<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=191&amp;sort_field=Dublin+Core%2CTitle" accessDate="2026-06-21T08:56:03+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>191</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1367" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1646">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/09d46abe0f2676a203a14447cf84403a.docx</src>
        <authentication>7aca0d0684e995df225d3767fe0df071</authentication>
      </file>
      <file fileId="1647">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b8f9fbc9698e451d20c7453423469e45.pdf</src>
        <authentication>b6af2cef3539553962cdc8c1bec51f77</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10815">
                    <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN ROMANI
Fethi DEMİR
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Van / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.
ÖZET
Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi
kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde olurken;
öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik
çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı anlamlar kazanan
poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olan- Poetika’sından hareketle
trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konmasına dayanan
poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları, daha çok şiirle sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan
sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun
biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın
irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını
yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler
aracılığıyla dile getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve
oluşturma gayesiyle mensur bir karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk
Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik
metinlere farklı bir boyut kazandırır. Çünkü sadece Türk Edebiyatında değil; belki de Dünya
Edebiyatı içerisinde ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla
paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı
zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli
vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1648">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/217f1dfda8c6034c6172e561899604ba.docx</src>
        <authentication>d5a23e203c66d0db1377cfbb94c7ad06</authentication>
      </file>
      <file fileId="1649">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a43651e75edb9e7b9be7b7dd8e7b7f0e.pdf</src>
        <authentication>823390202423763f67905216e86957ea</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10816">
                    <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN
ROMANI
Fethi DEMİR1
Özet
Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi
kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde
olurken; öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya
çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı
anlamlar kazanan poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olanPoetika’sından hareketle trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin
ortaya konmasına dayanan poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları daha çok şiirle
sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı,
şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan
konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda
birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu
poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek
istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle mensur bir
karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk Edebiyatının önemli
kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik metinlere farklı bir
boyut kazandırır. Çünkü Türk Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir
roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası
taşıyan Şairin Romanı, aynı zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve
teknik meselelerine çeşitli vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.
Anahtar Sözcükler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.
AN AVAN-GARDE POETİC-NOVEL OF MURATHAN MUNGAN: POET’S NOVEL

Abstract

Yıl Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği
Bölümü, mfethi_demir@yahoo.com
1

Yrd.Doç.Dr., Yüzüncü

�The history of studies on literature theory almost stretches away to history of written
literature. On the one hand poets, novelist and litterateurs are in struggle for producing art, ont
the other hand they produce theoric studies trying to explain artwork’s context, structure,
technique and texture. The most important one of these theoric studies is poetica that has
gained different meanings throughout the history. In the beginnig, with reference to
Aristotle’s Poetics which is the first of this genre, poetic studies have been based on exposing
basic features and components of tragedy and epic genres: afterwars, they are limited with
poetry. Poetica concept which has crystalized especially after 19th century turns into an
information genre examined the subjects including poetry in general meaning, its from,
content, style and aesthetic without depending on a certain type. In this respect, many poets
have written poeticas reflecting their perception and opinions about poetry. These poeticas
sometimes appear in verse because of willing of poets to express their opinions via poems,
and sometimes appear in prose for constituting a theoric frame. In this theoric context,
Murathan Mungan who is one of the significant authors of Modern Turkish Literature adds a
diffirent dimension for poetic texts with his work Poet’s Novel. Because in Turkish Literature
it is the first time that a poet explains and share his poetica with reader through a novel. After
all, Poet’s Novel, having a fantastic, utopic and detective novel atmosphere, meanwhile can be
read as an avan-garde poetic novel which centers upon poem and deals with poem’s
structural, existential and technique subjects.
Key Words: Poetica, Poet’s Novel, Murathan Mungan, Poetic-novel

Giriş
Edebiyatın bir sanat dalı olarak ortaya çıkmasına paralel olarak edebiyat teorisi üzerine
yapılan çalışmalar filizlenmeye başlar. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal
bir üretim içerisinde olurken; öte taraftan ürettikleri sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini
ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en
önemlisi de poetikalardır. Tarih boyunca farklı anlamlar kazanan poetika kavramı; kimi
zaman bir edebi tür için, kimi zaman bir şair ya da yazar için, kimi zaman bir akım, dönem
veya topluluk için, kimi zaman da bir ulusun edebiyat anlayışını ve özelliklerini incelemek
için kullanılır. (Karaca, 2005:35) Örneğin Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olanPoetika’sında trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konması
amaçlanır. Ayrıca sanat eserinin ontolojik bir bütün olduğu ve bu ontolojik bütünü belirleyen

�kategorilerin araştırılması öncelenir (Aristoteles, 1983:8) ki bu eğilim daha sonraki poetik
çalışmalara önemli bir perspektif sunar. Aristoteles’ten sonraki dönemde üretilen bir diğer
poetik metin de Alman Romantik Edebiyatının önemli temsilcilerinden kabul edilen
Novalis’in Poetika’sıdır. Novalis ise şiirin tarihle, felsefeyle ve özellikle de doğayla olan
ilişkisine yoğunlaşır. (Novalis, 2003:19) Aforizma biçiminde dile getirdiği fikirleriyle şiirin
içeriğine ve yapısına dair değerlendirmeler yapar. İdealist felsefenin de etkisiyle doğa şiiri,
aşkın şiir, lirik şiir ve epik şiir gibi kavramsallaştırmalar oluşturur, şiirle vahiy arasında bir
analoji kurarak “aşkın poetika” kavramına ulaşır. (Novalis, 2003:55)
Özellikle 19. yüzyıldan sonra poetik çalışmaların ekseni daha çok şiire ve şiirselliğe
kayar. Nitekim modern dönemdeki en önemli poetik değerlendirmelerden biri olan
Todorov’un Poetikaya Giriş adlı kitabında “şiirselliğin-edebiliğin” altı ısrarla çizilir ve
poetikanın tek tek yapıtlardan çok; her bir yapıtın ortaya çıkışını yöneten genel yasaların
bilgisine ulaşmayı hedeflemesi önerilir. Elbette bu poetik yaklaşım, şiirin kendisini değil; bir
şiirin şiir olmasını sağlayan “şiirsellik ve edebilik” niteliğini sorgulamayı esas alır. (Todorov,
2008:37) Böylece sınırları ve konusu belirlenmiş bir disipline evirilmeye başlayan poetika
kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, içeriğini, üslubunu, estetiğini kapsayan
konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. (Sazyek,
1991:69) Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar
kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile
getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle
mensur bir karakter taşıyabilir. (Çıkla, 2010:19-32) Dünyada, özellikle de Batı Edebiyatında
genel olarak böyle bir gelişim sürecine sahip olan poetika kavramının ve çalışmalarının Türk
Edebiyatındaki örnekleri oldukça yeni sayılır.
Türkçede, şiirin tarihi çok eskilere dayanmasına rağmen şiirin teorisi, yapısı, içeriksel
ve biçimsel boyutları üzerine yapılan çalışmalar, 19. yüzyılın ikinci yarısında yoğunlaşan
Batılılaşma ve modernleşme çabalarıyla gelişir. Modernleşmenin şiir alanına yansımasının
sonucunda ortaya çıkan şiir teorisi çalışmaları, dönem sanatçılarının ve edebiyatçılarının
“Batı’nın edebiyatına, düşüncesine, müziğine yönelirken; Doğu kültürünü de geçmiş
yüzyıllardaki Osmanlı’dan daha sistematik” (Ortaylı, 2007:18) bir bakış açısıyla
değerlendirmeye başlamalarının bir ürünüdür. Çünkü hem Batılı/modern bir şiir anlayışını
yerleştirmek hem de eski şiiri yeni bir perspektifle yeniden biçimlendirmek gayreti poetik
çalışmaları zorunlu kılar. Fakat Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ifadesiyle “bir medeniyet
buhranına” (Tanpınar, 2006:15) tekabül eden bu kaotik atmosferde üretilen çalışmaların

�bireysel, sistematik, bütünlükçü ve tutarlı poetikalar olduğunu söylemek zordur. Hem tam
anlamıyla modern, kentli, bireyselliğinin bilincine varmış toplumsal bir dokunun oluşmaması
hem de gelenek-modernlik (eski-yeni, Doğu-Batı) karşıtlığına angaje bir edebiyat ve sanat
atmosferinin varlığı, şiir teorisi/poetika tartışmalarını bireysellikten çok topluluklar üzerinden
yürüyen tepkisel, duygusal, anlık değerlendirmelere dönüştürür. (Demir, 2012:1435)
Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar bu minvalde devam eden poetika girişimleri Yahya
Kemal, Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim’le birlikte yeni bir boyuta evrilir. Bu dönemde Türk
şiiri modernleşme yolunda önemli bir sıçrama yaptığı gibi şiirin teorik, felsefi, yapısal,
biçimsel özellikleri üzerine de daha fazla kafa yorulmaya başlanır. Örneğin geleneksel şiirle
modern şiirin birleştiği noktada duran Yahya Kemal bir taraftan bu birleşimin ahenkli bir
biçimde gerçekleşmesi için çaba sarf ederken; öte yandan özellikle Fransa’da edindiği Batılı
şiir birikiminin etkisiyle şiirin felsefi, varoluşsal, tematik ve biçimsel taraflarına eğilir.
Müstakil bir poetika kaleme almasa da şiir üzerine değerlendirmelerini çeşitli vesilelerle dile
getiren Yahya Kemal, bu yönüyle daha sonraki dönemlerde bireysel poetikalarını ete kemiğe
bürüyecek şairlere bir alan açar. Türk şiirinin ufkunu genişleten, yeni yaklaşımların ve poetik
yönelimlerin izini süren bir başka şair de hiç kuşkusuz Nazım Hikmet’tir. Toplumcu-gerçekçi
şiirin Türk edebiyatındaki en önemli temsilcisi olarak kabul edilen Nazım Hikmet, sadece
tematik anlamda bir yeniliğin değil; etkileri günümüze kadar devam edecek olan bir bakış
açısının, bir şiir anlayışının öncüsüdür. Şiir üzerine poetik değerlendirmelerini çeşitli
vesilelerle dile getiren şairin poetikasını kimi zaman manzum biçimde dile getirmesi dikkat
çekicidir. Yine Fransız sembolistlerinden özümsediği unsurları, içsel dünyasıyla ve
gelenekten devşirdiği birikimle sentezleyen Ahmet Haşim, modern şiirin yerleşmesine yaptığı
katkı sebebiyle sonraki dönemlerde poetikalarını dile getirecek şairlere zemin hazırlar.
Cumhuriyet’in ilk dönem coşkusunun yerini belirli ilke ve inkılâpların topluma
benimsetilmesi çabasının aldığı 1930-40 arası dönem, Türk şiirinde modern yaklaşımların
yerleşmeye başladığı bir süreçtir. II. Dünya Savaşı’nın hemen öncesine tekabül eden bu
dönemde, sürrealizm ve Dadaizm gibi modern akımların Türkiye’de tanınması, birey olma
yolunda ilerleyen kentli-modern orta sınıfın yeni yeni filizlenmesi, savaş atmosferinin
yarattığı karamsar hava ile birleşince Garipçiler gibi bir şiir akımının doğması kaçınılmaz
olur. Garip şairleri (Orhan Veli Oktay Rıfat ve Melih Cevdet), modern sanat akımlarından
haberdar olmalarının, sıradan insanı şiirin merkezine oturtmalarının ve geleneksel şiirden
radikal bir kopuşu önermelerinin yanı sıra şiir üzerine fikirlerini de poetik bir bütünlük
içerisinde dile getiren ilk topluluktur. 1941 yılında çıkardıkları Garip kitabının önsözünde,

