<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=213" accessDate="2026-06-24T00:23:39+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>213</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1481" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1955">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/609105dd50fea245a2c568e2fd09b077.docx</src>
        <authentication>9f14bf65f56493fa4b0978c0aa28237f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1956">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9f634277a0c770bc77b652fc01604fc8.pdf</src>
        <authentication>1fb22d7bd0a4d97539fa67370794907c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11882">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU
İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Tokat / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.
ÖZET
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir
anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu
hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu
unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1957">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7b0eac5bb5410f5ab8f8b1513b1d7d43.doc</src>
        <authentication>63d0d1b450c90d4a91b1ab67bce95add</authentication>
      </file>
      <file fileId="1958">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5b75eb45fbbcf6cc0297315014791fbc.pdf</src>
        <authentication>52cb0e575bf314bddc9f68984dc68c42</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11883">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN BİLDİREN İFADELER VE
BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ1
Özet
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır.
Bir anlatıcı, yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır.
Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil,
bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulacaktır.
Anahtar Sözcükler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet

TIME EXPRESSIONS IN THE STORIES OF MUSTAFA KUTLU AND SOME
CONSIDERATIONS OF THE MENTALITY THAT IS REFLECTED UPON THESE
EXPRESSIONS
Abstract
Whatallthestorywritersandnovelists do is tobasicallytell a story/shortstory. A
writertellsthestoryaroundsuchconcepts
as
„narrator,story,place,timeandpeople,etc..‟.
Thisexistsinherently in story-telling. Whatmakes a writerunique is not theseconcepts but
theverystylethatthewriteruseson
theseconceptsas
an
arrangementtool.
Thesearrangedconceptsaretoldthroughlanguageandbythehelp of thelanguagetheygain life.
Ineverytelling is a point of view. A point of viewalsoshowsthementality.
Wecannotignorethementalitywhileheadingtowardsthemessageswhichareintendedforthereader
in theliterarytext. Time, one of theconcepts of story/novel-writing, is conveyedthroughvarious
time expressions. A mentality can also be reflecteduponthe time expressions in
thetexts.Regardingthis,thestories of Mustafa Kutlu, who is one of themostprominentwriters in
the Modern TurkishStory-writing, arefull of rich time expressions. Thisnoticewill be
aboutthesubject of „mentality‟reflecteduponthe time expressions in thestories of Mustafa
Kutlu.
Key Words: Mustafa Kutlu, Modern TurkishStory-telling,Time, Mentality

1

Doç.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Fakültesi. Türkçe Eğitimi Bölümü, adogan55@hotmail.com

�2

Anlatma, Zihniyet ve Zaman Bildiren İfadeler
“bir romanda zaman kavramını araştırmak, romancının metafizik kavramlarını, psikoloji
anlayışını ve ustalığını araştırmak demektir.”(Stevick’ten, Tekin 2004: 116)
Herhangi bir olay anlatımının bir anlatıcıyı, olayı gerçekleştiren/yaşayan kişileri,
olayın geçtiği yer ve zamanı gerektirdiğini, olayın belli bir amaç/niyetle anlatıldığını, olayı
anlatan anlatıcının bir anlatma tarzına sahip olduğunu biliyoruz. Bir yazarı/anlatımı özgün
yapan olay anlatımın doğasında olan bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme, bu unsurlara
“dil” ile hayat verme tarzı/gücüdür. Olay anlatımı bir zaman düzenlemesi, kurgusu dahilinde
gerçekleşir. Anlatma etrafındaki zamanlar (olay ve anlatma zamanları) farklı yollarla ifade
edilir, sezdirilir, okurun dikkatine bırakılır. Olay zamanı farklı şekillerde düzenlenebilir.
Zamana ait düzenleme ve zamanı ifade etme (gösterme ya da sezdirme) yolları da anlatımın
bütün diğer birimleri gibi bakış açısının tezahürüdür. Bir anlatımdaki anlatma tarzı, bakış açısı
bir zihniyeti de gösterir. Anlatımın zihniyet yönü, bir “değerler ve inançlar dizgesi” (Demir
2011:85) içeren bakış açısının ideolojik boyutuyla ilgilidir diyebiliriz. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısındaki zihniyeti göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla
diğer anlatım birimlerine olduğu gibi, metindeki zamanla ilgili anlatım ifadeleri üzerine
eğilerek bu ifadelerdeki bakış açısı, bakış açısının “zihniyet” yönü üzerinde tespitlere ve
yorumlara ulaşabiliriz.
“Zihniyet”e sözlükler “anlayış”, “belirli bir görüş, inanç ve alışkanlıkların tesiriyle
oluşan düşünme tarzı” anlamlarını veriyorlar.2 Edebi metin çözümlemelerinde “zihniyet”
konusuna dikkat çeken isimlerden biri olan Şerif Aktaş*, “edebi metin-zihniyet” ilişkisine dair
şunları söyler: “Metnin ortaya konulduğu döneme hâkim zevk ve anlayış eserin yapı, tema ve
anlatımında kendini hissettirir. Zihniyet, metnin yazıldığı veya söylendiği anda mevcut ve
hâkim olan güçlerin birlikte oluşturduğu ama bunların hepsinden farklı bir zevk ve anlayıştır.
Hiçbir tarih, sosyoloji, psikoloji ve benzeri kitap ve çalışma, eserde ve metinde olduğu gibi
zihniyeti ortaya koyamaz. O; düşünce, hayal, tasarı, bilgi birikimi gibi hususların dille
birleştiği ve ifade edildiği anda bir defaya mahsus olmak üzere ortaya çıkar. Metin söylendiği
ve yazıldığı anda metnin bünyesine siner, onunla bütünleşir” (Aktaş 2009:29). Şerif Aktaş,
sözlüklerin “anlayış” olarak tanımladığı zihniyeti, edebi metin çerçevesinde “zevk”i de dahil
ederek tanımlamaktadır. Bundan, edebi metnin fikir ve anlayış yanında bir zevkin, güzelliğin
de taşıyıcısı olduğu gerçeğini anlayabiliriz.

2

Güncel Türkçe Sözlük (TDK), Büyük Türkçe Sözlük (M.Doğan).
Fatma Barbarosoğlu, Moda ve Zihniyet‟te üç ayrı disipline göre “zihniyet”in tanımını yapmanın mümkün
olduğunu söyler: “Ahlak ile ilgili düşünce şekli” açısından zihniyet, örf ve adetlerle birleştirilmiş olarak olayları
görme biçimini ifade eder. “Dünyayı algılayış şekli” olarak zihniyet, kozmolojinin algılanışı ve adlandırılışı
arasındaki bağıntıyı verir; ilkel, Ortaçağ, bilimsel zihniyet şeklinde ayrılır. Zihniyetin üçüncü yönü ise “teknik”le
ilgilidir. Zihniyetin yaratma ve keşfetme üzerindeki etkisi insan-eşya ilişkisinin ayırt edici vasfını oluşturur.
İhtiyaç ve istekler yeni bir şeyin keşfedilmesini zorunlu kılarken; zihniyetin özellikleri de keşfedilmesi gerekenin
gayesini belirler (Barbarosoğlu 1995: 42).
*

Şerif Aktaş hoca dün vefat etti. Az önce gazetede kitapları arasında fotoğrafını gördüm. Kendisi doğrudan
hocam olmadı. Ama lisedeki edebiyat hocamdan itibaren onun öğrencilerinden onun hocalığına dair çok şey
dinledim. Samsun‟a tez savunmalarına gelirdi. Yolumuz düştükçe arkadaşlarla Kırıkkale‟de ve Ankara‟da birkaç
defa kendisini ziyaret etmiştik. Biz demek onun için Celâl Ağabey demektik. Her defasında, asistanlık yıllarında
asistan arkadaşı Celâl Tarakçı hocamın kendisine yaptığı bir iyiliği bizlere ders olsun diye anlatırdı. İyilikler
unutulmuyor. Kitaplarından çok şey öğrendim. Bu yazının teorik kısmında onun düşüncelerinin payı var. Hemen
herkes hocalığını takdir ederdi. Kendisinden geçen yıl doktora dersi alan bir arkadaşım anlattı: Anjiyo olmuş,
hemen ertesinde gelip dersini anlatmış. Bize düşen insanları iyilikle anmak. Bu yazıyı göndermek için birkaç
gündür oyalanıyorum. Hocayı anmak nasipmiş. Allah rahmet etsin.

�3
Edebi metne yansıyan zihniyet çözümlemesini olay anlatan metinlerde zaman ifadeleri
üzerinden de yapabiliriz. Anlatı metinlerindeki zaman bildiren ifadeler ve zihniyet ilişkisi
üzerinde dururken şu noktaya dikkat çekmek, bu yazıda esas aldığımız hareket noktasını
belirtmek gerekir. Anlatı metinlerinde; roman/hikâyede zaman ve zamanın düzenlenişinde,
ifade edilme tarzlarında türün ilk dönemlerinden günümüze kimi değişimler vardır. Bu
değişimlerin gerisinde insanın hayata bakışındaki, hayat içerisindeki tecrübelerindeki değişim
vardır. Söz konusu bakış ve tecrübeler, felsefi ve bilimsel değişimlerin etkileşimiyle oluşur.
İnsanın eski çağlardan beri üzerinde düşündüğü konulardan biri olan “zaman”a bakışı,
zamana dair tespitlerinde de kimi değişimler olmuş, bu da doğal olarak roman/hikâyede
zaman unsurunun düzenlenişini etkilemiştir.
Felfesi ve bilimsel değişimler çizgisinde, özellikle 19.yüzyıldan itibaren insanın
zaman algısındaki değişimin hikâye anlatımına nasıl yansıdığına dair araştırmalar, tespitler
vardır. Bu tespitlerde birkaç noktanın öne çıktığını söyleyebiliriz: İnsanın “zaman”la
ilişkisinde felsefi ve bilimsel bakış birlikte etkili olmuştur. Zaman, geleneksel ölçme
birimlerine göre çok daha küçük birimlere kadar ölçülebilir olmuştur. İnsan zihnindeki zaman
düzeni/algısı farklıdır. İşte “zaman”ı ölçmede/parçalamadaki yeni yöntemler, yahut zamanın
parçalanmasına karşı çıkan görüşler, insan zihnindeki zaman düzenini dilsel anlatıma da
taşıma çabaları hikâye anlatımına yansımıştır.3
İnsanın zaman algısındaki değişimin hikâye anlatmaya etkisi/yansıması üzerinde
durulurken daha çok, “kronolojik” zaman algısının bozularak zihindeki öznel zaman algısının
anlatıma yansıması, etkisi üzerinde durulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu, hikâyedeki
toplam olay zamanının düzenlenme, kurgulanma tercihleriyle ilgili bir durumdur. Elbette bu
tercihlerde üzerinden de bir “zihniyet” çözümlemesi yapılabilir. Ancak burada, modern Türk
hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerini esas alarak
zaman bildiren ifadeler üzerinden bir çözümleme yapmak istiyoruz. Dolayısıyla bu
çözümlemede yazarın hikâyelerindeki zaman kurgusu üzerinde durmayacak,4 anlatımın
3

İnsanlığın zamanı „modern‟ öncesi ve sonrası olarak yaşadığını ve yaşamakta olduğunu” söyleyen Mehmet
Tekin, bu iki zaman anlayışını şu sözlerle özetler: “Modernleşme öncesinde zaman, teolojik eksenliydi ve
bölünmemişti. Modernleşme sonrasında zaman parçalanır ve zamanın akışını; salise, saniye, saat, gün, hafta, yıl,
onyıl, yüzyıl kesinlemeleriyle idrak ederiz. Bu durum, belki insana, zamana hükmetmekten dolayı gurur
verebilir, vermiştir de… Ancak, modern insanın bu çerçevede mutlu olup olmadığı tartışılır” Tekin, Destan‟dan
romana kadar uzanan çizgide, anlatıcı veya yazıcıların zamana tasarrufunu” örneklerle özetler (Tekin 2004: 109,
111-117).
Einstein‟in 1905‟te ortaya attığı “görelilik kuramı”nın ve Bergson, Nietzche, Heidegger gibi
düşünürlerin zamanı insan bilinci ve varlık ile ilişkilendiren “algılanan zaman” kavramının romana da
yansıdığını vurgulayan Mustafa Apaydın “modernist” roman/anlayış çerçevesinde anlatıya yansıyan zaman
anlayışı hakkında sözleri …. fikir verir: “Modernist romanın en karakteristik özelliklerinden biri, zaman
kavramını roman kurgusunun en belirleyici öğesi haline getirmesidir. Zamanın göreceliliğinin ve insan bilincinin
algıladığı nesnel zamandaki gibi kronolojik sırayı izlemediğinin keşfiyle birlikte, modern yaşamın karmaşası
içinde varoluşunu sorgulayan bireyin iç dünyasını anlatmak isteyen roman yazarları zaman kurgusunda önemli
birtakım yenilikler yapmışlardır. …Akrep ve yelkovanı çıkarılmış bir saatin işlediği modernist romanda zaman
kurgusu, işte bu bilimsel ve filozofik kuramlar ile şekillenmiştir. Kronolojik sıraya uyan zaman kurgusu, söz
konusu yeni yaklaşımlar sayesinde kırılmış ve tarihsel/nesnel zaman içinde bireyin bilincindeki öznel zaman
keşfedilmeye çalışılmıştır” (Apaydın 2006:18).
Jale Parla‟nın Don Kişot‟tan Bugüne Roman adlı çalışmasının ilgili bölümü “zaman-anlatı” konusunda
klasik yargıların ötesinde önemli bir incelemedir. Parla, kitabının “Anlatı ve Zaman: Saatin Tiktakları, Romanın
Taktikleri” bölümünde, ilk romancıların hikâye anlatmanın zamana ait düzenleme işi olduğunu fark edişleri,
zamana dair algının değişiminin hikâye anlatmaya yansıması… çizgisinde romandaki zaman düzenlenişine dair
tercihleri örnek metinlerle inceler (Parla 2000).
4
Yeni; modernist/postmodern… olarak nitelenen; geleneksel zaman düzeninden farklı arayışlara, bu arayışları
metne yansıtacak anlatma tekniklerine (kronolojik dizinin bozulması, bilinç akışı tekniğinin kullanılması vb.)
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde de yer verildiğini görüyoruz. Yazarın klasik anlatma geleneğimize yeni bir
yorum getiren ve modern hikâyemiz için “yeni” metinler olan ilk hikâye kitapları, özellikle Yoksulluk İçimizde
ve Bu Böyledir bu gözle okunabilir. (Mesela, her iki kitabın kitapla aynı adı taşıyan bölümleri).

�4
zaman kurgusu yönüne dair tespitler için de anahtar olacak zaman bildiren ifadeleri tespit ve
tasnif ederek bir “zihniyet” çözümlemesine ulaşmaya çalışacağız.
Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Zaman Bildiren İfadeler
Bir romandaki/hikâyedeki zamana ait bilgilendirmeler yahut tanımlayıcı nitelemeler
yazar tarafından çok değişik ifadelerle yapılabilir. Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde 5 tespit
ettiğimiz ve bir zihniyet çözümlemesine malzeme olacağını düşündüğümüz zaman bildiren
ifadeleri kendi çerisinde şu tasnifle yorumlayacağız:
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir “Zaman”da
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde sık rastladığımız zaman ifadelerinin başında
insanoğlunun çok eski zamanlardan beri kullandığı, yıl içinde tabiattaki ana değişimlere göre
adlandırılan; mevsimlere karşılık gelen zaman ifadeleri gelir. Günümüzde daha çok “ilkbahar,
yaz, sonbahar, kış” ifadeleriyle karşılanan bu zaman ifadelerini yazar daha çok geleneksel
ifadedeki haliyle kullanır: İlkbahar için yalnızca “bahar”, sonbahar için “güz” der Mustafa
Kutlu. Yine “ilk yaz, son güz” yazarın kullandığı zaman ifadeleri arasındadır:
“Bir güzel bahar günüydü” (ZH, 39). “Leylakların, zambakların bahçelerden fışkırdığı,
baharın başa vurduğu günlerden birinde kasabamıza lunapark geldi” (UH, 76).
“Kardeşim ablam için mor sünbül topluyordu. Her yan çimene-çiçeğe kesmişti. Ah bu
bozkırın kısa süren baharı” (AK, 109).
“Bozkır‟ın kısa sürecek baharı patladı. … Havalar biraz ısınınca turnalar sökün eder. Sanki
hasret kavuşturan gibidirler. Köyün üzerinden bütün o içli türküleri, gözyaşlarını yüklenip
katar katar geçerler” (s.114, BÖ). “Mevsim ilk yaza dönmüş, fidanlar çiçeğe durmuştu” (BÖ,
123). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre sonra filbahriler,
hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin serin esiverecekti”
(Yİ, 17)
“Uzatmayalım, Recep Efendi de bir güz günü iki yorgan bir döşek, neyi var neyi yok
yükleyip büyük şehre iniyor” (RP,14). “Güz günleri. Şurup gibi günler” (RP, 128). Yağmurun
kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 65-66). “Sonbahardı,
leylekler göçüyor, gazeller dökülüyordu. Üşüdüm, ellerim cebimde kendimi yollara vurdum”
(UH, 53). “Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir” (BÖ, 65).
Bu ifadelerde çoğu zaman, mevsimi/zamanı gösteren sözler mevsimle meydana gelen
değişimlere işaret eden ifadelerle birlikte kullanılır. Bahar; leylaklar, zambaklar bahçelerden
fışkırır, turnalar sökün eder, fidanlar çiçeğe durur. Güz; yağmur kızıl yapraklara ağır ağır
5

Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitaplarını şu kısaltmalarla verdik: AK: Arka Kapak Yazıları,
AY: Anadolu Yakası, BB: Bu Böyledir, BÖ: Beyhude Ömrüm, HB: Huzursuz Bacak, HG: Hayat Güzeldir, HT:
Hüzün ve Tesadüf, RP: Rüzgarlı Pazar, S: Sır, TS: Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, YA: Yokuşa Akan Sular, Yİ:
Yoksulluk İçimizde, YT: Ya Tahammül Ya Sefer, UH: Uzun Hikâye, ZH: Zafer Yahut Hiç.
Yazarın hikâyelerinden yaptığımız kimi alıntılarda esas metinde alt alta/farklı satırlarda dizilmiş artarda gelen
cümleleri yazının hacmini artırmamak için aynı satırda verdik.

�5
dökülür, gazeller dökülür, leylekler göçer, ırmağın suyu titreye titreye çekilir, toy kuşları
turnaların peşine takılır.
Mustafa Kutlu‟nun daha çok bahar ve güzden bahsettiğini, bu mevsimlerde tabiatta
meydana gelen değişimlere dikkat çektiğini görüyoruz. Bu bir anlamda, mevsimler üzerinden
insanın dünya macerasının mahiyetini hatırlatmaktır. Bahar; doğum, gençlik, canlılık,
büyüme; güz ise ihtiyarlık, dünya macerasını tamamlama, ölüm demektir.6
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
Mustafa Kutlu mevsimlerin içerisinde, o mevsimde meydana gelen belli olayların
zamanlarını modern tespit/ölçme birimleriyle değil, tabiatı gözlemeye, tecrübeye dayalı tespit
ifadeleriyle dile getirir. Mesela bir iğde ağacının çiçeklenme zamanı, tabiattaki değişimi
gözlemleyen şu ifadelerle tespit edilir: “Onun tek mevsimi vardır: Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demlerde, açık yeşili
gümüşleyen yapraklarının arasında uçuk sarı açan küçük küçük çiçekleriyle cümle nebatata
hükümran olur” (RP, 8-9). Bir iğde ağacının açmasının, özel bir dikkatle gözlenen ve edebi
olarak söylenen zaman ifadesiyle tespit edilmesi gibi (“Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demler”) yazarın hikâyelerinde
mevsimler ve mevsimler içindeki değişimler tabiattaki varlıklara yansımalarıyla ifade edilir.
Mesela baharın beklendiğini, baharın yaklaştığını gösteren ifadeler şöyledir:
“Şu karlar bir erise, çiğdem-çiçek çıkıverse atlayıp giderim” (BÖ, 200). “Eski hesap
Mart dokuzunu, fırtınaları atlatmıştık. Çimen Dağı‟nın karı çözülmüş, çaylar dereler
6

Yazarın haftalık gazete yazılarında baharda “bahar”, güzde, “güz” yazıları yazdığını görüyoruz. Mesela, Bahar
Temizliği‟nde “bahar”ın “yenilenmek”, “doğum” olduğuna dikkat çeker: “Bahar temizliği „yenilenmek‟ için
yapılan bir hazırlıktır. Kışın isinden-pasından kurtulma isteğidir. Kış deyince uyku, bahar deyince uykudan
uyanmayı hatırlarız. Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda bir tefekkür ve mayalanma dönemidir. Baharla
birlikte çimenler çıkar, her yan yeşile keser; gelincikler, papatyalar açar, dünya bir "yeni gelin" gibi süslenir.
Niçin? Elbette ki doğum için. Tomurcuk patlar ve dünyamıza bir çiçek (çocuk) gülümser. Her çiçek bir tohum
gizler. Ağaç kurusa da, öz tohumun içindedir. O tohum gün gelir toprağa düşer, yeni bir ağaç yeşerir, nesil
devam eder. Dünya kuruldu kurulalı bu böyledir. Yeryüzü, canlılar, sürekli „yenilenir‟” (Yeni Şafak, 28.4.2010)
Bahar Yazısı‟nda ise modern insanın tabiatın, mevsimlerin diline aldırış etmediği söyleyen yazar,
hikâyelerindeki bakış açısı/zihniyetle tabii zamana, bahara dikkat çeker. “Bahara çıkma”nın anlamını okurla
paylaşır, şükreder. “Köprülü Kütüphanesi'nin bahçesine giriyorum. … Bina çepeçevre ortancalar ile kuşatılmış.
Yakında bunlar mavi-beyaz-mor-ebrulî salkımlardan oluşan koca çiçeklerini açarak orayı bayram yerine
çevirirler. Ben şimdilik çimenler arasındaki bodur papatyalarla konuşuyorum. - Demek bahar geldi ve
açıverdiniz. - Ya! Şükür kavuşturana. …Eskilerin dilinde "Bahara çıkmak" diye bir tabir vardsır. Kıştan, kardan,
yokluktan, kıtlıktan, soğuktan, hastalıktan kurtulup selamete kavuşmaktır bu. İnsan için de, hayvan için de
kullanılır (Yeni Şafak, 18.4.2007).
Geçen güz yazdığı Güz başlıklı yazıda “„Sonbahar‟ kelimesinden ziyade „güz‟ demeyi seviyorum. Yerine göre
her ikisini de kullandığım olmuştur ama, „güz‟ başka.” (Yeni Şafak, 21.11.2012) diyen Kutlu‟nun bir önceki güz
de yine bir güz/sonbahar yazısı yazdığını görüyoruz: Sonbahar Yazısı. Bu yazıda “güz”e yüklediği anlamdan,
“güz”ün bize söylediklerinden bahseder: “Güz geldi geçiyor. Severim sonbaharı. Ölümü hatırlatır. Biz de düşen
bir yaprak gibi vakti gelince kara toprağa düşeceğiz. Güz bizi öte dünyaya yaklaştırır. “Her şey fâni” deriz.
Dünyaya attığımız düğümler gevşer.” Daha sonra “Bir kitabımda eski dünyadan bahsederken şöyle bir güz
tasviri yapmışım” diyerek, kitabın ismini vermeden bu yazıda da kullandığımız Beyhude Ömrüm‟deki (s.65) güz
tasvirini alıntılar.” (Yeni Şafak, 9.11.2011). Bahar Temizliği‟nde “Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda
bir tefekkür ve mayalanma dönemidir.” (Yeni Şafak, 28.4.2010) diyen Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman zaman kış
tasvirleri görüyoruz. Ancak onun hikâyelerinde “yaz”a dair değerlendirmeler çok azdır. Zafer Yahut Hiç‟te
Ferit‟i Tepeköy‟e “Sıcak, tozlu, yapış yapış bir gün”de (s.5), bir yaz günü gider. Yaz”a dair benzer ifadeler
yazarın “Yaz‟ı sevmem. Kara, sıvaşık bir mevsim. Çok terliyorum. Kum ve plaj denizle birleşse de benim işim
yok onlarla. Beni yaylalara atın” dediği Güz yazısında da vardır.

�6
coşmuştu.” (BÖ, 101). “Kar başını alıp Çimen Dağı‟nın tepelerine doğru gitti; çiğdem çıktı.
Kara toprak göğsünü-bağrını açıp güneşin önünde gerinmeye durdu. Güzden ekilen ekin
uçları utana-sıkıla gün ışığına kavuştu, çimen çiçek zamanı geldi. Kazmayı, küreği kapıp;
çoluğu çocuğu toplayıp kendimi bahçeye dar attım. Dallara su yürümüş, beklenen gün
gelmişti.” (BÖ, 112).
Gelen bahar tabiattaki gözlemlerle anlatılır. Baharda nelerin olacağı önceki
gözlemlere/tecrübelere dayanarak söylenir:
“Melekler … işte yine baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.
Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller,
nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar.
Ballıbabalar, papatyalar, tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın,
demirin, çeliğin mekânıdır demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa
aldırmadan fışkıracaklar. Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
“Sonra ansızın bir sabah bahar çıkageldi. Bir kardelen toprağı yardı. Ardından sarı çiğdem,
nevruz ve dağ lalesi” (AK,108).
“Bozkırın baharı kısacık olur. Yağmurlar yağıp gittikten, güneş anaç toprağı ısıtmaya
başladıktan, boz sakallı çayır kuşları ötmeye başladıktan sonra. Susuza ekilen ekinler boy
verir. Gelincikler falan açar. işte hep bildiğimiz şeyler: Kelkitin altı bağlar / Kız söyler gelin
ağlar. Gülün ömrü de kısadır. …Bozkırın gecesi başlar. Yıldızlar gökyüzünden sarkar.
Harman yerinde oturan çocuklar ellerini uzatsalar bu yıldızları tutacaklarını sanırlar. Her
çocuğun bir yıldızı vardır. …Tuhaf bir manzaradır. Eski dünya. Ekinler biçilir, dikenler
kurur.” (HT, 40-42). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre
sonra filbahriler, hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin
serin esiverecekti” (Yİ, 17).
Baharın gelişi gibi sonbaharın; yazarın genellikle tercih ettiği ifadeyle “güz‟ün gelişi
de tabiata dair gözlem ifadeleriyle verilir:
“ …Güz geldi geçiyor, yakında kar düşmeye başlar” (BÖ, 49). “Havalar serinlemişti.
Yapraklar dökülüyor, kuşlar göçüyordu” (BÖ, 192). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar,
palamutlar dolu gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır,
boz perçemli çayır kuşlarının sesi ansızın kesilir. Derenin suyu titremeye başlar.
Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir. Geceler uzar gider, gönüllere bozartı düşer,
bağlar yaprağını döker. Denkler tutulur, tahta bavulların ipleri çekilir, gurbetçiler birer ikişer
yola düşer. Yağmurun kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 6566). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar
kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz
azgınlaşır. Güz gelir. …Yapraklar bir bir düşer, dağları tipi tutar, çimen çiçek görünmez olur,
yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere karanlık iner. Dağların
doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Yazarın hikâyelerinde yer alan “kış” mevsimini işaret eden birkaç ifadeye bakalım:
“Kuşlar göçer. Yaprak dalından düşer. Poyraz yağmurla birleşip şemsiyeleri uçurur. Ardından
tipi gelir. Camlar buz tutar. İki küçük yurt çocuğu buz tutan camları hohlayarak dışarıyı
görmeye çalışıyorlar. Kar tepeleme yağmıştır” (ZH, 43). “Yağmurla karın karışık yağdığı;
puslu, soğuk, karınlık günlerde Rüzgârlı Pazar‟ın rüzgârı daha bir sert eser, iliklerine işler
insanın. Şapkacı Bacı böyle bir günde öldü” (RP, 155-157). “Tipi-boranın estiği, kuşların
kondukları dallardan pıtır pıtır akça karın üzerine düştüğü, deli poyrazın tu diyenin dudağını
kestiği bir zemheri ayında köyde belirdi. Elde asa, sırtta aba, eskinin Diyar-ı Rum dervişleri
gibi çıkagelmişti” (BÖ, 35). Yazarın kış ile ilgili ifadelerinde de gözleme, tecrübeye dayalı bir
bakışın hakim olduğunu görüyoruz. Modern ölçme birimleri bu ifadelerde yer almıyor.
İnsanın belli zamanlarda yaptığı belli işleri olduğu gibi, Mustafa Kutlu, tabiatta belli
zamanlarda belli işlerin olduğuna dikkat çeker. Baharda “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından

�7
erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak;
sümbüller, nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını
kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar…” (RP, 49-50). Güzde, “Meşelerin yaprakları kan-kızıla
çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine
takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz azgınlaşır.” (AK, 98-99). Dikkat
edilirse anlatıcının belli bir zaman içinde olacakları ard arda sıraladığı görülür. Bu sıralama,
bu üslup; söz konusu zaman diliminde sayılamayacak kadar çok şeyin olduğuna da işaret
eder. Bütün bunlar tabiatta hep ola gelen şeylerdir. Devam ede gelen, tekrarlanan bir düzenin
işlemesidir.
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
İnsanoğlunun zamanı ayırmada, ölçmede yüzyıllardır kullandığı birimlerden birisi de
“gün”dür. Zamanı ölçen modern birimlerinin “gün”lük birimden daha kısa ölçme birimleri
üzerinde çalıştığı görülür: Saat, dakika, saniye, salise… Yıl içindeki zamana ait değişimlerini
mevsimlerle ifade eden Mustafa Kutlu, gün içindeki bir zaman dilimini ifade etmek için saat,
dakika gibi modern ölçme ifadelerini pek kullanmaz. Yazar “gün”lük zaman içindeki
zamansal değişimleri, “gün” den daha alt zaman birimlerini yine gün içindeki tabii gözlemler,
kimi geleneksel ifadeler ya da bir müslümandan gün içerisinde yapması istenen belli
ibadetlerin zamanını gösteren ifadelerle karşılar:
“Bütün bunlar olup biterken ben bayağı yorulmuşum. Kuşluk da geçip gitmiş”
(BÖ,49). “Gün batmış, Dürümcü Baba‟nın taka minibüsü gelmiştir” (RP,133). “Duran Demir
işte bu hengâmenin ortasında. Suya düşmüş bir saman çöpü. Gün yıkılır, akşam olur, kulağı
kiriştedir artık” (RP,31). “Gün yıkılıp gitmiş, ikindi serini çökmüştü” (BÖ,53). “Sabah
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır” (BÖ,174). “Karın karşı yatan dağların
doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye başladığı bir gün; ikindi ile
akşamın arasında suyu buldum” (BÖ,81-83).
“Gün”lük zaman içersinde daha özel/belirli zamanları gösteren zaman ifadeleri, o
zaman dilimindeki tabii değişimi gösteren gözleme/tecrübeye ait ifadelerle birlikte verilir:
“İkindiyle akşamın arası. Öyle de kısadır ki bu vakit, birden gün yıkılır, derin derelere
kılıç gibi gölgeler iner” (BÖ, 209). “Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu.
Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor” (BÖ, 27). “fecirle birlikte buna bülbüllerin âhengi
katılırmış” (HT,18).
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir
“Zaman”da.
Geleneksel anlatılar “zamanı blok olarak ve soyut işaretlerle” verirler ve “okuyucunun
zihinsel yoğunlaşmasının daha çok vaka üzerinde” gerçekleşmesini isterler (Tekin 2004:112113). Kur‟an-ı Kerim‟de de geçmiş olaylar (peygamber kıssaları) ya da gelecekte olacaklar
(kıyamet) anlatılırken belirli bir zaman tespiti verilmeden olay/olan-olacak üzerinde
durulduğu, muhatabın dikkatinin zamandan çok olana ve olacağa çekildiği görülür.7
7

Bir olayın ne zaman meydana geldiğinin değil de olayın kendisinin, olaydan çıkarılacak dersin,
kıssadan hisse çıkarmanın önemli olduğunu Kur‟ân-ı Kerim‟in anlatımında da görüyoruz. Peygamber kıssaları
anlatılırken “zaman”dan çok olay üzerinde durulur. Mesela Hz. Nûh‟un başından geçenlerin anlatıldığı değişik
surelerdeki birkaç ayet şöyledir: “Size sizden önce gelip geçenlerin haberleri gelmedi mi? Nûh, Âd ve Semud
kavminin ve onlardan sonrakilerin ki ayrıntılarını ancak Allah bilir…” (İbrahim, 9) “Haberiniz olsun ki Biz
Nûh‟u „kendilerini elim bir azap gelmeden önce kavmini uyar!‟ diye kavmine gönderdik. Dedi ki „Ey kavmim
haberiniz olsun, ben size açık bir uyarıcıyım! Şöyle ki Allah‟a kulluk edin, O‟ndan korkun ve bana itaat edin!”
(Nûh, 1-3). “Bir de onlara Nûh‟un kıssasını oku: Bir vakit kavmine demişti ki : „Ey kavmim, benim aranızda

�8
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde bir olayın oluş zamanının belirtilmesi gerektiğinde ya
geleneksel zaman birimleri de olan zaman belirten ifadeler (bahar, güz, sabah, akşam vb.) ya
da olay zamanını belirgin bir sınırlamayla belirtmenin çok da önemli olmadığına işaret eden
“genel” bir zaman ifadesi kullanılır.
“Epeyce bir zaman önce. Üç delikanlı kendi yaşlarında bir genci, ana caddede, bir
pasajın önünde kıyasıya dövüyor” (ZH, 102). “Bir tarihte okur-yazar olanların toplandığı,
adına Âşıklar Kahvesi denilen bir mekâna takılmıştık” (RP,144). “Yıllardan bir yıl çok kar
yağdı. Yol-iz kapandı” (BÖ,137). “Gen günler ömürsüz olur. Uzatmayalım. Karısı bir bahar
kasabanın karakolunda görevli bir jandarma gediklisi ile kaçmış” (BÖ,24). “Ben o zamanlar
on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan” (UH, 7). “Tayin edilen vakit-saat geldi
çattı. Rüzgarlı Pazar‟ın bir ucunda bulunan koca karaağacın altına uzun bir masa kurulmuştu”
(RP, 176). “Beklenen vakit-saat çıkageldi. Namazdan sonra, daha cemaat dağılmadan caminin
kapısı önünde Muhtar‟la karşılaştık” (BÖ, 87). “İne-çıka, döne-dolaşa bir zaman gittiler. Yol
şose, döküntü minibüs sarsıyor” (ZH, 9). “Hani derler ya: Aradan çok yıllar geçti” (BÖ, 203).
Daha belirgin, daha dar bir zaman ifadesi kullanıldığında da bu ifadeler genişletilir;
yani zaman dar bir “an” gösterecek şekilde parçalanmaz. Bu durum sanki “zaman”dan çok
“yapılan”, “olan”ın daha önemli olduğuna işaret eder: “Şubat sonu”, “şubatı marta bağlayan”;
“temmuz sonu” “temmuzu ağustosa bağlayan” günlerdir; ya da “Mayıs‟ın bilmem kaçıdır”:
“Adamın duru-durağı kalmamıştır. Şubatı Marta bağlamaya görsün, „Gidelim artık‟
diye tutturur” (BÖ, 21). “Çukurdaki tarlayı biçiyorduk. …Cenab-ı Hak rahmetini esirgemedi
bizden; ekinler iyi, neredeyse bele vuracak. Güneş tepemize dikilmiş. Sarısıcak bastırıyor,
Temmuz‟u Ağustos‟a bağlayan günler” (BÖ,5). “İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs‟ın bilmem kaçı” (RP, 7).
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
Mustafa Kutlu'nun zaman ifade eden anlatımlarına dikkat edildiğinde genellikle söz
konusu zamanda tabiatta neler olduğu genelleştirici birkaç tespitle gösterilir. “Sabah, akşam,
bahar, güz…” denmişse bahsedilen bu “zaman/an”da tabiatta olanlara işaret edilir. Bu işaret,
söz konusu “zaman‟ın yalnızca hikâye karakterine ait, onun yaşamakta olduğu/yaşayacağı bir
zaman/an olmadığını; hikâye karakterinin, bitki-hayvan tabiattaki bütün canlıların birlikte
yaşadıkları bir zaman olduğunu söyler. Mesela “gece yahut sabah”, olayı yaşayan karakterin
zamanı bitki ve hayvanlarla birlikte yaşadığı bir “zaman”dır:
“Vakit ilerlemiş, gecenin ortası yaklaşmış… Hava temiz, yıldızlar yere inmiş, bir de
mehtap, tadına doyulmaz. …İshak kuşu kesik kesik ötüyor, ayrıca gecenin cırcırları” (ZH,
111). “O günün gecesi ben uykuyu kaybettim. …İshak kuşu öttü. İçim burkuldu.” (BÖ, 17).
“Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu. Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor.
Cigaranın dibini açık pencereden atıyorum” (BÖ, 27). “Tunç lüleden gürül gürül, serin serin
akıyormuş su. Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte
buna bülbüllerin âhengi katılırmış” (HT,18).
“Sabah namazından sonra kayanın oraya indim. …Bu defa yeşilliğin, yosunun, otunçalının çok olduğu tarafa yanaştım. Yâ Allah deyip giriştim. Ezilen otun-kökün kokusu bir
hoş. Güneş ağır ağır mor dağların ardından doğuverdi. Bir çift keklik öttü. (BÖ, 62). “Sabah
oluşum ve Allah‟ın âyetlerini hatırlatışım size ağır geliyorsa, bilin ki, ben Allah7a güvenip dayanmışımdır…”
(Yunus, 71) “Andolsun ki vaktiyle Nûh‟u kavmine gönderdik. Nûh onlara: „Ben size azabın sebeplerini ve
kurtuluşun yollarını açıklayıcı bir uyarıcıyım” (Hûd, 25). Kur‟ân‟da, kıssalar anlatılırken kişi, zaman, mekan ve
olayın diğer ayrıntılarına yer verilmemesi konusundaki bk.: Ahmet Çelik, “Birey ve Toplumun Islahı Açısından
Kur'an Kıssaları”, Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, Erzurum, 2004, s.55, 58-59. Yazıyı görmeme
vesile olan D.Ali Tökel hocama teşekkür etmek isterim.

�9
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır. ..Sade kuş milleti değil bahçemiz her
türlü hayvana yuva oldu. Pınarın ayağında, kaya kovuklarına yuva kuran bir kirpi, gün batımı
ile beraber yavrularını ardına takıp gezintiye çıkıyor…” (BÖ, 174). “O gece ahşap kokulu
odada misler gibi bir uyku çektim. Sabah bülbül sesiyle uyandım. Abdest alıp namaz kıldım.
Balkona çıkıp güneşin doğuşunu seyrettim. Az sonra Âdem Efendi‟nin eşi dumanı tüten bir
bardak süt ile çıkagelir” (HB, 163). “Takımı taklavatı katıra yükleyip ıslak kayaya vardığımda
tan ağarmak üzereydi. Ağartı kayaya yapışık yosunlara, küçük yeşil otlara, otların üzerindeki
şebnemlere koyu yeşil bir parlaklık vermişti. Kayanın altındaki karamuk, kuşburnu, yarpuz
kümesinden birkaç kuş fırladı. Kanat sesine bey pınarı yöresinden bir keklik sürüsü: Kakubak,
kakubak, kak, kak… diye cevap verdi” (BÖ, 33).
Mevsimler de “insan, hayvan, bitki” tabiattaki birlikteliğin; birlikte değişimin adıdır:
Mesela bahar: “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın
kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller, nergisler. Koca karaağaç
yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar,
tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın, demirin, çeliğin mekânıdır
demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa aldırmadan fışkıracaklar.
Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
Mesela güz: “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar
yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye
çekilir. Deli poyraz azgınlaşır. Güz gelir… Yaylacılar sürüleri indirirler. Çan sesleri gece
boyu inim inim iniler; uzar gider içine işler adamın. Kavallar susar, ırmağın türküsü ağıda
döner. Ufuklar küle belenir, güllere gönüllere bozartı düşer. Güz gelir… göçler toplanır,
denkler kurulur, tahta bavulların ipleri çekilir. Yaprakları bir bir düşer, dağları tipi tutar,
çimen çiçek görünmez olur, yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere
karanlık iner. Dağların doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözler genelde tabiattaki değişimi
gözleme dayalı ifadelerdir. Zaman belirten ifadelerinin de yer aldığı tabiata dair bu gözlem
ifadeleri tabiatta; kainatta devam ede gelen, devam edecek olan bir düzene, ritme; düzen ve
ritmin meydana getirdiği “ahenk”e işaret eder. Bu ahengin içerisinde insan, bitki, hayvan
bütün canlılar birlikte vardır. Mustafa Kutlu, zaman ifadelerinin de içinde olduğu pek çok
yerde bu ahenge dikkat çeker.8 Bu ahengi sağlayan biri olduğunu söyler: Ahengi sağlayan,
ahenge katılan her şeyin yaratıcısı Allah‟tır. “Zaman”ı da düzenleyen işler, O‟nun iradesiyle,
melekler tarafından düzenlenir: “Melekler sadece Duran için inmiyor yeryüzüne. İşte yine
baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.” (RP, 49-50).
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak

8

Mustafa Kutlu, gazetedeki köşesinde de ahenk konusuna, mevsimlerin de ahengin bir parçası olduğuna, bu
söylediğine dikkat çeker. İnsanın ahenge karşısında ne yapması gerektiğini hatırlatır: “Cenab-ı Hak kainata
mucizevî olarak bir ritim (âhenk) bahşetmiştir. Bunu keşfetmek, kainat kitabının anahtarını elde etmek demektir.
Bu âhenge katılan kaniatın kitabını, sanatla-bilimle-zikirle okur. Gezegenler kendilerine tayin edilen yörüngede
yüzmektedir. Dünyanın, ayın hareketleri bunun gibidir. Mevsimler dahi öyledir. Gece olur, gündüz olur, yağmur
yağar, güneş açar; bunların her birinin bir hikmeti vardır. Ahenk atomun içinde de devam eder. Biz bu mucizeyi
ne kadar anlar, ne kadar ölçeriz? Bize nasip olduğu kadar. Cenab-ı Hak kalb-i selim ile tefekkür edene, bilimle
uğraşana, sanatçıya bu hususta sayısız kapılar, işaretler, yollar bağışlamıştır. Bunların birinde merhale kateden
bir icat yapar, bir şey bulur, bir eser vücuda getirir. Sevinip şükretmesi gerekir. O bulmamış, ona cehtinin
mükafatı olarak buldurulmuştur. Hayretten hayranlığa uçar. Yunus Emre bu durumu şiirlerinde çok dile
getirmiştir” (Ritim, Yeni Şafak, 1 Ağustos 2012).

�10
Yazarın hikâyelerinde insan, bitki, hayvan, hava, toprak, su… arasında “aheste beste”
devam eden ahengin “zaman” yavaşlatılarak/durdurularak resmedildiği tablolar vardır. Bu
tablolarda ahenk içinde birlikte olmanın verdiği bir güzellik görülür. Aşağıya özetleyerek
aldığımız bu tablolardan birinde “aheste beste” ilerleyen “zaman”da bütün varlık birbiriyle
barışıktır, birbirlerine “selam” verir. Bu, “zaman”ı durmadan bölen, parçalayan ve sayan
modern birimlerin de (“akrep” ve “yelkovan”ın) imrenerek içine dahil olduğu “sulh ve
sükunetten” mürekkep bir ahenktir:
“Zerdali dalında kızarıyor. Mavi gökte yaz güneşi, ağustos böcekleri bitmez-tükenmez
şarkılarını sürdürüyor. Bu şarkılar sürdükçe kızarırmış zerdali. Ağaçların dibinde bir derecik
şırıldıyor. Nanelerin, yarpuzların, kekiklerin yaprakları suya değiyor. Derecik bu kokularla
yüklenip, değirmen arkına doğru çayırda bir ceylan gibi akıp gidiyor. …Aksakallı bir dede
yüzünde bir gülücük, kucağında bir torun, merkebine binmiş aheste beste geliyor.
…Değirmen arkı nane kokulu suyunu etrafına eleğimsağmalar püskürterek tahta pervaneye
boşaltıyor. …Kabarıp bele vurmuş, pembe çiçeklerini patlatıp gövermiş korunga tarlasının
ortasında, omuzda kürek, ağızda bir neşeli türkü bir delikanlı yürüyor …Çocuklar böğürtlen
topluyor yol kenarında. Elleri ağızları böğürtlen kokuyor. Gözbebeklerinde böğürtlen
parlaklığı. Servi kavaklar nazlı nazlı salınıyor, salkım söğütler saçlarını ırmağın suyuna
uzatıyor. …Gökyüzünde pamuk atağı gibi dalgın dolaşan bir iki bulut eğilip aşağıya
bakıyorlar. Dede kasketini çıkarıp korunga tarlasını savuran delikanlıya sallıyor. Delikanlı
küreği kaldırıp dedenin selamını alıyor. Böğürtlen toplayan çocuklar su kuşlarının, tırtıllar
kelebeklerin, dağ lâleleri köstebeklerin, yalnız ardıçlar kınalı kayaların, ibibikler leylâkların,
toprak damlı evler minarenin, çakıl taşları alabalıkların, tozlu yollar karıncaların selamını
alıyor. Akrep bir böcektir, yelkovan bir kuş. Bu böcek ve o kuş da cemaata katılıyor. Neyin ne
olduğu böylece apaçık anlaşılıyor. Görüldüğü gibi bir yanda sulh, öte yanda sükunet…” (HT
40-41)..
Varlık arasındaki ahenk yalnız yukarıdaki gibi resmedilen belli “zaman” parçalarında
değil, her zaman vardır. Mesele bunu fark edebilmektir. İnsandan beklenen bu ahengin dilini
fark etmek, bu ahenge katılmaktır. Mustafa Kutlu, yeri geldikçe bu hususu hatırlatır. Bu
hatırlatmalardan en güzellerinden biri olay örgüsü ve karakterin iç dünyasındaki
gelişim/değişimin neticesi çizgisinde Beyhude Ömrüm‟de yapılır. Hikâyede, dünya
bahçesinde gönlünce bir bahçe kurmak için dağ başında su arayan karakter, müslüman bir
zihniyete işaret eden ifadelerle belirtilen bir zamanda (“ikindi ile akşamın arasında”, “Akşam
ezanının önüsıra”) dünyadaki ahengi, bu ahenk içinde insanın yeri ve görevini fark eder:
“Karın karşı yatan dağların doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye
başladığı bir gün; ikindi ile akşamın arasında suyu buldum. Kaya çatlaklarından birine
sapladığım demir çiviye varyoz sallıyordum. Çivi birden kayaya gömülüverdi. Aman
Allahım… Bulduk mu acaba? Kalbim küt küt atmaya başladı. Çiviye iki varyoz daha attım.
Dibinden ince bir fıskiye gibi fışkırdı. Su… Su be su!... …Varyozu atıp kıbleye karşı diz üstü
çöktüm. Allah‟a şükrettim. Sonra başımı eğip suya yüzümü tuttum. Buz gibiydi. Küçük, duru,
sevimli, bir cılga su. Zorlansa övendire kalınlığına varacak. Bir zaman öyle kalmışım,
gözyaşlarım suya karışıvermiş. Ardından abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Cenab-ı Hak
içimdeki düğümü çözmüş, ufkumu açmıştı işte. Bundan gerisi kolay. Çiviyi yerinden çekince
fışkırma durdu. Yeniden varyoza yapıştım. Akşam ezanının önüsıra suyu toplayıp, demir çivi
ile açtığım taş oluktan akıttım. …İşte su diye bir şey vardı dünyada. Su sesi vardı. Şu
oturduğum toprak, sırtımı verdiğim kayalar vardı …Dere aşağılarda günün son ışıkları ile pul
pul yanıyordu. İki yanında söğütler, ılgınlar; içinde bıyıklı, kılçıklı kara balıklar vardı. Bütün
bunlar niçin vardı? Rüzgâr bulutun, bulut yağmurun, yağmur suyun, su toprağın dilinden
anlıyor. Suyun yokuşa aktığı, güneşin batıdan doğduğu görülmemiş. Âdemoğlu dayalı döşeli
tıkır tıkır işleyen bir dünyanın ortasında. „Bize düşen aracılık diyorum içimden. Otu atın, eti
itin önüne koyabilmek ” (BÖ, 81-83).

