aplikaciju međunarodnih standarda u BiH,&#13;
pokušati doći do odgovora na pitanje da li je Bosna i Hercegovina država ili&#13;
protektorat. Kroz implementaciju Daytonskog sporazuma se postiglo dosta, ali&#13;
većinom je zaslužan bio aktivitet međunarodne zajednice. Taja aktivitet ni, prema&#13;
Općem okvirnom sporazumu za mir, ne predviđa protektorat. Ipak, posebno u&#13;
prvim godinama funkcioniranja post-Daytonske Bosne i Hercegovine, brojni&#13;
ustavno-pravni teoretičari su pokušavali definirati pravnu prirodu odnosa&#13;
ovisnosti Bosne i Hercegovine prema međunarodnoj zajednici u određenim&#13;
elementima (koja se kasnije sve više ublažavala). Rezultati su pokazali da nema&#13;
jednoznačnog odgovora. Ovo pitanje je u posljednjih petnaest godina u domaćoj&#13;
ali i regionalnoj ustavno-pravnoj nauci prešlo na periferiju interesiranja. Ali, čini&#13;
se da je vrijeme da ga se ponovo postavi, posebno u svjetlu najave promjena&#13;
odnosa ključnih subjekata međunarodne zajednice prema Bosni i Hercegovini.&#13;
Takođe nas interesuje i pitanje koje je povezano s ovim centralnim istraživačkim,&#13;
a to je stepen suvereniteta države Bosne i Hercegovine unutra, ali i prema vani,&#13;
imajući u vidu Daytonski konstrukt uključenosti međunarodne zajednice u&#13;
ustavno-politički sistem Bosne i Hercegovine. / In this paper, through the analysis of the normative framework for the&#13;
operation of these institutions, but also their activity, and the application of&#13;
international standards in BiH, we will try to find an answer to the question of&#13;
whether Bosnia and Herzegovina is a state or a protectorate. A lot has been&#13;
achieved through the implementation of the Dayton Agreement, but most of it was&#13;
due to the activity of the international community. According to the General&#13;
Framework Agreement for Peace, this activity does not envisage a protectorate.&#13;
However, especially in the first years of the functioning of post-Dayton Bosnia and&#13;
Herzegovina, many constitutional and legal theorists tried to define the legal&#13;
nature of Bosnia and Herzegovina's dependence on the international community&#13;
in certain elements (which later softened). The results showed no unambiguous&#13;
answer. In the last fifteen years, this issue has moved to the periphery of interest&#13;
in domestic and regional constitutional and legal science. But it seems the time to&#13;
re-establish it has come, especially in light of the announcement of changes in the&#13;
attitudes of key actors in the international community towards Bosnia and&#13;
Herzegovina. We are also interested in the issue related to this central research,&#13;
which is the degree of sovereignty of the state of Bosnia and Herzegovina inside&#13;
and outside, given the Dayton construct of the international community's&#13;
involvement in the constitutional and political system of Bosnia and Herzegovina.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26504">
                <text>Protektorat,&#13;
Međunarodna zajednica,&#13;
Visoki predstavnik, Vijeće za&#13;
implementaciju mira, Bonske&#13;
ovlasti. / Protectorate,&#13;
International Community,&#13;
High Representative, Peace&#13;
Implementation Council,&#13;
Bonn Powers.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26505">
                <text>2566-4638</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="98">
            <name>DOI</name>
            <description>Digital object identifier</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="26506">
                <text>10.14706/JEH2021323&#13;
</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="950" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1079">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8bdf8b9df7de07145f9956bd0df10dfc.docx</src>
        <authentication>aeb61a0872d26adb7f78ba9b27183a31</authentication>
      </file>
      <file fileId="1080">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9d9d0368f0c653dcc68e3829cf0b7024.pdf</src>
        <authentication>4cc18abd5938a26439e692be229b8bab</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="7604">
                    <text>Prof. dr. Izudin Hasanović
Dekan Pravnog fakulteta Univerziteta u Tuzli
izudin.hasanovic@untz.ba

BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I
DEMOKRATIJE
Abstract
The topic of this paper is a particracy as a feature of social - political
order in the BiH.
In the first part reviewed the attempt to define particracy. The second
part od topic deals with particracy in the BiH. Accordingly, the topic
explained that the parties control process of nomination (proposing) of
candidates for public functions almost always and everywhere. Elections for
parliament and government, or president of the state, are unimaginable
without them. Without parties, it would be much more difficult for voters to
recognize which options are offered and which (whose) candidates pretend to
public functions. Parties, therefore, control human resource policy, political
agenda and decision – making process.
Key words: particracy, polity, parliament, government, presidency

131

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

UVOD
Partokratija (engl. Partitocracy, franc. Partitocratie, njem.
Partitokratie, ital. Partitocrazia) u bukvalnom prijevodu znači vladavinu
partija (stranaka), odnosno stanje političkog sistema u kojem su političke
partije u prevlasti nad „konstitucionalnim državnim tijelima.1 Kako navodi
Mirjana Kasapović, pojam partokratije vezuje se za konstitucionalizaciju
partijske države (Partienstaat) u postfašističkim demokratijama Njemačke,
Austrije i Italije, a kasnije i drugih država. Na početku Vajmarske republike
termin „partijska država“ korišten je u negativnom kontekstu, kao pojam koji
je bio usmjeren protiv demokratije i republike. Herbert Kitschelt u određenju
partokratije smatra da se radi o „fuziji partije, države i ekonomskih elita u
političko-ekonomske mreže karakteristične po patronaži, klijentelizmu i
korupciji.2
U reprezentativnoj demokratiji partije su značajan medijator između
građana (naroda) i vlade, odnosno one su legitimne u posredovanju političke
volje naroda i vlasti. Partije moraju prepoznavati a zatim i predstavljati volju
naroda. Ta njihova neprikosnovenost sve više savremenu demokratiju
razumjeva kao „partijsku demokratiju“. Sa druge strane, okupiranje države od
strane vladajuće partije ili partija vodi ka partijskoj državi, što znači da partija
mmanopoliše artikulisanje političke volje. Postavlja se pitanje – šta je sa
ostalim segmentima civilnog društva i akterima u političkom procesu kao što
su mediji, građanske incijative i udruženja, sindikati i društveni pokreti, kao i
pojedine institucije nezavisne od partije, kao što je sudstvo. Pojam „partijska
država“ govori o nastojanju partija da zagospodare svim ustanovama i svojim
pipcima dopru do svih oblasti društvenog života.
Partokratija znači stanje u kojem političke partije dominiraju državom
i koloniziraju sve segmente društva, od javne administracije (državne uprave,
javnih preduzeća, javnih servisa, upravnih odbora), do svih ustanova
obrazovanja, medija, kulture itd. To znači da se političke partije ponašaju kao
patroni a individue kao klijenti. Na taj način, bez partijske knjižice gotovo je
nemoguće učešće u obavljanju javnih poslova. U takvim uslovima građani

1

Mirjana Kasapović, Izborni leksikon, Politička kultura, Zagreb 2005, str. 267.
* Univerzitet u Tuzli
2
Herbert Kitscheft, The radical right in Western Europe, University of Michigen, Press 1995, str. 161.

132

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

shvataju da je narušen sistem vrijednosti i sistem zasluga (meritokratija),
umjesto čega dominiraju partijsko članstvo, lojalnost i poslušnost.
Značajan broj članova političkih partija nema nikakvih neposrednih
koristi, povlastica i privilegija za svoje članstvo u partiji. Mnogi žrtvuju svoje
slobodno vrijeme, ponekad i svoju radnu snagu i novac da bi sproveli ideje i
dostigli ciljeve koje smatraju politički ispravnim. Međutim, u najvećem broju
slučajeva učlanjivanje u partije dešava se proračunato, jer partije najprije
svom članstvu dodjeljuju položaje i funkcije. Kako ističe Peter Losche: „Pri
tome uvijek postoji opasnost da se javne službe ne dodjeljuju po
kompetencijama, dakle, onim sposobnim, nego po „pravoj“ boji partijske
knjižice (patronaža nad službama), U značajanoj mjeri pojam partokratije
vezuje se za italijanski politički sistem i isprepletenost partije i države,
naročito od polovine pedesetih do početka devedesetih godina dvadesetog
stoljeća. Kako navodi Mirjana Kasapović: „Partocrazia je označavala trajne i
čvrste političke i društvene strukture stvorene gotovo potpunim preklapanjem
i uzajamnim tolerisanjem države, vladajuće Kršćanske demokratije (DC) i
društvenih elita koje su vladale preko stranke“.3 Kontrolom ekonomije,
javnih finansija i medija, vladajuća partija stvara razgranatu klijentelističku
mrežu, davanjem privilegija i povlastica (poslova, kredita, stanova) čime
birače i podržavaoce vezuje za sebe. Birači su u Italiji uzvraćali podrškom
zbog koje nije dolazilo do stvarne smjene vlasti sve do parlamentarnih izbora
1994. godine, kojima je prethodio raspad partijskog sistema u ovoj zemlji.
Kako zaključuje Mirjana Kasapović: generalno, najopasnija strukturna
posljedica partitokratskog sustava vlasti jesu prilagodba i podređivanje
države i društva potrebama vladajuće stranke ili stranaka“.4 Pod pojmom
accupazione della stato misli se na „preobrazbu državnog aparata u
klijentelistički rezervoar stranke, što joj omogućava da regrutira državne i
javne dužnosnike i službenike koji su ponajprije lojalni stranci te stoga
djeluju tako da zadovolje posebne stranačke interese“.5
Partokratija uništava meritokratiju i ugrožava demokratiju. Sistem
uvažavanje znanja i sposobnosti za radno mjesto (meritbased system, merit,
engl. Zasluga), zamenjuje se raspodjelom položaja po političkoj liniji i prema
lojalnosti (patronage sytem), i sistemom podjele plena (spils sytem). Maks
3

Mirjana Kasapović, Isto, str.267.
Ibnd str. 268.
5
Ibend str. 278.
4

133

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

Veber govori o politički uslovljenom profilu, pri čemu spoils znači pljačka,
spils system znači sticanje položaja na osnovu partijske pripadnosti, a
spilsman je lovac na položaje.6

1. Teorijska obrazloženja partokratskih tendencija
Partija se javlja kao preduzimač mnogobrojnih poslova, problema i
interesa koje nastoji da rješava. Pod partijskom firmom privlače se različiti
klijenti. U nju se investiraju rad, ideje i novac, sopstveno ime i ugled , ali se
od nje očekuje i dobit, odnosno profit, u vidu dividende na osnovu uloženih
akcija. Političke partije pretvaraju socijalnu moć u političku, a oligarhija
političku moć u ekonomsku, jer je politika u permanentnoj težnji da
ekonomiju stavi pod sopstvenu kontrolom. U nastavku ćemo izložiti nekoliko
pristupa koji naglašavaju primarnu ulogu partija u osvajanju vlasti, u borbi za
javne položaje i u njenoj eksploataciji.
Ono po čemu se političke partije razlikuju od drugih organizacija,
jeste učešće na izborima i borba za osvajanje glasova birača, odnosno borba
za osvajanje ili zadržavanje vlasti. Iz ovoga logično proizilazi zaključak da su
političke partije borbene organizacije. Potrebama političke borbe
prilagođavaju se i podređuju program, ideje, uvjerenja i načela. Slobodan
Jovanović ističe: „U nedostatku uvjerenja i načela, stranka teži uspjehu radi
uspjeha; ona gleda da pošto-poto dođe do vlasti i da je što duže zadrži u
svojim rukama“, i nastavlja: stranka postaje društvo za ekploataciju vlasti, i ,
kao sve druge koje su rukovođene egoističkim pobudama, širi oko sebe
korupciju“.7 Po njemu, glavna snaga savremenih stranaka leži u njihovoj
organizaciji, i kada se u strankama ugasi unutrašnji život one se pretvore u
mašine za osvajanje vlasti. Ideje se prilagođavaju zahtjevima biračkog tijela.
Kao glavni cilj nameće se da od države izvuku što više koristi za sebe i svoje
pristalice. Ovo je bilo karakteristično za prve dane stranačkog života u SADu sa poznatom izrekom pobednik ima pravo na plijen i, kako ističe Slobodan
Jovanović, stranka koja pobedi na izborima ima prava da sva državna zvanja
podjeli između svojih pristalica, kao što pobjednička vojska dijeli ratni plijen.
Po Maksu Veberu, političke partije mogu biti patronažne i ideološke. Cilj
patronažnih partija jeste da „putem izbora dovedu svoga vođu na rukovodeći

6
7

Maks veber, Politika kao poziv, Filip Višnjić, Beograd 1998., str. 58.
Slobodan Jovanović, Održavi, Osnovi jedine pravne teorije, Beograd 1982, str. 370.

134

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

položaj, da bi on zatim povjeravao državne službe svojim pristalicama“.8
Ideološke partije „žele da služe ostvarivanju političkih ideala određenog
sadržaja“.9 Veber smatra da pertijske borbe nisu borbe za objektivne ciljeve
već su, prije svega „borbe za patronat nad službama“. Tipičan primjer
predstavljaju američke partije „lovci na položaje“, pri čemu se njihov
program prilagođava izgledima za pridobijanje glasova birača. Veberovi
stavovi u ovom pogledu, najbolje su opisani u tekstu Politika kao poziv. Po
njemu: „politika će, dakle, za nas da znači težnju ka učestvovanju u moći ili
ka uticaju na raspodjelu moći, bilo između država ili između grupa ljudi u
državi u kojoj žive!, i dodaje: „Ko se bavi politikom, teži moći: moći kao
sredstvu u službi drugih ciljeva (idealnih ili egoističkih), ili moći „radi nje
same“: da bi se uživalo u osjećanju prestiža koje ona pruža“.10 Unutar partija
vodi se žestoka borba oko nominacije „profesionalnih političara“ –
činovnika. Po njemu su za političara posebno važne tri stvari: strast,
osjećanje, odgovornosti i mjera.
Po Veberu su moguća dva načina pretvaranje politike u poziv. Neko
ili živi „za“ politiku, ili „od“ politike. Veber također pominje plen (spoils),
smatrajući da su za upravljanje i za održavanje svake vladavine potrebna
materijalna dobra „na isti način kao kod nekog privrednog pogona“. Sve
partijske borbe, kako navodi Veber, „predstavljaju ne samo borbe za
objektivne ciljeve, nego prije svega borbu za patronažu nad položajima“.
Partije tako postaju „čisti lovci na položaje“, prilagođavajući svoj program
šansama za prikupljanjem glasova, kako bi „svoje pristalice opskrbili
položajima“.11 To znači da partije za svoje pristalice postaju sredstvo
zbrinjavanja. Riječ je o interesima partije, rukovodstva i članstva, odnosno
pristalica. Za Vebera „politička djelatnost posredstvom partija znači upravo:
interesima vođena djelatnost“.12 Interesi i motivi članova i simpatizera
(sljedbenika) mogu biti materijalni i nematerijalni. Oni očekuju od svog
vođe, po Veberu, ličnu nagradu, položaje ili druge prednosti. Jedna od
nematerijalnih pokretačkih poluga jeste „satisfakcija koju neko ima kada zna
da ličnom vjerom i odanošću radi za jenog čovjeka“.13 Drugi se iscrpljuju u
„položajčićima“ koje imaju članovi različitih savjeta i tijela. Ipak, po Veberu,
8

Maks Veber, Privreda i društvo, drugi dio, Prosveta, Beograd, str. 956.
Ibnd, str. 457.
10
Maks Veber, Politika kao poziv, str. 56.
11
Ibnd, str. 63.
12
Ibnd, str. 69.
13
Ibnd, str. 76.
9

135

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

znatno je veći broj onih koji u politici učestvuju „čisto kao lovci na
položaje“, koji osim ekonomskih šansi imaju i šanse za zadovoljavanje
častoljublja, da postanu, na primjer, M. P. (Member of Parliament). Plijen, je
dakle, uglavnom položaj: „To znači da jedna naspram druge stoje partije bez
uvjerenja, čiste organizacije lovaca na položaje, koje sve u zavisnosti od šansi
za dobijanje glasova, za pojedinačnu izbornu borbu prave svoje promjenjive
programe“14, Veber dodaje: „...Partije su, upravo, potpuno prilagođene
izbornoj borbi, koja je najvažnija za patronažu nad položajima“. Ističući da je
svojevremeno u rukama predsjednika SAD-a bilo imenovanje 300.000 do
400.000 činovnika, koji kao svoju kvalifikaciju nisu mogli da navedu ništa
drugo nego „činjenicu da su učinili uslugu svojoj partiji“, takvo stanje, po
Veberu, nije moglo da traje bez nevolja. Upravu su vodili čisti „diletanti“,
pojavili su se korupcija i rasipništvo bez premca, što je mogla da izdrži samo
jedna zemlja neograničenih ekonomskih mogućnosti. Veber konstatuje:
„Ovdje dakle imamo snažan kapitalistički, odozgo do dole kruto organizovan
partijski pogon, oslonjen na sasvim čvrste , po ugledu na crkvene redove
organizovane klubove... koji teže postizanju profita“.15 Veber upozorava na
klizav put i moguća razočarenja političkim angažmanom, ali i „mogućnost
pružanja intimnih zadovoljstava onom ko joj se posveti obezbjeđujući
osjećanje moći.“16
Za Šumpetera, u demokratiji je primorana funkcija glasanja birača –
stvaranje vlade, što praktično znači odlučivanje ko će biti vodeća ličnost –
predsjednik vlade. Odnosno, glasanje birača dovodi na vlast grupu koja
priznaje pojedinog vođu. Šumpeter navodi primjer engleske prakse: stranka
koja je pobijedila kontroliše većinu u parlamentu: njen vođa se bira za
predsjednika vlade i postaje nacionalni vođa, on predlaže listu ministara;
najprije predlaže partijske veterane koji dobiju počasne položaje; zatim
položaje daje vođama drugorazrednog značaja na koje se računa za tekuće
borbe u parlamentu, ali i zbog zasluga ili mogućnosti ometanja rada stranke,
zatim daje ih nekolicini ljudi za koje smatra da su dobro kvalifikovani za
određene položaje, koji se uzdižu i koje on poziva u očaravajući krug
kabineta kako bi „izmamio mozgove iz Donjeg doma“. Kabinet je „čudna
stvar sa dva lica, zajednički proizvod parlamenta i predjednika vlade“. S
druge strane, parlament, osim formiranja (i obaranja) vlade, donosi i zakone,
14

Ibnd, str. 80.
Ibnd, str. 81.
16
Ibnd, str. 85.
15

136

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

čak i upravlja, i uz rezolucije i političke izjave, donosi i zakone, čak i
upravlja, i uz rezolucije i političke izjave, donosi i administrativne mjere i
usvaja budžet. S obzirom na to da je demokratija mogućnost prihvatanja i
odbacivanja od strane naroda ljudi koji bi trebalo da upravljaju njime, „prvi i
najvažniji cilj svake političke stranke jeste da bude nadmoćna drugim
strankama kako bi mogla doći na vlast ili se održati na vlasti.“17 Kako u
društvu postoje različiti ciljevi koji se žele postići, konkurentska borba za
vlast i položaj je „uzgredno ispunjena u istom smislu kao što je i proizvodnja
uzgredna u stvaranju profita.“18 Kritikujući klasičan stav Edmunda Berka o
partiji kao grupi ljudi koja teži unapređenju javne dobrobiti na temelju
„načela s kojim se svi slažu“, ističe da je ovakva racionalizacija „opasna“ i
„zamamna“, jer se sve stranke u svako doba mogu osigurati „zalihom načela i
političkih programa“. Šumpeter kaže: „... A ova načela i politički programi
mogu biti tako karakteristični za stranku koja ih prihvati i tako važni za
njezin uspjeh kao što je marka na artiklima koje prodaje neka robna kuća za
nju karakteristična i važna za njen uspjeh“, i dodaje „ali robna kuća ne može
se definisati na osnovu te marke, a neka se stranka ne može definisati na
osnovu njezinih načela“.19 Za Šumpatera „stranka je grupa čiji članovi žele
zajednički djelovati u nadmetanju za političku vlast“. Stranka i stranački
političari rezultat su nesposobnosti birača za bilo koju akciju „doli privođenju
glasanju za jednog kandidata te označavaju pokušaj regulisanja političkog
nadmetanja posve slično odgovarajućoj praksi trgovačkih društava“. Za
pojedinog političara postoji poseban profesionalni interes u onom smislu u
kojem politika neizbježno mora biti karijera. Prema Šumpeteru, „neposredna
konkurentska borba za postizanje položaja ili održanja na njima daje svim
razmatranjima politike i političkih mjera sklonost što je sjajno izražava fraza
o trgovanju biračkim glasovima“.20 Ne ulazeći u ovom radu u razmatranja
Šumpeterovog shvatanja demokratije, možemo rezimirati da on slijedi
analogiju ekonomske i političke tržišne kompentencije u kojoj nema čisto
tržišnih mehanizama, već samo kombinovanja organizovanosti i spontanosti.
Na političkom tržištu, po njemu, može se proizvoditi i volja naroda, kao što
proizvod može biti, parlament, položaj, zakon, moć, ugled ili titula. I u
proizvodnji i u trgovini političke partije su i same roba na tržištu sa raznim
etiketama (program, načelo ili kandidat). Konkurentska borba političkih
partija za vlast predstavlja isto ono što proizvodnja u stvaranju profita. Bilo
17

Jozef Šumpeter, Kapitalizam, socijalizam i demokratija, Plato, Beograd 1998, str. 303.
Ibnd, str. 309.
19
Ibnd, str. 314.
20
Ibnd, str. 317.
18

137

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

da je riječ o praksi „trgovačkih društava“ ili „trgovanju biračkim glasovima“,
suština je u motivima stvaranja profita odnosno vlasti.
Sasvim u duhu Šumpetera, ali nešto kasnije, Anthony Downs u knjizi
An Economic Theory of Democracy (1957), svoj ekonomski model
demokratije zasniva na kategoriji racionalnog ponašanja građana u politici.
Po njemu je, kao i po Šumpeteru, ustoličenje vlade glavna svrha izbora u
demokratiji. Racionalno ponašanje birača, partije i vlade, zasniva se na
„aksiomu vlastitog interesa“ (self interes axiom). Downsova pretpostavka je
„da građani učestvuju na izborima samo ukoliko ocjenjuje da njihove
očekivane dobiti od izbora nadmašuju utrošak“. Teorija Entoni Daunsa
nastoji da rasvjetli do koje mjere realna politika inkorporira racionalne akcije,
odnosno „akcije koje su efikasno dizajnirane da postignu svjesno izabrane
političke i ekonomske ciljeve aktera“.21 Glasač se, s jedne strane, pita – „šta
ja imam od toga?“ ili „koliko moj glas može utjecati na ishod?“22 Downs
računa i na glasačevu psihološku evoluaciju vrijednosti njegovog glasa.
Njegova teorija demokratije koristi ekonomske koncepte troškova, prihoda i
sredstava, da objasni političko ponašanje. To ne implicira da je želja za
novcem jedina ili najvažnija naknada u politici. Ali ljudi koji računaju da
ništa ne dobiju od glasanja i koji su indiferentni po pitanju toga ko pobjeđuje
– oni apstiniraju. Oni, ili nemaju prave informacije, ili nemaju izgrađene
sopstvene stavove, ili nemaju osjećaj koliko njihov glas zaista vrijedi ili može
da znači ukupan ishod glasanja i izbora.
Po Sartoriju takođe, „demokracij se zasniva na konkurenciji partija,
kao što se i tržišna ekonomija zasniva na konkurenciji proizvođača“. Ipak, po
njemu „analogija između političkog tržišta i ekonomskog tržišta ne drži
mnogo vode“.23 Sartori vidi razliku u tome što u konkurenciji između
privrednih proizvođača, potrošači imaju opipljivu robu koju mogu da
procijene, dok u konkurenciji između političkih partija, dobra nisu opipljiva,
niti se mogu odmah tražiti. Uz to, prema Sartoriju, privredna konkurencija
podvrgnuta je zakonskoj kontroli, kako bi se suzbila i kaznila prevara u
trgovini, dok „politička prevara“ ostaje legalno nekažnjena, i navodi
slijedeće: „Trgovac koji prodaje lažne bisere, kao prave, ide u zatvor, a
političar koji prodaje dim često uspijeva zaista da ga proda i, u svakom
21

Anthony Dawns, An Economic Theory od Demokracy, New York, Harper and Row, 1957, str. 7.
Ibnd, str. 14.
23
Đovani Sartori, Demokratija šta je to?, str. 121.
22

138

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

slučaju, ne ide u zatvor“.24 Razlika između političkog i ekonomskog tržišta je
u tome što „nelojalna“, „lažljiva“ i „demagoška“ konkurencija ostaje
nekažnjena i često donosi koristi „demagogu“. Za Sartorija kao jedino
sredstvo korekcije pojavljuje se posjedovanje javnosti koja se nemože varati,
ba ne masovno i ne sve vrijeme“. Za Sartorija je, kao i za Šumpetera i Daunsa
suština izbora u izboru vođstva, jer birači biraju ko će o njima odlučivati.
Izbori neposredno zavise od „mišljenja“ i „preferencija“ birača. I Sartori
pominje „racionalnost“ birača, pri čemu se radi o maksimalizaciji koristi, i to
se odražava na građanina koji glasa. Po njemu, „birač je uvijek veliki
pojednostavljivač“. A oni koji vladaju „moraju da vode računa i kome moraju
da polažu račune“.25

2. Uloga, funkcija i ciljevi političkih partija u Bosni i Hercegovini
Upoređivanje i komparativna pravna i politička teorija i ono što se
podvodi pod comparative politicis, može Bosni i Hercegovini biti višestruko
korisno. U gledanje na uspješne ne može i ne smije biti ni jednostrano niti
nekritički, jer se političke institucije i vrijednosti ne mogu tako jednostavno
preuzimati. Iz etabliranih demokratskih institucija i akumuliranog iskustva
kao posebne laboratorije, mogu se izvući određene pouke. Bez obzira na to
koliko je moguće učiti iz tuđih iskustava, svaka država trasira svoj razvojni
put u skladu sa konkretnim okolnostima. Povrataki uključivanje Bosne i
Hercegovine i njenog društva u evropske i svjetske tokove, zahtjeva, kako
poznavanje normi standardai institucija, tako i tradicije, nasleđa i kulture. Za
komparaciju su dragocjena i iskustva drugih zemalja koje prolaze sličnim
putem, bez obzira da li njiea idu brže ili sporije. Partije i partijski sistem
Bosne i Hercegovine pokazuje izvjesne elemente institucionalizacije.
Smanjivanja broja partija, odnosno kretanje od ekstremnog ka umjerenom
višepartizmu i opadanje partijskog članstva, slično drugim zemljama ovog
dijela svijeta. Kod nas provejavaju negativne ocjene partija sa snažnim
korjenima i u dubljim slojevima tradicionalne političke kulture, koja visoko
vrednuje jedinstvo i slogu a višepartizam smatra jednim jednim od glavnih
uzroka podjela i sukoba. Uprkos izvjesnim sumnjama građana, partije su
nužan, iako idealan instrument demokratije.

24
25

Ibnd, str. 123.
Ibnd, str. 135.

139

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

Na političke partije i demokratiju ne utiču samo socijalno kulturne,
niti samo institucionalne dimenzije već, i jedno i drugo. Ovo je naročito
važno u trenutku kada se Bosna i Hercegovina suočava sa konstitucionalnoinstitucionalnim izazovima i iskušenjima, i kada je u toku proces
demokratske konsolidacije.
U odnosu na globalne društvene promjene, partije uče da se adaptiraju
novim ideološkim i političkim pozicijama, inkorporirajući nova pitanja i nove
zahtjeve. Interesi i zahtjevi postali su fragmentiraniji i partikularniji. Političko
tržište okrenuto je zahtjevima. Građani kao subjekti postali su građani kao
potrošači. U potrošačkom društvu kaali kompetencije i reprezentacije postali
su otvoreniji za alternativne organizacije i poktete koji koji nude efikasnije
veze između građana i centara odlučivanja. Partije danas nisu nisu ono što su
bile u prošlosti. Potvrde u tome nalaze se u sledećim nalazima: opada
partijska iidentifikacija, smanjuje se članstvo, izlasnost na izbore ima
tendenciju opadanja, raste podrška novim partijama, malim partijama,
ekstrmoj ljevici i desnici kao i autonomnim, regionalnim i populističkim
pokretima. Ovo govori o smanjenju kapaciteta partija partija da vežu birače
kao „reprezentativne agencije“. Partije u najmanju ruku moraju da se
navikavaju da žive i djeluju paralelno sa ovim novim organizacijama i
agencijama. Komunikacija sa interesnim grupama, društvenim pokretima,
medijima i istraživačima javnog mijenja postaje mnogo važnija. Ijako se sve
više govori o opadanju uloga partija skoro ništa se ne nazire kao demokratska
atenartiva koja može zamijeniti ulogu partija u regrutovanju lidera ili
organozovanju vlade. U ovom smislu kao da se uloga partija čak i povećala.
Sa aspekta procesa političkog odlučivanja, organizacije izbora,
palamentarnog života i izvršne vlasti i ukupnog funkcionisanja političkih
institucija, političke partije danas imaju značajniju ulogu nego što su imale
ranije. Sve se i dalje vrti oko njih. Među ostalim okolnostima koje im idu na
ruku, partije takođe mogu donositi zakone koji im odgovaraju. Tako se može
tumačiti tedencija sve većeg državnog finansiranja partija. Javne previlegije
partije najprije mogu pribaviti za sebe.
Političke partije Bosne i Hercegovine se suočavaju sa tri vrste
izazova. Prvo, partijama je neophodno da intergišu različite institucionalne
arene (kao što su parlament i vlada), i da budu sposobne da uspostave
koherentnu hijerarhiju i adekvatnu disciplinu ili koordinaciju, kako se nebi
duplirala moć ili izlazila izvan dozvoljenih i očekivanih okvira. Drugo,
partijama je neophodno da učvrste svoju autonomiju kao ključ
140

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

institucionalnog integriteta. To znači da se u donošenju odluka obezbijede i
zaštite o spoljnih uticaja ne političkih centara moći. Izazovi autonomiji partija
dolaze i iz oblasti multiplikovanja nivoa vladanja. Multiplikovanje nivoa
vladanja od lokalnog, ka kantonalnog, entitetskog i državnog, danas kontrolu
i koordinaciju od strane partija čini mnogo težu. Igrajući ovu složenu igru,
partijama je teže da svoju organizaciju i autonomiju održe koherentnom.
Treći izazov sa kojima se partije suočavaju jeste potencijalni gubitak prestave
koje su imale ili imaju u očima građana. unutrašnji problemi poput korupcije,
kao i opadanje podrške i članstva, zvuče alarmantno – što birače može
odvesti antipartiskim alternativama.
Političke partije se i spolja društva sve više pomijeraju ka državi, što
samo može biti njihova neophodna strategija preživljavanja. Demokratija je
političke partije stavljala i stavlja na iskušenje proširenje prava glasa, pojavu
novih interesa i socijalni zahtjeva koji su zahtijevali druge forme političke
participacije (protesti, demostracije, pisanje peticija, štrajkovi), i
uključivanjem novih grupa u politički život. Političke partije su iskušavale
demokratiju svojim monopolizovanje ili uzdurpivanjem države u
jednopartizmu (državna partija-partijska država,dominantna partija), svojom
unutrašnjom oligarhijskom strukturom, sumljivom ulogom novca u njihovom
funkcionisanju, ugrožavanje principa podjele vlasti sl. iskustva totalitarnih i
autoritarnih režima govore o mogućnosti instrumentalizacije i manipulacije
partija u službi takvih režima i njihovi vlastodržaca, odnosno političke partije
mogu da se izrode ne samo neprijatelje demokratije, već i samih partija – bilo
da je riječ apsorpciji države od strane partija ili asopciji partije od strane
države. Ijako svremena na vrijeme provejava teza o opadanju uloge i značaja
partija, one danas čvrsto drže svoju pozicuju u mnogim aspektima politike.
Gotovo uvijek i svuda, partije kontrolišu proces dominacije (predlaganja i
kandidovanja) kandidata za javne funkcije. Bez njih se ne mogu zamisliti
izbori na kojima se biraju skupština ( parlament) i vlada, ili član presjedništva
države. Biračima bi bez partija bilo znatno teže da prepoznaju kakva im se
opcije nude i koji (čiji) kandidati pretenduju na javne funkcije. Partije, dakle
kontrolišu kadrovsku politiku, proces donošenje odluka i donošenja zakona.