�daha önce kaleme aldıkları değerlendirmeleri birleştiren Garipçiler, bütünlüklü, sistematik,
tutarlı ve modern bir poetik metin üretmeyi başarırlar.
Garip hareketinin 1941 yılında bir topluluk adına vücuda getirdiği poetika çalışması,
Türk şiirinde yeni bir dönemin kapılarını aralar. Salah Birsel’in Şiirin İlkeleri ile Necip
Fazıl’ın Sonsuzluk Kervanı adlı avangart çalışmalarının açtığı kapıdan bireysel, sistematik ve
modern poetikaların üretilmeye başlandığı, şairlerin sadece şiirle değil şiirin yapısal, felsefi,
tematik sorunlarıyla da yoğun bir biçimde ilgilenmeye başladıkları söylenebilir. Özellikle II.
Dünya Savaşı’nın yarattığı krizin kültürel yansımaları, varoluşçuluk gibi felsefi akımların şiiri
etkilemesi,

Türkiye’nin

yaşadığı

kentlileşme,

modernleşme

süreciyle

belirginleşen

entelektüel, bireyselleşmiş küçük burjuva tabakanın oluşması, bireysel poetika denemelerinin
çoğalmasını sağlar. Bu bağlamda poetika çalışmalarının hem niteliksel hem de niceliksel
anlamda sıçrama yaptığı süreç II. Yeni şiirinin ortaya çıktığı dönemdir. Çünkü II. Yeni şiiri,
hem kendinden öncekilerden radikal bir kopuşu temsil etmesi hem sonrakiler üzerinde önemli
etkiler bırakması nedeniyle şiir geleneğinde önemli bir döneme, akıma, sürece veya kendi
tabirleriyle “bir şiir olayına” tekabül eder. II. Yeni şiirinin imgeye dayanan, anlamı
sorunsallaştıran, dilsel ve biçimsel deneyselliklerden kaçınmayan, bireyselliği önceleyen
avangart yapısı, sürrealizm, varoluşçuluk, atonal müzik, soyut resim vb. modern sanat
akımlarından beslenmesi beraberinde bir dizi poetik değerlendirmeyi zorunlu hale getirir. Bu
noktada II. Yeni şairleri bir taraftan yeni bir şiiri kurmaya çalışırken öte taraftan şiirin poetik
boyutu üzerinde de epey mesai harcarlar ve Türk şiir geleneği içerisinde azımsanmayacak bir
yekûna tekabül eden bir dağarcık oluştururlar.
1970-80 arası dönem, poetik çalışmaların çok fazla öne çıkmadığı bir dönemdir. Şiiri
ve edebiyatı, önemli oranda etkileyen politik atmosfer, şairleri genel olarak devrimci coşkuyu
taşıyan toplumcu bir şiire yöneltir. Yine hayatın her alanına sinen eylemsellik hali şiirin
yapısal meselelerinin, kendine özgü özelliklerinin tartışılmasını tali planda bırakır. 12 Eylül
darbesinden sonra tekrar alevlenen poetik tartışmaların odağında ise genel olarak toplumcu
şiir-bireyci şiir ikilemi vardır. Özellikle 12 Eylül askeri darbesi ile başlayan ekonomik,
siyasal, toplumsal ve ideolojik şekillenmenin sonucunda yaşanan dönüşüm, şiire ve
dolayısıyla poetik tartışmalara yansır. Bu bağlamda 1970’lerin toplumcu şiir poetikasını
devam ettirenlerle 1980 sonrasının bireyci poetikasını savunanlar arasındaki tartışma,
1990’ların sonuna kadar bir biçimiyle devam eder. Bu tartışmaların neticesinde bireyci veya
toplumcu bir poetikayı benimseyen şairler olmakla birlikte daha sentezci ve eklektik
poetikalara meyleden şairler de edebiyat sahnesinde yer almaya başlar. Hatta 1990’larla

�birlikte edebiyat ve şiir ortamını etkileyen postmodern eğilimler, yükselişe geçen kentlimuhafazakâr şiir, nihilizm ve anarşizm gibi akımlar etrafında filizlenen yeraltı şiiri, yaşamın
her alanında belirginleşen çokkimlikli ve çokkültürlü atmosferin doğal bir yansıması olan
minör edebiyat anlayışı poetik yaklaşımların da çoğullanmasına, farklılaşmasına ve
zenginleşmesine olanak sağlar.

1. Avangart Bir Poetik-Roman: Şairin Romanı
Poetikanın teorik ve tarihi gelişim süreci içerisinde gerek Dünya edebiyatında gerekse
Türk Edebiyatında poetika çalışmalarının çoğu, ya şiir formunda yani manzum; ya da
deneme-makale formunda yani mensur biçimde kaleme alınır. Bu yönüyle edebiyat sahasına
daha geç çıkan roman, uzun süre şairlerin poetik fikirlerini açıklamada pek rağbet etmedikleri
bir tür olarak kalır. Öte taraftan şiirin her dönemde daha sınırlı ve seçkin bir zümrenin,
romanın ise daha geniş halk yığınlarının ilgi gösterdiği bir tür olarak algılanması, şairlerin
uzun bir süre romandan uzak durmalarına sebep olur. Ancak 19. yüzyıldan itibaren özellikle
büyük yazarlar tarafından yetkin örneklerinin verilmesiyle birlikte şairler de bu türe ilgi
göstermeye başlarlar. Daha çok şiirle anlatamadıkları hikâyeleri, romanla ifade etmeye çalışan
şairler, aynı zamanda şiir anlayışlarını, şiirin yapısal, izleksel ve teknik boyutları hakkındaki
fikirlerini roman aracılığıyla paylaşmayı denerler. Örneğin Rilke, Cesare Pavese, Sylvia Plath
ve Ingeborg Bachmann gibi şairler yazdıkları romanlarda belirli temalara değinmekle birlikte
şiire özel bir önem verirler ve poetik fikirlerini çeşitli biçimlerde ifade ederler. (Tosun,
2012:http://tosunnecip.net.)

Yine şairane tutumunu romanın her birimine yansıtan daha

imgesel ve metaforik bir anlatımı zorlayan bu şairler romanlarıyla şiirlerinin kaynaklarını,
arka planını varoluş şartlarını yansıtmayı da ihmal etmezler.
Türk Edebiyatında ise poetik fikirlerini roman üzerinden açıklamak şairlerin pek
rağbet ettikleri bir yöntem değildir. Bu nedenle çalışmamızın ana konusunu teşkil eden
Murathan Mungan’ın Şairin Romanı adlı eseri, bu sahadaki avangart anlatılardan biri olarak
değerlendirilebilir. Çünkü bu eserle Türk Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını
yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Nitekim hem şair hem de romancı olan
Mungan, Şairin Romanı’nı “şiirin öldüğü, romanın öldüğü, edebiyatın öldüğü, giderek yazılı
kültürün bile tükenmekte olduğu, her şeyin görselliğe indirgendiği bir çağda, belki dilin en



(2011), İstanbul: Metis Yayınları, 1. Baskı. (Çalışmamızda verilen sayfa numaraları eserin bu baskısına aittir.)

�eski en kadim sanatı olan şiire, roman aracılığıyla bir saygı duruşunda” (Erciyes, 2012:
www.radikal.com.tr) bulunmak için kaleme aldığını söyler. Birçok poetika denemesinde
olduğu gibi amacını açıkça ortaya koyan Murathan Mungan, aynı zamanda şiirin, sadece
insanların zayıf anlarında, âşık olduklarında ya da marazi zamanlarında sığındıkları bir sanat
değil; düpedüz varoluşun bir parçası olduğunu hatırlatmak isteğinin de böylesi bir poetikromanı doğurduğunu vurgular. (Erciyes, 2012: www.radikal.com.tr)
Şairin Romanı; esas itibariyle poetik boyutunun yanı sıra fantastik, ütopik ve polisiye
havası taşıyan oldukça hacimli bir anlatıdır. Uzun yıllar süren bir çalışmanın, birikimin ve
değerlendirmelerin ürünü olan bu romanda; fantastik bir dünyada, bilinmeyen bir zamanda ve
kurmaca bir atmosferde geçen olaylar anlatılır. “Şairin Dönüşü”, “Şairin Toprağı”, “Şairin
Levhaları”, “Şairin Gölgeleri”, “Şairin Hayvanı”, “Şairin Kanı” ve “Şairin Oyunu” adlarını
taşıyan yedi bölümden oluşan roman, Bilge Şair Bendag’ın 50 yıllık gönüllü sürgünden
dönmesiyle başlar. Sıradan bir denizci gibi geçirdiği yılların ardından ülkesi Anakara’ya
dönen yüz yaşındaki Bendag, kimliğini gizleyip tüm Anakara’yı dolaşacağı son bir şiir
yolculuğuna çıkar. Adı efsaneleşen, herkesin şiirlerini büyük bir hayranlıkla okuduğu Bendag,
birçok şehirden geçerek, anılarını yeniden hatırlayarak ama daha çok; şiire dair yeni duygular
ve fikirler edinerek hatta uzun yıllar aradan sonra şiir yazmaya başlayarak Odragend şehrine
gider. Amacı Odragend’de düzenlenen ve Anakara’ın en büyük şiir festivali olan “On Üç
Dolunaylı Yıl Şenlikleri”ne son bir kez katılmaktır. Bilge Şair Bendag’ın yolculuklarla ve
maceralarla dolu hareketli yaşamının bir nevi simetrisini oluşturan bir diğer şair ise ömrünün
büyük bölümünü evinden dışarı çıkmadan geçiren şiir filozofu Moottah’tır. Yaklaşık yirmi
yıllık inziva döneminin ardından biriktirdiklerini insanlarla paylaşma zamanının geldiğine
kanaat getiren Moottah, çırakları Zeey ve Tagan’ı da yanına alarak şehir şehir dolaşmaya
başlar. Gittiği her şehirde şiir üzerine konuşmalar yapar, birikimini insanlara aktarır. Moottah
ve çıraklarının trajik hikâyesi de romanın diğer kahramanları gibi elbette Odragend’de
sonlanır.
Romanın polisiye odaklı kurgusu ise deneyimli polis Gamenn’in bütün ülkeye yayılan
şair cinayetlerini soruşturma sürecini anlatır. Tıpkı Bendag ve Moottah gibi tüm ülkeyi
dolaşan, buralardaki şair cinayetlerini soruşturan Gamenn, taklitçiliği simgeleyen Agabu’nun
Serhenas’ı öldürtüp onun şiirlerini kendi şiirleriymiş gibi yayımlattığını ortaya çıkarır.
Nitekim Agabu’nun başka bir kadına âşık olması üzerine karısı Zeheyra, bu gerçeği
Moottah’a söyler ve Serhenas’ın defterlerini ona verir. Önce karısı Zeheyra’yı öldüren Agabu,
adamlarını Moottah ve çıraklarının peşine takar. Moottah ve çıraklardan Zeey’i öldüren