�11
İnsan hangi “zaman”da olursa olsun söz konusu “aracılık”a hizmet ettiği; suyun,
havanın, toprağın diline kulak verip “tıkır tıkır işleyen” ahenge katıldığı zaman huzur
bulacaktır. Beyhude Ömrüm‟de Çavuş‟un oğlu bu ahenge katılır. Mesele yapılan işin yalnız
insanın kendisine değil, bütün varlığa hayır getirmesidir: “Şu avuç içi kadar yeri, Allah‟ın
dönüp bakılmaz yabanıl dağını nasıl da sevmeye başladım. Suyuna, otuna, taşına toprağına
kendimi katacağım; börtü-böcek bayram edecek” (BÖ, s.83).
Ya Tahammül Ya Sefer‟de İlhan, bu ahenk içinde kendini huzurlu hisseder: “Irmak
beni yakaladı. Bazen eğilip sudan içtim, bazen belime kadar girip içinde dolaştım. Kendimi
derin yarlara, çavlanlara, meşe yaprakları ile yarpuzların kokusuna bıraktım. Alabalıklar, toy
kuşları ve çiğdemler gördüm. …Dağ keçileri ile karşılaştım, kaya güvercinlerinin vahşi,
tedirgin, çırpıntılı kalkışlarına bıraktım. Irmağa ve Veysel‟e teşekkür etmeliyim” (YT 100101). Sır‟da Efendi, Huzursuz Bacak‟ta Ömer, bu ahenge sığınırlar.
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadelere de yansıyan, zaman içinde
devamlılık/süreklilik gösteren varlık arasındaki ahenk, (yazarın kullandığı ifadelerle)
“Adetullah, Hududullah” çizgisinde devam eder. Var olan ahengi bozacak, yani “Adetullah‟a,
Hududullah”a ters işler yapan insandır. Söz konusu ahengin bozulmasına yol açacak işler
yapan insan yeni bir zaman algısına sahip, “yeni” bir zihniyetin insanıdır. Varlık arasındaki
ahenk her zaman vardır. Fakat yeni zihniyet için ahenge “aracılık” etmek, ahenge katılarak
yaşamak değil, ahengi bozmak pahasına “kâr” elde etmek asıl amaç haline gelmiştir.
Ahenge uyarak yaşandığı “zaman”larda insan, bitki, hayvan huzur içinde olmuştur.
İnsan basit bir şeyle bu ahenge aracılık edebilir, dahil olabilir. Mesela, yaptırılan bir “minik
çeşme” ahenge aracılık eder: “Bu minik çeşmeyi vaktiyle bir sahibü‟l-hayrat bodur minareli
mescidin bahçe duvarına yaptırıvermiş. İnsanın az, suyun bol olduğu zamanlar… Yıllar yılı
mescidin cemaatı, mahalle sakinleri, genç ihtiyar, çoluk çocuk, suyunu içip sahibü‟l-hayrata
dua etmiş. Garibe, yolcuya su vermiş minik çeşme; küçümen yalağından sokak köpekleri,
kurt-kuş, börtü-böcek faydalanmış. …Tunç lüleden gürül gürül, serin serin akıyormuş su.
Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte buna
bülbüllerin âhengi katılırmış. Zamanla insan çoğalmış, su azalmış. Zaman da su misali akıp
gidiyor güya” (HT,18).
Yaratılıştan beri devam eden ahengin, tabii düzenin insan tarafından bozulmaya
başlama “zaman”ı yine içinde insan, hayvan, bitki, toprağın… bulunduğu bir zaman parçası
resmedilerek gösterilir:
“Buldozerlerin dişleri toprağa saplandığı zaman…
Motor gürültülerinin yavru kuşları yuvalarından ürküttüğü zaman…
Ağaçların devrildiği, kayaların demir matkaplarla delindiği, suların önünün kesildiği zaman…
O durgun göl kenarında, kamışlıkta, akşam, balıkların ve su kuşlarının, rüzgarın ve titreyen
çimenlerin, kertenkelenin, sincabın ve tarla kuşunun birlikte söylediği ilâhî ansızın kesildiği
zaman…
Görüldü ki;
Ovayı bir baştan bir başa bıçak gibi kesen, geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol açılıvermiş…”
(BB, 33).9
9

Yazarın zaman bildiren diğer ifadelerinde de yer yer olduğu gibi özellikle Bu Böyledir‟deki bu zaman bildirme
tarzı, bu üslup bize Kur‟an-ı Kerim‟in ve Dede Korkut Hikâyelerinin zaman bildiren kısa ve etkileyici
ifadelerini hatırlatır: Kur‟an-ı Kerim: “yer o sarsıntıyla sarsıldığında, yer ağırlıklarını çıkardığında, insan „Buna
ne oluyor?‟ dediğinde, o gün (yer) bütün haberlerini anlatır (Zilzal, 1-4) “Gök yarıldığında ve rabbini dinleyip
haklandığında, yer uzatılıp dümdüz edildiğinde ve içindekileri dışa atıp tamamen boşaldığında ve Rabbini
dinleyip haklandığında” ( İnşikak, 1-5). “O güneş dürüldüğünde, yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde,

�12
Bu “geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol” insanların daha önce tarih boyunca yapmadığı
şekilde tabiata müdahale eder. Artık zaman, yeni bir zihniyetin insanlara hakim olmaya
başladığı zamandır. İnsanlar “kâr ve zarar” üzerinden konuşmaya başlarlar. Bu zihniyeti ve
“gelecek zamanlar”da olacakları Yorgancı Hafız Yaşar sezer: “Sanıyorum toprak, bundan
böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan,
adama da adam gibi muameleyi bırakacak” (BB, 35-36).
İnsanların tabii zamanın ahenginden koparak yaşamaya başladığı zamanlar gelmiştir
artık. Tabii zamandan, kopmak tabiattan kopmaktır:10
“Büyü bozulmuştu. Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna
karışmıyordu. Zaten boz sakallı çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt
edilmesiyle de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgârın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, Mart
dokuzu ile April beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran
olmuyor, kimseler dağdan şifa otu toplamıyordu” (BÖ, 137). Ahenk bozulunca “tabiatın
kanununda, Adetullah”ta görülmeyen “güvercin avlayan martı”lar (AK, 12-15) görülmeye
başlar. Hayatın hakikatini apaçık bir âyet olarak dört mevsim haykırıp duran”, “yapraklarının
üzerinden bugüne kadar kaç metreküp zehirli gaz, kurum” geçmesine rağmen “her bahar çiçek
açıp meyve veren” “Karaköy meydanı‟nda, Akbank‟ın önündeki armut ağacı”nı şehrin
kalabalığından hiç kimse fark etmez (AK, 24-26).
“Mevsimler unutulmuş”tur artık. “Gündönümü, koçkatımı, bağbozumu, kırlangıç
fırtınası, karakış, zemheri, hıdırellez ile çiğdemin çıkması veya günlerin uzayıp kısalması fark
etmez. Her şeyi örten bir uzun sessizlik” vardır (BÖ, 207). Böyle olunca sanki “insanlar
sevincini kaybetmiştir.” “Hemen her iş sanki cebrî yapılıyor, sanki angaryaya” dönüşür;
yapana bir şevk vermediği gibi neticesinde bir bereket” görülmez (BÖ,136-137).
Şu ifadelerde tabii zaman, kurulu ahenk içerisindeki insan ile modern, hesaplanan,
bölünen zamanda, bozulan ahenk içerisinde yaşayan insanın durumu aynı zihin içerisinden
gösterilir: “Irmağa doğru koşuyorduk. Hiçbirimizin yüz metreyi dokuz saniyenin, sekiz
saniyenin, yedi saniyenin altında geçmek gibi bir niyeti yoktu. Üstümüzde mavi gök
delinmemiş, altımızda yağız yer yarılmamıştı. Etrafta ne motor sesi, ne parfüm kokusu
duyuluyordu. Gökdelenlerin gölgesi gönlümüzü karartmamıştı. Çevremizde ne çit, ne duvar,
ne de ekonomik ambargolar vardı. Kimse yalan söylemeyi bilmediği için hava kirliliğinden
habersizdik. Günler, geceler, mevsimler, yıllar bölünmemişti. Tayin edilen zamanın sapkın
kelepçesi bileklerimize geçmemişti. … Irmak bizi çağırıyordu. O tozlu yolda bu çağrıya
doğru koşuyor, koşuyorduk. Terlemiş perçemlerimizden, çelimsiz bacalarımızdan, inip-kalkan
göğsümüzden yükselen buğu. Evet işte o… Beşimiz bir aradayız. Toprak, su, hava, ateş ve
biz…” (AK, 22-23).
kıyılmaz mallar bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde” (Tekvir, 1-6).
“Gök yüzü çatladığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler (yarılıp) akıtıldığında, kabirler deşildiğinde, bir nefis
önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir (İnfitar, 1-5).
Dede Korkut‟ta, Dirse Han‟ın alaca sabah kalkıp yerinden doğrulma zamanı, “Salkım salkım tan yelleri
estiğinde, Sakallı bozaç turgay sayradıkta, Sakalı uzun tat eri banladıkta…” (Gökyay 2006: 32) şeklinde devam
edelerle anlatılır.
10
“Tabii zaman” dan koparak, tabiattan uzaklaşarak modern zamanın çizgisinde, modern mekanlarda yaşamanın
getirecekleri Mustafa Kutlu‟nun 1979‟da yayımlanan kitabı Yokuşa Akan Sular‟ın Mukaddimesi‟nde
karşıtlıklarla çok güzel anlatılır: “Küçük mavi, pembe çiçekler serpilidir. Yeşilin saydam uçları çimenlerde. Su
domur domurdur. Çakıllarda eleğimsemalar. Görülmemiş, tutulmamış bir güzellik. Kirletilmemiş bir su. … Sen
bir musluğa eğiliyorsun. Topraktan kopmuş suya. Clor kokuyor elin ayağın. … Bastığın yerleri toprak diyerek
geçme tanı artık. O betondur, senin yeni vatanın. Asvalttır, parkedir, Halıflex‟dir. Koşuyorsun ciğerlerinde
eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün laylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol
olsun kanımız… …Göz alabildiğine uzayıp giden bozkır. Parlayan gün, esen yel. Kekik kokulu rüzgar…
…terleyip terleyip de ağzına diktiğin toprak testiyi sen yaptın. Terin toprağa karıştı, toprak sana. Birazdan ziller
çalacak. Gece vardiyası boşanacak. Sil gözlerini. Karşıda bütün farlarını yakıp uluyan, düğmeleri, levyeleri ve
olanca dişlileri ile bilenip seni bekleyen fabrikaya koş. Kaderini kucakla…” (YA, 7-8)

�13

8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
İster varolan ahenge katılarak yaşanan bir zamanı, isterse bu ahenge riayet etmeyip
zamana ve mekâna “Hududullah”ın dışında müdahalelerle yaşanan bir zamanı göstersin,
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadeler, bu ifadelerle birlikte söylenen sözler
okura şunları da söyler: Dünya yaratıldığından beri devam eden, değişmeyen bir düzen vardır:
“Yaşlılar ölür, koyunlar kuzular, yağmurlar gelir geçer, kar her yanı kaplar.” (AY, 16).
“Yağmur yağar yer ıslanır, çimen çiçek donanır her yan; koyunlar doğurur, kuşlar yuva kurar,
güneş her gün doğudan doğar batıdan batar. Dünya döner, sayılı gün gelir geçer” (TS, 56).
“Yaz geçti, güz geçti, kış geçti” (HG, 158). “Âdetullah böyledir. Yaz biter güz gelir. Çiçekten
meyve, tırtıldan kelebek olur.” (RP, 183).
Dünyada, insanın yaşadığı zaman içerisinde başına ne zaman ne geleceği bilinmez:
“Artık sabah namazından çıkan esnaf dükkânların önünü sulayıp süpürüyor, sabah serininde
parmak gibi dutları çarşaflara silkeleyip birlikte yiyordu. İşini yoluna koyanlar zenginleşti;
han-hamam, nam-nişan sahipleri arttı. Bu bayındır, şen-şatır günler ne kadar devam etti? Ne
kadar ettiyse etti, üstümüze lazım değil. Böyledir dünyanın düzeni. Gâhi âbad, gâhi berbad
olur. Feleğin gülen yüzü kimden yana, ne zaman döner bilinmez” (BÖ, 139-140). “Cenab-ı
Hakk‟ın neyi ne zaman kuluna ihsan edeceğini bilemeyiz. Bazen bu dünyada olur, bazen öbür
dünyaya kalır. Bize düşen sabır-şükür” (TS, 50).
“Zaman önüne kattığı her şeyi süpürür” (ZH, 49). Yaşayan zamanı gelince ölecektir:
“Dede-torun sırt sırta verip tutunmuşlar hayata. Ancak hayat dediğin nedir ki. Anlaşılmaz bir
sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey
darmadağın olur. Nitekim babam için de öyle olmuş. Koca Pelvan Sülüman cami
şadırvanında abdest aldığı bir sırada devrilen bir dişbudak gövdesi gibi göçüvermiş” (UH,
12). “Yaz bitti, güz bitti. Rüzgâr kuru yaprakları alıp gitti. Osman Efendi caminin yanındaki
kerevete oturmuş, çayını yeni bitirmiş, ağzında dualar ile akıp giden suyun sesine dalmış iken
ruhunu teslim etti” (HG, 161).
Dünyanın da içinde olduğu kainattaki düzen duyabiline “başlangıç ve son”u, ölüm
gerçeğini her zaman söyler: “Mevsimler neler anlatır insanlara? Dünyanın ne menem bir şey
olduğunu anlatır. Başlangıç ve sonu fısıldar. İyiliği ve güzelliği mırıldanır. Hayatı ve ölümü
ifşa eder. İşlerinin, aşklarının, alacak-vereceklerinin, ihtiraslarının peşinde kendini kaybedip
koşanlara seslenir. Eeey!... Âdemoğlu!... Dur biraz. Biraz nefes al. Etrafına bak. No‟luyor.
Nedir derdin diye sorar. Çiçekten, böcekten, esen yelden, gün ışığından, yağmur tanesinden
meleklerin sesi gelir” (s.50, RP). “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya
gelir. Bu düşünce ile gülümsüyorum. Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?” (s.72-73,
BÖ).
“Fani” olan dünya gurbetinin sonu “baki” olan ahiret yurdudur: “Tezgâhlar açılırkapanır, hikâyeler masala dönüşür, rüzgârlar eser, çocuklar doğar, eceli gelen ölür. Dünya…
Nasıl desem abi… Hayat… bilmiyorum… Valla aklı duruyor insanın…” (RP, 45). “Gün günü
kovalar, zaman su gibi akar, her şey değişir, dünya fani, ahret baki” (ZH, 14). İnsan “fani”liği
ve “baki”liği kimi mekanlarda, özellikle belli zamanlarda yine tabiatın dilinden görebilir:
“Dönüp geldim. Doğru mezarlığa. İri meşelerden birine sırtımı dayadım. Dualar ettim. Meşe
yapraklarından kurumuş olanları, esen yelle ağır ağır mezarlar üzerine dökülüyor. Yaprak da
fâni, insan da. –Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi. –O yaprak eski yaprak değil. Bir
babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatını sürdürüyor, Cenab-ı Hakk‟ın
kanunu bu. Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü. Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?” (AY,
75-76).
Sonuç: “Mevsimler bize ne söyler?…”

�14
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözlerden yola çıkarak metne
yansıyan zihniyet çözümlemesine varmaya çalıştığımız bu yazıda sonuç olarak şu tespitler,
yorumlar söylenebilir:
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde “zaman ifadeleri” çoğu kez olay zamanını
belirtmenin ötesinde, hayata dair yorumdur. Bu ifadelerde amacın olay zamanını belirtmekten
çok bu yoruma işaret etmek olduğu bellidir. Yazarın hikâyelerinde zaman; modern, daha
ayrıntılı zaman ölçme birimlerine göre ifade edilmez. “Söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın
diliyle izah eden”11 Mustafa Kutlu “zaman”ı da çoğu kez tabiatın diliyle gösterir/yorumlar.12
Onun hikâyelerinde “zaman”, daha çok tabiattaki değişime, devamlılığa, düzene göre
algılanır. Bu düzene göre tanımlanan, insanların eski çağlardan beri kullandığı “yıl,
mevsim(ler), gün” gibi ana zaman bölümlerini kullanır. Zaman ifadeleri kullanılırken söz
konusu zamanda tabiatın durumu, düzen içinde değişen devamlılığı gösterilir. Dünyada bütün
zamanlar boyunca devam eden bir düzen, ahenk olduğuna işaret edilir. İnsan, Allah‟ın tesis
ettiği bu ahengin farkına varmalı, bu ahenge katılmalıdır. İnsan, hangi zaman diliminde olursa
olsun devam eden bu ahenge katıldıkça huzur bulacaktır. Ahenge müdahale uzun vadede
insana huzur/kâr getirmez. Yaratılan her varlığın bir yaşama zamanı/ömrü vardır. Dünyadaki
yaşama zamanı “fani”dir, “baki” olan “ahiret” tir. Mustafa Kutlu, bütün bunların
“Adetullah”ın bir gereği olduğu vurgular. Metne ve zaman ifadelerine yansıyan bu zihniyetin
İslami zihniyetten beslendiği söylenebilir.
Kaynaklar
A. Mustafa Kutlu: Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitapları Dergâh
Yayınları (İstanbul) tarafından yayımlanmıştır. Kitapların şu basımları kullanıldı: Arka Kapak
Yazıları, 2.baskı, 1998; Anadolu Yakası, 1.baskı, 2012; Bu Böyledir, 4.baskı, 1999; Beyhude
Ömrüm, 1.baskı, 2001; Huzursuz Bacak, 1.baskı, 2008; Hayat Güzeldir, 1.baskı, 2011; Hüzün
ve Tesadüf, 1.baskı, 1999; Rüzgarlı Pazar, 4.baskı, 2006; Sır, 1.baskı, 1990; Tahir Sami
Bey’in Özel Hayatı, 1.baskı, 2009; Yokuşa Akan Sular, 3.baskı, 1994; Yoksulluk İçimizde,
4.baskı, 1996; Ya Tahammül Ya Sefer, 4.baskı, 1997; Uzun Hikâye, 1.baskı, 2000; Zafer
Yahut Hiç, 2.baskı, 2010. Yazarın kullandığımız, Yeni Şafak‟ta yayımlanan gazete yazıları ise
şunlardır: Bahar Yazısı (18.4.2007), Bahar Temizliği (28.4.2010), Sonbahar Yazısı
(9.11.2011), Ritim, (1.8.2012), Güz (21.11.2012).
B.Diğer:
Aktaş, Şerif (2009), Şiir Tahlili, Ankara: Akçağ Yayınları.
Apaydın, Mustafa (2006), “Adalet Ağaoğlu‟nun Dar Zamanlar Üçlemesinde Zaman
Kurgusu Üzerine Bazı Değerlendirmeler”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.!5,
S.2., ss.17-38.
Barbarosoğlu, Fatma K. (1995), Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet,
İstanbul: İz Yayıncılık.
11

Necip Tosun‟un da söylediği gibi tabiat, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinin “aslî unsuru, öznesi, kahramanı”
durumundadır. Bu konuda Tosun‟un şu sözlerine kulak verelim: “Kutlu, söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın diliyle
izah eder …Kutlu‟ya göre, tabiatta kutsal bir düzen ve hikmetler vardır. Bazen farkına vardığımız bazen
varamadığımız bir uyum, ritim ve masumiyet. Ve elbette dinginlik ve sükût. Bu yüzden insanın yaratılış
gayesine uygun bir yaşam tarzı için tabiattan kopmaması gerekir. Şüphesiz öykülerdeki „tabiata gel” çağrısı bir
anlamda modernizmin çocuklarına “kendine gel” çağrısıdır. Kitaba, Tanrı‟ya dön uyarısıdır. Tanrının yarattığı
uyuma dön çığlığı. …tabiattaki sükun içerisindeki uyuma, süreklilik ve canlılığa dikkat çekilir. Her canlı
Allah‟ın kendisine çizdiği kaderi yaşar. Hiçbir şey rastlantı değildir ve oyunda rolleri, hakları vardır. Aslolan
bütün bunları görecek göze, duyacak kulağa sahip olmaktır ” (Tosun 2004: 61-62).
12
Zamanı tabiata, tabiattaki düzene göre yorumlama Mustafa Kutlu'nun yalnız Beyhude Ömrüm gibi karakterleri
tabiat içinde yaşayan hikâyeler için değil, Rüzgarlı Pazar, Zafer Yahut Hiç vb. karakterlerin tabiattan kopmaya
başlamış/kopmuş şehir hayatında yaşadığı hikâyeler için de söz konusudur.

�15
Çelik, Ahmet (2004), “Birey ve Toplumun Islahı Açısından Kur'an Kıssaları”
Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, ss.54-87.
Demir, Yavuz (2011), “Fotoğrafta Biri Var Hikâyesinde Bakış Açısı Tekniği”, Hayat
Böyledir İşte Fakat Hikâye, Ankara: Hece Yayınları.
Gökyay, Orhan Şaik (2006), Dede Korkut Hikâyeleri, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Kuran-ı Kerim, (Elmalılı Hamdi Yazır) Huzur Yayınevi.
Parla, Jale (2000), Don Kişot’tan Bugüne Roman, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tekin, Mehmet (2004), Roman Sanatı, İstanbul: Ötüken Yayınları.
Tosun, Necip (2004), Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu, İstanbul: Dergâh
Yayınları.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11874">
                <text>2219</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11875">
                <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11876">
                <text>YILDIZ, Alpay Doğan </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11877">
                <text>Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.  ÖZET  Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11878">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11879">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11880">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11881">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1480" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1951">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/aec325685ef57ecdfea0d782ff2b3521.docx</src>
        <authentication>85d77fa2ee833be947eddd47dfb3eb86</authentication>
      </file>
      <file fileId="1952">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/104f24779e9439ce54b3ae3ce50f6a6e.pdf</src>
        <authentication>62ca49b951ec910fd6ba6e4f0e8dae18</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11872">
                    <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN
Hüseyin YAŞAR
Siirt Üniversitesi, Fen edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Siirt / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.
ÖZET
Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi’nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın
hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden
kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi başkahraman söylediği “Kendimi bildim bileli seferde
olan bir yolcuyum” sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı
değişikler dolayısıyla her insan bir yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha
memleket meselelerine toplumsal sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve
gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler, İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları
işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli’nin kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi’nin
düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli
bir gençliğin karşısına Adli’nin olumlu dünyasını çıkarır. Adli’yi idealize ederek kanayan yaraya
neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da ayrı bir bakış açısı sunmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1953">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/af7cf8fd358005c7427bca1c98cc476f.docx</src>
        <authentication>ba5e081d929eab93299bc09d605644e9</authentication>
      </file>
      <file fileId="1954">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1d56e3647e00c9c959abfe5b668247fb.pdf</src>
        <authentication>e1f706eb388146b9df103c7ccbce8c60</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11873">
                    <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN
Hüseyin YAŞAR1
Özet
Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi‟nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın
hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden
kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi, herkesin yaşamda bir yolcu olduğu mutlak gerçeğinde
özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler dolayısıyla her insan bir
yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha memleket meselelerine toplumsal
sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler,
İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli‟nin
kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi‟nin düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya
çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli bir gençliğin karşısına Adli‟nin olumlu dünyasını
çıkarır. Adli‟yi idealize ederek kanayan yaraya neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da
ayrı bir bakış açısı sunacaktır.
Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.

A STORY OF A TRAVELER: "TRAVELER, WHERE ARE YOU HEADING?"
Abstract
A story of a traveler: "Traveler, where are you heading?"
Traveler, Where Are You Heading is a novel with thesis by Samiha Ayverdi. Ayverdi,
compares life to a journey. According to that, death of every person and newborns are like convoys,
coming and going back on a road. The base thought of the book is summarized in the words of the
hero of the book "I am a traveler as I can remember". Because of the changes of people both spatially
and spiritually, every human being is a traveler. In this book, the writer mentions homeland issues,
social problems, a little bit more than she did in her first novels. The positive and negative effects of
Western lifestyle on women and young people, troubled years of Abdul Hamid II are two main topics
of the novel. This work aims to reveal Samiha Ayverdi's ideas, the way she looks at the problems, by
starting from Adli's character. Ayverdi confronts Adli's positive world with a troubled youth. By
idealizing Adli, she stabs the bleeding wound. The novel will also offer a new point of view to current
youth problems.
Key Words:Samiha Ayverdi, traveler, ideal character.

Giriş
Yolcu Nereye Gidiyorsun romanı Samiha Ayverdi‟nin kapsamlı ve çok cepheli
romanıdır. Tasavvuf ağırlıklı Aşk Budur (1938), ve Batmayan Gün (1939) romanlarından
1

Yrd.Doç.Dr., Siirt Üniversitesi,
yeniedebiyatcimiz34@gmail.com

Fen

edebiyat

1

Fakültesi,

Türk

Dili

ve

Edebiyatı

Bölümü,

�sonraki yapıtlarında Ayverdi, memleket meseleleri ve toplumsal zaaflara dikkat çeker. İşte
1944 yılında kaleme aldığı Yolcu Nereye Gidiyorsun romanı bu değişimin ürünüdür. Bu
bağlamda yanlış Batılılaşmayı ve bunun sonucunda gelen toplumsal kutuplaşmayı eserin
eksenine yerleştirir. Romana ideallerini, fikir hamurunu, dünya görüşünü katar. Bu fikir
hamuru ve dünya görüşü ise İslâm tasavvufudur.
Olay örgüsü, başkahraman Adli‟nin yolculuğu üzerine kurgulanır. Roman, ortalara
doğru Adli‟nin söylediği “Kendimi bildim bileli seferde olan bir yolcuyum” (YNG: 179)
sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler
dolayısıyla her insan bir yolcudur. Başkahramanın yolculuğu boyunca yaşadığı olaylar ve
karşılaştığı kişiler bir bir aktarılır. Romanın olay örgüsü ikinci Abdülhamit‟in iktidarda
olduğu ve sona erdiği yıllara rastlar. Söz konusu yılların yarattığı acımasız hafiye karakteri
amcası Ziver Paşa, kambiyocu Asım Bey, softa din adamları, yozlaşmış gençler ve münevver
tipler bunlardan bir kaçıdır. Bütün bunları ve çevresini kahraman anlatıcı olan Adli‟nin gözlem ve değerlendirmeleriyle tanırız. Adli‟nin yolculuğu, İstibdat döneminden başlar. İkinci
Meşrutiyet‟in ilanından sonraki yıllara kadar devam eder. Olay zamanının İkinci
Meşrutiyet‟in öncesi ve sonrasına rastlaması, Osmanlı toplumunun bütünüyle yeni bir
yapılanma ve değişimin içinde olduğunu gösterir. Merkez kahraman Adli‟nin yolcu nereye
gidiyorsun? şeklindeki sorularına tasavvufun sesi ile verilen yanıtların yer aldığı romanda
Adli‟nin yolculuğu boyunca ikinci Abdülhamit döneminin yarattığı sıkıntılar ve bu döneme
son veren İkinci Meşrutiyet‟in insanı kişiliksizleştiren ve yozlaştırıcı sürecine tanıklık ederiz.
1. Adli’nin Yolculuğunda Karşılaştığı Engeller
1.1. Kaotik Bir Aile Ortamı
Adli, zor ve meşakkatli bir yolculuğa çıkar. Yolculuğunu zorlaştıran da en yakın
çevresi ile farklı kutupların insanı olmalarıdır. Ailesi, yani babası, annesi ve ikiz kardeşleri,
Tanzimat devriminin getirdiği Avrupalı yaşam tarzının etkisinde kalmışlardır. Batı, onların
nirengi noktasıdır. Annesi başta olmak üzere ailesinin alafranga unsurlara, mürebbiyeye ve
Ermeni işleme ustasına verdikleri değer onları öz değerlerinden uzaklaştıracak derecededir.
Söz konusu durum küçük Adli‟nin gözünden kaçmaz: “…Mürebbiye…Türkçe bilmiyor ve
bilmek için de gayret sarfetmiyor, daha doğrusu tenezzül etmiyordu. Fakat bu hususta da
kabahatli olan bizdik. Evet sade biz. Kendimizi saymadığımız için onlar da bizi
mühimsemiyor ve kendimizin dışında olanlara verdiğimiz aşırı kıymetin yanında bir toz
zerresi kadar küçük kalıyorduk” (YNG: 63). Adli, evde sadece mürebbiyenin değil işleme
ustası Siranuş Dudu‟nun ve annesinin Fransızca bayan hocasının da benzer aşırı ilgiyi
gördüklerinden yakınır. Annesinin hocasının yanlış davranışlarını da “saygı gösterilmek icap
eden bir his olarak kabul etmekte” direndiğini belirterek gözü kapalı her şeyi kabul edişini
genelleştirerek eleştirir. Bu bağlamda “kendimizden uzak” ve “haçlı dünyadan” diye
tanımladığı bu unsurlara düşkünlüğümüzü, aşırı saygıyı toplumsal ve kültürel gelecek için
tehlikeli sayar.
Babası Asaf Bey, Fransızlara ait bir demiryolu şirketinde çalışır. Uzun süren
memuriyet yıllarını “şark şimendiferinin muamelat şefi” olarak geçirdiğinden Avrupalıların

2

�bulunduğu atmosferleri teneffüs emiştir. Bu ortamlarda aldığı her nefes onun tarihten gelen
“necip soylu hislerini” zayıflamıştır.
Adli‟nin annesi Nemide Hanım da Tanzimat‟ın getirdiği batı rüzgârının etkisiyle
alafranga düşünceleri yüksek, yaşamda tek isteği piyano çalmak olan bir kadındır. Anne
romanda babası gibi Tanzimat medeniyetinin bir kurbanı gibi yansıtılır. O da Batılı olmanın
gerçek manasını anlamadan alafrangalaşarak toplumda saf dışı kalır. “İkiz çocuklarını sever,
fakat onları yetiştirmesini bilmezdi. Evini sever fakat ev işlerinden anlamazdı” (YNG: 18).
Anne, kendisini tamamen bir Fransız hocanın kültür terbiyesine terk ettiği gibi çocuklarını da
Batı‟nın temsilcisi mürebbiyeye bırakmıştır: “ …. Çocuklarını da, aynı rüzgâr istediği tarafa
sürüp götürüyordu. Bilmem, daha ne zamana kadar bu çocukların disiplinsiz, paradokslu
zekâları çorak ve dikenli boşluklara, korkunç uçurumların tehlikesine doğru alabildiğine
gidecekti?” (YNG: 65). Çocuklarını eğitmek sahasından çekilen bu anne, sahayı yabancı
terbiyecilere vermeye razı olmuştur. Aldığı yabancı terbiye sonucu anne, milli heyecanlar
karşısında onur zedeleyici laubalilikler sergilemektedir.
Türk ve İslam kültüründen uzaklaşan annenin en büyük mahareti çocuklarını ilgi
göstermek, ev işlerinde becerikli olmak değildir. Ortalama bir İstanbul kadınının çizgisinden
uzaklaşmıştır. Anne, Nemide Hanım, tradisyonalist bir yapılanma yerine tamamen
occidentalist bir kültürel yapılanma içerisindedir. Bu bağlamda en büyük mahareti batısal
kültürün simgesi olan piyanosuna gün boyunca kapanıp güzel bir şekilde çalmasıdır. Piyano
onun için bir tutku halini almıştır. Bu konudaki ünü, Avrupalı dostlarını da şaşırtmaktadır. Bu
nedenle, Fransız sefarethanesi Başkâtibi ve kocasının müdürü, parmakların dehasını dinlemek
için sürekli bu eve gelirler. Evin harem bölümüne alınan bu kişiler nedeniyle, haremin
mahremi kalmamıştır.
Adli‟nin kardeşleri Jale ve Rıdvan da aldıkları kültür ve terbiye itibariyle Adli‟nin
yolculuğunda büyük sorun olarak yansıtılır. Çocukların yaşları büyüdükçe küçük sorunları
sorunsala dönüşür. Her ikisi de ebeveynlerinin ilgisizlikleri sonucu terbiye adına nasiplerini
alamayan şımarık iki çocukturlar. Kardeşleri anne ve babalarının görüşleri doğrultusunda
alafranga yaşam tarzına uygun olarak yetiştirilmişlerdir. Kardeşlerin yaşama bakış açısı
“Tanzimat inkılâpçılığının bir kopyası”dır. Adli‟nin “ablacığım, ağabeyciğim” hitaplarına
kardeşleri “—Aman budala çocuk, ağabey, abla da ne demek? Madmazel seni ayıplıyor;
Avrupalılar birbirlerini isimleriyle çağırırlar” (YNG: 35) karşılık verirler. Adli, sır gibi
sakladığı ve babasının edebiyat meclisindeki müsveddelerden topladığı özlü sözlerden oluşan
defterini kardeşleri ele geçirdiğini, oradaki yazılı beyitleri alaylı bir şekilde okuduklarını
görür. Kardeşlerinin kendisine ait bu eşyayı habersiz almalarına üzüldüğü gibi Aşk ehline
âlemde Dilara mı bulunmaz/Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz beyitini okurken
veznini ve kafiyesini bozmalarına çok daha içerlenir. Özgürel de anılan ikiz kardeşleri,
Batılılaşmanın koflaştırdığı, yozlaşmış genç tipi konumunda olduklarını belirterek (Özgürel,
2013: 333). Saptamalarımızı doğrulamaktadır.
Kendisinden üç yaş büyük kardeşleri “fikre hisse ve kültüre arkasını çevirmiş bir
terbiye ile büyütüldüklerinden” dillerine ve zevklerine en hoş gelen, kendilerinde uyanmamış
duygulara hücum etmeyi bir çıkar yol olarak bilirler. Fransa‟dan terbiyeleri için getirtilen iki
3

�mürebbiyenin kayıtsız şartsız insafına bırakılan bu çocuklardan Rıdvan, milli ve dinsel değer
yargılarından uzaklaşır. Bir hovarda tipi oluşur. Olay örgüsünün sonunda Beyoğlu âlemlerinin
çetin yaşamına duçar olup bir mirasyedi olur. Rıdvan “vakit vakit mektepten kaçmakta,
ağzında çirkin bir ispirto kokusu ve bulanık bir kafa ile eve gelmesine” (YNG: 31), günlerce
okula gitmemesine karşın ebeveynler ona karşı sonsuz hoşgörü ile yaklaşmaktadır. Aile çocuk
eğitiminde iyi bir tutum sergilememektedir. Jale ve Rıdvan ikizlerini koruyup kollarken Adli
aşikâr bir şekilde sürekli itilip kakılmaktadır. Bu şekilde yazar, ailenin sorunlara karşı
tutumunu sorgulamaktadır. İki kardeşin tersine Adli, sütanneden ayrıldıktan sonra ilgi ve
çocuk yetiştirme özenine ihtiyacı kalmamış bir yetişkin gibi kendi haline bırakılır.
Kardeşlerin alay ettikleri âmâ dilencinin sesine Adli büyük yakınlık duyar ve avuç
açmadan sokaktan geçerken“Ya Sabur, ya Rahim!” nidalarını tekrar tekrar duymak ister.
Kardeşlerinin sevdiği sokak satıcısı ise sözde hayır maksadıyla halka su satan sebilcidir.
Adli‟nin hoşlanmadığı bu sebilci halka “İçsen de içmesen de avucuma para koyacaksın!”
(YNG: 29) gibi maksadını aşan sözlerle hitap eder. Adli, sebilcinin “-Sebil, sebil” sözlerinde
bile bir zorbalık görür. Adli, kardeşlerinden ayrı bir kişiliğe sahiptir. Kardeşleri haylaz olup
ondan büyük olmalarına rağmen etraflarında olup bitenden habersizdirler. Adli ise yaşından
beklenilmeyen bir dinginlik ve sabır içerisindedir. Adli‟de yılların değil yaradılışının
gerektirdiği bir olgunluk bulunur.
Adli‟nin yolculuğunda tanıdığı bir başka karakter amcası Ziver Paşa‟dır. Ziver Paşa,
yönetime yakın duran ve güç zehirlenmesi yaşayan bir kişidir. Dönemin ünlü bir hafiyesi olan
bu paşanın yanında ne edebiyattan ne de düşünce sohbetlerinden söz açılır. Oldukça olumsuz
bir imaja sahip olan Ziver paşa, uğradığı yerlerden rüşvet alır: “Bonmarşenin önünden
geçerken gördüm, Zakkum bir kuyumcuya giriyordu; zavallı adam kim bilir ne yanmıştır…”
(YNG: 103). Ziver paşa, yasaların kendisine tanıdığı hakları bireysel çıkarları için kullanan
bir kişidir. Aslında resmi bir kimliği olup olmadığı da çok net değildir. Bu bakımdan Adli,
sadece ailesinin değil en yakın akrabasının olumsuz imajının etkisi altındadır.
Çevrede olumsuz ve zalim hafiye olarak algılanan bu Paşa, Galatasaray Lisesinde de
aynı imaja sahiptir. Öğrencilerin dilinde „zakkum Paşa‟ olarak adlandırılan Adli‟nin amcası
Ziver Paşa, “Zakkum‟un arabası gene beş aşağı beş yukarı dolaşıyor; mutlaka yeni bir av
peşindedir” veya “Bonmarşenin içinden geçerken gördüm, zakkum bir kuyumcuya giriyordu;
zavallı adam kim bilir ne yanmıştır” (YNG: 103) hitaplarına maruz kalır. Öğrencilerin anılan
paşaya dair düşünceleri Gösterme tekniği ile verilerek okuyucu daha çok ikna edilmeye
çalışılır. Buradan da Galatasaray‟ın yurdu baştanbaşa saran hafiye teşkilatına ve dolayısıyla
iktidara muhalif durduğu anlaşılmaktadır. Adli de, işte bu nedenlerden dolayı hep karşı çıktığı
Ziver Paşa‟nın amcası olduğunu okulda söylemez. Hatta amcası okula geldiğinde bile
kendisini ondan gizler. Bu durumda Adli ve diğer çocukların hafiyelere karşı olumsuz
tutumları Adli‟yi okuluna bir kez daha bağlar.
Romanda her gün birisine zararı dokunan bir paşa olan amca, oğluna da terbiye
namına bir şey vermemiştir. Oğlu Rami, kız peşinde koşan ve kişiliği oturmamış biridir.
Babasının sınırsız gücünden yararlanarak gayri meşru ve yasadışı yollara başvurur. Romanın
bir yerinde, Beyoğlu‟nda sustalı bıçakla bir kızı kovalarken araya giren birini yaralar.
4

�Adli, Batı medeniyetine mesafeli bakar. Bu, onu diğer aile fertlerinde farklı kılar. Batı
medeniyetinin İstanbul‟daki unsuru olan mürebbiyelere karşı soğuktur. Ailede herkesin saygı
gösterdiği mürebbiyeler onun yanında birer birey olmaktan öte gidemezler. Adli,
mürebbiyelerin Türkçe öğrenmeleri için gayret sarf etmemelerini büyük problem olarak görür.
(YNG: 63). Evde bulunan mürebbiye için “Türkçe bilmiyor ve bilmek için de gayret sarf
etmiyor, daha doğrusu tenezzül etmiyordu” (YNG: 63). Mürebbiyelerde kendini beğenme ve
kültürlerini üstün görme duygusunun var olduğunu duyumsatır. Adli, ailesindeki
mürebbiyenin davranışlarından yola çıkarak Müslüman halkın yabancılara karşı tutumuna dair
bazı saptamalarda bulunur. Buna göre bu kadınlardaki üstünlük hastalığının mürebbiyelerde
oluşmasını “Biz” dediği Türk milletinin yol açtığını vurgular. Bunun için “Kendimizi
saymadığımız için onlar da bizi mühimsemiyor ve kendimizin dışında olanlara verdiğimiz
aşırı kıymetin yanında bir toz zerresi kadar küçük kalıyorduk” (YNG: 63). Bir başka yerde de
“Bilmem, neydi bizdeki bu kendimizden uzak şeylere olan kötü düşkünlük?” (YNG: 65)
şeklinde “biz” zamirini kullanarak tüm halkı suçlar.
Adli haklılığını güçlendirmek için de mürebbiyeler hakkında bazı suçlamalar da
bulunur. Ona göre mürebbiyeler salt bir eğitim veya çocukların terbiyesi için gelmezler aynı
zamanda Batı kültürü ve zevkinin İstanbul‟daki temsilcileridirler. Hatta bir adım daha ileri
giderek onları “haçlı dünyası”nın bir eri olarak görür. Adli kendisinin farkına vardığı bu ince
noktaların ailesi ve bütün bir toplum farkında değildir. Annesi garp kültürü ile yetiştiği için
“çocuklarını da, aynı rüzgâr istediği tarafa sürüp götürüyordu.” der. Adli‟ye göre annelerin
yerine getirmesi gereken çocukların pedagojik ihtiyaçlarını artık mürebbiyeler yerine getirir.
Bu da kaçınılmaz olarak çocukların Türk kültürüne yabancı bir şekilde yetişmelerine yol
açmaktadır. Adli bunu örneklendirerek görüşlerini temellendirmektedir. Bunun için kız
kardeşi Jale‟nin taktığı kolyeyi örnek göstererek durumun vahametini belirtmektedir. Adli,
bir gün sofadaki masada duran kolyeyi görür. Uzaktan sanat eseri hevesiyle baktığı bu
kolyenin üzerinde Napoleon‟un at üstündeki heykeli yer alır. Bir anda çılgına dönen Adli,
“kardeşim, kendi öz kahramanlarının sembolü yerine, bir yabancı kanın fatihini boynunda”
(YNG: 67) gezdirmesine hiddetlenir ve kolyeyi kırarak tekrar yerine bırakır. Napoleon‟un
askeri başarılarını onaylamakla beraber figürünün bir Türk kızının gerdanının süsü
olamayacağı kanaatindedir.
2. Adli’nin Yolculuğunda Karşılaştığı Yardımcılar
2.1. Mutasavvıf Bir Rehber
İşte Adli, böyle bir ortamda doğan bir yolcudur. Yazar, Adli‟nin diğer kardeşleri gibi
Batıyı taklit eden bir kültürle büyümemesine özen gösterir. Onu kültürel ve tarihsel bir şuur
içinde yetişmiş örenk bir insan olmasını ister. Böylece yazar “insan olabilmenin sırlarını,
yollarını, esaslarını cemiyete intikal ettirmek” istemektedir. (Yüksel, 1984: 39). Bu nedenle
ona yol boyunca iki rehber gönderir. Ana ve babasının, kardeşlerinin şefkat ve sevgisinden
yoksun kalan Adli, kendi dünyasını bu iki rehber sayesinde şekillendirmeye çalışır. Birincisi
Cem Bey‟dir. Cem Bey, babasının selamlık meclislerine katılır. Divan edebiyatını, Abdülhak
Hamid‟in taraftar ve karşıtlarını, Serveti Fünuncuları, Tevfik Fikret‟in hayranlarını, kısacası
bütün edebi münakaşaları, edebiyatı beşeri gereksinimlerin en gerekli nafakası sayan bir
zümrenin katıldığı bu mecliste Cem Bey, olaylara tasavvuf penceresinden bakan sanatsal ve
5

�kültürel seviyesi yüksek bir kişiliktir. Romanda Cem Bey, tasavvufi söylemlerinden ve
kusursuz kişiliğinden dolayı Ayverdi‟nin hocası Kenan Rufai‟yi temsil etmesi güçlü
olasılıktır.
Aileden ve çevreden dışlanan Adli, Cem Bey‟in sınırsız bir zevkten söz eden
dünyasını tanımaya başlar. Cem Bey‟in dünyası “Kendini unuttuğun vakit Allah‟ı zikret”
(YNG: 43) sözünde özetlenir. Cem Bey, küçük ve silik bir çocuğa ilgi göstererek Adli ile
konuşmaya başlar. Cem Bey, bu çocuğun yüksek istidatlarını kısa sürede keşfeder ve atıl
bırakılmasına razı olamaz. Adli‟nin ruhen gelişmesinde önemli katkısı vardır. Kendini onun
yanında hissettirerek destek çıkar. Cem Bey, onun için yatıştırıcı rolü görmektedir. Kendisi de
bunu itiraf etmektedir: “.. her geçen gün biraz daha bağlandığım Cem Bey‟de bütün acılarımı
uyuşturuyordum. O da beni gittikçe artan bir muhabbetle sevmekte ve aramakta bulunuyordu”
(YNG: 112). Mutasavvuf bir kimliği temsil eden Cem Bey, yalnızlaşan ve küçümsenen
Adli‟ye yakınlık gösterir. Ailesinin bıraktığı ruhsal boşluğu Cem Bey doldurmaya çalışır.
Cem Bey, sayesinde bu meclis Adli için birinci sosyal kabul yeri olur. Bu yüzden
kendisinden beklenmeyen bir davranış göstererek toplantı sonrası odaya girip “sabahları uşak
derleyip toplamadan evvel dolaşmak ve sigara paketlerinin arkalarına, gazete kenarlarına,
kâğıt parçalarına yazılıp bırakılmış mısralar, vecizeler, felsefi sözler”i alıp önemli bir sermaye
gibi cebine saklar. Daha sonra, Cem Bey‟in kendisine verdiği müsveddeleri temize çekerken
ondaki mana derinliğini anlamaya çalışır. Sabrı tavsiye eden şu ifadeler ailede yalnızlaşan
Adli‟ye ilaç etkisi yapar: “Allah kullarına acılığa ait bir şey verdi mi, tatlılığı da onun
kalbinden uzak tutmaz. Musibet ve kahrı ondan bilerek tahammül, en doğru müdafaa silahıdır.
Toprak altından yeşil ve taze olarak süren başak, canlı bir mısra gibi tarlada salınıp
nazlanırken, orağın darbesine elbette, zalim, der. Hele değirmen taşının arasına girip toz
olmayı en yaman işkence bulur. Fakat kendisini böylece kahretmeyi murat edenin, manada
yükseltmeyi dilemiş olduğunu, ancak bir insan vücudunda eriyip, insan olduğu zaman anlar.
Biz dünyada zevkle kahrı bir teknede yoğurmak için geldik.” (YNG: 69). Ailenin
küçümseyici tutumu karşısında ruhsal bir çıkmaza giren Adli, bu tasavvufi söylemleri,
düşünerek ve sindirerek okur ve çıkış yolu bulmaya çalışır.
Cem Bey, düşüncelerinde elastiki ve geniştir. Dar görüşlü değildir. Dini belli yasalarla
sınırlayan ve şekle sokan arkadaşı Hatemi Hoca‟ya sert bir şekilde çıkışır ve yobaz olmakla
suçlar: “Siz din için dinsizlerden daha zararlısınız. Tekâmül cihetiyle en ileri olan İslamiyet,
en büyük fenalığı, onu bir heyula gibi göstermeye uğraşanlardan görmüştür” (YNG: 112).
Kahraman anlatıcı tarafından Cem Bey ile Hatemi Hoca arasında bir nüansa işaret etmektedir.
Başındaki sarığıyla medrese kökenli olan Hatemi Hoca, bilgi dağarcığına doğunun ve batının
ilim dünyasını sığdırmıştır. Ancak Cem Bey gibi aşkın verdiği sonsuz sevgi ve merhamet ile
dolu değildir. Her şeye toleranslı bakmayı öğütleyen tasavvufun kanatları arasına girmemiştir.
Her şeye akıl ve mantık penceresinden bakmaktadır. Hatemi bu yönüyle Mesihpaşa İmamı
romanının başkişisi medrese kökenli imam Halis Paşa‟yı çağrıştırmaktadır. Hatemi Hoca,
Halis Efendi gibi Kuran‟ın dolayısıyla dinin ancak dış manasını anlayan iç manasını
dolayısıyla derinliğini kavramaktan uzaktırlar. Mesihpaşa İmamı romanının bir yerinde
anlatıcı, medreseden icazet alan imamın ancak şer‟i meselelere çözüm bulduğunu Remzi adlı
bir genç karaktere söyletir. Buna göre imam, iman inkar ile bilgiyi aynı potada eriten
6

�zümreye karşı yetersizdir. Hatta Remzi‟ye göre Halis Efendi, çağın gerisinde kalmış ve kendi
sorunlarına da yabancılaşmıştır: “Medrese, şarkı tanıdığını zanneder; fakat ondan fersahlarca
uzaktır” (MSİ: 73).
Adli‟nin Cem Bey ile dostluğu ilk başlarda öğrenci-hoca ilişkisi şeklinde başlasa da
sonradan dert ortaklığına dönüşerek memleketin kanayan yaraları üzerinde yoğunlaşır. Cem
Bey, onu anlayan bir dost konumuna geçer. Onun olmadığı anlarda zaman anlamsız bir hal
alır. Her ikisi toplumsal düzensizlik ve vatanın hastalığından söz etmektedirler. Bu bağlamda
Adli, milli duyguları güçlü bir kahramandır. Avrupa ve yabancılara tanınan imtiyazlara karşı
çıkmaktadır. Sütbabası Atıf Bey‟in Beyoğlu‟ndan geçerken tanık olduğu bir olay onu
ziyadesiyle üzer. Buna göre yakalanmak üzere olan Avrupalı bir katil zanlısı son anda
sefarethaneye sığındığı için yakalanmaktan ve cezasını çekmekten kurtulur. Milli egemenliği
zedelediği için Adli, bu olaydan büyük üzüntü duyar. Yazar, bu anekdotu aktarmakla,
anayasal kanunların ülkenin her yerinde geçerli olmadığını açıklamak ister.
Adli, roman boyunca Cem Bey‟in müsvedde kâğıtlara yazdıklarını temiz bir deftere
çeker. Her biri bir elmas kıymetinde tanımladığı bazı sözler şöyledir: “ey insan, kaybını ara,
onu bul ve tekrar dağarcığına yerleştir. Mademki, bir yük taşıyıcısın, taş ve toprağın yükünü
çekme, o emaneti bul ve onu yüklen!” (YNG: 134). Adli, Cem Bey‟in öğretileri ve cebinde
sürekli taşıdığı küçük kitap sayesinde bilgisini artırdığı görülmektedir. Bu bilgi İrfan ve ilim
dizayn edilmiştir. Bir doktor ile yaşadığı küçük tartışma bunu gösterir. Evdeki hastayı
muayene etmeye gelen doktorun tavsiyelerinden sonra büyük annenin “İnşaallah doktor”
sözüne karşılık doktorun “İnşallahsız da geçer hanım efendi, (…) İtikat, maddi bilgilerin kâfi
derecede anlaşılmamış olmasından doğar. İlmin kat‟iyeti içine “inşallah” sığmaz.” (YNG:
285) cümlelerine içerlenir ve cevap verme fırsatını kollar. Doktoru evine elinde fenerle
bırakırken az önceki ideolojik saldırılarına cevap verir: “Siz zannediyor musunuz ki madde,
manadan gayrıdır. Madde, kendisini yaratanın gölgesidir. Siz de ben de onun bir tasarruf
aletiyiz” (YNG: 287).
Babasının meclisine önceden utana sıkıla giden Adli, şimdi Cem Bey‟in yardımıyla
büyük bir özgüvenle gitmeye başlar. Meclisteki herkesin takdirini toplar. Burası onun için bir
sosyal kabul yeridir. Altı yaşında okumayı söken Adli, on bir yaşında olmasına rağmen bu
eski edebiyatın bin bir yüklü beyitlerini anlamaya çalışır anlamayınca ciddi manada üzülür.
Evde üzüntüsünü giderecek ve bu beyitlerin anlamını açıklayacak kimse bulunmaz. Ancak
kendine güveni arttıkça eski edebiyat beyitlerini ve Cem Bey‟in nefis ifadelerini kavramaya
başlar ve çocukluğundan uzaklaştığını anlar. Adli, küçük dimağının üstünde bir önseziye
sahiptir.
Adli‟nin kusursuzluğuna karşın insanın her zaman hataya düşme olasılığını göz
önünde bulunduran Cem Bey, onu uyarmayı ihmal etmez. Bir mektubunda Adli‟yi
hassaslığıyla, içtenliğiyle, dürüstlüğüyle, çalışkanlığıyla ve bilgililiğiyle övdükten sonra şu
nasihatleri yapar: “Sen, tuttuğu hamuru yoğurmasını bilmeyen acemi bir aşçıya benzersin.
Korkarım ki henüz yumuşak ve kat‟i hatlarını almamış olan bu taze ruhu da idaresizliğin,
gevşekliğin, fazla zaafınla çürütmeyesin. Dikkat et Adli, kadınlar sırasında bir kıvılcım,
sırasında bir yangındır ve onların bir huyları da yanarken karşılarınkini de yakmalarıdır”
7

�(YNG: 309). Herkese öğüt verebilen Adli, Cem Bey‟in kendisine yönelik sözlerini süzgeçten
geçirerek uygular.
2.2. Dayı Nazım Bey
Adli‟nin yolculuğunda ona yardımcı olan bütün ruh buhranları arasında ferahlatıcı bir
etki yapan bir başka kişi de dayısı Nazım Bey‟dir. Kolordu Erkan-ı Harbiye‟de kısım amiri
olan dayısı, Tanzimat kitabının olumsuz izahı olan kardeşi ve Adli‟nin annesi olan Nemide
Hanım‟dan çok farklı bir duruşu vardır. Nemide‟de görülen mazi ile şuursuz alay ve
küçümseme Nazım‟da birer kıymete dönüşür. Dayının evi, Adli‟nin aile ortamından ayrı bir
dünyadır: “o, vatan aşkının keskinleştirdiği bir hassasiyetle, devletin ve milletin hastalığını,
mikroskop salahiyetiyle görebilen bir şuurun temsilcisidir.” (YNG: 107). Adli‟nin anne ve
babası, amcası gibi yarım kalmış inkılâpların adamı değil, doğrudan doğruya inkılâpçı ve
teşkilatçıdır. İktidara muhaliftir. Savunduğu düşüncenin dergilerini düzenli olarak takip eder.
Dayısı, ülkenin içinde bulunduğu siyasi kaostan endişelendiği gibi toplumsal
gidişattan da pek memnun değildir. Bu bağlamda Adli‟nin annesi, babası ve amcası Ziver
Paşa‟dan hareketle Tanzimat devrimini yanlış anlayanlara ateş püskürür ve onları zararlı
böceklere benzetir. “Bunlar, ağacın kendinden hasıl olan kurtları… Bunlar birer haşere!
Görünüşte ağaç dallı budaklı, gövde kalın ve dik; fakat içi hasta. Onlar, her gün bu ağaçtan bir
dal kurutuyorlar” (YNG: 108). Çok sevdiği eşi öldükten sonra uygun eş bulamayacağı ve
vatanı için yeterince çalışamayacağı kaygısı Nazım Bey‟i bekâr bırakmıştır. Vatan için
çalışırken çocuklarına yeterince zaman ayırmasa da yaşlı annesinin yardımıyla Selami ve
Fahrünnisa adlı çocuklarının bir ayağı geçmişte diğer ayakları gelecekte olan parlak gelecek
vaat eden iki yetişkindirler. İsmi ile müsemma olan kızı Fahrünnisa, Adli‟nin kardeşi Jale‟den
çok farklı bir kişiliği vardır. İsmi de alafrangalık duygusunu veren Jale gibi bir isim olmaması
yapısı hakkında ipuçları vermektedir. Elleri kalem kitap tuttuğu gibi ev işlerinde de
babaannesi verdiği terbiyeye ile oldukça mahirdir. İleride ruhsal olarak aydın ve memleketin
başına dert olmayacak şuurlu bir genç kızdır.
Dayı Nazım, İstibdat yönetiminin şiddetini giderek artırması sonucu idealleri için
Avrupa‟ya gider. Osmanlı için önemli bir kırılma noktası olan İkinci Meşrutiyet‟in ilanıyla
yurda döner. Ancak Nazım Bey, idealist bir asker olduğu için inkılâp sonrası siyasete atılmaz
görevine devam eder. Arkadaşlarının asıl görevlerini bırakıp siyasi kadrolara geçmesi, aynı
kişilerin işgal ettikleri mevkileri eski yönetimin bazı adamlarını aratmayacak şekilde bireysel
çıkarlarına yenik düşmeleri, Nazım Bey‟de bir düş kırıklığı yaratır. Dayı, yönetim değişikliği
için bütün içtenliğiyle çalıştığı için kahraman anlatıcı tarafından olumlanmaktadır. Ancak
onun çalıştığı İkinci Meşrutiyet‟i ise olumsuzlamaktadır. “Kanlı bir hadise” olarak tanımlanan
İkinci Meşrutiyet ve onun taraftarları zamanla her şeyi bireysel çıkarları için kullandıkları ve
deneyimsiz oldukları düşüncesini sezdirilir.
Samiha Ayverdi, başka romanlarında da İkinci Meşrutiyet‟i zararlı bir yapılanma
olarak değerlendirir. İnsan ve Şeytan adlı kurgusal yapıtında Maliye Nazırı Halim Paşa ve
konağından söz ederken “meşrutiyet denen yaygaracı dudak siyasi hayata olduğu kadar,
içtimai ahenge de: “Dur!” emrini verdi” (İŞ: 65) söz öbeğini kullanır. Bu bağlamda İkinci
Meşrutiyet adı geçen bakana ait konağın sonunu getirmiştir. Sadece konağın sonunu
8

�getirmekle yetinmemiş, konakla beraber onun devasa yapısını, nesilden nesile aktarılan
gelenek ve görenekleri ortadan kalkmanın yolunu açmıştır. Otantik ve yaşanmış bir devrin,
gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosunun ele alındığı İbrahim Efendi Konağı‟nda da Ayverdi,
İkinci Meşrutiyet taraftarlarını bir iç tehlike olarak nitelendirerek devlet realitesinden uzak
olmakla suçlar: “İbrahim Efendi, memleket sathında bu istikamette hazırlanıp hizalanan
kalabalık bir zümre olduğunu biliyordu. (…) İmparatorluğun tarihi gerçeklerini ve ananevi
siyasetini bilmeyen, devlet ve cemiyet bünyesinin icap ve zaruretlerine vakıf olmayan bir alay
sivri akıllı türedi ve aldatılmış adam, bir hürriyet lafıdır tutturmuşlar, bu uğurda yapmadık
hata bırakmıyorlardı” (İEK: 59). Romanda İbrahim Efendi konağının kemali ve zevali
imparatorluğun durumuyla beraber söz konusu edilir. Bu bağlamda konağın dağılması
devletin yıkılışıyla paralel bir şekilde gelişir.
Adli için dayısı Nazım Bey, dışa açılan bir penceredir. Cem Bey ile iç dünyasını
derinleştirirken dayısı sayesinde belli bir dünya görüşüne sahip olur. Bu bağlamda, o dönemin
yönetici kadrolarının yanlış politikalarını eleştirirken İstibdat dönemine de karşı olduğu
sezilir. Zira Galatasaray Lisesinde okurken hafiye olarak bilinen Ziver Paşa‟nın amcası
olduğunu öğrencilerden saklaması bunu gösterir. Bunun içinde en yakındakilere bile
babasının ismini söylemez. Çocuk olmalarına rağmen öğrencilerin, Ziver Paşa‟yı tanımaları,
yaptıklarından haberdar olmaları, lisede okuyanların siyasi bilinçlerinin yüksek olduğunu
gösterir.
Adli, yolculuğu sırasında yıllar, uzun ancak birbirine benzer bir şekilde sessiz ve dilsiz
geçer. Üzüntü ve horlanma ile geçen çocukluktan sonra babasının evi, dayısının evi ve
Galatasaray lisesi arasında taksim olan hayatı ona çok şey öğretir. Mensup olduğu dünyalara
hem yakın hem de uzak olması itibariyle olayları analiz etme melekesi gereğinden fazla
çalışır. Bu bağlamda Adli‟nin dünyası, “Bunlar maalesef nesilden nesile münevver tabaka
olarak intikal edecek olan kör cahiller vatan hainleri” diyen dayısı, “Canım Nazım‟da akıl mı
var? Bir vatanperverlik hikâyesidir bellemiş, boşuna kendini bitiriyor” diyen babası ve “Bu
dünya tarlasında herkes kendi boyuna göre bir tane sürükleyici.. fakat benim tanemin
müşterisi ne cahiller ne de alimler; yalnız Allah” diyen tasavvuf düşünceli Cem Bey arasında
gidip gelmektedir. Bu üç ayrı dünya ile temasta olan Adli, her şeyi tahlil ederek bazı yargılara
varır.
Yolculuğu aydın veya yarı aydın bir dünyada geçen Adli, yolculuğunun bir yerinde
mola vererek bu dünyadan biraz uzaklaşmak ister ve sütbabası Atıf Bey‟in mahallesine
giderek halkın arasına karışır. Yaşamı tahlilsiz ve tartışmasız kabul eden halk kitlelerinin
kaba, çıplak ve dümdüz ruh dünyası arasında zevk ve heyecan duyar. Zira bazı semtlerde
unutulmaya yüz tutan gelenekler ve insan tipleri canlı olarak henüz Atif Bey‟in semtinde
yaşarlar. Külhaniler, Keçekülah‟lar, Dağdeviren‟ler, semai kahvelerini, tanburi Cemil‟i çok
sever. Samiha Ayverdi, böylece İstanbul‟un geleneksel yaşamına bir gezinti yaparak
okuyucunun hafızasını tazeler.
Adli, Cem Bey ve dayısı Nazım Bey sayesinde dünya görüşü giderek netleşir. Milli
değerleri önceleyen bir kişiliğe sahip olur. Bu bağlamda Adli, oryantal Türk kültürünü en iyi
şekilde savunacak kabiliyettedir. Bunu babasının evine gelen Fransızlara anlatarak kanıtlar.
9