3. Partokratija U Bosni i Hercegovini
Partokratija se u Bosni i Hercegovini može pratiti u institucionalnoj
ravni (zakoni izborni sistem i sl.), u političkoj kulturi i tradiciji ali i
razumijevanju politike više kao zadovoljavanja parcijalnih ličnih interesa a
141

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

manje kao oblukovanja javnog dobra. Iako u Bosni i Hercegovini nema
sistematskijeg rada na temu partokratije, nekoliko autora u stranoj literaturi se
na poseban način zabavio ovom tematikom. Za S. Mihailovića „partokratija
je kanal socijalne pokretljivosti koji jednim uskraćuje put u pravljenju
karijere, a drugima, koji nemaju predispozicije za uspješnu karijeru,
omogućava samu karijeru“ 26. Slično misle i V. Vasić po njemu, partokratija:
„zatvara kanale mobilnosti i promocije sposobni i talentovanih ljudi ne samo
na značajna politička već i na vitalna stručno – upravljačka mjesta, što znatno
umanjuje ili blokira razvojne sposobnosti jednog društva“27. Lutovac ističe da
„političke stranke u partijskoj državi nastoje da stave po dominaciju sve
društvene svere. Državni resursi se koriste za partijske interese i ciljeve,
umjesto da je obrnuti proces osnovni obrazac ponašanja. Državna i loklana
administracija se grade po principu podobnosti, čime postaju servisi partija
umjesto da budu servis građana“.28 Isti autor piše da „dosadašnje iskustvo
nam pokazuje da sunstranke na vlasti gradile politički sistem mnogo više po
sopstvenoj mjeri, nego po mjeri građana, počevši od ustavnih riješenja preko
izbornog sistema, do konkretni zakona kojima se gradio cijeli sistem. To je
jedan od razloga zbog koji stranke još uvijek nisu u stanju da izgrade čvrst
temelj pravne države“29.
Značaj uloge partija u namiještanju sopstveni kadrova i članova je u
toliko veći ako se ima u vidu efekat tranzicionih gubitaka u Bosni i
Hercegovini. Višak radne snage i povećanje nezaposlenosti kao posledica
restrukturiranja ekonomije (privatizacija) govore o nemogućnosti
ekonomskog sistema da aporguje viškove radne snage. S obziron na to da je
jedan od glavni problema nezaposlenost (između 550 i 600 hiljada
nezaposlenih), a imajući u vidu da je država glavni poslodavac, partijama
polazi za rukom da, kada dođu na vlast , zapošljavaju svoju klienteu. Na taj
način se samo gomila broj zaposlenih u javnom sektoru. S obzirom na veliki
pritisak na zapošljavanje, partije koriste svoje pozicije u vlasti za
prebukiranje državni službi, kao i u javnim preduzećima školama, zdrastvu,
uslugama administraciji. To se razumijeva dio plijena poslije izbora. Situirati
partijske kadrove i promolisati interese svoji finijasera predstavlja dvije nove
funkcije političkih partija. To su dovoljni razlozi da partije uzurpijaju dtžavne
26

S. Mihailović, Kako do boljeg izbornog sistema Centar za slobodne izbore I demokratiju Beograd
2006. str. 149.
27
V. Vasić Savremeni izazovi parlamentarizma Konrad Adenauer 2007. str.39
28
Z. Lutovac Od partijske ka pravnoj državi Ebert Stifung 2006. str49.
29
Ibnd. str. 54.

142

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

institucije. Nakon izbora partije koje formiraju vladu „polažu „ pravo da
zagospodare državom i da zaposjednu i prisvoje javno dobro javne službe.
Oligarisi i tajkuni, ponikli u starom režimu tajno podržavaju i koriste
ove kanale i mehanizme sprege biznisa i politike (novca i vlasti),
finansirajući gotovo sve partije. U Bosni i Hercegovini partije na vlasti
imenuju direktore i članove upravnih odbora za veliki broj javnih preduzeća u
koje razmjeste, također veliki broj svojih ljudi na mjesta direktora
predsjednika i članova upravnog odbora.

4. Uloga partija u državnoj upravi
Osnovni princip organizovanja javne uprave jeste da se zaposelni
razlikuju po tome ko su od njih politički imenovana lica, a ko takozvani
službenici. Imenovani su ministar, dr. i posebno savjetnici, to su pomoćnici
ministara – zaposleni javni službenici koji se biraju konkursom na pet godina.
Okosnicu javne administracije čine javni službenici, a ne imenovana lica. U
stabilnim demokratskim sistemima javna administracija se ne mijenja ili se
mijenja veoma malo. U cilju profesionalizacije i depolitizacije javne uprave,
prilikom promjene vlade mijenjaju se ministri i nekoliko saradnika oko njih,
dok ostali ostaju kao profesionalci i ljudi od struke i kontinuiteta.
Modernizacija državne uprave u Bosni i Hercegovini predstavlja
jedan od važnih preduslova u procesu pridruživanja Evropskoj uniji. Veoma
važnu ulogu u definisanju upravnih načela i standarda kojima se moraju
podvrgavati državne uprave zemalja koje pretenduju na članstvo u Europsku
uniju ima SIGMA u europskim standardima u pogledu javne uprave navode
se vladavina prava kao pretpostavka pravne sigurnosti i predvidljvosti
upravnog djelovanja i odluka; otvorenost, transparetnost, čime se nastoji da
se osigura nadzor na upravnim postupcima i rezultatima, te njihova
usklađenost u ranije utvrđenim pravilima; odgovornost javne uprave
zakonodavnim i sudskim organima, te hijerarhijska odgovornost unutar
uprave, kojim se nastoji da se osigura ponašanje u skladu sa načelom
zakonitosti; i efikasnost u korištenju javnih prehida i djelotvornost u
postizanju ciljeva koji su utvrđeni zakonima i podzakonskim propisima.
Procjena u kojoj mjeri zemlje kandidati odgovaraju utvrđenim kriterijima
obavlja se putem evaulacije i izvještaja Evropske komisije.
143

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

Jedna od negativnih stvari u vezi sa sveprožimajućom ulogom
stranaka u našem javnom životu jeste što je onemogućeno stvaranje stručne
državne administracije, pošto su ljudi u javnim službama svakog puta kada se
mijenja vlada, a napredovanju i šefovskim mjestima se mogu nadati samo oni
koji su učlanjeni u političke stranke, ili se čak na ta mjesta direktno dovode
partijski kadrovi. Zbog toga, među državnim činovnicima u Bosni i
Hercegovini, čak i onima kojima niko ne spori stručnost nisu rijetki oni sa
čitavom kolekcijom partijskim knjižnica sa ciljem preživljavanja odnosno
zadržavanja javnog mjesta.
U Bosni i Hercegovini je ustaljena praksa da svaka vlast dovodi svoje
ljude. Sposobne i čestite javne službe koje nisu vezane za trenutnu političku
garnituru čak su i za mnoge razvijene zemlje daleki cilj, a kamali za državu
kakva je Bosna i Hercegovina. Sve dok ne bude nekoliko krugova izbora i
dok se neiskristališe profesionalna i kompetentna administracija i partije
relativno gladne vlasti i ne zasite partijsku klijentelu, imaćemo tu pojavu
manje ili više, i ekstremnije nego što je to normalno za ostale zemlje. Smjene
i promjene su legitimne u sferi političkog rukovođenja. Međutim, stručni,
profesionalni i kompetentni kadrovi moraju da predstavljaju stubove
institucija. Kod nas svaka promjena vlasti nosi izvjesnu dramatičnost. Oni
koji dolaze potencijalno koriste „metlu“ i počinju da pišu historiju od sebe, a
oni koji su zatečeni osjećaju nesigurnost i strah da će biti smjenjeni i
otpušteni. Zbog toga neki pribjegavaju vještinama poput prelijetanja i zato
imamo preletače i prevrtače, koji nastoje da se prikloni pobjedniku. Naravno,
administracija po prirodi stvari treba da jamči sprovođenje zakona. Zbog toga
imamo primjere da ljudi u administraciji sami podnose ostavku jer su svjesni
da ne mogu sprovodii zakone druge vlasti.

ZAKLJUČAK
Dvije decenije nakon urušavanja autoritarnih jednopartijskih sistema,
Bosna i Hercegovina kao da je zaglavljena u ravni polukonsolidovane,
„manjkave“ ili „defektne“ demokratije. Međunarodni standardi „mjerenja“
demokracije ne uključuje u indikatore samo pluralizam i slobodne izbore, već
konstitucionalizam, podređenost zakonima i socijalnu i političku integraciju i
participaciju građana. razvoj opet podrazumijeva ne samo ekonomski rast,
slobodno tržište i zaštićena svojinska prava, već i principe održivosti,
jednakih mogućnosti i socijalne pravde.
144

�ZBORNIK RADOVA - Međunarodna naučna konferencija „Javni i privatni aspekti nužnih pravnih
reformi u BiH: Koliko daleko možemo ići?“

Defektne ili polukonsolidovane demokratije su zapravo nestabilne i
političkim krizama sklone demokratije, koje odlikuje: 1) partokratija; i
rezultirajuće; 2) slabe strukture (parlamentarne) reprezentacije; 3) nepotpuna
decentralizacija vlasti; 4) ograničeni, od stranih izvora zavisni potencijali
civilnog društva; 5) uticaj moćnika-posebnih ekonomskih i političkih
interesnih grupa – na medije; 6) spori, nekonsistetni i na pritiske neotporni
sudski procesi; i 7) slabi kapaciteti za suzbijanje raširene korupcije.
Posredan dokaz dosegnutog tek manjkavog i defektnog karaktera
demokratije, odnosno zaglavljenosti Bosne i Hercegovine između hibridnog
režima i do kraja neutemreljene ni minimalne izborne demokratije i modela
liberalno-prestavničke demokratije prestavljaju i kritičke sugestije sadržane u
izvještajima Evropske komisije.
I sami građani BiH, u CeSID-ovom istraživanju iz 2012 godine, misle
da je za zemlju karakteristična korupcija (prosječna ocjena kvaliteta stanja je
tek1,58); slab rad državne administracije (ocjena 2,13); nerazvijeni tržišni
odnosi (2,17); nedovoljna vladavina prava (2;23); centralizacija vlasti (2,14;
ali i ukupno slabi učinci demokracije (2,34). Država ne stoji bolje kad se radi
o poštovanju ljudski prava (2,21); i ispunjavnju međunarodni obaveza (2,07).
Prvi, strateški pravac promjena upravo je vezan za stabilizovanje i
konsolidovanje demokratije i nesmetano funkcionisanje demokratskih
institucija. Vlas treba da zaista stanuje na svojoj ustavno definisanoj adresi, a
ne da boravi u neformalnim sklopovima moći iu „rezervnim domenima
vlasti“ među unutrašnjim i spoljnim „veto-igračima“ koji izvan scene i
definisane odgovornosti utiču na donošenje ključnih odlika, uslovljavajući,
ucijenjujući oficijelne nosioce vlasti.

LITERATURA
Aristotel, (1949), Politika, Bigz, Beograd.
Beyme, Klaus, Von, (2002), Transformacija političkih stranaka, FPZ, Zagreb.
Bobio, Norberto, (1990), Budućnost demokratije, Filip Višnjić, Beograd.
Downs, Anthony, (1957), An Economic Theory of Democracy, Harper and Row,
New York.
145

�Izudin Hasanović: BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE

Easton, David, (1953), The Political System, Knopf, New York.
Huntigton, Samuel P., (2004) Treći talas, demokratizacija na izmaku dvadesetog
veka, CID, Politička kultura, Podgorica, Zagreb.
Held, Dejvid, (1990), Modeli demokratije, Školsk knjiga, Zgareb.
Jovanović, Slobodan, (1990), O državi – osnovi jedne pravne teorije,. Sabrana dela,
BIGZ – SKZ, Beograd.
Klingemann. Hans – Dieter, Richard I. Hofferbert, and Ian Budge, (1994), Parties,
Politicies and Democracy, Wesrview Press, Boulder, San Francisco, Oxford.
Lajphard, Arendt, (2003), Modeli demokratije, Službeni list SiCG, CID, Beograd,
Podgorica.
Liebert, Urlike, (1990), „Parlament in the Consideration od Democracy“, in
Parlament and Democratic Consolidation in South Europe, eds. U. Liebertand M.
Cotta, Pinter Publishers.
Mclean, lain ed., (2003), The Concise Oxford Dictionary od Politics (second
edition), Alistar McMillan, Oxford University Press.
S. Mihailović (2006) „kako do boljeg izbornog sistema, Centar za slobodne izbore i
demokratiju Beograd
Veber Maks, (1998), „Politika kao poziv“, u kritikama kolektivizma, Filip Višnjić,
Beograd.
V. Vasović (2007) „Savremeni izazovi parlamentarizma“ Konrad Adenauer Stifung,
Beograd
Z. Lutovac (2006) „Od partijske ka pravnoj državi“ F. Ebert Stifung, Beograd
Zukić A. (2013) „Demokratski izbori u Bosni i Hercegovini“ Publishing, Sarajevo

146

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7597">
                <text>3059</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7598">
                <text>BOSNA I HERCEGOVINA IZMEĐU PARTOKRATIJE I DEMOKRATIJE</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7599">
                <text>HASANOVIĆ, Izudin</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7600">
                <text>The topic of this paper is a particracy as a feature of social - political  order in the BiH.  In the first part reviewed the attempt to define particracy. The second  part od topic deals with particracy in the BiH. Accordingly, the topic  explained that the parties control process of nomination (proposing) of  candidates for public functions almost always and everywhere. Elections for  parliament and government, or president of the state, are unimaginable  without them. Without parties, it would be much more difficult for voters to  recognize which options are offered and which (whose) candidates pretend to  public functions. Parties, therefore, control human resource policy, political  agenda and decision – making process.  Key words: particracy, polity, parliament, government, presidency</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7601">
                <text>Pravni fakultet Univerziteta u Tuzli i Centar za društvena istraživanja Internacionalnog Burč univerziteta</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7602">
                <text>2014</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7603">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="19">
        <name>K Law (General)</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="1335" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1561">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/15fe344908e33eddc36e7a3672403d95.docx</src>
        <authentication>d3ce0592ded6f8823d55878a1f243381</authentication>
      </file>
      <file fileId="1562">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7edf7902b11c1f7c64cd1f0ad673ed7e.pdf</src>
        <authentication>ae5f17590539d0fff623e58962b6b4d4</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10516">
                    <text>BOSNA MECMUASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Ahmet AYDIN
Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Manisa / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın.
ÖZET
Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (18761909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre
uğramış, birçok dergi ve gazete kapatılmıştır. İşte bu dönemde basın hayatına başlayan ve çok
kısa bir süre hayatta kalan bir gazete incelenecek: Bosna Mecmuası. Bosna Mecmuası, Ekim
1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. İstanbul’da basılmış ve tamamı Osmanlıcadır.
Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir. Bu çalışmada Bosna Mecmuası
tanıtılmış ve onun gözüyle Osmanlı ve Balkanlar incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1563">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6cb2acd2b7e2eb65db803a83e23ab96f.docx</src>
        <authentication>4d1baea2ad2df2c1798c3391d41633c2</authentication>
      </file>
      <file fileId="1564">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7e4a3c00ce91e2560f179f6c43742ea5.pdf</src>
        <authentication>24d3e953aea1f31f3d9e093cd93ca81a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10517">
                    <text>BOSNA MECMUASI ÜZERĠNE BĠR DEĞERLENDĠRME

Ahmet AYDIN1
Özet
Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (18761909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre
uğramıĢ, birçok dergi ve gazete kapatılmıĢtır. ĠĢte bu dönemde basın hayatına baĢlayan ve çok
kısa bir süre hayatta kalan bir gazeteyi inceleyeceğiz: Bosna Mecmuası.
Bosna Mecmuası, Ekim 1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. Ġstanbul’da
basılmıĢ ve tamamı Osmanlıca’dır. Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir.
Bu çalıĢmada Bosna Mecmuası’nı tanıtacak ve onun gözüyle Osmanlı’yı ve Balkanları
inceleyeceğiz.
Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın

AN EVALUATION OF THE ‘BOSNA MECMUASI’
Abstract
When examined the press life of the Ottoman Empire, II. Abdulhamid Period (18761909) is viewed as having a very important position. Because, in this period, media have
suffered with censorship and many magazines and newspapers have been closed. Here, we
will examine a newspaper which began its press life in this period but lasted a very short
duration: Bosna Mecmuası.
Bosna Mecmuası is a newspaper which published as two numbers in October 1908. It
was printed in Istanbul and the publication language was Ottoman Turkish. Publisher of the
newspaper is Bosnian Mehmed Nureddin.
In this study, we will introduce the 'Bosna Mecmuası' and examine the Ottoman and
the Balkans through his eyes.
Keywords: Bosna Mecmuası, The Ottoman Empire, The Balkans, Media.
1

Arş. Gör. , Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, ahmetaydin2727@gmail.com

�GiriĢ
II. Abdülhamit yönetiminin baĢladığı 1876 yılından, ikinci MeĢrutiyet’in ilan edildiği
1908 yılına kadar ülkemizde basın sıkı bir sansüre tabi tutulmuĢ ve bu dönemde yayınlanan
tüm gazete ve dergiler ağır yaptırımlar altında bırakılmıĢtır. Bu sebepten dolayı birçok gazete
kapatılmıĢ ve yazarlar sürgüne gönderilmiĢtir.
“Bu dönemin başlıca özelliği basının halk kitleleri üzerinde ve hükümet çevrelerinde
etkisinin artmasıdır. Birçok aydın sürgüne gitmekle beraber, basın, halkın günlük hayatı ile
yakından ilgilenmeye başlamıştır.”2
“Bu dönemde yaşanan, bizzat basının kendisinden kaynaklanan ve basın
özgürlüğünü en az siyasi iktidardan gelebilecek kısıtlamalar kadar tehdit eden bir diğer
olumsuzluk ise bazı gazetelerin, devletten sağladıkları çıkarlara bağlı olarak padişahın
istekleri doğrultusunda yayın yapmaları oldu. Benzer şekilde, dış basında padişah aleyhine
yazı yazılmasının önüne geçebilmek için de bu gazetelerden bazılarına maddi çıkar
sağlanması yoluna gidildi.”3
BaĢlangıçta basın ile iyi geçinmeye çalıĢan II. Abdülhamit, onu istediği gibi
yönlendiremeyince basının ve tüm basın yanlılarının amansız bir düĢmanı haline gelmiĢtir.
Sadece basının değil aynı zamanda tüm aydın kesimin de O’na büyük bir tepkisi vardı ve bir
an önce bu durumun değiĢtirilmesi gerekiyordu. Bu mevzuda yapılması gereken tek Ģey vardı:
O’nu tahttan indirmek. Bunu bir süre daha yapamadılar fakat padiĢahı II. MeĢrutiyet’i ilan
etmeye mecbur bıraktılar.
Otuz üç yıllık yönetimi süresi boyunca gittikçe sertleĢen bir sansür hüküm sürdüren ve
her Ģeyi kendi insiyatifleri altında tutan padiĢahın, aslında yönetimde bir dahi olduğu toprak
kayıplarının baĢladığı zaman çok net bir Ģekilde anlaĢılacaktı. “Gerçek Ģu ki, II. Abdülhamit
basının gücünün farkında olan bir padiĢahtır. Fransız ihtilalinin alt yapısını oluĢturan basının
gücü değil miydi? Avrupa, basının etkisiyle çağ değiĢmiĢti. II. Abdülhamit tüm bu tarihi
gerçeklerin bilincinde idi.”4
II. MeĢrutiyet Dönemi Basını
24 Temmuz 1908’de Ġstanbul gazetelerinde çıkan dört satırlık resmi bildiri,
MeĢrutiyet’in yeniden ilan edildiğini ve 1876 Anayasası’na göre seçimlerin yapılacağını
açıklıyordu. Bu haber Ġstanbul’da büyük bir coĢku yarattı.

2

M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul, 2005, s.305
Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2003, s.40-44
4
Fatmagül Demirel, II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Bağlam Yay., s. 48
3

2

�“25 Temmuz 1908 sabahı gazeteler yıllardan beri ilk olarak sansürsüz çıktı. Sansürün
kaldırıldığı 24 Temmuz günü Cumhuriyetten sonra “Basın Bayramı” olarak kabul edildi.
Hatta 10 paraya satılan İkdam‟ın o gün karaborsaya düştüğü ve yarım liraya satıldığı
söylenir.”5
Tanin gazetesi baĢyazarı Hüseyin Cahit anılarında, MeĢrutiyet’in ilanıyla ilgili
basında çıkan haberleri Ģu Ģekilde anlatıyor:
“24 Temmuz 1908. Gazetenin başında ufak bir devlet bildirisi. Anayasanın
(Kanun-u Esasi) yeniden uygulanması konusunda padişah buyruğu çıktığını
bildiriyor. Gözlerime inanamıyorum. Meşrutiyet mi oldu? Millet Meclisi mi
açılacaktı? Abdülhamit yönetimi son mu buluyordu? Gazeteyi merakla,
coşkuyla gözden geçirdim: hiçbir değişiklik yok. Bir gün önceki gazetelerin
aynı, boş, kuru, sahte, cansız bir edebiyat.”6
OluĢan özgürlük ortamında yıllarca söylenemeyen Ģeyler söylenmiĢ, hissedilen
duygular açıkça yazıya geçirilmiĢtir. Yeni bir dönem baĢlamıĢtır. Yıllardan beri
düĢündüklerini yazamamıĢ olanlar, yeni gazeteler çıkarmaya baĢlamıĢlardır. “Ġlk iki ay
içerisinde 200’ün üstünde gazete imtiyazı alındı ve gazete tirajları 2.000’den 50.000’e kadar
yükseldi.”7
Ġlk günlerin anarĢisi içinde, eski nizam ve kanunların bir çoğu fiilen uygulanamaz
duruma gelmiĢtir. Bu anarĢi ortamından yararlanmak isteyen birçok kiĢi, basınla ilgisi olsun
olmasın, gazete ve mecmua imtiyazı almıĢtır. Zira o zamana kadar gazete çıkarmak için bin
bir türlü sorgudan geçmek gerekirken, artık Matbuat Müdürlüğü’ne bir dilekçe vermek, gazete
imtiyazı için yeterli oluyordu.
Ġkinci MeĢrutiyet Döneminde imtiyaz alınan bu gazetelerin büyük bir kısmı çok fazla
yaĢamamıĢtır. Hatta içlerinde bir sayı çıkanlar bile bulunmamaktadır. Bir kısmı ise, imtiyaz
alınmasına rağmen yayın hayatına baĢlayamamıĢtır. ĠĢte biz II. MeĢrutiyet’ten hemen sonra
yayın hayatına baĢlayan, kısa ömürlü gazetelerden biri olan “Bosna” isimli gazeteyi
değerlendireceğiz.
Bosna Mecmuası
Bosna Mecmuası, ilk olarak 18 TeĢrinievvel 1324 ( 31 Ekim 1908)8 günü, “ Şimdilik
haftada bir Cumartesi günleri neşrolunur.”9 ser levhasıyla yayın hayatına baĢlamıĢtır.
5

Hıfzı Topuz, a.g.e, s.82
Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, İstanbul, 1976, s. 3
7
Servet İskit, Matbuat Rejimleri, İstanbul, 1939, s.76-77
8
Gazetenin her iki sayısında da Hicri takvim yanlış verildiği için Hicri tarih girilmemiştir.
6

3

�Ġki sayısı 10 mevcut olan gazetenin, imtiyaz sahibi ve yazarı Bosnalı Mehmed
Nureddin’dir. (Gazetedeki yazıların çoğu kendisine aittir.) Kendisiyle ilgili yeterli bilgi
bulunmamaktadır. Fakat ser-muharriri Lütfi’nin çeĢitli gazetelerde de yazarlık ve baĢyazarlık
yaptığı bilinmektedir. 11 Gazetenin mesul müdürü Gosniyeli 12 Osman Halil’dir. “Bosna”
gazetesi, II. MeĢrutiyet döneminin diğer gazeteleriyle kıyaslandığında, iki sayılık ömrü ile
ortalamanın hayli altında kalmaktadır.
Bosna Mecmuası, 27x38,5 cm ebatlarındadır ve her bir sayısı dört sayfa olmak üzere
yayımlanmıĢtır. Her sayfa üç sütundan oluĢmaktadır ve gazetenin tamamı Osmanlıca’dır.
Bosna’nın baĢlık kliĢe yazısı iki sayıda da aynı Ģekilde bulunmaktadır. Hem Hicrî,
hem de Rumi tarihler gazetede yer almaktadır. Yalnız Hicri olarak verilen “6 ġevval 1226”
tarihi ile “18 TeĢrinievvel 1324” tarihi birbiri ile uyuĢmamaktadır. Hicri takvim yanlıĢ
verilmiĢtir ve bu yanlıĢlık iki sayıda da aynı Ģekildedir. Asıl tarih 1326 olacaktır. Ayrıca ser
levhanın sağ ve sol taraflarında abonelik iĢlemleri, ilanlar vb. konularla ilgili çeĢitli bilgiler
yer almaktadır. “ Nüshası 10 paradır.” ibaresi de yine baĢlığın her iki yanında bulunmaktadır.
BaĢlığın hemen altında “Meşrutiyet ve selâmet-i vatana ve menafi-i „umumiyeye
müteallik evrak u mükâtibe sahifelerimiz açıktır.” cümlesi yer alır. Yani; “sayfalarımız,
meşrutiyet ve vatanın selameti hakkında olan ve halka faydalı bilgiler içeren, evrak ve
mektuplara da açıktır”, denmektedir. Gazete Ġstanbul’da, Matbaa-i Kütüphane-i Cihan‟da
yayıma hazırlanmıĢtır.
Gazetenin içeriği ile ilgili bilgi verecek olursak; iki gazetenin de tamamı
incelendiğinde yazıların çoğunun gazetenin imtiyaz sahibi olan Bosnalı Mehmed Nureddin’e
ait olduğu göze çarpmaktadır. Daha özele inecek olursak, birinci sayıdaki yazıların hepsi
kendisi tarafından yazılmıĢtır. Ancak ikinci sayıda yazarın yanında üç farklı kiĢi daha katılır.13
Ġsminden de anlaĢılacağı üzere gazetenin büyük bir kısmı Bosna-Hersek’in durumunu
ifade eden yazılardan oluĢur. Osmanlı Devleti’nin iç ve dıĢ siyasetiyle ilgili konular, bunun
dıĢında farklı türden yazıĢmaların yer aldığı yazılar gazetenin içeriğini oluĢturmaktadır.