�Agabu’nun adamları Tagan’ı öldüremez. Fakat Tagan’ın bilincini maniple ederek onu bir
katile dönüştürürler ve şair cinayetlerini ona işletirler. Romanın sonunda Gamenn Tagan’ı
bulur, fakat onun yıllar önce şair filozof Moottah’ın yanına verilen ikiz kardeşi olduğunu
öğrenir. Bu beklenmedik son romanın polisiye boyutunun da ustaca kotarıldığını gösterir.
Yine şiirleri, taklitçi şair Agabu tarafından çalındıktan sonra öldürülen Moottah’ın çocukluk
arkadaşı Serhenas’ın dramı, ölümün kıyısından dönen genç şair Dehamar’ın heyecanı, tüm
Anakarayı vücuduna dövme olarak çizdirmiş Haritacı Kaa’nın yol göstericiliği kurguyu
besler, Odragend’deki “On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri”ne bir biçimde bağlanır. Elbette
Sözlükçü Tarkusyu’nun dilciliği, rüyalarıyla kahramanlara yol gösteren Ümma’nın düşselliği,
Bendag’ın hep yanında olan Ulsangeyma’nın koruyuculuğu, kadın şair Lelalu’nun zarafeti
anlatının renklenmesine, zenginleşmesine ve şiirsel atmosferinin tamamlanmasına önemli
katkı yapar. Sonuçta Odragend’deki “On Üç Dolunaylı Yıl Şenlikleri”nde, şiirsel bir
atmosferde kesişen kahramanların hikâyesi yine “şiirin adaleti” bağlamında çözümlenir. Bilge
Şair Bendag onurlandırılır, Moottah ve çıraklarının heykelleri dikilerek hem şairin çektiği
acılar hem de şiirin felsefesi ölümsüzleştirilir. Bu arada Agabu’nun taklitçiliği ifşa edilir ve
Agabu öldürülerek bir bakıma onun şahsında taklitçilik cezalandırılır. Böylece şiirsel bir
atmosferde cereyan eden anlatı, bu atmosfere uygun bir biçimde sonlanır.
Şairin Romanı sadece kurgu ve kişiler açısından değil tema, dil- anlatım, üslup, zaman
ve mekân gibi temel anlatı unsurları bakımında da şairane bir bakış açısından kotarılmış bir
metindir. Yoğun bir dil işçiliğine dayanan mecazlı ve sanatlı bir söyleyiş, modern dünyanın
somut ve mekanik zaman algısının dışına taşırılan zamansal boyut romanın şiirselliğini
destekler. Yine şiir bayraklarıyla donatılmış ve isimleri metaforik göndermelere yüklü
fantastik kentler ve kasabalar ile hemen her yerde bir biçimde değinilen şiire dair felsefi,
kültürel, tarihi, dilsel ve sanatsal değerlendirmeler, Şairin Romanı’nı baştan sona şiirsel bir
anlatıya dönüştürür.
1.1. Şairin Romanı’nda Poetik Fikirler
Kurgudan mekâna, zamandan dile, üsluptan anlatıma kadar hemen her roman
unsurunu şiirsel bir dokunun etrafında biçimlendiren Murathan Mungan, anlatı boyunca
poetik fikirlerini dile getirir. Mungan’ın bu bağlamda üzerinde durduğu konuların başında
şairin vasıfları gelir. Neredeyse tüm kişilerin şair olduğu romanda, yazar çeşitli
simgeleştirmeler, alegorik kişi ve mekân kurgulamaları üzerinden kendi poetikasındaki şairin
özelliklerini ifşa eder.

�Mungan’a göre bir şair her şeyden önce özgün olmalıdır. Nitekim romanda özgünlüğü
yakalamış şairi, henüz sesini bulamamış şairden ayırt eden “Şairin Kuyusu” adlı simgesel bir
mekândan bahsedilir. Şairin Kuyusu’nun, “geçmişi ta yaşlı kanlı devlerin, kırmızı dilli
ejderhaların zamanında kalma eski ve kutlu bir söylenceye dayanan” (s.87) hikâyesine göre
her genç şair, kendine, şiirine inandığı gün geldiğinde kuyunun başına gider, şiirini kuyunun
içine yüksek sesle okur. Eğer şiirinde kendi sesini bulmuşsa kuyu şiiri şairin sesiyle yankılar,
böylelikle onun şairliği bir bakıma tescillenir. Eğer şairin sesinde, şiirinde hala başka şairlerin
sesi duyuluyorsa, kuyu şiiri o şairlerin sesiyle yankılayarak genç şairin henüz özgünlüğü
yakalayamadığını ifade eder. (s.87) Elbette bu alegorik anlatım Mungan’ın şairin
özgünlüğünü ne kadar önemsediğini gösterir ki romanın kurgusu da büyük oranda şairler
arasındaki özgünlük-taklit ikileminden doğan gerilimlerle ilerler. Özgünlüğün kısa sürede
kazanılan bir özellik olmadığına inanan Mungan, şairin özgünlüğünü bulmasını ömür boyu
devam eden bir süreç olarak algılar. Nitekim romanda da büyük bir ün ve şöhret kazanan
şairler bile özgünlüğünü kaybetme, taklide düşme korkusunu sürekli yaşarlar. (s. 229) Öte
taraftan özgünlüğü hiç yakalayamamış, başkalarını taklit ederek bir konum edinmeye çalışan
şairler ise “kendi güç alanlarında kendisi için hiçbir zaman rakip olmayacak, fazla öne
çıkmayacak ama malzemesi pek de kötü olmayan ikincil figürler bulundurarak hayat içindeki
yerini sağlama almak” (s.258) çabasına girerler. Taklitçiliğe ve tahakküme dayanan bu çaba
şairin içindeki şairlik vasıflarını öldürdüğü gibi (s.271) bir biçimde kendini belli eder ve
taklitçi şair, “bir başkasının bayrağını dikerek çıktığı” (s.372) şiirin burçlarından çok trajik bir
biçimde indirilir. Nihayetinde Mungan’a göre iyi bir şair, şiirin insanın kendini bulmasına
açılan kapı olduğunu unutmamalıdır; zira “hakiki şairlerin soyağaçlarından, geçmiş mirasın
tahtalarından kendilerine taklit kapılar çatanlar” (s.245) bir gün kendi kapılarını çalacak yüzü
bulamazlar.
Murathan Mungan, aynı zamanda şairin dürüst, zeki ve enerjik olması gerektiğine
inanır. (s.116) Bu vasıflardan dürüstlüğün altını ısrarla çizen Mungan’a göre bir şair eğer
dürüst olmazsa; zekâsı ve enerjisi onu yok edebilir. Yine iyi bir şairin evrensel bir belleğe
sahip olmasını önemseyen Mungan, “algıları yalnızca kendi zamanlarına kilitli olanların
şairliği sadece bir çalışkanlıktır” (s.117) ilkesini savunur. Bu bağlamda şairin dürüst ve
basiretli olması kadar, geniş bir kavrayış ve muhayyile yeteneğine sahip olmasını da önemser.
Aksi takdirde şairin enerjik ve çalışkan olması boş ve amaçsız bir uğraş olarak kalacak ve
şairi süreç içerisinde tükenişe götürecektir.

�Murathan Mungan’ın şairde aradığı en önemli özelliklerden biri de şairin; şair fıtratına
sahip olmasıdır. Mungan’a göre “şair kanı olmayanların yazdığı şiirlerin kanı akmaz ki kessen
kelimelerini.” (s.417) Şairin şiirlerine canlılık veren şey, şairin sahip olduğu şairlik mizacıdır
ki bu durum; iyi şairi harekete geçiren, onu şiire götüren motivasyonu temsil eden “şairin
kanındaki hayvan” (s.305) motifi ile ifade edilir. Şair mizacına sahip, bilincinde ve kalbinde
şiiri sürekli duyumsayan şairin iyi bir şiir üretebilmesi için ayrıca çevresini, doğayı, yaşamı
iyi gözlemlemesi gerekir. Çünkü “tabiatın öğrencisi olamayan iyi bir şair olamaz.” (s.350)
Tabiatın dilini, ruhunu bilen şair, ışığın nesneler üzerinde oluşturduğu atmosferi iyi
gözlemleyebilmelidir. Zira “nesnelere derinliğini veren ışığın eğilip bükülmesidir; iyi şair de
ışığı tartabilmesini bilendir.” (s.318) Aksi durumda şair çevresine ve içinde yaşadığı sosyal,
kültürel ve edebi ortama yabancılaşır ve bu yabancılaşma şairin yeteneklerinin zayıflamasına
yol açar.
Şairin Romanı’nda, şairin dil ve anlatım konusunda titiz ve yenilikçi olmasının
önemine de dikkat çekilir. Murathan Mungan’ın şiirleri başta olmak üzere tüm yapıtlarında
özenle üzerinde durduğu bu durum, aynı zamanda bir şairde aradığı özelliklerin başında gelir.
Mungan’a göre bir şair, sözcüklerin anlamına, bağlamına, tınısına ve çağrışımsal boyutlarına
dikkat etmeli; yani sözcüklerin aynasına bakmasını bilmelidir. (s.223) Çünkü şiir, şairin
kelimelerle kurduğu ilişkiyle başlar. (s.431) Şair sadece mevcut kelimelerle ilişki kurmakla
yetinmez; aynı zamanda yeni çağrışımlar, metaforlar, imgeler ve anlatım imkânları ararken
anlamını yalnız kendisinin bildiği sözcükler ve tamlamalar da oluşturur ki (s.409) bu şairliğin
en önemli kriterlerinden biridir. (s.73) Mungan’a göre güçlü şair, elindeki kelimeler
yoksullaştığı, içindeki duyguyu anlatmakta kifayetsiz kaldığı durumlarda “acısını dindirmek,
ruhunu sakinleştirmek için sözcük aramaya başlar.” (s.73) Eğer bir şair bu arayışın bilincine
varmamışsa şiirsel anlamda bir mesafe alamayacağı gibi “kendi sığlığını, yaşama özgü
yalınlık, sadelik ve doğallık sanıp” (s.114) günlük dilin sınırları içinde kalır.
Murathan Mungan şairin sürekli arayış içerisinde, devingen, öncü ve yenilikçi bir
tarafının da olması gerektiğine inanır. Şairin bu çabası hem bireysel hem de toplumsal bir
karakter taşır. Öncelikle herkesin uykuda olduğu saatlerde ortalığa hâkim olan (s.11) yani
geceye sığınan şair, varoluşunu kurulu düzenin, rutin yaşamın dışında gerçekleştirir. Günlük
yaşamın sınırlarını aşındıran bu tavrı sürdürmek çok zordur. Ancak büyük şairler, bu sıkıntılı
süreci devam ettirip ömrünün sonuna kadar şair kalmayı başarır. (s.254) Öte taraftan bir şairin
ömrünün sonuna kadar şair kalmayı becermesi; ancak kendini yenilemesi ve geliştirmesiyle
mümkün olabilir. Bu bağlamda bir şair, yazdığı en mükemmel şiirde bile boşluk, eksilik