�Babasının işyeri müdürü ve misafirleri Madam ve Monsieur Faguet Adli‟nin babası Asaf
Bey‟in evini ziyaret ederler. Ziyaretlerinin birinci sebebi ise Asaf Bey‟in eşinin piyanodaki
maharetlerini görmek. Ancak iki erkek ve bir kadından oluşan misafirlerin dikkati piyanodan
ziyade büyükannenin odasına odaklanır. Bu oda büyükanne buradan ayrıldıktan sonra da
eşyasına dokunulmayarak şark köşesi özelliğini korur: “Ne annem, ne de babam, acayip bir
hürmet hissi ile odasını bozmadılar. Hatta minderinin üstündeki istufa bohçada duran mor
şelaki hırkası, soğuk bezden yazlık geceliği bile, sanki eskiden olduğu gibi, gelip kalacakmış
farz edilerek olduğu yerde bırakıldı. (…). Bu oda, bildim bileli, Üsküdar çatması yastıkları,
gezi perdeleri, halıları, örtüleriyle, devrin bit yanlış yenileşme baltasına kurban olmamış
olduğunu ilan edip durur.”(YNG: 251). Yabancı misafirler annenin Louis Quinze koltuklu
odasını görmektense tesadüfen gördükleri büyükannenin şark odasını yeğlerler ve “İşte bir
Türk odası! Hayır, bir müze...” nidalarıyla odanın içine girerek eşyalara hayran kalırlar.
Ayverdi, bu sahneye yer vermekle yeni nesil gençlerde kültürel ve tarihsel şuuru geliştirmek
ister. Güner‟e göre her iki unsur birbirleriyle özdeşleştirilmiştir: “Samiha Ayverdi tarih
şuurunun diri tutulmasını, kültür emperyalizmine karşı güçlü bir koruyucu ve geleceğin
kurulmasında sağlam rehber olarak görür” (Güner, 1984: 26). Bu esere bir çeşni, bir motif
olarak değil olay örgüsünün geneline yedirilmiştir.
Anne ve babanın sahiplenmedikleri evin bu köşesini işyeri müdürü hazine, diğerleri de
şaheser olarak telakki eder ve defalarca bu eve gelmelerine rağmen şimdiye kadar evin bu
köşesinin neden kendisine gösterilmediğine sitem ederler. Odadaki eşyaları misafirlere
tanıtamamaktan büyük mahcubiyet duyan anne ve babanın görevini Adli yerine getirir. “Evin
bilinmeyen oğlu, şimdi anasını babasını unutturacak kadar ecnebileri kendi etrafına toplamış”
Lahur şaldırları, Bilecik kadifeli yastıkları tanıtırken duvardaki ve eşyalardaki tezhipleri ve
Farsça beyitleri birebir açıklar. Monsieur Faguet ise yıllardır İran‟da bulunmasına rağmen bu
Farsça beyitleri Adli kadar başarıyla çeviremeyeceğini dile getirerek Adli‟yi tebrik eder.
Odayı tanımlarken “gizli hazine” “eşyalardaki ahenk” ifadelerini kullanarak subjektif
yorumlar yapar. Adli‟nin büyükannesinin odasını bu denli savunmanın en büyük sebebi
eşyaların Türk kültürünün oryantal dekorunu koruyan nadir yerlerden biri olmasındandır. Bir
yabancıya karşı bu kültürü sahiplenmemek veya bilmemek Adli için onur kırıcıdır. Bütün bu
ilgiye karşın yinede bazen büyükannesinin bu tarz döşemesini gereğinden fazla klasik bulur
ve bu tarza intibak edemediğini de romanın ilerleyen sayfalarında ileri sürer. (YNG: 295). Bu
da Adli‟nin günün şartlarına uygun modern ve geleneksel çizgileri içeren bir iç
dekorasyondan zevk aldığını gösterir. Bu şark odasının romanda yer alış biçimi ve
yabancıların mekâna olan ilgisi Ömer Seyfettin‟in Gizli Mabed öyküsünü anımsatır.
2.3.Galatasaray Lisesi
Adli‟nin dimağını, hafızasını geliştiren bir başka unsurda Galatasaray Lisesidir. Bu
lise ile ilişkisi, ailede yaşanan bir olay üzerine gelişir. Ailede sindirilmeye çalışılan Adli,
kişisel olarak kendini sıfırlayan biridir. Bu bağlamda, onuruna ve kibrine dokuna çok şeyi es
geçmektedir. Ama milli değerler söz konusu olduğunda Adli, başka bir karaktere, tavizsiz bir
kişiliğe bürünür. Aile bireylerinden gelen milli değerleri zedeleyicici tavırları kabullenemez.
Yolculuğunun henüz on üçünde iken, toplumsal ve bireysel endişeler karşısında rengini ve
kati ifadesini bulan bir olay yaşar. Bir gün ablasının boynunda gururla taşımakta olduğu
10

�Napolyon tasvirli kolyeyi kırar. “Yabancı kanın fatihini boynunda” gezdirdiği için derin bir
hüzne kapılır. Bu olay üzerine ailede hemen açıkça istenmeyen kişi ilan edilir.
Aile meclisinin kararı ile bir çeşit sürgün olarak Galatasaray Lisesi‟nin yatılı kısmına
verilir. Bu, Adli için bir kurtuluş ve bir iyiye, doğru yönelme kapısıdır. Burada arkadaşı Sinan
ile iyi bir trend yakalayan Adli, başarı basamaklarını bir bir yükselir ve Hukuk Fakültesine
kaydolur. Ayverdi, burada Galatasaray bilinçli olarak olumlamakta ve modern bir eğitim
yuvası imajı halinde sunmaktadır. Adli‟nin bu okuldaki ilk günlerini olumlu bir atmosfer
içinde geçirmesi bu savı kanıtlamaktadır: “.. içlerine karıştığım bütün şu küçük adamlar gibi
taşkın bir neşe seline kapılamasam bile gene de onların temiz, sade ve gösterişsiz yaşayışları,
benim için rahat nefes alınacak bir durak, istenecek bir şeydi. Arkadaşlarımın hepsini
sevmiştim. Burası benim yeni kapımdı. Kimse benimle alay etmiyor, oyunlarına zevklerine
zorla iştirak edişim, dikkatlerini ve istihzalarını uyandırmıyordu” (YNG: 95). Burası onun için
ikinci bir sosyal kabul yeri olur. Ailesinin ve kardeşlerinin alayları, horlamalarının ezinçliğini,
ürkekliğini yavaş yavaş üzerinden atmaya başlar. Adli, bu okulda ve hukuk mektebinde
kendisini bilinçli olarak yetiştirirken annesi, babası, kardeşleri, akrabaları giderek daha çok
batağa saplanırlar. Bu arada İkinci Meşrutiyetin ilanı bu saplantıyı daha da yoğunlaştırır.
Bu eğitim kurumu sayesinde bilgi dağarcığı geliştikçe babasına ait çok sevdiği
selamlık meclisini sığ ve yararsız bulur. Özellikle Galatasaray Lisesi‟nde edebiyat daha çok
haşir neşir olur ve edebiyatta belli bir anlayışı benimser. O, mecliste sıkça konuşulan
Edebiyat-ı Cedide‟ye de muhaliftir. Bu edebiyatı da “dümenini garba çevirmiş çürük sanat
gemisi” (YNG: 165) olarak niteler ve giderek batma tehlikesini yaşadığını yargısında bulunur.
Adli‟nin Edebiyat-ı Cedide‟ye karşıtlığı salt Batı‟dan esinlendiğinden değil tam tersine taklit
ettiği “garbın yüksek ölçülü sanat kudretlerine” uzak ve kayıtsız kalmasındandır. Bu nedenle,
“bu gemi garp klasiklerinin bulunduğu merhaleye varabilmiş miydi?” diye sorgulayarak
Edebiyat-ı Cedide‟yi taklitçi bir akım olduğunu duyumsatır. Adli‟nin “garbın yüksek ölçülü
sanat kudretleri” ifadesiyle Batı‟nın sanattaki üstünlüğünü kabul ettiğini göstermektedir.
Galatasaray‟da yabancı edebiyatları tanıma fırsatını yakalayan Abdi, sentez bir kişiliği
elde eder. Rus edebiyatından çevrilen hikâyeleri de okur. (YNG: 67). Dante‟nin İlahi
Komedya’sını okur (YNG: 288). Küçük yaşından beri evlerinin içindeki musikiden de büyük
zevk alır. (YNG: 76). Burada musiki sözcüğüyle annesinin piyano çalışları kast edildiği
kuvvetli ihtimaldir. Zira roman boyunca annesinin piyanoya olan tutkunluğunun dışında başka
bir musikiden söz edilmez. Bir yerde üstadı Cem Bey‟ e olan ilgisini belirtmeye çalışırken “
Bir sonat yahut çok sevdiğim Lac de Gomme‟daki su damlacıklarını hatırlatan annemin
parmaklarından gelen davetçi sesler bile beni bu noktadan ayıramıyordu” (YNG: 132)
cümlesindeki Fransızca tabirler Adli‟nin batı medeniyetinden tamamen habersiz olmadığını
ortaya koyar.
Adli, Galatasaray‟a karşı edindiği iyi izlenimler sadece okuyan çocuklara karşı değil
aynı zamanda Fransız hocalarına karşı da geçerlidir. Okulda Fransızca eğitim verilmesine
karşın Adli‟nin olumsuz tavrı söz konusu değildir. Bu bağlamda Avrupa‟nın kültürünü ve
dilini yaymakla suçladığı mürebbiyelere karşı takındığı olumsuz tutumu Galatasaray Lisesi
için geçersizdir. Galatasaray Lisesi, Fransız kültürünü yayan bir misyoner okulu değil kültürel
11

�alt yapısı güçlü kurumsal bir kimlikle vardır. Okulun Fransız hocaları da birer misyoner
olarak değil eğitimci imajlarıyla yer alırlar. Okulun Fransız hocalarından M. Dupré‟den söz
ederken onun ciddi ve disiplinli ders işlediği izlenimi uyandırılır. Romanda diğer Fransız
hocaların sadece isimleri anılır. Olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapılmaz. Adli‟nin
bu okula gittiği dönem Muallim Naci‟nin öğretmenlik yaptığı yıllardır. Olay örgüsünün bir
yerinde hatırasını anmak adına onun adı da anılır. Özünde iyi bir insan olan Adli‟nin
istidatları söz konusu lisede aldığı eğitimle gelişir. Okutan, Ayverdi‟nin eğitim sisteminin
kişinin bireysel yeteneklerini bastırma yerine geliştirme görüşünde olduğunu belirtmesi
(Okutan, 1984: 50) Adli‟nin durumu ile özdeşleşmektedir.
Olay örgüsünün burasına kadar idealize edilen Adli‟nin önemli bir eksiği ortaya
çıkmaktadır. O da halkla temasının bulunmamasıdır. Bunu fark eden yazar bu eksikliği
romanın ortalarına doğru gidermeye çalışır. Bunu Adli‟nin sütbabası Atıf Bey ile yapar.
Olumlu bir karakter olan Atıf Bey, düşük bir maaşla Çukurçeşme‟de mütevazı bir yaşam
sürdürür. Yazar, Adli‟yi sütbabasının yoksul mahallesine götürerek halkla temasını sağlar.
Böylece başkahraman Adli, halk çevrelerini yakından tanımaya başlar. Çevresinde sevilen bir
kişilik olan Atıf Bey ile kahvehanelere giderek mahalledeki külhanileri, kabadayıları öğrenir.
Şimdiye kadar yabancısı olduğu “bu âlemin kaba, çıplak ve dümdüz ruhiyatı içinde” (YNG:
150) zevk almaya başlar. Atıf Bey ile de Kazım‟ın kahvehanesine giderek Tanburi Cemil‟in
en müziğini dinler. Adli, Tanburi Cemil‟in “peşrevleri, semaileri atlayarak kendi feryadı,
kendi malı olan bu hür seslere geçince, dinlerken kendinden geçer. (YNG: 157). Atıf Bey‟le
aynı zaman da geleneksel tiyatro olan meddaha da gider.
İdeolojik temelde idealize edilen Adli, ailesine karşı sorumluluğuyla da idealize edilir.
Buna göre ailede hep itilip kakılan ikinci vatandaş muamelesi gören Adli, aileyle bağlarını
koparmaz. Adli, sonsuz bir acıma ve merhamet duygusuyla kurgulanmıştır. Orhan Okay,
„merhamet‟in Ayverdi‟nin bütün eserlerin hamurunda yer aldığını belirtir: “… Samiha
Ayverdi‟nin yalnız romanlarında değil, hatıralarında ve bütün yazılarında merhamet ve
merhameti doğuran aşk, bazen esas tema veya tez, bazen da eserin fonunda güçlü bir duygu
olarak işlenmekte, vurgulanmaktadır” (Okay, 2011: 2489). Okay, söz konusu duygunun
Victor Hugo, Tolstoy gibi büyük yabancı yazarların eserlerinin ana eksenini oluşturduğunu
ancak bu gün bunun kesintiye uğradığını da ekler. İstibdat yönetiminin sona ermesi Adli‟nin
ailesini ve amcasının ailesini maddi ve manevi güçlüklerle karşı karşıya getirir. Romanın
sonlarında ailesinin maddi durumunun kötüleşmesi sonucu masrafları yükler ve aileyi iflas
etmekten kurtarır. Adli, bunu postaneden aldığı maaş dışında özel gayretler ve yaptığı
tercümeler sayesinde gerçekleştirir. Adli aynı zamanda daha önce babasının yabancı
dostlarının bir mabet gibi hayran kaldıkları büyük annenin odasındaki eşyaları satışa çıkarır.
Adli her gün bu eşyalardan bir tanesini bir tanesini Bedesten‟e götürerek satar. Esnaftan Sıtkı
Efendi, bu eşyaların en sonunda Avrupalıların eline geçtiğini belirtir. Her biri ayrı kıymette
olan bu eşyaların Avrupalıların eline geçmesi Adli ve esnaf Sıtkı Efendi‟yi milli gurur adına
oldukça üzer. Özellikle işin bilincinde olan Sıtkı Efendi‟ye göre üç dört asrı bulan bu
eşyaların satımını “yağma” olarak değerlendirir. (YNG: 384). Adli, azgın bir canavar halini
alan kardeşleri Jale ve Rıdvan‟ın masraflarının açtığı delikleri kapatmaya çalışır. Artık maaşı,
özel çabaları ve büyükannesinin eşyaları yetmiyor yavaştan anne babasına miras kalan altın
12

�imtiyazlar, liyakatler, murassaları da bir bir kuyumculara götürerek satmaya başlar. Böylece
aileyi çevreye muhtaç olmaktan kurtarır. Adli‟nin yardım severliği ailesiyle sınırlı değildir.
Yardımseverliliği herkesi kapsar. Kapsadığı kişilerden biri de Amcası Ziver Paşa ve eşi Yekta
hanımdır. İstibdat‟ın en zalim paşalarından biri olan bu paşa, istibdat yönetiminin ortadan
kalkmasıyla maddi ve manevi gücünü kaybeder. Ruhsal bunalımlar geçirir. Adli, Ziver
Paşa‟nın bütün zalimliğine rağmen ona ve eşine saygıda ve yardımda kusur etmemiştir.
Romanın sonunda yalnız kalan yengesi Yekta Hanım‟ı eve almaya anne ve babasına kabul
ettirir.
Olumlu edimleri romanın geneline yayılmış olan Adli, bu anlamda “verilmiş” bir
tiptir. Hilmi Yavuz, tip sorununun kuramsal bağlamını belirlerken tip‟e “verilmiş” ya da
“yaşanmış” şeklinde bir ayırım getirir. Yavuza göre „verilmiş‟ tip, “belirli insan yönsemesinin
en son kertesine vardırılarak anlatılmasını anlıyorum. Örneğin, kızlarına duyduğu sevgiyi en
son kertesine götüren Goriot Baba, bu anlamda “verilmiş” bir tiptir. Kızlarına olan aşırı
düşkünlüğünü en son kertesine kadar sürdüreceği, bir „veri‟ olarak önceden bellidir.” (Yavuz,
2005: 30) „Verilmiş‟ bir tip olan Adli‟nin insansal yönsemeleri önceden belirlenmiştir.
Yapıtın başında klasik bir tanıtmayla birinci kişinin mahiyeti belirlenmiş ve böylece
kahramanın sonraki davranışlarının nasıl olacağına dair okuyucu şartlanmıştır. Roman
okuyucusu, Yolcu Nereye Gidiyorsun‟u okurken kafasında olumlu „oryantal Adli‟ şekillenir.
Artık ondan olumsuzluk adına bir şey beklenmemektedir. Bu nedenle okurlar „Acaba Adli,
kendisini horlayan ebeveynlerine, kardeşlerine, Ziver amcasının ailesine ve çevresine karşı
nasıl davranacak‟ değil de olumluluk adına „Bakalım bundan sonra daha neler yapacak‟ diye
düşünmektedir. Zira Adli, düşünsel plandaki tutarlılığı ve yukarıda anılan kişilere karşı
yardımı sınırsız bir özveriyle en son aşamaya kadar sürdüreceği bir „veri‟ olarak önceden
belirlenmiştir. Dolayısıyla Adli, olumlu oryantal karakterler sınıfının şematik temsilcisidir.
Önceden tasarlanmış ve kararlaştırılmış bir tiptir.
Adli, sevmek için dünyaya gelen bir yolcudur. Vatan sevgisi, arkadaş sevgisi, dost
sevgisi ve bütün horlamalarına karşın anne sevgisi. Bu bağlamda Adli, bütün sevgileri azar
azar tadan biridir. Sadece anne sevgisinde çakılıp kalsaydı belki yıkılan vatan sevgisinden ve
mutasavvıf Cem Bey‟in sevgisinden mahrum kalacaktı.
Sonuç
Samiha Ayverdi, kahramanın bir olaydan, bir sözden hareketle değişebileceğini
kurgusal eserlerinde öne sürer. Kişi, ancak bunu “dost” diye tanımladığı bir rehberin, idealist,
mesleğinde başarılı bir yakının veya bir eğitim kurumunun yardımıyla yapabilecek, arzu
edilen insan prototipi meydana çıkacaktır. İncelenen romandaki “Dost” kendini aşmış, mana
alemini önemseyen bir mutasavvıftır. Mana âleminin zenginleştirerek günlük meşgalelerden
kurtulacağı düşüncesini öncelemektedir. Dinin dış ve formel yapısını ikinci plana atar. Bu
bağlamda statik bir duruş sergileyen medrese eğitimini ve buradan mezun olan kişileri bin bir
düşünce ve izm‟lerle mücadele etmek zorunda kalan modern insan için model tip
olamayacağını savunur.
Adli, yolculuğu sırasında gizli ve açık rehberler sayesinde tasavvufi derinliğe ulaşır.
Bu şekilde gündelik meşguliyetlerin içinde boğulmaz. Affedici olup geniş bir ruh yapısına
13

�sahip olur. Sonsuz acıma ve merhamet duygusuyla donandığından düşmanlarını bile kucaklar.
Mutasavvıf „dost‟un eğitim çemberinden geçip kâmil insan olmaya aday olur. İnançlı aydın
kişiliğine bürünür. Galatasaray gibi batılı bir kimliğe sahip lisede Doğu-Batı kültürlerini
sentezler ve toplumun geleceği için bir umut ışığı haline gelir.

KAYNAKÇA
Ayverdi, Samiha (2009). Yolcu Nereye Gidiyorsun, 4. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2009). Mesih Paşa İmamı, 4. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2009). İnsan ve Şeytan, 6. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2007). İbrahim Efendi Konağı, 8. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Güner, Agâh Oktay (1984). Samiha Ayverdi ve Tarih Şuuru, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi
Özel Bölümü, S. 127, ss: 24-30.
Yüksel, Semahat (1984). İnsan Yetiştirmek, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi Özel Bölümü, S.
127, ss: 39-40.
Okay, Orhan, (2011). Edebiyat ve Edebi Eser Üzerine, Mesihpaşa İmamı Üzerine Bazı
Dikkatler, Dergâh Yayınları, İstanbul.
Okutan, Ömer (1984). Samiha Ayverdi ve Eğitim, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi Özel
Bölümü, S. 127, ss: 50-51.
Özgürel, Emine Gözde (2013). Samiha Ayverdi‟Nin Romancılığı, Akçağ, Ankara.

14

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11864">
                <text>2190</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11865">
                <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11866">
                <text>YAŞAR, Hüseyin </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11867">
                <text>Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.  ÖZET  Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi’nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi başkahraman söylediği “Kendimi bildim bileli seferde olan bir yolcuyum” sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler dolayısıyla her insan bir yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha memleket meselelerine toplumsal sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler, İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli’nin kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi’nin düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli bir gençliğin karşısına Adli’nin olumlu dünyasını çıkarır. Adli’yi idealize ederek kanayan yaraya neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da ayrı bir bakış açısı sunmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11868">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11869">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11870">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11871">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1479" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1947">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9f1e116b05bfe0bbb253e14096f05224.docx</src>
        <authentication>844a3237776ff8e317d432254e68e98e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1948">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5b12f1fb6d4c0441407e840a4c821301.pdf</src>
        <authentication>86e2ea69f2df55da2259bbe027bf7ccc</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11862">
                    <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA İLGİLİ SÖZ VARLIĞI
Serpil YAZICI ŞAHİN
Kocaeli Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kocaeli / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı.
ÖZET
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde karşılanan "kadın" kavramı,
doğrudan "kadın" sözcüğünü karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki yerini, sosyal statüsünü ve yaşantısını yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli
adlandırmalar, birleşmeler ve ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı, kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk
yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz dönemi
içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve
yaşantısının izlerini bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir. Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda
"kadın"la ilgili söz varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde kazandıkları
anlamlarına göre incelenmiştir. Söz konusu kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî
metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin
uzantıları ortaya konulmaya çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1949">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4f4d372a65841f4299d0aa56c9e0e797.doc</src>
        <authentication>167af3115f66536129d6bd5cfa9d4198</authentication>
      </file>
      <file fileId="1950">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/26d094965fc1b32277d6906b34abf00f.pdf</src>
        <authentication>186c986f920c3615d4b1dd4e706afd48</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11863">
                    <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA ĠLGĠLĠ
SÖZVARLIĞI
Serpil YAZICI ŞAHİN1
Özet
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde
karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü
karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki

yerini,

sosyal

statüsünü

ve

yaşantısını

yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve
ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı,

kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim

sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan
Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz
dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını
görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini
bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir.
Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz varlığı
tespit edilerek, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde
kazandıkları anlamlarına göre incelenecektir. Söz konusu
1

Arş. Gör., Kocaeli Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,
serpil.yazici@kocaeli.edu.tr.

�kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî metinlerdeki
kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk
dillerinde

bu

sözcüklerin

uzantıları

ortaya

konulmaya

çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı
WOMEN RELATED VOCABULARY ĠN ORKHON
INSCRĠPTĠONS
Abstract
The “women” concept expressed in a great variety of
manners in historical Turkish vocabulary directly correspond to
the word “women” reflects the social status and life of women in
that society by various naming. Women related rich vocabulary
constituted by various naming, compounding and evolutioning
by addition shows the historical landscape of women, evolution
process of language and culture. The Orkhon inscriptions the
first written documents of Turkish is pretty important to see the
women related vocabulary, to find the clues of women status
and social life point of view in the period can be followed in
writing too.
In this study women related vocabulary will be determined in
the Orkhon inscriptions, investigated according to expressed and
gained meaning in the historical process by categorizing under
the topics of Corresponding Vocabulary of “Women” Usage in
historical texts of these mentioned concepts is expressed by the

�vocabulary and gained meanings. They are discussed as possible
corresponding forms in modern Turkic Languages.
Key Words: Orkhon Inscriptions, Women, Vocabulary

Giriş
Eski Türklerde "analık" ve "kahramanlık" nitelikleri ile ön
plana çıkan kadın; toplumdan soyutlanmamış, güçlü, nitelikli ve
doğurganlık özelliği ile de kutsal bir varlık olarak görülmekte ve
bu niteliklerine ithafen toplum içerisinde yerini almaktadır.
Kadının günlük yaşamında kazandığı fiziksel (ata binme, kılıç
kullanma, savaşabilme vs.) özelliklerinin yanı sıra devlet
yönetiminde de yer alması, zamanı geldiğinde Kağan'ın yerine
devleti

yönetmesi,

şölenlerde,

törenlerde

hatta

savaş

toplantılarında bile kağanın yanında yer alabilmesi bunun
ispatıdır (Savcı 1993: 107; Gömeç 1999: 102). Güçlü bir devlet
için çocukları yetiştirmekle mükellef olan kadın, ailede de
önemli rol oynamaktadır. Ailede tümüyle ortak, çocuklar
üzerinde veraset hakkı da eşittir. Türk töresi kadınına,
çocuklarının istikbali hakkında kocası kadar hak ve yetki
veriyordu (Sevinç 1987: 51-53). Türklerin sosyal ve siyasal
yaşantısı içinde değerli olan kadın İslamiyet öncesi Türk
destanlarında da yaratıcı olarak nitelenmekte asıl Tanrı'nın
Akana

adında

inanılmaktadır.

dişi

bir

Kadının

Tanrı
toplum

yani

Tanrıça

içindeki

olduğuna

yerinin,

sosyal

�statüsünün canlı örneklerini bulabildiğimiz Türk dilinin ilk
yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları'nda kadından saygı ile söz
edilmekte kadının savaşta, siyasi toplantılarda ve sosyal
ilişkilerdeki rolü vurgulanmaktadır (Göksel 2000: 135; Sağ
2001: 11-12).
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde
karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü
karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki

yerini,

sosyal

statüsünü

ve

yaşantısını

yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve
ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı,

kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim

sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan
Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz
dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını
görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini
bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir.
Bu çalışmamızda Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz
varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde
kazandıkları anlamlarına göre; "Kadın” Kavramını Karşılayan
Sözcükler, “Kadın”ın Sosyal Statüsünü İfade Eden Sözcükler,
“Kadın”la İlgili Akrabalık Bildiren Terimler, “Kadın” Kavramı
ile İlgili Unvanlar, “Kadın” Kavramı ile İlgili Mitolojik Öğeler;
“Kadın” Kavramı ile İlgili Fiiller ve “Kadın” Kavramı ile İlgili
İkilemeler başlıkları altında sınıflandırılarak incelenmiştir. Söz

�konusu

kavramların

edebildiğimiz

-tespit

ölçüde-

tarihî

metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınmış;
çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin uzantıları ortaya
konulmuştur.

1. “Kadın” Kavramını Karşılayan Sözcükler
1.1. qatun “katun, kağan eşi”
Räsänen‟e göre bu sözcük, Soğdça xwātūn "kraliçe"
sözcüğünden geçmiştir (Räsänen 1969: 157). Clauson ise
Soğdça

xwat‟yn

(xwatēn)

kelimesinden

geldiğini

ifsde

etmektedir. Ona göre, kelimenin en eski şekli xatu:n olmakla
birlikte Türkçede katu:n Arapçada ise xatu:n şeklinde transkribe
edilmiştir (EDPT: 602). Qatun sözcüğü Orhun Yazıtları'nda ise
"hatun,

hakanın

eşi"

anlamında

kullanılmıştır.

Orhun

Yazıtları'nda qatun sözcüğü […] ögüm qatun ulayu öglerim
ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı
erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim,
ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak
idi." (KT: K9). [...] qaŋım qaġanıġ ögüm qatunıġ kötürmiş teŋri
[...] babam hakanı (ve) annem hatunu yüceltmiş olan Tanrı [...]"
(KT: D25). umay teg ögüm qatun quutıŋa inim kültigin er at
bultı. "Umay misali annem Hatun'un erkeklik adını elde etti."
(KT: D31). Ögüm ilbilge qatunuġ teŋri töpüsinte tutup yügerü
kötürti erinç. "Annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinde tutup
(daha) yukarı kaldırdılar şüphesiz." (BK: D10). [...] ögüm

�qatunuġ kötürügme teŋri il berigme teŋri [...] "[...] annem
Hatunu yücelten Tanrı, (onlara) devlet veren Tanrı[...]" (BK:
D21) şeklinde tanıklanmıştır.
Bu sözcük, Uygur Türkçesinde qatun, xatun "hatun, kraliçe"
biçimlerinde tespit edilmiştir (EUTS: 52).
Qatun sözcüğü, Divanü Lûgati't-Türk'te "kadın, hatun,
Afrasyab kızlarından olanların adı" (DLT: 138, 376, 410),
"(soylu) kadın; karı; ev hanımı" anlamında; Nehcü'l-Ferâdis'te
xatun "kadın; hanım; (yasal) karı" (NF: 9, 10), Tarama
Sözlüğü'nde qatın "kadın; hanım" (TS IV: 2355) anlamında
kullanılmıştır.
Qatun sözcüğü, günümüz Türk dillerinin çoğunda "kadın, eş"
anlamında kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesinde kadın "dişi
cinsten erişkin insan; evlenmemiş kız; (Eski Türkçede) "bayan"
anlamında kullanılan bir unvan; analık veya ev yönetimi
bakımından gereken erdemleri olan; (mec.) hizmetçi", hatun
"kadın; bayan, hanım; karı, eş; (tar.) yüksek makamdaki
kadınlara ve eşlerine verilen unvan" (&lt; 2307, VIII: 2590), katın
"kadın" (DS VIII: 2683); Azeri Türkçesinde ġadın "kadın,
yetişkin dişi insan; evli kadın" (AZTS: 440), xatın "kadın;
hanım" (AZTS: 611), xatun "kadın; hanım" (AZTS: 612),
Gagauz Türkçesinde kadına “kadın hanım”; kadın "kadın"
(GTS: 126); Türkmen Türkçesinde (esk.) xātın "kadın; hatun"
(TTS: 338); Halaç Türkçesinde kişi “kadın, karı” (Li 1999:
249)‟dir. Karaçay-Balkar Türkçesinde qatın "kadın, zevce"

�(KMTS: 248); Kırım Tatar Türkçesinde qadın "karı" (&lt; Trk.) (Li
1999: 247); Tatar Türkçesinde xatın "karı; eş; hatun; kadın"
(TATS: 377); Kumuk Türkçesinde qatın "karı; kadın" (Li 1999:
247); Başkurt Türkçesinde qatın "karı, kadın; avrat" (Ersoy
2012: 58); Kazak Türkçesinde qatın "zevce, eş; kadın; korkak,
yüreksiz" (KTS: 302); Nogay Türkçesinde xatın "kadın; karı"
(NRS: 396); Kırgız Türkçesinde qatın "karı (zevce); kadın; evli
kadın" (KS: 417); Özbek Türkçesinde xåtin “kadın; nikâhlı eş”
(ÖTİL IV: 4115); Yeni Uygur Türkçesinde ise qatun, xotun
"kadın" (YUTS: 167) biçiminde yaşamaktadır. Karakalpak
Türkçesinde (kon.) qatın "karı; kadın" (Li 1999: 247); Karay
Türkçesinde (ht) qatın "kadın," (KRPS: 296); Sarı Uygur
Türkçesinde qatın "soylu kadın; büyük bir memurun karısı" (Li
1999: 247), Altay Türkçesinde qadıt "eş; evli kadın" (argo) cadı
karı (ATS: 93); Hakas Türkçesinde xat "eş; karı; kadın" (HTS:
157); Şor Türkçesinde qat "kadın" (Li 1999: 247) Tuva
Türkçesinde qadın "kadın; çariçe; kraliçe; iskambilde kız"
(TUTS: 63); Yakut Türkçesinde xotun, "(esk.) hanım; kaynana
(kocanın annesi) (Li 1999: 248) anlamlarını karşılamaktadır.

1.2. qıız “kız”
Asıl biçimi qiiz olan bu sözcük, temel olarak “kız,
evlenmemiş kadın” anlamına gelip sık sık “kız evlat, cariye”
gibi daha dar anlamda kullanılmıştır (EDPT: 679).

�Bu sözcüğün Orhun Yazıtları‟nda “kız (evlat)” anlamında
kullandığını görmekteyiz. [...] eşilik qıız oġlun küŋ boltı "[...]
hanım olacak kız evlâdınız cariye oldu." (KT: D24). Eşilik qıız
oġluŋın küŋ qıltıġ "hanım olacak kız evlâdınızı cariye yaptınız"
(BK: D20). [...] qıızın ertiŋü uluġ törün oġluma alı birtim. "[...]
Türgiş hakanının kızını pek büyük bir törenle oğluma
alıverdim[...]" (BK: K10).
Qıız sözcüğü, Orhun Yazıtları'nda olduğu gibi Eski Uygur
Türkçesinde de “kız (evlat)” anlamındadır (EUTS: 118).
Divanü Lûgati‟t Türk‟te qız “kız evlat; küçük kız; cariye”
anlamında ve xız “kız evlat; küçük kız” (DLT III: 218) biçimiyle
de karşımıza çıkmaktadır.
Kutadgu Bilig‟de ise qız “kız, kız çocuk” anlamında
kullanılmaktadır (KB: 1226).
Türkiye Türkçesinde kız “dişi çocuk; kız evlat; bakire; dişi
birine daha yaşlı biri tarafından seslenirken kullanılan söz;
iskambil kağıtlarında kız resimli kağıt; dişi” (TS I: 1316);
ağızlarda gıyz “kız” (DS VI: 2069); Azeri Türkçesinde ġız “dişi
evlat, dişi çocuk, bakire” (AZTS: 520); Gagauz Türkçesinde kız
“kız; kız evlat” (GTS: 150); Türkmen Türkçesinde ġiiz “küçük
kız; genç kız; kız evlat” (TTS: 268); Halaç Türkçesinde qiiz “kız
evlat; bakire”; küçük kız; genç kız; gelinlik kız; görümce”(Li
1999: 206); Karaçay-Balkar Türkçesinde qız “genç kız; kız
evlat; gelinlik kız” (KMTS: 264); Kırım Tatar Türkçesinde qız
“küçük kız; kız evlat” (Li 1999: 204); Karay Türkçesinde (k) qız

�“kız evlat; genç kız” (KRPS: 383); Tatar Türkçesinde qız “kız;
genç kız; gelinlik kız” (TATS: 179); Kumuk Türkçesinde qız
“genç kız; kız evlat” (Li 1999: 204); Başkurt Türkçesinde qıź
“kız; evlenmemiş kadın” (Ersoy 2012: 59); Kazakça qız “kız;
genç kız” (KTS: 342); Nogayc Türkçesinde qız “kız; gelinlik
kız; kız evlat” (NRS: 196); Hakas Türkçesinde xıs "kız; genç
kız" (HTS: 176); Kırgı Türkçesinde qız “kız; kızcağız; gelinlik
kız; kız evlat” (KS: 469); Özbek Türkçesinde qiiz “küçük kız;
genç kız; kız evlat; bakire” (ÖTİL V: 276); Yeni Uygur
Türkçesinde qiz “kız; genç kız” (YUTS: 240); Karakalpak
Türkçesinde qız “küçük kız; genç kız; gelinlik kız; kız evlat” (Li
1999: 204); Karay Türkçesinde (ht) qız "kız evlat; genç kız"
(KRPS: 383); Sarı Uygur Türkçesinde qız, qıs “küçük kız; genç
kız; kız evlat” (Li 1999: 205); Altay Türkçesinde qıs “genç kız;
evlenmemiş kız; kız evlat” (ATS:109); Tuva Türkçesinde qıs
“kız” (TUTS: 68); Yakut Türkçesinde kiis “küçük kız; genç kız;
kız evlat; görümce (kocanın küçük kız kardeşi) (Li 1999: 205 );
Çuvaş Türkçesinde xiir “kız; kız evlat (ÇTS: 269) biçiminde
yaşamaktadır.

2. “Kadın”ın Sosyal Statüsünü Ġfade Eden Sözcükler
2.1. eşilik “hanım olacak, hanım olmaya lâyık”
[…] tabġaç bodunqa beglik urı oġlin qul boltı, eşilik qıız
oġlin küŋ boltı ."Tabgaç boduna bey olmaya lâyık erkek evlâdını

�kul yaptı." (KT: D7). Eşilik qıız oġluŋın küŋ qıltıġ "Hanım
olacak kız evlâdınızı cariye yaptınız." (BK: D20).
eşilik sözcüğü günümüz Türk dillerinden Özbek Türkçesinde
"eşe özgü haller; eşlere özel muamele; dostluk” (ÖTİL V: 65)
anlamında yaşamaktadır.

2.2. qatun “katun, kağan eşi”
Orhun Yazıtları'nda qatun sözcüğü kağanın eşi anlamında da
kullanılmaktadır. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9).
Eski Türk toplumunda katunlar, savaşlarda kağanların
yanında yer almaktadır. Devlet meclislerine katılabildikleri gibi
ayrıca oy sahibidirler. Yabancı devletlerden gelen elçiyi
karşılayan heyet arasında katunun da yer aldığı vesikalarda
belirtilmektedir (Gömeç 1999: 102).
2.3. qoduz “kadın; dul; kocasız kadın”
Qod- “bırakmak” fiil kökünden türeyen qoduz sözcüğü, “dul
sözcüğünden daha dar anlamda kocası ölmüş ya da boşanmış,
kocası olmayan kadın; yalnız kadın” anlamında kullanılır
(EDPT: 608).

�qoduz sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda qoduz “kadın; dul;
kocasız kadın” anlamında geçmektedir. Ol yerke ben Bilge
Tunyukuk teğürtük üçün sarıġ altun, ürüŋ kümüş, qız qoduz, eğri
tebi, aġı buŋsuz kelirti. " O topraklara (Türk halkını ben Bilge
Tunyukuk götürdüğüm için sarı altınları, beyaz gümüşleri,
kızları kadınları, hörgüçlü devleri ve ipekli kumaşları fazlasıyla
(önümüze) getirdiler." (T: G3/4).
Eski Uygur Türkçesinde qoduz sözcüğü “dul kadın”
anlamında kullanılmıştır. […] yılqısın barımın qıızın qodozun
kelürtim. “(Onları yendim ve)

at sürülerini, kızlarını (dul)

kadınlarını, alıp getirdim.” (EDPT: 608)
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te ise qudhuz “dul kadın” (DLT I:
365), ve qudhuz kökünden türeyen qudhuzlan- “dul karı ile
evlenmek” (DLT II:267, 268) şeklinde tespit edilmiştir.

2.4. qunçuy “prenses &lt; Çin. kung çu”
Orhun

Yazıtları‟nda

qunçuy

“prenses”

anlamında

geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9). […] siŋilim quunçuyuġ birtimiz. […] kız kardeşim prensesi
verdik. (KT: D20).

�qunçuy sözcüğü Divanü Lügati't Türk'te "Hatun'dan bir
derece aşağıda bulunan kadın, bike, prenses" (DLT-III: 240)
anlamında tespit edilmiştir.
2.5. küŋ “kadın köle, cariye”
[…] eşilik qıız oġlin küŋ boltı " […] Hanım olacak kız
evlâdınızı cariye yaptınız." (KT: D7). […]ögüm qatun ulayu
öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Orhun Yazıtları‟ndan sonra Uygur Türkçesinde ise küŋ
“karavaş, cariye” anlamındadır (EUTS: 82).
Kutadgu Bilig‟de de bu sözcük değişmeden yaşamış; küŋ
“cariye” anlamında karşılanmıştır.
Bu sözcük çağdaş Türk dillerinden Kırgız Türkçesinde küŋ
“köle kadın; cariye” (KS: 538); küŋ “esire; cariye” (KLS: 128)
biçimiyle yaşamaktadır.
2.6. küŋlüg “cariyeli, hizmetçili”
Küŋlüg sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda “cariyeli, hizmetçili”
anlamında kullanılmıştır. Ol ödke quul quulluġ küŋ küŋlüg
bolmış erti. “O devirde köleler (bile) köleli olmuş idi” (BK:
D18).

�3. “Kadın”la ilgili Akrabalık Bildiren Terimler
3.1. Kan Yoluyla Akrabalık Bildiren Terimler
3.1.1. ög “anne, üvey anne”
“Anne” anlamına gelen ve en eski Türkçe olan ög sözcüğü
(EDPT: 99) Orhun Yazıtları‟nda ög “anne; üvey ana” biçiminde
geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9).
Bu sözcük Uygur Türkçesinde ög "anne" anlamında
geçmekte (EUTS: 98); bu dönemden sonra yerini ana sözcüğüne
bırakmıştır (EDPT: 99).
Ög sözcüğü Çağdaş Türk dillerinde kökeni ög olan öksüz
sözcüğünde yaşamaktadır.

3.1.2. ögsüz “öksüz, anasız”
[...] ögsüz akin binip tokuz eren sançdı, ordug birmedi.
“...öksüz kıt (at)ına binip tokuz eri mızrakladı, karagâhı
(düşmana) vermedi.” (KT: K9).
Bu sözcük, Türkiye Türkçesinde ve Azeri Türkçesinde öksüz
“annesini veya babasını kaybetmiş çocuk, yetim; bedbaht
(AZTS: 943); Gagauz Türkçesinde üüsüz “öksüz; annesiz”
(GTS: 252); Karaçay-Balkar Türkçesinde öksüz “öksüz”
(KMTS: 316); Karaçay-Balkar Türkçesinde öksüz “öksüz” (Li

�1999: 123); Tatarca üksiz “öksüz, annesiz” (TATS: 473);
Kumuk Türkçesinde öksüz (Li 1999: 123); Başkurt Türkçesinde
ükhiiz “öksüz; annesiz” (TLS: 676); Nogay Türkçesinde öksiz
“öksüz” (Li 1999: 123); Hakas Türkçesinde ökiis “öksüz” (HTS:
334); Kırgız Türkçesinde öksüs, ösküs “öksüz” (Li 1999: 123);
Özbek Türkçesinde öksiz "anne-babasız; yetim; bahtsız" (ÖTİL
V: 146); Karay Türkçesinde (k) öksüz, öksiz “öksüz” (KRPS:
438); Altay Türkçesinde ösküs “öksüz” (ATS: 145); Tuva
Türkçesinde ösküs “öksüz” (TUTS: 87) şeklinde yaşamaktadır.

3.1.3. siŋil "küçük kız kardeş"
Orhun Yazıtları'nda "küçük kız kardeş" anlamı karşılayan bu
sözcük, siŋil şeklinde tespit edilmiştir. […] siŋilim qunçuyuġ
birtimiz "[…] küçük kız kardeşim prensesi verdik" (KT: D20).
Uygur Türkçesinde siŋil sözcüğü "küçük kız kardeş" (EUTS:
206) anlamında tespit edilmiştir. Divanü Lûgati't-Türk'te de siŋil
"kocanın kendinden küçük kız kardeşi" şeklinde geçmektedir
(DLT-I: 457). Siŋil sözcüğü Çağatay Türkçesinde ise "küçük
hemşîre" anlamıyla karşılanmaktadır (LÇTO: 552).
Siŋil sözcüğü, çağdaş Türk dillerinden Türkiye Türkçesinde
(ağ.) silik “kız kardeş” (DS: 3634); Türkmence (ağ.) siŋli “kız
kardeş” (Li 1999:176); Tatar Türkçesinde siiŋiil " küçük kız
kardeş" (TATS: 270); Halaç Türkçesinde siŋli (Li 1999: 177);
Başkurt Türkçesinde hiinlii “küçük kız kardeş; kız yeğen” (Li
1999: 176); Nogay, Kazak Türkçesinde ise siŋli "(ablaya karşı)

�küçük kız kardeş" (Li 1999: 176); Kırgız Türkçesinde siŋdi
"küçük kız kardeş (büyük kız kardeşe nispeten olup, erkek
kardeşe nispeten değildir)" (KS: 655); Özbek Türkçesinde siŋil
"küçük kız kardeş" (ÖTİL III: 509); Yeni Uygur Türkçesinde
siŋil "küçük kız kardeş" (YUTS: 355); Karakalpak Türkçesinde
ise siŋli "(ablaya karşı) küçük kız kardeş"

(Li 1999: 176);

Karayca (tk) siŋil “küçük kız kardeş” (KRPS: 475); (h) silli “kız
kardeş” (KRPS: 474); Sarı Uygur Türkçesinde sıŋnı “küçük kız
kardeş” (Li 1999: 177); Altay Türkçesinde sıyın “küçük kız
kardeş” anlamında kullanılmaktadır. Çuvaş Türkçesinde ise
şiiliim "küçük kardeş; küçük kız kardeş” (ÇS: 155) biçiminde
yaşamaktadır.

3.1.4. çıqan “teyzezade, kuzen”
Orhun Yazıtları‟nda çıqan sözcüğü “teyzezade, kuzen”
anlamında tespit edilmiştir […] tabġaç kaġan çıqanı çaŋ senün
kelti. “Çin imparatorunun yeğeni General Çang geldi.” (KT:
K13).
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te çıqan "teyze oğlu" (DLT: 402; NF:
72); çıġan

"teyze

çocuğu"

(Li

1999:

183) biçiminde

geçmektedir.
Günümüz Türk dillerinden Türkmen Türkçesinde çıqan
sözcüğü Eski Türkçedeki şekli ve anlamıyla yaşamaktadır.
Çıqan “iki kardeşin (kadın) çocukları arasındaki akrabalık
ilişkisi, kuzen” (TTS: 120); Özbek Türkçesinde çıqån "kız

�arkadaş (ÖTİL IV: 501); Karakalpak Türkçesinde şıqan "kız
arkadaş"; Sarı Uygur Türkçesinde çıqan aqa, çıqan ene "kuzen
(Li 1999: 183); Yakut Türkçesinde sıgan “kuzen, kuzin”
anlamında kullanılmaktadır (Li 1999: 184).

3.1.5. eke “abla”
Clauson'da "(birine göre) kendisinden yaşça büyük ve
babasından yaşça küçük olan yakın akraba" yani "yaşça küçük
hala" ve "abla" anlamlarına sahip olan sonraları sadece "abla"
anlamını taşıyan bu sözcük (EDPT: 100), Orhun Yazıtları'nda
eke "abla"

biçiminde geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu

öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Eke sözcüğü, Uygurca'da da "abla" (EUTS: 70) anlamında
kullanılmıştır.
Divanü Lûgat'it-Türk'te de eke "abla; görümce, baldız
(kocanın veya karının ablası)" anlamında geçmektedir (DLT: 86,
90 III: 7).
Çağatay Türkçesinde, eke sözcüğünden türeyen ekeci "abla"
(Li 1999: 173); egeçe “büyük hemşîre, abla"

anlamlarında

kullanılmıştır (LÇTO: 71).
Eke sözcüğü çağdaş Türk dillerinden Türkiye Türkçesi
ağızlarında egeç, egeçi, eci "abla" (DS V: 1661, 1672); Türkmen

�Türkçesinde ekeci "kocanın ablasına seslenme biçimi" (Li 1999:
173); Halaç Türkçesinde äkä "hala", äkäçi "erkek kardeşin
karısı" (Li 1999: 174); Karaçay-Balkar Türkçesinde egeç "kız
kardeş" (KMTS: 190); Tatar Türkçesinde igäç “kız yeğen"
(TATS: 102); Kumuk Türkçesinde egeçi "hala, tezye" (Li 1999:
174); Hakas Türkçesinde igeçi "görümce" (HTS: 214); Özbek
Türkçesinde egäçi "abla; abla (yaşça büyük kadına kadının
seslenmesi)" (ÖTİL V: 19); Yeni Uygur Türkçesinde ägiçe
“abla" (YUTS: 121); Sarı Uygur Türkçesinde (M) exke (?)
"abla(m)", yexke "yaşça büyük kadın", Suy. (T) heke "abla(m),
(saygı ile) kadın, hanım", Suy. (L) ehke-sıŋnı, hikesıŋnı "kız
kardeşler"; (Li 1999: 174); Yakut Türkçesinde (S) aġas "abla;
baba tarafından yaşça büyük kadın akraba", Yak. (B) aġas
"abla" (Li 1999: 174); Çuvaş Türkçesinde akka "abla” (ÇS: 2)
şeklinde yaşamaktadır. Eke sözcüğü Orhun Yazıtları‟ndan
günümüze kadar bazı ses değişiklikleri geçirerek çağdaş Türk
dillerinde de kullanılan kadın akraba terimlerindendir.

3.2. Evlilik Yoluyla Akrabalık Bildiren Terimler
3.2.1. keliŋ “gelin”
Kel- “gelmek” fiilinde “(aileye) gelen kişi” anlamında
türemiş bir akrabalık terimi olan bu sözcük, “birinin küçük
erkek kardeşinin veya oğlunun karısı” anlamında kocanın
ağabeyi veya babası tarafından kullanılır. Fakat bu sözcük, daha

�genel olarak “gelin (düğündeki)” anlamında kullanılır (EDPT:
719).
Bu sözcük, Orhun Türkçesinde […] ögüm qatun ulayu
öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Bu sözcük, Uygur Türkçesinde kälin “gelin” (EUTS: 70);
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te ise kelin “gelin” (DLT I: 404; III 12,
242) şeklinde tespit edilmiştir.
Keliŋ sözcüğü çağdaş Türk dillerinin çoğunda "düğündeki
gelin; oğulun karısı" anlamında kullanılmaktadır. Türkiye
Türkçesinde gelin “evlenme için hazırlanmış, süslenmiş kız
veya kadın; bir kimsenin oğlunun karısı; aileye evlenme yoluyla
girmiş kadın”; Azeri Türkçesi gelin “gelin; (kayın valide de
kayın babaya göre) oğulun eşi; çok güzel, süslü, beğenilen şey;
oyuncak bebek” (AZTS: 486); Gagauz Türkçesinde gelin “gelin;
genç kadın; nişanlı” (GTS: 101); Türkmence gelin

“gelin”

(TTS: 248); Halaçça kälün, kälin, käliin “gelin (düğündeki)” (Li
1999: 317); Karaçay-Malkar Türkçesinde kelin “gelin” (KMTS:
253); Tatar Türkçesinde kilän “gelin” (TATS: 149); Başkurtça
kiliin “gelin (oğulun karısı); küçük erkek kardeşin karısı” (Li
1999: 316); Kazak Türkçesinde

kelin “gelin” (HTS: 226);

Nogay Türkçesinde kelin “gelin (oğulun karısı); erkek kardeşin
karısı” (Li 1999: 315); Hakas Türkçesinde kiliin “gelin” (HTS:

�244); Kırgızca kelin “gelin; gen kadın” (KS: 434); Özbek
Türkçesinde kelin "yeni evlenmiş genç kadın; gelin (oğlunun
karısı); küçük kardeşin karısı; yaşça küçük akrabanın karısı"
(ÖTİL II: 346); Yeni Uygur Türkçesinde kälin “gelin”; kälinçek
“gelin; yeni evli gelin (genç gelin) (YUTS: 197); Karakalpak
Türkçesinde kelin “gelin (oğulun karısı)” (Li 1999: 316); Karay
Türkçesinde (k) k′elin “gelin (düğündeki)" (KRPS: 390); Sarı
Uygur Türkçesinde k′elin “gelin (oğulun karısı)” (Li 1999: 316);
Altay Türkçesi kelin “gelin” (ATS: 104); Tuv Türkçesinde kelin
“gelin” (TUTS: 67); Yakutça kiyit, kiyiit caxtar “gelin (Li 1999:
316); Çuvaş Türkçesinde kin “gelin; oğul karısı” (ÇTS: 112).

3.2.2. yutuz “eş, zevce, harem”
Orhun Yazıtları'nda bu sözcük "eş, zevce, harem" anlamında
kullanılmıştır. [...] oġılin yutuzin anta altım (BK: D38) [...]
çocuklarını (ve) kadınlarını orada gasp ettim.
Eski Uygur Türkçesinde ise yutuz "zevce, eş" (EUTS: 199)
anlamında geçmektedir.

4. “Kadın” Kavramı ile ilgili Unvanlar
4.1. Ġlbilge “Bilge kağanın eşinin unvanı”
İlteriş Kaġanıġ ögüm İlbilge Katanuġ teŋri töpüsinte tutup
yügerü kötürmiş erinç. “İlteriş Hakanı (ve) annem İlbilge
Hatunu göğün tepesinden tutup (daha) yükseğe kaldırmışlar
muhakkak ki” (KT: D11).

�5. “Kadın” Kavramı ile ilgili Mitolojik Öğeler
5.1. umay “tanrıça adı; Türk mitolojisinde doğum ve
bereketin sembolü olan en önemli tanrıça”
Umay sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda “tanrıça adı” anlamında
kullanılmıştır. umay teg ögüm qatun qutıŋa, inim Kül Tigin er at
bultı. “Umay gibi annem hatunun kutu sayesinde, kardeşim Kül
Tigin erkeklik adını elde etti. (KT: D31).
Çağdaş Türk dillerinden Kırgız Türkçesinde umay “efsanevî
bir kuştur ki yuvasını havada yapar, hümâ; çocuklar hâmisi olan
efsanevî bir kadın” (KS: 783); Karaçay-Malkar Türkçesinde
umay biyçe “kadın ve çocukları koruyan tanrıça” (KMTS: 418)
biçiminde yaşamaktadır.

6. “Kadın” Kavramı ile ilgili Fiiller
6.1. küŋed- “cariye olmak”
küŋ “kadın köle, cariye” isim kökünden türeyen sözcüğü
küŋed- fiili Orhun Yazıtları‟nda “cariye olmak” anlamında
kullanılmıştır [...] bodunuġ küŋedmiş quuladmış bodunuġ [...]
“[...] halkı, cariye olmuş, kul olmuş halkı [...]” (KT D13).
Bu sözcük günümüz Türk dillerinden Türkmen Türkçesinde
kündele- “pranga, kelepçe vurma” (TTS: 429) biçiminde
yaşamaktadır.

�7. “Kadın” Kavramı ile ilgili Ġkilemeler
7.1. qız qoduz “kız kadın”
İkilemeler bakımından zengin olan Orhun Yazıtları‟nda
kadınla ilgili ikilemeler de kullanılmıştır. Ol yerke ben Bilge
Tunyukuk teğürtük üçün sarıġ altun, ürüŋ kümüş, qız qoduz, eğri
tebi, aġı buŋsuz kelirti. " O topraklara (Türk halkını ben Bilge
Tunyukuk götürdüğüm için sarı altınları, beyaz gümüşleri,
kızları kadınları, hörgüçlü devleri ve ipekli kumaşları fazlasıyla
(önümüze) getirdiler." (T: G3/4).

7.2. küŋ quul “cariye ve köle, kul köle”
[…] kaġanı ölti, bodunı küŋ quul boltı. “[…] kağanı öldü,
halkı (da) kul köle oldu” (KT: D20).
7.3. küŋedmek kuladmak “cariye ve köle olmak; kul köle
olmak”
Yeti yüz er bolup elsiremiş, kaġansıramış, bodunuġ küŋedmiş
quladmış […] "Yediyüz kişi olup, hakansız kalmış halkı cariye
olmuş, kul olmuş halkı..." (KT: D13)

�Sonuç
Türkçenin sözvarlığı içerisinde geniş bir yer tutan "kadın"
kavramı, Orhun Yazıtları'nda da bu zenginliği göstermektedir.
Orhun Yazıtları'nda kadınla ilgili sözvarlığı incelendiğinde
Türkçenin Orhun Yazıtları'ndan sonra geniş coğrafyalara
yayılması

buna

zenginleşmesini,

istinaden
bugünkü

çeşitli
Türk

kollara
dillerine

ayrılmasıyla
baktığımızda

tanıklamaktayız. Özellikle akrabalık terimleri bakımından
zengin olan Türk dili, "kadın" için kullanılan akrabalık terimleri
ve

diğer

kavramlar

bakımından

da

oldukça

çeşitlilik

göstermektedir.
Orhun Yazıtları'nda tespit ettiğimiz sözcüklerin on yedisi
isim çıqan “teyzezade, kuzen”; eke “abla”; qatun “katun, kağan
eşi”; keliŋ “gelin”; eşilik “hanım olacak, hanım olmaya lâyık”;
qıız “kız”; qođuz “dul kadın” qunçuy “prenses”; küŋ “kadın köle,
cariye”; küŋlüg “cariyeli, hizmetçili”; ög “anne, üvey anne”;
ögsüz “öksüz, anasız”; siŋil “kız kardeş”; umay “tanrıça adı”;
yutuz “eş, zevce, harem”; il bilge “Bilge kağanın eşinin unvanı”;
siŋil "küçük kız kardeş"); biri fiil (küŋed- “cariye olmak”); ikisi
de ikileme (qıız qoduz "kız, kadın"; küŋ kul "cariye ve köle, kul
köle") şeklindedir. Söz konusu sözcüklerden altısı kadın
akrabalık adları, yine altısı kadının sosyal statüsü ifade eden
sözcükler; ikisi ise kadın için kullanılan unvanlardır. Tespit
edilen "kadın" ile ilgili söz varlığının bazıları sadece Türkçenin

�tarihî dönemlerine özgü kalmış; bazıları sadece ağızlarda
yaşıyor olsa da günümüze kadar gelmiştir.

Kısaltmalar
AL: Besim Atalay (1970): Abuşka Lûgati veya Çağatay
Sözlüğü, Ankara.
ATS: Emine Gürsoy Naskali, vd. (1999): Altayca-Türkçe
Sözlük, Ankara.
AZTS: Seyfettin Altaylı (1994): Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul.
BK: Bilge Kağan Yazıtı.
ÇS: H. Paasonen (1950): Çuvaş Sözlüğü, İstanbul.
ÇTS: Bülent Bayram (2007): Çuvaş Türkçesi-Türkiye Türkçesi
Sözlük, Konya.
DLT: Besim Atalay (1939-1940): Divanü Lûgati't-Türk
Tercümesi I-III, Ankara.
_____, (1943): Divanü Lûgati't-Türk Dizini "Endeks",
Ankara.
DS: Türk Dil Kurumu (1963-1982): Türkiye'de Halk Ağzından
Derleme Sözlüğü I-XII, Ankara.
EDPT: Sir Gerard Clauson (1972): An Etymological Dictionary
of Pre-Thirteenth-Century Turkish, Oxford.
EUTS: Ahmet Caferoğlu (1968): Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul.

�GTS: G.A. Gaydarci vd. (1991): Gagauz Türkçesinin Sözlüğü,
Ankara.
HTS: Ekrem Arıkoğlu (2005): Örnekli Hakasça-Türkçe Sözlük,
Ankara.
KB: Reşit Rahmeti Arat (1947): Kutadgu Bilig I, Metin,
İstanbul.
_____, (1959): Kutadgu Bilig II, Tercüme, İstanbul.
_____, (1979): Kutadgu Bilig III, İndeks, İstanbul.
KMTS: Ufuk Tavkul (2000): Karaçay-Malkar Türkçesi
Sözlüğü,

Ankara.