9

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1
İstanbul’daki Hakkı Tarık Us Kütüphanesi Kataloğu ve Ankara’daki Milli Kütüphane Kataloğu incelendiğinde
elde sadece iki adet gazetenin olduğu görülecektir. S. Öztürk-A. Hacıismailoğlu-M. Hızarcı, Hakkı Tarık Us
Kütüphanesi Süreli Yayınlar Kataloğu, İstanbul, 1996, s. 62-Eski Harfli Türkçe Süreli Yayınlar Toplu Kataloğu (1.
Cilt), Milli Kütüphane Başkanlığı Yay., Ankara, 1987, s. 33
11
“Hulasat ül-efkâr, Medeniyet, Müstakil Gazete, Son Telgraf, Vakit yahut mürebb-i mukadderat” gibi
gazetelerde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bkz. Hasan Duman, Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri
(1828-1928) (2. Cilt), Enformasyon ve Dökümantasyon Hizmetleri Vakfı, Ankara, 2000, s. 1009
12
Günümüzde böyle bir şehir ismine rastlanmamakla birlikte, Kosova’nın İpek şehri sınırları içerisinde
bulunduğu tahmin edilmektedir. Bkz. Emine Ö. Evered, Empire and Education Under the Ottomans, s.84
13
Bu isimler; Kollucalı Abdülaziz, İbrahim Halil ve Mehmed Cemil’dir.
10

4

�Yayın Gayesi
Gazetenin 18 TeĢrinievvel 1324 tarihli nüshasının giriĢ kısmında yayın gayesi Ģu
Ģekilde belirtilmiĢtir:
İfâde-i Mahsusa
“Vatan ve millete hizmet etmek maksad-ı hayr-ı mürsediyle kadd-ı münhâde-i „âlem-i
matbuat olan „Bosna‟ mübtedilikle beraber her türlü nevâkıs-ı münderecatına ehemmiyet
vermeyerek hulusiyet ü efkâr-ı vatanperverânesine rağmen bugün intişar ediyor.
Kârîn-i kerem, evlâd-ı vatan bilirler ki meydan-ı marifette hatve-i ibtidaiye-i
noksandan, hatadan müberra değildir ve olamaz işte: Buna binaendir ki bugün „Bosna‟ arz-ı
itizar ve temenni-i affederek Bosna‟ya olan münasebet ve merbutiyet-i hususiyesi hasebiyle
ikinci nüshasından itibaren gayet mühim münderecat ile kârîn-i keremi memnun edeceğini
kaviyyen vaad ve ümid eyler. Cenâb-ı Hâk hulusumuza tevfikini refik etsin.”14
Görüldüğü üzere gazetenin çıkıĢ amacını vatana ve millete hizmet etmek olarak
açıklayan yazar, içerikteki her türlü eksikliğe rağmen gazetenin çıktığını ifade etmektedir. Bu
iĢi yaparken bazı hatalarının olacağını ve muharririn okuyucularından bu kusurlarını
affetmelerini rica etmektedir. Bosna’nın içinde bulunduğu durumun çok hassas olduğu ve
gazetenin ikinci sayısından itibaren bu konulara da değinileceği ifade edilmiĢtir.
1. Gazetenin Ġçeriği
a. Bosna-Hersek
Osmanlı Devleti'nde II. MeĢrutiyet ilan edilince Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu
bu geliĢmeden tedirgin olmuĢtu. Bosna-Hersek hukuken Osmanlı Devletine bağlı olduğu için
Meclis-i Mebusan'a buradan da milletvekili seçilebilecekti. Böylece Bosna-Hersek'in Osmanlı
Devleti ile bağları daha da kuvvetlenecekti. Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu,
Almanya'nın onayını aldıktan sonra, 5 Ekim 1908'de Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini Berlin
AntlaĢması’nda imzası bulunan devletlere ve Osmanlı Devleti'ne bildirdi. Babıâli, BosnaHersek'in ilhak kararına büyük tepki gösterdi; ancak Avrupa devletlerinin tutumu karĢısında
yalnız kaldığını anlayınca barıĢ yolunu seçmeye mecbur kaldı. 26 ġubat 1909'da yapılan bir
antlaĢma ile Bosna-Hersek'i, Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu'na terk etti. Bu suretle,
Osmanlı Devleti fiilen elinden çıkan Bosna-Hersek'i hukuken de kaybetmiĢ oldu.
Bu geliĢmelerin yaĢandığı dönemde basın hayatına atılan Bosna gazetesinin, bu
olaylara karĢı tarafsız kalması düĢünülemezdi. Zaten gazetenin çıkıĢ amacında da bu
konulardan bahsedilir. Kendisi de bir Bosna vatandaĢı olan Mehmed Nureddin, iki sayıda da
14

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1

5

�“Bosna-Hersek” baĢlığı altında yazdığı makalelerde Bosna’nın ve Osmanlı Devleti’nin içinde
bulunduğu durumu anlatmıĢtır:
“Bugün „âlem-i İslâm ve bil-husus bütün Osmanlılar hatta Avrupa efkâr-ı umumiyesi
bile Bosna-Hersek‟in meselesiyle iştigal etmektedir. Ah! Zavallı Bosna! O da o zengin ve
milyonlarca nüfusu hâvi-i katıât ve vâsi-i âyâlatımız ki onun muazzez, mukaddes vatan
hemşireleri gibi kabus-ı istilâ-i nâ-revanın mahkumiyetine masumane peyrev olmuştur.
Vatanımıza hâkimane, zalimane arız olan bu istilalara, bu tehlikelere nihayet
verebilecek tedâbir-i lâzımaya ve tarik-i terakki ve tealiye tevessül etmek şöyle dursun
mütemadiyen aks-i cehtü‟l-nizam olunmuş ve olunmakta idi.”15
Bosna, Osmanlı Ġmparatorluğu için hem coğrafik hem de etnik yapı olarak çok önemli
bir konuma sahiptir. GeçmiĢe bakıldığında; Osmanlı Devleti’nin nasıl büyük bir imparatorluk
haline geldiği ve BoĢnakların Osmanlılara ne derece muhabbet duydukları Ģu cümlelerle ifade
edilmiĢtir:
“Maziye doğru irca-ı nazar edersek görüyoruz ki: Necib Osmanlılar! Her sancağı
altında adalet, müsavat sayesinde değil midir ki küçük bir aşiretten İskender-i kebirin
fevkinde fakat Roma İmparatorları‟ndan “Julyüs Sezar-Agustus”un şevket ve kuvvetine
muadil bir devlet kuvve-i şekime çıkardılar.
Hukuk ve menafimizi kemal-i cedit ve metanetle müdafaya çalışacakları gibi
haysiyetimizi kesredebilecek her türlü şaibe-i teşebbüsattan tevki eden hakları şüphe
edebilemez. Bosna ahali-i İslamiyesine gelince: Onlar da dindaş ve kardeşleri bulunan
Osmanlılara gayr-ı kabul-u tezelzül bir esas ile merbutturlar. Hatta denilebilir ki: Boşnaklar
kadar Osmanlıları perestiş derecesinde seven bir kavim tasavvur olunamaz zira beş yüz
senelik vaka-i tarihiye bunu pek ala isabet ediyor.
Avusturya‟nın Bosna- Hersek‟i işgalinden sonra şu otuz sene zarfında Osmanlılara
olan fert ü muhabbet ve rabıta-i İslamiyetleri sebebiyle yüz bini mütecaviz Boşnak aileleri
meskat-ı re‟slerini, mülk ve mallarını terk ederek envai sefalet ve perişanlığı ihtiyarıyla
Osmanlı toprağına hırz-ı canla hicret eylemiştir. Onun için Boşnakların Osmanlılara karşı
muhabbet ve merbutiyetlerini hiçbir kuvvet, hiçbir tedbir kesredemez.” 16
Hal böyle iken iĢgal altında olan Bosna halkının durumu ise daha vahimdir. Bir
yandan Sırplar, bir yandan da Avusturya Hükümeti’nin baskıları giderek artmaktadır. Sırplar,
Bosnalı Müslümanların topraklarını almak için onların canlarına ve mallarına kastetmeye
baĢlamıĢlardır. Bu durumda ise Osmanlı Devleti’nin elinden onların mallarını boykot
etmekten baĢka hiçbir Ģey gelmemektedir.
“Şöyle ki: Bosna ehl-i İslamiye‟sinin emlakında çiftçi saffetiyle bulunan zera güruhu
Müslümanların hicret-i umumiyelerini sabırsızlıkla beklerler, beklerler de bu muhacereti
müdebbirane, fakat ibliskarane teşvikanıyla teşdid bile ederler.
Çünkü Bosna ehl-i müselmasının ihracına muvaffak olurlarsa o kıymetdar emlakın
üstünde cüzi bir bedel mukabilinde konmak isterler.
Bu zera güruhu her türlü fırıldak çeviriyorlar hatta Müslümanların Bosna‟da
oturmaları becasız olduğunu ve bundan sonra din, ırz ve namusları daire-i emniyetten hüruc
15
16

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1-2

6

�olduğunu ve hayatlarını büyük bir tehlikede bulunduğunu ehl-i müselmaya telkin ve bu gibi
ifşaata devam ederek bir taraftan da imparatora ve kabineye karşı hamle olarak el-hasıl-ı
keyfiyetini hırz-ı canla alkışladıklarına dair telgraflar yağdırıyorlar.”17
“Memalik-i Osmaniye‟de Avusturya ve Bulgaristan emtiasına karşı boykotaja devam
olunuyor.”18
Gazetede dönemin padiĢahlığını yapan II. Abdülhamit’in basın ve idarede uyguladığı
baskı politikası her fırsatta dile getirilmeye çalıĢılmıĢ ve yazılan makalelerin birçoğunda bu
konuya sık sık yer verilmiĢtir:
“Yalnız otuz, kırk değil belki yüz seneyi mütecaviz bir zamandan beri mutlakıyet
suretiyle imtidad eden istibdadın sırf menfaat-i şahsiyeden mütevellid saika-i su-i idarenin
neticesi şu pak, masum vatan-ı meşum bir mukassıma ile mahkum eylemiştir.
Bu mezalim istibdadın yüzünden amik bir seviye-i zulmet içinde adeta siyahlara
bürünüp inleyerek gözleri bayağı yumulmuş, elleri zincirbend olmuş, beyinleri kesif bir
tabaka-i gubarın altında uyuşmuş velhasıl her cihetle kuvve-i maneviye ve maddiyesi kırılmış
olan Osmanlı milleti!
İdare-i sabıkanın meskenetinden, vukufsuzluğundan münasebetsiz her esenden bilistifade Avrupa devletleri bütün ihtirasat-ı menfaat pürsitanesi daima bir mesele-i salibiyyet
şekl ü suretiyle ortaya sürerek ıslahat nam müstearıyla haklı, haksız müdahalelerini
tecavüzane aleyhimize, hukuk-u hükümranımıza yürütüp bizi yordular, ziyan eylediler. Fakat
idaremiz de bu hale tamamiyle müsait idi.”19
Tüm bu olup bitenleri göz önüne alarak yazar halka sükûneti, tedbirli olmayı ve
topraklarını terk etmemeleri gerektiğini tavsiye etmiĢtir:
“Bosna ahali-i islamiyesi buna katiyen aldanmamalı, düşmanlarının entrikalarına
murailerin kizb ü tehditlerine karşı gafil olmamaları ve kani olsunlar ki: Akdi mensur olan
konferansta gerek Hükümet-i Osmaniye ve gerek Osmanlı milleti onların hukukunu son
dereceye kadar müdafa edecekleri tabiidir. Binaenaleyh Boşnak kardeşlerimize muhacereti
değil basireti, ciddiyeti ve i‟tidali tavsiye ederiz.”20
“Şimdi Bosna ahali-i İslamiyesi otuz sene evvelki hal-i perişanilerini edip de hicrete
koyulmak ve yahut tesvilat-ı ahire taben Bosna‟da muhal-i asayiş bir kıyama teşebbüs etmek
intihar olacağından Boşnak kardeşlerimiz hukuklarını kanunen müdafaa etmelilerdir. Şunu
da ilave edebiliriz ki hali hazırda Bosna Hersek ne vaziyet alırsa alsın onların Bosna‟da otuz
sene evvelkinden istikballeri daha parlak olacağı muhakkaktır. Çünkü devlet-i Osmaniye
istibdat altında ezilmeyecek hürriyetle terakki edeceği azade-i kayd ve iştibahtır. Binaenaleyh
onların her sadasını, sada-ı mihaklarını Osmanlılar işitecekler ve her türlü muavenetlerini
dariğ etmeyeceklerdir. Şimdi Bosna‟daki Müslümanlara en lazım vahim bir şey var ise o da
geçen nüshamızda söylediğimiz gibi itidal ve basiret-i tammede bulunmak ve asla muhacerete
koyulmamaktır. Hatta mümkün olsa da memalik-i Osmaniye de bulunan bütün Boşnak
kardeşlerimiz vatan-ı asliyelerine avdet ederek mevkimizi o suretle na-hükm eyleseler daha
muvafık-ı maslahattır.”21
17

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1
19
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1-2
20
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
21
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.2
18

7

�b. Ġç Siyaset ile Ġlgili Yazılar
On dokuzuncu yüzyıl ortalarında Tanzimat’la baĢlayan ve Osmanlı Ġmparatorluğu
içinde gerçekleĢtirilmeye çalıĢılan çağdaĢlaĢma siyasal, hukuki, ekonomik ve kültürel
alanlarda kimi aydın çevrelerin batıya yönelmesini sağlamıĢtır. Abdülhamit’in Rus savaĢını
öne sürerek, 1876’da gerçekleĢen I. MeĢrutiyeti rafa kaldırmasıyla 33 yıllık baskı yönetimi
baĢlamıĢtır. Osmanlı Devleti, yirminci yüzyıla bu yönetim ile girmiĢtir.
Kimi aydınlar, bu yönetime son vermek ve meĢrutiyeti yeniden uygulatmak istemiĢtir.
Bu sebepten, 1889 yılında Ġttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuĢ ve bu kurum padiĢaha II.
MeĢrutiyeti ilan ettirmiĢtir.
Böyle bir dönemde yayımlanan Bosna Mecmuası’nda bu konuları görmek
mümkündür; çünkü yönetimdeki baskı, basın üzerinde o kadar etkili olmuĢtur ki bir kelime
yüzünden birçok gazete kapatılmıĢtır. Basın özgürlüğü geldikten sonra herkes, ülkenin
durumu ile ilgili yazılar yazmaya ve sorunları açık bir Ģekilde dile getirmeye baĢlamıĢtır.
Hatta “Siyasiyat” baĢlığı altında yazılan bir makalede ülkenin içindeki durum Ģu Ģekilde ele
alınmıĢtır:
“Biçare Osmanlılar şu hale şu hal-i pürmelâle karşı ne yapsınlar, ne yaparlar? Ne
yapabilirdik. İnan u ihtiyarımız kahhar, bi-insaf, zalim, gaddar ellere teslim edildi. Her güne
esbab-ı terakkimiz siyah mazlum perdelerle setr edilmişti. Muhabbet ü vataniye-i arzu-i ikbali millet kalplerimizde her kavimden, her milletten fazla cay-gir olduğu halde hassasız.
Duygusuz, seğil, safiye, aciz bir millet kadar olsun vatanımızın tahliyesine çalışamadık.
Çalıştırmadılar vatana hizmet namına şöyle bir kıyam edecek olsak derhal meşrutiyet
canavarları insan şeklinde yetişirler. İşte o zaman mağaralar, zindanlar, makineler, kar-ı
derya hepsi bizim; bizim içindir. Bunlar cehennem zebanileri kadar bi-emandır göz yaşımızı
görmezler, feryatlarımızı işitmezler, enin-i muzdaribanemize ehemmiyet vermezlerdi. Biz
böylece acıklı süzişli bir surette zincir-i esarette duçar-ı hüsran, bedbaht olduk kaldık.
İlmimiz irfanımız siyasetimiz, adaletimiz, sanayimiz, ticaretimiz hülasa her şeyimiz günden
güne tedenni günden güne tenzil ederek bedbaht olduk. &lt;&lt;Kaldık&gt;&gt; zavallı millet-i masume
kimi kimden iştika etsin. Derdini kime anlatsın hükümet nazarında hakir, zelil olan bir millet
hangi salahiyetle müddei olabilir.”22
Ġmparatorluğun bu halde olduğunu anlatan yazar, aynı yazıda ayrıca MeĢrutiyet ve
Genç Osmanlılar ile ilgili Ģu ifadelere yer vermiĢtir:
“Vakta ki bir sabah el-hayr-ı ali bütün Osmanlılara şaşefeza-i saltanat olarak hulul
etti. İşte dem o demdir ki Avrupalıların efkâr-ı umumiyesine bir tereddüt, bir durgunluk arz
oldu: gördüler ki ( Hasta İnsan ) bugün genç ve dinç olarak meydan-ı harite atılmış hukuk-u
mağsube-i meşruesini neşr ü ilan ediyor. Bir müddet „hayret hayret‟ dediler ve bu hayrete
müteakkib karar verdiler ki hasta, hastalığıyla beraber vahşi zannolunan bu genç, dinç
22

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2

8

�insanı.. bizi biz Osmanlıları bir kere daha hadde-i imtihandan geçirmek fakat bu sefer eman
ile ezan ile irfan ile ve ulül husus ve vicdan ile hadde-i imtihandan geçirmek iktiza eyler.
İşte o zamandır ki önünde İngiltere olduğu halde Avrupalılar matbuatıyla beraber
Osmanlılara karşı öteden beri reva gördükleri muamelat bed hevahaneye yeni Türkiye‟nin,
Genç Osmanlıların layık olduğunu itiraf ederek bütün hisleriyle Osmanlıların da alem-i
siyasette kendilerine bir hasse-i haysiyet, bir mertebe-i milliyet, bir mevki-i ali ihraz etmiş
olduklarına siyasete, bilhassa vicdanen kanaat-i kamile hasıl ettiler ve Genç Osmanlıları
Tahsinlere, takdirlere gark edip ciddi, samimi olarak alkışladılar ve Yaşasın Osmanlılar diye
anımıza dua-han oldular.”23
c. DıĢ Siyaset ile Ġlgili Yazılar
Osmanlı Ġmparatorluğu’nun 20. Yüzyıl baĢındaki sultanı II. Abdülhamit’in dıĢ
politikadaki temel ilkesi, hiçbir devlete bağlanmadan anlaĢmazlıkları, devletin zararına da
olsa, barıĢ yoluyla çözmek ve böylece barıĢı korumaktı. O, olayların gidiĢine göre Ģu ya da bu
devlete yaklaĢmıĢ; ancak herhangi biriyle kesin dostluktan çekinmiĢti. Bunun nedeni,
koĢulların değiĢik olması, onun kuĢkucu bir kiĢiliğinin olması, kimseye ve hiçbir devlete
güvenemeyiĢiydi. Bu sebepten dolayı onun dıĢ siyaset politikası hep eleĢtirilmiĢtir.
Bosna Mecmuası’nda da bu görüĢlere rastlamaktayız. Gazeteye göre O’nun bu
politikası ülkeyi günden güne eritmekte ve özellikle Bosna-Hersek vilayeti bu sebepten dolayı
iĢgal altında inlemektedir:
“Mirat-ı fikriyemiz olan tarih, kesir bir müddet içinde gösteriyor ki: Memleketin,
Kırım, Kafkasya, Batum, Mora, Sırbiye, Bulgarya gibi daha pek çok Afrika‟daki
müstemlekatımız bizden birer birer sükutu hep mesavi-i idariyemizin netaic-i
tıbbiyesindendir.”
“Şu son otuz sene zarfında Bosna-Hersek‟de hazin fakat müthiş iki manzara müşahede
eyledik. Bu manzara-i elimenin birincisi Avusturya Devleti Bosna‟yı istila eylediği bir
hengamede idi…”24
Gazete (dıĢ siyaset konusundaki yazılarda), Osmanlı Devleti’nin diğer devletlerle olan
iliĢkisini tamamen Bosna-Hersek çevresinde olup bitenlerle iliĢkilendirmiĢtir. Yani ilhak
edilen Bosna’nın diğer devletler muvazenesindeki durumu, diğer devletlerin Bosna üzerine
yaptığı siyasetten daha fazla anlatılmaya çalıĢılmıĢtır. Buradaki temel amaç, Bosna’nın tam
bağımsızlığının istenmesidir, fakat bu pek mümkün görülmemektedir:
“Bu sırada Bosna hersek‟in ilhakından dolayı devlet-i Osmaniyece icab eden
protestosunu tebliğ eden giden sonra bir zemin-i itilaf tehiyye etmek için Avusturya sefiri Babı Ali ile müzakerata girişmiş ise de bu müzakerat da tatile uğradı.
23
24

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1

9

�Bosna-Hersek meselesi akd-i mutasavvir olan konferansta hallolunacaktır denildi.
Mesele-i mezkure Avusturya ile Bab-ı Ali arasında doğrudan doğruya hallolunmaktan
akd olunacak mü‟temerde hallolunması iğlab-ı ihtimaldir.”25
Mecmuada dikkati çeken bir diğer nokta ise Ġngiltere ile olan münasebetlerin ayrı bir
baĢlık altında toplanması olmuĢtur. Bu makalede yazar, Ġngiliz yanlısı bir tutum sergilemiĢ ve
inkılab-ı azimi istihsal eden Jön Türkler grubuna, bu güzel ve gerekli değiĢimi yaĢattıkları için
çok teĢekkür etmiĢtir. Yazara göre Ġngilizler en büyük müttefikimizdir ve onlardan daha
hayırlı bir dost cihanda bulunmamaktadır. II. Abdülhamit’in padiĢahlığının devam ettiği bir
dönemde böyle Ġngiliz yanlısı bir tutum içinde olunması, gazetenin bu sebepten kapatıldığını
(?) düĢündürmüyor değildir.
“İngiltere herhangi devlet ile akd-i ittifak etmiş ise mutlak o devlet netice-i haseneye
olmuştur.
İşte: Tekrar ederiz ki İngiltere dostuna daima vefa ve sadakat gösteren bir kavm-i
güzindir. İngilizlerin düşmanları var her türlü desais ve hadalarla İngiltere‟yi
menfaatperestlik ve haksızlıkla itham ederler.
Zulm u istibdaddan istikrah eder. Osmanlılara hayır-hah ve sadık bir dosttur. Daima
Osmanlılar hakkındaki ciddi hayırhahlığını başka mufassalamızla serahaten yazacağız.”26
d. Diğer Konular ile Ġlgili Yazılar
Gazetede yukarıda bahsettiğimiz yazılardan baĢka, çok geniĢ kapsamlı olmamakla
birlikte, birkaç değiĢik yazı daha yayımlanmıĢtır. Bunlardan bazısı bilgi verme amaçlı, bazısı
Ģikâyet yazısı, bazısı da küçük çaplı haberlerdir.
Mecmuanın “Osmanlılık ve Arnavutlar” baĢlığı altında verilen bir makalede,
“Arnavut” kelimesinin nereden geldiğine dair küçük bir hikâye anlatılmıĢtır.
Ġki sayıda da “Mizah” bölümü bulunur. Bu bölümde, devletin ileri gelen yöneticileri
kendi ağızlarından konuĢturularak, halkı ve kutsal değerleri nasıl hesapsızca ayaklar altına
aldıkları mizahi bir dille anlatılmıĢtır.
Ayrıca mecmuada o güne dair birkaç kısa haber, padiĢahın Cuma selamlığı, bir adet
kitap tanıtımı, iki adet tebrik yazısı ve bir tane de bazı gazetelere cevap hükmünde yazı
bulunmaktadır.

25
26

Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.2

10

�2. Gazetenin Ġndeksi
Sayı 1: 18 TeĢrinievvel 1324/6 ġevval 1326 (31 Ekim 1908)
Mehmed Nureddin

Ġfade-i Mahsusa (ÇıkıĢ gayesi)

1

Mehmed Nureddin

Ġhtar (Hatırlatma)

1

Mehmed Nureddin

Bosna-Hersek (Makale)

1-2

Mehmed Nureddin

Siyasiyat (Makale)

2-3

Mehmed Nureddin

Osmanlılık ve Arnavutlar (Makale)

3-4

Mehmed Nureddin

Selamlık Resm-i Alisi (Hatırlatma)

4

Mehmed Nureddin

Ahmed Rasim Bey Efendi (Tebrik Yazısı) 4

Mehmed Nureddin

(Küçük bir haber yazısı)

4

Mehmed Nureddin

Mizah

4

Mehmed Nureddin

Jönler(Mısır’da) (Tanıtım)

4

Sayı 2: 25 TeĢrinievvel 1324/13 ġevval 1326 (7 Kasım 1908)
Mehmed Nureddin

Bosna-Hersek (Makale)

1-2

Kollucalı Abdülaziz

Ahlak ve Gayretullahiye (Makale)

2

Mehmed Nureddin

Ġngiltere ve Türkiye Muhadeneti (Makale) 2-3

Mehmed Nureddin

Mizahtan Ma’abad (Mizah)

3-4

Ġbrahim Halil

Aynen (Ġkdam ve Tercüman gazetelerine

4

verilmiĢ cevap)
Mehmed Cemil

Hem Ģehrim Bosna Gazetesi’ne (Mektup)

4

Mehmed Nureddin

Selamlık Resm-i Âlisi (Hatırlatma)

4

Mehmed Nureddin

Kadıköy Rıhtımı (EleĢtiri)

4

Mehmed Nureddin

Melik Bey Efendi (Tebrik Yazısı)

4

Mehmed Nureddin

(Küçük bir haber yazısı)

4

11

�Sonuç
Bosna Mecmuası, kısa süreli ve taraflı dahi olsa Osmanlı Devleti’nin 1908’deki
durumunu kısmen gözler önüne sermektedir. Kültür ve edebiyata dair çok fazla bilgi yer
almamaktadır. Bunun yanında güncel olaylar ve dönem hakkında yazarın/yazarların kiĢisel
görüĢleri, gazetenin tamamını oluĢturmaktadır.
Sonuç olarak Tanzimat ve MeĢrutiyet dönemleriyle ilgili daha çok bilgi edinmek için
geçmiĢten bugüne yayımlanmıĢ gazete ve dergilerimizin eksiksiz olarak araĢtırılması, onların
tozlu sayfaları arasında unutulup gitmeye yüz tutmuĢ kültür mirasımızın ortaya çıkarılması
gerekmektedir.

Kaynakça
Bosna, nr. 1, 18 TeĢrinievvel 1324 (31 Ekim 1908)
Bosna, nr. 2, 25 TeĢrinievvel 1324 (7 Kasım 1908)
DEMĠREL, Fatmagül, (2007):

II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Ġstanbul:

Bağlam

Yayınları.
ĠNUĞUR, M. Nuri, (2005): Basın ve Yayın Tarihi, Ġstanbul: Der Yayınları.
ĠSKĠT, Servet, (1939): Matbuat Rejimleri, Ġstanbul: Matbuat Umum Müdürlüğü.
TOPUZ, Hıfzı, (2003): Türk Basın Tarihi, Ġstanbul: Remzi Kitabevi.
YALÇIN, Hüseyin Cahit, (1976):

Siyasal Anılar, Ġstanbul: Türkiye ĠĢ Bankası Kültür

Yayınları.

12

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10508">
                <text>2193</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10509">
                <text>BOSNA MECMUASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10510">
                <text>AYDIN, Ahmet </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10511">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın.  ÖZET  Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (1876-1909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre uğramış, birçok dergi ve gazete kapatılmıştır. İşte bu dönemde basın hayatına başlayan ve çok kısa bir süre hayatta kalan bir gazete incelenecek: Bosna Mecmuası. Bosna Mecmuası, Ekim 1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. İstanbul’da basılmış ve tamamı Osmanlıcadır. Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir. Bu çalışmada Bosna Mecmuası tanıtılmış ve onun gözüyle Osmanlı ve Balkanlar incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10512">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10513">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10514">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10515">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1502" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="2013">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cb9ebd5a072e8120eca491dca4c3d371.docx</src>
        <authentication>1a9792c5ad61bbaa96ce3b01b85a6741</authentication>
      </file>
      <file fileId="2014">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ee832a896a2a9fdb573651c95fc14079.pdf</src>
        <authentication>fc5c349cb02f3fd5e85993e83e249027</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="12079">
                    <text>BOSNA VE HERSEK CEMİYET-İ İLMİYESİ
Salih ÖZKAN
Niğde Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Niğde / Türkiye
Anahtar Kelimeler; Bosna-Hersek, Cemiyet-i İlmiye, Misbah.
ÖZET
Her ne kadar Tanzimat Fermanı, daha çok siyasi, sosyal, idari ve hukuki yapıda değişimi
öngören bir metin olsa da, Tanzimatçılar yenileşmenin temel şartının eğitim ve yeniliklere
öncülük edecek aydınları yetiştirmek gerektiğini kavramışlardır. Tanzimatçıların bu tutumu,
Tanzimat sürecini bir aydınlanma süreci olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu dönemde yenileşme
davası, yukardan lütfedilen bir dava olmaktan çıkmış, aydınların savunduğu bir davaya
dönüşmüştür. Aydınlar çeşitli cemiyetler kurarak toplumu aydınlatmayı kendilerine bir görev
saymışlardır. 1861’de kurulan “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye” ve 1879’da kurulan “Cemiyet-i
İlmiye” halk eğitimi amacıyla kurulan bu türden cemiyetlerdir. Bosna-Hersek Osmanlı
Devleti’nden ayrıldıktan sonra, özellikle İstanbul’da yetişmiş, Osmanlı aydını diye tabir
edebileceğimiz bir takım aydınlar, 28 Eylül 1912’de “Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesi”ni
kurarlar. Tıpkı Osmanlıdaki örneğinde olduğu gibi bir de “Misbah” adıyla dergi çıkarırlar. Bu
çalışmada cemiyetin kurucuları, üyelik esasları, cemiyetin amacı, faaliyetleri tespit edilerek,
Bosna ve Hersek halkının eğitimine katkısı ortaya konmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="2015">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/425afbfbeb6d2ee87a9a88a94f0b1387.docx</src>
        <authentication>5975c59c9a05f7262bd4385eafddedb4</authentication>
      </file>
      <file fileId="2016">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8670168226d800da94720ac65c2d0faf.pdf</src>
        <authentication>7707bc92dc7a911a1dbf68623c71f4a3</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="12080">
                    <text>BOSNA VE HERSEK CEMİYET-İ İLMİYESİ

Salih ÖZKAN1
Özet
Her ne kadar Tanzimat Fermanı, daha çok siyasi, sosyal, idari ve hukuki yapıda
değişimi öngören bir metin olsa da, Tanzimatçılar yenileşmenin temel şartının eğitim ve
yeniliklere öncülük edecek aydınları yetiştirmek gerektiğini kavramışlardır.
Tanzimatçıların bu tutumu, Tanzimat sürecini bir aydınlanma süreci olarak karşımıza
çıkarmaktadır. Bu dönemde yenileşme davası, yukardan lütfedilen bir dava olmaktan çıkmış,
aydınların savunduğu bir davaya dönüşmüştür. Aydınlar çeşitli cemiyetler kurarak toplumu
aydınlatmayı kendilerine bir görev saymışlardır. 1861’de kurulan “Cemiyet-i İlmiye-i
Osmaniye” ve 1879’da kurulan “Cemiyet-i İlmiye” halk eğitimi amacıyla kurulan bu türden
cemiyetlerdir.
Bosna-Hersek Osmanlı Devleti’nden ayrıldıktan sonra, özellikle İstanbul’da yetişmiş,
Osmanlı aydını diye tabir edebileceğimiz bir takım aydınlar, 28 Eylül 1912’de “Bosna ve
Hersek Cemiyet-i İlmiyesi”ni kurarlar. Tıpkı Osmanlıdaki örneğinde olduğu gibi bir de
“Misbah” adıyla dergi çıkarırlar. Bu çalışmada cemiyetin kurucuları, üyelik esasları,
cemiyetin amacı, faaliyetleri tespit edilerek, Bosna ve Hersek halkının eğitimine katkısı ortaya
konacaktır.
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Cemiyet-i İlmiye, Misbah

BOSNIA AND HERZEGOVINA CEMİYET-İ İLMİYESİ
Abstract
Even though the Tanzimat Edict was a text that stipulates change in political, social,
administrative and legal structure, the supporters of Tanzimat understood that the underlying
condition of modernization is to educate intellectuals who would lead the reforms.
This attitude of the Tanzimat supporters brings Tanzimat era in front of us as an
enlightenment era. In this period, the modernization process was not a process being granted
from above but a process supported by the intellectuals. Intellectuals saw enlightening the
1

Yrd. Doç. Dr. Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesİ, salihozkan66@hotmail.com

�society by founding societies as a duty. “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye”, founded in 161 and
“Cemiyet-i İlmiye”, founded in 1879, are these kinds of societies.
After the secession of Bosnia Herzegovina from the Ottoman Empire, a number of
intellectuals, who were raised in Istanbul and were called Ottoman intellectuals, founded
“Bosna Hersek Cemiyet-i İlmiyesi” on 28th September, 1912. They also published a magazine
called “Misbah” just like their counterparts in the Ottoman Empire. In this study, the society’s
contribution to the Bosnian Herzegovinian people’s education will be explained by
identifying its founders, membership principles, purpose and activities.
Key Words: Bosnia Herzegovina, Cemiyet-i İlmiye, Misbah

Giriş
1463 yılında başlayan Bosna ve Hersek bölgesindeki Osmanlı hâkimiyeti, başlangıçta
yalnızca güney kısımlarına münhasırdı. Ancak 1526 yılında Macar krallığının ezilmesinden
sonra tam bir Türk eyaleti haline geldi. Halkın zengin ve münevver tabakası, emlak ve arazi
sahiplerinin büyük bir kısmı Müslüman oldular ve eski imtiyazlarına dokunulmadığı için,
İslamiyet’e gönülden bağlandılar (İA,1997:731). Hatta Müslüman Boşnaklardan çok sayıda
kişi Osmanlı devlet idaresinde görev almıştır. Hristiyan unsur da inanç serbestisine sahip
oldukları için uzun süre Osmanlı hakimiyetini benimsediler. Fakat XIX. Yüzyılın ikinci
yarısından sonra ortaya çıkan Balkanlardaki huzursuzluklar Bosna’yı da etkiledi. Nihayet
bunun bir sonucu olarak 1875 yılında Hristiyanlara dayanan bir isyan çıktı (Ünal,1978:279).
Bununla birlikte 1878 yılında imzalanan Berlin Anlaşmasına kadar Bosna ve Hersek Osmanlı
hakimiyetinde kalmaya devam etti. Berlin Anlaşmasında Avusturya-Macaristan temsilcisi,
Bosna ve Hersek’te asayişin kendilerince sağlanmasının gerektiğini ileri sürdü. Alman
başbakanı Bismark da bu fikirde ısrar edince, Bosna ve Hersek’in Avusturya-Macaristan
tarafından süresi belirsiz olmak üzere geçici bir süreyle, anlaşmanın 25. Maddesine dayanarak
işgal edilmesi kararlaştırıldı (İA,1997:729). 5 Ekim 1908’de de Avusturya-Macaristan, Bosna
ve Hersek’i ilhak ettiğini açıkladı. Avrupa devletleri ve hatta Osmanlı Devleti de bu ilhakı
onayladıklarını açıkladılar (İA,1997:733).
Çalışmamıza konu olan Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesinin, bölgenin Osmanlı
hâkimiyetinden çıkmasından sonra kurulmuş olduğunu görüyoruz. Aslında aynı isimle bir
cemiyetin 1861 yılında Münif Paşa tarafından Osmanlı Devleti’nde de kurulduğunu biliyoruz.