�olduğunu unutmamalıdır. Murathan Mungan, şairin kendine ve şiire karşı sorumlulukları
olduğu kadar topluma karşı da sorumlulukları olduğuna inanır. Mungan’a göre her şeyden
önce bir şair “ölürken yerküreyi bulduğundan daha iyi bırakmak zorundadır.” (s.42) Şair,
toplumun, yaşamın ve çevrenin daha iyi olmasını isterken; bu istemini de şair kimliğini
aşındırmadan gerçekleştirmeye özen göstermelidir. Çünkü şiir dışı durumlara angaje olan
şairler, “çoğu cenk meydanlarındaki ölüler kadar birbirinin aynı olan birörnek şiirlerinin
arasında kaybolup bir toplu mezara gömülür gibi askeri düzen içinde anonim bir bilinmezliğe
gömülüp” (s.294) giderler.
Murathan Mungan, Şairin Romanı’nda şairin vasıfları hakkındaki fikirlerini dile
getirmekle birlikte; şiirin ne olması gerektiğine, içeriğine ve yapısına ilişkin de
değerlendirmelerde bulunur. Mungan’a göre şiir, her şeyden önce dilin en kadim sanatıdır. Ki
bu özelliğiyle insanlığın kültürel, sosyal, düşünsel ve sanatsal belleğinin en önemli unsurları
arasında yer alır. Nitekim Mungan, şiirin gündelik dilin bulunuşundan önce ortaya çıktığını,
dilin ilk varoluş biçimi olduğunu ve bu yüzden insanlığın ilk kültürel, dini ve tarihi
üretimlerinin şiirsel bir hava taşıdığını savunur. (s.165) Şairin Romanı’nı insanlık tarihinin bu
kadim sanatına ithaf eden Mungan, roman boyunca şiirin kalıcılığının, gelenekselliğinin,
insanlığın tarihiyle koşut birikiminin altını çizer. Öyle ki şiirle çömlek arasında bir analoji
kurarak çöken uygarlıklardan geriye her zaman şiir ve çömlek kaldığını; bu nedenle ikisinin
de “yerkürenin en eski tanıkları” (s.71) olduğunu söyler. Şiir bu özelliğiyle ayrıca kentlere ruh
verir, kültürleri ayakta tutar ve mekânlara anlam katar. (s.119) Hatta yerkürenin varoluşuna
dair sırların, mitlerin ve efsanelerin özünde de şiir vardır, şiirsel bir atmosfer vardır. (s.312)
Bu bağlamda Murathan Mungan; tarihle, kültürle, coğrafyayla ve doğayla iç içe geçen şiirin,
kadim olduğu için kalıcı olacağına da inanır.
Murathan

Mungan,

şiir

bağlamındaki

meselelerden

“yerellik-evrensellik”

tartışmalarına da değinir. Şiirin yerel-ulusal kaynaklardan beslenmekle beraber evrensel bir
okuyucuya seslenmesi gerektiğine inanan Mungan, bu açıdan yerel değerle örülü; aynı
zamanda tüm insanlığa hitap edebilen bir şiir anlayışına yakın durur. Mungan’a göre “bazı
çiçeklerin varlıklarını yalnızca yetiştikleri iklime borçlanmış olmaları elbette onların
güzelliğini azaltmaz ama başka iklimlerde yaşayamamaları varlıklarını eksiltir. Yalnızca
kendi toprağında okunur, okunabilir olmak, iyi şiire yetmez. İyi şiir, doğduğu toprağın
iklimini başka iklimlere dönüştürebilme gücüne, yeteneğine sahip olmalıdır. Şiir doğduğu
yerlerin sesi, kokusudur. Kendi güneşini, kendi rüzgârını, kendi yağmurunu her yere taşır.
Hem de gittiği yerin güneşi, rüzgârı, yağmuru olur. İyi şiir tıpkı bir çömlek gibi vücut bulduğu

�toprağını başka diyarlara taşıyabilmeli, oralarda da kullanılabilmelidir.” (s.72-73) Yerelden
evrensele açılan şiirin, uluslararası ölçekte başarılı olabilmesi, içinde şekillendiği atmosferin
zenginliğini, renkliliğini ve derinliğini taşıyabilmesi gelenekle kurduğu bağın sağlamlığıyla
da ilintilidir. Çünkü toplumun tarihi ve kültürel belleğinin derinliklerinden süzülerek
günümüze ulaşan “şiir levhaları” (s.150) birbirinin üstüne istiflenmiş gibidir ve çoğu zaman
şiir birikimi “bu levhaları basamaklandırarak” (s.167) ilerler.
Şairin Romanı’nda, şiirin doğayla uyumlu olması ilkesi de poetik bir belirleme olarak
epeyce tartışılır. Mungan, iyi şiirin, en çok kullanılan kelimelerle bile şaşırtmayı başarması
bakımından doğaya benzediğini savunur. (s.10) Yine şiirin doğaya en az yabancılaşan sanat
olduğunu ifade eden Mungan’a göre şiir de doğa gibi bazen bir şeyi gösterirken aynı zamanda
gizler. (s.94) Murathan Mungan, şiirle doğa arasındaki bu benzerliği daha da ileri götürerek
şiirle doğa arasında bir özdeşleşme kurar. Nitekim doğanın özünde şiir olduğunu ve bir şairin
doğada olmayan dil aracılığıyla bu özü açığa çıkardığını, bir bakıma doğanın şiirini yeniden
yarattığını, dönüştürdüğünü belirtir. (s.98) Öte taraftan insanın da doğaya şiirle bağlandığına
ve doğayı ancak şiirle anlayabildiğine inanır. (s.105) Bu bağlamda şiirle doğa arasındaki
ilişkinin yabancılaşmadan uzak, deruni, ahenkli ve birbirini yansılayan bir karakter taşıdığının
altını çizen Mungan, böylece şiirin modern hayatla doğadan iyice kopan insanın bu trajedisini
çözebilecek en etkili araç olduğunu ifade etmiş olur.
Doğayla arasındaki uyumun sonucunda şiirin bir kıvamı, ölçüsü ve dengesi oluşur ki
Murathan Mungan, bu durumu şiirle matematik arasında bir analoji kurarak açıklamaya
çalışır. Şiirin bir matematiği olduğunu (s.91) ileri süren Mungan’a göre “Matematiğin sadece
rakamlarla, sayılarla uğraştığını ve kendini sadece onlarla ifade ettiği sananlar yanılırlar.
Matematik bütün evrenin dilidir, harflerin, sözcüklerin de… Bu nedenle şairlerle
matematikçiler arasındaki akrabalık sanıldığı kadar gizli ya da dolayımlı değildir.” (s.487)
Çünkü şairler de tıpkı matematikçiler gibi betimsel gerçekliğe değil varsayımsal olarak ileri
sürdükleri önermelerin uygunluğuna bağlıdırlar. (s.488) Öyle ki Mungan, bir şiirin
matematiğin evrenindeki görünmezliğine yaklaşabildiği oranda iyi şiir olabileceğini ısrarla
vurgular.
Şairin Romanı’nda şiirin değişik tanımları da çoğu zaman aforizma olarak
değerlendirilebilecek yargılarla ifade edilir. Örneğin Mungan’a göre şiir, kuşanmayı,
sakınmayı, geri çekilmeyi gerektiği ölçüde uygulayabilen bir iç kale sanatıdır. (s.22) Yine bir
“iç ses gibi, gizli söz gibi, saklı uyaklar gibi (…) yeni anlam kapılarının önünde ansızın

�beliren gümüş gölgeler gibi” (s.63) varolan şiirin “göğsünde tesadüf kuşları uçar.” (s.42)
İlhama, irticalen söylenmeye dayanan bu yönü, şiiri rüyaya yaklaştırır ki Mungan’ın
poetikasında önemli bir yer tutan şiirin psikanalitik boyutuna yapılan vurguyla örtüşür.
Nitekim “yarı mecnun, yarı kâhin, yarı şair Ümma”nın rüyaları (s.14), romanın bütününe
şiirsel ve romantik bir hava katar.
Murathan Mungan, Şairin Romanı aracılığıyla “iyi şiir”, “büyük şiir” gibi nitelemelere
de yer verir ve kendi poetikasında “iyi şiirin” neye tekabül ettiğine dair ipuçlarını okurla
paylaşır. Mungan her şeyden önce iyi şiirin insanı sahip olduğu zamanın dışına, bazen
geçmişe bazen de geleceğe taşıması gerektiğine inanır. (s.49) İnsanı günlük yaşamın
sıradanlığından ve monotonluğundan kurtarması gereken iyi şiiri dokunaklı kılan ise çoğu
zaman, betimlediği ya da betimler göründüğü değil, işaret ettiği şeylerdir. (s.218) Bir hakikat
sanatı olan şiir (s.412), aynı zamanda insanı andan koparan işaretler ihtiva etmesi nedeniyle
günlük yaşamın yüzeysel gerçekliğini soldurur. (s.25) Günlük yaşamın yüzeysel gerçekliğini
solduran bir bakıma “an”ı erteleyen iyi şiir (s.39), başka bir boyutu soldurduğu gerçekliğin
yerine ikame eder. Nitekim Murathan Mungan, iyi şiirin gerçeklik sanatı olduğunu
belirtmekle birlikte bu gerçekliğin farklı bir düzlemi işaret ettiğini vurgular. Kendi gerçeklik
düzlemini oluşturan şiir, ışıktan doğar (s.125) ve dünyayı, insanı ve toplumu açıklarken bile
bazı şeyleri gizler. (s.320) Bu gizleme eylemi, şiirsel bir dünyanın doğuşunu imler ki şiirin
anlamını da günlük yaşamın yüzeysel anlam düzeyinden koparır. Böylece iyi şiir, yalnızca
kendi anlamını taşır hale gelir ve sonsuz sayıda gerçekliği dile getirme olanağı sunsa da kendi
başına hiçbir gerçekliği temsil etmez. (s.364)
Murathan Mungan şiirin içeriği, anlamı ve tematik boyutu kadar biçimsel yönü
üzerinde de durur, şiirin dili ve üslubu konusundaki fikirlerini roman boyunca çeşitli
vesilelerle dile getirir. Nitekim şiirin söylenen şeyden çok söyleme biçimi olduğunu (s.318)
savunan Mungan’a göre bir şairi diğer şairlerden ayıran üslubudur. (s.321) Mungan’ın hem
şiirleriyle hem de poetik fikirleriyle örtüşen bu üslupçu eğilim, kendini daha çok dil
bağlamında gösterir. Şiirin öncelikle kelimelerle kurulan ilişkide başladığına (s.431) inanan
Mungan, sözcüklerin aynasına bakmayı bilmeyenlerin iyi şair olamayacağını ileri sürer.
(s.223) Mungan’a göre şairlik bir nevi madencilik gibidir ve “şairler dilin altına gömülü
kelimeleri çıkartır, onlardan yeni bir evren, yeni bir hayat kurar.” (s.127) Başka bir ifadeyle
iyi şairler, kelimelerin kendi aydınlığıyla yetinmez, onları köpürtüp başkalaştırır. (s.129) Yine
kelimelerin varolan anlamlarıyla yetinmeyen şairler, ürettikleri imgelerle, metaforlarla,
bağlamlarla yeni bir dilsel boyut yaratır. Bu yeni şiirsel dil, “gizli bir dildir” (s.167) ve