KRPS: N. A. Baskakowa, vd. (1975): Karaimsko-russkopol′skiy

slovar′, Moskva.

KS: K. K. Yudahin (1988): Kırgız Sözlüğü, Ankara.
KT: Kül Tigin Yazıtı.
KTS: Kenan Koç vd. (2003): Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi
Sözlüğü, Ankara.
LÇTO: (H.1298): Şeyh Süleyman Efendi, Lüġat-ı Çaġatay ve
Türkii-i Ośmānii, İstanbul.
NF: Aysu Ata (1998): Nehcü'l-Ferâdis III Dizin-Sözlük, Ankara.
NRS: N. A. Baskakowa (1963): Nogaysko Russkiy Slovar’,
Moskva.
ÖTĠL: Özbek

Tiliniŋ

İzåhlı

Luġati

(2007):

Özbekistan

Respublikası Fenler Akademiyası Alişiir evayi Namıdaki
Til ve Edebiyat Enstitüsü, Taşkent.

�T: Tunyukuk Yazıtı.
TATS:Fuat Ganiyev vd. (1997): Tatarca Türkçe Sözlük, Kazan
Moskva.
TKS: Gülzura Cumakunova (2005): Türkçe Kırgısça Sözlük,
Bişkek.
TLS: A. Bican Ercilasun vd. (1991): Karşılaştırmalı Türk
Lehçeleri Sözlüğü, Ankara.
TS I: Türk Dil Kurumu (1998): Türkçe Sözlük, Ankara.
TS II: Türk Dil Kurumu (1963-1977): Tarama Sözlüğü I-VIII,
Ankara.
TTS: Talat Tekin vd. (1995): Türkmence Türkçe Sözlük,
Ankara.
TUTS: Ekrem Arıkoğlu vd. (2003): Tuva Türkçesi Sözlüğü,
Ankara.
YUTS: Emir Necipoviç Necip (1995): Yeni Uygur Türkçesi
Sözlüğü, Ankara.

Kaynaklar
Altaylı, Seyfettin (1994): Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul: MEB Yayınları.
Arat, Reşit Rahmeti (1979), Kutadgu Bilig III İndeks, İstanbul.
Arıkoğlu, Ekrem (2005), Örnekli Hakasça-Türkçe Sözlük,
Ankara: Akçağ Yayınları.

�_____ (2003), Tuva Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Atatürk
Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK Yay.: 822.
Ata, Aysu (1997), Kısāsü‟l-Enbiyā II Dizin, Ankara: TDK
Yayınları, _____, (1998), Nehcü‟l-Ferādis III Dizin-Sözlük,
Ankara: TDK Yayınları.
Atalay, Besim (1991), Divanü Lûgat-it-Türk Dizini, Ankara:
TDK Yayınları.
Baskakowa, N. A. (1963), Nogaysko Russkiy Slovar‟, Moskva.
_____, vd. (1975): Karaimsko-Russko-polskiy Slovar′,
Moskva.
Bayram, Bülent (2007), Çuvaş Türkçesi-Türkiye Türkçesi
Sözlük, Konya: Tablet Yayınları.
Binler, Mehmet Ziya (2007), Türk Dünyası Aile ve Akrabalık
Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Selenge Yayınları.
Caferoğlu, Ahmet (1993), Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü,
Ankara: TDK Yayınları: 260.
Clauson, Sir Gerard (1972), An Etymological Dictionary of PreThirteenth-Century Turkish, Oxford.
Cumakunova, Gülzura (2005), Türkçe Kırgısça Sözlük, Bişkek:
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Yay.: 74, Sözlük
Dizisi: 2.
Çağatay, Saadet (1962), “Türkçede 'Kadın' İçin Kullanılan
Sözler”, TDAY-Belleten 1962, Ankara: TDK Yayınları.

�Ercilasun, A. Bican vd. (1991), Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri
Sözlüğü, Ankara: Kültür Bakanlığı: 1371, Kaynak Eserler:
54.
Erdal, Marcel (1991),
Functional

Approach

Old Turkic Word Formation, A
to

the

Lexicon,

Harrassowıtz-

Wiesbaden.
Ersoy, Habibe Yazıcı (2012), Başkurt Türkçesinde “Kadın” ile
İlgili Söz Varlığı, Konya: Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.
Gabain, A. Von. (2003), Eski Türkçenin Grameri, (Çev.
Mehmet Akalın), Ankara: TDK Yayınları.
Ganiyev, Fuat vd. (1997), Tatarca Türkçe Sözlük, KazanMoskva.
Gaydarci G.A. vd. (1991), Gagauz Türkçesinin Sözlüğü,
Ruşçadan Aktaranlar: İsmail Kaynak, A. Mecit Doğru,
Ankara: Kültür
Bakanlığı Yay.: 1294, Türk Dünyası Edebiyatı Dizisi: 16.
Göksel, Burhan (1993), Çağlar Boyunca Türk Kadını ve
Atatürk, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
Gömeç, Saadettin (1999), Kök Türk Tarihi, Ankara: Akçağ
Yayınları.
Karahan, Akartürk (2006), “Tarihi Türk Dilinin Söz Varlığına
Katkılar: Kadınla İlgili Kelimeler Üzerine”, Ankara: Bilkent
Üniversitesi l. Uluslararası Büyük Türk Dili Kurultayı
Bildiriler.

�Kazak

Tiliniŋ

Tüsindirme

Sözdigi

(2008),

Kazakistan

Respublikasınıŋ Madeniyet Xane Akparat Ministrligi Til
Komiteti, Almatı.
Koç, Kenan vd. (2003), Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi
Sözlüğü, Ankara: Akçağ Yayınları.
Li, Yong-Sŏng (1999), Türk Dillerinde Akrabalık Adları,
İstanbul: Simurg Yayınları.
Naskali, Emine Gürsoy, vd. (1999), Altayca-Türkçe Sözlük,
Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK
Yay.: 725.
Necip, Emir Necipoviç (1995), Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü,
Rusçadan Çev. İklil Kurban, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu TDK Yay.: 615.
Özbek Tilinin İzahlı Lugati I/II. Moskva: 1981.
Paasonen H. (1950): Çuvaş Sözlüğü, Çev. Türk Dil Kurumu
Çevirmenleri, İstanbul: İbrahim Horoz Basımevi.
Pilancı, Hülya (2002), “Anadolu Ağızlanrında Kadın İçin
Kullanılan Sözler Üzerine Bir İnceleme”, Kadın/Woman
2000 Kadın Araştırmaları Dergisi, Journal for Woman
Studies, Doğu Akdeniz Üniversitesi Yay., C.III, S. 2.
Rásonyı, László (1963), “Türklükte Kadın Adları”, TDAYBelleten 1963, Ankara: TDK Yayınları.

�Sağ, Vahap (2001), "Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve
Atatürk", C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C. 2, S. 1:
11-12.
Savcı, Kemal (2001), Cumhuriyetin 50. Yılında Kadın, Ankara:
Cihan Matbaası.
Sevinç, Necdet (1987), Eski Türkler'de Kadın ve Aile, İstanbul:
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.
Şeyh Süleyman Efendi (H.1298). Lüġat-ı Çaġatay ve Türkii-i
Osmānii, İstanbul.
Tavkul, Ufuk (2000), Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü,
Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK
Yay.: 770.
Tekin, Talat

(1960),

“„Amca‟

ve „Teyze‟

Kelimeleri

Hakkında”, TDAY-Belleten 1960, Ankara: TDK Yayınları.
_____, vd. (1995), Türkmence Türkçe Sözlük, Türk Dilleri
Araştırma Dizisi: 18, Ankara: Simurg Yayınları.
_____, (2003), Orhon Yazıtları - Kül Tigin, Bilge Kağan,
Tunyukuk, Yıldız Dil ve Edebiyat Dizisi: 1, İstanbul.
Yudahin, K. K. vd. (1988): Kırgız Sözlüğü, Atatürk Kültür,
Çev.: Abdullah Taymas, Ankara: Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu TDK Yay.: 121.

�Ekler
Tablo 1: Orhun Yazıtları’nda Kadınla Ġlgili Söz Varlığının
Çağdaş Türk Dillerindeki Karşılıkları
Orhun Yazıtları çıġan
Türkiye T.

eke
eşilik
(ağ.) egeç,
egeçi, eci

qatun

kelin

qıız

ögsüz

siŋil

kadın

gelin

kız

öksüz

silik

ġız

öksüz

Azeri T.

ġadın

Gagauz T.

kadına

gelin

ekeci

xātın

Halaç T.

äkä

kişi

gelin
ġiiz
kälün, kälin,
qiiz
käliin

Karç.-Balk. T.

egeç

qatın

Türkmen T.

çıqan

Kırım Tat. T.

qadın

Tatar T.

igäç

xatın

Kumuk T.

egeçi

qatın

Başkurt T.

qatın

Kazak T.

qatın

Nogay T.

xatın
igeçi

Hakas T.

çıqån

Karakalpak T.

egäçi
ägiçe

Yeni Uyg. T.
şıqan

Karay T.
Sarı Uyg. T.

çıqan aqa,
exke, yexke
çıqan ene

eşilik

aġas
akka

öksüz

qız

üksiz

qız

öksüz

qıź

ükhiz

hiinlii
siŋli

xıs

ökiis
öksüs,
siŋdi
ösküs
öksiz siŋil

qiiz

qatın

k′elin

qız

qatın

k′elin

xotun

siiŋiil

öksiz

kelin
kälin,
kälinçek
kelin

kelin

umay
biçe

qız

xåtin
qatun,
xotun
qatın

qadın
sıgan

qız

qız
kelin

küŋ

siŋli

qiz

siŋil

qız

siŋli
öksüz, siŋil,
öksiz silli

qız
qıs
qıs

ösküs

qıs

ösküs

sıŋnı
sıyın

kiis
kin

umay

siŋli

öksüz

qız

qadıt

kündele-

qız

kelin

Tuva T.
Çuvaş T.

kiliin

küŋed-

üüsüz

qatın

Altay T.
Yakut T.

kilän

xat

Kırgız T.
Özbek T.

kelin

küŋ

xiir

şiilliim

umay

��</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11854">
                <text>2168</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11855">
                <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA İLGİLİ SÖZ VARLIĞI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11856">
                <text>YAZICI ŞAHİN, Serpil </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11857">
                <text>Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı.  ÖZET  Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o toplumdaki yerini, sosyal statüsünü ve yaşantısını yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz varlığı, kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir. Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde kazandıkları anlamlarına göre incelenmiştir. Söz konusu kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin uzantıları ortaya konulmaya çalışılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11858">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11859">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11860">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11861">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1478" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1944">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9744ecf6b0403b2f4b8eaa4d1e211dd5.docx</src>
        <authentication>7df14a462b1042cd854b0b6f6d9ada10</authentication>
      </file>
      <file fileId="1945">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7aa2bb3f0f21201e5b4c8e3a7ad927a0.pdf</src>
        <authentication>866a04bb600bc9b4738d33747a819ef5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11852">
                    <text>AHİRET KÜLTÜRÜ
Nuri YAZICI
Bahçeşehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı.
ÖZET
Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı mekânlardır.
Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde söylenememiş
sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya şehir
merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir bakıma
hatıralarıyla iç içe yaşamıştır. Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün
toplumlarda aynı olduğu söylenemez; nitekim Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda
mezar geleneği ve buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden
çok farklıdır. Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir.
Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri üzerinde
durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya çalışılmıştır.
Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada farklılıkları ve ortak
yanları da böyle bir çalışma ile görülmüş ve âdeta bir gönül haritası ortaya çıkarılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1946">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0929a09f0e163e408e00896181a70692.pdf</src>
        <authentication>f25fccb8026596301bce2f5dc8767af0</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11853">
                    <text>AHİRET KÜLTÜRÜ
(Ünye mezarlıkları ve mezartaşları üzerine bir inceleme)
Nuri YAZICI1

Özet
Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı
mekânlardır. Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde
söylenememiş sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya
şehir merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir
bakıma hatıralarıyla iç içe yaşamıştır.
Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün toplumlarda aynı
olduğu söylenemez; nitekim, Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda mezar geleneği ve
buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden çok farklıdır..
Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir.
Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri
üzerinde durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya
çalışılmıştır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada
farklılıkları ve ortak yanları da böyle bir çalışma ile görülebilecek ve âdeta bir gönül haritası
ortaya çıkacaktır.
Anahtar kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı
AFTERLİFE CULTURE
(A review on the cemeteries and gravestones Ünye)
Abstract
Cemeteries are places where the beliefs and feelings of a society are reflected.
Unexpressed emotions, and unsaid words are used in the construction, decoration, and
inscriptions of the graves except the traditional ones. People continued to coexist with their
ancestors through the graves in their neighborhoods or city centers, in a way they lived
together with their memories.

1

Yrd.Doç.Dr., Bahçeşehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, nuri.unye@gmail.com

�This defined life style is not the same even for members of the same religious
communities; for example among various Muslim communities, the grave traditions and the
related art, literature, and decoration are very different from each other.
In this work, the Elmalık and Türbe cemeteries in district of Ünye have been
investigated. The focus has been on the characteristics of tombstones defining the deceased,
decorations and literary writings. It was attempted to describe the community life and their
perception of afterlife. This work will present the differences in the understanding of afterlife
of different nations having the same religion of Islam, and will reveal a map of feelings.
Key words: Afterlife, death, cemetery, culture, tombstone

Giriş
Mezarlıklar, bir toplumun hayat anlayışının edebî ve sanatsal olarak yansıdığı
mekânlardan biridir. Bir parayı yazı ve tura bölümleri nasıl tamamlarsa, bu mekânlarda da
hayatın dünya ve ahiret yüzüyle tanımlandığını ve tamamlandığını görürüz. Mezartaşları ise,
bu anlayışın sonsuza kadar dile getirilişidir; mezartaşlarında söylenememiş sözler, dile
getirilememiş duygular ve sevgiler, pişmanlıklar, ümitler ve toplumun iç dünyası taşa
kazınmıştır. Mezartaşlarında hem hayat hem de hayatın sona erişi dile getirilmiştir.
Mezarlıklar ve mezartaşları bir memleketin tapusu niteliğinde olduğundan siyaseten de
önem taşırlar. Bu mekânlar, memleketimize ağaç ve çiçek örtüsüyle bir güzellik katarken,
mezartaşlarının diliyle de öğüt ve nasihat veren manevî doyum mekânlarıdır. Özellikle İslâmî
devirlerde mezarlıklar, yerleşim yerinin merkezinde bulunan camilerin etrafında yer
aldığından âdeta toplumla ve hayatla içiçe olmuşlardır. Mezartaşları ise kitâbeleriyle,
süslemeleriyle tarihin, sanatın ve estetiğin konusu olmakla beraber dile getirdikleri duygular
bakımından da bir yaşam felsefesinin, bir ahiret kültürünün belgeleri olmuşlardır. Özellikle bu
işleviyle mezartaşı kitâbeleri insanlara geçiciliği, fâniliği hatırlatmakla beraber hayatı bilinçli
olarak yaşamanın, öldükten sonra bile ölümsüzlüğün ipuçlarını vermişlerdir.
Bu çalışma, Türkiye’nin bir bölgesinden yapılmıştır; bu tür çalışmaların diğer Türk ve
Müslüman ülkelerde de, hatta dönemlere ve konulara göre yapılması hâlinde bir toplumun
hayatı ve ahireti algılama şekli ortaya çıkacaktır. Bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye mezar
taşlarındaki yazılar incelendikçe ilginç duygular ve bu duyguların dile getiriliş biçimleri
ortaya çıkacaktır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı Müslüman milletlerin ahireti
algılamada farklılıkları ve ortak yanları görülebilecek, âdeta bir gönül haritası ortaya
çıkacaktır.

�Bu çalışma, işte bu düşüncelerle Ünye ilçesi, Çakırtepe (Elmalık) ve Türbe (Tepe)
mezarlıklarında yapılmıştır: Daha önceki dönemlere ait olan Çamlık- Feneraltı mezarlığı ise,
evvelce Ünye’de gelişmiş olan ve çamur malzeme kullanan atölyelerin ihtiyaçlarının da
karşılandığı bir alandı. Yer yer çamur yalakları ve çukurlarla dolu idi. 1945-1953 yılları
arasında Ünye’de Belediye Reisliği yapmış olan Hüsrev Yürür’ün ifadesine göre
(http://www.unyeses.net/haber15.html), “Çamlık- Feneraltı Mezarlığı” denilen bu alanda
mezarlık 1800’lü yılların sonlarından itibaren oluşmaya başlamış ve 1930’lu yıllara kadar
sürmüştü; “Çamlık Mezarlığı” denilen alana adını veren çamların dikimi ise, Hüsrev Bey’in
belediye reisliği sırasında olmuştu. Yine onun ifadesine göre, Orman Bakanlığı’ndaki bir
Ünye’li, memleketine kalıcı ve memleketini tanıtıcı bir eser bırakmak istemiş olmalıydı;
çünkü Trabzon’dan Samsun’a kadar olan alanda böyle bir çamlık yoktu. Gerçekten de, böyle
olmuş ve Ünye o tarihlerden bu yana hâlen “Çamlık”ıyla anılır olmuştur. Samsun Gelemen
Çiftliği’nden getirilen çamlar buraya dikilmişler ve biraz da zorlu bir bakımla
büyütülmüşlerdir.
Çamlık-Feneraltı Mezarlığı’ndaki mezarların çoğu bugün kaybolmuş durumdadır. Bu
mezarlardan bir kısmı ferdî mezarlık olmakla beraber, bazıları da üzeri açık sandukalı
mezarlar hâlindedir. Burada 2007 ve 2008 yıllarında lisans tezi seviyesinde bir çalışma
yapılmış ve kalabilen mezarlıklar ve mezartaşları incelenmiş ve kitâbeleri kayıt altına
alınmıştır. Bilinen en erken tarihli mezartaşı ise, bir erkek baştaşı olup H.1183 yılına
tarihlendirilmektedir.(Kırık, 2008: 21)

Hacı Osman Ağa Camiî yanında sergilenen mezartaşları

Ünye’de, eski merkez Büyük Cami Mezarlığı ve Orta Mahalle’deki Hacı Osman Ağa
Camiî çevresindeki mezarlıklar ise kaybolan mezarlıklarımızdır; yol genişletme çalışmaları

�sırasında Hacı Osman Ağa Camiî bulunduğu yerden daha yukarıya alınınca hem doğusunda
kalan mezarlık kaybolmuş, hem de caminin şadırvanı ile minaresi yeniden inşa edilen
camiden uzak düşmüştür. Bu mezarlıkta bulunan mezartaşları bir süre ortalıktan kaybolduktan
sonra bir depoda bulunarak bu sefer caminin avlusunda hepsi bir arada olarak
sergilenmektedir. Bu mezartaşları hakkındaki bir çalışma da yayımlanmıştır (Bay,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf; Kırık, 2008:
49-148) bu çalışmalarda da mezartaşları sanat tarihi açısından incelenmiş ve kitâbeleri kayıt
altına alınmıştır. Ayrıca, bugüne pek az mezar ve mezartaşı intikal eden Ünye-Akkuş yolu
üzerinde bulunan ve en eski olarak H.1333 tarihli mezartaşı ihtiva eden Harmandüzü
Mezarlığı’nı (Kırık,2008:153-157) ve 1820 tarihinde yapılan Çömlekci Camiî haziresini
(Kırık, 2008: 149-152) de saymak lâzımdır.

Ünye Çakırtepe/Elmalık Mezarlığı kuzey girişi ve girişte ziyaretçileri karşılayan şiir.

1940’lı yıllara gelindiğinde ise, beliren ihtiyaç üzerine “Elmalık” denilen yerde bir
mezarlık alanı ihdas edilmiştir: “Çakırtepe” veya “Elmalık” diye adlandırılan bu mezarlık
alanı zaman zaman etrafındaki fındıklık alanların istimlâkıyla genişletilmiştir. Bu mezarlığın
kuzey girişinde Ünye’li Âşık Ummanî’ye ait bir şiir bulunmaktadır. Bu şiir, “Dur Yolcu”
hitabıyla başlamakta olup şöyle devam etmektedir
Bâzen senin gibi gezer tozardım,
Bâzen neşelenir, bâzen kızardım,
Bâzen istemeden insan üzerdim
Vâde sona erdi öldük be yolcu.
Haykırsan da cevap gelmez sesine
Ağlayıp sızlasan kimin nesine
Ameli hesabı bir cümlesine
Verdiler elime, aldık be dostum.

�Böbürlenme aslâ, günahtan sakın
Ölüm ensenizden daha yakın
İbret arar isen bizlere bakın
Kürkçü dükkânına geldik be dostum.
Sen de dersin al ki, gaflete dalma
Günaha bezenip buraya gelme
Doğruyu söyledim, kusura kalma
Ne ektikse burda bulduk be yolcu.
Mezartaşları süslemeler bakımından incelendiğinde, genellikle “lâle” motifinin
kullanıldığı görülmüştür. Kimi mezartaşlarında lâleler çift ve çoğu zaman simetrik olarak,
dalların iki yanında birerden iki, ikişerden dört veya üçerden altı yapraklı olarak
resmedilmişlerdir. Kimi lâleler renkli, kimileri de mezartaşına kazınmış olarak dik veya yatık
şekilde resmedilmişlerdir; yalnız bir mezarda, ayaktaşında dik şekilde ve yapraksız ve renksiz
olarak bir lâle motifi görülmüştür; gelinlik kızların mezartaşlarında lâle motifinin ters olarak
işlendiği bilinmekteyse de (Bay, http://www.historystudies.net/makaleler/17248862 76_6Abdullah%20Bay.pdf), bu mezarlıklarda, gelinlik çağında öldüğü hâlde mezartaşında ters lâle
motifine rastlanmamıştır. Lâle motifiyle birlikte veya yalnız olarak altı köşeli bir çiçek veya
rozet motifinin kullanıldığı da görülmektedir; bir örnekte, çiçek motifleri “Hu el-bâki”
yazısının iki tarafında yer alırken, başka bir örnekte iki lâle motifinin arasında yer almıştır. Bu
motifin, kırmızı zemin üzerinde beyaz olarak resmedildiği gibi, beyaz zemin üzerinde
yaprakların kırmızı olarak resmedildiği görülmektedir.
Mezarlardaki baştaşı süslemelerinde “ayyıldız” motifinin de kullanıldığı görülmektedir:
bu örneklerden birinde ayyıldız motifi, baştaşında yukarıya bakacak şekilde kazınmak
suretiyle resmedilmiş, diğerinde de “Hu el-bâki” yazısının iki yanında yer almıştır; bu
baştaşında yer alan Bakara Suresi’nin 154. âyetinden yani “Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin. Bilakis, onlar diridirler. Lâkin, siz anlayamazsınız.” âyetinden, mevtanın bir
şehit olduğu anlaşılmaktadır.
Salih Ersidar’a (1968- 1994) ait mezartaşı kitâbesinde ise, “Kaptan” diye mesleğiyle
tanımlanmış olmakla beraber bir de “çapa” motifi bulunmaktadır.: Osmanlı mezartaşları
süsleme geleneğinde, mevtayı tanıtmak için meslekleri yansıtan motiflerin kullanıldığı
bilinmektedir: Kişinin genç yaşta ölmüş olduğunu belirten çiçek, hacı olduğunu belirten
hurma ağacı, idam edildiğini anlatan boyun kısmındaki kement, mesleklerini yansıtan
tulumba, çapa, kemankeş olduğuna işaret eden ok-yay ve okur-yazarlığına delâlet eden

�kalem-divit gibi simgelerle kişinin kimliği ile ilgili daha özel bilgiler verilmiştir.
(http://www.mumsema.com/konu-disi-basliklar/44751-osmanli-mezar-tasi-kitabeleri.html).

Mezartaşı süslemelerinden örnekler

Mezartaşları, üzerlerinde bulunan dinî ve edebî metinler açısından incelendiğinde ise,
neredeyse istisnasız Arap alfabesiyle “Hu el-bâki” ifadesinin yazıldığı görülmektedir; “Bâki
olan Allahtır” anlamındaki bu ifade inancın dinsel bir tezahürüdür. Ancak bazı mezarlarda bu
ifade görülmeksizin, mevtayı tanımlayıcı olarak baba adı, kendi adı, kocasının adı bazı
örneklerde de karısının adı kullanılmıştır; bazı mezartaşı kitâbelerinde ise, babanın veya
kocanın veya mevtanın mesleği ve memleketi belirtilmiş olmakla beraber, kimi mezarlarda
da, çok yaygın olmamakla beraber “Ünye eşrafından.....” ifadeleri görülmüştür. Bu
tanımlayıcı ifadelerin altında genellikle “Ruhuna fatiha” dileği ile doğum ve ölüm tarihleri
yazılmıştır.
Nadir de olsa, bazı mevtaların oğlunun mesleğiyle, meselâ “Orman Bölge Şefi M.Sait
Savaş’ın annesi Rahime Savaş” şeklinde tanımlandığı, bazı mevtaların da bayan eşinin adıyla,
“Ahmet oğlu-Tülây eşi- PTT memuru- Namık Görgülü- Ruhuna Fatiha- d:1947- ö:27.2.1984”
şeklinde tanımlandığı görülmüştür. Bazen de mevtanın, mezartaşlarında soyadının haricinde
“Avni Çavuş”, “Arap Hasan”, “Hanımcık Mustafa”, “Cıgındi Mehmet Efendi” gibi lâkap ve

�şöhretiyle tanımlandığı da görülmüştür. Kimi mezartaşlarında da baba adı, memleketi, aile
lâkap ve şöhreti bir arada kullanılmıştır.

Mevtayı mesleğiyle tanımlayan mezartaşı örnekleri

Hüseyin oğlu Mustafa Sağlam (1945-6.8.1983) kitâbesinde görüldüğü gibi, bazı
mezartaşlarında da, mevta baba adıyla tanımlanırken “Arabistan’da trafik kazası” yazılarak
vefat sebebi belirtilmiştir. Nitekim, mezartaşı kitâbeleri hakkında yapılan araştırmalarda,
“Kaza kurbanları için yazılmış mezartaşı kitâbeleri” başlığıyla bir tasnif görülmektedir.
(Vahap Balman, 2003, s:106-114). Bu başlık altında verilen örneklerde trafik kazası, tren
kazası, deniz kazaları gibi olayların sonunda hayatını kaybeden insanların mezartaşı kitâbeleri
verilmiştir ve bu tür metnin yaygın olduğu anlaşılmaktadır.
Eğer ölüm sebebi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık ise bunlar da, Hatice Güner’in
baştaşı metninde “1944 ağladı- Sene 1992 ağlattı- Dert verdi derman arattı- Şifasın vermedi
Hüda- Can cananını terketti- Rabbine kavuştu.” sözleriyle ve Nesrin Yıldız’a ait mezar
baştaşında yazılı olan, “Zehroldu bize hayat- sen gideli Nesrin- ebediyen nurlar içinde- olsun
kabrin- yirminci baharında- çaresiz bir hastalığın- pençesinde güller gibi- solarak hayata
doyamıyan- Muhsin ve Pakize kızı- Nesrin Yıldız, D.T. 1943 Ö.T.1963” dizeleriyle dile
getirilmiştir. Aynı duygular ve çaresizlik Orhan Dinç (1935-1993) kitâbesinde de, ikinci
kişinin ağzından “Çok koşturdum yorulmadım- Seni kurtaramadım- Seni seviyor özlüyoruzOkunan yâ sin’ler senin için- rahat uyu” denilerek dile getirilmiştir. Müfit Gökçe’ye (19421943) ait baştaşında da, “Sevgimizle- seni koruyamadık- dualarımızla- huzur içinde- yat”
sözleriyle yine aynı duygular ve elem dile getirilmiştir.

�Başka bir mezartaşında da, mevtanın tanımlaması yapıldıktan sonra sosyal bir role işaret
edildiği görülmektedir; bu örnek mezartaşında, “..... ve bu kabristanlık- için tek arazisinibağışlayan- Mehmet Arif Öztürk- Ruhun şad olsun- d.t 1884- ö.t 1962” denilmek suretiyle
mevtanın, bu mezarlık alanı kapsayan arazinin, en azından bir kısmını bağışlayan olduğu
anlaşılmaktadır.
Mezar kitabelerinde sevgi, hasret belirten, dua dileyen, öğüt veren gibi edebî metinlere
gelince, bu metinlerin kimi hayattaki aile fertleri ağzından kimileri de mevtanın ağzından
yazıldığı görülmüştür: “Emir Hüda’dan- ecel vermedi- aman kader böyle imiş- AbdullahOkumuşun- ruhuna fatiha- d: 15.12.19?1- ö:1974” kitâbesinde de Allah’ın iradesine
teslimiyeti dile getiren ifadeler görülmektedir. Allah’a teslimiyeti ve kaçınılmaz sonu
hatırlatıp dua isteyen diğer metinlere ise; “Bakıp geçme ey Muhammed ümmeti- Müminin
mümine fatihadır minneti” diyen Ertuğrul Ersidar (26.6.1940- 29.12.1996) kitâbesi, “Sakın
ağlamayın bana- Bir demet çiçek elinde- Okuyun bir fatiha- Mezarımın başında” diyen
E.Serhat Çevik (21.8.1961- 5. 3. 1990) kitâbesi, “Dünyada kalanlar- Bu seyahatimden elemliYıllarca mavi ufka- Bakarlar gözleri nemli- Dert veren uzun yılların vefasız eli- Şu kara
toprağa düşürdü beni- Ey zahir, bu kabri kasvetle geçme- Oku bir fatiha” diyen Melek Ereren
(1888-1967) kitâbesi örnek metinlerdir.
Baştaşları yenilenen mezarlarda ise, baştaşını yaptıran kişinin izi görülmektedir;
anlaşılan o ki, mezar zamanla kaybolmaya yüz tutmuş veya bir sebeple mezartaşı kırılmış,
yok olmuş veya ahşap malzemeden olan belirleyici unsur zaman içinde kaybolmuş ve oğul
veya yeğen yeni bir mezartaşı yaptırmıştır: “Sevgili Babamız......” veya “Sevgili Amcamız......”
tanımıyla başlayan bu kitâbelerin sevgi, saygı ve özlem belirten ifadelerle devam ettiği
görülmüştür.

“ESER”in mezartaşı

Bir kitâbe ise, mevtanın çok yakını veya onu çok seven birinin dizeleriyle mevtanın
ağzından söylenmiştir; düzenli bir yazı, itinalı bir mezar mimarisi görülmektedir. Belki de

�bilinçli olarak, doğum ve ölüm tarihleri yazılı olmayan bu kitâbede bir yaşama sevinci, hayata
doyamamışlık dile getirilmektedir: “Her nefeste- Bir çağlayandı yaşamak- Bir damla gibiDüşsem de toprağa- Sokulur sevgi meltemi yüreğime- Kayan yıldızları görürseniz- Yakalayın
ne olur !- ESER’dir diye.”
Bazı mezar kitâbeleri de daha sonradan aile fertleri tarafından yazılmış olup o kişiye
olan sevgiyi, saygıyı, acıyı, elemi, özlemi dile getirmiştir; bir baba ve kızının toprağa verildiği
aile kabristanlığında, baba kızından on yıl sonra vefat etmiş ve 2002’de toprağa verilmiştir ve
mezartaşında adı, soyadı, doğum ve ölüm tarihleri bulunmaktadır. Fakat kızının mezartaşında
ise, babanın yazdırdığı anlaşılan kitâbede evlât sevgisinin ve onu kaybetmenin acısının çok
güçlü bir şekilde dile getirildiği görülmektedir. Düz, dikdötgen şeklindeki bu mezartaşında şu
kitâbe bulunmaktadır: “ Mermer seni delik delik delerim, Meleğim- Taşı atar toprağını elerim
Meleğim- Sen koyun olsan ben de kuzu Meleğim- Ölene dek peşinde melerim meleğimKarşıda kuş oturur Meleğim- Kuş kuşa yem götürür Meleğim- Şen gönlüme baykuş oturur
Meleğim- Yorgun Meleğim, yaralı Meleğim- Hatırlı gönüllü Meleğim- Ağaçlar kalem olsa
Meleğim- Denizin suyu mürekkep olsa Meleğim- Yazma ile bitmez destanlarım Meleğim- Telli
duvaklı Meleğim- Bunu okuyan ağlasın Meleğim- Ramazan kızı- Melek Veyisoğlu- 19641992”.

Melek Veyisoğlu’nun mezartaşı

Yine aynı aile kabristanlığında, ailenin oğlu olduğu anlaşılan ve yalnızca ölüm tarihi
bulunan mezartaşında da; “Beş karış yukarı- mezarımın taşı- kan ağliyor yü- reğimin başı
dur- maz akar gözü- mün yaşı” denilmek suretiyle yine evlât sevgisi ve onu kaybetmenin acısı
dile getirilmiştir.
Babalar için yazılmış mezartaşı kitâbeleri de oldukça yaygın görülmektedir; incelenen
mezarlıklarda bu tür örneklere de rastlanmıştır: Osman Fethi Özkan’a ait aile
kabristanlığındaki baştaşında, oğul tarafından yazılmış olup babaya olan büyük sevgi ve

�özlemi dile getiren şu kitâbeye tesadüf etmekteyiz: “ Sevgili babacığım- bakışların meçhul,
düşlerin bilinmez- öyle bir iz bıraktın ki, asla silinmez- sana nankörlük eden kati sevilmez- sen
bir abide ve destansın- mekânın cennet, ruhun şad olsun”. Yine babaya af ve mağfiret dileyen
ve yine oğul tarafından duayı belirten Ahmet İhtiyaroğlu’na (1904-1969) ait kitâbede de,
“Beyaz gömlekten aba- Koyduk seni bu kaba- Allah seni affetsin- Nur içinde yat baba” dizleri
görülmektedir.
Ömer kızı Neslihan Bozkurt’un (17.06.1981- 03.09.2002) ağzından yazılan kitâbesinde
de, ölüm karşısında çaresizlik ve onu kabullenemeyiş dile getirilmektedir: “Tüm duygularım
tükendimi yoksa- Çok mu yoğun, adlandıramıyorum- Çünkü hayatımda hiç ölümü beklememiştim şu ana kadar ölüm bana- gelmez sanırdım onu tanıyana kadar- Ama azrail dadandı
gitmek bilmiyor- Böylesi bir korkulu bekleyişim hiç – olmamıştı ağlamak ne güzelmiş meğeryasak olunca anladım ağlamak- gözlerimin dolması bile yasak bana.- korkuyorum çok
korkuyorum dua bile- edemiyorum artık- Uyanmak istiyorum.” 21 yaşında vefat eden
Neslihan’ın ağzından, herhalde bir yakını ailesi, annesi, babası hayata doyamadan vefat eden
bir insanın acılarını hissederek yazmış olmalılar.

Ömer kızı Neslihan Bozkurt’un mezartaşı kitâbesi

Fadik Pınarbaşı’nın mezar baştaşında ise, dertlerini içine gömmüş yorgun, mutsuz bir
hayatın izlerini görmek mümkündür; başlıksız, doğum ve ölüm tarihleri yazılmış olmayan,
mevtanın sadece adını, soyadını belirten ve bir fatiha bekleyen bu kitâbede, “gülmedim
dünyada- derdim içimde- sevenlerim- başucumda- r. el fatiha” denilmektedir. Harap bir
kabristanlıkta yer alan Arif Özsöz’e (1932-1962) ait mezartaşında da, “Lâle sünbül gibi
soldum hele- Zarı zarı ağlar bülbüller bile- Hasret oldum- Namurat gittim yola- Ruhum sazMeskenim cennet ola” dizeleriyle çileli ve mutsuz duygular dile getirilmiştir.
Gelin olamadan, ki buna halk arasında “mürüvvetini görmek” denir, vefat eden Ömer
kızı Fahriye Kök’ün (1955-1991) ağzından yazılan şu kitâbede de hayatta yaşanamamış

�mutlulukların hasreti ile ölüm dile getirmiştir: “Ömür boyu çile çektim- Durmadan şu
dünyadan- Nimetini dermeden- Al duvakla muradıma- Ermeden genç yaşımda- Fani olduk
dostlarım”. “Eczacılık fakültesi’ni bitirdiği yıl Hakk’ın rahmetine gargolmuştur” yazılı Ayşe
Atabek’e (1949-1973) ait kitâbede de, genç yaşta vefatın ve yarım kalmış hayatların elemi
görülmektedir. Bir başka kitâbede de, yine genç yaşta vefat eden Zerrin Coşkunalp’in (19501970) baştaşında, “Bir annenin bir babanın- bir tek kuzusuydum- 20 olmuştu yaşım- kesildi
dünyadan aşım- doğdu ecel güneşim- bitti hayat savaşım” denilmek suretiyle yine hayata
doyamamışlığın hüznü dile getirilmiştir.
Ahiret uyarısına ve hayatın anlamına dair inancı dile getiren ve öğüt veren bir kitâbede
ise, “Yâni ibadette gençlik- kuvvetini sarfetmenin- neticesi dar-ı saadette- ebedi bir
gençliktir- Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet- ve lezzet ondadır.” denmektedir. Aynı
içerikte ve Halil oğlu Osman Köse’ye (1972- 1982) ait baştaşı kitâbesinde de, “Dünyada dost
istersen Hz. Allah yeter- Murşidi kâmil istersen Hz.Kur’an yeter- Delil istersen Hz.
Muhammet yeter- Meşgul olmak istersen ibadet yeter- İbret almak istersen ölüm yeter- Zengin
olmak istersen kanaat yeter- Bunlar da yetmez dersen nârı cehennem- yeter. Erbabına danış
akıl dinlemek- fırsattır. Havai nefsine uyma sakın sab- rın sonu selamettir. Niye aldandın be
hey- şaşkın bu can sana emenettir.- Kaderde ne ise o olur, etme merak- Uyma nefsine,
Hakk’ın emrine bırak- Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak- Akıbet, gözünü doyurur bir
avuç toprak.” denilmektedir.

“Zırh” ailesine ait kabristanlık ve ayaktaşı

Çevresinin sonradan düzenlendiği anlaşılan “Zırh” ailesine ait kabristanlıkta ise,
mezarın baş ve ayaktaşları, kabristanlığı çevreleyen duvara oturtulmuş vaziyettedir;
mermerden ve özenle hazırladığı anlaşılan bu mezartaşları süsleme ve yazı sanatı bakımından
farklılık göstermektedir. Kitâbelerde, “ Ah, minel mevt- Dar-ı dünyada civan iken gezerdim
bir zaman- Nagehan erdi ecel, etti yerim bağ cenan- Fani dünyadan muradım almadan

�terkeyledim- Valideynim eylesinler bir zaman, ah figan- Zırhzâde Mehmet Hâmi Efendi’nin
mahdumu Yahya Bey’in- Ruhuna fatiha- 1334, 14 Şaban” yazılıdır.
Aynı aile mezarlığının ikinci ve üçüncü kitâbelerinde ise, başlıkta mevtayı tanıtmadan
önce, Arap alfabesiyle kelime-i tevhid, yani “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûl Allah”
yazılı olduğu görülmektedir. İkinci kitâbede kelime-i tevhidden sonra, yeni Türk alfabesiyle
“Rize eşrafından- Hacı Hamid Zırh bin Hacı Osman- Ruhuna fatiha- D:1282- Ö: 1334”
denilerek mevta tanıtılmıştır. Üçüncü kitâbe yine aynı başlıkla, Arap harfleriyle kelime-i
tevhid yazılı olup devamında yeni Türk alfabesiyle “Rize eşrafından- Hacı Osman- RefikasıCemile Hatun-Ruhuna fatiha- D: 1294- Ö:1334” yazılıdır. Mezarlık kültüründe ayaktaşları
genellikle sade, süslemesiz ve yazısız olduğu hâlde bu aile kabristanlığındaki ayaktaşının,
ayyıldız ve çeşitli bitkisel motifler ve rozet işlemelerle ince bir sanatla süslendiği
göstermektedir.
Çakırtepe (Elmalık) Mezarlığı’nda mimarisi, süslemeleri ve mezartaşı metinleriyle
dikkati çeken bir aile kabristanlığı da “Vidinli Aile Kabristanlığı”dır: Bu aile kabristanlığında
mezarlar, doğal olarak ayrı ayrı olduğu halde mezar kitâbeleri bir bütünlük arz etmektedir.
Mürüvvet Vidinli’ye ait bu mezar kitâbesinde, kitâbenin başına mevtanın adı büyük harflerle
iki satır halinde yazılmıştır. Altta ise, Rumî tarihle doğum tarihi “1335” olarak, ölüm tarihi de
Milâdî tarihle “1997” olarak yazılmıştır. Kendisi annesinin, babasının ve kocasının adıyla
“Hüseyin ve Münire kızı, Necati Vidinli eşi” olarak tanımlanmış ve “ İyi insan- Hayırlı eşGüzel ana” sıfatlarıyla anılmış ve “ Ruhuna fatiha” dileğinde bulunulmuştur. Bu kitâbeye
yapışık şekilde monte edilen baştaşı parçasında da, “Bakara suresi Ayet. 201” olduğu
belirtilen âyet, yeni Türk alfabesiyle şöyle yer almıştır: “ Onlardan kimi de, “Rabbimiz, bize
dünyada da güzellikler ver, ahirette de güzellikler ver. Bizi ateş azabından koru.” der.” yazısı
bulunmaktadır.
Mürüvvet Vidinli’ye ait bu mezarın hemen yanıbaşında Mehmet Necati Vidinli’nin mezarı
bulunmaktadır: Mezarın baştaşı, çeşitli çizgisel motiflerle süslenmiş mermerden olup, yine
geometrik bir şekildedir: Ortada, Arap alfabesiyle Bakara Sûresi 177. Âyet, onun solunda da
Türkçe meâli vardır: “Rahim olan Tanrı adıyla başlarım. İyilik benliğinizi ne batıya, ne
doğuya çevirmekle bulunur. İyilik Allah’a, ahiret gününe, Allah’ın kitabına, meleklere,
Peygambere inanmakla doğar. Allah’ı severek hısımlara, öksüzlere, fakirlere, yolculara,
esirlere yardımlarla kazanılır. Namaz kılmak, zekât vermek, sözünde durmak, sıkıntı
günlerinde yoksullara, hastalara el uzatmak, şiddete sabırla karşı durmak, iyilik etmek. İşte
onlar sadık ve hayırlı olanlardır”. Kitâbenin sağ yanındaki parçada ise, üç satır halinde

�mevtanın adı yazılıdır. Altta ise, tek satır halinde “ Ruhuna fatiha”, onun da altında doğum ve
ölüm tarihleri, “1904-1972” yazılmıştır.

Vidinli aile mezarlığındaki kitâbeler

“Çakırtepe (Elmalık) Mezarlığı”nda, bunlardan başka bazı mezar kitâbelerinde sadece
mevtanın adı ve çevresinin ona hitâbı yazılmıştır; “İfakat Abla” örneğinde olduğu gibi, sanki
başkaca tanımlamaya gerek görülmemiştir. Bazı mezar kitâbeleri ise, “Sarp kayalıklarda
geçen yollar merhaba” örneğindeki gibi bir özdeyiş biçiminde olup sanki ahiret yollarını tarif
etmek istemiş gibidir; yahut ta yeni bir âleme selâm ile girmektedir. Bir başka mezartaşında
ise sadece “Garip” ifadesi görülmektedir; kabristanlığın bir köşesindeki bu mezarda başka bir
tanımlayıcı ifadeye veya kitâbeye rastlanılmamıştır. Mezartaşındaki “Garip” ifadesine
bakılırsa, herhangi bir sebeple sahipsiz bir mevta olduğu düşünülebilir.
Şehrin uzun süre ana mezarlığı durumunda bulunmuş olan “Türbe Mezarlığı”nın ise,
adını bu mezarlıkta bulunan “Halka Baba”nın mezarından aldığı öne sürülmüştür (Bay,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf).

Bu

mezarlıkta, Ünyeliler’den medrese hocası Taslızâdeler ve Hazinedarzâde Süleyman Paşa’nın
torunlarından

Hazinedarzâdeler’in

mezarlıkları

bulunmaktadır.

(Bay,

http://www.his

torystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf).
Türbe (veya Tepe) Mezarlığı’ndaki mezar taşları süslemelerinde de benzer motiflerin
kullanıldığı görülmektedir: Kimi baştaşlarında altı köşeli bir gül motifi görülürken tek veya

�çift lâle motifine ve ay-yıldız motiflerine rastlanmaktadır. Yine bazı mezartaşları geometrik
çizgilerle süslenirken, bazıları da yaprak motifleriyle bezenmiştir. Bu kabristanlıktaki mezar
baştaşlarının bazılarının ön ve arka yüzlerinin kullanıldığı görülmüştür; önyüzde mevta
tanıtılırken arka yüzde bir kitâbe mevcuttur. Mezar baştaşlarındaki kitâbe metinlerine gelince,
aşağı-yukarı aynı tasnifi görmek mümkündür; ancak dizelerde kısmen farklılıklar vardır.

“İfakat Abla”

“Sarp kayalıklardan geçen yollar

“Garip”

merhaba”

Bu mezarlıkta da, kaçınılamaz akıbete teslimiyeti ifade eden, “feleğin- çaresiz- derdinden 22 yaş- ında eyl- edim vef- at.” yazılı, özensiz ve bozuk bir imlâ ile yazılmış, tanımsız bir
baştaşı kitâbesine tesadüf edilmektedir. Ayrıca yine bu anlamda, Orhan Tekirdağ’a
(29.8.1945) ait baştaşında; “18 yaşımda soldu- ömrümün baharı- bir tek oğul idim- ailemin
evladı” kitâbesi, Hacer Göregen’e (Suyabatmaz) (19 Mart 1998) ait baştaşında, “tek
dayanağımız sendin onu da- hüda aldı. elimizde tek çare- ruhuna fatiha okumak kaldı.”
kitâbesi, Mehmet Baysal’a (1918-1938) ait baştaşında “lale sümbül zambaklar gibi soldum
hele- zari zari ağlar bana bülbüller bile- pek gençtim na murat gittim bu yola- ruhum şad
meskenim cennet ola.” kitâbesi görülmektedir.
Dua bekleyen kitâbeleri ise, “Bugün bana yarın sana- Bir fatiha oku bana- İhtiyacım
vardır buna” (Hacer Öztürk, 1927-1993), “Mezarıma güller dikin- Bülbüller konsun- Bir
fatiha okuyun- Ruhum şad olsun” (Aslan İnce, 1924-2005), “Bana bugün ise- Yarın da sanaFatiha okumadan- Geçme bana” (Tuna aile kabristanlığında Nazime, 1906- 1938), “İstemem
üstüme- Ne gül ne ağaç- Dün hayatta idim- Sılaya muhtaç- Bugün topraktayım- Duaya
muhtaç” (Murat Alkan 1946- 1998) şeklinde bir araya getirmek mümkündür.
Nasihat, öğüt içeren, “ Bazı hayatlar vardır- Ölümden de beter- Eğer aradığını
bulduysan- O sana yeter- Eğer aradığını bulamadıysan- Sonun beter- Ey nefis bu kadarNasihat da sana yeter” (Celâl İnce, 1954- 2002), ayrıca “Dünya geçicidir kanma- Ahirette
görüşmeyiz sanma- Mizan terazi kurulunca- Ben yine affederim- Ama Allah affetsin.”
(Zekeriya Koldagüç, 1910- 1994) gibi örnekler görmek mümkündür. Ailesinin veya

�yakınlarının sevgi ve özlem duygularını dile getiren “sen hep kalbimizdesin- nur içinde yat”
(Mehmet Alkan 1901-1952) şeklindeki kitâbelere de tesadüf edilmiştir.
Türbe Mezarlığı’nda uzun süre bakımsız kalmış fakat bir özelliği de olduğu anlaşılan,
etrafı taş duvarla çevrili bir mezarlık ta vardır. Baştaşındaki yazılardan mevtanın “Şeyh
Abdülkadir Ellinci Baba” olduğu anlaşılmaktadır; doğum tarihi yazılmamış olmakla beraber
ölüm tarihi olarak “1948” yazılmıştır.

Şeyh Abdülkadir Ellinci Baba’nın mezarı ve mezartaşı

Sonuç olarak, mezartaşları geçmişin tanıklarıdır; o bakımdan sadece bir mezar yeri
olmanın ötesinde bazen siyaseten de önem kazanmışlardır. Bu çalışmada ise, mezartaşları
mimari, sanat tarihi, süslemecilik açısından değil, fakat ihtiva ettiği metinler açısından
incelenmiş ve metinler duygu ve inanç dünyasının dili olarak değerlendirilmiştir.
Ünye mezarlıklarında da görüldüğü gibi yakın dönem mezartaşlarında Osmanlı
döneminde olduğu kadar meslekî, edebî, sanatsal ve süslemecilik bakımından zenginlik
yoktur. Fakat dinsel ve edebî metinler bakımından benzerlik görülmektedir. Osmanlı
dönemine ait mezartaşlarında tanımlayıcı olarak meslek ve “Paşa”, “Hafız”, “Ağa” “Şeyh”,
“Molla” gibi slfatların kullanıldığı görülür. Fakat, yakın dönemde lâkap ve şöhretiyle
tanımlanan mevtalar varsa da bu gibi sıfatların kullanıldığı görülmemektedir. Ayrıca terzi,
öğretmen gibi meslek tanımlamaları görülürken Osmanlı dönemi mezartaşlarında görülen
mesleklerden olarak “Sarraç”, “Kâtip”, “Kâhya” gibi adlara tesadüf edilmemektedir. Ancak,
memleketin eşrafından gibi tanımlamaların yapıldığı da görülmüştür.

�Osmanlı döneminden kalan mezartaşları kitâbeleri daha süslü ve sanatkârane
yazılmıştır. Yeni mezarlıklarda ise, böyle olmadığı gibi satırlar, imlâ, harfler bir kaç mezar
hariç özensizdir; süsleme unsurları olarak, Osmanlı dönemindeki mezartaşlarının daha özenli
ve zengin olduğu söylenebilir.
Mezarlıklarımız geleneksel olarak bilindiği gibi çam, servi, ve çok eski mezarlıklarda
görüldüğü üzere çınar ağaçlarıyla donanmış vaziyettedir. Bu ağaçlar o bölgede, doğal ortamı
yeşil ve temiz tuttuğu gibi hayvan popülasyonunu da etkilemiştir. Eskiden şehir içlerinde,
mahallelerimizde gördüğümüz kuş cinsleri ve kafes kuşları için doğal bir ortam oluşmuştur;
onları görmek ve kuş seslerini dinlemek için park ve bahçeleri değil de, mezarlıkları ziyaret
etmek durumunda kalınması hazindir. Ayrıca, mezarlıkların ve mezar yerlerinin bir
plânlamaya göre tanzim edilmesi gereği ortaya çıkmaktadır; bir ziyarette bulunurken diğer
kabir çiğnenmemeli, ona saygı gösterilmelidir. O nedenle mezarlar ve kabristanlıklar arasında
dar da olsa küçük koridorlar yapılmalı ve bakımlarına özen gösterilmelidir. Hatta bu iş,
mahallî yönetimden beklenir. Yılda en az bir defa, dinî bayramlar öncesinde genel bir temizlik
ve bakım yapılabilmelidir.