�Münif Paşa (1830-1910), Fuad Paşa'nın da yardımıyla 1860 (Zilkade 1277) da, padişahın
iradesini de alarak Cemiyet-i İlmîye-i Osmaniye isimli bir cemiyet kurar. Cemiyetin tüzüğü ve
hangi faaliyetleri yürüteceği hakkındaki bilgi, Mecmua-ı Fünûn'un I. sayısında yayınlanır.
Cemiyetin gayeleri şu şekilde belirtilir: Kitap, telif ve tercüme edilecek. Her türlü mümkün
vasıtalarla ilim ve fennin memlekette yayılması için gayret sarfedilecektir. Cemiyet, ilim ve
maarife, ticaret ve sanayi'e ait Mecmua-ı Fünûn ismiyle bir mecmua çıkaracaktır
(Akgün,1997:sayı 15). Bu cemiyet, Tanzimat döneminde Osmanlı aydınlarının gayretleri ile
kurulmuş olması açısından önem taşır (Gümüşsoy,(2007):C.8 sayı 2). Batı bilim ve
kültürünün aktarılması ve yaygınlaştırılması çabaları çerçevesinde Osmanlı aydınlarının kendi
aralarında kurdukları ilk cemiyettir. İrade-i seniyye ile açılmış olması kuruluşun bu özelliğini
bozucu bir nitelik değildir. Çünkü İrade-i seniyye yalnızca yasal bir onay olarak
gözükmektedir (Doğan,(1993):s.157-174). Dolayısıyla cemiyet tamamen sivil bir kuruluştur.
Devletin katkısı yalnızca cemiyete yer temini konusunda (BOA, A.}MKT.MHM. 221/33) ve
cemiyetin çıkarmış olduğu Mecmua-i Fünûn Gazetesi'nin satışına yardımcı olunması (BOA,
A.}MKT.MHM. 244/60) şeklinde olmuştur.

Bosna ve Hersek İlmiye Cemiyetinin Kuruluşu
Cemiyetin kuruluş gerekçesi olarak, Misbah dergisinin ilk sayısında; münferid olarak
başarılamayacak birçok şeyin birlik olduğu zaman başarılabileceğini, İslam’ın da bir fikir ve
maksadın başarıya ulaşması için birlikte hareket etmeyi emrettiğini belirtiyor. Bunun içinde
Müslümanlara rehber olacak ve onları irşad edecek ulemanın organize olması vurgulanıyor.
Bu konuda özellikle Hint ve İstanbul ulemasının yaptıkları teşkilatlanma ve faaliyetleri örnek
gösteriliyor (Misbah, 1912: Nu. 1-2, s.1).
Bir de cemiyetin kuruluş tarihine dikkat çekmek gerekir. Bilindiği gibi her ne kadar
Ekim 1908’de Avusturya-Macaristan, Bosna ve Hersek’i ilhak ettiğini açıklamışsa da, 1912
yılına -yani Balkanlardaki topraklar bütünüyle kaybedilip, Osmanlı sınırı yüzlerce kilometre
uzağa taşınıncaya kadar, Bosna ve Hersek ahalisi tekrar Osmanlıya katılma hayalini taşıdı.
Cemiyetin bu ümidin kaybedilmesinden sonra kurulması manidardır. Bir bakıma İslam
ahalinin başının çaresine bakma düşüncesinin ürünüdür.
Bosna ve Hersek uleması, mektep ve medreselerdeki eğitim ve öğretimin ıslaha
muhtaç olması, dahası resmi mekteplerde verilen dini eğitimin nakıs olması gibi sebeplerle
böyle bir teşkilatlanmaya kendini mecbur hissetmiştir (Misbah, 1912: Nu. 1-2, s.1).

�Osmanlı

kültürüyle

yetişmiş

olmalarından

dolayı,

Osmanlı

aydını

diye

isimlendirebileceğimiz, Bosna ve Hersek ulemasından birkaç değerli bilim adamı Ocak
1912’de Saraybosna’da toplanır. “Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesi” adıyla bir cemiyetin
kurulmasına karar verir. Bunun için gerekli tüzüğün hazırlanması görevi toplantıda
oluşturulan “geçici kurula” verilir. Geçici Kurul 73 maddeden oluşan tüzüğü hazırladıktan
sonra gerekli mercilere onaylatır. Bundan sonra davet edilen ulema, 28 Eylül 1912’de
toplanarak, İdare Kurulu’nu seçer ve cemiyet resmen kurulmuş olur. Cemiyetin kabul edilen
tüzüğü, “Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesi’nin Naşir-i Efkarı” olan Misbah dergisinin
birinci sayısından itibaren Arap alfabesi ile hem Boşnakça hem de Türkçe olarak yayınlanır
(Geçer,(2009):62).

Cemiyet’in İsmi ve Merkezi
Cemiyet Nizamnamesi’nin ilk faslının birinci maddesinde ismi ve merkezi şöyle
bildirilmektedir: “Bosna ve Hersek Ulemay-ı İslamiyesi, merkezi Saray’da (Saraybosna)
olmak üzere “Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesi” namıyla bir cemiyet teşkil eylemiştir.”
(Misbah, 1912: Nu. 1-2, s.16.)

Cemiyet’in Amacı
Temelde Bosna-Hersek ulemasını birleştirmek gayesini güden cemiyetin amacını
birkaç başlık altında toplamak mümkündür.
-Öncelikle Bosna-Hersek ulemasını bir araya getirerek dayanışmasını sağlayıp, ulama
sınıfının menfaat ve haysiyetlerini muhafaza ve ilmiyenin layık olduğu dereceye yükselmesi
hususuna gayret eylemektir.
-Müslümanlar arasında gerekli olan eğitimin ve özellikle dini eğitimin yayılması,
-Dini duyguların güçlendirilmesi,
-Dini vazifelerin icrasında teşviklerde bulunulması,
-Cehalet yoluyla İslam ahali arasına giren muzır adetlerin ortadan kaldırılmasına çalışmak,
-Yeknasak ve İslam ruhuna uygun talim ve terbiyenin verilmesine gayret etmektir.
Bundan başka cemiyet, kendi üyelerinden fakir olup herhangi bir gelire sahip olamayanların
yetimlerine yardım edeceği gibi, özel durumlarda bizzat üyelerine de yardım elini uzatacaktır.

�Özellikle resmi ve hususi mektep muallimleri ve müderrislerin terfi ve haklarının korunması
için her türlü vasıtayla çalışacaktır.
Yukarda zikredilen vazifeleri yerine getirmek için;
1- Cemiyetin fikirlerini neşretmek, faydalı yazılar ve nasihatleri içeren bir mecmua
neşredilecektir.
2- Dini ve ilmi kitap ve risale basılacaktır. (Misbah, 1912: Nu. 1-2, s.16.)
3- İhtiyaç duyulan yerlere kabiliyetli vaizler gönderilecektir.
4- A- Bosna-Hersek Müslümanlarına mahsus olan “Evkaf ve Maarif-i Muhtariyet
Nizamnamesi” gereğince teşkil edilen “İdare Heyetleri”nin Evkaf ve Maarif-i
İslamiye hususundaki işlerini dikkatlice inceleyecek,
B- Mektep ve medrese, öğretmen ve müderris olmak üzere tayin edilecek kişilerin
liyakatli olmasını arayacak,
C- Evkaf ve Maarif varidatıyla hükümet tarafından verilen ianenin birinci derecede
Maarif-i Diniye-i İslamiyeye tahsis olunmasına çalışacaktır.
5- Zikredilen Muhtariyet Nizamnamesinin dışında kalan hususi mektep ve medaris-i
İslamiyenin çoğaltılmasına gayret edilecek ve gerek bu husus ve gerekse diğer
hususlarda nizamnamenin hukuk ve selahiyeti muhafaza edilecektir.
6- Evkaf ve Maarif İdare Heyetlerine, şer’i kaidelere ve vakfiyelere aşina ve bunları
muhafaza edecek kişilerin seçilmesine gayret edecektir. ( Misbah, 1912: Nu. 3-4, s.31)

Teşkilat Yapısı
Cemiyet, Cemiyet-i ilmiye olarak, hiçbir siyasi fırkaya mensup olmayacaktır. Bununla
beraber Bosna-Hersek İslam ahalisi hakkında faydalı gördüğü teşebbüsleri, hangi taraftan
çıktığına bakmaksızın desteklemeyi vazife bilecektir (Misbah, 1912: Nu. 1-2, s.16).
Cemiyetin bu hususa azami bir dikkat gösterdiğini, siyasi fırkalara itibar etmediğini
görüyoruz.

Cemiyetin Maddi Kaynakları
Cemiyetin maddi kaynakları olarak, cemiyet nizamnamesinin dördüncü maddesinde
şunlar sayılmaktadır:
1- Azalık ücretleri

�2- İhsanlar
3- Hediye ve vasiyetler
4- Kitap, Risale ve diğer cemiyet namına satılan eşya varidatı (Misbah, 1912: Nu. 3-4,
s.31).

Cemiyetin Üyelik Şartları
Cemiyete üyelik için herhangi bir şart bulunmamaktadır. Her Müslüman kadın ve erkek
belirtilen üyelik ücretini vermek ve cemiyet nizamnamesine bağlı olmak şartıyla üye
olabilirler. Bununla birlikte cemiyet üyelerinin bir takım kısımlara ve verdiği aidat nispetinde
bir takım derecelere ayrıldığını görüyoruz. Cemiyetin beş türlü azası bulunmakta ve bu
azalarda beş mertebeye ayrılmaktadır.
Üyelik statüsü şöyledir;
1- Asli üye
2- Yardımcı üye
3- Azay-ı Müessisin (Kurucu üye)
4- Azay-ı Muhsine (Bağışta bulunan üye)
5- Fahri üye
Asli ve yardımcı üyeler aşağıdaki derecelerden hangisini dilerlerse alabilirler. Bu
dereceler ve ödeyecekleri aidat şöyledir;
-

Birinci mertebede bulunanlar ayda 4 kron verirler,

-

İkinci mertebede bulunanlar ayda 2 kron verirler,

-

Üçüncü mertebede bulunanlar ayda 1 kron verirler,

-

Dördüncü mertebede bulunanlar ayda 50 heler verirler,

-

Beşinci mertebede bulunanlar ayda 20 heler verirler ( Misbah, 1912: Nu. 3-4, s.32).

Asli üye olmak için ilim ehli olmak gerekir ki bunlar şunlardır; meclis-i ilmiye azaları,
müftüler, müderrisler, hükkam-i şer’i şerifle mülazımeyn-i şer’iyye, mekteb-i ibtidai ve
sıbyan mektebi muallimleri, seyyar muallimler, genel mekteplerdeki din muallimleridir.
Bunlardan başka ilmiye hizmetlerinden birini ifa etmeye “cemiyet idare heyeti” tarafından
muktedir olduğu kabul edilen kişiler de asli aza kabul edilirler ( Misbah, 1912: Nu. 3-4, s.32).
Müslüman olan her şahıs defaten veya bir sene zarfında, cemiyet kasasına 300 kron
vermek şartıyla kurucu üye olabilir. Yine aynı şekilde 600 kron ödeyen veya bu kıymette bir

�şey hediye eden kimse Azay-ı Muhsineden (Bağışta bulunan üye) olabilir. Cemiyet-i İlmiyeye
veya Bosna-Hersek Müslümanlarının dini eğitimine hizmet ve himmetlerde bulunan kimseler
cemiyet heyet-i idaresinin teklifi ile fahri üye sayılırlar. Cemiyet idare heyeti, intihap olunan
fahri üyelere hemen asıl ve bağışçı üyelere de ücretlerini tamamen verdiklerinde şehadetname
vereceklerdir (Misbah, 1912: Nu. 3-4, s.32).
Cemiyete edilen vasiyetlerden elde edilen varidat, nizamname gereğince vasiyeti yapanın
isteği

doğrultusunda

harcanacaktır.

Şayet

vasiyet

sahibi

herhangi

bir

bildirimde

bulunmamışsa, o takdirde Cemiyet idare heyetinin gerekli gördüğü alanlara harcanacaktır
(Misbah, 1913: Nu. 6-7, s.56).

Cemiyet Üyelerinin Hak ve Vazifeleri
Heyet-i Umumiye’nin senelik toplantısından altı ay önce kayıt olup, bu müddet zarfında
üyelik ücretini tamamen yatıran asil üye ile ilmiyeye mensup olan kişi, kurucu ve bağışçı üye
olma hakkına sahiptir. Diğerleri ise merkez ve şube toplantılarında hazır bulunmak ve
cemiyetin idare heyetine yazılı teklifte bulunmak hakkına sahiptirler. İdare heyeti bu gibi
teklifleri münasip görürse, heyet-i umumiyeye arz eder. (Bu maddede intihap için aranan şart,
henüz Cemiyet-i İlmiyenin kuruluşu için yapılan birinci toplantıda aranmaz.)
Cemiyet Üyelerinin Vazifesi:
1- Muntazam olarak ve her ay başında üyelik ücretini vermek,
2- Cemiyetin maksat ve menfaatini temin için uğraşmak,
3- Cemiyet Nizamnamesi ile Heyet-i Umumiye ve İdare Heyetinin kararlarına itaat
etmek,
4- Adab-ı İslamiyeyi muhafaza etmek,
5- Asil azalar için, İslami açıdan örnek olmak ve ilmiye ehline yakışmayan ahvalden
uzak durmak (Misbah, 1913: Nu. 6-7, s.56).
Üyelik ücreti her ay başında veriliyor. Ancak isteyen üye birkaç aylık birden verebilir. Bir
aza üç ay süreyle üyelik ücretini ödemezse, kendisine idare heyeti tarafından bir ihtarname
gönderilir. Buna rağmen borçlu olduğu ücreti yatırmazsa, cemiyetin azalık defterinden ismi
silinir. Önceki vermiş olduğu parayı talep etme hakkına sahip değildir.
Bunun gibi kurucu ve bağışçı üyeler için de üyelik tarihinden itibaren bir sene zarfında üyelik
ücretini vermeyenlere ihtarname gönderilir. Takip eden üç ay zarfında borcunu ödemezse,

�kayıtları silinir. Önceden vermiş oldukları parayı isteme hakları yoktur (Misbah, 1913: Nu.
13, s.102).
Aşağıdaki sebeplerden birisi ile üyelikten ayrılınabilir:
1- İstifa ile,
2- Ölüm ile,
3- Bosna-Hersek dışına göç etmekle,
4- Cemiyetten tard edilmek suretiyle (Misbah, 1913: Nu. 13, s.102).
Bir üye kendiliğinden Cemiyet-i İlmiye menfaatini ihlal ederse veya açıktan açığa cemiyet
nizamnamesine muhalif harekette bulunur, alelhusus asli üye olup da şeraite aykırı hareket
ederse, öyle üye cemiyetten tard olunur. Bu şekilde idare heyeti tarafından tard edilen üye,
dilerse heyet-i umumiyeye yazılı olarak itirazda bulunabilir. Kesin olarak tard edilen üye
cemiyetin gazetesinde ilan edilir (Misbah, 1913: Nu. 13, s.103).

Cemiyetin İdare Heyeti
Cemiyetin idare heyetleri , “Merkez İdare Heyeti” ile “Heyet-i Umumiye”den ibarettir.
Heyet-i Umumiye cemiyete yukarıdaki üyelik şartlarını taşıyan kişilerin dahil olduğu üyelerin
tümünden oluşur.
Cemiyetin işleri ile en çok meşgul olan Merkez İdare Heyeti’dir. Bu heyet 22 üyeden
oluşmaktadır. Bu üyelerden 10’u Saraybosna’dan olacak ve bunlardan ikisi muallim olacaktır.
Diğer 12 üye her sancaktan ikişer üye olmak üzere seçilecektir. Merkez idare heyeti üyeleri,
cemiyetin Heyet-i Umumiyesi’nin açık veya gizli oyu ile seçilir.
Merkez idare heyeti üyeleri iki sene için seçilirler. Fakat Saraybosna’dan seçilen azaların
yarısı iki sene daha görev yaparlar. Göreve devam edecek olan 5 aza kura ile belirlenir. Bu
beş aza sonraki seçimlerde idare heyeti azalığından muaf tutulur. Onların yerine başkaları
seçilir. Hulasa Heyet-i Umumiye her seçimde Saraybosna’dan olan azanın beşini bırakır,
beşini yeniden seçer. Böylece Merkez İdare Heyeti için her iki senede 17 aza seçilir. Önceden
seçilmiş olan azalar yeniden merkez idare heyetine seçilebilirler (Misbah, 1913: Nu. 13,
s.103-104).

Cemiyet’in Faaliyetleri

�Cemiyetin şüphesiz en önemli faaliyeti, Arap harfli Boşnakça ve Türkçe olmak üzere iki
dilde yayın yapan Misbah (Lamba, Aydınlık) adında bir mecmua çıkarılmasıdır. Mecmuanın
başlığında "Misbah Ayda İki Defa Çıkar; Dinî, İlmî, Edebî Mecmua-i İslâmiyedir." ifadesi yer
alır (Misbah 1912: Nu. 1-2, s.1). Mecmuanın iki dilde yayın yapma kararı ilk sayıda
gerekçeleri ile birlikte açıklanır (Geçer 2009: 15). Buna göre: "Misbah'ın kısm-ı a'zamını Arap
hurûfuyla Boşnakça neşrediyoruz. Bu cihetle neşriyatımızı vatan haricinde olup lisanımızı
bilmeyen ihvan-ı dinimiz anlamıyor. Bunun için heyet-i idare bazı mühim makaleleri,
alelhusus Bosna-Hersek Müslümanlarına müteallik olup hariçteki ihvanımızın bilmesinde
faide melhuz olan mevâddı (konuları) Türkçe yazacağı gibi Arapça veya Türkçe olup BosnaHersek Müslümanlarının teyakkuz ve intibahına (uyanışına) hizmet edecek makaleleri de
tercüme edecektir." (Geçer, 2010: 9)
Mecmuanın ilk iki yıl (1912,1913) yayınlanmış olan sayıları çok sayfalı olup, çoğunlukla
birden fazla sayının bir arada olacak şekilde çıktığını görüyoruz. Derginin sayfaları iki sütun
olup, sayfa numaraları ilk sayıda 1’den başlayıp, elimizdeki bir arada yayınlanan 22-2324’üncü sayının son sayfası 200 olarak numaralanmıştır
1913 sonlarından itibaren “Yeni Misbah” başlığıyla çıkan dergi, çoğu zaman yalnızca iki
sayfadan ibaret olup bu kez sayfalar üç sütun olarak yayınlanmıştır.
Mecmua ismiyle özdeşleşen ve cemiyetin kuruluş amacıyla örtüşen bir yayın politikası
takip etmiştir. Bosna ve Hersek Müslümanlarına ışık tutmuş ve onları cemiyetin amaçları
doğrultusunda aydınlatmıştır. Dolayısıyla cemiyetin faaliyetlerini derginin yayın hayatından
takip etmek mümkündür. Bu cümleden hareketle diyebiliriz ki, cemiyet faaliyetlerini daha çok
Müslüman çocuklara yönelik olarak verilen örgün eğitimdeki meselelere el atmakta ve yine
Müslüman halkın eğitimi konusunda yoğunlaştırmıştır. Zaten cemiyetin kurucularının ve
üyelerinin eğitimci kişiler olması, faaliyet konusunda da eğitimi ön plana çıkarıyor.
Cemiyetin faaliyetlerini mecmuanın yayın hayatından şöyle tespit edebiliriz:

a. Örgün Eğitime İlişkin Faaliyetleri
Cemiyetin, Bosna-Hersek hükümetine (Misbah 1913: Nu. 6-7, s.47) ve Bosna-Hersek
Evkaf ve Maarif Müdüriyetine (Misbah 1913: Nu. 14-15, s.113; Misbah 1913: Nu. 16-17,
s.134)) hitaben tarih ve sayılı yazılar yazıyor olması, onun hükümet tarafından İslam ahalinin
eğitimi konusunda muhatap alındığını göstermektedir. Misbah’ta yayınlanan diğer yazıların
içeriklerinden de hükümet tarafından yürütülmekte olan Müslümanlara yönelik örgün eğitim

�konusunda cemiyetin müdahil olduğu anlaşılmaktadır. Mecmuanın yayınlarından bu konuda
şu hususlara ilişkin faaliyetleri tespit edebiliyoruz:
-

Mecmuadaki “Evkaf ve Maarif Meclis-i Kebir-i Azay-ı Kiramının Nazar-ı Dikkatine”
başlıklı yazıda; dini, milli ve ahlaki eğitimin toplum hayatındaki önemi vurgulandıktan
sonra, çocuklarımıza verilecek eğitim ve öğretimin ıslahına ilişkin talepte bulunuluyor.
Ancak ıslah edilmiş eğitim kurumlarının gayeyi tahakkuk ettireceği savunularak,
mektepleri yaygınlaştırmak yerine ıslahına önem verilmesi isteniyor (Geçer, 2009:86).
Yani eğitimde yenileşmenin önemi kavranmış olarak, nicelikten çok niteliğe önem
verilmesi esas alınmalıdır deniyor ve Müslüman çocukların eğitiminde niteliğin
artırılması konusunda talepte bulunuluyor.

-

Bu cümleden olmak üzere mecmuanın başyazarı Salih Safvet Başiç’in bir yazısında
İlk mekteplerin ıslahı ele alınarak, öncelikle mekteplerde takip olunacak usul ve
derslere yönelik bir düzenlemenin yapılması isteniyor. Sonra mektep binalarının
modern eğitimi gerçekleştirecek bir yapıya kavuşturulmasına ve nihayet bu okullarda
eğitim faaliyetini yürütecek olan heyetin ıslahatın ruhuna uygun olmasına dikkat
edilmesi isteniyor (Geçer, 2009:123). Medreselerin ıslahını ele alan bir başka yazıda
da, ata yadigârı medreselerin ihmal yüzünden harap ve bitap bir durumda olduğu
vurgulanarak, bütün Müslümanların bundan sorumlu olduğu belirtilip göreve davet
ediliyor (Geçer, 2009:125).

-

Bosna-Hersek Reis’ül Uleması Hafız Süleyman imzasıyla yayınlanan “Bosna-Hersek
Evkaf ve Maarif Müdüriyeti Behiyyesine” başlıklı yazıda, Müslümanlara yönelik
eğitim veren medreselerin dereceleri, statüsü ve okutulan dersler yer alıyor. Buna göre
o dönemde Bosna-Hersek’te iki türlü Medrese vardır. Bunlardan ilki “Kaza
Medreseleri” olup dört yıllık eğitim yapmaktadırlar. Bu medreselerden mezun olanlar,
imam, hatip, köy veya küçük kazalarda vaiz yada sıbyan mekteplerinde muallim
olabiliyorlar. İkinci tür medreseler ise sekiz yıllık eğitim veren “Sancak
Medreseleri”dir. Kaza Medreselerinin mezunları isterlerse Sancak Medreselerinin
beşinci sınıfından itibaren bu medreselere devam edip tahsillerini tamamlayabilirler.
Bu medreselerde Türkçe, Arapça, Boşnakça ve Almanca olmak üzere dört dil
öğretilmektedir. Bu okullar leyli (gececi) ve nehari (gündüzlü) olmak üzere iki
kısımdır. Yazının sonunda Sancak Medreselerinde sekiz yıl süreyle hangi derslerin
okutulacağı tablo olarak verilmiştir (Misbah 1913: Nu. 14-15 s.113-114).

�-

Mecmuadaki bir başka yazıda, mekteplerin bir milletin dini, ahlaki ve tarihi değerleri
açısından arz ettiği önem üzerinde uzun uzun durulduktan sonra, cemiyetin mektep ve
medreselerin ıslahı konusunda sorumlu olduğu hatırlatılıyor. Bu konuda cemiyetin
ilgili kurumlar nezdinde girişimde bulunması talep ediliyor (Misbah 1913: Nu. 12
s.92-94).

-

Yine Salih Safvet Başiç imzasıyla yayınlanan “Anlaşılalım” başlıklı yazıda,
Müslüman çocuklara yönelik eğitim veren Saraybosna’daki okulların durumuna dikkat
çekilerek, Cemiyet-İ İlmiye’nin bundan rahatsızlık duyduğu ifade ediliyor. Şöyle ki;
“Saraybosna’da eğitim veren ve Müslüman halka önderlik edecek naib ve kadı
vekillerini yetiştiren bir okul olan “Mekteb-i Nüvvab”a, cemiyetin tasvip etmediği ve
yanlış Kur’an tercümesi yaptığı şaibesi bulunan Haciç Osman Nuri Efendi isminde bir
kişi getirilmiştir. Diğer yandan İnas (kız) mektebine Hristiyani taassubu malum olan
Madam Tandariç adlı birisi müdire olarak atanmış, muallim olarak da Cizvit terbiyesi
almış hanımlar görev yapmaktadır. Bu okula giden kızlarımız dini, milli ve ahlaki
eğitimden mahrum yetişmektedir” denilmektedir (Geçer, 2009:94).

b. Halk Eğitimine İlişkin Faaliyetleri
-

Dergide “Halkın Eğitimi” başlığıyla yazılan bir yazıda, bütün medeni milletlerin en
başta gelen meselesinin halkın eğitimi olduğu, üstelik bu konunun mukaddes bir
vazife olduğu hatırlatılıyor. Genellikle vaaz ve nasihate muhtaç olan halkın, BosnaHersek’te ihmal edildiği, köyler şöyle dursun pek çok kasabada bile senede bir defa
vaaz ve nasihat duymadığını bunun bir an önce çaresinin bulunması gerektiği
belirtiliyor (Yeni Misbah, 1914: III. Sene Nu. 16, s.1).

-

Mecmuanın hemen her sayısında yayınlanan makale ve yazılarla, cemiyetin bir
amacının da halk eğitimi olduğu hatırlatılarak bu uğurda cemiyet ve üyeler harekete
geçirilmeye çalışılıyor. Özellikle mecmuanın baş muharriri konumundaki Salih Safvet
Başiç’in, derginin her sayısında yazmış olduğu yazılarıyla bu görevi yerine getirmeye
çalıştığını görüyoruz (Geçer, 2009:62).

-

Halk eğitimi amacıyla kurulmuş olan cemiyet, bu konuda basın ve yayının önemini
kavramıştır. İslam dünyasının da bu yolu kullanarak aydınlatılması gerektiği
vurgulanarak, bu konudaki İslam dünyasındaki örneklerinin dikkate alınıp gayret sarf
edilmesi öneriliyor. Bu anlamda İstanbul’daki Sebilürreşat dergisi gibi Misbah’ın da
böyle bir rol üslenmesi isteniyor (Misbah, 1913: Nu. 6-7, s. 44-45). Yine Cemiyet-i
İlmiyenin hemen her yerde bulunan azalarının, bulundukları mahallerde çalışarak,

�halkın anlayacağı bir dille dini ve ahlaki kitapların yayınlanması tavsiye ediliyor
(Geçer, 2009:80).
-

Halkı aydınlatma konusunda zaman zaman gaflete düşüldüğüne dikkat çekilerek,
yetişmiş insanlarımızın kahve köşelerinde birbirlerine nutuk çekmek yerine köylere
giderek halkın tenvir edilmesine yardımcı olunması isteniyor (Geçer, 2009:80; Yeni
Misbah, 1913: Nu.3, s.1).