�Mungan’ın altını ısrarla çizdiği günlük gerçeklikten beslenmekle birlikte farklı bir düzlemde
şekillenen şiirin gerçekliğiyle yani içeriğiyle çakışır. Böylece şiir, gerek içerik gerekse biçim
bakımından tamamlanır.
Şairin Romanı’nda şiirin alımlanması konusu da tartışılır. Murathan Mungan, şairin ve
şiirin vasıflarını değerlendirmenin yanı sıra okur-şiir ilişkisine değinerek bir bakıma poetik
fikirlerini tamamlamış olur. Mungan’a göre okur, eğer bir şiiri anlamak istiyorsa yoğun bir
çaba ve emek harcamalı, şairin ufkunu ve hayallerini yakalamaya çalışmalıdır. (s.117) Öte
taraftan şairi; yaşadığı coğrafyaya, kültüre ve kişiliğinin şekillendiği atmosfere göre
değerlendirmemelidir. (s.390) Çünkü bir şairi yaşadığı coğrafyaya ve kişiliğinin şekillendiği
kültürel atmosfere indirgemek hem onun şiirlerinin tam anlamıyla anlaşılmasını engeller hem
de bir önyargının oluşmasına zemin hazırlar. (s. 390) Nihayetinde iyi bir okur, şairin ve şiirin
özgünlüğünü kavrayabilen, popüler şiirlerden kendini sakınan, şiirin anlamına vakıf olmak
için yoğun bir çaba harcayan, eleştirilerinde objektif ve ölçülü davranmaya çalışan kişidir.
Sonuç
Poetika, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, içeriğini, üslubunu, estetiğini
kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalıdır. Tarih boyunca
birçok şair; şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu
poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini, yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek
istemesi sebebiyle manzum biçimde; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle
düzyazı (makale, deneme) biçiminde olur. Bu bağlamda edebiyat sahasına daha geç çıkan
roman, uzun süre şairlerin poetik fikirlerini açıklamada pek rağbet etmedikleri bir tür olarak
kalır. Ancak Batı edebiyatında 19. yüzyıldan itibaren özellikle büyük yazarlar tarafından
yetkin örneklerinin verilmesiyle birlikte şairler romana ilgi göstermeye başlar. Daha çok şiirle
anlatamadıkları hikâyeleri, romanla ifade etmeye çalışan şairler, şiir anlayışlarını, şiirin
yapısal, izleksel ve teknik boyutları hakkındaki fikirlerini de roman aracılığıyla paylaşmayı
denerler. Poetik roman vasfı taşıyan bu anlatılara Türk edebiyatında pek rastlanmaz. Bu
nedenle Çağdaş Türk Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan’ın Şairin Romanı
adlı eseri, bu alandaki çalışmaların avangart bir örneği olarak değerlendirilebilir. Çünkü Türk
Edebiyatında belki de ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla
paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı
zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli
vesilelerle değinen bir anlatıdır.

�Sonunda şiirsel adaletin sağlandığı bir kurgusal düzlem, hemen hepsi bir biçimde şiirle
ilgilenen kişiler kadrosu, yoğun bir dil işçiliğine dayanan mecazlı ve sanatlı bir söyleyiş,
modern dünyanın somut ve mekanik zaman algısının dışına taşırılan zamansal boyut, şiir
bayraklarıyla donatılmış ve isimleri metaforik göndermelere yüklü fantastik kentler Şairin
Romanı’nı baştan sona şiirsel bir anlatıya dönüştürür. Bu şiirsel anlatı; kurgu, kişiler, bakış
açısı, tema, dil- anlatım, üslup, zaman ve mekân gibi temel anlatı unsurları bakımında şairane
bir üslupla kotarılmış bir anlatı olduğu kadar şiirin kriterlerini ve şairin vasıflarını da çeşitli
yönleriyle yansıtan bir romandır. Mungan özgünlükle, çalışkanlıkla, üslupçulukla, titizlikle,
dürüstlükle ve yenilikçikle vasıflandırdığı şairden; yerel-evrensel dengesini taşıyan, doğayla
uyumlu, ölçüsü ve matematiği olan, insanı hem geçmişe hem de geleceğe götüren, kendine
has bir gerçeklik düzlemi yaratabilmiş, dil ve üslup bakımından yetkin, içerik-biçim dengesini
sağlamış şiirler üretmesini ister. Sonuçta şair ve şiire dair bu tespitler, Murathan Mungan’ın
poetikasının temel kodlarını verdiği gibi Şairin Romanı’nı da poetik bir romana dönüştürür.

Kaynakça
Aristoteles. (1983). Poetika, (Çev. İsmail Tunalı), İstanbul: Remzi Kitabevi.
Çıkla, S. (2010). Türk Edebiyatında Manzum Poetikalar 1860-1960, Ankara: Akçağ
Yayınları.
Demir, F. (2012). “Salah Birsel’den Avangart Bir Poetika Denemesi: Şiirin İlkeleri”, Turkısh
Studies Dergisi, Volume 7/14 Fall, s.1433-1440.
Erciyes, C. (2012). “Murathan Mungan’la Röportaj”, www. radikal.com.tr.
Karaca, A. (2005). İkinci Yeni Poetikası, Ankara: Hece Yayınları.
Novalis, F. (2003). Poetika, (Çev. Ahmet Sarı-Şahbender Çoraklı), İstanbul: Babil Yayınları.
Ortaylı, İ. (2007). Batılılaşma Yolunda, İstanbul: Merkez Kitapları.
Sazyek, H. (1991). “Poetikanın Boyutları”, Sombahar Dergisi, S.5.
Tanpınar, A.H. (2006). 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Todorov, T. (2008). Poetikaya Giriş, (Çev. Kaya Şahin), İstanbul: Metis Yayınları.
Tosun, N. (2012). “Şair Roman Yazarsa”, http://tosunnecip.net.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10807">
                <text>2215</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10808">
                <text>MURATHAN MUNGAN’DAN AVANGART BİR POETİK-ROMAN: ŞAİRİN ROMANI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10809">
                <text>DEMİR, Fethi </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10810">
                <text>Anahtar Kelimeler: Poetika, Şairin Romanı, Murathan Mungan, Poetik-roman.  ÖZET  Edebiyat teorisi üzerine yapılan çalışmaların tarihi, neredeyse yazılı edebiyatın tarihi kadar eskidir. Şairler, yazarlar ve edebiyatçılar bir taraftan sanatsal bir üretim içersinde olurken; öte taraftan sanat eserinin içeriğini, yapısını, tekniğini ve oluşumunu açıklamaya çalışan teorik çalışmalar üretirler. Bu teorik çalışmaların en önemlisi de tarih boyunca farklı anlamlar kazanan poetikadır. Önceleri Aristoteles’in -aynı zamanda türün ilk örneği olan- Poetika’sından hareketle trajedi ve destan türlerinin temel özelliklerinin ve bileşenlerinin ortaya konmasına dayanan poetik çalışmaların çerçevesi; sonraları, daha çok şiirle sınırlandırılır. Özellikle 19. yüzyıldan sonra bu yönü daha da belirginleşen poetika kavramı, şiiri genel anlamda kavrayan, onun biçimini, muhteviyatını, üslubunu, estetiğini kapsayan konuları belli bir örneğe bağlı kalmaksızın irdeleyen bir bilgi dalına dönüşür. Bu bağlamda birçok şair, şiire dair fikirlerini, şiir anlayışlarını yansıtan poetikalar kaleme alır. Bu poetikalar, kimi zaman şairin poetik fikirlerini yazdığı şiirler aracılığıyla dile getirmek istemesi sebebiyle manzum; kimi zaman da teorik bir çerçeve oluşturma gayesiyle mensur bir karakter taşıyabilir. İşte bu teorik bağlam içerisinde Çağdaş Türk Edebiyatının önemli kalemlerinden Murathan Mungan, Şairin Romanı adlı eseriyle poetik metinlere farklı bir boyut kazandırır. Çünkü sadece Türk Edebiyatında değil; belki de Dünya Edebiyatı içerisinde ilk kez bir şair, poetikasını yazdığı bir roman üzerinden açıklar, okurla paylaşır. Neticede fantastik, ütopik ve polisiye roman havası taşıyan Şairin Romanı, aynı zamanda şiir sanatını merkezine alan, şiirin yapısal, varoluşsal ve teknik meselelerine çeşitli vesilelerle değinen avangart bir poetik-roman olarak okunabilir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10811">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10812">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10813">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10814">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1491" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1985">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fbe6c18ef9f0c924fb2546fa7988cc44.docx</src>
        <authentication>b95456ca8ab2faf274e98e68fdb1a33c</authentication>
      </file>
      <file fileId="1986">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/55d284129e1d5c9c1911218aa42f893c.pdf</src>
        <authentication>839efcbd39909812f4ba66d6eb5b33f6</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11977">
                    <text>MUSAHİPZADE CELAL’İN “ESKİ İSTANBUL YAŞAYIŞI” ADLI ESERİNDE
GÜNDELİK YAŞAM
Tahir ZORKUL
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Van / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Musahipzade Celal, İstanbul, kültür, gelenek, gündelik yaşam.
ÖZET
İstanbul, çok eski devirlerden günümüze kadar doğal güzellikleri, tarihî yapıları ve zengin
kültürel birikimiyle yerli/ yabancı pek çok sanatkârın ilgisini çekmiş ve takdirini kazanmıştır. Bu
bağlamda ciltler dolusu eser kaleme alınmıştır. Söz konusu zengin kültürel mirasa ilgi
duyanlardan biri de Musahipzade Celal’dir. Türk edebiyatında tiyatro türünün önemli
temsilcilerinden biri olan Musahipzade, bizzat gözlemlediği ya da büyüklerinden dinlediği son
iki yüz yıllık Osmanlı yaşama biçimini çeşitli görünüşleriyle eserlerine yansıtır. Bu eserlerden
bir tanesi de “Eski İstanbul Yaşayışı”dır. Yazar tiyatrolarında Osmanlıya karşı ironik bir tavır
sergiler. 1946’da kaleme alınan bu eserde ise, daha nesnel, daha sevecen bir tavır takınır. Bu eser
daha çok anı niteliğindedir. Eserde, Osmanlı gelenek ve göreneklerine etraflıca yer verilir. Bu
zengin kültürel birikim içerisinde aile yaşamı, meslek grupları, eğlence kültürü, giyim-kuşam
geniş bir şekilde yer alır. Yazarın diğer eserlerindeki dil ve üslup özensizliği bu eserde de göze
çarpmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1987">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9638d54a36014e5cada64f76c04c2a28.docx</src>
        <authentication>79dc736b0ec397a85da875c714750381</authentication>
      </file>
      <file fileId="1988">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f8f9b0be7ae796334325dc256522311c.pdf</src>
        <authentication>97597180acdc45313363f788789ed9a0</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11978">
                    <text>MUSÂHĠPZÂDE CELÂL’ĠN “ESKİ İSTANBUL YAŞAYIŞI” ADLI ESERĠNDE
GÜNDELĠK YAġAMIN UĞRAK YERLERĠ: ÇARġILAR VE HANLAR
Tahir ZORKUL1