Kaynakça:
1- Kırık, Harun- Kırık, Şeydanur, Ordu-Ünye’de Türk devri mezarlıklar ve mezar taşları, T.C.
Selçuk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü, Basılmamış lisans tezi,
Konya 2008
2- Balman, Vahap, Mezar Sesleri, Balman Yayıncılık, Ankara 2003
3- Bay, Abdullah, Ünye yöresi Osmanlı mezar kitâbeleri üzerine değerlendirmeler,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf
4- http://www.unyeses.net/haber15.html

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11844">
                <text>2114</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11845">
                <text>AHİRET KÜLTÜRÜ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11846">
                <text>YAZICI, Nuri</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11847">
                <text>Anahtar Kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı.  ÖZET  Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı mekânlardır. Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde söylenememiş sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya şehir merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir bakıma hatıralarıyla iç içe yaşamıştır. Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün toplumlarda aynı olduğu söylenemez; nitekim Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda mezar geleneği ve buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden çok farklıdır. Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir. Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri üzerinde durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya çalışılmıştır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada farklılıkları ve ortak yanları da böyle bir çalışma ile görülmüş ve âdeta bir gönül haritası ortaya çıkarılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11848">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11849">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11850">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11851">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1477" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1940">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ff289b673f562da8a6dda9c2984e1a77.docx</src>
        <authentication>f4a68e73a225176d2a8d127f71fcd2f3</authentication>
      </file>
      <file fileId="1941">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7153f60f686f6a1f3603fb7856ed2247.pdf</src>
        <authentication>2b003d0428e98871a95ed4e70e2e91f6</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11842">
                    <text>ROMANCI KEMAL TAHİR’İN BİR DÜŞÜNÜR OLARAK TÜRK SİNEMASINA
İLİŞKİN KURAMSAL TARTIŞMALARA KATKISI
Levent YAYLAGÜL
Akdeniz Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Antalya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Türk Sineması, Kemal Tahir, Halit Refiğ.
ÖZET
Kemal Tahir, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından birisidir. 1930’lı yıllarda başlayan
sanat yaşamı özellikle 1950’li yıllardan itibaren yazdığı romanlarla ölüm tarihi olan 1973 yılına
kadar çok yoğun bir şekilde geçmiştir. Bir anlamda Türk edebiyatının belli bir döneminin başat
figürlerinden birisi olarak döneminin edebiyatını derinden etkilemiştir. Kemal Tahir sadece bir
yazar değil, aynı zamanda büyük bir fikir ve düşünce adamıdır da. Romanlarını daha çok
fikirlerini dile getirmek, topluma, tarihe, kültüre, insana dair temel yaklaşımlarını ortaya koymak
için kullanmıştır. Özgün fikirleriyle sadece Türk edebiyatını değil, Türkiye’nin bilim ve politika
dünyasını da etkilemiştir. Bu etkilemelerin uzandığı alanlardan birisi de Türk sinemasıdır. Kemal
Tahir hem yazmış olduğu özgün senaryolar hem de filme alınan öykü ve romanlarıyla Türk
sinemasına katkıda bulunmuştur. Bunun dışında Kemal Tahir’in asıl etkisi Halit Refiğ, Metin
Erksan, Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Atıf Yılmaz gibi Türk sinemasının önde gelen
yönetmenlerini düşünsel anlamda da etkilemesidir. Özellikle 27 Mayıs hareketinden sonra
Türkiye’deki düşünce dünyasında kristalize olmaya ve ayrışmaya başlayan toplum görüşleri o
dönemde Türk sinemasında yaşanan kuramsal tartışmaları da etkilemiştir. Özellikle Halit Refiğ,
Halk Sineması ve Ulusal Sinema tartışmalarında Kemal Tahir’in düşünce dünyasından ve
görüşlerinden etkilenmiştir. Türk toplumunun maddi ve düşünsel özgünlüklerine vurgu yapan
Kemal Tahir, Türk sinemasının kuramsal açıdan da biçimlenişine katkıda bulunmuştur. Bu
bağlamda bu bildirinin amacı, Kemal Tahir’in tarih ve toplum görüşleri çerçevesinde Halit
Refiğ’in dünya görüşünün ve sinema anlayışının oluşmasındaki düşünsel katkılarını tarihsel bir
yaklaşımla nitel olarak analiz etmektir. Bunun için öncelikle Kemal Tahir’in tarih ve toplum
görüşü ele alınmakta daha sonra bu görüşlerin sinema anlayışını nasıl etkilediği, Halit Refiğ
tarafından geliştirilen “Halk Sineması” ve “Ulusal Sinema” gibi kuramsal yaklaşımlar
çerçevesinde irdelenmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1942">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/709e4a14cc7697036ad6471f9a0686ce.docx</src>
        <authentication>95f1f6d827ab2e952b298549ea1c8250</authentication>
      </file>
      <file fileId="1943">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d9849569e87f5252887ae2c159ccd514.pdf</src>
        <authentication>d798cafca8b4ea49fad8644ea84c9a53</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11843">
                    <text>ROMANCI KEMAL TAHİR‟İN BİR DÜŞÜNÜR OLARAK TÜRK SİNEMASINA İLİŞKİN
KURAMSAL TARTIŞMALARA KATKISI
Levent YAYLAGÜL1
Özet
Kemal Tahir, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından birisidir. 1930‟lı yıllarda
başlayan sanat yaşamı özellikle 1950‟li yıllardan itibaren yazdığı romanlarla ölüm tarihi olan
1973 yılına kadar çok yoğun bir şekilde geçmiştir. Bir anlamda Türk edebiyatının belli bir
döneminin başat figürlerinden birisi olarak döneminin edebiyatını derinden etkilemiştir. Kemal
Tahir sadece bir yazar değil, aynı zamanda büyük bir fikir ve düşünce adamıdır da. Romanlarını
daha çok fikirlerini dile getirmek, topluma, tarihe, kültüre, insana dair temel yaklaşımlarını
ortaya koymak için kullanmıştır. Özgün fikirleriyle sadece Türk edebiyatını değil, Türkiye‟nin
bilim ve politika dünyasını da etkilemiştir. Bu etkilemelerin uzandığı alanlardan birisi de Türk
sinemasıdır. Kemal Tahir hem yazmış olduğu özgün senaryolar hem de filme alınan öykü ve
romanlarıyla Türk sinemasına katkıda bulunmuştur. Bunun dışında Kemal Tahir‟in asıl etkisi
Halit Refiğ, Metin Erksan, Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Atıf Yılmaz gibi Türk sinemasının
önde gelen yönetmenlerini düşünsel anlamda da etkilemesidir. Özellikle 27 Mayıs hareketinden
sonra Türkiye‟deki düşünce dünyasında kristalize olmaya ve ayrışmaya başlayan toplum
görüşleri o dönemde Türk sinemasında yaşanan kuramsal tartışmaları da etkilemiştir. Özellikle
Halit Refiğ, Halk Sineması ve Ulusal Sinema tartışmalarında Kemal Tahir‟in düşünce
dünyasından ve görüşlerinden etkilenmiştir. Türk toplumunun maddi ve düşünsel özgünlüklerine
vurgu yapan Kemal Tahir, Türk sinemasının kuramsal açıdan da biçimlenişine katkıda
bulunmuştur.
Bu bağlamda bu incelemede, Kemal Tahir‟in tarih ve toplum görüşleri çerçevesinde
Halit Refiğ‟in dünya görüşünün ve sinema anlayışının oluşmasındaki düşünsel katkılarını
tarihsel bir yaklaşımla nitel olarak analiz etmektir. Bunun için öncelikle Kemal Tahir‟in tarih ve
toplum görüşü ele alınmakta daha sonra bu görüşlerin sinema anlayışını nasıl etkilediği, Halit
Refiğ tarafından geliştirilen “Halk Sineması” ve “Ulusal Sinema” gibi kuramsal yaklaşımlar
çerçevesinde irdelenmektedir.
Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Türk Sineması, Kemal Tahir, Halit Refiğ

KEMAL TAHİR‟S THEORETICAL CONTRIBUTION TO THE DISCUSSION REGARDING
TURKISH CINEMA AS AN INTELLECTUAL NOVEL WRITER
Abstract
Kemal Tahir is a leading figure in Turkish literature. His professional life as a writer
which started in 1930s has passed intensely. He was especially well-known with his novels
written dating from 1950s to 1973 when he died. In a sense as a preeminent man of letters he
1

Doç. Dr., Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü.,alaylagul@hotmail.com

�influenced the Turkish literature profoundly. Besides being a writer and novelist, Kemal Tahir
was at the same time a great philosopher and intellectual as well. He used his novels as a tool to
express his opinions and to manifest his basic arguments or approaches regarding society,
history, culture and people. Through his original and authentic views Kemal Tahir had an
influence not only on Turkish literature but also on science and politics. One of the realms, he
had an influence on, was Turkish cinema. On the one hand with his original scenarios, on the
other hand with his stories and novels which were turned into film scenarios by the other script
writers and directors, Kemal Tahir contributed to the development of Turkish cinema. Besides
this, Kemal Tahir is a very important figure for Turkish cinema as he affected several leading
Turkish film directors intellectally such as Halit Refiğ. Metin Erksan, Lütfi Akad, Duygu
Sağıroğlu and Atıf Yılmaz. Particularly after May 27 (1960) military takeover, intellectual life in
Turkey was crystalized and different world views emerged among the intellectuals regarding
society, which affected theoretical discussions regarding Turkish cinema. Especially Halit Refiğ,
was inspired by Kemal Tahir‟s opinions in his theoretical approaches with his notions such as
“cinema of people” and “national cinema”,. Kemal Tahir who emphasized that Turkish society
was unique in terms of its social structue and culture, contributed to formation of Turkish cinema
theoretically.
In this context, the purpose of this presentation is to discuss Kemal Tahir‟s theoretical
contribution on the development of preeminent film director, script writer and thinker Halit
Refiğ‟s notion of Turkish cinema in context of Kemal Tahir‟s notion of history and society. In
this research a qualitative historical method was chosen because of the nature of the scope of the
research problem. Primarily Kemal Tahir‟s conception of history and society was handled and
the way his conception has affected was the notion of cinema was scrutinized theoretically in the
context of the notions of “cinema of people” and “national cinema”, which was developed by
Halit Refiğ.
Key Words: Turkish Literature, Turkish Cinema, Kemal Tahir, Halit Refiğ

Giriş
1960‟lı yıllarda Türkiye‟de tarihsel ve toplumsal konulara yönelik geniş bir ilgi ortaya
çıkmıştır. Özellikle ekonomistler ve toplumbilimciler başta olmak üzere, çok çeşitli disiplinlere
mensup insanlar, toplumsal sorunları anlayabilmek için tarihe başvurmuşlardır. Çünkü o günün
Türkiye‟sinin tarihsel ve toplumsal açıdan niçin öyle olduğunu anlamak için tarihsel gelişim
süreci incelenmiştir. Bu tartışmaların ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz Fransa‟da Marksizm
içerisindeki Asya Tipi Üretim Tarzı‟na ve Doğulu toplumların Batı‟dan farklılıklarına ve
azgelişmişlik, geri kalmışlık gibi sorunlara yönelik tartışmaların önemli etkisi olmuştur. Bu
tartışmalar, Selahattin Hilav, Sencer Divitçioğlu ve Kemal Tahir yoluyla Türkiye‟de de
yaygınlaşmıştır. Bu tartışmalar başlıca Osmanlı toplum yapısının niteliği, Osmanlı‟nın feodal
olup olmadığı, Osmanlı‟da niçin ticaretin ve kapitalizmin gelişmediği, bu bağlamda Türkiye‟nin
geri kalmışlığı ve bundan kaynaklanan toplumsal, ekonomik ve kültürel sorunlar üzerinde canlı
ve dinamik bir tartışma ortamı oluşmuştur (Toprak, 1986:437).

�Bu tartışmalar daha çok o günlerin güncel gelişmelerinden ve sorunlarından
kaynaklanmaktadır. Ekonomik ve siyasal tartışmaların sanat alanındaki yansımasını bulan bu
tartışmaların bir kısmı da Türk sanatı ve sinemasına ilişkindir. 1960‟lı yıllarda Türk sinemasının
oluşumunu, gelişimini ve diğer ülke sinemalarından endüstriyel yapı, içerik ve sinema dili
açısından nasıl ve niçin farklılaştığını anlamaya çalışan bu tartışmalar, sadece sinema ve sanat
alanıyla sınırlı kalmamış, sorunun kökeninin sosyo-ekonomik ve kültürel formasyon bağlamında
anlaşılması gerektiği görüşünden hareketle sorunun daha bütüncül, tarihsel ve kültürel bir
perspektifle tartışılmasını sağlamıştır. Bu tartışmaların başat figürlerinden birisi de romancı
Kemal Tahir‟dir. Türk tarih ve kültüründen yola çıkarak Türk romanının oluşum ve gelişimini,
aynı zamanda da romanları aracılığıyla Türk toplumunu, kültürünü ve insanını anlamaya ve
açıklamaya çalışan Kemal Tahir, bir düşünür olarak Türk sinemasına ilişkin tartışmaları da
derinden etkilemiştir. Başta Halit Refiğ olmak üzere dönemin ünlü yönetmenleri bu tartışmaları
Türk sineması bağlamında gerçekleştirmişlerdir.

Türk Sinemasının Gelişimi
Türk sinemasının oluşumuna dünya sineması içerisindeki yeri ve dünya sinemasından
farklılıkları konusunda kafa yoran düşünürlerin başında Halit Refiğ gelmektedir. Ona göre, Batı
ülkeleri gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerdir. Teknolojik bir gelişmeye ve kapitalist bir ekonomiye
dayanan sinema bir endüstri olarak pazar mekanizması çerçevesinde emtia üretimine dayanır. Bu
durum gelişmiş kapitalist Batılı toplumlar için geçerlidir. Burada sinema ticari olarak kitle
eğlencesi amaçlı kullanılmaktadır. SSCB‟de ise sinema toplumsal eğitim ve kültür amaçlı yani
daha çok işçi sınıfının çıkarlarını ve bilincini yükseltmek amacıyla propaganda amaçlı
kullanılmıştır. Türkiye‟de ise sinema Osmanlı devleti döneminde Merkez Ordu Sinema Dairesi
olarak askeri bir devlet kuruluşu olarak kurulmuştur. Bu kurum Mütareke yıllarında Malul
Gaziler Cemiyeti olarak varlığını sürdürmüştür. Cumhuriyet kurulmadan önce yönetmenliğe
başlayan Muhsin Ertuğrul, 1938 yılına kadar tek sinemacı olarak varlığını sürdürmüştür.
Almanya, Fransa ve SSCB‟de bulunan Ertuğrul ekonomik, teknik ve elektrifikasyon gibi altyapı
yetersizliği sonucunda çok başarılı olmayan tiyatro-vari filmler yapmıştır (Refiğ, 2012:24-28).
1940‟lı yıllarda sinemaya yeni insanlar yönetmen olarak girmiştir. 1950-60 dönemi Türk
sinemasının sinema dilini geliştirdiği yıllardır; DP iktidarının olduğu bu süreç, aynı zamanda
yoğun bir baskı dönemidir. Ancak 27 Mayıs Hareketinden sonra Türkiye‟de toplumsal
konulardaki tartışmalar hız kazanmıştır. Sol ve sağ kendi içerisinde farklı yaklaşımlara sahiptir
ve özellikle sol düşünce, fraksiyonlara bölünmüştür. Bu bölünmenin temelinde sol düşünce
içerisindeki farklı kuramsal yapılardan hareketle ülke gerçeklerine ilişkin farklı sonuçlara
ulaşılmaktadır. 1960‟ların ikinci yarısında ayrışma ve saflar daha da netleşmiştir. Özellikle
soldaki bölünme, evrenselci (sosyalist) ve ulusalcı sol olmak üzere daha bir belirginlik
kazanmıştır. Halit Refiğ (1968:17-23), Kemal Tahir‟in görüşlerinden esinlenerek öncelikle Türk
toplumunun o günkü koşullarının tarihsel kökenlerini ve bu bağlamda Türk halk sanatlarının
kökenini araştırmıştır ve bu araştırmalarının neticesinde Türk sinemasına ilişkin halk sineması
kavramsallaştırmasını geliştirmiştir.

�Halk Sineması
Batıda endüstriyel bir kitle eğlencesi olan sinema büyük şirketlerin ve yapım evlerinin
denetiminde bir işletme şeklinde örgütlenmiştir. Türk toplumunda sermaye birikimi olmamış ve
toplumsal sınıflar Batıdaki gibi teşekkül etmemiştir (Refiğ, 1965:7-9). Bu toplumsal yapının
sonucu olarak da sinema Türkiye‟de bir sanayi haline gelememiştir. Çünkü sermaye, teknik,
elektrifikasyon ve ulaştırma altyapısı oluşmadığı için ilkel koşullarda film/sinema yapılmıştır.
Sinemadan kazanılan para başka alanlara yatırım olarak ya da tüketime giderken sinemaya
yatırım olarak dönmemiştir. Bu toplumsal yapı sinemanın hem ekonomik yapısını, hem de teknik
ve estetik üst yapısını da sınırlamıştır (Refiğ, 1965i:14-16). Halk sineması düşüncesi, 1958-60
arası biçimlenmiştir. Bu yıllarla birlikte Türkiye‟de kendine özgü bir sistem olan “bono sistemi”
gelişmiştir. 1960‟larda yılda 300‟ü aşkın film yapılmıştır. Bono sistemine göre, Anadolu‟daki
sinema salonlarına film dağıtan işletmeciler, İstanbul‟daki film yapımcılarına gidip onlardan
belirli oyuncuların oynadığı, belirli konularda film istemektedir. Yapımcılar günlük ihtiyaçlar
dışındaki giderleri (yönetmen ve oyuncu ücretleri, kameraman, negatif, pozitif film giderleri ve
stüdyo işlemlerini) bono ile ödemektedir. Böylece yapım gerçekleştirilmekte ve film gösterime
girdikten sonra, kendi masraflarını karşılamaktadır. Bu yapı içerisinde hazır sermaye yatırımı ve
devlet desteği yoktur. Sadece seyircinin talebinden gelen ve seyirci tarafından finanse edilen bir
sinema sektörü vardır (Dünya sinema tarihinde başka bir örneği olmayan bu yapı, 1990‟lara
kadar devam etmiş ve bu tarihlerde sona ermiştir (Refiğ, 2012:29-30). Halk sineması anlayışı
„sinemanın finansmanını yapan halktır‟ görüşünden hareket etmektedir. Yani Türk sinemasının
1960‟larda gelişmesinin sebebi Türk halkının Türk filmlerini yabancı filmlere tercih etmesiyle
oluşmuş bir yapının sonucudur (Türk, 2001:173). Halk sineması halkçı bir sinemaya değil, halkı
eğlendirmek için yapılan sinemaya atıfta bulunur. Halk sineması ekonomik yapıda sinemayı
halkın finanse etmesinin yanında sinemanın içerik olarak da geleneksel halk kültürüne, halkın
zevk ve beğenilerine dayanmasıdır. Kısacası halk sineması, devletin desteklemediği, halka
dayanan, halkın film seyretme ihtiyacından doğmuş, sermaye değil emek piyasası ağırlıklı bir
sinemadır (Refiğ, 1967:14). Türkiye‟deki film endüstrisinin ekonomik yapısını ve üretim
koşullarını dile getiren “halk sineması” anlayışına dayalı olarak 1960‟lı yıllarda üretilen filmlerin
içerik ve konularından hareketle yeni bir kavramsallaştırma olan “Toplumsal gerçekçi” sinema
anlayışı ortaya çıkmıştır.

Toplumsal Gerçekçi Sinema
Türkiye‟de 1961 Anayasası‟ndan önce sinema üzerinde yoğun bir sansür ve baskı vardı.
Örneğin Metin Erksan‟ın 1952‟de Aşık Veysel‟in Hayatı‟nı anlattığı Karanlık Dünya filmi pek
çok güçlükle karşılaşmıştı. Onun için film yapımcıları ve yönetmenler, ekonomik ve siyasi
sebeplerden dolayı sosyal sorunlardan uzak duran filmler yapmaktaydılar. 1961 Anayasası
kısmen bir düşünsel rahatlama sağlamıştır. Bu tarihten itibaren toplumsal gerçekleri, konuları,
sosyal ilişkileri ele alan filmler yapılmıştır. Halit Refiğ‟in Şehir’deki Yabancı, Gurbet Kuşları,
Şafak Bekçileri, İstanbul’un Kızları gibi filmlerle Metin Erksan‟ın Yılanların Öcü, Susuz Yaz,
Suçlular Aramızda gibi filmleri bu bağlamda düşünülebilir (Refiğ, 1999: 112).

�1960-65 döneminde Metin Erksan ve Halit Refiğ tarafından ele aldıkları konuları sosyoekonomik çerçeveye yerleştiren yukarıda anılan filmler yapılmıştır. Ancak bu filmlerin çoğu
gişede başarısız olmuşlar ve izleyiciler tarafından yeterince kabul görmemişler, daha dar bir
izleyici kitlesine hitap etmişlerdir. O dönemde bu tip filmlere “Toplumcu gerçekçi” filmler
demek adet olmuştur. Oysa Halit Refiğ bu tip filmleri “toplumsal gerçekçi” filmler olarak
adlandırmayı yeğler. Çünkü sinema da dahil olmak üzere toplumcu gerçekçi sanat, ideolojik
olarak işçi sınıfının yanında konumlanan ve onun için yapılan sanattır. Toplumcu gerçekçi
filmler sadece toplumsal sorunları tanımlamakla kalmaz daha çok sosyalist toplumun
kurulmasını hedefler. Oysa Halit Refiğ‟in yaklaşımı toplumcu gerçekçi değil, Lukacs (1986)‟ın
yaklaşımına uygun olarak “eleştirel gerçekçi” filmlerdir. Lukacs kitle kültürü olmayan eleştirel
sanat ürünlerini eleştirel gerçekçi ve toplumcu gerçekçi sanat eserleri olarak kategorize eder.
Eleştirel gerçekçi filmler kapitalist toplumların çelişkilerini ifşa ederken toplumcu gerçekçi
filmler daha ileri giderek sosyalizmin kurulması hedefine hizmet eder. 1960-65 döneminde
toplumsal (eleştirel) gerçekçi filmler kavramsallaştırmasını dile getiren Halit Refiğ‟in anlayışı
1965 seçimleri sonucunda değişir ve Refiğ, “ulusal sinema” kavramsallaştırmasına yönelir.
Çünkü 1965 seçimleri Refiğ açısından bir Batılılaşma hareketi olan 27 Mayıs‟ın halk nezdinde
başarısız olduğunu gösterir. Bunun üzerine daha çok ulusal gerçeklere yönelir ve bu süreçte
Kemal Tahir‟in değerlendirmelerine daha çok başvurur.

Ulusal Sinema ya da Ulusal Gerçeklere Dayalı Toplumsal Gerçekçi Sinema
Halit Refiğ, Kemal Tahir‟in görüşlerinden hareketle Türk sinemasının Türkiye‟nin
kendine özgü tarihsel toplumsal koşullarında doğup geliştiği görüşündeydi. Türkiye sosyal yapısı
ve kültürel açıdan Batılı kapitalist ülkelerden farklıdır.
Kemal Tahir‟e göre Batı‟yı tanımlamak ve açıklamak için kullanılan ölçütler OsmanlıTürk toplumu için kullanılamaz. Doğu ve Batı hem birbirinden farklı hem de birbirine karşıttır.
Ulusal sinema anlayışının özü de bu yaklaşıma dayanır. Kemal Tahir‟in vurgusu Batıcı bir
kafayla değil, ancak ülkenin kendi ulusal gerçeklerinden hareketle ülke gerçeklerinin (ve
sinemasının) ele alınması gerektiğidir. Türk sineması bu ülkenin kendi gerçeklerinden doğmuş
ve bu ülkenin kendi gerçeklerini yansıtan bir sinema olmalıdır. Gerek biçim ve gerekse de içerik
açısından ulusal değerleri yansıtan bir sinemadır. Taklit değil, özgün bir sinema ancak bu şekilde
gerçekleşebilir. Bu da ancak Doğu-Batı karşıtlığı içerisinde ortaya konulabilir ve ulusal
gerçekleri reddederek evrenselci yaklaşımlarla sorunları tanımlayan ve çözümleyen yaklaşımlara
karşı çıkmakla olur.
Kemal Tahir ve Halit Refiğ, 1957 yılında tanışırlar. Bu yıllarda Kemal Tahir klasik bir
Marksist olarak tanınır. 1965-66‟lardan itibaren Kemal Tahir evrenselci Marksist gelenekten
kopar. Fransa‟daki yapısalcı Marksizm tartışmaları ve Asya Tipi Üretim Tarzı gündeme gelir
(Türk, 2001:184). Sencer Divitçioğlu ve Selahattin Hilav bu tartışmaları o dönemde Türkiye
gündemine taşırlar. Maurice Godelier‟in Asya Tipi Üretim Tarzı kitabı da bu yıllarda Türkçe‟ye
çevrilir. Bunun yanında Formen ve Grundrisse gibi Marksist klasikler de ilgi çekmektedir. Bu
dönemde Kemal Tahir de Osmanlı Türk toplumuna ilişkin temel görüşlerini geliştirir. Asya Tipi

�Üretim Tarzı kavramsallaştırmasının önemi, Osmanlı Türk toplumunun Batılı toplumlardan
farklılığını vurgulamak için teorik bir yaklaşım olarak kullanılmasıdır (Armağan, 2003:15).
Kemal Tahir‟in anlayışına göre, güncel sorunlar tarihsel ve toplumsal geçmişe
bakılmadan anlaşılamaz. Toplumsal bir olgu olarak sanat da toplumun tarihsel ve kültürel
gelişiminin bir sonucu olduğu için tarihsel ve toplumsaldır. Sanat da dahil her şey tarihsel
birikimin bir ürünüdür. Türk sanatı da biçim, dil, üslup ve içerik olarak Türk toplumuna özgüdür
ve Türk insanını yansıtır. Onun için Türk sanatının anlaşılabilmesi için Türkiye‟nin tarihsel ve
toplumsal gelişim çizgisinin iyi incelenmesi gerekir.
Kemal Tahir sadece bir edebiyatçı değil, kendine özgü düşünce yöntemi ile önemli bir
fikir adamıdır da. Kemal Tahir özellikle 1960‟lı yıllarda yaşanan tartışmalarda kendi görüşlerini
formüle etmiştir. Düşünce geleneği olarak Marksizm‟den esinlenmesine rağmen, Marksizm‟i
hiçbir zaman bütün soru(n)lara hazır cevaplar sunan bir reçete olarak görmemiş, onun yöntemini
kendi toplumuna uygulayarak Türkiye‟nin tarihi, ekonomisi, kültürü, siyaseti ve düşünce
dünyasına ilişkin çıkarımlarda bulunmuştur. Marksizm‟in sınıf savaşı kavramının yerine DoğuBatı çatışması görüşünü öne çıkarmıştır.
Kemal Tahir‟e göre, her ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşullarının ortaya çıkardığı
özgül, somut gerçekleri vardır. Kuramlar da bu somut gerçekliklerden çıkar. Batının soysal
gerçekliğini açıklayan kuramlar (Marksizm) Batılı toplumların tarihsel ve toplumsal
gerçeklerinin sonucudur. Bu kuram farklı tarihsel ve toplumsal süreçlerin sonucu oluşan
toplumsal formasyonları açıklayamaz. Onun için somut gerçeklere göre teori geliştirilmelidir.
Osmanlı-Türk toplumu tarihsel açıdan kendine özgüdür. Bu özgün gerçekliklere dayanarak bu
toplumun kendi tarihsel, toplumsal, yapısal bütünlüğünü açıklayabilecek bir kuram gerekir. Özde
Marksist kurama bağlı olan Kemal Tahir, Marksizm‟deki belirli kavramların kullanılmasıyla
yapılan sentezde farklılığa gitmiştir. Bu da Kemal Tahir‟in Marksizm‟in doğulu toplumları
açıklamasına yaptığı önemli bir katkıdır (Yavuz, 1977:66-7).
Kemal Tahir, Türk toplumunun gelişiminde ekonomik yapının Batı‟daki toplumlardan
farklı olduğu gerekçesiyle sınıf savaşımı tezinin Türkiye toplumu bağlamında geçersiz olduğunu
düşünmüştür. Aynı şekilde Batı‟da devleti sınıf mücadelesinin ve sınıf egemenliğinin bir aracı
olarak gören devlet kuramına karşı Osmanlı-Türk toplumunda devletin çatışma değil, birleştirme
özelliğine vurgu yaptığı “Devlet Ana” romanında kerim devlet anlayışını ön plâna çıkarmıştır.2
2

Bu bağlamda Kemal Tahir‟in (1971a-b) Devlet Ana romanındaki temel görüşleri şöyledir: Doğu toplumlarında
güçlü bir devleti olmayanın toprağı da olmaz. Güçlü bir devlet, güçlü bir ekonominin ve özgürlüklerin de
garantisidir. Devlet olmadan üretim ve ticaret de olmaz. Ticaretin olabilmesi için güvenli bir ortam gerekir. Bunu da
güçlü devlet sağlar. Devlet düzeni bozulunca ekonomi de dahil her şey bozulur. Üretimin varlığı devletin varlığına
devletin varlığı da reayanın üretimine bağlıdır. Toplum devletsiz kalınca eşkıyalar çoğalır. Devlet güvenliği, üretimi
ve istikrarı sağlar. Devletin temeli adalettir. Batı toplumlarındaki tek temel ölçü özel mülkiyet ve paradır. Batılı
devletler haraç toplar. Feodal Bey soyguncudur. Osmanlı‟da beylik vermekle olur. Devletin temel görevi vatandaşın
karnını doyurmak ve güvenliğini sağlamaktır. Osmanlı talancı değil, adalet ve güvenliği sağlamayı amaçlayan bir
devlettir. Osmanlı alın teriyle çalışanı kollamıştır. Tekfurların baskı ve sömürüsünden bıkan Bizans köylüsü
Osmanlı‟nın adil yönetimini sevinçle karşılamıştır. Osmanlı devleti kimsenin inancına müdahale etmez ve din
yaymaya çalışmaz. Osmanlı‟da kölelik yoktur. Eşitlik vardır. Din, soy, varlık farklılığı yoktur.

�Kemal Tahir (2005:163-168)‟e göre Osmanlı toplumu kesinlikle bir talan toplumu değildir.
Çünkü hiçbir toplum, başkaları gelip talan etsin diye üretimde bulunmaz. Ayrıca talan düzenine
dayanan bir toplum, özel mülkiyetin gelişmesini de engelleyemez. Anadolu toprakları gayet
verimsizdir. Çünkü yüzeydeki tarım yapılabilecek toprak incedir. Hava durumları da tarım
yapmaya uygun değildir. Ya kuraklık ya da taşkın tarımsal üretimi engeller. Verimli ovalar
(örneğin, Küçük Menderes ya da Büyük Menderes) ancak 19. Yüzyılda tarıma açılmıştır. Daha
önceleri buralar göçebeler tarafından mera olarak kullanılmıştır. Onun için bu topraklarda
Batı‟da olduğu gibi özel mülkiyet gelişemez ve buna bağlı olarak zenginlik birikemez. Bundan
dolayı, Batılı anlamda feodalite Osmanlı‟da yoktur. Çünkü toprak yapısının tarıma elverişsiz
olması, feodalitenin gelişmesini de engellemiştir. Bu verimsiz topraklarda feodal bey hem
kendisini hem serflerini geçindirip hem de artı değer biriktiremez. Toprağı tarıma açabilmek için
gerekli bayındırlık işlerini ancak merkezi devlet yapabilir. Bu nedenle, Osmanlı toplumunda
bütün topraklar devlete aittir. Batıda devlet, egemen sınıfın diğerlerini yeri gelince ezmek için
kullandığı bir aygıt iken Osmanlı‟da devlet bir ihya aracıdır. Bu bağlamda Batılı toplumlar
merkezi devlet olmadan da yaşayabilirken Doğu toplumları devletsiz yaşayamaz. Batı
toplumlarında özel mülkiyet kutsalken Türk tarihinde devlet kutsaldır. Onun için bütün olaylar
devlete yararlı/zararlı olmasına göre değerlendirilir. Osmanlı‟da (özellikle yaşanan gerileme ve
çöküş döneminde) yapılan bütün çalışmalar devleti çöküşten kurtarmaya ve yaşatmaya yönelik
çabalardır. Padişahların evlatlarını ve kardeşlerini katletmeleri de kardeş kavgasının devleti
yıkabileceği endişesindendir. Osmanlı‟nın ikinci sultanı olan Orhan‟dan itibaren Osmanlı,
devletçi bir siyasa izlemektedir. Devlet, tersaneleri, baruthaneleri, dökümhaneleri, madenleri
kurar ve işletir, tarımsal toprakların mülkiyetini de elinde tutar, bütün bayındırlık işlerini, yolları,
postayı, kervansarayları, medreseyi yapar ve merkezden idare eder. Yargılamayı, loncaları, hatta
dini bile denetiminde tutan devlet, temel tüketim maddelerini tekeline alır, iç ve dış ticareti sıkı
bir şekilde denetler, malların pazar fiyatlarını bile belirler. Bütün bunları yapabilen geniş ve
güçlü bir organizasyon olarak devlet, yeri gelince bu düzeni sürdürebilmek için despot da olmak
zorunda kalabilir. Devlet toplumsal görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirdiği sürece
insanlar bazı despotluklara da katlanabilmektedir. Devlet yoksullaşıp güçsüz düştüğünde Batı
tipi sınıflı toplum modeline geçilerek sorunlar çözülmeye çalışılmıştır. Türkiye‟de burjuva
yoktur fakat Devlet Batı tarzı burjuva sınıfı ve toplumu yaratmak için kullanılmıştır (Tahir,
2001:100). Oysa burjuva soyguncudur. Bunun en uç hali toptan Batılılaşmaya çalışmaktır.
Osmanlı devleti, üretim faaliyetinde bulunan sınıflar üzerine savaş ve fetih gücünü
konumlandırmış, böylece fetih, savaş ve üretimden pay alarak varlığını sürdüren bir devlet
olmuştur. Savaş ve fetihe katılanlara dirlik verirken köylü ve kentli halktan vergi alıyor ve
hazinesini oluşturuyor. Buna göre Osmanlı feodal bir devlet değildir (Berkes, 1972:21).
Kemal Tahir, güncel toplumsal sorunları anlamak için tarihe başvurmuş, sanatı ve
düşünceyi de tarihsel gelişim ve birikimin genel çerçevesine oturtmuştur. Özellikle 1960‟lardaki
tartışmalarda sanatta ulusallık ve evrensellik tartışmalarında Kemal Tahir sanatın evrenselliğine
karşı çıkmış tarihsel, öznel ve yerel (ulusal) sanat anlayışına vurgu yapmıştır. Türkiye‟nin
Batılılaşmasını da egemen yaklaşımda olduğu gibi bir çağdaşlaşma ya da modernleşme olarak
görmemiş, aksine Türk toplumunu kendi benliğinden uzaklaştıran bir kültür emperyalizmi olarak
değerlendirmiştir.

�Kemal Tahir sanatı (burada edebiyatı ve sinemayı) Türk toplumunun ekonomik, siyasal,
toplumsal ve kültürel temelleri üzerine oturtur. Yukarıdaki toplumsal yapı çerçevesinde gelişen
Türk sanatı, insan-toplum ilişkileri çerçevesinde Anadolu insanının dramını anlatır. Batı sanatı
kişisel dramı anlatırken, doğu sanatı insanların ortak dertlerini anlatır. Ortak dertler, ekonomik,
sosyal, kültürel ve psikolojik boyutlarıyla anlatılır. Türk toplumu bilimsel olarak yeterince
incelenmediği için Kemal Tahir (2005a) adeta bir tarihçi ya da sosyolog gibi toplumu inceler
(Kayalı, 2010:199). Romanları yoluyla Anadolu insanını tanımaya ve anlamaya çalışır.
Tanzimat‟tan günümüze kadar yaşanan Batılılaşmayı ve onun yarattığı aydın/birey tipini eleştirir
(Tahir, 2005b:100). Toplumsal değişimin toplumsal altyapıdan kaynaklanmadığı sürece
üstyapıya yapılan müdahalelerin toplumsal sorunları çözmeyeceğini hatta böyle bir durumun
toplumu kendisine yabancılaştıracağını düşünür. Bunun için kültürel kopuşa neden olan
medeniyet değiştirme yerine kültürel sürekliliği savunur. Bundan dolayı Türkiye‟deki şekliyle
toplumsal ve sanatsal açıdan Batılılaşmaya, Batı sanatını taklit etmeye karşı çıkar. Çünkü sanat,
toplumsal tarihin ve sosyal gerçekliğin ürünüdür. Sanatçı, Batılı bir bakış açısıyla kendi
toplumunu inceleyemez. Türk sanatçısı ve insanı Doğuludur. Toplumu anlamak için onun
tarihine ve geçmişte oynadığı role bakmak gerekir. Batılı hazır reçeteler yerine toplumun kendi
gerçeklerinden hareketle geliştirilen yerli kuramlarla toplumu anlamak gerektiğini düşünen
Kemal Tahir böylece Türk toplumunun tarihsel, toplumsal ve kültürel gerçeğini ön plâna çıkarır.
Buna göre ulusal sanat da Türk tarihinin ve toplumunun gerçeklerini yansıtır (Tahir, 1990).
Türkiye‟nin gerçeklerini anlamak için Osmanlı‟nın tarihsel ve toplumsal gerçeğine bakmak
gerekir.
Halit Refiğ de 1965‟lerden itibaren “ulusal sinema” düşüncesi kavram olarak değilse bile
fikirsel olarak oluşmaya ve şekillenmeye başlar. Bu düşünceden hareketle çektiği filmlerde Türk
toplumunun ve kültürünün özgünlüğünü dile getirir. Bu dönemde Kemal Tahir ve Halit Refiğ,
Haremde Dört Kadın filminin senaryosu üzerinde çalışırlar. 1966 yılından itibaren Kemal Tahir,
Osmanlı Türk toplum yapısı üzerinde daha derinlemesine düşünmeye başlar ve Asya Tipi Üretim
Tarzı olarak gördüğü Osmanlıya ilişkin görüşlerine dayalı olarak Devlet Ana3 (1967) romanını
yazar. Kemal Tahir, Sağırdere (2006) ve Körduman (1991) romanlarında da Türkiye köyünün ve
köylüsünün toplumsal oluşumunun Batılı toplumlardan ve onu açıklayan klasik Marksist
yaklaşımdan farklı ve kendine özgü olduğunu belirtir. Türk köylüsünü gerçekçi bir şekilde ele
aldığı iki romanında da köylülerin nüfusun büyük bir çoğunluğunu oluşturduğu Türkiye‟de
köylülerin yaşama ve düşünme biçimlerini geleneklerini, göreneklerini, din anlayışlarını,
cinselliklerini ve sosyal ilişkilerini detaylı ve canlı bir şekilde gösterir. Türk köylüsünün
yaşamının Batının köylüsünden farklılığı kaçınılmaz olarak kültürel ve manevi değerlerin
farklılığını da beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Halit Refiğ de Kemal Tahir‟den
esinlenerek Türk toplumunun Batı‟dan farklı ve Batıdaki toplumsal süreçlerle karşıtlık oluşturan
bir tarihsel ve toplumsal gelişim sürecine sahip olduğunu vurgular.

3

Devlet Ana aslında 1960’lı yılların ikinci yarısında çekilemeyen bir film senaryosunun romana dönüşmüş halidir.
1999 yılında Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun 600. Yılı
münasebetiyle bir kültür hizmeti olarak Halit Refiğ’in Devlet Ana’yı filme çekmesi için girişimde bulunulur. Bunun
için Mimar Sinan Üniversitesi’ne kaynak aktarımı yapılır ve Halit Refiğ çalışmalara başlar. Ancak Kemal Tahir
Vakfı’nın telife ilişkin talepleri ve Mimar Sinan Üniversitesi’nin çeşitli bölümleri arasındaki anlaşmazlıklar
neticesinde iki yıllık bir çalışma sonuçsuz kalır ve bu proje gerçekleşemez (Akpınar, 2009:98).

�Kemal Tahir‟in yukarıda özetlenen görüşlerinden esinlenerek oluşturulan “ulusal sinema”
kavramsallaştırması belirgin olarak da bu yıllara (1967-68) tekabül eder. Halit Refiğ 1969
yılındaki Bir Türk’e Gönül Verdim filmini Ulusal Sinema örneği olarak kabul eder. Lütfi Akad,
Metin Erksan, Atıf Yılmaz gibi yönetmenler de bu tartışmalarda Halit Refiğ‟in yanında yer
almıştır. Böylece 1960‟lı yılların başında “Topumsal gerçekçi” sinema vurgusu yapan
yönetmenler, artık “ulusal sinema” kavramsallaştırmasına başvururlar ve sinemada ulusallığı öne
çıkarırlar. Toplumsal gerçekçi sinema anlayışı, Harem’de Dört Kadın filmine Antalya Altın
Portakal film Festivali‟nde 1966 yılında gösterilen tepki ile sona erer ve bu tarihten itibaren
ulusal sinema anlayışı ön plana çıkar. Buna göre, “Ulusal Sinema” anlayışı bir yandan
Türkiye‟deki yabancı sinemanın egemenliğine karşı çıkmanın bir yandan da Türkiye‟nin Batı ile
karşılaştırıldığında kendine özgü özelliklerinin sanata ve sinemaya yansıtılmasını ifade eder. Bu
anlayışın esin kaynağı hiç kuşkusuz ki Kemal Tahir‟dir (Şasa, 2010:58).
“Ulusal Sinema” kavramının ortaya çıkmasını sağlayan gelişme, Metin Erksan‟ın Susuz
Yaz filminin 1964 yılında Berlin Film Festivali‟nde büyük ödülü almasıdır. Daha önce Türk
sinemasını ciddiye almayan devlet, bu gelişme üzerine Türk sinemasına ilgi göstermiş ve I.
Sinema Şurâsı toplanmıştır. Bu şurâda yerli filmcilerle yabancı film ithalatı ve işletmesini
yapanların çıkarları da karşı karşıya gelmiştir. Çünkü ithalatçılar yerli sinemaya karşı olumsuz
bir bakış açısına sahiptiler. Dünyaya Batılılaşmacı bir çerçeveden bakan aydınların bir kesimi de
Türk sinemasını Batılı ülkelerin filmleriyle karşılaştırıp iptidai buluyorlardı. Bu durumda Batı
nedir? Batı kültürü nedir? Batı sineması nedir? ve aynı şekilde Türk toplumunun tarihsel
gelişimi, sanatı, sineması, toplumsal yapısı nedir? gibi sorular ortaya atıldı. Bu sorularla birlikte
ulusal sanat ve sinema kavramı gündeme gelmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi, Kemal Tahir‟in
Türk romanı için geliştirdiği teorik çerçeveyi Halit Refiğ‟de Türk sinemasına uygulamıştır. Bu
açıdan ulusal sinema anlayışı, esasında Klasik Marksizm‟in Türk sinemasını açıklamak için
kullanılamayacağını belirtir (Refiğ, 1999:109-11).
Ulusal Sinema 4 öncelikle Türkiye‟nin toplumsal gerçekliğini tespit etmeye çalışır.
Türkiye‟nin toplumsal yapısı nasıldır? Batı toplumlarındaki sınıfsal ilişkiler ve çelişkiler Türk
toplumunda var mıdır? Türkiye‟nin ekonomik yapısı ve üretim ilişkileri nelerdir? Temel amaç
Türk toplumunun kendi gerçekleri ve yapısıyla ilgilenmekti. Bu açıdan ulusal sinema ya da
toplumsal gerçekçi sinemanın amacı Türk toplumunun kendine özgü yanlarının neler olduğu ve
bunun film üretim süreçlerine ve film diline ve içeriklerine nasıl yansıdığını ortaya koymaktır.
Buna göre Kemal Tahir‟in görüşlerine dayalı olarak Türk toplumu kendine özgüdür. Türkiye‟de
batılı kapitalist toplumlara özgü sınıflar ve bu bağlamda yine Batılı anlamda sınıf çatışmaları
yoktur. Türkiye‟de devletin yeri, konumu ve işlevi Batılı toplumlardaki devlet aygıtından
4

Türkiye’de ulusal sinema kavramıyla zamandaş bir dönemde “milli sinema” anlayışı ortaya çıkmıştır. Millî Sinema
anlayışının o yıllardaki ilk ve tek temsilcisi Yücel Çakmaklı’dır. Kelime olarak ulusal ve millî aynı anlama geliyormuş
gibi gözükmesine rağmen siyasal olarak birbirleriyle zıt iki yönelimi ifade eder. Milli sinema ideolojik olarak
Necmettin Erbakan’ın “milli görüş” düşüncesine yaslanır. Burada millî millete gönderme yaparken ulusu değil, bir
millet olarak tüm İslâm ümmetini dile getirir. Millî olan aynı zamanda İslamî’dir. İslam ahlâkı ve İslamî değerler ön
plandadır. Din burada bütün bir yaşamın düzenleyicisi olarak görülür. Oysa ulusal sinemadaki ulus kavramı daha
sekülerdir. Ulusu, ulus devletin vatandaşları olarak görür. Dini ise kültürel bir motif olarak daha laik bir yaklaşımla
ele alır. MTTB tarafından 1970’lerin başında yapılan sinema açık oturumunda bu farklılaşma açıkça görülmektedir(
Bu konuda MTTB tarafından yapılan açık oturum kitabına bakınız).

�farklıdır. Batı toplumlarının gerçeğini yansıtan sanayi devrimi ve bunun taşıyıcısı olan iki sınıf
burjuvazi ve proletaryadır. Batıda kapitalizm öncesinde ise feodal beyler ve topraksız köylüler
arasında sınıf savaşımları yaşanmıştır. Oysa Osmanlı-Türk toplumunda böyle bir yapılanma,
ilişki ve çelişki yoktur. Dolayısıyla ulusal sinema Batılı bir kafayla Batılı toplumlara özgü sınıf
yapılarını Türkiye‟ye uygulamak değil, Türkiye‟nin Batıdan farklı ve kendine özgü tarihsel,
toplumsal ve kültürel gerçeklerine yaslanmalıdır (Türk, 2001:120).
1965 yılında kurulan Türk Sinematek Derneği‟nin5 organizasyonuyla 1966 yılında Türk
sineması toplantısı düzenlenir. Bu toplantıda Türk Solu‟ndaki bölünme daha da gün yüzüne
çıkar. Bu toplantının sonucunda yönetmenler Duygu Sağıroğlu, Metin Erksan ve Halit Refiğ,
Kemal Tahir‟e daha da yakınlaşırlar. Adı geçen her üç yönetmenin de görüşleri şu şekilde
özetlenebilir: Türk toplumu Osmanlı‟nın devamıdır. Toplumsal yapımız Batı toplumlarından
farklıdır. Türk sineması Türk toplumunun ürünü olarak içerik ve biçim açısından Batı
sinemasından farklıdır (Akşin, 1997:270).
Sinematek Derneği ise, Türk Sinemasını eleştirmekte, onun yerine İtalyan Yeni
Gerçekçiliği, Fransız Yeni Dalgası, Sovyet Sineması ve Amerikan sinemasının seçkin
örneklerini göstermektedir. Sinematekçilere göre Türk Sineması az gelişmiş bir sinemadır. Ticari
klişelere ve star sistemine dayanmaktadır. Yoz bir kitle kültürünü temsil eden ve toplumsal
eşitsizliği meşrulaştıran, sanat değeri taşımayan ve sanata karşı bir sinemadır. Dünya sinemasının
gelişmiş örnekleri evrenseldir. Buna göre ulusal sinema yaklaşımı ile sinematekçilerin
tartışmaları ulusalcıların yerlilik vurgusuna karşılık sinematekçilerin evrenselliğe vurgu
yapmaları, sinematekçilerin sınıfsal çelişki ve mücadelelerinin yerine ulusalcıların millet
kavramını koyarak sınıf çatışması yerine Kemal Tahir‟in görüşlerine dayanarak (Başgüney,
2010:89) Doğu Batı çelişkisi ve çatışmasını koymaları ve devlete bakış konularında
toplanmaktadır. Ulusalcılar sınıf çatışmasına dayanmayan Doğu toplumlarında kerim devlet
geleneği olduğunu vurgularken, Sinematekçiler devleti/sanatı/sinemayı sınıf çatışmasının aracı
olarak görmektedirler.

Ulusal Sinema Kavgası
Halit Refiğ (1971), görüşlerini Ulusal Sinema Kavgası adlı kitapta toplamıştır.
Görüşlerini Kemal Tahir‟in Doğu-Batı çelişkisi anlayışına dayandırır. Buna göre, Türk sineması
ile ilgili herhangi bir değerlendirme yapılırken sinemanın endüstriyel yapısı, izleyicisi, film dili
ve ele aldığı konular bakımından Batı sineması ile kıyaslama yapılarak değerlendirilemeyeceğini
savunur. Çünkü Osmanlı/Türk toplumunun tarihi, ekonomisi ve kültürel biçimlenişi Batı
toplumlarından farklıdır. Türk toplumunun ve insanının ulusal ve yerel değerleri, hayata bakışı,
zevk ve beğenileri Batı kültüründe yetişen insanlarınkinden farklıdır. Türk sineması bir halk
sanatıdır ve bu sanat Batıdan farklı olarak Türk toplum gerçeğini ve onun değerlerini yansıtır.

5

Sinematek Derneği, 25 Ağustos 1965’te kurulmuştur. Derneğin kurucuları Onat Kutlar, Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin
Baş, Aziz Albek, Semih Tuğrul, Tunç Yalman, Tuncan Okan, Sabahattin Eyüboğlu, Cevat Çapan, Macit Gökberk, Nijat
Özön, Muhsin Ertuğrul ve Paris Cinematheque’nin kurucusu olan Henri Langlois’tir. Langlois, Türk Sinematek’in
kurulmasında önemli katkılar sağlamıştır (Başgüney, 2010:67).

�Öncelikle Batı toplumlarının kendine özgü bir gelişim çizgisi vardır. Bu gelişim kendine
özgü belli bir üretim tarzı ve ona eşlik eden Hıristiyan kültürü tarafından şekillendirilmiştir.
Batılı toplumlar Eski Yunan ve Roma‟nın köleci düzenine, oradan feodal sisteme ve en sonunda
da kapitalist endüstriyel toplumlara doğru evrilmişlerdir. Bu sürece temel karakteristiğini veren
özel mülkiyet ve bireydir. Bu yapı burjuva toplumlarında sınıf mücadelesi tarafından
biçimlendirilir. Bu yapının sonucunda belli bir sanat ve estetik anlayışı oluşmuştur ve Batı
sineması bunu yansıtır. Bireysel mülkiyete ve birey haklarına dayanan Batı sanatının temel
konusu burjuva bireyidir. Roman ve sinema bu açıdan bireysel dram anlatma sanatıdır. Batı
sineması Batı tiyatrosuna, resmine ve romanına dayanır.
Oysa Osmanlı Türk toplumlarının evrim çizgisi Batıdan farklıdır. Köleci dönemi ve
feodaliteyi hiç yaşamamış olan Türkler, kendilerine özgü bir üretim ilişkisi ve kültürel yapıya
sahip olmuştur. Toprakta özel mülkiyet bulunmaz, devlet, her şeye egemendir. Sanayileşmemiş
olan Türk toplumunda burjuva sınıfı ve dolayısıyla işçi sınıfı da yoktur. Dolayısıyla ekonomik,
sosyal, ve kültürel açıdan farklı tarihsel gelişmelerin sonucu olan Türk toplumunun sanat, estetik
ve sinema anlayışı da Batı‟dan farklıdır. Türk toplumunda birey ve özel mülkiyet
bulunmadığından bireyin dramı, yerini toplumsal bir drama bırakmıştır. Her zaman cemaat
şeklinde yaşayan Türk toplumunda bireyin dramı değil, toplumu temsil eden tipler aracılığıyla
toplumun kültürü ve bu kültürün yansıdığı toplumsal bilinç ortaya konur. Altyapıları farklı olan
Batı toplumları ile Osmanlı toplumunun üstyapıları da farklıdır. Osmanlı toplumunda minyatür,
tuluat, orta oyunu ve karagöz vardır. Türk sineması minyatürden kaynaklı olarak iki boyutludur
ve biçim ve içerik olarak Türk insanının anlayış ve zevkine uygundur (Refiğ, 1971).
Oysa ulusal sinema tartışmalarının yaşandığı dönemde özellikle Türk Sinematek derneği
çerçevesinde bir araya gelen Batıcı aydınlar, Türk sinemasını aşağılamakta, gelişmiş Batı
sinemasının önemli filmlerini evrensel sanat ürünleri olarak alkışlamaktadır. Onat Kutlar
(1975:10-15)‟a göre uluslar toplumsal sınıflardan oluşur. Egemen ve egemenlik altındaki sınıfsal
mücadeledeki yeri, sanatçının konumunu belirler. Buna göre, Türkiye‟de yapılan sinema
kapitalist ilişkiler çerçevesinde yapılmakta ve kötü sinema örnekleri işçi sınıfının
bilinçlenmesinin önünde bir tür sosyal narkoz işlevi görmektedir (Şalom, 1969:14). Devrimci
sinemanın bu temel önermesine Halit Refiğ karşı çıkar. Onun için Halit Refiğ‟de Doğu-Batı
farklılaşması çerçevesinde Batılılaşma ve bu süreçte aydınların yabancılaşması sorununun
önemli bir yeri vardır. Özellikle evrenselci yaklaşımların sinemayı evrensel bir sanat olarak ele
almalarına karşı çıkar Halit Refiğ. O‟na göre Türk toplumu ve sineması Batılı ve Batıcı bir
kafayla anlaşılamaz. Türk sineması Batının endüstriyel, sinemasından farklı olarak bir halk
sinemasıdır. Türk sineması orta oyunu, karagöz ve kukla gibi geleneksel Türk sanatlarının bir
uzantısıdır. Endüstriyel açıdan da Türk sineması sermayeye değil, emeğe dayalıdır.

Tartışmaların Sonu

�Ulusal Sinema tartışmaları6 da 12 Askeri darbesinden sonra, sona ermiştir. Özellikle neoliberal bir ekonomi, siyaset ve kültür modeline geçmeyi ve dünya ekonomisine bağımlı bir pazar
olarak yeniden eklemlenmeyi amaçlayan 12 Eylül, ulusal kalkınma, sanayileşme ve
modernleşme çabalarından vazgeçiştir aynı zamanda. Halit Refiğ‟in Kemal Tahir‟in Yorgun
Savaşçı romanından uyarladığı aynı adlı filmin darbeyi gerçekleştirenler tarafından yakılması,
hem yakanların siyasal konumlanışını hem de ulusal sinema tartışmalarının ve arayışlarının
sonunu göstermektedir. Kurtuluş Savaşı‟nı subaylar kazandı Türk devletini subaylar kurdu diyen
Kemal Tahir‟in Yorgun Savaşçı romanından uyarlanan filmini yaktıranlar, onun yerine Yücel
Çakmaklı‟ya, Tarık Buğra‟nın “Kurtuluş Savaşı‟nı imamlar yaptı” diyen Küçük Ağa
romanından aynı adlı filmi yaptırıp TRT‟de yayınlamışlardır. Bu durum bugünkü devletin resmi
ideolojisinin ipuçlarını vermesi açısından önemlidir.
Yorgun Savaşçı ulusal sinema anlayışının en üst düzeyini ve sonunu ifade eder. Çünkü
Yorgun Savaşçı hem bütün bu tartışmaların fikir babası olan Kemal Tahir‟in bir romanı olması
hem de Türkiye Cumhuriyeti‟nin hangi şartlar altında nasıl ve kimler tarafından kurulduğunu
anlatan bir roman (ve film) olması açısından önemlidir. Çünkü bu roman doğrudan millet
egemenliğinin tarihsel süreçte nasıl oluştuğunu anlatmaktadır. Dolayısıyla uluslaşma sürecini
anlatan Yorgun Savaşçı aynı zamanda ulusal sinema anlayışının zirvesi ve sonudur. 12 Eylül
darbesinden sonra değişen koşullar sonucunda sadece Yorgun Savaşçı filmi yakılmamış, bu
yakma eylemiyle birlikte oluşan baskı ve sansür ortamında Türk filmlerinin yapım, içerik,
gösterim ve izleyici koşulları da değişmiş, sinema salonlarına Türk filmi izlemeye giden izleyici
sayısı giderek azalırken Hollywood sinemasının egemenliği daha da artmıştır. Bu dönemden
itibaren ulusal sinema kavramı ve ilgili tartışmalar toplumun gündeminden düşmüştür.

Sonuç
Kemal Tahir sadece bir romancı/yazar değil, aynı zamanda bir entelektüel olarak Türk
düşünce dünyasını ve bu arada Türk sinemasındaki düşünsel tartışmaları da derinden
etkilemiştir. Türk tarihini, toplumunu, kültürünü, insanını kendine özgü bir yaklaşımla anlama ve
açıklama çabasına girişmiştir. Kemal Tahir, günümüz toplumunun ekonomik, siyasal, kültürel ve
düşünsel anlamda nasıl biçimlendiğini anlamak için tarihe başvurmak gerektiğini belirtmiştir. Bu
yaparken de Batılılar tarafından geliştirilen birtakım hazır şema ve formüllerin Türk toplumunu
ve kültürünü anlamaya ve açıklama yetmeyeceğini, kendi sorunlarımızı ve kurumlarımızı
anlamak için bugünü biçimlendiren tarihsel yapılara ve gelişmelere bakmak gerektiğini
vurgulamıştır. Yani güncel olayların tarihsel bir bağlamı olduğuna vurgu yapmıştır. Kemal
Tahir‟in Türk edebiyatı için savunduğu görüşlerinden etkilenen Halit Refiğ, Türk sinemasına
ilişkin görüşlerini Kemal Tahir‟in tarih ve toplum tezlerine dayandırmıştır. Buna göre her
6

Halit Refiğ’in Kemal Tahir’in görüşlerine dayanarak geliştirdiği, halk sineması, ulusal sinema
kavramsallaştırmalarına yönelik en sert eleştirilerden birisi Nijat Özön tarafından yapılmıştır. Özön (1995:186-228)
bu kavramsallaştırmaları ham, olgunlaşmamış, yapay, tutarsız, yapılan filmlere yansımamış çabalar olarak görür.
Özön’e göre, ulusal sinemacıların kendi aralarında tanım ve görüş birliği (biçim ve içerik açısından) yoktur. Ulusal
sinemacıları Kemal Tahir’in deney fareleri olarak yaftalayan Özön’ün sahte kuram ya da kuram sahteciliği olarak
değerlendirdiği bu çabalar, o dönemin koşullarında sinema endüstrisi dışında kalmamak ve dikkat çekmek için
yapılan birtakım atraksiyonlardır.

�ülkenin ve toplumun tarihsel gelişimi ve gerçekleri birbirinden farklıdır. Bu farklılıklar ülkelerin
sinemalarını da etkiler.
Toplumların sanatları, onların kültürlerine ve geleneklerine yaslanır. Toplumların gelenekleri ve
kültürleri de onların tarihsel gelişimlerinin ürünüdür. Kemal Tahir özelinde roman, Halit Refiğ
özelinde de sinemada gerek biçim gerekse de içerik olarak Türk tarih ve kültür geleneğinden
faydalanmanın gerekliliği ve önemi ortaya çıkmaktadır. Türk toplumunun sanatı (edebiyatı ve
sineması) Türk tarihinin ve kültürünün bir izdüşümüdür. Bu açıdan Kemal Tahir romanlarıyla,
Halit Refiğ de filmleriyle Türk düşünce, sanat ve kültür dünyasını etkilemiş iki önemli
düşünürdür.