-

Halkın dini eğitimi konusunda mecmuada zaman zaman tefsir-i şerif (Misbah, 1913:
Nu. 16-17, s. 1;), Akaid (Misbah, 1913: Nu. 20-21, s.156; Misbah, 1913: Nu. 22-2324, s. 176) ve diğer muamelata ilişkin yazılar da yayınlanıyor.

c. Diğer
Mecmuanın yayın hayatından anladığımız kadarıyla, temel sorumluluk alanı olan örgün ve
halk eğitimi konularının dışında halkı bazı siyasi, sosyal ve dini konulardan haberdar etmek
şeklinde bir vazife üslendiğini de görüyoruz. Mecmuanın bu yanı bir bakıma gazetecilik
sorumluluğunun bir parçası gibidir. Bu türden olan bilgilendirme ve habercilik amaçlı yazıları
da diğer faaliyetler başlığında veriyoruz. Bu tür faaliyetleri şöyle sıralayabiliriz:
-

Halk İslam dünyasında meydana gelen olaylardan haberdar edilerek, İslam dünyasının
meselelerine karşı duyarlı hale getirilmeye çalışılıyor. Mesela son asırlardaki İslam
Hristiyan mücadelesine dikkat çekilerek, Türkiye’nin İslam dünyası için önemi
vurgulanıyor. Balkanlı devletlere karşı verdiği savaş üzerinde duruluyor. Türkiye’ye
maddi ve manevi yardımların yapılması isteniyor. Hilal-i Ahmer Cemiyeti namına
bağış kampanyası başlatılıyor (Misbah, 1912: Nu. 3-4-, s. 27-28). Bu cümleden olmak
üzere, Trablusgarp Savaşı (1912) esnasında sadece Saraybosna’da kurulan Hilal-i
Ahmer Cemiyeti komisyonu tarafından 15000 Osmanlı lirası kadar para toplanarak,
İstanbul’daki Hilal-i Ahmer Cemiyeti merkezine gönderilmiştir. Buna ilave olarak
Balkan Savaşı esnasında da cemiyetin gayretleriyle çeşitli komisyonlar kurulmuş ve
yardımlar toplanmıştır. Bu kapsamda 25000 liradan fazla bir paranın toplanarak
gönderildiği anlaşılmaktadır (Geçer, 2012:103).

-

İslam dünyasında vuku bulan gelişmelerden haberler verilerek bunların hakkında
yorumlar yapılıp halk aydınlatılmaya çalışılıyor. Enver Paşa’nın Harbiye Nazırlığına
atanması, onun İslamcı bir kişiliğe sahip olduğu öne çıkarılarak, İslam âlemi için
hayırlı bir gelişme olarak duyuruluyor (Geçer, 2009:103). İkinci Balkan Savaşı
sonrasında Edirne’nin istirdadı haberi de halka müjdeli bir gelişme olarak verildikten

�sonra, Avrupa’nın Balkan Savaşları esnasında Osmanlı Devleti’ne karşı takındığı
tutum eleştiriliyor (Misbah, 1913: Nu. 20-21,s. 153).
-

Yine İslamiyet ve Müslümanlar aleyhine ortaya çıkan gelişmelerden de haberler
verilerek, bu tür gelişmelere tepkiler ortaya konuyor. Mesela Budapeşte’deki hayvanat
bahçesinde cami şeklinde bir ahır yapılması ve bu olayın da Paris’te yayınlanan “Le
Matin” gazetesinde alaycı bir şekilde haber edilmesine tepki gösteriliyor (Misbah,
1913: sene II, Nu. 3,s. 2).

-

Diğer başlığında zikredebileceğimiz bir başka faaliyet de, Bosna ve Hersek’te
Müslümanlar tarafından kurulmuş olan ve yetimlerin eğitimi için gayret gösteren fakat
ne yazık ki o zamana kadar (Mart 1913) gelişememiş olan “Gayret Cemiyet-i
Hayriyesi”ne sahip çıkılması isteniyor. Zira Cemiyet-i İlmiye ile aynı gayeye hizmet
ettiği ve cemiyet nizamnamesinin de Bosna ve Hersek Müslümanlarına hizmet etmeyi
gaye edinen cemiyetlerle işbirliği etmeyi öngördüğü belirtiliyor (Geçer, 2009:66).

-

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’nin vefat haberi “Mevt’ül Alim, Mevt’ül Alem”
başlığıyla veriliyor. Yazıda İsmail Hakkı Efendi’nin İslam dünyası açısından önemine
vurgu yapıldıktan sonra, sonuçları üzerinde yorumlar yapılıp, onun vefatının İslam
dünyası için büyük bir kayıp olduğu belirtiliyor (Misbah, 1912: Nu. 3, s. 2).
Anlaşılıyor ki derginin yayın politikası içerisinde halkı bu tür gelişmelerden de
haberdar etmek de var.

Sonuç
Kurum ve kuruluşların amaç, hedef ve faaliyet alanlarını devrin şartları ve toplumun
ihtiyaçları belirler. Bosna ve Hersek ulemasının kurmuş olduğu Bosna ve Hersek Cemiyet-i
İlmiyesi de kendi döneminin şartlarının ve ihtiyaçlarının bir ürünü olarak doğmuştur.
Dönemin şartlarına baktığımızda şunu görüyoruz: Bosna-Hersek, geçici kaydıyla AvusturyaMacaristan’a verilmişti. Dolayısıyla halk bir gün yeniden Osmanlıyla bütünleşeceği ümidiyle
yaşamaktadır. 1908 yılında Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edildiği açıklanmış ve
Osmanlı da bunu kabullenmiştir. Bu halkta bir korku yaratmıştır. Ama zayıfta olsa ümit
devam etmektedir. Fakat Balkan Savaşları ve ortaya çıkan yeni gelişmeler ümitleri tümüyle
suya düşürmüştür. İşte böyle bir zamanda İslam ulema; dini, milli ve ahlaki değerlerini
koruma refleksiyle ortaya çıkarak, bir dayanışma içgüdüsüyle teşkilatlanıyor. Cemiyetin amaç
ve gayesi ile faaliyetleri bu hususu açık bir şekilde göstermektedir.

�Cemiyetin kurcuları büyük ölçüde Osmanlı atmosferinde yetişmiş kimselerdir. Ya da Osmanlı
kültürünün hakim olduğu kişiler olduğu anlaşılmaktadır. Aradan otuz yılı aşkın bir süre
geçmiş olmasına rağmen böyle bir yapının olması özellikle Müslüman halkta bir gün
Osmanlıya kavuşacağı inancının yaşatıldığını göstermektedir.
Cemiyetin, Osmanlının son dönemine hakim olan fikirlerden “İslamcılık” politikasına yakın
olduğu söylenebilir. Zira cemiyetin yayın organı durumundaki “Misbah” dergisinin yayın
politikası bunu açıkça göstermektedir. Yine Osmanlıda İslamcı yayınlarıyla bilinen
Sebil’ürreşat’la paralel bir yayın politikasına sahip olması, İslamcı yazar olarak tanınan ve
Sebil’ürreşat’ın başyazarı olan Mehmet Akif’in yazılarından alıntılar yapılması hatta bazen
bu yazıların tamamen yayınlanması bu düşüncenin önemli göstergesidir. Belki de İslamcı
politika cemiyetin içinde bulunduğu şartların ürünüdür.
Sonuç olarak cemiyetin, imkânsızlıklar içerisinde yapmış olduğu faaliyetlerle, belirlemiş
olduğu amaca yeterince hizmet ettiği söylenebilir. Aradan bir asrı aşkın bir zaman geçmiş
olmasına rağmen, Osmanlının varisi Türkiye Cumhuriyeti’ne olan bugünkü gönül bağı, onca
baskı, katliam ve zorunlu göçlere rağmen bugün Bosna ve Hersek coğrafyasına karşımızda
duran dini yapı bunun en güzel göstergesidir.

Kaynakça
A. Belgeler
-

(BOA, A.}MKT.MHM. 221/33)

-

(BOA, A.}MKT.MHM. 244/60)

B. Süreli Yayın
-

Misbah, 1912-1913, Muhtelif Sayılar.

-

Yeni Misbah, 1913-1914, Muhtelif Sayılar.

C. Telif Eserler
-

Akgün, M. (1995)Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ve Mecmua-i Fünunun Felsefi Açıdan
Taşıdığı Önem, Felsefe Dünyası, Sayı 15.

-

Darkot, B. (1997) İslam Ansiklopedisi, “Bosna-Hersek” Maddesi, Cilt II, s. 729-235.

-

Doğan, İ. (1993) “Osmanlıdaki Bilimsel Topluluklar Çevresinde Bizdeki Bilim
Eğitimi Geleneği, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'na Bazı Öneriler", Eğitim
Bilimleri I. Ulusal Kongresi Bildirileri 11-1, Ankara, MEB Yay. s.157-174.

�-

Geçer, G.Osman (2009) Bosna-Hersek’te Bir Osmanlı Aydını Salih Safvet Başiç,
Tuzla.

-

Geçer, G. Osman (2010) “Türkçenin Çekilmeye Direndiği Bir Vatan: Bosna-Hersek”
III. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu, 16-18 Aralık 2010, İzmir.

-

Geçer, G. Osman (2012) “Bosna-Hersek’te Hilal-i Ahmere Maddi Yardımlar: Misbah
Mecmuası Örneği (1912-1914)” Türklük Bilimi Araştırmaları, Yıl 17, sayı 31, s. 99110.

-

Gümüşsoy, E. (2007) “Tanzimattan Sonra Halk Eğitimi İçin Kurulan İki Cemiyet:
Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye ve Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye”, Eskişehir
Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 8, Sayı 2, s. 173-192.

-

Ünal, T. (1978) Türk Siyasi Tarihi 1700-1958, Ankara.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12071">
                <text>2285</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12072">
                <text>BOSNA VE HERSEK CEMİYET-İ İLMİYESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12073">
                <text>ÖZKAN, Salih </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12074">
                <text>Anahtar Kelimeler; Bosna-Hersek, Cemiyet-i İlmiye, Misbah.  ÖZET  Her ne kadar Tanzimat Fermanı, daha çok siyasi, sosyal, idari ve hukuki yapıda değişimi öngören bir metin olsa da, Tanzimatçılar yenileşmenin temel şartının eğitim ve yeniliklere öncülük edecek aydınları yetiştirmek gerektiğini kavramışlardır. Tanzimatçıların bu tutumu, Tanzimat sürecini bir aydınlanma süreci olarak karşımıza çıkarmaktadır. Bu dönemde yenileşme davası, yukardan lütfedilen bir dava olmaktan çıkmış, aydınların savunduğu bir davaya dönüşmüştür. Aydınlar çeşitli cemiyetler kurarak toplumu aydınlatmayı kendilerine bir görev saymışlardır. 1861’de kurulan “Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye” ve 1879’da kurulan “Cemiyet-i İlmiye” halk eğitimi amacıyla kurulan bu türden cemiyetlerdir. Bosna-Hersek Osmanlı Devleti’nden ayrıldıktan sonra, özellikle İstanbul’da yetişmiş, Osmanlı aydını diye tabir edebileceğimiz bir takım aydınlar, 28 Eylül 1912’de “Bosna ve Hersek Cemiyet-i İlmiyesi”ni kurarlar. Tıpkı Osmanlıdaki örneğinde olduğu gibi bir de “Misbah” adıyla dergi çıkarırlar. Bu çalışmada cemiyetin kurucuları, üyelik esasları, cemiyetin amacı, faaliyetleri tespit edilerek, Bosna ve Hersek halkının eğitimine katkısı ortaya konmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12075">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12076">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12077">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="12078">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="3306" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="4098">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/08e1f1b88f6b1af435e93fdbaa389391.pdf</src>
        <authentication>67eee59a9595f3b00753d7d68b951d42</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="25328">
                    <text>Bosna-Hersek ve Türkiye Arasındaki Kültürel Etkileşim ile Türkçeden
Kalan Sözcüklerin Anlambilimi
Sanja KREHIC
International Burch University
Türk Dili ve Edebiyatı
sanja_krehic@hotmail.com
Summary: Even before the times when Ottoman Empire arrived to the Balkans area, words
have been borrowed through trading of goods and cultural interaction from Avarian Tatars,
who have borrowed lexemes not only to Bosnian language, but also to the whole teritory of
languages that have Slavic origin (Serbian, Croatian, Bulgarian, Hungarian etc.). Because of
direct contact and interaction of Turks and Bosnians, majority of words were borrowed
during the time of long-term existance of Ottomans on the teritory of Bosnia-Herzegovina.
For native speakers of Bosnian language, those words are not felt as borrowed, but they
became part of Bosnians’ national, intelectual and spiritual being. After many centuries and
numerous linguistic changes that have occured, these words have gone through various
processes on semantical level, which is described in this paper.
Anahtar kelimeler: semantik, anlambilim, turcizam, anlam değişimleri, semantik
adaptasyon, semantik değişim.

Giriş
Fatih Sultan Mehmet’in 1463 yılının mart ayında Bosna’yı fethetmesiyle birlikte Türkçe ve Boşnakça
dilleri arasında doğrudan bir etkileşim başlamıştır. Bu etkileşim zamanla Boşnakça’ya Türkçe kelimelerin
girmesini sağlamıştır. Boşnak dilinde yaklaşık 9000 Türkçe kelime günlük hayatta kulanılmaya başlanmıştır.8
Boşnakça’da Türkçe’nin etkisi sadece Osmanlı’nın bölgede hakim olduğu dönemlerde değil, Osmanlı’nın
Bosna’yı terk etmesinden sonra da Türkçe etkisini devam ettirmiştir. Gerek konuşma gerek yazı dilinde Türkçe
kelimeler bulunmaktadır ve Boşnaklar için milli kimliklerine önemli bir katkı olarak görülmekte birlikte bu
sözcükleri kendi kültürlerinin kucağına alan Boşnaklar bu tür kelimeleri kendilerinden bir parça olarak
görmektedirler.

Türkçe’den Boşnakça’ya Geçen Kelimelere Genel Bir Bakış
Türkiye ve Bosna-Hersek arasındaki kültürel etkileşim (burada göçmenleri, boşnak bilim adamlarının
Osmanlı imparatorluğu’nun dört köşesinde okumalarını, ticaret, bilgi, kültür, gelenek, müzik ve mutfak
değişimleriniö folklor vb. kast ediyoruz) ile ilgili gözlemlerimiz sırasında başlangıç hipotezimiz Boşnak dilini
konuşanlar için Türkçe kelimelerin yabancı kelimeler olarak değil de onların, kültürel, ulusal ve ruhani
varlıkların bir parçası olarak görüldüğüdür, ve onları bu mantık çerçevesinde anlambiliminin güneşinin
ışıklarıyla ışıklandırmaya çalışacagız.
Boşnakça’daki Türkçe etkilerine girmeden önce bazı teknik terimleri ifade etmek gerekmektedir. Bu
terimlerin başında Turcizmi ve Oriyentalizmi kavramı gelmektedir. Orijentalizmi u književom djelu – lingvistička
analiza – (Edebi Eserlerde Oriyental Kelimeler – Dilbilim analizi) adlı çalışmasında Dr. Hanka Vajzoviç yeni
tarihli Türkçeden veya Türkçe aracılığıyla Arapça ve Farsça gıbi dillerden gelen tüm yabancı sözcüklerin terimi
olarak Oryantalizmi (oriyental dillerinden alınmış kelimeler) olarak belirtiyor.
Öte yandan, bu sözcüklerin sadece doğu dillerinden (Arapça, Farsça) değil de Yunanca (avlija) gibi
diğer dillerden de geldiğini savunan Porf. Dr. Dalibor Brozoviç’in gibi farklı görüşler de var ve o görüşlerden
birincisine göre bu sözcüklerin Boşnakçaya Türkçe vasıtasıyla geldiği öne sürülmüş, ve bu nedenle onlara ancak
Turcizmi denilebilir.

8

Abdulah, Škaljić, Turcizmi u srpskohrvatskom jeziku, Svjetlost, Sarajevo, 1965. (Bu çalışmada Abdulah Şkalyiç 8742
Türkçe’den kalan kelime toplamış ve bu numara daha büyük olduğunu belirtmektedir.

314

�Söz konusu Bosna-Hersek ile Türkiye arasındaki iletişim olduğu ve bu tür kelimelerin Türkçe’ye ve
Türçe’nin gramerine uyuduğu için daha önce üzerinde bahsettiğimiz Turcizmi terimini kabul edip destekliyoruz
ve daha iyi terim olduğunu kanaatındayız.
Kendimize bazı Türk kelimelerinin Bosna halkı arasında yabancı kelimeler kategorisinde mi
hissedildiği sorusunu soruyoruz. Bu sorunun cevabı olumsuz olacaktır! Kesin bir örnek ve gösterge olarak da bu
kelimelerin Hırvat edebiyatında, alınmış yahut yabancı kelime olarak hissedildiğini söyleyebiliriz. Budala,
kašika, sevdah, mahala, šećer, sat gibi Türkçe kelimeler Boşnak edebiyatında hiç yabancı kelime gibi dikkat
çekmezler, çünkü Türkçe kelimelerin çoğu yerli sözcük gibi hissedilir. Balkanlarda yaşayan bir şahsiyet günlük
yaşamda daha çok Avrupa ve batı amaçlı lisan kullandığını gösterir bizlere, ama bu konuda elden gelen bir şey
yoktur. Neden, çünkü hatırı sayılır sayıdaki Türk dilinden alıntıların yerli kelime haznesi olarak bilinir. Vuk9
zamanında bile dilde temizlik gibi bir amaca yönelmemiştirler.
Alınan kelimeler arasında en fazla yeri, isimler alır, sonrasında da iştikak ve iki ayrı dilden alınan
kelimelerle yapılan bileşik kelimeler yer alır.10 Bu kelimelerin büyük çoğunluğu ya tavsif edilmiş ya da artık
kullanılmayan bir deyim olarak belirtilmiş ve kullanımdan çekilmiştir, hatta genç nesillerde bu lisan tarihinin
bir bölümü olmuştur11 – ama, bu gerçekten böyle mi, yoksa artık kullanımda olmayan deyimler, tekrardan
onların kullanım ihtiyacına bağlı olarak, dile geri mi dönüyorlar? Kaç kere genç bir kişiden, ait olduğu toplumala
ilişkisinde farklı bir ışık koyma hevesinde olarak, o kişiden bu düşünceler altında argo söylemler, tam olarak
turcizam kullandığını duyduk (örn. Kokuz)?!

Yabanci Dillerinden Alinmiş Kelimelerin Semantiği
Diğer her kelime hazineleri gibi özellikle de alınmış olanlarla turcizam da farklı kriterlerde en çok:
alfabetik, konulara göre, kelime çeşitlerine göre, dil bilgisi seviyesine göre, tümlevleme derecesi ve yoluna göre,
isteğe ve ihtiyaca göre değerlendirilmesi yapılır. Tüm bunlardan farklı olarak semantik kullanım ve kelime
haznesini uygulama olarak bölümlemekteyiz, çünkü her lisani alıntıyı, dilin yapısının semantik kademesinde
farklılıklar oluşumu takip eder.
Semantik, bildiğimiz üzere kelimelerin anlamını inceleyen bilim dalıdır, bu şekilde bu çalışmadaki
bizim hedeflerimiz alınmış ve kabul edilmiş kelimeler hazinesini semantik olguda betimlemek, tanımaya
çalışmak ve semantizim ışığında aydınlatmaktır.
Kelime hazinesi – semantik karışmasında alıntının iki temel ögesininin ayırmak gerekir12:
1.
2.

Yeni kelime hazinesi alınımı tanışması fikrince medeni şahıslarca önceden kullanılan anlam alımıda olur, bu
yeni bir mananın yer alması, konular vs., ve bununla birlikte bunu niteleyen kelime de alınır, yani hem mana
hem belirti alınır.
Kelimen özellikle dil alıntısı olarak düşünüldüğünde, bunu alan lisan sadece manası bulunan bir durumu
isimlendirmesi açısından kelime hazinesine dahil eder, yani sadece belirtiyi alır.

Prof. Dr. Filipoviç'in dediği gibi yabancı kökenli kelimelerin semantik plan doğrultusunda kaçınılmaz
olarak ya temel yada ikinci derecedan değişim olarak analiz edilir13. Temel semantik adaptasyon o anda lisan
konteksine ve kabul eden dilin ihtiyacına göre kendi manasında alınan yabancı kelimeler olarak anlaşılır. Bu
durumlarda en sık salt düşüncedeki semantik büyümedeki kelimede mana değişimi için herhangi bir semantik
değişimin olmadığıdır. Model = replik'e göre model manası replik'in içinde nihai sadece özel veya görevli olarak
bulunabilir, ama mana uzatması ya da değişimi olmaz. Ikinci dereceden semantik adaptasyon, zamanla temel
adaptasyon şemalarına olan, kabul eden roldeki dilde belirli alıntılar difüzyonu mühletinde gerçekleşmesidir,
9

Vuk Stefanoviç Karaciç, Osmanlı zamanında Sırpça reformu başlatan ve Početni udžbenik srpskog jezika (1814), Riječnik
srpskog jezika (1818. i 1852), Srpsko epsko pjesništvo (1845) yanısıra ilk Türkçeden geçen kelimelerin sözlüğü yazan kişidir.
10

Dr. Hanka Vajzović, Orijentalizmi u književnom djelu – lingvistička analiza, Institut za jezik u Sarajevu, knjiga 9,
Sarajevo, 1999.

11

Dr. Hanka Vajzović, Orijentalizmi u književnom djelu – lingvistička analiza, Institut za jezik u Sarajevu, knjiga 9,
Sarajevo, 1999. , sayfa 34.

12

Dr. Hanka Vajzović, Orijentalizmi u književnom djelu – lingvistička analiza, Institut za jezik u Sarajevu, knjiga 9,
Sarajevo, 1999.

13

R. Filipović, Jezici u kontaktu i jezičko posuđivanje, SL, 4, Zagreb, 1978.

315

�ayrıca kökenine bakılmaksızın bir dildeki maruz kalan kelimeleri de içine alan çok sayıda ve komplike olan
süreci de kabul eder. Ikinci dereceden değişimler, mananın sayıca ve anlam alanında uzatılması, kısmi ve bütün
olarak anlam değişimleri vb. durumlar olarak sayılabilecek farklı semantik büyümeleri de içine alır. Bu
değişimler güçlü etkileri ile sadece lisan içinde değil, kabul eden dildeki lisan dışı gerçeklerce de vuku
bulmaktadır, bunlar: sosyolojik, psikolojik, tarihi psikolojik, ayrıca sosyoligvistik ve model fonksiyonları
kriterleri ve yapımlarının etkisiyle birlikte analoji, asosyoloji, etimoloji camiası vs.
Prof. Dr. Petkoviç'in uyardığı gibi leksik ünitenin semantik analizi için, leksik14 ve sözün gelişi15
manasına göre ayırmalıyız.16 Bilfiil, semantik değeri tasdiklemek açısından bilhassa yabancı kökenli kelimeleri
belirtilen iki seviyede de çokanlamlılık, tekanlamlılık, sinonomi, antonomi ve benzeri çok sayıda semantik süreç
ve mananın tanıması bâbından üzerinde durulmalıdır.17
Yerli ve alıntı kelimelerin anlamlarını takip eden tüm leksik – semantik kategoriler ve süreçlerde
bulunan, boşnak dilinin diğer leksikleri analog olarak davranmaktadır turcizma, bu yüzde de leksik – semantik
değerini ispatlamak için, alınan kelimeyi (temel ve ikinci dereceden) ve anlam şekillerini (leksik ve sözün gelişi)
olarak takip eden yukarıda belirtilmiş değişim seviyelerine özellikle dikkat edilmeli ve kazara18 olmamasından
kesin bir manaya sevk edilmesi, semantik ölçüm derecesindeki gibi, gerekmektedir.19
Uzun süren süreçte turcizam alıntıları Türk diliyle olan doğrudan münasebet ve bu ilişkinin bitişinden
günümüze uzun bir süre aralığı varlığı dil yapısındaki semantik dereceyi ortaya çıkarmıştır. Bu durum bizlere,
hasseten anlamlarına etki yapan zamanın büyük bir sayıda turcizamı idare altına alındığını gösterir.

Boşnakça’daki Türkçe Kelimelerin Semantiği
Belirtilen bu bilgileri tasdiklemek ve kuvvetlendirmek için, göstergelere ve aşağıda şekillendirilmiş
örneklere geçiyoruz.
Temel semantik adaptasyonda üç farklı anlam değişimi ile karşılaşıyoruz:
1. İlk olarak, kendi öz anlamını korumuş turcizam kelimeler, bunlar genelde nesnesel gerçeklikleri olan, bir
konuyu bir terimi anlatan kelimelerdir. Örneğin;
arslan, badem, baglama, bakar, begenisati, berićet, bešika, bez, čalma, čarapa, čekić, čelik, česma, čizma,
čorba, čerpić, ćilim, dembel, deniz, denjak, dert, deva, din, direk, dost, dova, dućan, dugme, dušek, dušmanin,
duvar, džamija, dževap, fajda, fetva, fukara, fursat, haber, hastaluk, hefta, hurma, iladž, insan, jangija, jemek,
kadija, kajmak, kašika, komšija, kopča, kreč, kum, mehana, meraja, meram, mešćema, milet, muhur, mumin,
odaja, oluk, pamuk, pejgamber, pendžer, peškir, sanduk, sapun, selam, sevap, sevlija, sirće, soj, srča, sultan,
sunđer, šenluk, tahta, tapija, tefter, tespih, testera, vaz, veresija itd.
2. İkinci olarak anlam değişimi, kısmi olarak asıl ve yeni anlamı arasında bir ilişki kurulmasını göreceğimiz
aşağıdaki örnekler:
araba – teretna zaprežna kola; (yük taşıyan araç)
bardak – zemljani ili drveni sud; (toprak veya tahtadan tas)
čanak – drvena zdjela;(tahta kap)
domazluk – domaćinstvo, gospodarstvo. (mesken)
Yukarıda belirtilen örneklerden bu kısmi semantik değişimlerin, asıl semantik alandaki değişimlerin
anlaşıldığını fark etmekteyiz
1. Tamamen semantik değişim, asıl manası ve yeni manası arasında hiçbir korelasyon olmayan yepyeni
bir mananın gelişimini gösterir. Dürtü az tanınmakta ama genelde fark edilen ya da tam manasıyla
tanınmamaktadır, örnek:
ašlama – vrsta kalemljene trešnje / kiraz tarzı (asilamak – kalemiti);
basma – vrsta tkanine / kumaş çeşidi (basmak – štampati);
bašlija – pribadača / çengeli iğne (basli – s glavom);
14

Beli bir dilinin kelime hazinesinin öğesi olarak işaretın taşıdığı anlamların atomu.

15

Konuşma dizisinde beli kelimenin yerine ve kulanmasına bağlı olan leksik anlamlarından birinin kesin gerçekleşmesi.

16

N., Petković, Jezik u književnom djelu, Nolit, Beograd, 1975.

17

V. Bajraktarević, Pomeranje značenja kod riječi, KiJ, XXXI, 3-4, Beograd, 1984.

18

Aslı anlamın karşısında diğer anlamın tamamlaması düşünmektedir burada.

19

Dr. Hanka Vajzović, Orijentalizmi u književnom djelu – lingvistička analiza, Institut za jezik u Sarajevu, knjiga 9,
Sarajevo, 1999.

316

�čevra – rubac obrubljen vezom / oyalı mendil (cevre – okolina);
parmak – letva na ogradi / çit (parmak – prst);
jabana – tuđina, tuđa zemlja / gurbet (jaban – divljina).
Örneklerden görüldüğü üzere ve dediğimize göre dürtüsü tanıdık (basma) veya zor tanımlanabilr
(parmak) ya da tamamen gizli olabilir, bu durumda daha çok ortalamaya (jabana) temayül ederiz.
İkinci dereceden semantik adaptasyona gelince, burada anlamların telafi değişimlerini telafi ediyoruz.
Bunula görüyoruz ki, verilen dilde yaşayan diğer leksikler gibi, kendi değerlerinde ve semantik fonksiyonlarda
değişiyor ve zamanla yok oluyorlar. Burada bir kez daha, psikolojik, eğitimsel, medeni, kültür-tarih ve diğer
koşulların ikinci dereceden semantik manada büyük bir rollerinin olduğunu belirtmeliyiz
Çalışmamızın giriş kısmında belirttiğimiz gibi ikinci dereceden adaptasyon hem kısmi hem de
bütünüylen bir değişimi kabul eder. Kısmi değişim ise semantik alanda genişleme ve uzatma üzerinden anlam
şekli ölçümünü gösterir, örneğin:
ajluk: 1) plata mjesečna, 2) primanja uopće bez vremenske odredbe;
1)
Aylık ödenek, 2) vakit sınırı olmadan elde edilen
demir: 1) željezo, 2) gvozdene rešetke, 3) rešetke uopće;
1)
Demir, 2) demirli balya 3) genel olarak balya;
marifetluk: 1) vještina, 2) smicalica.
1)
Kabiliyet 2) kurnazlık.
İkinci dereceden adaptasyonda bütün semantik ölçümü, tebdilin çok anlamlılık içinde olduğunu, yeni
dildeki bir belirti olarak anlar. Bunu, çok anlamlılık ve tek anlamlılık olarak, diğer iki leksik-semantik süreç olan
sinomim ve antonomim ile birlikte göstereceğimiz iki temel manayı beyan etmektedir.
Çok anlamlılık, kelime hazinesinin kabiliyeti olarak, semantik manada uyumlu olan daha fazla semantik
gerçeklilik olduğunu anlatmaktadır. Türkçe kökenli kelimelerde bu durum daha çok ikinci dereceden
adaptasyondaki semantik değişimler için kullanılır. Bu çalışma sırasında fark ettik ki büyük bir oranda turcizim
şu şekildedir, örnek:
badava: 1) uzalud,(bedava) 2) besplatno, (beleş);
berićet: 1) sreća,(mutluluk) 2) rod / plod (bereket);
pazar: 1) pijačni dan,(pazar günü) 2) trgovina,(pazarlık) 3) zarada (kâr).
Tek anlamlılık, aynı morfem – morfolojik şekil muntazamının varlığını anlatır ve bunlar semantik
manada ayrıştırılır. Alıntı kelimelerde iki çeşit tek anlamlılık bulunur: lisanlararası20 ve tek lisan21. Lisanlararası
tek anlamlılık, türkçe kökenli olmayan turcizam tipi ilişkiyi gösterir. Örneğin:
atlas – vrsta svilene tkanine (ipek kumaşın çeşidi) / zbirka geografskih karata (harita atlası);
bešika – kolijevka (beşik)/ mokraćni mjehur (idrar tprbası);
bina – zgrada (bina) / pozornica (sahne);
kum – pijesak (kum)/ svjedok na vjenčanju (şahit);
para – novčana jedinica (para) / gasovito stanje (buhar).
İkinci grup ise yani teklisan tek anlamlılığı turcizam-turcizam modelini ortaya koyar, örneğin:
alat – oruđe za rad (alet)/ konj riđe dlake (alaca at);
bent – brana (bend)/ strofa (mısra);
horoz – pijetao (horoz) / obarač na puškama (tüfeklerde bulunan horoz);
kapak – poklopac (kapak) / dio oka (göz kapağı);
top – vrsta artiljerijskog oružja (top) / vrsta igre (oyun tarzı) / figura u šahu (satrançta kale taşı) / smotak
tkanine (kumaş topu).
Sinonim, farklı aksanlarda seslendirilen ama aynı manayı taşıdığını gösteren leksik – semantik manadır.
ahbab / dost / jaran;
vakat / zeman;
20

Farklı dil kökenli aynı dil sisteminin tek anlamlı kelimeleri.