Özet
İstanbul, çok eski devirlerden günümüze kadar doğal güzellikleri, tarihî yapıları ve
zengin kültürel birikimiyle yerli/ yabancı pek çok sanatkârın ilgisini çekmiş ve takdirini
kazanmıştır. Bu bağlamda ciltler dolusu eser kaleme alınmıştır. Söz konusu zengin kültürel
mirasa ilgi duyanlardan biri de Musâhipzâde Celâl’dir. Türk edebiyatında tiyatro türünün
önemli temsilcilerinden biri olan Musâhipzâde, bizzat gözlemlediği ya da büyüklerinden
dinlediği son iki yüz yıllık Osmanlı yaşama biçimini çeşitli görünüşleriyle eserlerine yansıtır.
Bu eserlerden bir tanesi de “Eski İstanbul Yaşayışı”dır. Yazar tiyatrolarında Osmanlıya karşı
ironik bir tavır sergiler. 1946’da kaleme alınan bu eserde ise, daha nesnel, daha sevecen bir
tavır takınır. Bu eser daha çok anı niteliğindedir. Eserde, Osmanlı gelenek ve göreneklerine
etraflıca yer verilir. Bu zengin kültürel birikim içerisinde aile yaşamı, meslek grupları,
eğlence kültürü, giyim-kuşam geniş bir şekilde yer alır. Yazarın diğer eserlerindeki dil ve
üslup özensizliği bu eserde de göze çarpmaktadır. Bu bildiride, söz konusu eserde yer alan
çarşılar ve hanlar ele alınacaktır.
Anahtar sözcükler: Musâhipzâde Celâl, İstanbul, kültür, gelenek, gündelik yaşam.

HAUNT OF EVERYDAY LĠFE ĠN MUSÂHĠPZÂDE CELÂL’S OLD ISTANBUL
LĠFE

Abstract
Istanbul has attracted the attention and admiration the local and foreign artists from
very ancient times to the present day with its natural beauty, rich cultural accumulation and
historical structures. In this context, volumes full of works were written. One of interested
man of this cultural heritage is Musâhipzâde Celâl. Musâhipzâde, which is one of the
important representatives of the Turkish theater, reflect in his works the last two hundred
years of Ottoman life with personal observation or listened from elders. One of these works is
1

Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, tzorkul@yyu.edu.tr

�"Old Istanbul life". The author assume an ironic attitude in his theaters against the Ottomans.
In this work , which was written in 1946, assume an more objective, more caring attitude.
This work have more of the characteristics of memories. In this work, are given the Ottoman
traditions and customs in detail. Family life, professional groups, culture of entertainment,
clothing and dress takes part in a wide range in this rich cultural background. Language and
style mistakes in other works of have seen in this work too the author. İn this paper, bazars
and inns in the aforementioned work will be examined.
Key words: Musâhipzâde Celâl, Istanbul, culture, tradition, everyday life.

GiriĢ
1868’de İstanbul’da dünyaya gelen yazarın asıl adı Mahmut Celalettin’dir. 1935’te
Soyadı kanunu gereğince Musahipoğlu soyadını almasına rağmen, hemen hemen bütün
biyografilerinde daima Musâhipzâde olarak kalmıştır. Ailesi, I. Ahmet devrinde Kırım’dan
göçüp İstanbul’a yerleşmiştir. Temmuz 1959’da İstanbul’da vefat etmiştir.
Çocukluğunda Karagöz ve Ortaoyunu gibi geleneksel gösteri sanatlarına ilgi
duymuştur. Okul yıllarından başlayarak çeşitli konaklarda, çoğu kez kendi arkadaşlarıyla
ortaoyunları düzenlemiş ve pek çoğunda kendisi de oynamıştır. Küçük yaştan itibaren tarih ve
edebiyata da merak salan Musâhipzâde Celâl, 1927’den sonra geçimini daha çok oyunlarıyla
sağlar.
Musâhipzâde, tiyatrolarında genel hatlarıyla, Şinasi’nin açmış olduğu “töre komedisi”
çığırını sürdürmüştür. Osmanlı sarayının, bürokrasinin, aile hayatının, din kurumunun,
gelenek ve göreneklerin karikatürize edilmiş sahneleri, oyunlarının değişmez temalarını
oluşturur. Dil ve üsluptaki özensizliğin dikkat çektiği bu eserlerde Osmanlı toplum hayatı,
gülünç tavır, jest, kıyafet ve tiplerle sahnelenir. (Tanzimat’tan Bugüne … 2001: 255-257)
Konularını Osmanlı İmparatorluğu’ndan; özellikle de XVIII. yüzyıl halk hayatından,
kendi deyişiyle “tarihin gölgesi altında hayal-meyal seçilen halk hayatından” alan tiyatro
eserlerinden bazıları şunlardır: Türk Kızı (1909), Köprülüler ((1936), İstanbul Efendisi
(1936), Lâle Devri (1936), Macun Hokkası (1936), Yedekçi (1920), Kaşıkçılar (1920),
Aynaroz Kadısı (1929), Atlı Ases (1936) (Necatigil 1995: 230).
Yazarın incelemeye tabi tuttuğumuz anı niteliğindeki “Eski İstanbul Yaşayışı” (1946)
adlı eseri, unutulmaya yüz tutmuş Osmanlı gelenek ve göreneklerinin bir tür repertuarı

�niteliğindedir. Musâhipzâde bu kitapta bizzat yaşadığı ya da aile büyüklerinden dinlediği son
iki yüz yıllık Osmanlı yaşama biçimini çeşitli görünüşleriyle yansıtır. Hiç şüphe yok ki, bu ve
buna benzer eserlerle yitip giden, pek çok yönüyle şimdilerde siyah-beyaz karelerde kalmış
bir kültürün izlerini sürme imkânını yakalamaktayız. Biz de bu bildirimizde, söz konusu
eserden hareketle, gündelik yaşamın önemli uğrak yerlerinden olan ve bugün pek çoğunun
harabeye döndüğü ya da yerlerinde beton yığınlarının yükseldiği “Çarşılar, Hanlar”
konusunu

ele

almaya

çalışacağız.

Çarşılar

ve

Hanlar,

içtimai

hayatın

önemli

mekânlarındandır. Yazarın ifadeleriyle söyleyecek olursak, “Bugün hâlâ yabancı seyyahlar,
İstanbul’a gelince şehrin camileri kadar “Çarşı”sını da merak edip gezerler. Hakikatte ise
“Çarşı” içtimaî oluşumun belli başlı durağı, hayatın etrafında çevrelendiği bir merkezdir.
Netekim Eski İstanbul, çarşı guruplarından meydana gelmiş bir mahalleler mecmuasıdır
denilebilir. Bu bakımdan, hanlar da tamamiyle aynı ehemmiyettedir.” (Musâhipzâde
1946:142).
Musahipzade Celâl, eserinin bu bölümünde öncelikle “Çarşılar”, ardından da “Hanlar”
üzerinde durmaktadır. Eserde üzerinde durulan elliye yakın çarşının isimleri ise şöyle:
Sahaflar, Simkeşhane, Örücüler, İğciler, Sandal Bedesteni, Kalpakçılar, Kürkçüler,
Gaytancılar ve Düğmeciler, Fermeneciler, Zenneciler, İçbedesten, Mengeneciler, Mercan
Terlikleri, Kuyumcular, Mahfazacılar, Sorguççular, Yazmacılar, Misk Yağcılar, Okçularbaşı,
Marpuççular, Ketenciler Kapısı, Kılıççılar, Dökmeciler ve Kantarcılar, Kutucular, Uzun
Çarşı, Tesbihçiler, İmameciler, Tütün Tablaları, Takatukalar, Tarakçılar, Kaşıkçılar, Kuru
Yemişçiler, Meyvehoş, Nalburlar, Urgancılar,

-Çömlekçiler, Simitçiler, Çörekçiler,

Börekçiler, Poğaçacılar-, Gözlemeciler, Paçacılar, Taşçılar, Pul Şişe Yapan Sırçacılar, Eyüp
Oyuncakçıları, Mumhane, Kürekçiler, Makaracılar, Yelkenciler ve Lüleciler.
Şimdi bunlardan bazıları üzerinde duralım:
1. ÇarĢılar
Sahaflar
Yazarın verdiği bilgilere göre, Kapalıçarşı’da içbedestende Kuyumcular tarafındaki
kapıdan girip sağ kapıdan çıkılınca (yazar, şimdilerde halı dükkânlarının işgal ettiği yer diyor)
baştan başa kitap satılan yerler Sahaflar Çarşısı imiş.
SimkeĢhane

�Musâhipzâde, Beyazıt’tan Koska’ya doğru inerken Beyazıt hamamı karşısındaki
(Musâhipzâde, şimdi bir harabe halinde bulunan han diyor) hana “Simkeşhane” denildiğini
kaydeder. Burada, işleme için kullanılan telli iplik üretiliyormuş. Yazar, bu ipliğin yapılışı ile
ilgili bilgilere de yer vermektedir. Buna göre, altın ve gümüş toparlaklar hâddeden geçirilmek
suretiyle, “sırma” denilen iplik gibi ince teller elde ediliyormuş. Aynı şekilde bu tellerin daha
incelerinin ipek üzerine sardırılıp “klaptan” denilen, bir tür işleme için kullanılmak üzere telli
iplik elde edildiğini de belirtir. Eski zamanlarda “sırmacılık” ve “klaptancılık”ın oldukça
revaçta olduğu söylenir. Sebebi ise, Padişahın, saray erkânının, şehir halkının giydikleri
elbiselerin, gelin kıyafetlerinin, kız çeyizlerinin sırma ve klaptanlarla süsleniyor olmasıdır.
Yazar, yakın vatka kadar Anadolu’nun pek çok yerinde erkek ve kadın kıyafetlerinin de
“sırma” ve “klaptanla” işlendiğini bizzat gördüğünü söyler. Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey,
zamanla sanatlarıyla geçinemeyen sanatkârların çocuklarını devlet dairelerine yerleştirmeye
başlamalarıyla, bu sanatın son bulduğunu nakleder. (Ali Rıza Bey (?):55)
Örücüler
Musâhipzâde, Mercan Yokuşu’ndan Kapalıçarşı’ya giden yere, yaşadığı devirde de,
“Örücüler kapısı” dendiğini söyler. Bunlar yırtılmış kumaşları, şalları, her türlü kadın ve
erkek giysilerinin yırtıklarını, ekini belli etmeden maharetle örmekle uğraşırlarmış. (Yazar
hâlâ bu çarşıda birkaç sanatkâr çalışmaktadır der.).
Ġğciler
Yazar, “Örücüler çarşısı”nın altındaki sokağa “İğciler sokağı” dendiğini belirtiyor.
Burada, iplik ve yün eğirmekte kullanılan “iğ” yapıldığı gibi, çorap örmek için şişler, kasnak
işlemekte kullanılan tığlar, yorgancılara mahsus çuvaldızlar, minder mıhlamak için uzun şişler
ve bunlara benzer avadanlık yapılıyormuş. Ayrıca, bu işle uğraşanların kendilerine ait bir
cemiyetlerinin olduğunu da söyler.
Sandal Bedesteni
Musâhipzâde, son dönemlerde mücevher, halı ve buna benzer eşyaların mezat edilerek
satıldığı ve İstanbul belediyesi idaresinde bulunan Sandal Bedesteni’nde, eski zamanlarda
giyilen cübbe, feraca, hil’at gibi dış giysilerin içine kaplanan ipekten yapılmış değerli kumaş
astarlarının yanı sıra Hint’ten ve Avrupa’dan gelen nadir kumaşların da satıldığından söz eder.
Kalpakçılar

�Yazar, Kapalıçarşı’da Kalpakçılar olarak bilinen yerde vaktiyle siyah samurdan ve
kuzu derisinden kalpaklar yapıldığını nakleder.