Kaynakça
Akşin, Sina (1997). “Düşünce Tarihi (1945 Sonrası)”. Türkiye Tarihi-5: Bugünkü Türkiye
(içinde). Yayın Yönetmeni: Sina Akşin. 2. Basım. İstanbul: Cem Yayınları.
Armağan, Mustafa (Haz.) (2003). Hilmi Yavuz ile Doğu’ya ve Batı’ya Yolculuk. İstanbul: Ufuk
Kitapları.
Başgüney, Hakkı (2010). Türk Sinematek Derneği-Türkiye’de Sinema ve Politik Tartışma.
İstanbul: Libra.
Berkes, Niyazi (1972). 100 Soruda Türkiye İktisat Tarihi (1. Cilt). 2. Baskı. İstanbul: Gerçek
Yayınevi.
Kayalı, Kurtuluş (2010). “Sonuç Niyetine: Kemal Tahir: Tarihçi, Sosyolog, Romancı”. Bir
Kemal Tahir Kitabı: Türkiye’nin Ruhunu Aramak (içinde). Derleyen: Kurtuluş Kayalı. İstanbul:
İthaki. Ss.: 199-207.
Kutlar, Onat (1975). “Toplumcu ve Gerçekçi Bir Sinema Sanatı İçin Teorik Alanın Gözden
Geçirilmesi Amacıyla İlk Notlar”. Birikim. Cilt: 1. No:1. Mart.
Lukacs, George (1986). Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı. Çeviren: Cevat Çapan. 4. Baskı. İstanbul:
Payel.
MTTB Sinema Kulübü Milli Sinema Açık Oturumu (1973). İstanbul: MTTB Yayını.
Özön, Nijat (1995). Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları. 1. Cilt. Ankara: Kitle.
Refiğ, Halit (2012). “Filmlerimi Seyirciyi Etkilemek İçin Yaptım”. Bir Yorgun Savaşçı Halit
Refiğ (içinde). Hazırlayan: Ahmet Toklu. İstanbul: Sepya Yayıncılık. Ss.: 23-38.
Refiğ, Halit (2009). “Batı‟da Kabul Gören Bütün Türk Filmleri Anti-Ulusalcıdır”. 10 Yönetmen
ve Türk Sineması (içinde). Hazırlayan: Ertekin Akpınar. İstanbul: Hayalet Kitaplığı. Ss.: 77-98.
Refiğ, Halit (1999). “Türk Aydınının Batı ile Hesaplaşması”. Sinemayı Sanat Yapanlar (içinde).
Görüşen: Işık Yenersu. Ankara: TRT Yayınları. Ss.: 101-120.

�Refiğ, Halit (1971). Ulusal Sinema Kavgası. İstanbul: Hareket Yayınları.
Refiğ, Halit (1968). “Hasta Sinemamızın Contürkleri: Gerçekçilik Üzerine”. Papirüs. No: 22.
Ss.: 17-23.
Refiğ, Halit (1967). “Batılılaşma ve Halk Sineması Üzerine”. Yön. 20 Ocak. Sayfa:14.
Refiğ, Halit (1965). “Türk Sineması Nedir? Sinemamızın Kökenleri I”. Sinema 65. No: 2. Şubat.
Ss.: 7-9.
Refiğ, Halit (1965i). “İç Göç: Gurbet Kuşları ile İlgili Bir Açıklama”. Sinema 65. No: 2. Şubat.
Ss.: 14-16.
Şalom, Jak (1969). “Devrimci Bir Sinema Nasıl Olmalıdır?”. Ant. No: 132. 8 Temmuz.
Şasa, Ayşe (2010). Yeşilçam Günlüğü. 3. Baskı. İstanbul: Küre Yayınları.
Tahir, Kemal (2006). Sağırdere. İstanbul: İthaki.
Tahir, Kemal (2005). Yorgun Savaşçı. İstanbul: İthaki.
Tahir, Kemal (2005a). Esir Şehrin Mahpusu. İstanbul: İthaki.
Tahir, Kemal (2005b). Yol Ayrımı. İstanbul: İthaki.
Tahir, Kemal (2001). Kurt Kanunu. İstanbul: Tekin Yayınevi.
Tahir, Kemal (1991). Körduman. İstanbul: Adam Yayınları.
Tahir, Kemal (1990). Notlar/Sanat/ Edebiyat. Yayına Hazırlayan Cengiz Yazoğlu. İstanbul:
Bağlam Yayınları.
Tahir, Kemal (1971a). Devlet Ana. Cilt-1. 3. Basım. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Tahir, Kemal (1971b). Devlet Ana. Cilt-2. 3. Basım. Ankara: Bilgi Yayınevi.
Toprak, Zafer (1986). “Türkiye‟de Çağdaş Tarihçilik (1908-1970)”. Türkiye’de Sosyal Bilim
Araştırmaları’nın Gelişimi (içinde). Derleyen: Sevil Atauz. Ankara: Türk Sosyal Bilimler
Derneği Yayını. Ss.: 431-438.
Türk, İbrahim (2001). Halit Refiğ: Düşlerden Düşüncelere Söyleşiler. İstanbul: Kabalcı
Yayınları.
Yavuz, Hilmi (1977). “Kemal Tahir ve Marksizm”. Toplum ve Bilim. Yaz. No: 2. Ss.: 65-69.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11834">
                <text>2299</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11835">
                <text>ROMANCI KEMAL TAHİR’İN BİR DÜŞÜNÜR OLARAK TÜRK SİNEMASINA İLİŞKİN KURAMSAL TARTIŞMALARA KATKISI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11836">
                <text>YAYLAGÜL, Levent </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11837">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Türk Sineması, Kemal Tahir, Halit Refiğ.  ÖZET  Kemal Tahir, Türk edebiyatının önde gelen yazarlarından birisidir. 1930’lı yıllarda başlayan sanat yaşamı özellikle 1950’li yıllardan itibaren yazdığı romanlarla ölüm tarihi olan 1973 yılına kadar çok yoğun bir şekilde geçmiştir. Bir anlamda Türk edebiyatının belli bir döneminin başat figürlerinden birisi olarak döneminin edebiyatını derinden etkilemiştir. Kemal Tahir sadece bir yazar değil, aynı zamanda büyük bir fikir ve düşünce adamıdır da. Romanlarını daha çok fikirlerini dile getirmek, topluma, tarihe, kültüre, insana dair temel yaklaşımlarını ortaya koymak için kullanmıştır. Özgün fikirleriyle sadece Türk edebiyatını değil, Türkiye’nin bilim ve politika dünyasını da etkilemiştir. Bu etkilemelerin uzandığı alanlardan birisi de Türk sinemasıdır. Kemal Tahir hem yazmış olduğu özgün senaryolar hem de filme alınan öykü ve romanlarıyla Türk sinemasına katkıda bulunmuştur. Bunun dışında Kemal Tahir’in asıl etkisi Halit Refiğ, Metin Erksan, Lütfi Akad, Duygu Sağıroğlu, Atıf Yılmaz gibi Türk sinemasının önde gelen yönetmenlerini düşünsel anlamda da etkilemesidir. Özellikle 27 Mayıs hareketinden sonra Türkiye’deki düşünce dünyasında kristalize olmaya ve ayrışmaya başlayan toplum görüşleri o dönemde Türk sinemasında yaşanan kuramsal tartışmaları da etkilemiştir. Özellikle Halit Refiğ, Halk Sineması ve Ulusal Sinema tartışmalarında Kemal Tahir’in düşünce dünyasından ve görüşlerinden etkilenmiştir. Türk toplumunun maddi ve düşünsel özgünlüklerine vurgu yapan Kemal Tahir, Türk sinemasının kuramsal açıdan da biçimlenişine katkıda bulunmuştur. Bu bağlamda bu bildirinin amacı, Kemal Tahir’in tarih ve toplum görüşleri çerçevesinde Halit Refiğ’in dünya görüşünün ve sinema anlayışının oluşmasındaki düşünsel katkılarını tarihsel bir yaklaşımla nitel olarak analiz etmektir. Bunun için öncelikle Kemal Tahir’in tarih ve toplum görüşü ele alınmakta daha sonra bu görüşlerin sinema anlayışını nasıl etkilediği, Halit Refiğ tarafından geliştirilen “Halk Sineması” ve “Ulusal Sinema” gibi kuramsal yaklaşımlar çerçevesinde irdelenmektedir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11838">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11839">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11840">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11841">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1476" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1938">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/15cf2f37b30581f929984d0a353e74cc.docx</src>
        <authentication>1fc86f377ee82931853b8034f809c43e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1939">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ca63bf79101ddd23f4c1ff402205955b.pdf</src>
        <authentication>54cd8326852daf5e9c1ff9486cd85b8f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11833">
                    <text>İSMAİL HABİP SEVÜK’ÜN BİLİNMEYEN BİR ESERİ: TARİH-İ EDEBİYAT-I
OSMANİYE ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Halil İbrahim YAKAR
Gaziantep Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Gaziantep
/ Türkiye
Anahtar Kelimeler: İsmail Habib, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye.
ÖZET
İsmail Habip Sevük Cumhuriyet döneminde yayımlanan ilk edebiyat tarihi yazarı olarak
kayıtlara geçmiş bir yazardır. Genellikle yeni Türk edebiyatı çalışmaları ile tanınan yazarın
yayımlanmış 17 eseri vardır. Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye adıyla Osmanlı Türkçesiyle kaleme
aldığı eseri, yazar hakkında yayımlanmış makale ve kitaplarda geçmemektedir. Üzerine yapılan
yüksek lisans ve doktora tezlerinde de bu eserden bahsedilmemektedir. Bu bildiri de Milli
Kütüphane Yz A 9256 numarada kayıtlı ve 79 varaktan meydana gelen yazma eser tanıtılacak ve
eser üzerine edebiyat tarihi bağlamında bir değerlendirme yapılacaktır. Eser “Fatih Devrinde
Terakkiyat-ı Fikriye Ve Medeniye” başlığı altında Fatih devri Osmanlı edebiyatının geniş bir
tahlili ile başlamaktadır. Daha sonra Ahmet Paşa, Sinan Paşa, Cem Sultan, Hamdullah Hamdi,
Necati Bey, Zati ve Fuzuli hakkında kapsamlı açıklamalar yapılmaktadır. Hayat-ı edebiyyesi,
hayat-ı şahsiyyesi başlıkları altında şairlerin biyografi ve eserlerinden bahsedilmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11825">
                <text>2212</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11826">
                <text>İSMAİL HABİP SEVÜK’ÜN BİLİNMEYEN BİR ESERİ: TARİH-İ EDEBİYAT-I OSMANİYE ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11827">
                <text>YAKAR, Halil İbrahim </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11828">
                <text>Anahtar Kelimeler: İsmail Habib, Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye.  ÖZET  İsmail Habip Sevük Cumhuriyet döneminde yayımlanan ilk edebiyat tarihi yazarı olarak kayıtlara geçmiş bir yazardır. Genellikle yeni Türk edebiyatı çalışmaları ile tanınan yazarın yayımlanmış 17 eseri vardır. Tarih-i Edebiyat-ı Osmaniye adıyla Osmanlı Türkçesiyle kaleme aldığı eseri, yazar hakkında yayımlanmış makale ve kitaplarda geçmemektedir. Üzerine yapılan yüksek lisans ve doktora tezlerinde de bu eserden bahsedilmemektedir. Bu bildiri de Milli Kütüphane Yz A 9256 numarada kayıtlı ve 79 varaktan meydana gelen yazma eser tanıtılacak ve eser üzerine edebiyat tarihi bağlamında bir değerlendirme yapılacaktır. Eser “Fatih Devrinde Terakkiyat-ı Fikriye Ve Medeniye” başlığı altında Fatih devri Osmanlı edebiyatının geniş bir tahlili ile başlamaktadır. Daha sonra Ahmet Paşa, Sinan Paşa, Cem Sultan, Hamdullah Hamdi, Necati Bey, Zati ve Fuzuli hakkında kapsamlı açıklamalar yapılmaktadır. Hayat-ı edebiyyesi, hayat-ı şahsiyyesi başlıkları altında şairlerin biyografi ve eserlerinden bahsedilmektedir</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11829">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11830">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11831">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11832">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1475" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1934">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/df29c8f4a7226b59e6a0dfc85b38db1b.docx</src>
        <authentication>96014f7499c2f1d91f3563fa0cbc6e1a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1935">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/754224bd7381c3e8625c918834e764fb.pdf</src>
        <authentication>a673ea017474cc9cab1461cdb4929cc5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11823">
                    <text>DEDE KORKUT DESTANLARINDA GEÇEN DEYİMLER VE ATASÖZLERİ
Hanifi VURAL
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Tokat /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Dede Korkut Destanları, kalıp sözler, deyim ve atasözleri.
ÖZET
Türkçenin ve Türk Edebiyatının önemli başyapıtlarından biri olan Dede Korkut
Destanları aynı zamanda sözlü anlatım geleneğimizin de en zengin içerikli metinlerindendir.
Türkçe konuşulan geniş bir coğrafyada asırlar boyu dilden dile dolaşan bu anlatıları zengin kılan
iki önemli unsurdan birincisi muhtevası, diğeri ise dilidir. Yarı mensur yarı manzum bu
hikâyelerde geçen kalıp sözler anlatıma şiirsel bir hususiyet kazandırarak bunların daha çok
anlatılmasına/okunmasına aracılık etmiştir. Bu bildiride destanlardaki kalıp sözlerden deyimler
ve atasözleri ele alınıp incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1936">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/806141d2f5a099301db0c60e368824a8.docx</src>
        <authentication>e0353eb6fe13a096d998d1650b32a204</authentication>
      </file>
      <file fileId="1937">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/96c0eb943b08ba3bebec93d92d0243fd.pdf</src>
        <authentication>d180b122ed47ff7de690f638b11b9627</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11824">
                    <text>DEDE KORKUT DESTANLARINDA GEÇEN ATASÖZLERİ
ÜZERİNDE BİR İNCELEME
Hanifi VURAL1

Özet
Türkçenin ve Türk Edebiyatının önemli başyapıtlarından biri olan Dede Korkut
Destanları aynı zamanda sözlü anlatım geleneğimizin de en zengin içerikli metinlerindendir.
Türkçe konuşulan geniş bir coğrafyada asırlar boyu dilden dile dolaşan bu anlatıları zengin
kılan iki önemli unsurdan birincisi muhtevası, diğeri ise dilidir. Yarı mensur yarı manzum bu
hikâyelerde geçen kalıp sözler anlatıma şiirsel bir hususiyet kazandırarak bunların daha çok
anlatılmasına/okunmasına aracılık etmiştir. Bu bildiride destanlardaki kalıp sözlerden
atasözleri ele alınıp incelenecektir.
THE PROVERBS AND IDİOMS İN DEDE KORKUT EPİCS

Abstract
One of the notable works of Turkish Language and Literature, Dede Korkut Epics are
also the largest in conception and implication of all the tradition of oral literature. The content
and language of the work are two prominent components that enrich the narratives which are
the products of oral literature in Turkish language which covers a wide geographical area.
Formulaic sequences in the stories written both in verse and prose add poetic features to the
expression. Therefore, these stories gained wide acceptance. In this study, the idioms in the
epics will be examined considerably.

Giriş
Türkçenin ve Türk Edebiyatının önemli başyapıtlarından biri olan Dede Korkut Destanları
aynı zamanda sözlü anlatım geleneğimizin de en zengin içerikli metinlerindendir. Türkçe konuşulan
geniş bir coğrafyada asırlar boyu dilden dile dolaşan bu anlatıları zengin kılan iki önemli unsurdan
birincisi muhtevası, diğeri ise dilidir. Yarı mensur yarı manzum bu hikâyelerde geçen kalıp sözler
anlatıma şiirsel bir hususiyet kazandırarak bunların daha çok anlatılmasına/okunmasına aracılık
1

Prof.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi,
hanifi.vural@gop.edu.tr

�etmiştir. Bu yönüyle Dede Korkut Destanları Türkçenin işlenip gelişmesinde önemli bir katkıya
sahiptir denebilir. Anlatılardaki atasözlerine geçmeden önce bu yapıların dil için önemlerine
değinmekte yarar gördük:
Atasözlerinin Dildeki Yeri ve Önemi

Türkçe Sözlük atasözlerini, “Uzun deneme ve gözlemlere dayanılarak söylenmiş ve
halka mal olmuş öğüt verici nitelikte söz, darbımesel.” (TS 2009: s. 140) diye tarif eder.
Dikkat edilirse bu tanımda atasözlerinin iki önemli yönüne vurgu yapılmıştır: Uzun deneme
ve gözlemlere dayanmaları ve halka mal olarak kalıplaşmaları. Durum böyle olunca,
atasözleri anlatım ve üslup oyunlarına ve çok anlamlılığa pek yer vermez. (Boratav
1988:s.118)
Zaman zaman deyimle karıştırılan atasözleri için Ebüzziya Tevfik, “Bir olayı veya bir işi
temsil yoluyla anlatmakla beraber bir hükmü de anlatır” diye tarif etmiş; tâbir (deyim) için “bir hâli
tasvir eder, atasözündeki hüküm bulunmaz” demiştir. Ayrıca, Şinasi‟nin bu iş için bir ayrım
yapmadığını, iki çeşidi de bir arada toplamış olduğundan kendisinin de bu usule dokunmadığını
belirtmiştir.(ÖZÖN, 1952: s.VII).
Bu türü gerek yazılı gerekse sözlü anlatımda önemli kılan iki husus vardır:
1. Kültürel bilginin muhafazası ve aktarımı
2. Anlatımı kuvvetlendiren ve süsleyen öğeler olması.
Eski zamanlarda göçebe bir toplum olarak yaşayan Türklerde sözlü edebiyat hayli güçlüydü.
Kültürel bilginin muhafazası ve gelecek nesillere aktarılması, genellikle manzum parçalarla
sağlanmaya çalışılmıştır. Bunun nedeni manzum metnin, ölçülü, kafiyeli ve sanatlı olmasından dolayı
akılda daha kalıcı olmasıdır.
Atasözleri de kültürel bilginin muhafazasında ve gelecek nesillere aktarılmasında önemli
görevler üstlenmişlerdir. Çünkü bunlar, bir dili konuşan toplumun dünya görüşünü, yaşam biçimini,
çevre koşullarını, gelenek, görenek ve inançlarını, önem verdiği varlık ve kavramları, o toplumun
düşünce biçimini, hatta nükte ve buluşlarını ortaya koyan, dilbilim açısından olduğu kadar yazın ve
halkbilim açısından da önemli olan sözlerdir.(AKSAN, 2003: s.91). Yüzlerce yıl ait olduğu toplum
tarafından kullanılarak kalıplaşmış bu sözler, o toplumun kültür birikimi sonucunda oluşmuştur.
Yüzyıllardan süzülerek zamanımıza kadar gelmiş, bu yüzden uzun bir deneme zamanı geçirmiş,
kalabilenler sade anlamlı fakat sağlam gerçekli sözler olmuştur.(ÖZÖN, 1952: s.VI).
Atasözleri için dilin en ekonomik kullanım şekli de diyebiliriz. Çünkü bu türlerde az kelime ile
çok şey anlatmak temel kuraldır. Anlatım kolayca hatırda kalacak şekilde teşekkül eder. Onlarda tek
bir fazla kelime görülmez.

�İnsanoğlu, duygu ve düşüncelerini doğru bir şekilde ve her defasında aynı etkiyi uyandırarak
anlatmak ister. Etkili ve kalıcı bir ifadenin de en önemli şartlarından biri kısalıktır. İnsan zihni ifade
sırasında çok zamanda az kuvvet sarf etmek yerine az zamanda çok kuvvet sarf etmeyi tercih eder.
(Özdem, 2000) Nitekim bir atasözü veya deyim, sayfalar dolusu anlatımdan daha etkili olabilir kimi
zaman.
Anlatımı kuvvetlendiren diğer bir husus da bu türlerde seçilen kelimelerdir. Atasözlerinde
genellikle olay ve durumların somutlaştırılması söz konusudur. Bu nedenle de ağırlıklı olarak somut
kelimeler tercih edilmiştir. Kelimelerin soyut ve somut olması da etkili bir anlatımda önemlidir. İnsan
zihninde bir kelimenin taşıdığı anlam ne kadar soyutsa, o kadar kuvvetsizdir.
Aynı zamanda doğada, kulağa hoş gelen pek çok ses olduğu gibi dilde de duygu ve
düşüncelerin sözle ifadesinde, güzel ve çirkin bulunan söylemler vardır. (ÖZDEM, 2000:s.130)
atasözlerinde sanatların çokça kullanılması da anlatımda bir ritim ve ses uyumu yaratarak sözü çekici
kılar.
Kısaca ifade edecek olursak; atasözleri yerinde kullanıldığı vakit, bazen sayfalar dolusu
anlatımdan daha etkili olabilirler. Anlamı hepimizce malum olan bu tür, meramımızı kolay ve etkili bir
şekilde anlatmada bize yardım eder.
Kalıp sözler bakımından pek zengin olan Türkçemiz, tarih sahnesinde görünür olma süreci çok
eskiye dayanan, geniş bir coğrafyada varlığını sürdüren ve imparatorluk kurmuş olan bir milletin dili
olarak oldukça zengindir, bir kültür hazinesidir âdeta. Bu zenginliğin oluşumunda hem sözlü hem de
yazılı kaynakların katkısı büyüktür. Aslında şifahî kültürümüzün önemli bir unsuru olan Dede Korkut
Destanları, geç bir dönemde yazıya geçirilmiş olmalarına rağmen, Türkçe konuşulan hemen her yerde
anlatılagelmiş, dil zenginliğini bu anlatılan yerlere yansıttığı gibi buralardan da bünyesine kimi önemli
unsurlar katmıştır.
Dede Korkut Destanlarının yarı manzum metinleri kalıp sözler bakımından çok sayıda farklı
örnekler içermektedir. Bu anlatıların bu yönleriyle dilimizi besleyip geliştirdiğini düşünmekteyiz. Zira,
dilden dile anlatılagelen ve obadan obaya, yöreden yöreye dolaşan bu hikâyelerde geçen bu kalıp
sözler, Türkçenin gelişerek zenginleşmesine önemli bir katkı sağlamıştır. Bunlardan atasözlerinin ve
atasözü değerindeki ifadelerin ufak tefek farklılıklarla bugün hâlâ kullanılıyor olması söz konusu
düşüncemizi desteklemektedir. Destanları baştan sona tarayarak tespit edebildiğimiz atasözlerinden
örnekleri liste hâlinde verdikten sonra bunlarda yer alan Türk yaşayış tarzının izlerini ve bu
atasözlerinin günümüze yansımalarını örnekler vererek inceledik.

�1. DEDE KORKUT DESTANLARI’NDA GEÇEN ATASÖZLERİ
Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğlan babadan görmeyince sufra çekmez (s.74)2
Oğul atanun yetüridür, iki gözünün biridür.
Devletlü oğul kopsa ocağınun közidür.
Oğul dahı neylesün baba ölüp mal kalmasa.
Baba malından ne fayda başta devlet olmasa (s.74)
Oğul kimden olduğun ana bilür (s. 75)
At ayağı külük ozan dili çevik olur (s.186)
Kara eşek başına uyan ursan katır olmaz (s.74)
Karavaşa ton geyürsen kadın olmaz (S.74)
Eski panbuk bez olmaz, karı düşmen dost olmaz (s.74)
Ata adını yorıtmayan hoyrat oğul ata bilinden ininçe inmese yig, ana rahmine düşünce
doğmasa yig (S.74)
Ata adın yorıdanda devletlü oğul yig (S.74)
At yimeyen acı otlar bitince bitmese yig (S.74)
Adam içmez acı sular sızınca sızmasa yig (S.74)
Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz (S.74)
Yapağulu gökçe çemen güze kalmaz (S.74)
Padişahlar Tanrı‟nın gölgesidir (S.218)
Ezelden yazılmasa kul başına kaza gelmez(S.73)
Ecel vade virmeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıhan can girü gelmez (S.73)
Bir yiğidin kara dağ yumrısınca malı olsa yığar direr taleb eyler nasibinden artuğın
yiyebilemez (S.73)
Urlaşuban sular taşsa deniz dolmaz (S.73)
Kimsenin rızkını yemedin (S.204) (kimse kimsenin rızkını yiyemez)
Konuğu gelmeyen kara evler yıkılsa yig (S.74)
Tekebbürlük eyleyeni tanrı sevmez (S.73)
Könlin yüce tutan erde devlet olmaz(S.73)
Öğünmek avratlara bühtandır, öğünmekle avrat er olmaz (S.197)
Uzun yaşun uçı ölümdür (S.233)
Big erenler esen olsa oğlı doğar (S.170)
Kara koç atlar esen olsa kulun doğar, kaytabanda kızıl deve esen olsa torum verür (S.170)
Gitdükde yirün otlakların geyik bilür (s.75)
Gögez yerler çemenlerin kulan bilür (s..75)
2

Atasözleri, Muharrem Ergin’in Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan (2009) Dede Korkut Kitabı adlı
çalışmadan alınmıştır.

�Ayrı ayrı yollar izin deve bilür(s..75)
Yedi dere kohuların dilkü bilür(s.75)
Erin ağırın yignisin at bilür, ağır yükler zahmetin katır bilür (s..75)
Ne yirde sızılar var ise çeken bilür(s.75)
Gafil başın ağrısın beyni bilür (S.75)
Er cömerdin er nakesin ozan bilür(S.75)
Dün ile karvan köçdügin turgay bilür(S.75)
Çalıp keser öz kılıcı muhannetler çalınca çalmasa yig (S.74)
Allah Allah dimeyince işler onmaz. (S.73)
Kadir Tanrı virmeyince er bayımaz. (S.73)
Yayan erin ümidi olmaz (Ergin,2009: 130)
Kara polad öz kılıcın çalmayınca karım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz (S.74)
Yalan söz bu dünyede olunça olmasa yig (S.74)
Kül tepecik olmaz, güyegü oğul olmaz (S.74)
Yâd oğlı saklamakla oğul olmaz. (S.73)
Sarp yorır iken kazılık ata namert yigit binebilmez, binince binmese yig (S.74)
Çalabilen yigide ok ile kılıçtan bir çomak yig (S.74)
Eyegülü ulalur kaburgalu büyür (S.81)
2.DEDE KORKUT DESTANLARINDA GEÇEN ATASÖZLERİNDE TÜRK YAŞAYIŞ
TARZININ İZLERİ

Atasözleri, gözlem ve deneyimlerin ve kültürel bilginin dile yansıyan aktarımları olmaları
bakımından millî bir renk taşırlar ve dolayısıyla aidiyetleri vardır. Bu açıdan baktığımızda bütün
atasözlerimizde olduğu gibi, Dede Korkut‟takilerin de bizim hayat felsefimizi, dünya görüşümüzü
dilde sistemleştirdiklerini görürüz. Bu destanlarda geçen atasözleri ve atasözü değerindeki ifadeler,
tarih içinde süzülerek gelmiş, birikmiş, zamanla olgunlaşmış ve „halkın hikmeti‟ne dönüşmüş birer
hayat kılavuzu konumundadır. Hayatın bu yol işaretlerini konularına göre tasnife çalıştık:

Anne-baba rehberliği
İnsan yavrusu için ilk usta, ilk eğitici, ilk rehber, ilk kılavuz annedir, babadır. Çocuğun
onlardan öğrendikleri paha biçilmez değerlerdir. Bazı şeyler anneden babadan
öğrenilmeyince kolay kolay davranış düzeyine çıkmaz:
Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğlan babadan görmeyince sufra çekmez.
Değişmezlik

�Hayat yolculuğu zor veya rahat da olsa sonuçta önemli bir durağa götürür. Bu, tecrübe
durağıdır. Orada bir bakıma kesin bilgiye ulaşılır. Değişmezlerin, dönüşmezlerin sınırları fark
edilir. Artık ısrar edilmez.
Kara eşek başına uyan ursan katır olmaz.
Karavaşa ton geyürsen kadın olmaz.
Eski panbuk bez olmaz, karı düşmen dost olmaz.
Gelip geçicilik
Üzerinde yaşadığımız dünyanın kendisi ve içindekiler kalıcı değil, geçicidir.
Karşılaşılan durumlar, yaşanılan anlar güzel veya çirkin olabilir ama bunlara ne çok sevinmeli
ne de yerinmeli çünkü gelip geçicidirler:
Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz.
Yapağulu gökçe çemen güze kalmaz.
İktidar
Türklerde hakanların, yöneticilerin kutsal bir tarafı vardır. Bunlar kimi zaman tanrının
temsilcisi, kimi zaman da oğludur. İslam‟dan önce hükümdarlar tanrıya benzetiliyor, tanrıdan
geldiğine ve onun gibi tek olduğuna inanılıyordu (Önal 2009:61). İslam dairesine geçişten
sonra bu inanç değiştiyse de tamamen yok olmadı, devlete ve devleti en tepede temsil eden
padişaha asırlar boyu bir kutsiyet atfedildi. Dede Korkut‟ta bu durum çok nettir:
Padişahlar Tanrı’nın gölgesidir.

Kaza-kader ve ölüm
Türk yaşama biçiminde ölüm de doğum kadar gerçektir, sahicidir. Er meydanları,
savaş cepheleri milletimizin bu inancına bilcümle şahittir. Kaza ve kadere inanma noktasında
bir sıkıntısı olmayan bu millet ölümden de korkmamıştır. Kadere inanmış, kederden emin
olmuştur.
Ezelden yazılmasa kul başına kaza gelmez.
Ecel vade virmeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıhan can girü gelmez.
Uzun yaşun ucı ölümdür.
Gelimli gidimli dünya
Sonucu ölümlü dünya.

�Nasip/ Kanaatkarlık

Çalışıp çabalamak, geliştirip gelişmek elbette ki insan tekinin ırak durmayacağı bir
husustur. Ancak bütün bunlar yapılırken, hesap kitap tutulurken göz önünde bulunmayan bir
değeri, kısmeti de işleme dâhil etmek gerekir.
Bir yiğidin kara dağ yumrısınca malı olsa yığar direr taleb eyler nasibinden artuğın
yiyebilemez
Urlaşuban sular taşsa deniz dolmaz
Allah Allah dimeyince işler onmaz
Kadir tanrı virmeyince er bayımaz

Misafir/misafir-perverlik
Misafirperverlik milletimizin herkesçe malum olan bir hasletidir. Misafire izzet ve
ikram esastır. Gösterilen yakınlık misafirin kendisini güvende hissetmesine aracılık eder.
Anadolu‟da “Şöhret için keskin kılıç ve kırk sofra gerekir” derler. Dolayısıyla yiğitlik ve
cömertlik vazgeçilmezlerimizdendir:
Konuğu gelmeyen kara evler yıkılsa yig

Nefis-benlik-tevazu
Kalbin fenaya, kötüye, çirkine meyleden duygularının adıdır nefis. Nefsin benlik
davası vardır ve bu da onu tekebbüre sevk eder. Tekebbür büyüklenmektir, kendiyle
övünmek, kendini hakikat zannetmektir. Kişioğluna tekebbür değil, tevazu yakışır:
Tekebbürlük eyleyeni Tanrı sevmez
Gönlin yüce tutan erde devlet olmaz
Öğünmek avratlara bühtandır, öğünmekle avrat er olmaz
At işler er öğünür

Sağlık
Bütün eski topluluklarda olduğu gibi, Türklerde de sağlık alanında ihtiyaç duyulan
tedavi yolları geliştirilmiş, tıp alanına dâhil edilebilecek birçok yöntem oluşturulmuştur.
Güçlü fertler, kudretli topluluklar sağlıklı olabildikleri oranda var olabilmişlerdir.
Big erenler esen olsa oğlı doğar
Kara koç atlar esen olsa kulun doğar
Kaytabanda kızıl deve esen olsa torum verür

�Tecrübe
Malum olduğu üzere herkes her şeyi bilmez. Bir şeyi en iyi, yapan, yaşayan, zevk eden
bilir. Bu hakikatin bilinmesi rol karmaşasına ve kargaşasına engel olur. Korkut Ata
destanlarda bu gerçeğe sık sık vurgu yapmaktadır:
Gitdükde yirün otlakların geyik bilür
Gögez yerler çemenlerin kulan bilür
Ayrı ayrı yollar izin deve bilür
Yedi dere kohuların dilkü bilür
Erin ağırın yignisin at bilür, ağır yükler zahmetin katır bilür
Ne yirde sızılar var ise çeken bilür
Gafil başın ağrısın beyni bilür
Dün ile karvan köçdügin turgay bilür

Ümit/beklenti
Karşılıksız beklenti, mesnetsiz ümit kişiyi iyi bir sonuca ulaştırmaz. Atalarımız hayatı
yaşamak adına ham hayallerle vakit geçirmemiş, tarih sahnesinde emin adımlarla
yürümüşlerdir.
Yayan erin ümidi olmaz

Varlık-fayda ilişkisi
Atalarımız Batılı anlamda pragmatist olmasalar da bir işi, bir eylemi gerçekleştirirken
daha çok sonuca odaklanmışlardır. Akıbetin akamete uğramaması esas alınmıştır. Diğer bir
ifadeyle faydasız amelden ırak durmaya çalışmışlardır.
At yimeyen acı otlar bitince bitmese yig
Adam içmez acı sular sızınca sızmasa yig
Yalan
Yalan, hakikate haksızlıktır, fıtratı/yaratılışı inkârdır. Fertleri cemiyet hâline getiren
sosyal doku yalanı kaldırmaz. Tarih sahnesinde büyük bir millet olmamız doğrunun, adaletin
hizmetinde olmamızın etkisi büyük olmalıdır.
yalan söz bu dünyede olunça olmasa yig
Yerini tutmak

�“Fıtrî karagözlülük sun‟î karagözlülük gibi değildir.” diye güzel bir söz vardır.
Sonradan olanlar, yapılanlar asılların yerine geçemez. Sahih ve sahici olmaklık aslolana göre
davranmayı gerektirir:
Kül tepecik olmaz, güyegü oğul olmaz

Yiğitlik/mertlik/namertlik
Türk yaşayış biçiminin en biçimli, belirgin damarı cengâverlik, yiğitlik, kahramanlıktır
denebilir. Alplik, erenlikle imtizaç ederek yepyeni, ölümsüz bir kahraman tipi oluşturmuştur:
Alperenlik. Alperen; üstün karakterli, temiz kalpli, korkusuz, cesur, onur ve merhamet sahibi
bir Türk demektir.
Çalabilen yigide ok ile kılıçtan bir çomak yig.
Sarp yorır iken kazılık ata namert yigit binebilmez, binince binmese yig.
Çalıp keser öz kılıcı muhannetler çalınca çalmasa yig.

Cömertlik/ Cimrilik
Türk milletinin önemli hasletlerinden biri de yardımsever, dolayısıyla cömert olmak, cimriliğe
tenezzül etmemektir.
Er malına kıymayınca adı çıkmaz.
Er cömerdin er nakesin ozan bilür.

Vefa/Vefasızlık
Dede Korkut Destanlarında vefa kavramına da yer verilmekte vefasızlığın eleştirisi
yapılmaktadır:
Yâd oğlı saklamakla oğul olmaz böyüyende Salur gider gördüm dimez.

Ocak- Soyun Devam Etmesi
Türklerde ocak kavramı önemli bir yer arz eder. Zira ocağın tütmesi neslin devam etmesidir.
Ögel, Altay Türklerinde komşuların yeni gelinin evine odun veya yakacak getirmelerinden ve geline
“Ocağın hiç sönmesin.” diye dua etmelerinden bahseder (Ögel, 2010: 505) Dede Korkut Destanlarında
da beylerin erkek evlat sahibi olma arzusu göze çarpmakta ve destanlarda geçen bazı atasözleri bu
olguyu desteklemektedir:
Oğul atanun yetiridür, iki gözünün biridür

�Devletlü oğul kopsa ocağınun közidür

At ve Göçebe Kültür:
Türk yaşayışının en temel unsurlarından birini de at oluşturmaktadır. İnsanlar tarih boyunca
onlar için hayatı kolaylaştırıcı hayvanlara çok önem vermiş bir anlamda da onları kutsamıştır. Göçebesavaşçı Türk boylarının en büyük yardımcıları da tarih boyunca atlar olmuştur. O nedenle gerek sözlü
kültür içerisinde gerek edebi metinlerde en çok bahsedilen hayvan da atlar olmuştur. Dede Korkut
Destanlarında Türk Yaşayış tarzının önemli bir unsuru olan atın önemli bir yeri vardır:
Sarp yorır iken kazılık ata namert yigit binebilmez, binince binmese yig.
At yimeyen acı otlar bitince bitmese yig.
Erin ağırın yignisin at bilür.
At ayağı külük ozan dili çevik olur.
At işler er öğünür.

Yeteneklilik/ Hüner
Türkler yetenek ve beceriye çok önem veren bir toplumdur. Zira eski Türk yaşayışında bir
yiğidin ad sahibi olmasının yolu yiğitlik göstermek, yeteneğini ortaya koymaktır. Bir yiğit baş
kesmedikçe, kan dökmedikçe, bir konuda hüner göstermedikçe ad sahibi olamaz, atasının başını yere
eğmiş sayılır ve bundan dolayı da yadırganır. Kişinin atasının namını yürütmesi için hüner göstermesi
şarttır. Dede Korkut destanlarında da hüner göstermek, yeteneğini ortaya koymakla ilgili sözlere yer
verilmiştir:
Çalabilen yigide ok ile kılıçtan bir çomak yig.
Ata adını yorıtmayan hoyrat oğul ata bilinden ininçe inmese yig, ana rahmine düşünce
doğmasa yig.
Ata adın yorıdanda devletlü oğul yig.
Allah İnancı/ Din
Dede Korkut destanlarında İslam inancı, İslamiyet öncesi Gök Tanrı inancıyla sentezlenmiş
bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Destanlarda adı geçen kişilerde Allah‟a derinden bağlılığı dikkat
çeker. Deli Dumrul‟da ve diğer hikâyelerde kullanılan “Tanrının birliğine yoktur gümân.” Şeklindeki
söyleyişler bu tezi desteklemektedir. Bunun yanında destanlarda tanrının büyüklüğüne, her şeyin
belirleyicisi olduğuna, sevdiği ve sevmediği şeylere değinilir:
Allah Allah dimeyince işler onmaz.
Kadir Tanrı virmeyince er bayımaz.
Tekebbürlük eyleyeni Tanrı sevmez.

�Miras

Baba, neslini devam ettiren bir kişioğlunun rol adıdır. Bu rolü üstlendiği andan
itibaren maiyetindekilerle ilişkileri çerçevesinde değer alır, kaybeder. Bu durumda çocuğun
konumu da babaya nispetle anlamlandırılır ve babadan kalanların çocuk/çocukları tarafından
amacına uygun değerlendirilmelidir:
Oğul dahı neylesün baba ölüp mal kalmasa.
Baba malından ne fayda başta devlet olmasa.
Ozanlık Geleneği
Orta Asya‟daki “baksılık” geleneğine dayanan ozanlık, Türk kültüründe önemli bir yere
sahiptir. Ozanlar halkın değerlerini tanıtmada ve yaymada büyük görevler üstlenmişler ve bu değerleri
kalıcı kılmada etkin rol oynamışlar:
At ayağı külük ozan dili çevik olur.
Kolça kopuz götürüp ilden ile begden bege ozan gezer.
Er cömerdin er nakesin ozan bilür.
Zamanın İnsan Üzerindeki Etkisi
Dede Korkut Destanlarında zamanın geçiciliği ve insan hayatının hızlı geçişi üzerinde de
durulmaktadır. Bu bir anlamda dünya hayatının faniliğini ölümün gerçekliğini ortaya koyar.
Günümüzde “Doğan büyür.” Şeklindeki kullanım Dede Korkut Destanlarında karşımıza o günün
söyleyiş özellikleriyle çıkar:
Eyegülü ulalur kapurgalu büyür.
Uzun yaşun uçı ölümdür.
Dost/Düşman
İlk yazılı kaynağımız olan Orhun Kitabeleri‟nde Türklerin ne yaman düşman ve
düşmanlıklarla karşılaştıkları anlatılır ve millî benliğin yitirilmemesi, birliğin korunması adına
düşmanın tatlı sözüne ve hediyelerine aldanılmaması gereği üzerinde durulmaktadır. Dede Korkut da
bu uyarı damarını sürdürmektedir:
Eski panbuk bez olmaz, karı düşmen dost olmaz.
Kara polad öz kılıcın çalmayınca karım dönmez, er malına kıymayınca adı çıkmaz.

2. DEDE KORKUT’TAN GÜNÜMÜZE KADAR GELEN ATASÖZLERİ
Metinlerden tespit edebildiğimiz atasözlerinden bir kısmı varlığını sürdürerek
günümüze kadar gelmiştir. İzlerini hem standart Türkiye Türkçesinde hem de bölge
ağızlarında görebildiğimiz bu atasözlerini iki grupta inceleyebiliriz:

�1. Değişmeden gelenler: Aşağıdaki atasözü bu gruba giren biricik örnektir:
Kız anadan görmeyince öğüt almaz, oğlan babadan görmeyince sufra çekmez (s.74)
Kız anadan görmeye öğüt almaz, oğlan babadan görmeye sofra ser mez.
(~Bt.) 3
2. Kısmen değişerek gelenler:
 Eski panbuk bez olmaz, karı düşmen dost olmaz (s.74)
Bu söz, bugün iki ayrı sözde yaşamaktadır.
Eski düşman dost olmaz (olsa da dürüst olmaz)”
Eski pamuk bez oimaz, dul avrat kız olmaz. (-Gaz.; -Ar.)

*

Kara eşek başına uyan ursan katır olmaz (s.74)

Kara eşekte katır olmaz, elekçîden hatun olmaz. {Gündüzbey
Yeşilyurt -MI.)


Yapa yapa karlar yağsa yaza kalmaz (s.74)

Kar ne kadar çok yağarsa (yağsa), yaza kalmaz.


Kül tepecik olmaz, güyegü oğul olmaz (s.74)

“Kül tepecik (olmaz), güveyi oğul olmaz”
Elden oğul, külden tepe olmaz. (*Suşehrf -Sv.)


Baba malından ne fayda başta devlet olmasa (s.74)

Baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana”
Baba malı tez tükenir, yazık yolda azana. (-Bt.)
Baba mirası mum gibi çabuk söner. (Baba malı yanan mumdur tez biter.)
(*Güzelyurî, Topraktepe, *Heklmban - M i )


Karavaşa ton geyürsen kadın olmaz (s.74)

Halayıktan kadın olmaz, gül ağacından odun


Ecel vade virmeyince kimse ölmez, ölen adam dirilmez, çıhan can girü gelmez
(s.73)

Eceli gelmeyeni taşla bastırsan yine ölmez. (*£ğridir -Isp.)
3

Yaşayan örnekler, Bölge Ağızlarında Atasözleri ve Deyimler 1-2, adlı eserden alınmıştır.

� At işler er öğünür (s.130)
Âlet işler e! öğünür, baht işler kul öğünür. (*Silifke -İç.) .
Gönlin yüce tutan erde devlet olmaz (s.73)
Alçak gönül, yüce dövlettir. (*Niksar ~To.)
Uzun yaşun ucı ölümdür (S.233)
Uzun yaşın ahiri ölüm”
Ne yirde sızılar var ise çeken bilür(s.75)
Derdi çeken bilir, ağuyu içen bilir. (~Vn.)


Yâd oğlı saklamakla oğul olmaz. (s.73)

Çam ağacından ağıl olmaz, el çocuğundan oğul olmaz
El oğlundan oğul, çam dalından ağıl olmaz. (Eldirek *Fethiye -Mğ.)
Sonuç
Önemli bir dil yadigârımız olan Dede Korkut Hikâyeleri aynı zamanda millî bir destan
hüviyetine sahiptir. Bu destan, haiz olduğu özellikleriyle bağlı bulunduğu alanın, başka bir deyişle ait
olduğu Türk dilinin ve Türk edebiyatının müstesna bir eseridir. Uzun bir tarihî çizgide Türk
kültürünün zenginleşerek yoğrulup gelmesinde yeri doldurulamaz bir görev üstlenen bu anlatılar aynı
zamanda bir dil hazinesi olarak da Türkçemizin, dilimizin işlenip edebileşmesinde ve ebedileşmesinde
önemli bir rol üstlenmişlerdir. Bu araştırmamızda, bu rolün küçük bir numunesini, içinde geçen
atasözlerinin tanıklığında müşahede ettik.
Kaynaklar
1. AKSAN (2009), Doğan, Her Yönüyle Dil, TDKY, Ankara.
2. AKSAN (2002), Doğan, Anadilimizin Söz Denizinde, Bilgi Yayınevi, Ankara.
3. AKSOY(1965), Ömer Asım, Atasözleri ve Deyimler, Ankara Üniv. Basımevi, Ankara.
4. ALBAYRAK (2009), Nurettin, Türkiye Türkçesinde Atasözleri, Kapı Yayınları, İstanbul.
5. BORATAV (1988),
6. DİLÇİN (1971) Cem vd., Bölge Ağızlarında Atasözleri ve Deyimler 1-2, TDKY, Ankara.
7. ERGİN ( 2009), Muharrem, Dede Korkut Kitabı 1-2, TDKY, Ankara.
8. ÖGEL (2010), Bahattin, Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.

�9. ÖNAL (2009), Mehmet Naci, “Kutsalın Türk Kültüründeki İzleri: Tanrısal Simgecilik”, Milli
Folklor, Sayı 84.
10. ÖZDEM (2000), Ragıp Hulusi, Dil bilim Yazıları, Hazırlayan: Recep Toparlı, TDKY,
Ankara..
11. ÖZÖN (1952), Mustafa Nihat, Türk Ata Sözleri, İnkılap Kitabevi, İstanbul.
12. PORZIG (2003), Walter, Dil Denen Mucize, Çeviren: Vural Ülkü, TDKY, Ankara.
13. TÜRKÇE SÖZLÜK (2009), TDKY, Ankara.
14. YURTBAŞI (2012), Metin, Sınıflandırılmış Atasözleri Sözlüğü, Excellence Publishing,
İstanbul.

��</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11815">
                <text>2155</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11816">
                <text>DEDE KORKUT DESTANLARINDA GEÇEN DEYİMLER VE ATASÖZLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11817">
                <text>VURAL, Hanifi </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11818">
                <text>Anahtar Kelimeler: Dede Korkut Destanları, kalıp sözler, deyim ve atasözleri.  ÖZET  Türkçenin ve Türk Edebiyatının önemli başyapıtlarından biri olan Dede Korkut Destanları aynı zamanda sözlü anlatım geleneğimizin de en zengin içerikli metinlerindendir. Türkçe konuşulan geniş bir coğrafyada asırlar boyu dilden dile dolaşan bu anlatıları zengin kılan iki önemli unsurdan birincisi muhtevası, diğeri ise dilidir. Yarı mensur yarı manzum bu hikâyelerde geçen kalıp sözler anlatıma şiirsel bir hususiyet kazandırarak bunların daha çok anlatılmasına/okunmasına aracılık etmiştir. Bu bildiride destanlardaki kalıp sözlerden deyimler ve atasözleri ele alınıp incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11819">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11820">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11821">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11822">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1474" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1930">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ea8c6e93df6c8cda183d9418584e3316.docx</src>
        <authentication>ee9938d915def41da7923d7d2d2fbf5a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1931">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/38ae480b59499906a7290ea56d0ac1e6.pdf</src>
        <authentication>1c30a514ed28ac0ad5c605fa4ff613a9</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11813">
                    <text>NEDİM’İN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM KAVRAMI
Salih UÇAK
Selahhadin Üniversitesi, Diller Fakültesi Türk Dili Bölümü, Erbil / Irak
Anahtar Kelimeler: Nedim, Ölüm, Şiir.
ÖZET
“Ölüm ve zaman”, hayatın başlangıcından bugüne dek gerek dinî gerekse felsefî
düzlemde insanı düşündüren, çokça meşgul eden iki önemli kavram olarak görülebilir. Her
kültür, din ve felsefî bakış açısına göre farklı boyutlarıyla karşımıza çıkan bu kavramlar,
doğrudan hayatın anlamıyla ilişkilendirilebilir. Ölüm gerçeği ile ilk yüzleşen insan ile günümüz
insanı arasında ölümden korkma, acı duyma ve dehşete kapılma açılarından ciddi bir ayrım söz
konusu değildir. Kimilerine göre ölüm gerçeği, bir yok oluş, tükeniş, bitiş anlamına gelirken ilahi
dinler noktasından bakıldığında yeniden doğuş, ebedi âleme bir yolculuk, sevgiliye kavuşma gibi
imajlarla tatlı ve güzel gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kavramların edebî sahadaki kullanımları hiç
şüphesiz şair ve yazarların dünya görüşleri, içinde yaşadıkları din ve kültür ortamı ile doğrudan
ilişkilidir. Bu çalışmada, “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan” diyen klasik şairimiz
Nedîm’in şiirlerinde bu kavramların kullanımı ile şairin hayat algısını irdelemeye gayret
edilmiştir. Nedîm’in hayat algısı ile ölüm kavramı arasındaki paradoksal ilişki bu çalışmanın
temelini oluşturmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1932">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/af205a7303a33ee92eb04a750e881071.docx</src>
        <authentication>1cde788d5adab090030b1c064814c89b</authentication>
      </file>
      <file fileId="1933">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/86db3c31bd9198bd15c1db42d7100dc9.pdf</src>
        <authentication>70ffd0f63e95177579e51695441ef35d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11814">
                    <text>NEDİM’İN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM KAVRAMI
Salih UÇAK1

Özet
“Ölüm ve zaman”, hayatın başlangıcından bugüne dek gerek dinî gerekse felsefî
düzlemde insanı düşündüren, çokça meşgul eden iki önemli kavram olarak görülebilir. Her
kültür, din ve felsefî bakış açısına göre farklı boyutlarıyla karşımıza çıkan bu kavramlar,
doğrudan hayatın anlamıyla ilişkilendirilebilir.
Ölüm gerçeği ile ilk yüzleşen insan ile günümüz insanı arasında ölümden korkma, acı
duyma ve dehşete kapılma açılarından ciddi bir ayrım söz konusu değildir. Kimilerine göre
ölüm gerçeği, bir yok oluş, tükeniş, bitiş anlamına gelirken ilahi dinler noktasından
bakıldığında yeniden doğuş, ebedi âleme bir yolculuk, sevgiliye kavuşma gibi imajlarla tatlı
ve güzel gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kavramların edebî sahadaki kullanımları hiç şüphesiz
şair ve yazarların dünya görüşleri, içinde yaşadıkları din ve kültür ortamı ile doğrudan
ilişkilidir.
Bu çalışmada, “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan” diyen klasik şairimiz
Nedîm’in şiirlerinde bu kavramların kullanımı ile şairin hayat algısını irdelemeye gayret
edeceğiz. Nedîm’in hayat algısı ile ölüm kavramı arasındaki paradoksal ilişki bu çalışmanın
temelini oluşturmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Nedim, Ölüm, Şiir
THE CONCEPT OF “DEATH” IN THE POEMS OF NEDIM
“Death and time” can be seen as two important concepts which keep people busy a lot
and make them think in both religious and philosophical platforms from the beginning of the
life up to now. These concepts which confront us with different dimensions according to each
cultural, religious and philosophical aspect can be associated directly with the meaning of the
life.
There is no a serious discrimination between the first man who faced the death and
man of present time from the perspectives of fear from death, suffering and appalling. To
some, the truth of death means dissipation, exhaustion, expiration; on the other hand, looking
from religious points it is tried to be shown as something sympathic and pretty through the
images like resurrection, a journey to an eternal world/life, reunion of lovers. The literary
usages of those concepts, without doubt, are interrelated with the world view of writers’ and
poets’ and the religious and cultural environment in which those people reside.
In this study, we will try to scrutinize the life perception of poet and the usage of those
concepts in the poetry of our classical peot Nedim who utters “Let’s laugh and entertain; get
the taste of the world.” The paradoxical relation between the life perception of Nedim and the
concept of death constitutes the base of this study.
Key Words: Nedim, Death, poem.

1

Okt., Selahattin Üniversitesi, Diller Fakültesi, Türk Dili Bölümü

�Giriş
Nedim, Lale devrinde yaşamış bir gazel şairidir. Türkçe söyleyiş, mahallîleşme akımı
açısından dikkat çekici bir noktada bulunmaktadır. Sadabad eğlencelerini, rind kişiliğine
uygun tasvir eden şair, hayat tarzı ile bir paralellik kurduğu bu devrin adamı olarak
görülebilir.
Nedim ve “Ölüm” kavramı, temelde yan yana getirilmesi zor iki kavram olarak
görülebilir. Hayatın eğlenceli tarafını, zevk ve sefa yönünü terennüm eden bir şairin ölüme
bakışı nasıldır? Bu soru, hem şair, hem de canlı olan her şeyin nihayette karşılaşacağı sonla
alakalı bir gerçeği hangi açılardan değerlendirmek gerektiği meselesini de düşündürmek
zorundadır.
Jokub Boehme, “Bir insan dünyaya geldiği andan itibaren ölmek için yeterince
yaşlıdır” der. Ölümü, “geri dönüşü olmayan bir yola çıkış” olarak tanımlayan Levinas, bu
gerçeğin insan için taşıdığı anlamı, değeri çarpıcı bir biçimde ifade eder. Şairin, hayatın
lezzetlerini tadarken ölüme dair söylediklerine bakalım:
Sevgilinin derdiyle ölmek&amp; Aşk derdiyle ölmek
Lütfün olmazsa ey huceste-hısâl
Öldürür bendeni bu derd ü melal
Senin her çevrine bin cân ile sabr eylerim ammâ
Beni pek öldürür ey bî-vefâ illerle bâzârın
Güzelsin bî-bedelsin şuhsun âlüftesin cânâ
Söz olmaz hüsnüne gelmez nazîrin âleme hakkâ
Senin her çevrine bin cân ile sabr eylerim ammâ
Beni pek öldürür ey bî-vefâ illerle bâzârın
Yukarıdaki beyitlerde Nedim, sevgilinin vefasızlığından ve derdinden şikâyet etmektedir.
Sevgilinin ağyarla olan muhabbeti, yakınlığı şairi ölüme yaklaştıran bir neden olarak
görülüyor.
Naz u niyaz
Biricik söyle aman nâz ile öldürme beni
Ben senin şîve-i güftârına kurbân olayım
Sevgilinin nazı, niyazı işvesi âşık için gerekli olduğu kadar, katlanması zor bir durumdur
ancak. Nedim, sevgiliye kurban olma ile nazla öldürme arasındaki nüansı ortaya koymada
mahirdir.
Sevgilinin kan içen bir kâfir olması
Varup bir derdmendi aldayup mekretme lek kâfir
Dilersen âdem öldür yâre kes kan iç ciğer-hâr ol
Bilinmez ölmedikçe kadri isbâl-ı vücûd etmez
Mıhakk-ı nakd-i 'âşık âhenin hançer midir bilmem

�Kâfir, zalimliği ile bilinir. Divan şiirinde sevgilinin mazmunlarından biri de “kâfir”dir.
Nedim, kan içici sevgili imgesi ile bu gerçeği ifade etmeye çalışıyor.
Sevgili ölüm fermanını yazan sultandır
Yoluna canım fedâ'derin ne eğlersin beni
Öldürüsen gel sen öldür bende-i fermânınam
Beni öldür beni kim şu'lede pervâne-sıfat
Nice bir ditreyeyim kabza-i sâtûr üzre
Ölüm fermanı, sultan tarafından imzalanır. Ölünecekse yoluna ölünecek bir “değer”
bulunması lazım. Şair, bu “değer”i bulmuştur. Bu sebeple ölüm, gelecekse senden gelsin ey
sevgili, demektedir.
Hz. İsa gibi ölmek ve dirilmek : ayrılık ve vuslat
Tâ haşre deyin Hazret-i 'İsâ gibi ben de
Olsam n'ola zinde
Hecr-i gamın öldürmüş iken eyledi ihyâ
Vaslın beni cânâ
Nefesim rūh virüp tā ola mürg-i bāmuñ
Ey Mesīhā-dem ölürsem gilümi tayr eyle
Hicran, gam ve vuslat üçgeninde sevgilinin Hz. İsa gibi can bağışlayan bir sıfatla âşık’a
ihsanda bulunması, Nedim’in belki de tek tesellisidir. Beden diriliği ve ruhun uçması yine aynı
telmihle ifade edilmiştir.
Gamzenin usta bir katil olması
Şerbet-i la'lindeki hâsiyyeti bilmem ve lîk
Nişter gamzen aceb üstâd imiş kan almada
O zâlimde yine dil-dâdeküşlükden nişan vardır
Görürsün hançer-i ebrusunun nevkinde kan vardır
Divan şiiri, bir sembol ve imge şiiridir. Nedim, sevgiliye ait bir mazmun olan “gamze”yi
kan almada üstat bir katile teşbih eder. Hançer-i ebrunun ucunda kan görmek, aşka işarettir.
Zira, kanlanmamış bir hançerin hükmü, aşkla yorumlanamaz.
Bir medhiyede öldürmenin hükmü
Gâhî sehâb-ı seyf ki hükmün revan verir
Ezhâr-ı bâğ-ı mülke su yerine kan verir
“Der sitayiş-i Ali Paşa” kasidesinde öldürmenin ve kılıcın hakkını ikrar ederken
methiyenin şartlarını göz önüne almak gerektiğini unutmayalım.
Ölüm ve Ümit
Ger ölürsem hasret-i kaddiyle ol servüñ beni
Bir yire defn eyleñüz kim sâye-i carcar düşer

�Ölüm, mutlak bir son olarak var olduğundan şair, sevgiliye kavuşma isteği ile ilgili oldukça ilginç
bir ifade imza atıyor. Öldükten sonra da olsa sevgiliye kavuşma ümidini diri tutan şair, kendisinin
bir servi ağacının gölgesine defnetmelerini ister. Bu sayede boyu itibariyle sevgiliye teşbih edilen
servinin kendisine gölge edeceğini, bir nebze de olsa ona kavuşacağını anlatıyor.
Rind- zahid
Zâhid ölür gider gam-ı havz-ı behiştden
Biz bir kadeh şarâb ile def '-i gam eyleriz
Rind ve zahid çatışması, Divan şiirinin temel konularından biridir. Nedim, ölüm konusunda
da bu iki tipin farklı görüşlerde olduğunu ortaya koymaktadır. Zahidin bu dünyadaki bütün
derdi, tasası ölümden sonra cennet havuzlarında olmak iken, rindin gamı, kederi karşılama
şekli oldukça farklıdır. Ona göre bir kadeh şarap, bütün meseleyi özetleyebilir.