21

Aynı dil kökenli tek anlamlı kelimeler.

317

�ahmedija / čalma / saruk / turban;
ibliz / šejtan / šer;
kuršum / tane;
minder / sećija / divan;
sinonim, çoklisanlı (turcizam – Türkçe kökenli olmayan) da olabilir, örneğin;
bajrak / zastava;
boja / farba;
alat / oruđe;
cifra / brojka;
peškir / ubrus / ručnik;
sirće / ocat.
Aynı şekilde sözlüklerde çevirilieri olan belirtiler ve örnekler de önemlidir : akšamlučenje, ćeif, dert,
fursat, mahmurluk, muštuluk...
Antonomi zıt anlamda kelimelerin varlığını gösterir. Tükçeden alınan kelimelerden çoğunda onu
karşılayan antonomisi alınmamıştır, bu yüzden bu durum turcizamda az görülmektedir. Seyrek olmalarına
rağmen, her iki durumda da bulmaktayız. Teklisan ve çoklulisan antonomisi vardır:
bajat / taze;
kuvet / nemoć (güçsüzlük);
budala / pametan (akılı);
šejtan / melek;
muhtač / neovisan (müstani).

Sonuç
Türkçe’den Boşnakçaya geçen kelimeler semantik, morfolojik ve fonetik açıdan Boşnak diline
yaklaşmıştır. Bu kelimeler Boşnakça gramer yapısına uygun olarak kullanılmaktadır. Standart ve günlük
ihtiyaçta çoklukla olan örnekleri en iyi ışıkla yansıtarak tekanlamlılığı, çokanlamlılığı, sinonimi ve antonomiyi
dahili, geniş ve çok yaygın olduğunu görünmektedir. Boşnakça’daki Türkçe kelimelerin bir kısmı anlam
açısından Türkçedeki anlamıyla birebir örtüşmekdir. Bu kelimelerin bir kısmının anlamı kısmen değişmiştir.
Diğer bazı Turcizam kelimeler ise anlam olarak tamamen değişmiş ve Boşnakça’da yeni bir anlam kazanmıştır.
Kaynaklar
Bajraktarević, V., Pomeranje značenja kod riječi, KiJ, XXXI, 3-4, Beograd, 1984.
Filipović, R., Jezici u kontaktu i jezičko posuđivanje, SL, 4, Zagreb, 1978.
Gortan-Premk, D. Polisemija i Homonimija u srpskohrvatskom jeziku, JF, XL, Beograd, 1984.
Petković, N., Jezik u književnom djelu, Nolit, Beograd, 1975.
Škaljić, Abdulah, Turcizmi u srpskohrvatskom jeziku, Svjetlost, Sarajevo, 1965.
Vajzović, Dr. Hanka, Orijentalizmi u književnom djelu – lingvistička analiza, Institut za jezik u Sarajevu, knjiga 9, Sarajevo,
1999.

318

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25322">
                <text>377</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25323">
                <text>Bosna-Hersek ve Türkiye Arasındaki Kültürel Etkileşim ile Türkçeden  Kalan Sözcüklerin Anlambilimi</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25324">
                <text>KREHIC, Sanja</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25325">
                <text>Even before the times when Ottoman Empire arrived to the Balkans area, words  have been borrowed through trading of goods and cultural interaction from Avarian Tatars,  who have borrowed lexemes not only to Bosnian language, but also to the whole teritory of  languages that have Slavic origin (Serbian, Croatian, Bulgarian, Hungarian etc.). Because of  direct contact and interaction of Turks and Bosnians, majority of words were borrowed  during the time of long-term existance of Ottomans on the teritory of Bosnia-Herzegovina.  For native speakers of Bosnian language, those words are not felt as borrowed, but they  became part of Bosnians’ national, intelectual and spiritual being. After many centuries and  numerous linguistic changes that have occured, these words have gone through various  processes on semantical level, which is described in this paper.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25326">
                <text>2009-06</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="25327">
                <text>Conference or Workshop Item
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="16">
        <name>L Education (General)</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="2762" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="3533">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6880ae91dc48916aa0f8d01077690834.pdf</src>
        <authentication>68a0e923ee502901e694baad8b657f9c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="21513">
                    <text>1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo

Bosna-Hersek‘te Türkçe
Hüseyin GÖNEL
International Burch University
Faculty of Education
Turkish Language and Literature Department
hgonel@ibu.edu.ba
Özet: Bosna-Hersek‘te Tùrkçenin varlığı bu bôlgenin Osmanlılar tarafından
fethedilmesine dayanır. Fetihten sonra devletin resmi dili olması ve din birliğinden
dolayı Tùrkçe, varlığını artırarak sùrdùrmùĢtùr. Bu sùreçte Osmanlıların fetih, iskân,
eğitim ve kùltùr politikaları ôzellikle etkili olmuĢtur. XIX. yùzyılın son çeyreğinden
baĢlamak ùzere bôlgedeki Tùrk varlığı giderek zayıflamıĢtır. Tùrkçe ise varlığını az
da olsa sùrdùrebilmiĢtir. Bu yazıda Tùrkçenin Tùrk-Ġslam kùltùrù çerçevesinde
Bosna-Hersek‘te ilk varlık gôsterdiği dônemlerden baĢlayarak gùnùmùze kadarki
durumu ele alınmıĢtır.
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Tùrkçe, Tùrk Kùltùrù, Tùrk Edebiyatı

Turkish Language in Bosnia and Herzegovina
Abstract: The presence of Turkish Language in Bosnia and Herzegovina dates back
to the Ottoman invasion of the region. The fact that Turkish language was the formal
language of the empire and the existence of religion union greatly increased the
already existing popularity of Turkish Language. The Ottoman policy of housing,
conquest, education and culture was especially influencial on this oricess. Since the
last quarter of 19th century, Turkish presence gradually decreased in the region.
Turkish language, however, managed to survive. This article aims to Turkish
Language and its presence within the Turkish-Islamic cultural context from the early
times of its emergence to our time.
Key Words: Bosnia and Herzegovina, Turkish Language, Turkish Culture, Turkish
Literature

GiriĢ
Coğrafî ve Tarihî Durum
1991 yılında bağımsızlığını ilan eden Bosna-Hersek doğu ve gùneydoğuda Sırbistan ve Karadağ, kuzey
ve batıda ise Hırvatistan cumhuriyetleriyle çevrilidir. Bosna ismi aynı adı taĢıyan ırmaktan, Hersek ise Neretva
Nehri havzası ve gùney bôlgeleri içine alan bôlgede XV. yùzyıl ortalarında Bosna kralına isyan ederek kendini
―St. Sava‘nın Herseki206‖ ilan eden Stjepan Vukcic Kosaca‘nın unvanından gelir (Djurdjev, 1992:297).
Osmanlılara kadar Roma, Bizans ve yerli hanedanların hâkimiyetinde kalan bôlgeye ilk Tùrk akınları
1386 yılında baĢlar. 1392 yılında Üskùp‘ùn fethiyle birlikte artan Osmanlı nùfuzu Bosna Kralı II.Tvrtko‘nun
Osmanlı hakimiyetini kabul etmesiyle sonuçlandı (1428-1429). 1463 yılında ise Fatih Sultan Mehmet‘in
idaresindeki ordu Bosna‘yı fethetti. Fetihten sonra sancak haline getirilen bôlgenin merkezi Saraybosna oldu.
Sancak merkezi daha sonra Banaluka‘ya taĢındı. Bosna askerî ve stratejik ônemi dolayısıyla 1580 yılında eyalet
haline getirildi. 1639‘da eyalet merkezi Travnik‘e taĢındı. Bôlge Osmanlı dôneminde Bosna, Hersek, Klis,
Ġzvornik, Kırka, Zacesne, Bihaç sancaklarından oluĢuyordu (Djurdjev, 1992:298; Emecen, 1992:296).
1878‘de Avusturya-Macaristan idaresine verilen Bosna-Hersek 1908 yılında resmen Osmanlı
idaresinden çıktı. Bu tarihe kadar yaklaĢık 450 yıl sùren Osmanlı hâkimiyeti, BoĢnakların Ġslamiyeti seçmeleri
yanında halkın gùndelik hayat tarzına kadar inen derin bir kùltùrel etkiye yol açmıĢtır. Osmanlılar tarafından
kurulan veya geliĢtirilen yerleĢim yerleri birer Tùrk-Ġslam Ģehrine dônùĢmùĢtùr. Tımar sisteminin baĢarılı bir
Ģekilde uygulanması ile sosyal ve iktisadî hayatta bùyùk değiĢiklikler meydana gelmiĢtir (Djurdjev, 1992:297,
298).

206

Herzeg=Dùk

630

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo
Bosna‘da Türk Varlığı
Yukarıda bahsettiğimiz gibi bôlgeye Osmanlı akınları her ne kadar 14.yùzyılın sonlarında baĢlamıĢ olsa
da gerçek anlamda Tùrk kùltùr ve varlığı ancak fetihten sonra kendini gôsterebilmiĢtir. Daha ônceki dônemlerde
Karadeniz‘in kuzeyinden gelen Tùrk unsurunun dil, din ve kùltùr bakımından etkisinden bahsetmek çok zor
olmakla birlikte, Ġslamî çerçeveli Osmanlı kùltùr hayatı ile mukayese edilemeyeceği de açıktır.
Tùrkçe ve Tùrk-Ġslam kùltùrùnùn Bosna‘daki varlığını Osmanlı Ġmparatorluğu ekseninde
değerlendirmek daha doğru olacaktır. Çùnkù Tùrkçe bir imparatorluk dili olarak bu topraklara gelmiĢtir.
Özellikle Ġstanbul‘un fethinden sonra bir kùltùr ve sanat merkezi hùviyetine bùrùnen baĢkent, doğulu batılı
herkesin dikkatini çekmiĢ ve beğenisini toplamıĢtır. Bosnalıların Ġslamiyeti kabulù ile birlikte devletin bir parçası
haline gelen bu toplulukta Tùrkçe doğrudan konuĢulan, benimsenen bir dil olmuĢtur.207 Devlet dilinin Tùrkçe
olması da doğal bir Ģekilde BoĢnak, Sırp ve Hırvatların bu dilden bazı alıntılar yapmaları ile sonuçlanmıĢtır. En
azından çarĢı pazarda sùrekli artan Tùrk gôçmenlerle, devlet gôrevlileriyle anlaĢmak gibi ihtiyaçlarla gùnlùk
dildeki bazı kelimeler, basit kalıplar kullanılmaya baĢlanmıĢ bôylece bu dillere de pek çok Tùrkçe kelime
girmiĢtir.208
Tùrkçenin bôlgedeki varlığı yerli dillerin varlığını tehdit etmemiĢtir. Bu durumu bôlgede hâkim olmuĢ
diğer devletlerle karĢılaĢtırmak yerinde olacaktır. Roma veya Bizans dônemlerinin Avrupa‘nın dil haritasında
bùyùk değiĢiklikler yaptığı bilinmektedir.209 Mesela Roma Ġmparatorluğunun Akdeniz, Yakın Doğu, Batı ve Orta
Avrupa‘nın bùyùk bir kısmı ve Balkanlarda tek bir siyasi kuvvet olarak hâkimiyet kurduğu 500 yıllık fùtuhat
dôneminde Romalıların dili olan Latince, ônce Ġtalya‘daki kardeĢ dillerin yerini sonra ise Ġmparatorluğun Batı
vilayetlerinde konuĢulan dillerin –Baskça hariç- yerini almıĢtır. Aynı zamanda Balkanlarda da kôk salmıĢtır. Bu
sùreçte eski dillerin kaybolması ve yeni dillerin ortaya çıkması bùyùk halk hareketleri sonucunda değil, diller
arasındaki temas ve alıĢveriĢlerin sonucudur. Yani Romalıların iĢgal ettiği vilayetlerin ahalisi aynı bôlgelerde
yaĢamaya devam etmiĢtir. Yerli halkın çoğunluğu oluĢturmasına karĢın buralara gelen asker, memur, tùccar gibi
elemanların konuĢtuğu Latince, yerli ahali tarafından gùnlùk ihtiyaçlar ve Roma kùltùrùnùn prestiji yùzùnden
gittikçe benimsenmeye baĢlandı. Avrupa‘da bu sùreçte en ônemli etken Roma‘nın kùltùr ùstùnlùğù olmuĢtur
(Hazai, http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=7&amp;id=200).
Osmanlı Ġmparatorluğunda Anadolu ve Rumeli‘de gôrùlen TùrkleĢme, yerli halkın Tùrk dilini gittikçe
benimsemesi ve bu sùrecin sonunda eski dilini unutmasından ziyade gôçmenlerin fetihler sonucunda bu
bôlgelere yerleĢip yaĢamaya baĢlaması anlamına gelir. Tùrkler fetihlerle oluĢan yeni siyasi yapı içinde gerek
kendi inisiyatifleri gerekse devletin iskân politikası sonucunda belirli bôlgelere gidip yerleĢmiĢlerdir. Buralarda
Tùrkçe ile yan yana yaĢayan çeĢitli diller arasında çok taraflı bir temas ve alıĢveriĢ ortaya çıkmıĢ fakat bu durum
eski dillerin kaybolmasına yol açmamıĢtır. Balkanların ĠslamlaĢmıĢ bôlgelerinde bile Pomaklar, BoĢnaklar,
Arnavutlar kendi dillerini korumuĢlardır. Yùzyıllar sùren dil bağımsızlığına Anadolu‘dan da benzer ôrnekler
verilebilir (Hazai, http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=7&amp;id=200).
207

XVI.-XVII. yüzyıllar içinde 22 Bosnalı sadrazam Osmanlı Devletinde görev yapmıştır (İsen, 1997d:519). Osmanlı idarî ve askerî sisteminde
önemli bir yeri olan devşirme usulü gayr-i Müslimleri kapsardı. Müslüman tebaadan olan Boşnaklar için bir istisna yapılmış ve Müslüman
olan Bosnalıların çocukları sadece saray ve Bostancı Ocağına alınmıştır. Rivayete göre Bosna halkının İslamiyeti kabullerinde n son derece
memnun olan Fatih Sultan Mehmed, kendisinden bir dilekleri olup olmadığını sormuş; onlar da padişahın hizmetinde bulunmak istediklerini
bildirmişler. Bunun üzerine Bosnalı çocukların da saray için devşirilmesi kanun olmuştur (Yakuboğlu, 2006:128). Devşirme çocuklara
Türkçenin çok iyi öğretildiği bilinmektedir. Türk ailelerin yanına verilenler veya saray hizmetine alınanlar iyi derecede Türkçe bilirlerdi. Bu
durumda başka diyarlara veya tekrar memleketine dönen bu insanların idarî ve askerî görevlerini ifa ederken Türkçe otomatik olarak
devreye girmekteydi. Türkçenin bölgede varlık göstermesinin sebeplerinden biri de bu fiili durum olarak görülebilir.
208
Sırpça, Hırvatça ve Boşnakça’ya geçen Türkçe kelimelerle ilgili yapılan bazı çalışmalar şunlardır: 1.1818 yılında Vuka Stef. Karadžid’in
“Sırpça Sözlük”ü (Srpski Rječnik) basılmıştır. Yazar bu sözlükte Türkçe kökenli olabileceğini düşündüğü kelimeleri bir yıldız ile belirtmiştir. 2.
1868 yılında Dr. Otto Blau tarafından, “Boşnakça- Türkçe Konuşma Kitabı” (Bosnisch-Türkische Sprachdenkmäler) isimli eser yayımlamıştır.
3.Yugoslav Bilim ve Sanat Akademisi’nin 1888 yılında bastırdığı Hırvatça ya da Sırpça Sözlükte çok sayıda Türkçe kelime mevcuttur. 4.1881
yılında Saraybosna’da “Bosna’da Türkçe Kökenli Kelimeler” (Turcizmi u Bosni) adında küçük bir sözlük bastırılmıştır. 5.1895 yılında ise
“Bosna-Hersek Halkının Kullandığı Türkçe, Arapça ve Farsça Kelimelerin İncelenmesi” (Tumač Turskim, Arapskim i Persijskim Riječima Koje
Narod u Bosni i Hercegovini Upotrebljuje) adlı bir çalışma yapılmıştır. 6. 1884 yılında Belgrad’da Đorđa Popovid’in “Dilimizde Kullanılan
Türkçe ve Doğu Dillerinin Kelimeleri Sözlüğü” (Turske i Druge İstočanske Reči u Našem Jeziku) bastırılmıştır. 7. Franza Miklosich,
araştırmaları 1884 yılında Viyana’da iki bölümde “Güneydoğu ve Doğu Avrupa Dillerinde Türkçe Kelimeler” (Die T ürkischen Elemente in den
Südost-und Osteuropäischen Sprachen) adıyla yayınlanmıştır. Miklosich’in araştırmalarını Theodor Korsch “Slav Flolojisi Arşivi” (Ar chiv für
Slavische Philologie) isimli gazetede (Berlin, Sayı 8 ve 9) eleştirisini yazmıştır. (Škaljid, 1965:17-18). Abdullah Škaljid tarafından 1965 yılında
Saraybosna’da basılan “Sırpça-Hırvatça Dilinde Türkçe Kökenli Kelimeler” (Turcizmi u Srpskohrvatskom Jeziku) adlı sözlüğü bu alanda en
kapsamlı ve yetkin çalışmadır. (Škaljid, 1965).
209
Doğu Avrupa, Roma ve Bizans dönemleriyle ilgili olarak sadece dil bakımından değil din bakımından da değişikliklere uğramıştır. Çünkü
bölge o dönemde Roma ve Bizans arasında tampon bölge konumundadır ve bu iki devletin bölge üzerinde din merkezli üstünlük kur ma
çabası söz konusudur. Bu konuda bölgeyle ilgili Graham E. Fuller’in “İslamsız Dünya” adlı eserindeki tespitine yer vermenin faydal ı olacağı
kanaatindeyiz: “Doğu Avrupa’da Doğu-Batı rekabeti devam ederken Sırplar, Bulgarlar, Rumenler, Ruslar ve Arnavutluğun güneyindeki nüfus
Ortodoksluğa geçirilmişti. Öte yandan Roma da boş durmayarak Polonyalılar, Çekler, Slovaklar, Hırvatlar, Slovenler ve Macarla rı Katolikliğe
geçirmeyi başarmıştı. Varlıklarını günümüze kadar koruyan bu halkların din konusunda yaptıkları seçimler gelecekteki siyasî ve kültürel
yönelimlerini de şekillendirecekti. Baltık Denizi ve eski Yugoslavya’dan Ege’ye kadar uzanan keskin bir Latin-Ortodoks fay hattının
varlığından bugün de söz etmek mümkündür.” (Fuller, 2010:81).

631

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo
Osmanlı kùltùr hayatında çeĢitli dillerin yùzyıllar boyu birlikte yaĢadığı bilinen bir gerçektir.
Dolayısıyla imparatorluğun pek çok bôlgesinde iki veya çok dilli bir yapı gôze çarpar. Bu durumda diller
arasındaki temas ve alıĢveriĢ daha da kuvvetlenmiĢ olarak karĢımıza çıkar. Balkan dillerinde geniĢ yer kaplayan
Tùrkçe alıntıların çokluğunun bu iki dillilikten kaynaklandığı açıktır. Burada asıl dikkat çeken husus Tùrkçeden
gelen bu alıntılar Tùrkçe bilmeyenler için Tùrklerle anlaĢmada basit bir ortak dil / ortak ticaret dili (lingua
franca) temelini oluĢturduğu gerçeğidir (Hazai, http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=7&amp;id=200). Mesela
1664 tarihinde Mostar‘ı ziyaret eden Evliya Çelebi Mostar halkının Tùrkçe, BoĢnakça ve Latince konuĢtuğunu
bildirmektedir (Aruçi, 2005:296).
Osmanlı toplumu gùnlùk konuĢma dili, din dili, edebiyat dili bakımından da doğal olarak çok dilli bir
yapıya sahipti. Medreselerde eğitim alanlar Tùrkçe, Arapça ve Farsçayı bilmek durumundaydı. Özellikle
Ġstanbul‘un fethinden sonra Tùrkçenin edebî dil olarak geliĢim gôstermesi ve 16.yùzyılda zirveye ulaĢması
mùslùman olan hemen her halktan aydınların Tùrkçe yazması sonucunu doğurmuĢtur. Tùrk dilinin bu etkisi
devletin bùtùn bôlgelerinde kendini gôstermiĢtir. Bu açıdan Bosna‘da Tùrkçe yazma geleneğinin sağlam bir
temele dayandığı çok açıktır. Aslında bu durumun sebeplerini yine Ġstanbul‘un fethinde aramak yerinde
olacaktır. Fetih sonrası yerli ahaliye din ve kùltùr serbestîsi verilmesi aynı zamanda dil bağımsızlığının da
temelini oluĢturmuĢtur denilebilir.210
Osmanlılarda ġehir ve Kültür
Osmanlı Ģehirleri karakteristik bir yapıya sahiptir. En kùçùk yerleĢim birimleri olan mahallelerden
baĢlamak ùzere Ģehirlere kadar bùtùn yapı cami merkezlidir. Osmanlı Ģehirlerinde gôrùlen benzer sosyal ve
kùltùrel yapıyı din birliğine bağlayan Mustafa Ġsen, bu birlikteliği ôzellikle Ģehirlerde gôzlemlemenin mùmkùn
olduğunu vurgular. Ġsen‘e gôre Ġslam Ģehirde doğmuĢ bir dindir ve ibadetlerin çoğu cemaatle yapılır. Bu yùzden
Mùslùman Ģehirlerin çekirdeğinde cami bulunur.211 ġehirler camiler etrafında kurulur. Ana yollar, çarĢı ve
ôğretim kurumları cami merkezlidir. Yeni yerleĢim yerlerine ihtiyaç duyulduğunda da en kùçùk yapı birimi olan
mahalleler bu usulle kurulur (Ġsen, 1997a:77-78; Ayrıca Osmanlı Ģehirlerinin teĢekkùlù hakkında bk. Halaçoğlu,
2007:154).
Camilerin bu derece merkezde olmasının sosyal hayatla da bağlantısı vardır. Çùnkù Osmanlı
toplumunda camiler sadece ibadet yeri değil aynı zamanda birer mektepti. Toplanma, karar alma ve devlet
tarafından yapılan tebligatın da açıklanma yeriydi (Halaçoğlu, 2007:154).
―Yeni bir dùĢùnce, hayat anlayıĢı ve medeniyet getiren Ġslamî ôğreti, anlaĢılması, anlatılması ve yeniden
yorumlanması için ilk dônemlerden itibaren camilerin yanında ve onlarla iç içe eğitim ôğretim merkezleri
teĢekkùl ettirmiĢtir. Daha sonra medrese adını alacak olan bu kuruluĢlar yine daha sonra teĢekkùl edecek olan
tekkelerle birlikte Ģehirlerin kùltùrel alt yapılarını oluĢturan baĢlıca kurumlardır. ġehir, coğrafî konumunun
kendisine sağladığı olumlu imkânlar ya da bağlı olduğu uygarlığın kendisine olan ihtiyacı doğrultusunda siyasî
ve ekonomik açıdan geliĢip serpilirken sôzù edilen kùltùrel kurumları da tesis eder.‖ (Ġsen, 1997a:78).
Osmanlı kùltùr kurumlarının cami, medrese, tekke merkezinde Ģekillendiğine yukarına temas edilmiĢti.
Bunların yanında çarĢı, hamam, kùtùphane vb. yerler, konumuna gôre değirmen, hastane, han ve kervansaraylar
da eklenmektedir. Bu kurumlar ise varlıklarını vakıflar sayesinde sùrdùrmektedir. Vakıf geleneği Ģehrin
imarından kùltùr hayatının devam etmesine kadar ônemli bir yere ve etkiye sahiptir. 212 Ġmaretler her milletten ve
inançtan ihtiyaç sahiplerinin buralara akın etmesine; cami, mescit, medrese, tekke, tùrbe, zaviye, han, hamam,
hastane, çarĢı, fırın, boyahane, salhane, su yolları ve kanalizasyon gibi eserler de Ģehirlere olan ilginin artmasına
sebep olmuĢtur (Halaçoğlu, 2007:103).
Bosna‘da Türkçe
Osmanlı Tùrk kùltùrù ve edebiyatı siyasî hâkimiyetin olduğu her yerde gerek halk gerekse mùnevver
zùmre arasında benimsenmiĢtir. Medrese ve tekkeler, idarî ve askerî gôrevliler, ilim adamları, tarikatlar ve
mùntesipleri, Ģair ve edip askerler vasıtasıyla kùçùk bùyùk birçok merkezden geliĢerek yayılmıĢtır (Çelebioğlu,
1994:32). Saraybosna, Mostar, Öziçe vb. Ģehirler bunlara birer ôrnektir.
Bosna‘da Tùrk-Ġslam kùltùrùnùn serpilip geliĢmesi her Ģeyden ônce BoĢnakların ĠslamlaĢmasıyla
ilgilidir. Bir diğer ônemli nokta Bosnalıların Ġslamiyeti Tùrkler ve Tùrkçe ùzerinden tanımıĢ olmalarıdır. Bu
210

Buna benzer bir uygulama da Fatih Sultan Mehmed‘in Bosnalı Fransiskenlere verdiği emannâmedir.
Camiler fonksiyonları bakımından Mùslùman bir topluluğun yaĢadığı her yerde bu bir ihtiyaç olarak gôrùlmektedir. Kule
ve derbent gibi yol gùvenliğini sağlama ve gôzetleme gôrevi gôren kùçùk yerleĢim birimlerinden birine ait 1699 tarihli bir
arĢiv belgesinde bu ihtiyaç: 1.Askerlerin Cuma ve bayram namazlarını kılmaları için, 2.Çocuklarına ilim ôğretmek için,
3.Ölùlerini defnetmek için (imam ihtiyacı) vb. sebeplerle bir cami ihtiyacı bildirilmektedir (Osmanlı Belgelerinde BosnaHersek, Belge no:135, 2009:482-483).
212
Osmanlı Sosyal yapısı içinde vakıflar, Ģehrin imarı, eğitim faaliyetleri ve sosyal dayanıĢma gibi ônemli hizmetler
gôrdùğùne dair bilgi için bk. (Halaçoğlu, 2007:160-161).
211

632

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo
durum bir sınır (uç) bôlgesi olması dolayısıyla ayrıca ônem arz etmektedir. Sùrekli gazâ ve fetihlerde bulunulan
bu topraklar, zaman zaman baskına uğrayan, el değiĢtiren yerlerdeki maddî ve manevî gerilimin sosyal hayata
tesir etmemesi dùĢùnùlemez.213
Osmanlılarda fethedilen yerlere Tùrk nùfusun yerleĢtirilmesi bir iskân politikası olarak
uygulanmaktaydı. Tùrk gôçùyle birlikte kùltùr ve dil ôğeleri de gôç etmiĢ veya diğer bir ifadeyle fetihte
bulunmuĢtur. Özellikle derviĢlerin boĢ ve tenha araziler ùzerinde kurdukları zaviyeler yine onların himmetleriyle
bùyùk kùltùr, imar ve din merkezleri haline geliyordu (DerviĢler vasıtasıyla oluĢan yerleĢim birimleri hakkında
ayrıntılı bilgi için bk. Barkan, 2008; Ġbrahim, 2008:693). Onlar tarafından kurulan tekkeler sosyal yardımlaĢma
yanında birer imar ve iskân vasıtası, yol gùvenliği bakımından birinci derecede ônemli tesislerdir. Bu derviĢler
aynı zamanda gônùllù olarak Tùrk dil ve dinini yaymaktaydılar. (Barkan, 2008:169, 190-191). Bu bôlgelerde
evkaf kayıtlarından, vakfiyelerden anlaĢıldığına gôre Mùslùmanların yaĢadığı hemen her kôy ve kasabada bir
tekkenin var olduğundan sôz etmek mùmkùndùr (Ġbrahim, 2008:693).214 Bu kurumları takiben bilim, kùltùr ve
sanatın ilk temsilcileri bu topraklarda boy vermeye baĢlamıĢtır. Meseleye edebiyat tarihi açısından bakacak
olursak bu merkezlerden yùzlerce Ģair ve yazar yetiĢmiĢ, Tùrkçemizi zenginleĢtirmeye devam etmiĢlerdir.
Bunların içinde Tùrkçenin ses bayrakları sayılabilecek çok sayıda bùyùk sanatçı vardır (Ġsen, 1997d:515).
Fetihten sonra Bosna Ģehir ve kasabalarından bùyùk bir geliĢme meydana geldi. Anadolu‘dan ve diğer
yerlerden gelen gôçmenler vasıtasıyla Tùrk-Ġslam kaynaklı hayat tarzı hâkim oldu. Klasik Tùrk el sanatları
ziraata gôre daha fazla geliĢti.215 Osmanlı esnaf teĢkilatı ve lonca sistemi ile birlikte dericilik, kuyumculuk,
askerî malzeme ùretimi ve halkın ihtiyaçlarına yônelik esnaf kolları bùyùk ônem kazandı (Djurdjev, 1992:299).
Evliya Çelebi Saraybosna‘daki bakır iĢlemeciliğinin ve Foynica‘da demir silah aletleri yapımının bu hususta
meĢhur yerlerden daha ônde olduğunu nakleder (Evliya Çelebi, 2007:229). Bugùn bile Bosna Ģehirlerinde benzer
sanatların yaĢatıldığını gôrmek mùmkùndùr.
Tarihin her devresinde ekonomik, sosyal ve askerî bakımdan yollar ve yol gùvenliği ônemli olmuĢtur.
Gerek haberleĢme, gerek ordu sevki, gerekse ticarî malların naklinde yol ve gùzergâh emniyetine dikkat
edilmiĢtir216 (Halaçoğlu, 2007:164). ―Osmanlı imparatorluğunda bùtùn iktisadî faaliyet, yolların geçtiği yerler ile
bu yolların vardığı liman ve Ģehirlerde toplanmıĢtır.‖ (Halaçoğlu, 2007:165). Saraybosna ve Mostar gibi Ģehirler
Dubrovnik bağlantısı bakımından da ayrıca ônem taĢımaktaydı.
Osmanlı Ģehirlerinin siyasî ve coğrafî etkinliği oraların geliĢmelerinde bùyùk rol oynamıĢtır. Bosna‘da
Tùrkler tarafından kurulan Ģehirlerin tamamı haberleĢme ve nakliyatı kolaylaĢtırma amaçlı stratejik konuma
sahip yerlerde bulunuyordu. Çoğu Bosna Ģehri klasik Osmanlı Ģehircilik anlayıĢına uygun olarak çarĢı ve
mahallelere bôlùnmùĢ olarak geliĢti. Bunun yanında bazı idarecilerin giriĢimleriyle cami, medrese, han, hamam,
mektep, kùtùphane kuruldu ve vakıflar tesis edildi. Tekkelerde derviĢlerin Ģehir halkının manevî duygularına
hitap etmesi dinî kùltùrùn geliĢmesini sağladı. ―Bôylece Bosna Ģehirleri Tùrk gùcùnùn kuvvetli bir kalesi, Ġslam
kùltùrùnùn de direği oldu.‖(Djurdjev, 1992:299-300,303).217
―Balkanlarda bugùn mevcut pek çok merkezî yerleĢim birimini Ģehir haline getiren Tùrklerdir. Bu
yùzdendir ki Balkanlarda yakın zamana kadar hangi ırktan olursa olsun bir kimsenin Ģehirli sayılabilmesi Tùrkçe
bilme Ģartına bağlıydı.‖ (Ġsen, 1997d:514).
Osmanlıların 15.yùzyılda Bosna-Hersek bôlgesine geliĢleri Balkanların ileriki yıllardaki geliĢimine
damga vurmuĢtur. Bu etki sosyal hayatta, ôzellikle Ģehirlerin oluĢması ve geliĢmesinde, Ġslam‘ın yayılmasıyla
birlikte Ġslam kùltùrù, edebiyatı ve ilminin geliĢmesinde kendini gôstermiĢtir. En bùyùk geliĢim Gazi Hùsrev
Bey zamanında gerçekleĢmiĢ ve bundan dolayı bu dônem Saraybosna‘nın ‗Altın Çağı‘ olarak adlandırılmıĢtır.
Sahip olduğu yùksek mevki ve ekonomik durumu sayesinde Gazi Hùsrev Bey arkasında birçok ônemli yapıt
bırakmıĢtır. Onun eserlerinin sanatsal değeri olmakla beraber ĢehirleĢme ve inĢa alanında da etkisi olmuĢtur.
Gazi Hùsrev Bey‘in baĢlattığı bu geliĢim Osmanlı kùltùrùnùn Balkanlara taĢınmasının en uygun yolu olmuĢtur
(Zlatar, 2010:119-120).
Gazi Hùsrev Bey Vakfiyesinde cami, yanında misafirhane, tùrbe, Ģadırvan, çeĢme, caminin karĢısında
medrese, onun yanında hânkâh, kùtùphane, bezistan, TaĢlıhan, hamam, hanlar, Saraybosna çarĢısında 200‘e
213