Kürkçüler
Musâhipzâde’nin verdiği bilgilere göre, Kalpakçılar başından sapınca Kürkçüler
çarşısına girilmekteydi. Bu çarşı baştan aşağı kürkçü dükkânlarıyla doludur. Bu dükkânlarda
satılan Samur ve Kakım kürkleri, en değerli kürkler olarak kabul ediliyor. Türk padişahlarının
alaylarda giydikleri hil’atler bu kürklerle süslenir. Vezirlere verilen hil’atler ve Sadrazamların
huzuruna kabul edilen elçilere giydirilen kürkler Kakımdandır. Yazar ayrıca, yüzlerce, belki
de binlerce ördeğin başındaki küçücük yeşil parçalardan yapılan ve adına “Ördekbaşı” denilen
kıymetli bir kürk çeşidinden bahseder ki, bu da çoğunlukla gelinlerin giydikleri boy
kürklerine kaplanırmış. Bunların yanı sıra Nâffe, Vaşak, Cılkava, Sansar, Tavşan, Sarı Samur
ve daha bir çok çeşitten kürkler bu çarşıda satılırmış. Her türlü kürk tamirinin yapıldığı bu
çarşıların, özellikle kış mevsiminin yaklaşmasıyla daha da kalabalıklaştığı belirtilmektedir.
Yağlıkçılar
Yazarın söylediğine göre, vaktiyle hazır iç çamaşırları, don, gömlek türünden eşya için
“Yağlık” ifadesi kullanılmıştır. Bursa’nın hamam takımları, uçkur ve buna benzer çamaşıra ait
eşya dışında, kiralanmak suretiyle verilen gelin giysileri, teller, duvaklar, sorguçlu elmas
taçlar da bu yağlıkçı dükkânlarından tedarik edilirmiş.
Bu ticaretle uğraşan kimseler, hatırı sayılır servet sahibi kimselerdir. Bu çarşı esnafı,
Trabzon’da dokunan gömleklik Trabzon bezlerini, Kastamonu’da dokunan gömleklik keten
bezleri, ipek kenarlı Şile bezlerini ve başka yerlerde dokunan her türlü bezleri toplayıp
bunlardan don, gömlek diktirip halka sattıkları gibi, müşterilerinin isteğine göre top top
sattıkları da rivayet edilir.
Gaytancılar ve Düğmeciler
Musâhipzâde, Kapalıçarşı’da Zennecilere giden sokağın başında Yağlıkçı çarşısına
kadar olan kısmın “Gaytancı ve Düğmeci Çarşısı” olduğunu söyler. Fermenecilerin işledikleri
ipek ve sırma fermene gaytanları ve o giysilerin kollarına, yakalarına ve önlerine dikilen
toparlak küçük düğmeler bu çarşıda imal edilirmiş.

�Fermeneciler
Yazarın ifadesiyle fermene, ipek ve sırma gaytanlarla kumaş üzerine işlenen bir tür
süslemedir. Kadın ve erkek giysileri bunlarla süslenirmiş. Esnafın giydiği şalvarlar, potur,
dizlik, cepken ve buna benzer çuhadan, şayaktan, engürü sofundan yapılan bu kumaşlar
üzerine fermene işlenirken, kadın feracelerine ve esvaklarına ise ipek, sırma, klaptan
gaytanlarla fermene işlenirmiş. Bunların Kapalıçarşı’da, Beyazıt’ta, Vezneciler’de, Galata’da,
Topçular Caddesi’nin ilerisinde çarşıları olduğu söylenir.
İstanbul’da olduğu gibi Rumeli ve Anadolu vilâyetlerinde de halkın giysileri bu
fermenelerle bezenirmiş.
Zenneciler
Bu çarşıda giyime, kuşama, dayama döşemeye ait değerli yatak takımları, sırmalı
döşemeler, yastıklar, halılar, şallar, pahalı Hint kumaşları ve Hint lâhur, kaşmir şalları;
sırmalarla, incilerle bezenmiş, altın tellerle dokunmuş gelin elbiseleri, vezir hil’atleri her
dükkânın önündeki sırıklar üzerinde teşhir edilirmiş. Yazar, nadir eşyasıyla bu çarşıyı,
“dünyanın en zengin şark işleri müzesi” olarak tanımlar.
Ġçbedesten
Yazarın verdiği bilgilere göre, bu bedestenin dört kapısı vardır. Kuyumcular kapısı,
sağ tarafta Sahhaflar, karşısında solda Sırmacılar çarşısı. Kuyumcular kapısına karşı gelen
kapı da Zenneciler kapısı olarak bilinir. Yazarın tabiriyle, sütunlar üzerindeki bu yüksek
kubbeli bina döneminin “bankası” hükmündedir. Bu sütunların etrafını dolduran dolapların
birer “Hâcegî”si; yani birer “sahib”i vardır. Haysiyet yönünden oldukça zengin olan bu
kişiler, halkın kendilerine emanet bıraktığı para ve mücevherleri muhafaza ederler. Bu paralar
işletilir, sahipleri de faizinden istifade ederlermiş. Olağanüstü zamanlarda hükümet bu
Hâcegîlerden önemli miktarda borç alırmış. Yangınlardan, yağmalardan, müsaderelerden para
ve mücevherlerini saklamak isteyenler, büyük bir güvenle özü sözü doğru bu Türk
zenginlerine mallarını teslim ederlermiş. Bu çarşıda, dünyanın en değerli mücevherleri, altın
ve gümüşleri tam bir emniyetle alınıp satılırmış.
Mengeneciler

�Yazar, Mahmut Paşa camisinin altındaki sokağın Mengeneciler çarşısı olduğunu
söyler. Bu meslekle uğraşan kimseler yünlü, ipekli kumaşları ısıtılmış mengeneden geçirip,
menevişler yaparak harelendirirlermiş.
Mercan Terlikleri
Beyazıt’ta Bakırcıları geçtikten sonra (Musâhipzâde, hâlen de Mercan yokuşu deniler
yer der) bir baştan öbür başa terlikçi çarşısı imiş. Sonraki dönemlerde de Kapalıçarşı’da
çalışan ustaların yaptıkları terlikler de Mercan terliği olarak bilinir.
Kuyumcular
Musâhipzâde Celâl, Kapalıçarşı’da Kuyumcular çarşısının kendi döneminde de
mevcut olduğunu söylemektedir. Mücevher işleyen, kakma, gümüş evâni yapanlar,
mazgalacılar altın ve gümüş evâniyi yaldızlayıp, kendilerine özgü aletlerle parlatırlarmış.
Savatçılar ise, evâni üzerine koyu lâcivertle siyah arasında bir renk ile şekil veya çiçek
motifleri işlerlermiş.
Mahfazacılar
Musâhipzâde, mücevher, altın, gümüş süsleme ile zarf, fincan, eski zamanda kuşak
arasında saat mahfazaları, tabaka, enfiye kutusu gibi ufak parçaları koymak için atlastan,
pamukla kabartılmış, üzeri kadife veya deri kaplı kutucuklar yapanlara “mahfazacılar” adı
verildiğini kaydeder.
Sorguççular
Yazar, Kapalıçarşı’da, Kalpakçılarbaşı caddesinin sağ tarafında “Sorguççu hanı”
denilen küçük bir hanın varlığından söz eder. Vaktiyle bunun odalarında dünyanın en güzel
kuşlarının, en nâdide tüylerinin mezat edildiğini; sorguççu esnafının bu tüylerden Padişah,
Şehzade ve Sultan sorguçları, Vezirlere rütbelerine göre verilen tuğları, sorguçları; aynı
zamanda, gelin tezyinatından olan her türlü sorgucu da yaptığını söyler.
Yazmacılar
Yazarın verdiği bilgilere göre, bu işle uğraşanlar, beyaz mermerşahi ve tülbent üzerine
tahta kalıplara resmedilen çiçekleri basmak suretiyle işledikleri yorgan, yastık, bohça,
seccade, yazma mendil, kadınların başlarına bağladıkları tülbent yemeniler satarlarmış.

�Musâhipzâde, yazmacılık işinin eskiden çok revaçta olduğunu söyler. Bu alanda
kullanılan boyalar kök boyalardır. Bu boyalar ustalarınca özel olarak hazırlanır ve sanatlarının
bir sırrı olarak saklanırmış.

Misk Yağcılar
Yazar, Fincancılar yokuşundan Beyazıt’a çıkılan yerde, Mısır çarşısında ve diğer
semtlerde belli bir döneme kadar bu tür dükkânların varlığından bahseder. Eski zaman
ıtriyatçılarının işlevini günümüzde parfümeri dükkânları almıştır. Bu ıtriyatçılar, her çiçekten
yağlar çıkarır, fildişinden fındık büyüklüğünde vidalı kutucuklar içinde karanfil, gül, tarçın,
misk ve daha başka kokular satarlarmış. Bu hoş kokulu ürünlerin bazıları; özellikle de anber,
hem çok pahalı hem de çok rağbet görürmüş. Anber macunları, şerbetler, şuruplar, keyif
erbabının paha biçemedikleri nesneler olduğu vurgulanır.
OkçularbaĢı
Musâhipzâde, Beyazıt camisinin türbe tarafındaki caddeye yaşadığı dönemde de
Okçularbaşı dendiğini belirtir ve şöyle der: “Burası vaktile baştanbaşa ok ve yay yapılan bir
çarşı imiş. Altmış, altmışbeş yıl evveline gelinceye kadar orada ok ve yay teşhir eden bir iki
okçu dükkânı hatırlıyorum.” (Musâhipzâde 1946: 153)
Marpuççular
Mahmutpaşa’nın alt tarafında, Mısır çarşısına varmadan Marpuççular çarşı olduğu
söylenir. (Musâhipzâde, halen de bu isimle anılmaktadır demektedir). Marpucun nasıl
yapıldığı üzerinde de durulur. Renk renk meşinlerin iki parmak eninde şerit şeklinde kesilip
“Nevrekâr” denilen, kendilerine özgü bıçakla traş edildikten sonra çirişlenip uzun demir
çubuklar üzerine iyice sarıldıktan ve üzerine sarı ince telleri helezonî ve muntazam bir
biçimde sarılıp kurutulduktan sonra, içindeki demir çubuğu çekince nargilenin marpucu
yapılmış olur.
Kılıççılar
Yazar, Nuruosmaniye camiinin altındaki sokaktan Mahmutpaşa Camisi yanındaki
yokuşa kadar olan kısmın Kılıççılar çarşısı olduğunu kaydeder. Ayrıca bu kılıç dükkânları