Kaynaklar:
Levinas, Emmanuelle, Ölüm ve Zaman(Çev. Nami Başer), ayrıntı yay. İstanbul, 2000
Pala, İskender, Nedim, timaş yay. İstanbul, 2001
Macit, Muhsin, Nedim Divanı, kültür Bak. Yay. Ank. 2012

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11805">
                <text>2272</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11806">
                <text>NEDİM’İN ŞİİRLERİNDE ÖLÜM KAVRAMI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11807">
                <text>UÇAK, Salih</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11808">
                <text>Anahtar Kelimeler: Nedim, Ölüm, Şiir.  ÖZET  “Ölüm ve zaman”, hayatın başlangıcından bugüne dek gerek dinî gerekse felsefî düzlemde insanı düşündüren, çokça meşgul eden iki önemli kavram olarak görülebilir. Her kültür, din ve felsefî bakış açısına göre farklı boyutlarıyla karşımıza çıkan bu kavramlar, doğrudan hayatın anlamıyla ilişkilendirilebilir. Ölüm gerçeği ile ilk yüzleşen insan ile günümüz insanı arasında ölümden korkma, acı duyma ve dehşete kapılma açılarından ciddi bir ayrım söz konusu değildir. Kimilerine göre ölüm gerçeği, bir yok oluş, tükeniş, bitiş anlamına gelirken ilahi dinler noktasından bakıldığında yeniden doğuş, ebedi âleme bir yolculuk, sevgiliye kavuşma gibi imajlarla tatlı ve güzel gösterilmeye çalışılmıştır. Bu kavramların edebî sahadaki kullanımları hiç şüphesiz şair ve yazarların dünya görüşleri, içinde yaşadıkları din ve kültür ortamı ile doğrudan ilişkilidir. Bu çalışmada, “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan” diyen klasik şairimiz Nedîm’in şiirlerinde bu kavramların kullanımı ile şairin hayat algısını irdelemeye gayret edilmiştir. Nedîm’in hayat algısı ile ölüm kavramı arasındaki paradoksal ilişki bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11809">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11810">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11811">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11812">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1473" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1926">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/592c0fac0a59276df9f9d748d24345f5.docx</src>
        <authentication>873639aa50f520213c44f1e3c02bf9d7</authentication>
      </file>
      <file fileId="1927">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/071c51eebeb45137029792a4e92ac243.pdf</src>
        <authentication>97c9bef82b7861a0202baef9ccc94bce</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11803">
                    <text>DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE KADIN STATÜSÜ
Hatice Kübra UYGUR
Mardin Artuklu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Mardin / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Destan, Dede Korkut, Kadın, Alp Tipi.
ÖZET
Dede Korkut destansı hikâyelerinde kadın statüsü üzerine yapılan bu çalışmada Türk
kadının sosyal hayat içerisindeki yeri ve tarihsel süreç içindeki işlevi üzerinde durulmuştur.
Dresden nüshasındaki hikâyeler temel alınarak hikâyelerdeki kadınlar, kadınların konumları,
işlevleri ortaya konmuştur. Türk edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan Dede Korkut
hikâyeleri ve bu hikâyelerde yer alan kadın tipleri tasnif edilmiştir. Türk aile yapısını yansıtan
Dede Korkut hikâyelerinin oluşum zamanı göz önüne alındığında kadına verilen önem ve değer
ortaya çıkmaktadır. Metin merkezli yapılacak çalışmada Dede Korkut destansı hikâyelerinde yer
alan kadın kahramanlar açısından konuya yaklaşılmıştır. Böylece geçmişten günümüze erkek
egemen anlayışının kadına bakış örnek metin üzerinden tartışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1928">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4e35195afcd8b1854af28d123256d557.doc</src>
        <authentication>44f9d28a3826179b45e895e668a4794e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1929">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/234473707db06b9647a53a90ca92c9be.pdf</src>
        <authentication>7b2de268f6311a7427aafd314736c595</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11804">
                    <text>DEDE KORKUT BOYLARINDA KADIN STATÜSÜ
Hatice Kübra UYGUR1

Özet
Dede Korkut boylarının kadın statüsü üzerine yapılan bu çalıĢmada, anlatının kadın
kahramanlarının sosyal hayat içerisindeki yeri ve tarihsel süreç içindeki iĢlevi üzerinde
durulacaktır. Türk edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan Dresden nüshasındaki Dede
Korkut boyları temel alınarak hikâyelerdeki kadınlar, kadınların konumları, tasnif edilecektir
Anahtar Kelimeler: Kadın Tipi, Destan, Dede Korkut

DEDE KORKUT TALES STATUS OF WOMEN

Abstract
Tales of Dede Korkut Turkish women in this study on the status of women in social
life focuses on the place and function within the historical process. Based on the book of the
stories of Dede Korkut stories, women, women's positions, functions will be explained.
Which has a very important place in Turkish literature of Dede Korkut stories and the stories
of women in these types will be classified. Time of occurrence of Dede Korkut stories that
reflect the structure of the Turkish family Considering the importance and value given to
women emerges. Text-based study of Dede Korkut stories, the heroines have to be discussed.
Thus, both current and historical view of women in male-dominated sample text on the
concept will be discussed.
Key Words: Epic, Dede Korkut, Women, Alp Type

Giriş
Sözlü geleneğin önemli ürünlerinden olan Dede Korkut boylarının kurgusunu
güçlendiren ve yönlendiren kadınlardır. 15. yüzyılda yazıya geçirilen “Kitab-ı Dedem Korkut
Alâ Lisan-ı Taife-i Oğuzan”, Oğuz Türklerinin geleneksel yaĢam tarzını, aile yapısını ve
mücadelelerini anlatan bir eserdir.

1

Doktora Öğrencisi, Hacettepe Üniversitesi, uygur_haticekubra@hotmail.com

1

�Sözlü anlatım geleneğinin devam ettiği bölgelerde Dede Korkut destansı boyları
günümüzde anlatılmaya devam etmektedir. Kültürel bellek yoluyla aktarılan sözlü gelenek
ürünleri geçmiĢten günümüze yazılı ve görsel medyanın erozyonuna uğramasına rağmen
varlığını sürdürmeye çalıĢmaktadır. Türk aile yapısını yansıtan Dede Korkut boylarının
oluĢum zamanı göz önüne alındığında kadına verilen değer tartıĢılacaktır. Böylelikle sosyal
hayat içerisinde kadınlara verilen önemin o toplumun aileye, kadına, hayata bakıĢ açısını,
geleneklerini ve inançlarını yansıttığı bilinmektedir.

Tarihsel Süreçte Kadının Konumu
GeçmiĢten günümüze Türk toplumu içerisinde kadına verilen değer sosyal, politik ve
aile hayatında gözlenebilmektedir. Türk toplumunun sosyal hayatına ayna tutan mitolojilerde,
destanlarda, hikâyelerde, anlatılarda kadının rolü belirgin bir Ģekilde görülmektedir. “Eski
metinlerde, kadının toplumda söz ve yetki sahibi olduğu biliniyor” (Binyazar 1996: 63).
Bu anlatılar sayesinde geçmiĢte kadına verilen değeri, aile yaĢantısını, inancını, hayata
bakıĢ açısını öğrenerek kültürel aktarımı gerçekleĢtirmekteyiz. Kadının gücü, anneliği,
yönlendirmesi, yönetmesi, idare edebilmesi onun hayata tutunmasını sağlayan sıkı bağlarıdır.
DeğiĢen toplum yapısı, hayat Ģartları, inançla birlikte Ģekillenen anlayıĢlar, kadına bakıĢ
açısına da yön veren ifadelere dönüĢmüĢtür Sözel kültür ürünleri içerisinde kadına dair erkek
söylemleri ile Ģekillenen söz kalıpları, deyimler, atasözleri mevcuttur.
Erkek egemen toplumda onların üretimi olan söz kalıplarında, deyimlerde,
eğretilemelerde “Kadın attır/ kısraktır: Ataerkil ya da erkek egemen düĢüncenin bir uzantısı
olarak kadının, at ya da kısrakla iliĢkilendirilmesi, hayvanların faydaları için beslenen ve
hizmet için var olan varlıklar oldukları düĢünülürse, kadının toplum içindeki rollerinin nasıl
dikte edildiği ortaya çıkar. Aslında içerisinde olumlu çağrıĢımlar da barındıran “Kadın
kısraktır” eğretilemesi içinde yaratılan gerçeklik, benzerlik kurulan her iki varlıktaki fiziksel
benzerliktir. “At gibi kadın” hasleti, kesinlikle Türk erkeğinin avrat ve pusat (silah)
zihniyetinin devamıdır. Atın dayanıklılığı ve kullanıĢlılığı at ile kadın arasındaki özdeĢ
imgelemin dogmasına yol açmıĢtır. Aynı Ģekilde atın asaleti ile kadının asaleti arasında da bir
benzetme söz konusudur” (Alagözlü 2009: 37-48). Yüz yılların tecrübesi ve yaĢanmıĢlığı ile
atalar sözlerine konu olan kadınlar hakkındaki görüĢler, Anadolu‟nun sözlü geleneğinde
aradan yüzyıllar geçmesine rağmen yaĢamaktadır. “Bu da bize Oğuzların Anadolu‟ya
getirdikleri kültür ve geleneklerin bütün özelliklerin günümüze kadar yaĢadığını”(Bayat 195:
3), göstermesi açısından önemlidir. Göçebe hayatta kadından beklenenler ile yerleĢik hayatta
kadından beklenenler çok farklıdır. Göçebe hayat tarzında erkek gibi kadın da her an tehlike
2

�ile karĢı karĢıyadır ve buna uygun olarak yetiĢtirilmelidir. YerleĢik hayat tarzında ise görece
daha korunaklı bir yaĢama sahiptir.
Ġslamiyet öncesi Türk topluluklarında kadınsız bir iĢ görülmezdi. Kadın erkeğin
tamamlayıcısıydı. O sürekli erkeğin yanındaydı. Hakanın buyrukları yalnız “Hakan buyuruyor
ki” ifadesiyle baĢlamıĢsa geçerli kabul edilmezdi. Tören ve Ģölenlerde kadın, hakanın solunda
oturur siyasi ve idari konumlardaki görüĢlerini beyan ederdi. (Saçkesen 2006: 491).
Eski Türk hukukunda kadın, çok yüksek bir mevki ve siyasî haklara sahiptir. Göktürk
kitabeleri, “Türk tanrısı Türk milleti yok olmasın diye babam ĠlteriĢ Kağan ile anam Ġl-bilge
Hatunu gönderdi.” ifadeleriyle kadının yüksek mevkiini meydana koyar. Ġslâmiyet‟in
kabulünden sonra da Karahanlı ve Selçuklu dönemlerinde kadın hukukunda hiçbir değiĢiklik
olmamıĢ, kadınların siyasî, içtimaî ve hukukî mevkileri asırlarca devam etmiĢtir. On dördüncü
asırda

kadınların

erkeklerle

aynı

sosyal

ortamı

paylaĢabildikleri,

Ġbn-i

Batuta

Seyahatnamesinde de geçmektedir. Bu tespit kadınların mevkilerini göstermesi açısından
oldukça önemlidir. Ġbn-i Fadlan‟ın Seyahatnamesinde kadınların savaĢ meydanında etkin
olduğundan bahseder (Duran 2004: 30).
Tarihsel gerçeklik boyutunda Türk toplumunda kadına verilen önemi mitolojik
anlatıların dıĢında verilen eserler aracılığıyla da değerlendirebilmekteyiz. “Ben Ebulgazi
Bahadır Han, bu günün Türk kuĢağına derim ki: Türk‟te kadın erkekten değerlidir, otağın asıl
sahibi kadın‟dır. Analarımız, kızlarımız, karılarımız, Tanrı‟nın erkeklere erlik (olgunluk)
yolundaki armağanı olan kadınlarıdır. Babam Yadigâr Han anlatırdı ki, onun çocukluğunda
kadın önden gider aĢ‟a (yemeğe) önce o el atar, miras kız çocuğa kalırmıĢ. Daha sonra kör
olası Rus ve Arap düĢünceleri iki yanlı gelmiĢler, bize olmayan nice nice duygular getirip
içimize salmıĢlar” denilmektedir…” (GümüĢoğlu 2007).
Anadolu sahasında ise kadına bakıĢ açısını Hacı BektâĢ Veli‟nin ve BektaĢîliğin bakıĢ
açısını Ģu dörtlükle örneklendirmek mümkündür.
Erkek diĢi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk‟ın yarattığı her Ģey yerli yerinde
Bizim nazarımızda erkek kadın farkı yok
Eksiklik noksanlık senin görüĢlerinde (GümüĢoğlu 2007).
Kadın, sosyal yaĢamda erkeğin yaptığı her iĢi yapabilmekte, erkeğin yanında hatta
önünde bile olabilmektedir. Türk anlatılarında kadın, konunun seyrine yön verebilen önemli
karakter olarak karĢımıza çıkmaktadır. Anlatılarda erkek ya da kadın kahramanlara rastlanır.
Erkek kahramanı kimi zaman yöneten, yönlendiren, akıl veren, zor durumdan kurtaran kadın,

3

�kahramanın annesi veya eĢidir. Destanî anlatmalarda kadın, ailenin birliğini sağlayarak aileyi
bir arada tutar. Olumsuz nitelikteki kadınlar, hoĢ karĢılanmaz.
Ataerklik ve Kadın
Ataerkil toplumlarda kadını, erkekten bağımsız düĢünüp değerlendirmek mümkün
olmamaktadır. Erkek egemen toplumlarda, kadına bakıĢ açısı da bu perspektiften
Ģekillenmektedir. Erkek egemen söylemin etkisinde geliĢen kadın söylemleri ve toplumsal
düzende kadının yerini ve kadının toplumsal düzendeki yerini belirlerken erkek bakıĢ açısıyla
yapılan tanımlamalar etkin olmaktadır. Ataerkilliği ve bu sistem içinde kadınları
değerlendirecek olursak “Ataerkil sistem erkekler etrafında kurulmuĢtur. Çoğunluğu erkek
olmakla birlikte her iki cinsiyetin de yer alabileceği bir alandır. Fakat kuralları erkekler
belirler ve kadınlar bu sistem içerisinde yer alabilmek için ataerkliğin belirlediği kuralları
benimsemek ve bunlar doğrultusunda davranmak zorundadır” (Dermen 2001). Bu kurallar
doğrultusunda davranan kadın bu alanda kendini var edebilmek için erkek egemenliği içinde
kendine yer edinmeye çalıĢır. “Erkeklerin kendi aralarında kurduğu tüm mekanizmalar,
üretim ve yeniden üretim süreçlerini ellerinde bulundurmak devamlılığını sağlamak ve
kontrol altına almak üzerine oluĢturulmuĢtur. Aslında her üretim süreci, ataerkliğin
belkemiğini oluĢturur.” (Dermen 2001). Kandiyoti, ataerkil sistem içerisinde yer alan kadının
bu alan içinde hayati öneme sahip olduğunu söyler. Kan Turalı‟nın Selcen hatunu seçmesi de,
ataerkliğin esas sahibinin erkekler olduğuna dair bir örnektir. Dirse Hanın eĢi, Burla Hatun
gibi kadın karakterler eĢ ve anne olarak ataerkil düzen içerisinde kültürlenmenin baĢ aktörleri
olarak erkekleri yönetip yönlendirme gücüne sahip kadınlar olduğundan bu ilkeler
çerçevesinde değerlendirilebilir.
Tüm toplumlarda idealize edilmiĢ egemen, tüm toplumca paylaĢılan kimlik
parçacıkları vardır. Bu kimlik parçacıkları (kuvvetli, yurtsever, koruyucu, hakim, ekmeğini
taĢtan çıkaran vb.) genelde sorgulanmaz. Tüm erkeklerce az ya da çok paylaĢılır. Bunların
herkesçe paylaĢılmasının nedeni, toplumca erkekler için en saygı gören ve yer yer
kutsallaĢtırılmıĢ kimlik parçaları olmalarıdır. Saygı görmesinin nedeni de bu parçacıkların
çoğu sistem tarafından empoze edilip kazandırılır ve çok rahat yeniden üretebilmesidir
(Dermen, 2001). Ġdealize edilmiĢ kimlik parçaları Dede Korkut destansı boylarında, kadınlar
için de söz konusudur. Ġdealize edilmiĢ kadın tipleri, kahraman “alp” kadın tiplerini ortaya
çıkarmaktadır. Güçlü karaktere sahip bu kadınlar da anlatının erkek kahramanlarını yöneten
yönlendiren etkileyen kiĢiler olmaktadır. Ataerkil düzen içerisinde tanımlanmak ve
kısıtlanmak bu duruma engel olmaktadır.
4

�Toplumsal yapıyı geçmiĢten günümüze taĢıyan Dede Korkut boylarında, kadına
verilen değeri anlamak için ataerkil düzen içerisindeki erkek tanımlamalarını ve kadınların bu
tanımlamalar içerisinde nereye oturtulduğunu bilmek değerlendirmemizi kolaylaĢtıracaktır.
Bir toplumda “ideal” ve “hegemonik” erkeklik anlayıĢları ve bunlara bağlı biçimlenmeler
vardır. “ideal” ve “hegemonik” kavramları farklı durumları belirtir. “ideal” erkeklik çok genel
bir kavram olup içerisinde birçok değiĢkeni barındırır. Ġdeal olan çoğu zaman, ulaĢılması
istenen ve olunması istenen ve umulandır. Toplumdan topluma, bölgeden bölgeye hatta
kiĢiden kiĢiye göre değiĢir; bu nedenle genel bir belirsizliği üzerinde taĢır. Örneğin bir ailenin
tüm bireyler (kadın-erkek) için ideal erkeklik farklı durumları ve davranıĢları kapsayabilir.
Hegemonik erkeklik ise, belirli koĢullar ve varsayımlar altında genelde değiĢmez; o kültürel
alan içerisindeki diğer erkeklikleri az ya da çok etkiler. Nagel, “hegemonik” erkekliğin
“ideal”den çok daha fazlasını temsil ettiğini ve üzerinde belli bir uzlaĢmanın Ģart olmadığını
vurguluyor. Toplumun veya kültürün bireylerince var olduğuna inanılan hegemonik bir
erkekliğin olduğu ve erkekliğin bu duruma göre Ģekillendiği söylenebilir. Türk toplumu için
hegemonik erkekliğin baĢlıca özellikleri Ģunlardır: atına(arabasına), avradına, silahına
düĢkündür, maçodur, “namusuna”, söz söyletmez, “delikanlıdır” (Dermen 2001). Dede
Korkut boylarında, erkek kahramanlar hegemonik erkeklik tanımına uymaktalar. Hegemonik
erkeklik anlatıyı kadınlarla birlikte belli bir karaktere göre Ģekillendirmektedir.
Dede Korkut Boyları ve Kadın
Türk edebiyatının baĢat eserlerinden biri sayılan Dede Korkut destansı boylarındaki
kahramanlar, Türk milletinin karakter özelliklerini, ülkülerini, hayat felsefelerini ve tarzlarını,
inançlarını, faziletlerini üzerlerinde taĢıyan üstün vasıflarla donatılmıĢ örnek kiĢilerdir.
Hikâyenin kadın kahramanları da bu üstün özelliklere sahiptir. Güzellik, asalet, zekâ, akıl, iyi
yetiĢmiĢ ve eğitimli olma, devleti en üst makamlarda temsil edebilme, muktedir olma, iyi ata
binme, silah kullanma, savaĢabilme gibi özelliklerinin yanı sıra yardımseverlik, cömertlik,
sadık ve eĢine yardımcı bir hayat arkadaĢlığı, Türk kadınının ortak özellikleri olarak Dede
Korkut‟ta görülmektedir. (Duran 2004:32).
Dede Korkut boylarında iki kadın tipinin ön planda olduğunu görmekteyiz: Alp Tipi
kadın, ideal eĢ ve anne olan kadın. Bu iki tip ön planda olmasına rağmen, Dede Korkut‟ta bir
kadın dört ya da beĢ farklı tipin özelliklerini de üzerinde taĢıyabilmektedir. Örneğin Dirse
Han‟ın karısı hem alp tipi bir kadındır, hem annedir, hem evinin hanımıdır, hem bilgedir, hem
de sanatçı/ozan tipi bir kadındır. (Yakıcı 2007: 40-47). Dede Korkut boylarında kadınların
statüleri onların toplumdaki yerlerini de belirlemektedir. Hayatın her alanında söz hakkı olan
5

�kadın, yaĢadığı toplumun gereklerini yerine getirirken kadın olarak da anne olarak da en iyi
Ģekilde birçok vasfı bünyesinde barındırabilmektedir. Dede Korkut boylarında yer alan
kadınlar “alp tipi” kadına uygunluk gösterirken aynı zamanda namus konusunda da örnek
alınacak kadınlar olarak yer almaktadırlar. Kadın erkek muhabbetinin, sevgisinin belli bir
saygı çerçevesinde anlatıldığı eserde “aĢk” olmasa da evlenilecek kızda aranılan özellikler ile
hayranlık duygusu artmaktadır. “Cilasun yiğit” vasfı evlenilecek kızların özelliklerindendir.
EĢlerin birbirine duydukları bağlılık, tek eĢlilik Türk aile yapısının sağlam aile temellerini de
örneklemektedir. Eserde aile hayatında kadına verilen değer dikkat çekmektedir. Aile içinde,
kadının fikirlerine değer verilir ve kadın toplum içinde aktif bir yeri vardır. Kadınlar, eĢ
seçiminde genellikle serbesttir. Evine, eĢine ve çocuklarına büyük bağlılığı vardır. Vefa
duygusu son derece geliĢmiĢtir. Sosyal hayat içinde erkeğin yanında, savaĢçı yönüyle de at
üstünde, namuslu, cengâver bir kadın olarak düĢüncelerine önem verilen yönetici ve
yönlendirici konumdadır. “Aile üyeleri arasındaki iliĢkilerde sevgi ve saygı ön plandadır.
Kısacası “Türk destanlarında kurumlaĢmıĢ, kuruluĢu ve iĢleyiĢi birtakım kurallarla denetlenen
sağlam bir aile olgusu vardır” (ġahin 2012: 137). Destanlarda evlenmek için seçilen yiğit
cengâver alp kızların bir diğer özellikleri de han veya bey kızları olmalarıdır. Ġyi aileden gelen
bir kadın çocuklarını da iyi yetiĢtirir mantığından hareketle bir anlamda aileye verilen önem
bir kez daha kanıtlanır. Dede Korkut destansı boyları “mücadele temi” ekseninde geliĢir.
Gerek iç ve dıĢ düĢmanlarla gerekse olağanüstü varlıklarla olan mücadele,” (KarakaĢ
2012:157). YaĢam savaĢında hayatta kalabilmek için kadın ve erkek de alp‟lik vasfının
aranmasını gerektirmektedir. Dede Korkut boyları, „yiğit kadın‟ tipinin yanında Dede
Korkut‟taki ifadesiyle „cicili bicili Türkmen kızı‟ tiplerini karsımıza çıkarmıĢtır. Ancak
boyların destansı özelliklerinin baskınlığı nedeniyle “cicili bicili Türkmen kızlarına ait olaylar
eserde kendine yer bulamamıĢtır.” (Ekici 2000:126). Cicili bicili Türkmen kızları evlenilecek
kız olarak değerlendirilmemektedir. Bu noktadan hareketle; “Dede Korkut Destanlarındaki
kadın; hatun, kız, gelin, ana, kız kardeĢ, görklü, yad kızı helâl, yenge, daya, avrat, karıcuk,
niĢanlı kız, ağ pürçekli karı gibi kelimelerle tasvir edilmektedir” (Ergin, 2009).
Dede Korkut Destansı Boyları ve Kadın Kahramanları
Dede Korkut Kitabı bir giriĢ ile on iki hikâyeyi içine almaktadır. Bu hikâyeler sırasıyla
Ģunlardır:
Dirse Han Oğlı Buğaç Han Boyı (Dirse Han‟ın eĢi, YaĢlucuk Anası)
Salur Kazanun Ġvi Yağmalanduğı Boy (Burla Hatun)
Kam Pürenün Oğlı Bamsı Beyrek Boyı (Banı Çiçek)
6

�Kazan Oğlı Uruz Bigün Tutsak Olduğı Boy (Burla Hatun)
Duha Koca Oğlı Delü Dumrul Boyı (Deli Dumrul‟un Anası, eĢi)
Kanlı Koca Oğlı Kan Turalı Boyı (Selcen Hatun)
Kazılık Koca Oğlı Yigenek Boyı
Basat Depegözi Öldürdügi Boy (Peri Ana, Kapak Kan‟ın Karısı)
Begil Oğlı Emren Boyı ( Begil‟in EĢi)
UĢun Koca Oğlı Segrek Boyı ( Segrek‟in Anası)
Salur Kazan Tutsak Olup Oğlı Uruz Çıkarduğı Boy (Burla Hatun)
Ġç Oğuza TaĢ Oğuz Asi Olup Beyrek Öldügi Boy

İdeal Eş ve Anne Tipinde: Dirse Han‟ın Hanımı, Boğaç Han‟ın Annesi, Burla Hatun,
Deli Dumrul‟un EĢi, Bay Böri‟nin EĢi, Bamsı Beyrek‟in Annesi, Deli Dumrul‟un Annesi, Kan
Turalı‟nın Annesi, Tepegöz‟ün annesi olan Peri Kız, Begil‟in esi, Segrek‟in annesi kadın
kahramanlardandır.
İdeal Sevgili Tipinde: Banı Çiçek, Selcen Hatun, Bayburt Tekfuru‟nun kızı,
Segrek‟in evlendiği kız (Ekici 2000:126,134) örnek olarak verilmiĢtir. Destandaki hikâyeler
kısaca özetlendikten sonra kadın kahramanların anlatıya katkıları statüleri açısından
değerlendirilecektir.
Dede Korkut Mukaddimesi
Dede Korkut Kitabı, on iki öykünün yanı sıra, bu öyküleri ilk defa anlattığına inanılan
kutsal ozan Dede Korkut'un kiĢiliğinden söz eden bir önsözden oluĢur. Öykülerin anlatıcısı
Dede Korkut hem bilgin, kâhin, sağlam bir yorumcu, Tanrının ilhamına ermiĢ bir "veli", hem
de her soruna bir çözüm yolu gösteren bir danıĢman ve hakem, sözüne güvenilen ve sözü
yerine getirilen bir halk büyüğüdür. Gökyay, Dede Korkut'un bir devlet adamı olmaktan
ziyade 'halk hekimi' ve 'Ģaman' olduğu görüĢündedir (Sina 2011:227). Bilindiği gibi, Dede
Korkut Destanı, hikmet ve irfan dolu bir duâ ile baĢlar: Allah Allah dimeyinçe işler onmaz;
Kadir Tanrı virmeyinçe er bayımaz; Ezelden yazılmasa kul başına kazâ gelmez; Ecel vâde
irmeyinçe kimse ölmez; Ölen adam dirilmez; Çıhan can girü gelmez; Bir yiğidin kara tağ
yumrusunça malı olsa, yığar direr taleb eyler, nasibinden artuğın yiye bilmez; Urluşuban
sular taşsa deniz tolmaz; Tekebbürlük eyleyeni Tanrı sevmez… (Ergin 2009: 73).
Mukaddime ile baĢlayan dua kısmından sonra kadınlardan bahsedilmesi sosyal hayat
içerisinde kadına verilen önemi göstermektedir. Bu uzun yakarıĢın peĢinden ve ilk hikâyeye
baĢlamadan önce kadınlar dört gruba ayrılarak, her birinden bahsedilir:

7

�Birisi ivün tayağıdur. Birisi niçe söyler isen bayağıdur. Ozan ivün tayağı oldur ki
yazıdan yabandan ive bir konuk gelse, er adam ivde olmasa, ol anı yidürür içürür ağırlar
azizler gönderür. Ol AyiĢe Fatıma soyıdur hanum. Anun bebekleri yetsün. Ocağuna
bunçılayın avrat gelsün. Geldük ol-kim solduran soptur: sabadança yirinden örü turur, elin
yüzin yumadın tokuz bazlammaç ilen bir külek yoğurd gözler, toyınça tıka basa yir, elin
bögrine urur aydur: bu ivi harab olası ere varaldan berü dahı karnum toymadı, yüzüm
gülmedi, ayağum paĢmak yüzüm yasmak görmedi-dir, ah nola-y-idi, bu öle-y-idi, birine dahı
vara-y-idüm, umarumdan yahsı uyar ola-y-idi dir. Anun kibi-nün hanum bebekleri yetmesün.
Ocaguna bunçılayın avrat gelmesün. Geldük ol kim tolduran topdur: depidinçe yirinden örü
turdı, elin yüzin yumadın obanun ol uçından bu uçına bu uçından ol uçına çarpıĢdurdı, kov
kovladı din dinledi, öyledençe gezdi; öyleden sonra ivine geldi, gördi-kim oğrı köpek yike
tana ivini bir birine katmıĢ, tavuk kümesine sıgır tamına dönmiĢ; konĢularına çağırur ki kız
Zeliha, Zübeyde, Ürüveyde, Çan Kız, Çan PaĢa, Ayna Melek, Kutlu Melek ölmege yitmege
gitmemiĢ-idüm, yatacak yirüm gine harab olas-y-idi, nola-y-idi benüm ivüme bir lahza bakay-idünüz, konĢı hakkı Tanrı hakkı diyü söyler. Bunun kibinün hanum bebekleri yetmesün.
Ocağuna bunun kibi avrat gelmesün. Geldük ol- kim niçe söyler-isen bayağıdur: öte yazıdan
yabandan bir odlu konuk gelse, er adam ivde olsa, ana dise ki: tur etmek getür yiyelüm, bu da
yisün dise piĢmiĢ etmegün bakası olmaz yimek gerkdür; avrat aydur: neyleyeyim, bu
yıkılaçak ivde un yok, elek yok, deve degirmeninden gelmedi dir; ne gelür ise benüm sargıma
gelsün diyü elin götine urur, yönin anaru sargısın erine döndürür; bin söyler-isen birisini
koymaz, erün sözini kulağına koymaz. Ol Nuh Peygamberün esegi aslıdur. Andan dahı sizi
hanum Allah saklasun, ocağunuza bunçılayın evrat gelmesün (Ergin 2009: 77).
Evin dayağı, evi ayakta tutan, düzenli, dirayetli anlamındadır. Solduran soy; solmak,
rengi açılma, renk atma, silikleĢme, kötüleĢme anlamını taĢır. Dolturan Toy; doldurmak, gezip
her tarafı söze boğmak anlamında yorumlanabilir (Binyazar 1996: 67).
Dede Korkut boylarında, kadın tipleri mukaddime kısmında verilirken ironik bir dil
kullanılmıĢtır. “Evin dayağı hariç diğer üç tanımın mizahi birer ifade ile dile getirildiğini
görürüz. Bunun sebebi bu üç örneğin olumsuz olmasıdır. Olumsuz tipler, küçük düĢürülerek
mizahi bir anlatım yoluyla aktarılmıĢtır. KiĢiye evleneceği kadını seçerken dikkat etmesi
gereken kadın tipleri hakkında bilgi vererek yol gösteren bu kısımda kullanılan ifadeler,
yapılan olumsuz ya da komiği çağrıĢtıran benzetmeler ve tipler üzerine kurulan örneklemeler
mizahi bir ifade kullanılarak elde edilmiĢtir” (Güvenç 2011:163). Boylarda anlatılan kadın
karakterlerin özellikleri ile mukaddimede verilen evlenilecek kadında aranan nitelikler aynı
değildir. Boylarda evlenilecek kız da aranan ilk özellik alp‟liktir. Kahraman vasıflı kadınlar,
8

�hikâyedeki erkeklerin danıĢtığı, fikrine önem verdiği, vefalı, namuslu kadınlardır. Göçebe
Ģartlarda yaĢayan erkeğin gözünü arkada bırakamayacak tipler evlenilecek kadın olarak
seçilmektedir.
Mukaddime‟de verilen kadınların özellikleri ile bir kültürün “kadın portresi”ni
çıkarmaktadır. Kadının; “Dar durumda kalındığında erkeğin yerini tutup onu aratmaması,
eĢine sevgi duyması, konuk ağırlayabilmesi, eĢine ve çevresine saygılı olması, obur olmaması,
azı çok eylemesi, kendi olanaklarıyla yetinmesi, evinin sorumluluğunu taĢıması, gözü dıĢarıda
olmaması, tembellikten kaçınması, dizini kırıp evinde oturması, çok gezmemesi, dedikodu
yapmaması, haksız olduğu halde baĢkalarını suçlamaya çalıĢmaması, yapıp yedirmekten
hoĢlanması, kocasının öğütlerini dinlemesi, sözünü kulağına koyması… erdem sayılmıĢtır.
”(Binyazar 1996:71). Genel hikâye çerçevesine baktığımız zaman karĢılaĢmadığımız kadınlar
mukaddimenin yazıya geçirilen dönemde eklendiği fikrini desteklemektedir. Bir baĢka görüĢ
de büyük bir destan parçasına ait olduğu düĢünülen Dede Korkut hikâyelerinin elimize
ulaĢmayan bölümlerinde diğer üç kadın tipinin anlatıldığını düĢündürmektedir.
Dede Korkut anlatılarında, Kısırca Yenge ile Boğazca Fatma‟nın dıĢında “solduran
Soy”, “Dolduran Top”, ve “Denildiğinden de Bayağı” benzer kadınlarla karĢılaĢılmaz.
Hikâyelerdeki kadınlar “evin dayağı” olabilecek; erdemli, yerine göre erkekten de üstün,
kiĢilikli ve gözü pek bir kadın yaratma yönünde biçimlenmiĢtir (Binyazar 1996: 72).
Mukaddime de toplumun değerlerini yansıtan pek çok söz kalıbı vardır. Kadının ön plana
çıkaran ve ona değer veren sözlerden “Oğul kimden olduğun ana bilir.” Bu sözlerden biridir.
Kadının soyuna, namusuna, analığına atfedilen kutsiyet bu cümle ile vurgulanmıĢ olur.
Dede Korkut destansı boylarında, mukaddime bölümünden sonraki on iki hikâyede
kadınların hikâyelere nasıl yön verdikleri ve bu hikâyeleri nasıl etkiledikleri anlatılar
içerisinde görülmektedir. ÇalıĢmada boylar kısaca anlatılacak ve kadın kahraman açısından
anlatılar değerlendirilecektir.
1 Dirse Han Oğlı Buğaç Han Boyı
Dirse Han Oğlu Boğaç Han Boyu, Oğuz toplumunun çocuğa, dolayısıyla aile
bütünlüğüne verdiği değeri yansıtması açısından önemlidir (ġahin 2012: 120). Türk destan
geleneğinin Dede Korkut Kitabı‟nda çocuksuzluğun bir problem olarak algılandığını ve bu
durumun ortadan kaldırılması için çeĢitli yollara baĢvurulduğunu görürüz. Toplumun en
üstünü temsil eden hanlar hanı Bayındır Han, toyda beyleri sahip oldukları çocuklara göre
sınıflandırır. Bu boyda anlatılanlara göre Bayındır Han, yılda bir kez büyük bir toy düzenleyip
iç ve dıĢ Oğuz beylerini bir araya getirmektedir. Beyler, hünerlerine ve erdemlerine göre
9

�toyda yerlerini alırlarken bu kez Bayındır Han, oğlu olanın ak otağa, kızı olanın kızıl otağa,
oğlu kızı olmayanın ise kara otağa oturtur. “Bayındır Han‟ın yiğitleri Dirse Han‟ı karĢıladılar,
getirip kara otağa kondurdular, kara keçeyi altına döĢediler, kara koyun yahnisinden önüne
getirdiler. Bayındır Handan buyruk böyledir hânım dediler. Dirse Han aydur: -Bayındır Han
benüm ne eksikliğüm gördi? Kılıcumdan mı gördü? Suframdan mı gördi? Benden alçak
kişileri ak otağa, kızıl otağa kondurdı, benim suçum ne oldu kim kara otağa kondurdı, didi.
Ayıttılar:
- Hânum, bu gün Bayındır Handan buyruk şöyledür kim, “oğlu, kızı olmayanı Tanrı
taâlâ kargayapdur, biz dahı kargaruz” dimişdür, didiler. Dirse Han yerinden öri turdu.
aydur:
-Kalkubanı yiğitlerüm, yirinüzden örü turun, bu karayıb bana ya bendendür, ya
hatundandır, didi. Dirse Han evine geldi. Çağırıp hatununa söyler, görelim ne söyler. (Ergin
2009: 79). Dirse Han, Bayındır hanın toyunda kara otağa oturtulmasından duyduğu üzüntüyle
eĢinden hesap sorar. Ancak bu durumda bile öncelikle sevgi ve saygısını ifade eden cümleler
kurar. “erkek baĢı darda kaldığında kadına sığınır, onu içten duygularla yüceltir” (Binyazar
1996: 75).
Beri gelgil başum bahtı ivürn tahtı
İvden çıkup yorıyanda selvi boylum
Topuğında sarmaşanda kara saçlum
Kurılu yaya benzer çatma kaşlum
Koşa badem sığmayan tar ağızlum
Güz almasına benzer al yanaklum
Kavunum, viregüm düvlegüm
Görür misin neler oldı" (Ergin 2009: 79).
…….
Daha sonra üzüntüsüne ve öfkesine yenik düĢerek eĢine hesap sorar:
Han kızı yirümden turayım –mı
Yakan –ile boğazundan tutayın-mı
Kaba ökçem altına salayın mı
Kara Polat öz kılıcımelüme alayın-mı
Öz gevdenden başunı keseyin –mi
Can tatlusın sana bildüreyin-mi
Alça kanun yir yüzine dökeyin mi
Han kızı sebebi nedür digil mana
10

�Katı kazab iderem şimdi sana (Ergin 2009:80).
Dirse Hanın Hatunu, göçebe Türk toplumlarında çocuksuzluğun yarattığı problemleri
bilen bir kadındır ve çözümü de yine kendisi bulur.
"Hay Dirse Han, bana kazab itme, incinip acı sözler
söyleme, yiründen örü turgıl, ala çadırun yir yüzine
dikdürgil atdan aygır deveden buğra koyundan koç öldürgil.
İç Oğzun Taş Oguzun biglerin üstüne yignak itgil,
aç görsen tayurgıl, yalınçak görsen tonatgıl, borçluyı
borçından kurtargıl, depe gibi et yıgı, göl gibi kımız sagdur,
ulu toy eyle, hacet dile, ola kim bir agzı du'alınun alkışı-y-ile Tanrı bize bir batman
ayal vire didi'' (Ergin 2009: 80). EĢinin bu sözlerine hak verip toy düzenleyen Dirse Han bir
ağzı dualının duasıyla çocuk sahibi olur. Burada Dirse Han‟ın karısının sözüne verdiği önem
ve değer dikkat çekicidir. Dirse Han‟ın karısının akılcı yaklaĢımı ile sorun çözülmüĢtür. Dirse
Hanın bir oğlu olur. Dirse Hanın hatunu oğlunun ilk avından dönüĢünde gelenek olarak bir
toy düzenler. Ancak av dönüĢü kocası Dirse Han‟ın yanında oğlunu göremeyince annelik iç
güdüsüyle dile gelir: Han babamın katın ben varayım, Ağır hazine bol leşker alayın, Azgun
dinlü kafire ben varayum, Paralanup kazılık atumdan inmeyinçe, Yinüm ile alca kanum
silmeyinçe, Kol bud olup yir üstine düşmeyince, Yalunuz oğul yollarından dönmeyeyim...”
(Ergin 2009:87) Sonunda dayanamaz, bidevi atına biner, kırk ince belli kızı yanına alır ve
oğlunu aramaya gider. Bir çukurda çocuğu kanlar içinde bulurlar. Buğaç korkmamalarını
söyler ve yaralanınca Hızır‟ın gelerek yarasını sıvazladığını, “sana bu yaradan korhma oğlan
ölüm yokdur, tağ çiçeği anan südi-y-ile senün yarana melhemdür.” dediğini anlatır (Ergin
2009:88). Bu durum annenin çocuğuna duyduğu sevgi ve fedakâr tutumunun aileyi bir arada
tutmaya çalıĢmasının bir örneğidir. Anlatının devamında Dirse Han‟ın hatunu, babasını
tutsaklıktan kurtarmak için oğlunu ikna eder. Ailenin birlik ve beraberliğini sağlayan, aile içi
iliĢkileri düzenleyen bu boyda da “kadın ana”dır. “Oğlan anasının sözin sımadı. Buğaç Big
yerinden örü turdı, Kara Polat öz kılıcın biline kuşandı, ağ tozluça katı yayını eline aldı, altun
cıdasın koluna aldı, bidevi atını tutdurdı, butun bindi, kırk yigidin boyına aldı, Babasınu
ardınça yortıp gitdi “(Ergin 2009:91).
Bu boyun gerek nesir bölümlerinde gerekse manzum bölümlerinde oğulun babaya
karĢı duyduğu sevginin, babanın oğula duyduğu sevgiden daha üstün olduğu dramatize
edilmiĢtir. Baba, oğlunu sorgulamadan bir iftira nedeniyle öldürmeye teĢebbüs etmiĢ, ancak
oğul, her Ģeye rağmen, babasını kırk namert elinden kurtarmıĢtır. Böylece Boğaç Han, Oğuz
toplumunun mukaddes değerlerine uygun bir davranıĢ örneği göstermiĢtir (KarakaĢ 2013:
11

�1871-1872). Bu olayda yönlendirici olan Dirse Hanı‟ın eĢi Boğaç‟ın annesidir. Kadın, anne
olarak aile içi iliĢkileri düzenlemiĢtir.
Dirse Han Oğlu Buğaç Han hikâyesi çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Hikâyedeki
kadın kahraman, eĢ ve anne olarak davranıĢ ve tutumlarıyla hikâyedeki düğümleri çözen ve
hikâyeye yön veren önemli bir kadın karakterdir. Dede Korkut hikâyelerindeki diğer bazı
kadın kahramanlar gibi adı yoktur, ancak bu durum güçlü bir karakter olmasına engel değildir.
2 Salur Kazanun İvi Yağlanduğı Boy
Salur Kazan‟ın evinin yağmalanması boyunda kadın karakterler özellikle ana- oğul
iliĢkisi içerisinde ele alınmıĢtır. Türk aile yapısında anneye atfedilen kutsiyet bu hikâyede
dikkat çekici bir özelliğe sahiptir. Çok yönlü bu boyun kesiĢme noktaları ana- oğul üzerine
kurulmuĢtur. Anlatıda, Salur Kazan‟ın yaĢlucuk annesi, karısı Burla Hatun ve oğlu Uruz
ġökli Melik tarafından tutsak edilir. ġökli Melik, Salur Kazan‟a daha fazla zarar verebilmek
için karısı Burla Hatun‟un namusuna göz koyar. EĢine sadık olan Burla Hatun bu durumdan
oğlu Uruz‟a söz eder. Oğlu Uruz da canı pahasına annesinin namusunu korumasını ister. Daha
sonra Salur Kazan ailesini kurtarmak için düĢman eline vardığında sadece “yaĢlucuk
annesini” isteyerek geri kalan her Ģeyini ġökli Melik‟e bağıĢlayacağını söyler. Anne- oğul- eĢ
kavramlarının farklı bir Ģekilde sorgulandığı boyda, kadın her durumda eĢ olarak namusunu
korur. Babanın olmadığı yerde ise oğlu, annesinin namusunu korur. Anneliğin kutsallığını ön
plana çıkarmak için eĢ olan kadın ikinci planda kalır. Bu durum boyda Ģu Ģekilde
anlatılmaktadır:
"Senin etinden, oğul yiyeyim mi, yohsa sası dinlü kâfirün döşeğine gireyin mi, ağan
Kazan'ın namusını sındurayın mı, Niçideyim, oğul hey" didi (Ergin 2009: 107). Burada
Kazan'ın karısı, analık haklarını oğlu Uruz‟a hatırlatarak yaĢadığı bir belirsizlikle, kocası ile
oğlu arasında kaldığında, oğlunun fikrine baĢvurmaktadır. Oğlu Uruz‟un fikrini alarak
erdemli bir davranıĢ sergilemekte ve sevgiyi paylaĢmanın ne kadar zor olduğunu da
vurgulamaktadır.
… Ko beni kadın ana, çengele ursınlar, Ko, etümden çeksünler, kara kavurma itsinler,
Kırk big kızının önine iletsünler, anlar bir yidüginde, sen iki yigil, Seni kâfirler bilmesünler,
tuymasınlar, ta kim, sası dinlü kâfirün döşeğine varmayasın, sagragın sürmeyesin, atam
Kazan namusını sımayasın sakın" didi… (Ergin 2009: 107).
Oğul Uruz, ananın ve babanın namusunun, kendi hayatından önemli olduğunu
söyleyerek, candan daha önemli kavramlar olduğunu belirtmekte ve burada kendi adına
kahramanlık yapmaktadır. Salur Kazan da ġökli Melik‟e tutsak düĢen anasının namusunu
12

�korumak için namusundan, oğlundan ve daha pek çok Ģeyden vazgeçebilmektedir. Salur
Kazan, düĢmanı ġökli Melik'e söyle demektedir:
"Mere Sökli Melik,
Dünlüğü altın ban ivlerümi getürüp- durursın, sana kölge olsun,
Ağır hazinemi, bol akçam getürüp- durursın, sana harçlık olsun,
Kırk ince billü kızı ile Burla Hatun'u getürüp- durursın, sana yesir olsun,
Kırk yigid ile oğlum Uruzı getürüp- durursın, kulun olsun!
Tavla tavla sahbaz atlarum getürüp- durursın, sana binit olsun!
Katar,katar develerüm getürüp- durursın, sana yüklet olsun,
Karıçıuk anamı getürüp- durursın, Mere kafir, anamı virgil mana!
Savaşmadın, uruşmadın kayıdayım, Girü döneyim, gideyim, bellü bilgül!" ( Ergin
2009: 110).
Bu hikâyede, Salur Kazan‟ın karısı Burla Hatun ve yaĢlucuk annesinin tutsak
olmalarının yarattığı problemin çözümünde, Salur Kazanın annesi ve eĢi arasındaki tercihi
dikkat çekicidir. Hikâye oğulları ve anneleri üzerine kurulmaktadır.
3 Kam Pürenün Oğlı Bamsı Beyrek Boyı
Dede Korkut boylarından Kam Püre Oğlu Bamsı Beyrek anlatısında olaylar iç içedir.
Boyun kadın kahramanını, anlatı içersinde değerlendirecek olursak Türk aile yapısına dair pek
çok ipucunu görebiliriz. Boy, Türk geleneklerine uygun olarak bir toy ile baĢlar. Oğuz
beylerinden Kam Püre Beyin oğlu ve Bay Bican beyin de kızı yoktur. Düzenlenen toyda biri
oğul isterken diğeri de kız evlat ister. Ve toyda birbirlerine çocukları olursa beĢik kertmesi
olacağına dair söz verirler. Kam Püre Bey‟in Bamsı Beyrek adında oğlu, Bay Bican Beyin ise
Banı Çiçek adında bir kızı olur. Bamsı Beyrek, alp tipine uygun bir delikanlıdır ve kendisine
eĢ olarak alp vasıflarına sahip bir kız isterken Banı Çiçek de kendisine uygun eĢ adayının yiğit
bir delikanlı olmasını ister. Hikâyede, Bamsı Beyrek ve Banu Çiçek birbirlerinin yiğitliklerini
sınayabilecekleri bir ortamda karĢılaĢırlar. Ancak Bamsı Beyrek dövüĢtüğü kiĢinin Banı Çiçek
olduğunu bilmeden dövüĢür ve tam yenilecekken bir hamleyle beĢik kertmesi olan Banı
Çiçek‟i yere serer. Ardından Banı Çiçek de kimliğini açıklar. Bu olay, Banı Çiçek ve Bamsı
Beyrek beĢik kertmesi olmalarına rağmen eĢ seçiminde tercihleri olan kiĢiler olduğunu
gösterir. Kahramanların göçebe toplum yapısına uygun olarak alplik vasfı taĢıyan kiĢileri eĢ
olarak seçmek istemeleri, hayat Ģartlarının bir sonucudur.
Banı Çiçek‟i istemeye Türk toplumunun aile yapısına uygun olarak sözü geçen biri
gönderilir. Bu kiĢi Korkut Ata‟dır. Bu durumda Banı Çiçek‟i Deli Karçar adlı abisinden
13

�istemeye Dede Korkut gider. Deli Karçar adından da belli olduğu üzere Banı Çiçek‟i
isteyenlere zorluklar çıkarır ve onlardan sıra dıĢı taleplerde bulunur. Deli Karçar öncelikle
Dede Korkut‟la dövüĢür yenilmesine rağmen Banı Çiçek‟i yerine getirilmesi çok zor olan
kalın karĢılığında vereceğini söyler. “Deli Karçar, kız kardeĢi için: “Biñ buğra getürüñ kim
maya görmemiş ola, biñ dahı aygır getürüñ kim hiç kısrağa aşmamış ola, biñ dahı koyun
görmemiş koç getürüñ, biñde kuyruksuz kulaksuz köpek getürüñ, biñ dahı püre getürüñ” der
(Ergin 2009:127).
Banı Çiçek‟in abisinin istekleri yerine getirilip düğün hazırlıkları baĢladığı sırada
Bamsı Beyrek tutsak edilir. 16 yıl sürecek olan bu tutsaklıkta Banı Çiçek geleneksel Türk
kadına örnek olacak Ģekilde sabırlı ve vefalı bir Ģekilde niĢanlısını sadakatle bekler. Bu durum
aslında eĢ olarak ne kadar doğru bir seçim yapıldığının da iĢaretidir. Göçebe yaĢam Ģartlarında
her an her türlü olumsuzluk yaĢanabileceği için evin reisi ailenin sorumluluğunu kendisi kadar
güçlü bir kadına bırakmak ister. Kahramanlıkta kendisiyle yarıĢabilecek düzeyde, namusunu
koruyabilen, sadık bir kadın ister. Banu Çiçek‟in on altı yıl boyunca gösterdiği bu sadakat de
bu durumu örnekleyen çarpıcı örneklerindedir. Dede Korkut destansı boyları bizlere aile
yapısı hakkında pek çok bilgi vermektedir. Tek eĢliliğin esas olduğu Türk göçebe toplumda
kadın, erkeğini; erkek kadınını göz açup gördügüm, könül virüp sevdügüm diyerek sever. Bu
cümlede ilk ve son sevdiğinin eĢi olduğu açıktır. Banı Çiçek, on altı yıl sonra Bamsı
Beyrek‟in öldüğüne inandıktan sonra Deli Karçar‟ın isteğiyle evlenmeyi kabul eder. Bu kabul
etme sevdiğinden vazgeçtiği anlamına gelmez çünkü Bamsı Beyrek‟in yüzüğünü hala
taĢımaktadır. Bamsı Beyrek tutsaklıktan kurtulup geldiği sırada Yalancu oğlu Yaltucuk bir
hile ile Banı Çiçekle evlenmek üzeredir. Deli kılığında toya gelen Bamsı Beyrek kendisini
sadakatle bekleyen Banı Çiçek‟i burada da bir kez daha sınar. Anlatının devamında ise
Beyrek, deli kılığına girmiĢ olmanın verdiği rahatlıkla diğer kadınların bütün gizli saklılarını
ortaya dökerek kadınları hem utandırır hem de gülünç duruma düĢürür. Bunu da toyda eline
aldığı kolca kopuzu ve deliliğe vurduğu söylemiyle yapar.
And içmişem kısır kısrağa bindüğüm yok,
Binübeni kazavata vardığım yok
Öküz ardında sarvanlar sana bakar
Buldur buldur gözlerinün yaşı akar
Sen anlarun yanına var vargıl
Muradunı anlar virür bellü bilgil
…
And içmişim kısır kısrağa bindiğim yok
14

�Binip mukaddes savaşlara vardığım yok
Öküz ardında çobanlar sana bakar
Boncuk boncuk gözlerinin yaşı akar
Sen onların yanına var
Muradını onlar verir belli bil” diyerek Kısırca Yenge‟nin çobanlarla iliĢkisi olduğunu
ima eden Beyrek,
And içeyim bu kez boğaz kısrağa bindügüm yok
Binübeni kazavata varduğum yok
İvünüz ardı dereçük degül-mi-y-idi
İtünüz adı Barak degül mi-y-idi
Senün adun kırk oynaşlu Boğazça Fatma degülmiyidi
And içeyim bu sefer boğaz kısrağa bindiğim yok
Binip mukaddes savaşlara vardığım yok
Evinizin ardı derecik değil miydi
Köpeğinizin adı Barak değil miydi
Senin adın kırk oynaşlı Boğazca
Dahı aybun açaram bellü bilgil
Fatma değil miydi,
Daha ayıbını açarım belli bil (Ergin 2009:146-147) ifadesiyle de Boğazca Fatma‟nın
birçok sevgilisi olduğunu belirtir ve bu Ģekilde kadınların kusurlarını yüzlerine vurur. Böylece
Banu Çiçek‟in üstün vasıfları ön plana geçmektedir. Bamsı Beyrek tutsak edildiği on altı yıl
boyunca Ban-ı Çiçek‟in yasını tutup tutmadığını öğrenmek için Deli ozan kılığında da kolca
kopuzu elinde soylamaya devam etmiĢ:
Aydur:
Beyrek gideli bam bam depe başına çıkdun- mı kız
Karmanup dört yanuna bakdun-mı kız
Kargu kibi kara saçun yoldun-mı kız
Kara gözden acı yaşun dökdün mi kız
Güz alması kibi al yanagun yırtdun-mı kız
Sen ere varursın altun yüzük menümdür vir mana kız didi. Kız aydur:
Beyrek gideli bam bam depe başına çıkduğum çok
Kargu kibi kara saçum yolduğum çok
Güz alması kibi al yanagum yırtduğum çok