Osmanlı Ģehirlerini birer kùltùr merkezi haline getiren etkenlerden biri de oralarda bulunan yùksek maneviyatlı, ermiĢ,
eren veya derviĢ diyebileceğimiz kiĢilerdir. Mustafa Ġsen, yol gùzergahında bulunmamasına rağmen Vardar Yenice‘sinin bir
kùltùr merkezi haline gelmiĢ olmasını akıncılara ùs olmasının yanında onları gazaya teĢvik edip coĢturan Abdullah-ı Ġlahi‘ye
(ô.1491) bağlar (Ġsen, 1997:81-83).
214
Özellikle Saraybosna‘nın kurucusu olan Ġsa Bey‘in henùz 15.yùzyılın ortalarında Saraybosna‘da Mevlevî Tekkesin i
kurmuĢ olması (Çehayiç, 2008:743) dikkat çekicidir.
215
Bu durum bôlgenin dağlık oluĢuyla ilgili olmalıdır.
216
Osmanlı devletinde yol ve seyahat emniyetinin sağlanması için tesis edilen kùçùk kale karakollarına derbent denir.
Mùstahkem derbent tesisleri dôrt tarafı duvarlarla çevrili, kùçùk kale Ģeklinde olup, yanında han, cami, mektep ve dùkkanlar
bulunan bir kasaba hùviyetindedirler (Halaçoğlu, 2007:173,174). Dubrovnik yolu ùzerindeki Poçitel Kôyù tipik bir derbent
ôrneğidir.
217
1777 tarihli arĢiv belgesinde Bosna ―Memâlik-i Mahrøse‘nin sedd-i Seddi ve serhadd-i mansørenin âhenîn-i kilidi Eyalet-i
Bosna‘da…‖ Ģeklinde Osmanlı serhaddinin kilidi Ģeklinde tarif edilmektedir (Osmanlı Belgelerinde Bosna-Hersek, Belge
no:35, 2009:145-146).

633

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo
yakın dùkkân, depo, saat kulesi, hastane en ônemli eserlerdir. Vakıf bùnyesindeki hastane Saraybosna‘daki ilk
hastane olduğundan ve dini inançları gôz ônùnde bulundurmadan herkese hizmet verdiğinden dolayı bùyùk
ônem taĢımaktadır. (Zlatar, 2010:120). Gazi Hùsrev Bey zamanındaki ĢehirleĢmenin en ônemli delili artan
mahalle sayısıdır. Ondan ônce 15 olan mahalle sayısı 16.yùzyılın sonlarında 100‘e ulaĢmıĢ bulunuyordu. Cami
merkezli bu mahallelerde mektep, çeĢme, fırın ve bakkalın bulunması zorunluydu. Bu yùzyılın sonlarına doğru
Saraybosna klasik bir Tùrk-Ġslam Ģehri gôrùntùsùne kavuĢmuĢtur. Bu zamana kadar 6 cami, 23 mescit, bir
medrese, altı tekke, ùç hamam, iki han ve Saraybosna çarĢısında çok miktarda dùkkân yapılmıĢtır. Bôylece
Saraybosna en ônemli ticaret ve kùltùr merkezi haline gelmiĢtir (Zlatar, 2010:161-166; bk.16 numaralı dipnot).
Tùrk-Ġslam kùltùrù bakımından Bosna-Hersek‘in Saraybosna‘dan sonra ikinci ônemli Ģehri olan Mostar,
ôzellikle Osmanlıların fethiyle birlikte geliĢmiĢtir. XVI. yùzyılın baĢlarında yapılan Sinan PaĢa Camii ve
Hamamı, Mùslùman nùfusun toplanmasını sağladı. Stratejik ônemi dolayısıyla Hersek bôlgesinin merkezi
haline getirilen Mostar‘a 1558‘de inĢa edilen ve cami, medrese ve kùtùphaneden oluĢan Karagôz Bey
Kùllùyesi‘nin damgasını vurduğu sôylenebilir. Ayrıca Keyvan Kâhya Camii ve Medresesi (1553), Koski
Mehmed PaĢa Camii ve Medresesi (1617) gibi kurumların da etkisi sôz konusudur. 1874 tarihli Bosna
Salnâmesi‘nde Mostar‘da 45 cami, beĢ medrese, bir rùĢdiye, 16 mektep ve 26 hanın bulunduğu kayıtlıdır (Aruçi,
2005:296). Bu sayıları Ģehirde yaĢayan Tùrk-Ġslam kùltùrùnùn belgesi olarak değerlendirmek de mùmkùndùr.
―Din birliği ùzerine kurulan bùyùk medeniyetler, içlerine aldıkları çeĢitli milletlerin kùltùrlerini az çok
mùĢterek bir hùviyete bùrùndùrùrler‖ (Ġsen, 1997a:77). Gerek Balkanlarda gerekse Bosna-Hersek‘te Tùrkçe
kelimelerin kullanılması, Tùrkçenin etkin olması bu dùĢùnceyle açıklanabilir. Diğer bir tabirle imparatorluk dili
ve din birliği avantajıyla Tùrkçe, sosyal hayatta çok etkili olmuĢ ve halk tarafından benimsenmiĢtir. Mesela
tekke geleneğinin yaygın ve hâlâ canlı olduğu Bosna‘da Tùrkçe ilahiler, kasideler, gùlbanklar, dualar varlığını
bugùn de sùrdùrmektedir.
Din merkezli etkileĢimde bazı Tùrkçe kelime ve sôz kalıpları Bosnalılar tarafından kendi dilleriymiĢ
gibi benimsenmiĢ ve kabul gôrmùĢtùr. Bugùn bile cùmle dùzeyinde bu tùr ifadelere rastlanmaktadır. 218 ―Bugùn
bile‖ tabirini Djurdjev‘in Bosnalı Mùslùmanları edebî faaliyetleri ile ilgili bir tespitine dayandırmak yerinde
olacaktır. ―1878 ôzellikle de 1918‘den sonra Bosna Mùslùmanlarının edebî faaliyetleri, Sırp-Hırvat literatùrùyle
gittikçe daha fazla kaynaĢma temayùlù gôsterdi.‖(Djurdjev, 1992:304). Bahsedilen tarihlere kadarki dônemlerde
Tùrkçenin daha canlı olduğunu sôylemek çok bùyùk bir iddia olmasa gerek.
Tùrkçenin yùksek seviyede konuĢulup yazılmasının en ônemli sebebi Osmanlı eğitim sistemidir.
Medrese geleneğinin kôklù olduğu yerleĢim birimlerinde kùltùr hayatı daha hızlı geliĢme gôstermiĢtir. Diğer bir
ifadeyle medreseler ùst bilgi sınıfını yetiĢtirmesi bakımından Ģehrin klasik kùltùr merkezi olmasında olmazsa
olmazlardan biri olmuĢtur.
Osmanlı eğitim sisteminde ôğrenci mahalle imamından baĢlayarak en ùst kademedeki medreseye
ulaĢıncaya kadar devam eden eğitim hayatında ders geçme (referans) esasına gôre yùkselirdi. Dersin hocası
kendisinden yeterli eğitimi alan ôğrencisini daha merkezî bir yere ve daha ùstùn bir hocaya tavsiye ederdi.
Bôylece Ġstanbul‘daki en yùksek eğitim kurumlarına uzanan bir teamùl oluĢmuĢ olurdu. Yùksek tahsilini
tamamlayan ôğrenciler diplomalarını aldıktan sonra en alt seviyedeki medreselerden baĢlamak suretiyle mùderris
olarak atanırlardı (Yakuboğlu, 2006:141-142). Ayrıca medreselerde eğitim tamamen parasızdı ve talebenin
yiyecek ve giyeceği de karĢılanıyordu (Halaçoğlu, 2007:138).
Osmanlı eğitim sisteminde mektep, tekke, medrese ve yùksek medrese olmak ùzere bir sıralama vardı.
BaĢarılı olan ôğrenci hocasının referansıyla daha yùksek seviyedeki okullarda okuma imkânı buluyordu. Yùksek
seviyedeki medreselerin Ġstanbul‘da oluĢu taĢradan merkeze doğru bir akıĢı da tabii olarak doğurmuĢ oluyordu.
Ġmparatorluğun hemen her yanında aynı ilim ve kùltùr havasının hâkim olmasının bir nedeni de bu durum
olmalıdır.
Saraybosnalı ôğrenciler yùksek eğitim için genellikle Ġstanbul‘a veya baĢka merkezlere gidiyorlar,
dônùĢte eğitim aldıkları dil ile birlikte kùltùrùnù de beraberlerinde getiriyorlardı. Kadı, mùderris vb. yùksek
kademelerde gôrev yapan bu kiĢiler vasıtasıyla Tùrkçe kelimeler halka kadar inmekle beraber Tùrkçe de belirgin
Ģekilde etkili oluyordu. Aynı eğitim sùrecinden geçen bu kiĢiler fikrî ve edebî zevk birliğine sahiptiler.219
Özellikle Ģair ve yazar olanlar o dônem Tùrk edebiyatının birer parçası haline geliyorlardı. Bu yùzden Tùrkçenin
Bosna‘da edebî bir dil olarak varlık gôstermesi ve geliĢmesi ağırlıklı olarak edebiyat ùrùnleri ve tekke kùltùrù
vasıtasıyla olmuĢtur.
Gazi Hùsrev Bey kùtùphanesinde bulunan yazma eserlerin çoğu Bosna ve Balkanların çeĢitli yerlerinde
istinsah edilmiĢtir. Buralarda istinsah amaçlı ôzel medreselerin bulunduğu, bunlardan birinin de ôzellikle Gazi
Hùsrev Bey Medresesi ve Hânkâhı olduğu ifade edilmektedir. (Karçiç, 1996:458). Bugùn Bosna-Hersek

218

Bayram Ģerif mùbarek olsun, Sabah hayır olsun, HoĢ geldun vb. ifadeler için bk. (Ġyiyol, 2010).
Osmanlı toplum yapısı, her tùrlù etnik ve kùltùrel zenginliği içinde barındırmakla birlikte kùltùrel yapıda hâkim bir renge
sahipti. ―Tùrk-Ġslam sentezi sayılabilecek bu renk, ôylesine hâkim bir eda taĢıyordu ki bu kùltùr dairesine giren ôrneğin
Bağdat‘ta yetiĢen Røhî ile Bosna‘da yetiĢen Kâimî, coğrafyanın olağanùstù uzaklığına rağmen ôz olarak aynı Ģeyleri dile
getiriyorlardı.‖ (Ġsen, 1997f:566).
219

634

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo
Kùtùphanelerinde bulunan Tùrkçe, Arapça ve Farsça yazmaların bu bôlgede çoğaltıldığı gerçeği Tùrkçenin
etkisini gôsteren bir diğer delil olarak gôrùlmelidir.
Osmanlı Devletinin dikkat çeken en ônemli ôzelliklerinden biri de hiç Ģùphesiz merkeziyetçi yapısıdır.
Aslında bu merkeziyetçi yapı pek çok alanda kendini hissettirmiĢtir. Bununla bağlantılı olarak Ġstanbul‘un bir
kùltùr ve sanat merkezi olması ortak bir edebî tavrın kôk salmasını da netice vermiĢtir. 220 Diğer bir ifadeyle tek
merkezli bu yapı imparatorluğun her yanında aynı renk ve dokuyu beslemiĢtir. Saraybosna ile ġam, Konya ile
Üskùp, Ġstanbul Tùrkçesine gôre kendilerini konumlandırmıĢlardır. Edebî metinlerde Ġstanbul‘u, Ġstanbul
Tùrkçesini ôzleyen/anan pek çok Ģaire ve Ģiire rastlamak mùmkùndùr.
Tùrkçe, Arapça ve Farsça menĢeli pek çok kelime Sırp-Hırvat dilinin konuĢulduğu yerlerdekinden daha
çok Bosna-Hersek‘te gùnlùk konuĢmalarda yer almıĢtır (Djurdjev, 1992:303). ―Bosna‘da din ya da mezhep
insanlar arasındaki kimlik ayrımının odak noktasıdır. Mùslùman olan ve Osmanlı Ġmparatorluğunun kùltùr
çevresine giren BoĢnaklar, Tùrkçe eserler vermeye baĢlamıĢlar, hatta devrin icaplarına gôre Arapça ve Farsça
kitaplar da meydana getirmiĢlerdir.‖ (Ġsen, 1997d:519). Özellikle divan ve tekke Ģairlerinin Tùrkçe yazmaları bu
dùĢùncenin tezahùrùdùr.
―Her Osmanlı eyaletinde olduğu gibi Bosna-Hersek‘te de Ġslamî eğitim ve kùltùrùn fideliklerini
mektepler ve dinî kurumlar oluĢturmuĢtu. Camilerin yanında bulunan mektepler ve medreseler Bosna
Mùslùmanlarının temel ôğretim mùesseseleriydi. (Djurdjev, 1992:304).‖ Özellikle Saraybosna‘nın ikinci
kurucusu kabul edilen Gazi Hùsrev Bey yoğun fetih ve gazâ faaliyetlerinin yanında bôlgenin ĠslamlaĢmasında
ônemli rol oynayan dinî, ticarî ve kùltùrel tesisler yaptırmıĢtır. ġehrin ortasına kurduğu kùlliyesi bir sembol
olmuĢ, yùzyıllarca topluma hizmet vermiĢ ve medresesinden pek çok kimse yetiĢmiĢtir (Okiç, 1996:454). Resmî
kayıtlara gôre Osmanlı idaresinin son dônemlerinde Bosna‘da 917 mektep, 43 medrese, 28 rùĢdiye vardı. Ayrıca
Saraybosna‘da bir askerî okul, bir ôğretmen yetiĢtirme koleji, bir ticaret mektebi bulunuyordu. (Djurdjev,
1992:304).221
Bosna‘nın Osmanlı kùltùr hayatındaki yerinin tespit edilmesini ônemlidir. ġùphesiz Ġstanbul merkezli
kùltùr hayatının birer kopyası bu bôlgelerde yaĢanmaktaydı. Fakat imparatorluğun diğer bôlgelerinde olduğu gibi
buradaki hayatın ve kùltùrel dokunun kaybolmadan gùnùmùze ulaĢmadığı aĢikârdır. En azından bunu Tùrkçe
yazan Ģair ve mùellifler için sôyleyebiliriz. Tezkirelerde 28 civarında Bosnalı divan Ģairinden bahsedilmektedir
(Ġsen, 1997e:67). Hâlbuki bugùn Tùrkçe yazan 100 civarında Ģair ve 20 kadar yazarın varlığı bilinmektedir. Bu
Ģairlerin 16 tanesi Avusturya dôneminde yaĢamıĢtır. Dolayısıyla Tùrkçe Avusturya dôneminde de yaĢamaya
devam etmiĢtir (Ġsen, 1997d:520-522; 1997f:568). Bunun yanında halk Ģairlerinden ya da tekke ve zaviyelerde
Tùrkçe sôyleyen, yazan kiĢilerden Ģimdilik sınırlı ôlçùde haberdarız. Burada Mustafa Ġsen‘in Ģair tezkirelerinde
40 Ģairle temsil edilen Diyarbakır‘ın ġevket Beysanoğlu tarafından yayınlanan Diyarbakırlı Fikir ve Sanat
Adamları (1957) adlı eserinde 200‘e ulaĢmasından hareketle zikredilen sayının beĢ katı olabileceğini, 19 Ģairle
temsil edilen Üskùp‘ùn 100 civarında Ģaire sahip olabileceği ifade etmesi (Ġsen, 1997b:128-129; 1997c:139-140)
dikkate değerdir. Dolayısıyla tezkirelerde geçen sayıya bakarak Tùrkçe yazan Bosnalı Ģair ve yazarların sayısı
150-200 civarında olması gerekir. Son araĢtırmalarda Dr. Adnan Kadriç‘in 38 adet Mostarlı Ģair ve yazardan
bahsetmesi bunun bir delili sayılmalıdır.222
Son olarak gùnùmùzde Bosna-Hersek‘te Tùrkçenin durumundan bahsedebiliriz. Özellikle bağımsızlık
sonrası iki halk arasında tarihî ve dinî birlikteliğin referansıyla bir yakınlaĢma meydana gelmiĢtir ve bu ilgi
artarak devam etmektedir. Özellikle televizyonlarda gôsterime giren Tùrk dizileri, Tùrkiye ve Tùrkçeye ilgiyi
artırmaktadır. Tarihi sùreci yakından takip edenler tarafından yapılan Ģu tespit dikkat çekicidir: ―Tùrkçe son yùz
yıldır hiç bu kadar popùler olmamıĢtı.223‖
Tùrkçenin Bosna‘da ônceki dônemlerdeki konumundan bahsetmek bugùn elbette gùçtùr. GeçmiĢte
sadece konuĢma dili değil aynı zamanda yazı dili olarak da kullanılan Tùrkçeyle yukarıda sôzù edilen Ģair ve
yazarlar pek çok edebî eser ortaya koymuĢlardır. Fakat bugùn yazı dilinin varlığından sôz etmek mùmkùn
değildir. KonuĢma dili olarak ise gùnden gùne artan ilgi yabancı bir dil ôğrenme merkezindedir. Ayrıca bugùnùn
Bosna‘sında dôrt ùniversitede Tùrkoloji bôlùmleri eğitim vermektedir.

220

Bu dùĢùnceyi desteklemesi bakımından Çehayiç‘in ―Bosna-Hersek‘te Mevlevîler‖ (2008) isimli makalesinde Farsça ve
Tùrkçe yazan Mevlevîlerle ilgili fikir ve sanat açısından yaptığı değerlendirmeyi aynen alıyoruz: ―Mevhum ve estetik
formalite açısından Farsça ve Tùrkçe yazılan bôlgemizdeki Mevlevî eserler, o dônemin Osmanlı-Tùrk edebiyatındaki
akımların ve yôntemlerin aynını ortaya aksettirmektedir.‖ (Çehayiç, 2008:749).
221
XVII.yùzyıl seyyahı Evliya Çelebi Saraybosna‘dan bahsederken: 104 mahalle, 170 mihrap, 100 adet mescit, buk‘a,
zaviye, 180 sıbyan mektebi, 47 tekke, 100‘den fazla çeĢme, 300 yerde sebil, 700 su kuyusu, 176 su değirmeni, beĢ hamam,
670 hanedan hamamı, ùç adet ùcretsiz kervansaray Ģeklinde bilgi vermektedir (Evliya Çelebi, 2007:224-226).
222
Mostarlı ġairler Antolojisi Dr. Adnan KADRĠÇ tarafından yayına hazırlanmaktadır.
223
Bu ifade BoĢnak Tùrkolog Dr. Alena Çatoviç tarafından kullanılmıĢtır.

635

�1st International Conference on Foreign Language Teaching and Applied Linguistics
May 5-7 2011 Sarajevo

References
ARUÇĠ, Muhammed ( 2005) ―Mostar‖, 30.cilt, TDVĠA, Ġstanbul
BARKAN, Ömer Lùtfi (2008) ―Ġstila Devirlerinin Kolonizatôr Tùrk DerviĢleri‖, Tasavvuf Kitabı, (Haz. Cemil
Çiftçi), Kitabevi Yayınları, Ġstanbul
ÇEHAYĠÇ, Cemal (2008) ―Bosna-Hersek‘te Mevleviler‖, Tasavvuf Kitabı, (Haz. Cemil Çiftçi), Kitabevi
Yayınları, Ġstanbul
ÇELEBĠOĞLU, Âmil (1994) Kanønî Sultan Sùleyman Devri Tùrk Edebiyatı, MEB Yayınları, Ġstanbul
DJURDJEV, Branislav (1992) ―Bosna-Hersek‖, 6.cilt, TDVĠA, Ġstanbul
EMECEN, Feridun (1992) ―Bosna Eyaleti‖, 6.cilt, TDVĠA, Ġstanbul
Evliya Çelebi (2007) Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 5.cilt, Yapı Kredi Yayınları, Ġstanbul
FULLER, Graham E. (2010) Ġslamsız Dùnya, (Çev.Hasan Kaya), Profil Yayınları, Ġstanbul
HALAÇOĞLU, Yusuf (2007) XIV-XVII. Yùzyıllarda Osmanlı Devlet TeĢkilatı ve Sosyal Yapı, Tùrk Tarih
Kurumu, Ankara
HAZAĠ,

Gyôrgy

―Osmanlı

Dôneminde

Bir

Ġmparatorluk

Dili

Olarak

Tùrkçe‖,

http://www.osmanli.org.tr/yazi.php?bolum=7&amp;id=200, EriĢim Tarihi: 11.04.2011
ĠBRAHĠM, Mehmet (2008) ―Eski Yugoslavya Sınırları Dahilinde Tarikat Hareketlerinin Tarih Ġçindeki GeliĢimi
ve Önemi‖, Tasavvuf Kitabı, (Haz. Cemil Çiftçi), Kitabevi Yayınları, Ġstanbul
ĠSEN, Mustafa (1997a) ―Osmanlılarda ġehir ve Kùltùr‖, Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda
Tùrk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠSEN, Mustafa (1997b) ― Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları Üzerine, Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve
Balkanlarda Tùrk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠSEN, Mustafa (1997c) ―Kùltùr Tarihimizde Üskùp ve Üskùplù Divan ġairleri‖, Ötelerden Bir Ses, Divan
Edebiyatı ve Balkanlarda Tùrk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠSEN, Mustafa (1997d) ―Balkanlarda Tùrk Edebiyatı‖, Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Tùrk
Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠSEN, Mustafa (1997e) ―Tezkirelerin IĢığında Divan Edebiyatına BakıĢlar, Osmanlı Kùltùr Coğrafyasına BakıĢ,
Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Tùrk Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠSEN, Mustafa (1997f) ―Bosna‘da Tùrk Edebiyatı‖, Ötelerden Bir Ses, Divan Edebiyatı ve Balkanlarda Tùrk
Edebiyatı Üzerine Makaleler, Akçağ Yay. Ankara
ĠYĠYOL, Fatih (2010) ― BoĢnak Folklorunda Tùrk Kalıp Sôzlerin Etkisi‖, Uluslar arası IX. Dil-YazınDeyiĢbilim Sempozyumu, 15-17 Ekim 2009, I.cilt, Sakarya Üniversitesi, s. 2-9
KARÇĠÇ, Fikret (1996) ―Gazi Hùsrev Bey Kùtùphanesi‖, 13.cilt, TDVĠA, Ġstanbul
OKĠÇ, M.Tayyib (1996) ―Gazi Hùsrev Bey‖, 13.cilt, TDVĠA, Ġstanbul
Osmanlı Belgelerinde Bosna-Hersek (2009) BaĢbakanlık Devlet ArĢivleri Genel Mùdùrlùğù, Osmanlı ArĢivi
Daire BaĢkanlığı, yayın nu:101, Ġstanbul
SKALJĠÇ, Abdullah (1965) Turcizmi u Srpskohrvatskom Jeziku, Sarajevo
YAKUBOĞLU, Kenan (2006) Osmanlı Medrese Eğitimi ve Felsefesi, Gôkkubbe Yayınları, Ġstanbul
ZLATAR, Behija (2010) Gazi Husrev-Beg, Orientalni Institut u Sarajevu, Sarajevo

636

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21507">
                <text>94</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21508">
                <text>Bosna-Hersek‘te Türkçe</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21509">
                <text>GÖNEL, Hüseyin</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21510">
                <text>Bosna-Hersek‘te Tùrkçenin varlığı bu bôlgenin Osmanlılar tarafından  fethedilmesine dayanır. Fetihten sonra devletin resmi dili olması ve din birliğinden  dolayı Tùrkçe, varlığını artırarak sùrdùrmùĢtùr. Bu sùreçte Osmanlıların fetih, iskân,  eğitim ve kùltùr politikaları ôzellikle etkili olmuĢtur. XIX. yùzyılın son çeyreğinden  baĢlamak ùzere bôlgedeki Tùrk varlığı giderek zayıflamıĢtır. Tùrkçe ise varlığını az  da olsa sùrdùrebilmiĢtir. Bu yazıda Tùrkçenin Tùrk-Ġslam kùltùrù çerçevesinde  Bosna-Hersek‘te ilk varlık gôsterdiği dônemlerden baĢlayarak gùnùmùze kadarki  durumu ele alınmıĢtır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21511">
                <text>2011-05</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="21512">
                <text>Conference or Workshop Item
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="32">
        <name>P Philology. Linguistics</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="1390" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1704">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/dfecf1e536501bb60b3a66447794aaea.docx</src>
        <authentication>2c23e8135ed937ae57c9f40228dbbf3d</authentication>
      </file>
      <file fileId="1705">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/157c4a8877ea0252ed911abb21eaabd9.pdf</src>
        <authentication>33be2b3e267e6957b6c7777317db86d7</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11028">
                    <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ
Genç Osman GEÇER
Niğde Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Niğde /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, Sebilürreşat, Misbah/Yeni Misbah.
ÖZET
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaşadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiştiği ülke sınırlarının dışında da tanınıp bilinmiş, fikirleri ve sanat anlayışı uzak
coğrafyalara ulaşmak suretiyle geniş bir alanda etkili olabilmiştir. Mehmet Akif Ersoy daha
hayatta iken bu geniş etki alanına ulaşmış ve başta İstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat anlayışı
bugünkü Anadolu sınırlarını aşarak geniş Türk kültür coğrafyasına yayılmıştır. Bu kültür
coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek’tir.1878’de Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan
Devleti tarafından işgali, bu ülkede başta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi
sorunların doğmasına neden olmuştur. Daha önce yüzünü İstanbul’a dönük tutan ve her anlamda
buradan beslenen Bosna-Hersek aydını yüzünü Viyana başta olmak üzere Batı’ya çevirmiştir. Bu
dönüş, Bosna-Hersek’in en geniş manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya başladığının
ifadesi olmuştur. Bu kopuştan rahatsızlık duyan ve ilişkileri güçlendirmek isteyen bazı Boşnak
aydınları İstanbul ile yeniden temasa geçmeye başlamışlardır. Bunların başında Salih Safvet
Başiç gelmektedir. Başiç, tahsil hayatını İstanbul’da tamamlamış ve 1910 yılında BosnaHersek’e dönmüştür. 1912 yılında Bosna-Hersek Cemiyeti İlmiyesi tarafından çıkarılmaya
başlanan Misbah, sonradan Yeni Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmış;
makalelerinde sık sık Akif’e atıfta bulunmuştur. Misbah ve Yeni Misbah sadece Başiç’in
makaleleriyle değil aynı zamanda Sebilürreşat’ta yayınlanan Akif’in makalelerini “Akif’ten Bir
Vaaz” genel başlığı altında Arap harfli Boşnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına
ulaştırmıştır. Mehmet Akif Ersoy’un Bosna-Hersek’te tanıtılması ve dolayısıyla geniş bir etki
alanı oluşturması hem Sebilürreşat aracılığı ile hem de İstanbul’da tahsil görmüş Boşnak
aydınları vasıtasıyla olmuştur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların
uyanışına vesile olmuştur. Boşnakları da çilesine ortak eden Akif Türkiye’deki kadar etkili
olmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1706">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b76e8eb7ea583ec8bf9c91824df8643d.docx</src>
        <authentication>f43727a0aef1f807b42cb402b855ddb0</authentication>
      </file>
      <file fileId="1707">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cda28c73eaf62029e2dc7f568c46d5fb.pdf</src>
        <authentication>a260e4543f19c4f502b3568ccfcd0db1</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11029">
                    <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ

Genç Osman GEÇER1
Özet
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaĢadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiĢtiği ülke sınırlarının dıĢında da tanınıp bilinmiĢ, fikirleri ve sanat anlayıĢı
uzak coğrafyalara ulaĢmak suretiyle geniĢ bir alanda etkili olabilmiĢtir. Mehmet Akif Ersoy
daha hayatta iken bu geniĢ etki alanına ulaĢmıĢ ve baĢta Ġstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat
anlayıĢı bugünkü Anadolu sınırlarını aĢarak geniĢ Türk kültür coğrafyasına yayılmıĢtır. Bu
kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek‟tir.
1878‟de Bosna-Hersek‟in Avusturya-Macaristan Devleti tarafından iĢgali, bu ülkede
baĢta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden olmuĢtur.
Daha önce yüzünü Ġstanbul‟a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen Bosna-Hersek
aydını yüzünü Viyana baĢta olmak üzere Batı‟ya çevirmiĢtir. Bu dönüĢ, Bosna-Hersek‟in en
geniĢ manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya baĢladığının ifadesi olmuĢtur. Bu kopuĢtan
rahatsızlık duyan ve iliĢkileri güçlendirmek isteyen bazı BoĢnak aydınları Ġstanbul ile yeniden
temasa geçmeye baĢlamıĢlardır. Bunların baĢında Salih Safvet BaĢiç gelmektedir. BaĢiç, tahsil
hayatını Ġstanbul‟da tamamlamıĢ ve 1910 yılında Bosna-Hersek‟e dönmüĢtür. 1912 yılında
Bosna-Hersek Cemiyeti Ġlmiyesi tarafından çıkarılmaya baĢlanan Misbah, sonradan Yeni
Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmıĢ; makalelerinde sık sık Akif‟e atıfta
bulunmuĢtur. Misbah ve Yeni Misbah sadece BaĢiç‟in makaleleriyle değil aynı zamanda
SebilürreĢat‟ta yayınlanan Akif‟in makalelerini “Akif‟ten Bir Vaaz” genel baĢlığı altında
Arap harfli BoĢnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına ulaĢtırmıĢtır.
Mehmet Akif Ersoy‟un Bosna-Hersek‟te tanıtılması ve dolayısıyla geniĢ bir etki alanı
oluĢturması hem SebilürreĢat aracılığı ile hem de Ġstanbul‟da tahsil görmüĢ BoĢnak aydınları
vasıtasıyla olmuĢtur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların uyanıĢına
vesile olmuĢtur. BoĢnakları da çilesine ortak eden Akif en az Türkiye‟deki kadar etkili
olmuĢtur.
Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, SebilürreĢat, Misbah/Yeni Misbah

1

Yrd. Doç. Dr., Niğde Üni. Fen-Ede. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, gencgecer@hotmail.com

1

�MEHMET AKİF’S EFFECT ON BOSNIA-HERZEGOVINA
Abstract
At the history of Turkish Literature very few writers have been known not only in his
country but also out of his country‟s borders both during his life and after his death. Such
writers‟ thoughts and art have had great effect by reaching far countries. While Mehmet Akif
was alive, he could reach such great effect and first in Ġstanbul and then out of Anatolia‟s
borders to wide Turkish cultural area. One of these cultural areas is Bosnia-Herzegovina.
In 1878, due to the occupation of Bosnia-Herzegovina by the Austro-Hungarian
Empire, some serious problems first at politics then at cultural area occured. The intellectuals
of Bosnia-Herzegovina who formerly were affected by Ġstanbul inclined to the West foremost
to Vienna. This turn showed that Bosnia-Herzegovina became out of the Ottoman cultural
effect widely. Some Bosnian intellectuals who were disturbed by this disengagement and
would prefer to strengthen the relationship started to contact with Ġstanbul again. Salih Safvet
BaĢiç was the leading of these Bosnian intellectuals. BaĢiç was educated in Ġstanbul and
returned to Bosnia-Herzegovina in 1910. BaĢiç wrote Turkish articles at Misbah published by
„The Community of Bosnia-Herzegovina Education‟ in 1912 under the name of Yeni Misbah
and often refered to Akif at his articles. At Misbah and Yeni Misbah not only BaĢiç‟s articles
but also Akif‟s articles published at SebilürreĢat under the general name of „A Sermon from
Akif‟ were reached to readers by translating in Bosnian with Arabic letters.
Mehmet Akif‟s publicizing in Bosnia Herzegovina and consequently his great effect
succeeded by favour of both SebilürreĢat and some Bosnian intellectuals educated in Ġstanbul.
Thus Akif contributed to the awakening of Muslims living far from our borders. Akif who
added Bosnians to his suffering had influence at least as much as he had in Turkey.
Key Words: Bosnia-Herzegovina, Mehmet Akif, SebilürreĢat, Misbah/Yeni Misbah

Giriş
Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaĢadığı dönemde hem de öldükten
sonra doğup yetiĢtiği ülke sınırlarının dıĢında da tanınıp bilinmiĢ, fikirleri ve sanat anlayıĢı
uzak coğrafyalara ulaĢmak suretiyle geniĢ bir alanda etkili olabilmiĢtir. Mehmet Âkif Ersoy
daha hayatta iken bu geniĢ etki alanına ulaĢmıĢ ve baĢta Ġstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat

2

�anlayıĢı bugünkü Anadolu sınırlarını aĢarak geniĢ Türk kültür coğrafyasına yayılmıĢtır. Bu
kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek‟tir.
Bosna-Hersek‟in fethinden baĢlayıp 1878‟de bu ülkenin Avusturya-Macaristan Devleti
tarafından iĢgaline kadar geçen dört yüzyıldan fazla zaman zarfında, hem siyasi hem de
kültürel iliĢkiler sorunsuz bir seyir izlemiĢtir denilebilir. Ancak iĢgal sonrası Bosna-Hersek‟te
Ģartlar baĢta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden
olmuĢtur. Daha önce yüzünü Ġstanbul‟a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen BosnaHersek aydını yüzünü Viya‟na baĢta olmak üzere Batı‟ya çevirmiĢtir. Bu dönüĢ, BosnaHersek‟in en geniĢ manada Osmanlı/Türk kültür dairesinden çıkmaya baĢladığının ifadesi
olmuĢtur. Bu kopuĢtan rahatsızlık duyan ve iliĢkileri yeniden güçlendirmek isteyen bazı
BoĢnak aydınları Ġstanbul ile yeniden temasa geçmeye baĢlamıĢlardır. Bunların baĢında Salih
Safvet BaĢiç gelmektedir. Bosna-Hersek ile Ġstanbul arasındaki bağları yeniden güçlendirme
görevini BaĢiç‟in üstlenmiĢ olması tesadüfî değildir. Ġstanbul ile kurulan yeni köprünün iki
önemli ayağı vardır. Bunlardan birincisi SebilürreĢad mecmuası ikincisi ise bu mecmuada
baĢmuharrirlik de yapan Mehmet Âkif Ersoy olmuĢtur.
Mehmet Âkif Ersoy‟un Bosna-Hersek‟te tanıtılması, fikirlerinin yayılması, SebirürreĢad
mecmuasında yayınladığı makalelerin BoĢnakçaya tercüme edilmek suretiyle yayınlanması
Misbah mecmuası aracılığı ile olmuĢtur. Misbah mecmuası “Bosna-Hersek Cemiyet-i
Ġlmiyesi” adıyla kurulan cemiyetin yayın organıdır. 28 Eylül 1912‟de kurulan cemiyet Misbah
adında bir de mecmua çıkarmaya karar verir. Arap harfli BoĢnakça ve Osmanlı Türkçesi ile
iki dilde yayınlanan Misbah mecmuası (Geçer, 2009: 43) Haziran-Temmuz 1913 tarihli 16.17. sayıların bir arada neĢredildiği bu nüshanın baĢ sayfasında “Tefsir-i ġerif” ana baĢlığının
hemen altında “SebilürreĢad‟dan Aynen” ifadesiyle Mehmet Âkif‟in bir Ģirini yayınlamıĢtır
(Misbah, 1913: S. 16-17, s. 1). Metin besmele ile baĢlar, Kur‟an-ı Kerim‟den alınan

ve “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Kur‟an,
2005: (39-9), 460) Anlamındaki ayetin ardından Ģiirin tamamı yayınlanır.
“Olmaz ya… Tabî‟î… Biri insan biri hayvan!
Öyleyse, “cehalet” denilen yüz karasından,
Kurtulmaya azmetmeli baĢtanbaĢa millet.
Kâfî mi değil yoksa, bu son ders-i felâket?”

3

�…
mısraları ile baĢlayan manzume;
…
“Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!
Ġslâm‟ı da “batsın!” diye tutmuĢ yediyorsun!
Allah‟tan utan! Bâri bırak dini elinden…
Gir leĢ gibi topraklara kendin, gireceksen!
Lâkin ne demek bizleri Allâh ile iskât?
Allah‟tan utanmak da olur ilm ile… Heyhât!2
mısraları ile sona erer. Âkif‟in bu manzumesi Safahat‟ın Üçüncü Kitabı olan “Hakkın Sesleri”
bölümünde yer almaktadır (Düzdağ, 2009: 189-190). Bu manzume 24 Nisan 1913 yılında ilk
olarak SebilürreĢad mecmuasında neĢredilmiĢtir (Ceyhan, 1991: 405). Âkif‟in bu manzumesi
SebilürreĢad mecmuasında yayınlandıktan yaklaĢık olarak 2 ay sonra Bosna-Hersek‟te
yayınlanmıĢtır. 1913 yılının Osmanlı Devleti açısından Ģartları düĢünüldüğünde, böylesine zor
bir zamanda bu manzumenin 2 ay gibi kısa bir süre sonra Bosna-Hersek‟te üstelik de Türkçe
yayınlanıyor olması oldukça dikkat çekicidir.
Âkif, Kur‟an‟dan bir ayeti tefsir etmek amacıyla kaleme aldığı bu manzumede,
“cehalet”i yüzkarası olarak nitelendirmekte ve Balkan SavaĢı‟nın yol açtığı maddî ve manevî
yıkıma iĢaret ederek “…bu felaketten de gerekli ders çıkarılmaz ve ölüm uykusundan
uyanılmaz ise bunun sonunun ölüm olacağı…” hatırlatılmaktadır. Manzumenin vermek
istediği mesaj açıktır: “Millet cehaletten kurtulmalı ve gaflet ve atalet uykusundan
uyanmalıdır.” Manzumenin Misbah mecmuasının baĢ sayfasında yayınlanmıĢ olması benzer
bir durumun Bosna-Hersek‟te de hüküm sürdüğü, yani buradaki Müslümanların da cehaletten
kurtulmaları ve bir an önce uyanmaları gerektiği fikrini yaymak içindir. Misbah mecmuasını
çıkaran irade Âkif‟in manzumesinde ifade ettiği Ģeyleri Bosna-Hersek için de geçerli
saymıĢtır.
Misbah‟ın 10 Aralık 1913 tarihli 7 numaralı nüshasından itibaren “Mehmet Âkif: Jedan
Vaz” yani “Mehmet Âkif‟ten Bir Vaaz” baĢlığı ile bir yazı dizisi baĢlatılır. Aynı baĢlık altında
ve numaralandırılmak suretiyle yapılan bu tefrika Misbah‟ın 8. Sayısında, 2. sayfada
2

Bu manzumenin Misbah mecmuasında yayınlanan tam ve asıl metnini görmek için bk. EK.I.

4

�“Mehmet Âkif: Jedan Vaz 2”, 12 Aralık 1913 tarihli 9. Sayının 2. Sayfasında “Mehmet Âkif:
Jedan Vaz 3”, Misbah‟ın 12. Sayısında yine 2. Sayfada “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 4”, 22
Ocak 1914 tarihli 13. Sayısında 2. Sayfada “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 5”, 29 Ocak 1914
tarihli 14. Sayısında birinci sayfadan “Mehmet Âkif: Jedan Vaz 6” ve son olarak 15. Sayının
2. Sayfasında “Mehmet Âkif: Jedan Vaz” baĢlığı ile tefrika son bulur. Bu yazı dizisi de yine
Mehmet Âkif‟in SebilürreĢat mecmuasında yayınlamıĢ olduğu yazılarının BoĢnakçaya
tercüme edilmek suretiyle Arap harfli olarak yayınlanmıĢ halidir. Bu bakımdan yazıların
içeriği hakkında bilgi verebilmek için Arap Harfli BoĢnakçayı okuyup anlayabilmek
gerekmektedir. Böyle bir çalıĢma bir BoĢnak tarafından yapılmalıdır. Bu ve benzer pek çok
mecmua baĢta Türkçe ve Osmanlı Türkçesi bilen BoĢnak araĢtırmacıları beklemektedir.
Kanaatimizce Avusturya-Macaristan iĢgali ile I. Dünya SavaĢı arasında kalan dönemdeki
Bosna-Hersek tarihi, edebiyatı, siyasi ve sosyal hadiseleri bahsi geçen süreli yayınların gün
yüzüne çıkarılmasıyla daha anlaĢılır bir hale gelecektir.
Sebilürreşat mecmuasında Mehmet Âkif tarafından kaleme alınan makalelerin
BoĢnakçaya tercüme edilmesi ve Misbah mecmuasında yayınlanması Mehmet Âkif‟in
fikirlerine verilen önem ve desteğin bir göstergesidir. Sebilürreşad‟da daha pek çok kiĢinin
makalesi yayınlandığı halde Âkif‟in tercih edilmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Bu bir bakıma
Âkif‟in iĢaret ettiği yolu doğru kabul etmek, onun fikirlerini Bosna-Hersek‟e de yaymak
anlamına gelmektedir.
Mehmet Âkif‟in Bosna-Hersek‟te tanıtılmasına katkı sağlayan en önemli isim ise Salih
Safvet BaĢiç‟tir. Bosna-Hersek‟in Mehmet Âkif‟i olarak nitelendirilebilecek olan BaĢiç
Âkif‟le aynı yıl doğumludur. BaĢiç‟in Mehmet Âkif‟e olan hayranlığına ve onu BosnaHersek‟e nasıl tanıttığına geçmeden önce BaĢiç‟in hayatından kısaca söz etmek gerekir. Salih
Safvet BaĢiç, geniĢ toprak sahibi, varlıklı ve saygın bir ailenin ilk erkek çocuğu olarak 11
Haziran 1873‟te Hersek bölgesinde küçük bir kasaba olan bugün Tomislavgrad diye bilinen
Duvno‟da dünyaya gelir. Babası Aliya Bey, annesi Prozor‟lu Nura Hanım‟dır. Ġlköğrenimini
doğduğu yerde tamamlayan BaĢiç Ġstanbul‟daki teyzesinin yanına gönderilir. Liseyi
tamamladıktan sonra, Fatih Camisi Medresesinde Ġslâmi ilimler alanında tahsilini tamamlar ve
1904 yılında icazet alır (Geçer, 2009: 41). 1905-1910 yılları arasında Ġstanbul‟da Mekteb-i
Saadet‟te ġarkiyat ve Din dersleri verir. 1908 MeĢrutiyet hareketine de Ģahitlik eden BaĢiç
1910 yılında Bosna-Hersek‟e, doğum yeri olan Duvno‟ya geri döner (Geçer, 2009: 42).
Ġstanbul‟da pek çok önemli tarihi olaya tanıklık eden, kendini çok iyi yetiĢtiren ve yüksek

5

�tahsili sırasında teĢkilatçılığı da öğrenen BaĢiç vatanına döndüğünde 37 yaĢındadır (Geçer,
2009: 43).
Duvno‟da kendi halinde sakin bir hayat süren BaĢiç, 1912 yılında fikirlerini ve
teĢkilatçılığını gösterebileceği çok önemli bir fırsat yakalar. Bu dönemde Bosna-Hersek
ulemasından birkaç değerli bilim adamı Ocak 1912‟de Saraybosna‟da toplanır ve “BosnaHersek Cemiyet-i Ġlmiyesi” adıyla bir dernek kurmaya karar verir. Dernek 28 Eylül 1912
günü resmen kurulur ve cemiyet Misbah adında bir de mecmua çıkarmaya karar verir (Geçer,
2009: 43). Salih Safvet BaĢiç de cemiyetin resmi yayın organı olan ve Arap harfli BoĢnakça
ve Osmanlı Türkçesi ile iki dilde yayınlanan Misbah‟ın 6. Sayısından itibaren Türkçe
makaleler yayınlamaya baĢlar (Geçer, 2009: 43).
Makalelerini doğru ve düzgün bir Osmanlı Türkçesi ile yazan Salih Safvet, Mehmet
Âkif Ersoy‟u çok sever ve yazılarında sık sık ona göndermeler ve Ģiirlerinden alıntılar yapar.
Misbah ve Yeni Misbah mecmualarını SebilürreĢad mecmuasının Bosna-Hersek‟teki
yansıması saymak nasıl mümkünse, Salih Safvet BaĢiç‟i de Mehmet Âkif Ersoy‟un BosnaHersek‟te nesir ile yükselen sesi olarak kabul etmek mümkündür. BaĢiç toplumsal meselelere
yaklaĢırken Âkif gibi düĢünür (Geçer, 2009: 20).
BaĢiç, 30 Nisan 1914 tarihli Yeni Misbah‟ın 5 numaralı sayısında yayınladığı
“Matbuatın Ehemmiyeti” baĢlıklı makalesinde SebilürreĢad‟ı övdükten sonra bu mecmuada
yazan isimleri ve ehemmiyetlerini Ģu cümlelerle ifade eder:
“Bugün merkez-i muallâ-yı hilafette çıkan ve Ferid, Fatin, Âkif, ġemseddin beyler gibi
esatize-i kiram hazeratının dinî, ahlakî, felsefî, ictimaî makalat-ı müfidesini neĢreden
Sebilürreşad gazetesinin âlem-i Ġslâmiyet‟e ettiği ve etmekte bulunduğu hizmetlerin fevkinde
bir hizmet etmek adeta beĢeriyetin vüsati haricindedir.”
BaĢiç makalesinin devamında ise SebilürreĢad mecmuasının önemine dikkat çeker ve
bu mecmuayı almayı, okumayı ve tavsiye etmeyi dini bir vazife sayarak Ģunları söyler:
“SebilürreĢad‟a abone olmak ve öyle bir mecmua-i ilmiyeyi her yerde istemek, talep
etmek Müslümanlar üzerine bir vazife-i umumiyedir. SebilürreĢad gazetesini okumak bir
kütüphaneye kapanıp da, daima tetebbuat-ı zatiyede bulunmaktan daha faidelidir. Zira bir
adam ne kadar âlim, ne kadar muktedir olursa olsun SebilürreĢad‟ın sütunlarını makalat-ı
müfide ile tezyin eden mütehassısların fevkinde olamaz. Hulaseten Ģunu diyebiliriz ki
SebilürreĢad adi bir gazete değildir; mütalaası umuma lazım bir mecmua-i ilmiyedir. NeĢr-i
maarif vazife-i mühimmesiyle mükellef olan cemiyetimizin azasından her birisine lazım bir
6

�kitab-ı müstecmiü‟l-fevaittir. Binaenaleyh SebilürreĢad‟ı umum ihvana tavsiye eylemeyi
vecaibden addeylerim.”
BaĢiç, SebilürreĢad ve dolaysıyla Mehmet Âkif‟in fikirlerine çok büyük bir önem verir.
Onun kurtuluĢ reçetesine inanmıĢtır. Hayranlığı Âkif‟e bir methiye yazacak kadar estetik bir
düzlemede kendini gösterir. BaĢiç, 26 ġubat 1914 yılında Misbah‟ın 18. Numaralı sayısında
“Tahdis-i Nimet” baĢlıklı bir makale yayınlar. Misbah‟ın birinci sayfasında yayınlanan bu
makale ve içerisinde yer alan manzum methiye tamamen Mehmet Âkif‟e hasredilmiĢtir.
“Hakikat ve selamet gibi iki lâzıme-i edebiye ile icra-yı ihtiĢam eden ve maa‟l-iftihar
genç üdebamız tarafından peyderpey lisan-ı mahallimize tercüme edilen dinî ve içtimaî
makalatın muharriri, Darülfünun-ı Osmanî muallimlerinden Ģair-i hikmet-güftar, edib-i celilasar “Safahat” sahibi Mehmet Âkif Beyefendi Hazretlerine:
Olmamak mümkün mü meftûn fazlına âlî-himem?
Safha-yı kırtası tezyîn eyledikçe Ģiirlerin
Âlem-i Ġslâmı ikaz eyleyen hikmetleri
Lef ü neĢr etmektedir sanatça ulvî Ģiirlerin
Vâcib-i tebcîl ü takdîs-i umum, “Hak Sesleri”
Pek büyük bir aĢk ile ifhâm edendir Ģiirlerin
Menba-ı ilm ü hikemdir nüsha-i vaaz u edeb
Câmi-i ahkâm-ı Kur‟andır musanna Ģiirlerin
Her dü âlemde saadet-i mucip insâniyeti
Pek suhûletle bize ta‟lim edendir Ģiirlerin
Nev-usûl üzre küĢâd ettin bize ders-i edeb
Hikmet-i Ġslâm‟ı takdîr eyleyendir Ģiirlerin
Az mı mazmûn, az mı mana, az mı hikmet gösterir?
Çok mu meĢgul etse her sahib-i kemâli Ģiirlerin
Dâim ol fazlına istidad-ı umum-ı müslimîn
NeĢr-i nûr etsin cihâna hikmet-âmiz Ģiirlerin” (Misbah, 1914: S. 18, s. 1)

7

�Âkif nasıl ki bütün Ġslâm âleminin yegâne kurtuluĢunu ilimde, fende ilerlemek ve
gerçek dini öğrenerek hurafelere kapılmadan dosdoğru yaĢamakta gördüyse BaĢiç de bütün bu
fikirleri Bosna-Hersek Müslümanları için bir tavsiye olarak sürekli onlara hatırlatmıĢtır.
BaĢiç, Âkif‟ten aldığı bu enerjiyle baĢta Bosna-Hersek Müslümanları olmak üzere diğer Ġslâm
ülkelerinin geri kalmıĢlığını tembelliğe ve bilgisizliğe bağlar. BaĢiç de, tıpkı Âkif gibi, Ġslâm
âleminin tembellikten ve cahillikten kurtulabileceğine inanır. Tavsiyesi durmadan çalıĢmaktır.
“O halde, sosyal ve fen bilimlerinde, ahlakta yükselmek ve ilerlemek idealimiz olmalı, bu
konuda çok çalıĢmalıyız!..” der. Ümitsiz değildir ve bu konuda BaĢiç, Âkif‟in ümitsizliği asla
onaylamayan Ģu mısralarına sığınır:
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak
Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.”
Mehmet Âkif, hayatında Bosna-Hersek‟e hiç gelmemiĢtir. Hicaz‟a gitmiĢ, Almanya‟ya
gitmiĢ, Mısır‟da bulunmuĢ, ancak bu topraklara hiç ayak basmamıĢtır. ġair, yazar, düĢünür,
dava adamı, idealleri olan bir mustarip olarak henüz hayatta iken gelmediği bu yerlerde
tanınmıĢ, bilinmiĢ ve de sevilmiĢtir. Onun manzumeleri Balkan Ģehirlerinin bu en uzak
noktasında da o dağdan bu dağa çarparak kalpleri ve gönülleri tutuĢturmuĢtur. Bu ateĢin
yanmasında ve yayılmasında elbette Bosna-Hersek Müslümanlarının büyük payı vardır.
Âkif‟le aynı çağda yaĢayan kaç Ģair Bosna-Hersek‟te bilinir. Kaçının bir mısraı sınırları aĢıp
ovalara, dağlara çarpa çarpa yayılmıĢ ve umutsuzlara umut olmuĢtur? Mehmet Âkif‟in BosnaHersek‟te tanınmasına, bilinmesine elbette zemin hazırlayan en önemli kiĢi Salih Safvet BaĢiç
ve onun baĢmuharrir olarak yazılarını yayınladığı Misbah ve Yeni Misbah mecmuaları
olmuĢtur. Ama bütün bunların ötesinde Âkif‟i buralara getiren mucize yine onun mısralarında
gizlenen samimiyet, inanmıĢlık ve iradedir diye düĢünüyorum.

Kaynakça
CEYHAN, Abdullah, (1991), Sırat-ı Müstakîm ve Sebîlürreşad Mecmuaları Fihristi, Ankara,
Diyanet ĠĢleri BaĢkanlığı Yayınları.
DÜZDAĞ, M. Ertuğrul (2009), Safahat, Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.
GEÇER, G. Osman (2009), Bosna-Hersek’te Bir Osmanlı Aydını: Salih Safvet Başiç, Tuzla,
Bosna-Hersek, Tuzla Kantonu ArĢivi Yayınları.
Kur‟an (2005), (Haz: Elmalılı Hamdi Yazır), Ġstanbul, Huzur Yayınevi.
Misbah, I. Sene, Nu: 16-17, 15 Recep-1 ġaban 1331 (Haziran-Temmuz 1913), Saraybosna.
8

�Misbah, II. Sene, Nu. 18, 30 Rabiulevvel 1332/26 ġubat 1914, Saraybosna.
Misbah, II. Sene, Nu: 7, 11 Muharrem 1332/10 Aralık 1913, Saraybosna.

9

�EK. I.
“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Misbah, I. Sene, Nu: 16-17, 15 Recep-1 ġaban 1331/20 Haziran-6 Temmuz 1913,
Saraybosna.

10

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11020">
                <text>2194</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11021">
                <text>BOSNA-HERSEK’TE MEHMET AKİF ETKİSİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11022">
                <text>GEÇER, Genç Osman </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11023">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna-Hersek, Mehmet Akif, Sebilürreşat, Misbah/Yeni Misbah.  ÖZET  Türk edebiyatı tarihinde çok az sayıda yazar hem yaşadığı dönemde hem de öldükten sonra doğup yetiştiği ülke sınırlarının dışında da tanınıp bilinmiş, fikirleri ve sanat anlayışı uzak coğrafyalara ulaşmak suretiyle geniş bir alanda etkili olabilmiştir. Mehmet Akif Ersoy daha hayatta iken bu geniş etki alanına ulaşmış ve başta İstanbul olmak üzere fikirleri ve sanat anlayışı bugünkü Anadolu sınırlarını aşarak geniş Türk kültür coğrafyasına yayılmıştır. Bu kültür coğrafyalarından biri de Bosna-Hersek’tir.1878’de Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan Devleti tarafından işgali, bu ülkede başta siyaset olmak üzere, kültürel alanda da çok ciddi sorunların doğmasına neden olmuştur. Daha önce yüzünü İstanbul’a dönük tutan ve her anlamda buradan beslenen Bosna-Hersek aydını yüzünü Viyana başta olmak üzere Batı’ya çevirmiştir. Bu dönüş, Bosna-Hersek’in en geniş manada Osmanlı kültür dairesinden çıkmaya başladığının ifadesi olmuştur. Bu kopuştan rahatsızlık duyan ve ilişkileri güçlendirmek isteyen bazı Boşnak aydınları İstanbul ile yeniden temasa geçmeye başlamışlardır. Bunların başında Salih Safvet Başiç gelmektedir. Başiç, tahsil hayatını İstanbul’da tamamlamış ve 1910 yılında Bosna-Hersek’e dönmüştür. 1912 yılında Bosna-Hersek Cemiyeti İlmiyesi tarafından çıkarılmaya başlanan Misbah, sonradan Yeni Misbah adını alan mecmuada Türkçe makaleler yazmış; makalelerinde sık sık Akif’e atıfta bulunmuştur. Misbah ve Yeni Misbah sadece Başiç’in makaleleriyle değil aynı zamanda Sebilürreşat’ta yayınlanan Akif’in makalelerini “Akif’ten Bir Vaaz” genel başlığı altında Arap harfli Boşnakça olarak tercüme etmek suretiyle okuyucularına ulaştırmıştır. Mehmet Akif Ersoy’un Bosna-Hersek’te tanıtılması ve dolayısıyla geniş bir etki alanı oluşturması hem Sebilürreşat aracılığı ile hem de İstanbul’da tahsil görmüş Boşnak aydınları vasıtasıyla olmuştur. Bu sayede Akif sınırlarımızın çok uzağındaki Müslümanların uyanışına vesile olmuştur. Boşnakları da çilesine ortak eden Akif Türkiye’deki kadar etkili olmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11024">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11025">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11026">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11027">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1407" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1750">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d72a1b5bdb8a8ce5254a4ce456e65502.docx</src>
        <authentication>9054f6afa419ab2ce02d2e1e48d97959</authentication>
      </file>
      <file fileId="1751">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/faf32fb0bbc69d584098a99c66db34ee.pdf</src>
        <authentication>6f2a98a2ad857161f8f27644e4c44a51</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11187">
                    <text>BOSNALI ALAEDDİN SABİT
Şehla HALİLLİ
Azerbaycan Milli İlimler Akademisi, M.Fuzuli Adına Elyazmalar Enstitüsü, Türkdilli
Elyazmaların Tetkiki Bölümü, Bakü / Azerbaycan
Anahtar Kelimeler: Sabit, Divan, kaside.
ÖZET
Asıl adı Alaaddin Ali olan Alaaddin Sabit Bosnalı Bosnanın Uzica kasabasında
doğmuştur. Doğduğu yıl tam olarak belli değil. Fakat Sabit hakkında ilk araştırmayı yapan
Y.Ripka’ya göre o, 1650 yılında doğmuştur. Kendi memleketinde ilk eğitimini Halil efendiden
aldıktan sonra tahsilini daha da ilerletmek için İstanbul’a gelmiş, Seydizade Mehmet Paşa’nın
dairesine imam olmuştur. Bundan sonra bazı medreselerde müderrislik yapmış, bazı vilayetlerde
de kadılık etmiştir. 1712 yılında İstanbulda vefat etmiştir. Divan, Zafername, Berbername,
Derename, Amrü ül-Leys, Edhem ü Hüma gibi eserleri vardır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11179">
                <text>2258</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11180">
                <text>BOSNALI ALAEDDİN SABİT</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11181">
                <text>HALİLLİ, Şehla</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11182">
                <text>Anahtar Kelimeler: Sabit, Divan, kaside.  ÖZET  Asıl adı Alaaddin Ali olan Alaaddin Sabit Bosnalı Bosnanın Uzica kasabasında doğmuştur. Doğduğu yıl tam olarak belli değil. Fakat Sabit hakkında ilk araştırmayı yapan Y.Ripka’ya göre o, 1650 yılında doğmuştur. Kendi memleketinde ilk eğitimini Halil efendiden aldıktan sonra tahsilini daha da ilerletmek için İstanbul’a gelmiş, Seydizade Mehmet Paşa’nın dairesine imam olmuştur. Bundan sonra bazı medreselerde müderrislik yapmış, bazı vilayetlerde de kadılık etmiştir. 1712 yılında İstanbulda vefat etmiştir. Divan, Zafername, Berbername, Derename, Amrü ül-Leys, Edhem ü Hüma gibi eserleri vardır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11183">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11184">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11185">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11186">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