15

�Vardı gelmez big yigidüm han yigidüm Beyrek diyü ağladuğum çok (Ergin 2009: 148149). Anlatının sonunda Bamsı Beyrek, Banı Çiçek‟in hala niĢan yüzüğünü taĢıdığını görünce
kimliğini açıklar. Aile yapısı gereği tek eĢliliğin esas olduğu Ģartlarda Bamsı Beyrek tam
evlenecekken sözünün eri olarak Bayburt Hisarının kızını ve kırk yiğidini kurtarmaya gider.
Onları kurtarmadan gerdeğe bile girmeyen hatta sözünde duramayacak olursa kendine ah eden
Bamsı Beyrek sözünü tutar.
Bu hikâyeyi kadın kahramanı açısından değerlendirecek olursak Banı Çiçek, alp kadın
tipine uygunluk göstermektedir. Bu durum erkeğin zor yaĢam Ģartlarında kendisine destek
olabilecek doğru kadını seçmesi açısından önemlidir. Ancak seçen sadece erkek değildir.
Kadın da kendine denk ve yaraĢır erkek istemektedir. Kadın ve erkeğin “alp” lik vasfına sahip
kiĢileri eĢ olarak seçmesi kaçınılmaz olmaktadır. Ayrıca hikâyede Banı Çiçek ve Bamsı
Beyrek benzer fiziksel ve karakter özelliklerine sahipken; esas olarak kadın karakter, aile
yapısının dengesini korumak için ikinci planda kalmaktadır. Tüm bunların yanı sıra kadının
sahip olduğu en önemli vasfı eĢine duyduğu sadakattir ve hikâyede sadakati Banı Çiçek temsil
eder.
4 Kazan Oğlı Uruz Bigün Tutsak Olduğı Boy
Dede Korkut boylarında kadınlarda aranan “alp”lik özelliği bu hikâyede Boyu Uzun
Burla Hatun sayesinde var olmuĢtur. Böyle bir kadın, sosyal hayat içinde statü olarak üst
seviyelerde ve söz hakkına sahip bir kadındır. Kazan Bey Oğlu Uruz Bey‟in Esir Olduğu
Destanı”nda Burla Hatun; kılıç kuĢanan, ata binen ve korkusuzca düĢmana karĢı duran cesur
bir anne ve eĢ olarak dikkati çeker (Kahya 2000:233).
Kazan bey‟in oğlu Uruz‟un esir düĢtüğü boy da alp bir oğul isteyen Kazan Bey‟in
Oğuz Kazan‟ın sohbetinde bu dileğini oğluna bakıĢı ile belli etmesi ile baĢlar. Bu sohbet
ortamında kanlı kâfir kızlarının Oğuz beylerine Ģarap sunduğunu da görmekteyiz. Bu durum
boyda Ģöyle tasvir edilmektedir. “Tokuz kara gözlü, örme saçlu elleri bileginden kınalu,
parmakları Nigarlı, boğazları birer karış kafir kızları al şarabı altun ayağ- ile kalın Oğuz
biglerine gezdürürler- idi. Her birinden Ulaş oğlı Salur Kazan içmiş-idi (Ergin 2009:154). Bu
ortamda Kazan Bey, oğlu Uruz‟a baktı ve kendisine kahır geldi. Bu durumu fark eden Uruz,
babasının üzüntüsünü fark etti. Babasına sebebini sorunca da on altı yaĢına gelmesine rağmen
kahramanlık yapmadığını söyler. Uruz da bu durumun sorumlusunun babası olduğunu söyler.
Babasının bu konuda kendisine örnek olması gerektiğini söyler. Daha sonra babasıyla ava
çıkarlar. Kanlı kâfire gafil avlanırlar. Uruz, kâfirlere karĢı savaĢmak istese de Kazan Bey
müsaade etmez ve oğlu da babasının sözünü kıramaz. Ancak bir süre sonra Uruz, babasının
sözünü tutmaz. SavaĢ meydanına iner. Kanlı kâfir tarafından tutsak edilir. Kazan bey oğlunu
16

�gelip göremeyince kaçıp gittiğini düĢünür. Ve eve geri döner. Burla Hatun ise oğlunun ve
kocasının avdan dönmesini beklemektedir. Han kızı boyu uzun Burla Hatun mukaddimenin
baĢında verilen evin dayağıdır. Oğlunun ilk avında toy düzenleyebilecek yetkiye sahiptir.
“oğlançuğumun ilk avudır, kanlu Oğuz biglerin toylayayım didi. Han kızı gördi kim Kazan
gelür, yumurlanup yirinden örü turdı, samur cübbesin engine aldı, Kazan’a karşu geldi.
Kapak kaldurdı, Kazanun yüzine toğrı bakdı, sağ- ilen solına göz gezdürdi, oğlancuğını
Uruz’ı görmedi. Kara bağrı sarsıldı, düm yüregi oyandı, kara kıyma gözleri kan yaş toldı”
(Ergin 2009: 162). Ancak Kazan‟ın yanında oğlu Uruz‟u göremeyince sevgisini ve
üzüntüsünü dile getirerek iki vardun bir gelürsin yavrım kanı diye sorar. Daha sonra annelik
iç güdüsüyle dile gelir: bir bigüm görinmez bağrum yanar, asılan asılan kayalardan Kazan
oğlan uçurdun-mı, Talı Sazun aslanına yidürdün m, yohsa kara dinlü kafire uğratdun mı”
(Ergin 2009: 163). der. EĢinden hesap sorabilen oğluna duyduğu sevgiyle içi yanan Burla
Hatun, Kazan beyi oğlunu bulması için gönderir. Ancak kendisi de mahiyetindekiler ile bir
ana ve alp kadın olarak yola düĢer. Burada Han kızı olduğu, babasının evinde hakları
olduğunu da öğreniyoruz. Burla Hatun, oğlancuğunu bulmaya gitti. Kahraman kadın ana
kocası Kazan‟a sitem edip savaĢ meydanına geldi. Oğuz beyleri de yardıma geldi. Babasının
kendisini kurtarmaya geldiğini gören Uruz, babasını vazgeçirip “anamı sızlatma” diyerek geri
döndürmeye çalıĢır. Oğul için atanın ölmesinin ayıp olduğunu söyler. Benim baĢım senin
baĢına kurban olsun diyerek saygısını belli eder. Boyu uzun Burla Hatun, Kara Tugan kafiri
kılıçladı, yere attdı. Kazan ve Burla Hatun oğullarını kurtardılar. Uruz‟u kurtarmaya Han
soyundan gelen kendine ait mahiyeti olan, sözü geçen bir kadın olan annesi Burla Hatun da
gitmiĢtir. Burla hatun pek çok vasfı bünyesin de barındıran eĢ, ana ve alp kadındır.
SavaĢ sırasında Kazan Bey, Kazan‟ın kardeĢi Kara Güne, Kıyan Secük oğlu Deli
tundar, ġer ġemseddin, Beyrek, Kazılık Koca oğlu Yegenek, emen, Uruz ne ise Burla Hatun
da odur (Binyazar 2011:80).
5 Duha Koca Oğlı Delü Dumrul Boyı
Oğuzda Duha Koca oğlu adlı bir yiğit bir kuru çayın üzerinde bir köprü yaptırıp
geçenden otuz üç akçe geçmeyenden döve döve kırk akçe alırmıĢ. Köprüsünün yakınındaki
obadan bir yiğidin ölümü üzerine Dumrul, Hak Teâlâ‟ya ve Azrail‟e rest çeker. Dumrul‟un
resti, Hak Teâlâ‟nın hoĢuna gitmez. Dumrul, kırk yiğidi ile otururken Azrail gelir ve
Dumrul‟un canını alacağını söyler. Hak Teâlâ‟ya yalvaran Dumrul‟a, canı yerine baĢka bir
can bulması emredilir. Bunun üzerine Dumrul, babasına gider, olumsuz yanıt alır. Annesine
gider, ondan da istediğini alamaz. En son helalleĢme isteği doğrultusunda helaline gider.
17

�Helali kendi isteğiyle Dumrul‟un yerine canını vermeyi kabul eder. Dumrul, helaliyle birlikte
canını alması için dua eder. Hak Teâlâ‟ya, Dumrul‟un bu sözü hoĢ gelir. Bunun üzerine Hak
Teâlâ, Dumrul‟un anne ve babasının canını alması için Azrail‟e emir verir. Sonunda da
Dumrul ile helalinin canı bağıĢlanır ve onlara 140 yıl ömür verilir (Ergin 1999: 113- 122).
Duha Koca oğlu Delü Dumrul boyunun kurgusu ironik bir Ģekilde baĢlamaktadır. Dede
Korkut destanının Deli Dumrul‟u, Azrail‟e kafa tutuĢuyla, Tanrı ile aracısız konuĢmak için,
“Ölüm Meleğinin” aradan çekilmesi istendiğinde direnmesiyle halk fıkralarının BektaĢi‟sini
andırır (Saydam 2011: 333). Anlatının devamında ise canı yerine can bulma telaĢına düĢen
Delü Dumrul, “öz yerine öz”2 (Karakurt 2011:42) aramaktadır. Bu durum hikâyenin kadın
kahramanları olan Deli Dumrul‟un annesi ve Deli Dumrul‟un eĢinin tavırlarıyla netleĢir.
Annenin bekleneni yapmaması hikâyeye ivme kazandırmaktadır. Deli Dumrul, adına uygun
olmayan akılcı tavrını eĢiyle görüĢtüğü sırada sergilemiĢtir. Kendisinden sonra eĢine ve iki
çocuğuna bütün mal varlığını bırakırken kendisinin de sevdiği biriyle evlenmesini istemiĢtir.
Babasına, annesine giden Delü Dumrul “can tatlı, can aziz” sözleriyle kabul görmez.
"Azra-il aydur: "Mere delü kavat dahı ne aman dilersin! Ağ sakallu baban yanuna vardun,
can virmedi, ağ pürçeklü anan yanına vardun can virmedi, dahı kim virse gerek didi. Delü
Dumrul aydur: Hasretüm vardur buluşayum didi. Azrail aydur: "Mere, Delü Hasretün
kimdür? Aydur: "yad kızı halalum var, andan menüm ondan iki oğlançuğım var, amanatum
var. Ismarlaram, anlara andan sonra menüm canım alasun didi!" Sürdü, halalı yanına geldi.
(Ergin 2009: 182). "Deli Dumrul, eĢinin yanına geldi; "Biliyor musun, neler oldu?
Gökyüzünden al kanatlı Azrail uçup geldi, Benim akça göğsüme basıp oturdu. Benim tatlı
canımı almak istedi. Babama, ver dedim, can vermedi. Anama vardım, can vermedi...,"Dünya
sirin, can tatlı" dediler. Simdi;
yüksek yüksek kara taglarum sana yaylak olsun!
Sovuk sovuk sularım sana içit olsun!
Tavla tavla sahbaz atlarım sana binit olsun!
Dünlügi altun ban ivüm sana kölge olsun!
Katar katar develerim sana yüklet olsun!
Ağıllarda akça koyunum sana şölen olsun
Gözün kimi tutar ise
Gönlün kimi sever ise,
Sen ana vargıl.

2

Aylanu, Ġnsanın ne kadar erdem sahibi ve özveri sahibi olduğunun ilahi kudret tarafından ölçülmesidir.

18

�iki oğlançuğı öksüz komagıl...." didi'(Ergin 2009: 183).
Bu durum genel Türk aile yapısına ve erkek mantığına uymaz; ancak hikâyenin
kurgusu burada çarpıcı noktaya ulaĢmıĢtır. Deli Dumrul‟un eĢinin sadakat, sevgi, namus gibi
önemli hasletleri çok daha çarpıcı bir Ģekilde ortaya çıkmıĢtır. Gözünü dahi kırpmadan canı
yerine can vermek isteyen Deli Dumrul‟un eĢi hikâyedeki kadın kahramanlar arasından
belirgin bir Ģekilde ayrılmıĢtır. Ancak anlatının sonunda Tanrı, babasının ve annesinin
canlarını alıp onların canı yerine Deli Dumrul ve eĢine yüz kırk yıl ömür vermiĢtir. ġimdiye
kadarki Dede korkut hikâyelerinden farklı olarak anne, oğlu yerine can vermeyerek Türk Aile
geleneğinde var olmayan bir kadın ana karakter olarak görülürken Deli Dumrul‟un adı
olamayan eĢi ise fedakârlığın en üst seviyesini sergiler. Annenin fedakârlığına alıĢtığımız
hikâyelerde eĢin “yerine can verecek” kadar duyduğu sevgi ve bağlılık da bu açıdan
önemlidir. Deli Dumrul'un bu tavrına karĢılık, aynı içtenlik ve erdemliliği gösteren Deli
Dumrul'un Karısı:
“.............................................
Ars tanığ olsun, kürsi tanık olsun,
Yir tanığ olsun, gök tanığ olsun
Kadir Tanrı tanığ olsun
Menüm canum senün canuna kurban olsun!" didi, razı oldı (Ergin 2009:183).
Dede Korkut‟ta Dumrul‟un canı yerine can bulma serüveni baĢlangıçta baba ve anne
için tasarlanırken daha sonra Dumrul‟un helalleĢme isteği doğrultusunda üçlü bir simgesel
yolculuk halini alır. “Dumrul ile Azrail”de bu serüven: “Üç kapılık bir pazarlıktı bu. Anasına,
babasına, yârine gidecektik. Ġçlerinden her kim, kendi canını Dumrul için bağıĢlarsa onunkini
alıp Dumrul‟unkini serbest bırakacaktım” biçiminde kurgulanır. Dede Korkut‟ta ilkin babaya
daha sonra anaya gidilir. Ġki kapıdan da boĢ dönülünce, helalleĢmek için yar kapısına varılır.
Böylece sıralama baba-ana-yar üçgeninde gerçekleĢir. Can yerine can bulma pazarlığında
anne ve babanın Dumrul‟a karĢı tutumları anlatılarda paradoksal bir yapı göstermektedir.
Dede Korkut‟ta sergilenen davranıĢlar maddi unsurlarla (tavla tavla Ģahbaz atlar, katar katar
develer, altın, gümüĢ, para) ifade edilmiĢtir (Uygur; Sezer 2011: 76).
Dede Korkut‟ta Deli Dumrul‟un yâri, canını vermeyi kabul etmesine rağmen,
Dumrul‟un, Allah‟a canlarını birlikte alması veya birlikte bağıĢlaması için yalvarması sonucu
ikisinin canı bağıĢlanır ve kendilerine 140 yıllık ömür verilir, buna karĢılık anne ve babasının
canı alınır. Dede Korkut kitabında Dumrul ve helaline verilen 140 yıllık ömür, halk biliminde
iĢlevsel olarak kullanılanılmaktadır (Uygur; Sezer 2011: 77). Burada, Dumrul‟un ve eĢinin
19

�yüz kırk yılıyla bağlantısı üzerinde yorumlara götürebilecek dört husus vardır: 1)Yüz kırkın
böleni olan on dört, kameridir; yani sembol dilinde diĢil bir saydır. 2) On dört, insanın
bedensel varlığıyla bağlantılı bir sayıdır. 3) On dört‟ün (yüz kırk‟ın) mükemmelliğe eriĢmek
için gerekli süreye iĢaret etmesi, Dumrul ve eĢinin gelecek yüz kırk yılından neler
beklediğinin de ipucudur. 4) ayrıca on dört/ yüz kırk sayılarıyla bağlantılı olarak- Ay‟ın içinde
bulunduğu duruma göre bazen eril, bazen diĢil sembolizmin taĢıyıcısı olduğunu gösteren
vurgulama dikkat çekicidir. karanlık geceyi (bilinçli olmayanı) aydınlatan gök cismi olarak ay
bilincin göstergesidir; yani baĢlangıçta eril bir semboldür. Ancak güneĢin (gündüz
aydınlığıyla bağlantılı bilincin) egemenliğinde, gecenin aydınlatıcısı olan ay, eril‟in karı
kutbunda yer alır; yani diĢil‟dir. Gündüz geceden ayrılmıĢ / ayrıĢmıĢtır (Saydam 2011: 333).
Deli Dumrul hikâyesinin dikkat çekici bir özelliği de Euripides' in Alkestis adlı
tragedyası ile kurgu ve motif bakımından benzerlik göstermesidir. Her iki efsanede de pek
çok ortak özellik bulunmaktadır. Benzer özelliklerden biri de her iki öyküde de yer alan,
ĢaĢırtıcı derecede bencil anne-baba motifidir. Euripides engin bir bilgelikle Ģöyle der:
"Ġhtiyarlar ölümü boĢ yere isterler, yaĢlarının fazlalığından ve ömürlerinin uzunluğundan boĢ
yere Ģikâyet ederlermiĢ! Ölüm yaklaĢtı mı hiçbiri ölmek istemiyor ve ihtiyarlık artık onlar için
bir yük olmuyor. Admetos'un kendi yerine can verecek birini bulmakla sergilediği tavrında
toplumsal değerlere aykırı bir bencillikten söz edilebilir. Kendisinin olduğu kadar anne
babasının da yaĢamaya düĢkün olmaları normaldir. Belki de sevdiğinin kendi uğruna ölmesini
kabul etmiĢ olmakla etik ölçütlere uygun davranmayan bizzat kendisidir. Ancak burada
toplumsal yapıyı göz ardı etmemeliyiz. Euripides'in eserinde kadının fedakârlık nedeni,
erkeğin genos (klan) içindeki yeri göz önüne alındığında açıklık kazanmaktadır. Erkek
özellikle bütün genos'u merkezlendiği ve aile reisi olan bir kiĢiyse tanrısal bir kiĢiliktir.
BaĢkalarının yaĢamı - bu karısı bile olsa- onun hizmetindeyse değerlidir. (Sina 2011:226230). Her iki efsanede de erkek kahramanlar iyilik, cömertlik ve karılarına olan derin sevgi
gibi samimi duygularla donatılmıĢtır. Admetos, karısını seven bir erkekten beklendiği Ģekilde,
karısının bu fedakârlıktan vazgeçmesini ister. Dumrul da karısına sadece durumu anlatmıĢ,
kendi yerine ölmesini asla istememiĢtir. Her iki öykünün de hareket noktasının fedakârlık
motifi olduğu görülür. Dumrul ise karısından bir daha evlenmesini ister: "gözün kimi tutarsa,
gönlün kimi severse, sen ona var, iki oğlancığı öksüz koyma" der. Dede Korkut öykülerinin
tamamında olduğu gibi, göçebe topluluğunda erkeğin kadını, kadının erkeği kuvvet ve cesaret
bakımından denemesinin yaĢamsal bir değeri olduğu düĢünülürse, bunun nedenini kavramak
hiç de zor olmayacaktır. Sürekli olarak hareket halinde bulunan ve bunun doğal sonucu olarak
bütünüyle korumasız olan bu topluluklarda, düĢman, erkeğin de kadının da yaĢamını tehdit
20

�eder. Bu nedenle iki cinsin de kuvvetli ve cesur olması gereklidir. Mutluluğu kocasının
dıĢında birinde bulmayı düĢünmeyen kadınları üstün kılan özelliklerin baĢında, gösterdikleri
fedakârlık ve kahramanlıklar gelmektedir. Dede Korkut öykülerinde de kadının toplumsal
haklarının korunduğu ve erkekle eĢit bir düzeyde olduğu görülmektedir. Ancak Alkestis ile
karĢılaĢtırıldığında Deli Dumrul‟un fedakâr eĢinin hikâyede adı dahi geçmemektedir. “Eski
Yunan toplumunda kadının konumunun kötülüğüne karĢın Euripides'in eseri kadının adını
taĢır. Eski Türk toplumunda kadının konumu erkekle hemen hemen aynı olmasına rağmen,
Dede Korkut'ta kadın adsız bırakılarak esere erkeğin adı verilmiĢtir” (Sina 226-229). Buna
rağmen Deli Dumrul Boyu‟nda, erkek, kadının “göz açıp gördüğü”, “gönül verip sevdiği”,
tatlı damak verip soruĢtuğu”, “bir yastığa baĢ koyup emiĢtiği”dir. Bu yönüyle de ister eĢ
olarak ister anne tipiyle kadın karakterler hikâyede önemli bir yere sahiptir. Ayrıca Deli
Dumrul‟un eĢi, ölüm karĢısında gösterdiği korkusuz tavır ile cesaretini kanıtlamıĢtır.
6 Kanlı Koca Oğlı Kan Turalı Boyı
Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı anlatısında, Kanlı Koca, oğlunu evlendirmek
istemektedir. Evlenmek için Kan Turalı‟nın kendine denk eĢ araması, hikâyenin çıkıĢ
noktasını oluĢturmaktadır. Boyda, göçebe toplumlarda evlenilecek kadında aranan özellikler
anlatılmaktadır. Dede Korkut hikâyeleri içinde aileye verilen önem göz ardı edilemez. Bu
neden eĢ seçimi de önemlidir. Genel olarak eĢlere seçim hakkı tanınır. Kadınların da
erkeklerin de eĢleri de aradıkları ilk özellik “cesaret” ve “yiğitliktir”. Dönemin koĢulları ve
yaĢam standartları düĢünüldüğünde soylu bir aileye sahip cesur kadın/erkeklerle evlenmek
aile birliğinin devamı açısından önemlidir. Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı hikâyesinde
evlenmek isteyen Kan Turalı, yiğit bir kız arar. Cicili bicili Türkmen kızlarının kendisine
yaraĢır olmadığını düĢünür. Kendisine uygun olduğunu düĢündüğü Selcen Hatun ise yiğit eĢ
adayını baĢlık olarak üç canavarı öldürmesini isteyerek sınamaktadır. Hikâyede, Selcen Hatun
alp kadın profili çizse de Kan Turalı‟yı kurtarınca erkeğin gerisinde durmak gerektiğini bilir.
Övünen de avrat olamayacağını söyler. Kan Turalı‟nın gururuna yenik düĢmesine hiddetlenir.
Ancak yine de kızmasına rağmen iki tarafın da birbirlerini sevmeleri sonucu sınamaları da
merhamet dolu olur.
Kanlı Koca: "Yarenler, atam öldi, men kaldum, Yirin yurdın tutdum, yarınki gün men
ölem, oğlum kala, Bundan yiğreği yohdur ki, gözüm görür-iken oğul, gel seni ivereyim "didi.
Oğlan aydur:, "Baba, çün meni ivereyim, dirsin; mana layık kız niçe olur "didi.: Kan Turalı
aydur: Baba, men yirümden turmadın o turmış ola, men kara kuç atuma binmedin ol binmiş
ola, men kanlı kafir iline varmadın o varmış, mana baş getürmiş ola" didi. Kanlı Koca aydur:,
21

�"Oğul, sen kız istemez-imişsin, bir bahadır cilasun istermiş-sin, anun arkasında yiyesin,
içesin, hoş kiçesin "didi. Aydur: "Beli, canum baba, eyle isterem, pes varasın bir cici bici
Türkmen kızı alasın, nagahandan tayanamam üzerine düsem karnı yırtıla didi. (Ergin
2009:185). Hikâyelerdeki erkek kahramanların güçlü kadın istemelerinin temelinde kendi
güçlerini ispatlamak yatar. Kanlı Koca Kan Turalı hikâyesinde de Cicili bicili Türkmen
kızının Kan Turalı gibi yiğit bir ere, yar olamayacağı maddi ve manevi anlamda denk
olunamayacağı vurgusu yapılmaktadır ve Kanlı Koca‟nın oğlu Kan Turalı da bu seçimi yiğit
ve cesur bir kızdan yana kullanır. Göçebe toplum içinde toplu yaĢama ve güçlü olma, kadın ve
erkeğin de bu zor hayat koĢulları içerisinde “alp”lik vasfına sahip olmaları ile
sağlanabilmektedir. Bu nedenle evlenecek kızın “cicili bicili bir Türkmen kızı” olması
istenmez.
Hikâyede ortaya çıkan bir diğer unsur ise kıskançlık motifidir. Ancak bu kıskançlık
geleneksel anlamda ayıplanmaktan korkan Kan Turalı‟nın, Selcen Hatunun onun hayatını
kurtarması sonucunda yaĢadığı psikolojik çöküntüyle ortaya çıkar.
"Kalkubanı Selcen Hatun turduğunda,
Yilisi kara kazılık atun bindüğünde,
Babamun ağ ban isigine düşdüğünde,
Oğuz’un ala gözlü kızı gelini boyladukda,
Her kişi sözin söyledükde.
Sen orada turasun öginesin!
"Kan Turalı, zebun oldı,
Atın ardına aldım, çıkdum" diyesin!
Gözüm döndi, könlüm gitdi, öldürürem seni didi!(Ergin 2009: 196).
Kan Turalı, savaĢta yenilmiĢtir. Güçsüz düĢmüĢtür. Selcen Hatun onu kurtarmıĢtır.
Kan Turalı bu yardıma karsı değildir ama kendisinin Selcen Hatun tarafından
kurtarılmasının bilinmesinden kaygı duymakta ve bu yüzden Selcen Hatunu öldürmek
istemektedir. Selcen Hatun, kocası Kan Turalı'ya ikna edici sözler söylemektedir.
"Big yigit!
Ögünür-ise er öginsün, aslandur
Ögünmeklik, avratlara bühtandur
Ögünmekle avrat er olmaz!
.....................................
Kadir Allah bilür, ben sana
munisem, Yaram kıyma mana!" didi. (Ergin 2009: 197).
22

�Selcen Hatun Kan Turalı‟ya duyduğu sevgi ve aile kurumuna duyduğu saygıyla
"ögünmekle avrat, er olmaz "diyerek Kan Turalı'ya olan fedakârlığını göstermektedir. Kan
Turalı'yı kurtarmasına rağmen, sadakatini belirterek, yine de kıyma bana demektedir."Öz
canıma kıyayım, sana kıymayayım" diyerek, Selcen Hatun'u bir anlamda sözlerinden sonra
onure etmektedir. Ancak Kan Turalı‟nın ilk tepkisi bir kadın tarafından güçsüzlüğü görülmüĢ,
bir kadın tarafından kurtarılmıĢ erkeğin bu durumu kabullenememesi, çevresi tarafından alay
konusu olacağını düĢünmesi sonucunda yaĢadığı bunalımın sonucunda Selcen Hatun‟u
öldürmeyi daha sonra da ona kıyamayıp kendini öldüreceğini söylemesi sonucunda
yaĢanır(Karahasanoğlu43).
"yalap yalap yalabıyan ince tonlum,
Yir basmayup yorıyan selvi boylum,
Kar üzerine kan tammıs kibi kızıl yanaklum
Koşa badem sıgmayan tar agızlum,
Kalemciler çaldugı kara kaslum,
Kurumsı kırk tutam kara saçlum,
Aslan uruğı, sultan kızı!
Öldürmege men seni kıyar miydüm!
Öz canuma kıyam, men sana kıyar-midüm!
Men seni sınar-idüm"dedi (Ergin 2009: 196).
…………………………
Sultanım Kan Turalı
"Kalkubanı yiründen turur idüm
Yilesi kara kazıluk atuma biner-idüm
….
Demrensüz oh-ile yiğit, seni sınar-idüm,
öldürmege yigidüm men seni kıyar-midüm didi. Ergin 2009: 196).
Aynı Ģekilde Selcen Hatun da "Ben de seni sınıyordum" diyerek bağlılığını ve
sevgisini göstermektedir.
Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı Destanında Selcen Hatun; cesur, aktif, seçici, sadık,
hünerli ve güzel kadındır. Selcen Hatun ile Banu Çiçek, cesur kadınlardır. Kan Turalı, Selcen
Hatun‟u alabilmek için türlü zor sınavlardan geçer. Boğayla, aslanla, deveyle savaĢır ve
hepsini alt eder. Selcen Hatun da, Kan Turalı‟yı kendi ailesine karĢı savunmuĢtur. Kanlı Koca
oğlu Kan Turalı ve Selcen Hatun yola çıktıkları zaman Selcen Hatun, Kan Turalı gibi gaflet
uykusuna uyumamıĢtır. Her an düĢmanlarının gelebileceğini düĢünerek ön görülü davranarak
23

�zor duruma düĢmekten birlikte kurtulmuĢlardır. Ancak burada Selcen Hatun‟un düĢmana karĢı
savaĢabilmesi, eĢi Kan Turalı‟yı kurtarması ve her Ģeye rağmen eĢinin gerisinde durmayı
bilmesi kadının gücünü ve statüsünü belirlemek açısından önemlidir.
Kadının erkekle aynı güçte, hatta Selcen Hatun örneğinden yola çıkarak erkekten de
güçlü olduğunu görmekteyiz. Kadının bu gücü yalnızca savaĢkanlığından gelmez, Dirse
Han‟ın hatunun da olduğu gibi akıllı, olgun oluĢundan da gelir. BaĢarılı kadın evde de
dıĢarıda da güçlüdür. Ona bu gücü sahip olduğu “değerler” kazandırır. Değerli kadına sahip
olmak için erkeğin bazı sınavlardan geçmesi gerekmektedir. Kadını güçlü kılan, yalnızca
onun güzelliği evinin dayağı (dayanağı) oluĢu değil, yiğitliğidir. Kadında bu ikisinin birbirini
tanımlaması gerekir (Binyazar 2002: 76).
7 Kazılık Koca Oğlı Yigenek Boyı
Kazılık Koca‟nın tutsak edildiğini on altı yıl sonra öğrenen oğlu Yigenek‟in babasını,
Oğuz beyleri ile kurtarmasını anlatan hikâyede kadın kahramana rastlamayız. Babası tutsak
edildiğinde bir yaĢında olan Yigenek‟in, durumu öğrendikten sonra kahramanlık yaparak
babasını kâfir elinden kurtarması anlatılır.
8 Basat Depegözi Öldürdüği Boy
Dede Korkut hikâyeleri içinde fantastik öğelere sahip olan Basat‟ın Tepegöz‟ü
öldürdüğü destandır. Anlatı Aruz Koca‟nın oğlunu Oğuz kavminin ürkerek kaçarken yolda
düĢürmesiyle baĢlar. Küçük çocuğu bir aslan bulup besler. Bir süre sonra Oğuz kavmi
yurtlarına geri döndüğünde aslanın götürdüğü çocuk büyümüĢtür. Sazlıktan çocuğu alıp
getirirler. Dede Korkut, çocuğa insan olduğunu ve kardeĢinin de adının Kıyan Selçük
olduğunu söyler. Dede Korkut, çocuğa Basat adını takar. Anlatının baĢından itibaren
olağanüstü haller mevcuttur.

Depegöz‟ün doğuĢu motifi anlatıda büyük önem teĢkil eder.

Onun babası yağız (gonur) koca sarı çoban, annesi ise bir peri kızıdır. Peri kızı tipi Oğuzların
halk hikâyelerinde sıkça rastlanan bir tiptir. Bütün fantastik konulu destan ve masallarda
kötülüğü temsil eden kadınlar peri olarak adlandırılır. Peri kızı çobana "Oğuzun basına
kötülük getirdin" diye mesajını Oğuz toplumuna vermiĢtir (Sina 2011:228). Peri kızının
Oğuz‟un baĢına iĢ getiren oğlu olarak dünyaya gelen Depegöz, boyun kötü kahramanıdır.
Bayındır Han Depegöz‟ü görür. Aruz Koca oğlu Basat ile birlikte büyütmek ister ancak
Depegöz herkese zarar verince evden kovulur. Depegöz‟ün peri anası, onu tılsımlar. Boyda,
annelik içgüdüsü her Ģart altında bir peri kızı dahi olsa sürmektedir. Tepegöz‟ün annesi
oğlunu korumak için ona tılsımlı bir yüzük vermiĢtir. Bu durum toplum yaĢamında kötü örnek
24

�olarak karĢımıza çıktığı için hikâye olağanüstü hallerle desteklenmiĢtir. Basat, akından
döndüğünde Kapak Kan‟ın karısı Depegöz‟ün yaptıklarını anlatır. Basat onunla karĢılaĢmaya
karar verir. Türlü mücadelelerden sonra Depegöz‟ü öldürür.
Basat‟ın Tepegöz‟ü öldürdüğü boyda toplumun hoĢ karĢılamadığı iliĢkiler destansı
özellik taĢıyan olağanüstü hallerle anlatılmıĢtır. Depegöz‟ün peri anası ve Kapak Kan‟ın
karısı hikâyenin kadın-ana karakterleridir.
9 Begil Oğlı Emren Boyı
Begil Oğlu Emren boyunda kadın, kendisine fikri sorulan, danıĢılan bir eĢtir. Begil,
anlatının olay örgüsü içinde Kazan‟a darılıp Oğuz‟a baĢkaldırdığını karısına söyler. Dokuz
Tümen Gürcistan‟a göçmelerini teklif eder. Karısı bu duruma müsaade etmez ve eĢinin
kendisini iyi hissetmesi için ava gönderir. Avda kaza geçiren Begil, bu durumu kimseye
söylemez. Olay örgüsünün baĢından itibaren karar gücü ve eĢi üzerinde etkin olan kadın tipi
önemlidir. Begil‟in eĢine danıĢması, fikrine önem vermesi kadının aile içindeki statüsünü
göstermektedir. Han‟ın yanından canı sıkılmıĢ olarak evine dönen Begil‟e, ava gitmesini,
belki bu surette teskin olabileceğini söyler, o da kabul eder (Ergin 2009: 18-19). “hatun
aydur: yigidüm big yigidüm, padişahlar Tanrınun kölgesidür, padişahına asi olanın işi rast
gelmez, aru könülde pas olsa şarab açar, sen gidelü hanum arkurı yatan ala tağlarun
avlamamışdur, ava bingil könlün açılsun didi. Begil gördi hatun kişinün aklı keleçisi eyüdür.
Kazılık atın çekdürüp butun bindi, ava gitdi (Ergin 2009: 218).
10 Uşın Koca Oğlı Segrek Boyı
Bu destanda olay örgüsü içinde iki kardeĢin hikâyesi çocukların birbirlerine
bağlılıkları, kan bağı ve ailenin önemi üzerinde durulmuĢtur. UĢun Koca‟nın oğlu Segrek,
tutsak bir kardeĢi olduğunu öğrenince anasından kardeĢinin nerede olduğunu öğrenmeye
çalıĢır. Ancak anası söylemek istemez. Anası çocuklarından birini kaybettiği için diğer oğlunu
kaybetmek istemez. Bunun için de oğlunun kardeĢini kurtarmasını istemez. Anası babası
engel olmaya çalıĢır. Burada Segrek‟in anasının analık duyguları ön plana çıkmaktadır.
Gerçeği öğrenince de ana babasının bütün engellemelerine rağmen kardeĢi Egrek‟i
kurtarmaya karar verir. Kadın kahraman UĢun Koca oğlu Segrek‟in anasıdır ve analık vasfı ile
anlatıda yer almaktadır.

25

�11 Salur Kazan Tutsak Olıp Oğlı Uruz Çıkarduğı Boy
Salur Kazan‟ın Oğlu Uruz‟un tutsaklıktan çıkardığı boy da Kazan, ava gider.
Anlatılardaki gaflet anı uyku ile gelir. Kazan av da iken onu “küçücük ölüm” tutar. O
dönemde Oğuz beyleri yedi gün uyurlardı. Uykuya “küçücük ölüm” denir. Kafirler, Kazanı
tutsak ederken yirmi beĢ beyini de Ģehit ederler. Kazan, uykuda tutsak edilip götürülürken
uyanır. Burada kazanın ancak uykuda esir edilebileceği vurgusu yapılmaktadır. Kazan Toman
kalesinin kuyusuna kapatılır. Tekfurun karısı Kazan‟ı merak eder. Kazan‟ın Tekfur‟un
karısıyla alay ettiği bölüm anlatıya ironi katmaktadır. Tutsak edilen Kazan Bey‟i merak eden
tekfurun karısı, Kazan‟ın hapsedildiği kuyuya gider. “Kazan Big: ne yirsin ne içersin ve neye
binersin didi. Kazan aydur: Ölülerüne aş virdügün bakıt ellerinden aluram, hem
ölülerünüzünyorgasına binerem kahillerin yederem didi. Tekür avratı aydur: dinün içün
Kazan big, yidi yaşında bir kızçuğazum ölmişdür. Kerem eyle ana binme didi. Kazan aydur:
ölülerünüzde andan yorga yokdur, hep ana binerem didi. Avrat aydur: vay senün elünden ne
yir yüzinde dirimüz ve ne yir altında ölümüz kurtılur-imiş didi. Geldi teküre aydur: kerem
eyle, ol tatarı kuyudan çıkar, kızcuğazun bilini üzer, yir altında kızçuğazuma biner-imiş, kalan
ölülerümüzi cem ider-imiş. (Ergin 2009: 235). Kazan‟ın verdiği cevaba inanan Tekfur‟un
karısı, aynı zamanda ironik kadın-ana karakterdir.
Görüldüğü gibi Kazan‟ın oluĢturduğu komik ve uyumsuz öte dünya sahnesi, söylediği
uyarsız ve mantık dıĢı sözler, Tekfur‟un karısının cehaleti ve saflığı mizahi bir durum
oluĢturmuĢtur. Özellikle kadının beklediği cevabı alamaması üzerine dikkatin baĢka tarafa
çekilmesiyle komiğin etkisi daha da arttırılmıĢtır (Güvenç 2011:177). Hikâyede alp tipi kadın
kahramana rastlanmaz; ancak tekfurun karısı cehaleti ve saflığı temsil etmesine rağmen
anneliği ile ön plana çıkmıĢtır. Hikâyede anlatıya ironiyi katan yine bir kadındır. Tekfurun
karısının cehaleti anlatıya ivme kazandırmıĢtır.
12 İç Oğuza Taş Oğuz Âsi Olup Beyrek Öldüği Boy
Kazan‟ın üç yılda bir evini yağmalatma geleneği vardı. Ġç Oğuz ve dıĢ Oğuz beyleri
evi yağmalarken Kazan beyi, karısının elinden tutar dıĢı çıkardı. Ġç Oğuz beyleri giderken dıĢ
Oğuz beyleri çağrılmadığı için Kazan‟a düĢmanlık yaparlar. Beyrek, Kazan‟ın adamı olduğu
için tarafını belli etmesini isterler. Beyrek, Kazan‟a asi olmayacağını söyler. Kazan‟ın
nimetini gördüğü için ona vefasızlık edemeyeceğini söyler. Vefasızlık yapar ise “ben
Kazan’ın nimetini çok yemişim, bilmez isem gözüme dursun, Kara koçta kazılık altına çok
binmişim, bilmez isem kefenim olsun… ben Kazan’dan dönmem belli bil” didi. Dayısı Uruz,
Beyrek‟e kızar ve Beyrek öldürülür. Beyrek‟in öldüğünü duyan annesi, babası, ak gelini, kırk
26

�elli yiğidi, kara giyip gök sandılar. Beyrek diye çok ağladılar. Üç ok ve boz ok
karĢılaĢırlaĢırlar. Kara Güne, Uruz‟un baĢını keser. DıĢ oğuz beyleri bunu görünce kazan‟ın
elini öperler. Bu anlatı da kadın karakter sadece Beyrek‟in annesi ve ak gelindir. Ancak
kahraman olarak kadın karakter yoktur.

Sonuç
Dede Korkut destansı boylarında kadın statüsünü tespit ettiğimiz çalıĢmada,
hikâyelerdeki kadın kahramanlar ve rolleri üzerinde durulmuĢtur. Dede Korkut boyları
hakkında kısa bir bilgi verildikten sonra, tarihsel süreçte kadın üzerinde ve ataerkil
toplumlarda kadının varlığı üzerinde durulmuĢtur. Daha sonra Mukaddimeden baĢlayarak
bütün boylardaki kadınların özellikleri tespit edilmeye çalıĢılmıĢtır. Göçebe Türk
toplumlarındaki aile yapısı gereği kadın, öncelikle anne ve eĢtir. Bu vasıflara sahip kadınlar;
iffetli, namuslu, fedakâr olmalarının yanı sıra alp tipi özellikler de sergilemektedirler. “Alp
tipi” kadın Ģu açıdan da önemlidir; Türk toplumunda, yaĢam Ģartları düĢünüldüğünde güçlü,
cesur, sadık bir kadının önemi daha fazla ortaya çıkacaktır. Büyük bir destanın parçaları
olarak yorumlanabilecek kendi içinde bütünlüğe sahip olan Dede Korkut destansı boylarında
kadınlar kurguyu etkileyecek güce de sahiptirler. Kadına değer veren Dede Korkut‟ta hiçbir
boyun adının bir kadının adı olmaması dikkat çekicidir. Bu durumu Türk kadınının eĢinden
üstün dahi olsa önüne geçmek istememesi olarak yorumlayabiliriz. Bu duruma Selcen
Hatun‟un Kan Turalı‟nın önüne geçmek istememesi ya da Deli Dumrul boyunda can
verebilecek kadar fedakâr olan eĢin bir adının olmaması birer örnektir. Alp kadını hayatında
isteyen erkek, sosyal hayat içerisinde kadının ön plana çıkması durumunda ise kıskançlık
yapabilmektedir. Bu bir anlamda bencil erkek profilini ve ataerkil yapıyı ortaya
çıkarmaktadır. Bu özelliklere sahip kadınlar, statü kazanmıĢlarsa da erkeklerin önüne
geçememiĢlerdir. O dönemin anlayıĢı içersinde övünmekle avrat er olmaz imiĢ. “Begil‟in ve
Dirse Han‟ın karılarının eĢlerini teselli ediĢleri; Deli Dumrul‟un eĢinin, kocasına anasının
babasının bağıĢlamadığı canı bağıĢlaması, Selcen Hatun‟un uyuyan Kan Turalı‟yı
düĢmanların saldırısından korumak için beklemesi, Burla Hatun‟un yaralı Kazan‟a yardımı,
ölen ya da tutsak olan kocanın, sevgilinin ardından yaĢananlar, aynı temanın değiĢik
örnekleridir.” (Üstünova 2008). Ailesini koruyacak güçte kudrette cesur bir kadın isteyen
erkek, eĢinden akıl alan erkek, Dirse Han boyunda ve Kanlı Koca oğlu Kan Turalı boyunda
olduğu gibi en küçük bir durumda eĢine öfkelenebilmekte veya onu öldürmeyi
isteyebilmektedir.

27

�Anlatılarda sevgi, sadakat, itaat, yardımlasma kadın ve eĢi arasındaki bağlardan
bazılarıdır. Kadın, erkeğine karsı daima sadıktır; çok zaman “Ak yüzlü”dür: Göz açuban
gördügüm /Könül verip sevdigim ifadelerinden anlasıldıgına göre kadının ilk ve tek sevgilisi
kendi erkegidir. Ve erkeği zor durumda kaldığında fikirleriyle ona yardımcı olur.
Aile yaĢamına dair izler bulduğumuz anlatılarda ana- oğul arasında kutsal bir bağ
mevcuttur. Dirse hanın karısı, Burla Hatun, Yigenek‟in ve Tepegöz‟ün anaları bu durumu
örneklemektedir. Hikâyelerin genelinde bu kutsiyet ön plana çıkarılırken Deli Dumrul
boyunda, canı yerine can vermeyen ana farklı bir profil çizer. Kocaları ve oğullar
annelerinden, eĢlerine sadık olmalarını namuslarına sahip çıkmalarını ve fedakâr olmalarını
isterler. Dede Korkut boylarındaki kadın kahramanlar, hikâyenin gidiĢatına göre arka ya da
ön plana alınarak hikâyenin kurgusunu etkilemektedir. Diğer bir noktada boylardaki erkek
kahramanlar, olaylar karĢısında farklı karakterlere sahip olabilirken kadın karakterlerin her
durum ve Ģart altındaki ortak özelliği eĢine sadakatidir. Deli Dumrul hikâyesinde eĢi canı
yerine can verecek kadar Dumrul‟a bağlıdır.
Dede Korkut hikâyelerinde kadınlarda aranan güzellik Karacaoğlan‟ın betimlediği
güzellik değildir. Kadınlar maskülen tavırlarıyla anlatılarda yer almaktadırlar. Feminen tavırlı
kadınlar hafif olarak değerlendirilmiĢtir. Kadının erkeğe benzedikçe statü kazanması kadına
verilen değeri farklı bir bakıĢ açısıyla değerlendirmeyi gerekmektedir. Kadın, fiziksel
anlamda yaratılıĢı gereği davrandığı zaman toplumsal yapının betimlemesi içerisinde kendine
yer bulamamaktadır. Kadın, kadınsı vasıflarını terk edip erkeğe benzedikçe, erkek hasletleri
kazandıkça statü kazanmaktadır. Bu durumu Anadolu‟nun geleneksel yapısı içerisinde ve bu
geleneksel yapıyı geçmiĢten günümüze taĢıyan Dede Korkut destansı anlatılarında çok daha
net bir Ģekilde görebiliriz. Anlatılar boyunca alp kadın vasıflarına sahip olan anne, eĢ, sevgili
olan kadın toplumsal hayat içerisinde bir değer görmektedir. Kadın, günümüz Türk
toplumlarında da geleneksel aile yaĢantısından söz varlığına kadar kendini göstermektedir.
Dede Korkut‟un alp tipi kadınlarını, bugünün okumuĢ kadınları karĢılamaktadır. Türlü yaĢam
zorluklarına karĢı koyabilecek ve bunlarla mücadele edebilecek güçte olan kadınlar,
günümüzün Burla Hatunları, Banı Çiçekleri ve Selcen Hatunları‟dır.
Eserin geçerliliğini yitirmeyen konular içermesi ve bu konuların bugün de karĢılığını
bulması Dede Korkut destansı boylarını, Türk edebiyatının baĢat eserlerinden yapan
özelliklerinden biridir. Bugünün yaĢam algısı ile esere bakıldığında geçmiĢten günümüze
benzer bir okumayı yapabilmemiz, eserin büyüklüğünü kanıtlamaktadır.

28

�Kaynakça
ALAGÖZLÜ, Nuray (2009). “Türkçe Atasözlerinde ve Deyimlerde Kadın Üzerine
Eğretilemeler ve Toplum BiliĢsel Yapı”, Ġnternational Journal of Central Asian Studies
Volume 13, p:37-48. BaĢkent Üniversitesi, Ankara.
ARI, Bülent; KARATEKE, Ercan (2008). “Woman and Child Education in Dede
Korkut Tales”, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish
or Turkic Volume 3/2 Spring.
BARS, Mehmet Emin (2008). “Dede Korkut Kitabında At, Kadın, Silah”, Turkish
Studies/Türkoloji AraĢtırmaları, Volume 3/2, Ġstanbul.
BAġGÖZ, Ġlhan (1998). “Dede Korkut Destanında Epitetler”, Milli Folklor, S:37.
BAYAT, Fuzuli (2006). Oğuz Destan Dünyası, Ötüken Yayınları, Ġstanbul.
BAYAT, Haydar (1985). Dede Korkut‟tan Günümüze Kadın Tipleri, Türk Folkloru,
S.73, s:3-4.
BĠRGÜL-KAHYA, Alev (2000). “Dede Korkut Hikayelerinde Kadının Konumu”,
Uluslar arası Dede Korkut Bilgi ġöleni, AKM Yay. (19-21 Ekim 1999, Ankara), S:229-244.
BĠNYAZAR, Adnan (2011). Halk Anlatıları, Can Yayınları, Ġstanbul.
DERMEN, ÇağdaĢ (2001). Erkeklik Ataerkillik ve Ġktidar ĠliĢkileri, Ataerklik ve
Erkeklik Biçimlerinin KarĢılıklı ĠliĢkileri ve EtkileĢimleri,Yüksek LisansTezi, Hacettepe
Üniversitesi,Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
DURAN Hamiyet (2004). “Burla Hatundan Terken Hatuna”, Hacı BektaĢ Veli
AraĢtırma Dergisi S:79 s:32.
EKĠCĠ Metin (2000). “Dede Korkut Kitabı‟nda Kadın Tipler”. Uluslar arası Dede
Korkut Bilgi ġöleni Bildirileri (19‐21 Ekim 1999, Ankara), Ankara: AKM Yay. 123‐138.
ERGĠN, Muharrem (2009). Dede Korkut Kitabı I (GiriĢ-Metin-Faksimile), Ankara:
Türk Dil Kuru-mu Yay.
--------------, (2007). Dede Korkut Kitabı, Ġstanbul: Boğaziçi Yay.
GÜL, Rıza (2008). “Dede Korkut Hikayelerinde Söz Kalıpları”, D.Ü. Ziya Gökalp
Eğitim Fakültesi Dergisi 10, s: 100-105. Diyarbakır.
GÜNAY, Umay (1998). “Dede Korkut Hikâyelerindeki Karakterlerin Tahlili”, Milli
Folklor, S:37. s:3-12.
GÜVENÇ, Ahmet Özgür (1998). “Dede Korkut Kitabında Mizah”, Milli Folklor, s:37.
KAYA, Doğan (1992). Dede Korkut Hikayelerinden Begil Oğlı Emrenün Boyının
Tahlili, Kızılırmak, s:19-23.

29

�KAPLAN, Mehmet (2003). Dede Korkut Kitabında Kadın, A. Ü. Türkiyat
AraĢtırmaları Dergisi, S:21, s:123. Erzurum.
KARAHASANOĞLU, Taner (). “Dede Korkut Hikâyelerinde ĠletiĢim”, Ġstanbul
Ticaret Dergisi, s:257-294.
KARAHASANOĞLU, Taner (). “Dede Korkut Hikâyelerinde Mesaj Analizleri”,
Ġstanbul Ticaret Dergisi.
KARAKAġ, Rezan (2012). Dede Korkut Hikâyelerindeki Bey Oğullarının Nitelikleri
ve ĠĢlevleri, Ç.Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 21, Sayı 1, , s: 155-168.
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin (2000). Dede- Korkut Oğuznameleri, Atatürk Kültür
Merkezi BaĢkanlığı, Ankara.
KÖROĞLU, Haluk (1998). “Depegöz ve Polifem”, Milli Folklor, S:37.
ÖNCÜL, KürĢat (2008). “Dede Korkut Hikayelerinde SavaĢçı Kadın Tipi ve Animus
Kavramı”, Turkish Studies, Ġnternational Periodical For The Languages, Literature and
History of Turkish or Turkic, Volume 3/2.
SAÇKESEN Ahmet (2006). “Er Tabıldı Destanında Kadın Tipler”, Turkish
Studies/Türkoloji AraĢtırmaları, Volume 2/3, Ġstanbul.
SĠNA, AyĢen (2011). “Alkestis ve Deli Dumrul”, A. Ü. Türkiyat AraĢtırmaları
Enstitüsü Dergisi (TAED), S:46, s: 157-180. Erzurum.
ġAHĠN, Halil Ġbrahim (2012). “Türk Destanlarındaki Kadın Algısı Üzerine Bir
Değerlendirme”, Karadeniz AraĢtırmaları, S:33, s: 117-138.
ġEN, Semra (2003). Oğuz Kağan Destanı‟nda ve Dede Korkut Hikâyelerinde Kadın”,
A.Ü. Türkiyat AraĢtırmaları Enstitüsü Dergisi, Cilt:10, S:21, s:123-128.
UYGUR, Hatice Kübra; SEZER Abdülbasit (2011). Murathan Mungan‟ın Dumrul ile
Azrail Hikâyesine Halk Bilimsel Bir YaklaĢım, Volume: 6, Number: 1, Article Number:
4C0074, e-Journal of New World Sciences Academy, ISSN:1306-3111
ÜSTÜNOVA, Kerime (2008). Dede Korkut Kitabını OluĢturan Destanlardaki Ortak
Özellikler, Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History
of Turkish or Turkic Volume 3/1 Winter.
YAKICI, Ali (2007). “Dede Korkut Kitabı‟nda Görülen Ozan Tiplerinin Türkiye
Sahası AĢıklık Geleneğinin OluĢumuna Etkisi”, Milli Folklor, Yıl 19, Sayı:73.

Internet Kaynakçası
http://www.toredergisi.com/sevkiye-kazan/klasik-turk-siirinde-solduran-sop-iledolduran-toplar-i.html.
30

�http://www.bayburtpostasi.com.tr/yazarlar-ihsan-ozkul/1747-dede-korkut-vekadinlarimiz.
http://www.edebiyol.com/dede_korkuttaki_kisiler.html (Ġslamiyet Etkisindeki Türk
edebiyatı).
http://www.dertlidolap.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=303:de
de-korkutta-hayat&amp;catid=34:dede-korkut&amp;Itemid=41 (suay arsev).
http://www.cemvakfi.org.tr/dursun-gumusoglu/alevilik-bektasilikte-tarihsel-seyiricinde-kadinin-yeri/ (Dursun GümüĢoğlu).
http://www.cemvakfi.org.tr/dursun-gumusoglu/alevilik-bektasilikte-tarihsel-seyiricinde-kadinin-yeri/ .

31

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11795">
                <text>2156</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11796">
                <text>DEDE KORKUT HİKÂYELERİNDE KADIN STATÜSÜ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11797">
                <text>UYGUR, Hatice Kübra </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11798">
                <text>Anahtar Kelimeler: Destan, Dede Korkut, Kadın, Alp Tipi.  ÖZET  Dede Korkut destansı hikâyelerinde kadın statüsü üzerine yapılan bu çalışmada Türk kadının sosyal hayat içerisindeki yeri ve tarihsel süreç içindeki işlevi üzerinde durulmuştur. Dresden nüshasındaki hikâyeler temel alınarak hikâyelerdeki kadınlar, kadınların konumları, işlevleri ortaya konmuştur. Türk edebiyatında çok önemli bir yere sahip olan Dede Korkut hikâyeleri ve bu hikâyelerde yer alan kadın tipleri tasnif edilmiştir. Türk aile yapısını yansıtan Dede Korkut hikâyelerinin oluşum zamanı göz önüne alındığında kadına verilen önem ve değer ortaya çıkmaktadır. Metin merkezli yapılacak çalışmada Dede Korkut destansı hikâyelerinde yer alan kadın kahramanlar açısından konuya yaklaşılmıştır. Böylece geçmişten günümüze erkek egemen anlayışının kadına bakış örnek metin üzerinden tartışılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11799">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11800">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11801">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11802">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1472" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1924">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c04721ed36059768bfb41405ec386ded.docx</src>
        <authentication>00d320f29623786c16e3dd996eed84c5</authentication>
      </file>
      <file fileId="1925">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c320b50940a16ec9676fbfbe7d41e534.pdf</src>
        <authentication>1b357ba169197687ee9152a6acdce986</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11794">
                    <text>ELİF ŞAFAK’IN ROMANLARINDA ANNELİK SORUNSALI
Edina USTAVDİĆ
Sarajevo Üniversitesi, Felsefe Fakültesi, Doğu Dilleri Bölümü, Saraybosna / Bosna
Hersek
Anahtar Kelimeler: Elif Şafak, roman, annelik, feminist edebi eleştiri.
ÖZET
Elif Şafak günümüzün hem Türkiye’de hem dünyada en çok okunan Türk kadın yazarlarından
birisidir. Bosna Hersek’te dar bir kesim dışında henüz bilinmeyen bir yazar olması nedeniyle
yazarın akademik çevrelerden başlayarak daha geniş kitlelere tanıtılması ihtiyacı bulunmaktadır.
Bu çalışma böyle bir amaç gütmenin yanısıra, Elif Şafak’ın eserlerinde en çok işlediği konuların
başında gelen kadın meselesine annelik sorunsalı üzerinden ışık tutmayı hedeflemektedir. Elif
Şafak’ın son üç romanı olan Siyah Süt, Aşk ve İskender annelik olgusunun değişik açılarıyla ele
alındığı, sorgulandığı eserler olarak bu çalışmanın temelini oluşturur. Çalışmada Doğu ve
Batı’daki annelik rolleri, annenin toplum inşasındaki etkisi, farklı anne ve çocuk ilişkileri
romanlardaki kadın karakterler üzerinden irdelenmiştir. Annelik sorunsalı bağlamındaki karakter
ve durum analizleri feminist eleştiri kuramının teorik çerçevesi içinde yapılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11786">
                <text>2202</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11787">
                <text>ELİF ŞAFAK’IN ROMANLARINDA ANNELİK SORUNSALI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11788">
                <text>USTAVDİĆ, Edina </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11789">
                <text>Anahtar Kelimeler: Elif Şafak, roman, annelik, feminist edebi eleştiri.  ÖZET  Elif Şafak günümüzün hem Türkiye’de hem dünyada en çok okunan Türk kadın yazarlarından birisidir. Bosna Hersek’te dar bir kesim dışında henüz bilinmeyen bir yazar olması nedeniyle yazarın akademik çevrelerden başlayarak daha geniş kitlelere tanıtılması ihtiyacı bulunmaktadır. Bu çalışma böyle bir amaç gütmenin yanısıra, Elif Şafak’ın eserlerinde en çok işlediği konuların başında gelen kadın meselesine annelik sorunsalı üzerinden ışık tutmayı hedeflemektedir. Elif Şafak’ın son üç romanı olan Siyah Süt, Aşk ve İskender annelik olgusunun değişik açılarıyla ele alındığı, sorgulandığı eserler olarak bu çalışmanın temelini oluşturur. Çalışmada Doğu ve Batı’daki annelik rolleri, annenin toplum inşasındaki etkisi, farklı anne ve çocuk ilişkileri romanlardaki kadın karakterler üzerinden irdelenmiştir. Annelik sorunsalı bağlamındaki karakter ve durum analizleri feminist eleştiri kuramının teorik çerçevesi içinde yapılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11790">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11791">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11792">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11793">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