�dışında aynı cadde üzerindeki iki büyük hanın da kılıç yapan ustalar tarafından kullanıldığını
belirtir.
Dökmeciler ve Kantarcılar
Süleymaniye camiinin alt tarafında ve Tahtakalenin ilerisinde bir Dökmeci çarşısı
olduğu söylenir. Bu işle uğraşan ustalar dökme tunçtan, pirinçten ve daha başka madenî
halitalardan –Yazar, bu eşya için, bugün antika sayılacak kadar azalmış der- mangallar,
sahanlar, tepsiler, su kupaları, maşrapalar, tunç havanlar, kantarlar, el terazileri, cami
şamdanları, evlerde elde gezdirilen kulplu fiske şamdanlar, mum makasları, çubuk silkelemek
için takatukalar, buhurdan ve gülâbdanlıklar, küp ve kavanoz kapakları, hamam ve sebil
tasları, kubbe ve minare alemleri, türbe parmaklıkları, kapı kilit ve halkaları bu sanatkârlar
tarafından yapılırmış.
Tesbihçiler
Musâhipzâde, Uzunçarşı’nın en yüksek sanatkârlarının tespihçiler ve imameciler
olduğunu söyler. Gergedan boynuzundan, mercandan, akikten, yeşimden, sedeften, neceften,
sarı ve siyah kehribardan, anberden, sandal ağacından, Hindistan ve dünyanın nadir
ağaçlarından yapılan tespihler, ince işlemeleriyle, zenginlerin gururla taşıdıkları nesneler
oldukları söylenir.
Siyah ve beyaz inciden yapılmış bir tespihin ise, ancak Padişahlara ve eski zamanın
oldukça zengin vezirlerine nasip olabilecek kıymette nesneler oldukları belirtilir. Günümüzde
de, Oltu taşından yapılma tespihler en çok aranan tespihlerin başında gelmektedir.
Tütün Tablaları, Takatukacılar
Yazar, halkın sarı pirinçten veya kalaylı bakırdan; zenginlerin ise gümüşten tütün
tablaları kullandıklarını belirtir. Çubuk tiryakilerinin odalarında tablalardan başka bir de
“takatuka” dedikleri kâse tarzında tütün tablaları mevcutmuş ve bu nesneler herhangi bir
madenden yapılırmış. Bu meslek erbabı bu çubuklar haricinde, cepte ya da kuşak arasında
taşınacak kirazdan, yaseminden, abanozdan; çeşit çeşit, irili ufaklı kehribar, altın kakmalı
ağızlıklar da yapıp satarlarmış.
KaĢıkçılar

�Beyazıt camiinin sahaflar çarşısı tarafına Kaşıkçılar kapısı denirmiş. (Musâhipzâde,
burası vaktile Kaşıkçılar çarşısı imiş der). Avrupa’dan madeni kaşık, çatal, bıçak gelmediği
zamanlarda bu çarşıda şimşirden, abanozdan, fildişinden hoşaf ve tatlı kaşıkları yapılırmış.
Yazar, son dönemlere kadar bu oldukça güzel kaşıkların evlerde, antikacı dükkânlarında
görüldüğünü söyler.
MeyvehoĢ
Yazarın dediklerine bakılırsa İstanbul civarında, bütün Marmara havzasında yetişen
taze meyveler, mevsiminde, Meyvehoş’un gümrüğüne getirilir ve esnafa satılarak şehre
dağıtılırmış. Manav esnafının tamamı, sattıkları bütün yemişleri o zamanların meyve hâli olan
Meyvehoş’tan alırlarmış.
Simitçiler, Çörekçiler, Börekçiler, Poğaçacılar
Musâhipzâde’nin verdiği bilgilere göre, bu yiyecekleri yapan fırınların en meşhurları
Çakmakçılar, Hasanpaşa, Galata ve Beylerbeyi fırınlarıdır. Çakmakçılar fırınının kazan yağlı
çöreği, Hasanpaşa fırınının poğaça ve çörekleri, Galata’da Karaköy fırınının lokması,
tereyağlı bol peynirli, bol kıymalı börekleri ve Beylerbeyi’nin susamlı simitleri farklı
lezzetleriyle öne çıkarlar.
Lüleciler
Yazar, Tophane’de Kılıç Ali camiini geçip Kapıiçi’ne giderken sağ tarafta Lüleciler
çarşısının başladığını ve Hendek denilen mahalle; yani, Kumbaracılar yokuşunun alt başına
kadar devam ettiğini belirtir. Buralarda çeşit çeşit, her boyda çubuk ve nargile lüleleri
yapıldığı gibi Devetüyü denilen tiryaki fincanları büyüklüğünde fincanlar da yapılırmış.
Ayrıca, mürekkep ve gülbeşeker hokkaları, kahve, şeker kutuları, küçük tepsiler, tütün tasları
kendilerine özgü fırınlarda pişirilerek üzerlerine zarif nakışlar işlenerek, al yaldızlarla
bezenirmiş.
2. Hanlar
Musâhipzâde Celâl, Evliya Çelebi’nin İstanbul’da mevcut olan iki yüz, üç yüz kadar
odaya sahip, büyük küçük hanların sayısını yirmi bir olarak gösterdiğini, bu sayıya
kendisinden sonra yapılan hanlar ve hamamların dâhil edilmediğini söyler. Oysa sonradan
yapılan han ve hamamlarla, eskiden kalan yüzü aşkın, kısmen harap ve kısmen de
kullanılmakta olan hanların varlığına bizzat tanık olduğunu belirtir. Yazar bunlardan başka,

�kervansaray adı altında Evliya Çelebi’nin haber verdiği deve kervanlarının konmasına
elverişli, büyük hanların olduğunu ifade eder.
Fatih Sultan Mehmet kervansarayı, Mimar Sinan’ın eserleri olan Bayezid Han, Sultan
I. Selim ve Haseki Sultan kervansarayları bunlardandır. Sultan Ahmet Han kervansarayı,
Kapıcılar kervansarayı Ayasofya’da karşı karşıya inşa edilmiş iki büyük handır. Koca
Mehmet Paşa kervansarayı ise vaktiyle at meydanı yakınında, Sinan Paşa hanı, Atik Ali Paşa
kervansarayı ise Bit Pazarı civarındadır.
Bekâr odaları
Yazar, Evliya Çelebi “Seyahatnamesi”nden Bekâr odaları ile ilgili bir alıntı yapar. Biz
de bu alıntıyı olduğu gibi buyara aktarıyoruz: Alıntı şöyle, “Bu bekâr odalarının birer oda
başıları, hâkim ve zabitleri vardır. Kefil ve zımanı olanları odalara koyarlar. En büyük odalar
yol geçen odaları olup dört yüz hücrelidir. Ama hîni lüzumunda bin adet eli silâhlı yarar yeğit
çıkarır”
Mercan odaları
Musâhipzâde, bunların sekiz adet odadan ibaret olduğunu ve başlarında da birer
“hâkim”leri olduğunu belirtmektedir. Bu odalardan bazılarının isimlerini şu şekilde sıralar:
Mahmutpaşa

yakınındaki

Cebehane odaları,

Pertevpaşa ve Hilâlci

odaları,

Süleymaniye civarındaki Kırkbekâr odaları, Atpazarı ve Karaman’daki bekâr odaları.
Gedikpaşa’daki Bekârhane-i Gedikpaşa (Bunlara Külhân odaları da denir. O zamanın
serserileri bu odalarda gecelerlermiş. “Külhan Beyi” tabiri buradan kinayedir), Unkapanı
yakınındaki yedi adet Bekârhane-i Araplar. Yazar, isimlerini saymadığı daha birçok
bekârhaneler olduğundan söz eder.
Sonuç
Yazarın ifadeleriyle söyleyecek olursak, yukarıda isimleri zikredilen çarşılar, hanlar,
hamamlar, kervansaraylar, menzilhaneler Türk medeniyetinin çok eski zamanlardan beri
devam ede gelen eserleridir. Türk beldelerinin hepsinde belli bir döneme kadar kullanılmış
olan bu yapılar, halkın temizlenme, barınma ve diğer birçok ihtiyaçlarını temin etmek
amacıyla inşa edilmiştir. Asya’nın bir ucundan öbür ucuna kadar belli bir ölçü dâhilinde
yapılmış olan bu yapılar Hint’ten, Çin’den, Türkistan’dan, Kazan’dan, Kırımdan, EflakBoğdan’dan, Tuna boyu ülkelerinden, tâ Lehistan’a, Macaristan’a, Bosna-Hersek’e ve
Tunus’tan Cezayir, Trablus, Suriye, Mısır, Yemen’e, Irak’tan Basra Körfezi’ne kadar olan
memleketlerin yetiştirdiği masnuat ve mahsulât, her ülkenin ihtiyacı temin edildikten sonra
İstanbul’a yetecek yiyecek ve giyecek maddeleri yukarıda isimleri zikredilen hanlarda
muhafaza edilmiştir.

�Kaynakça
Anonim, (2001), Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, İstanbul, YKY.
Balıkhane Nâzırı Ali Rıza Bey, (tarihsiz), Bir Zamanlar İstanbul, (Haz: Niyazi Ahmet
Banoğlu), Tercüman 1001 Temel Eser.
Musâhipzâde Celâl, (1946), Eski İstanbul Yaşayışı, İstanbul, Türkiye Yayınevi.
Necetigil, Behçet, (1995), Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul, Varlık Yay.

��</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11969">
                <text>2269</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11970">
                <text>MUSAHİPZADE CELAL’İN “ESKİ İSTANBUL YAŞAYIŞI” ADLI ESERİNDE GÜNDELİK YAŞAM</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11971">
                <text>ZORKUL, Tahir</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11972">
                <text>Anahtar Kelimeler: Musahipzade Celal, İstanbul, kültür, gelenek, gündelik yaşam.  ÖZET  İstanbul, çok eski devirlerden günümüze kadar doğal güzellikleri, tarihî yapıları ve zengin kültürel birikimiyle yerli/ yabancı pek çok sanatkârın ilgisini çekmiş ve takdirini kazanmıştır. Bu bağlamda ciltler dolusu eser kaleme alınmıştır. Söz konusu zengin kültürel mirasa ilgi duyanlardan biri de Musahipzade Celal’dir. Türk edebiyatında tiyatro türünün önemli temsilcilerinden biri olan Musahipzade, bizzat gözlemlediği ya da büyüklerinden dinlediği son iki yüz yıllık Osmanlı yaşama biçimini çeşitli görünüşleriyle eserlerine yansıtır. Bu eserlerden bir tanesi de “Eski İstanbul Yaşayışı”dır. Yazar tiyatrolarında Osmanlıya karşı ironik bir tavır sergiler. 1946’da kaleme alınan bu eserde ise, daha nesnel, daha sevecen bir tavır takınır. Bu eser daha çok anı niteliğindedir. Eserde, Osmanlı gelenek ve göreneklerine etraflıca yer verilir. Bu zengin kültürel birikim içerisinde aile yaşamı, meslek grupları, eğlence kültürü, giyim-kuşam geniş bir şekilde yer alır. Yazarın diğer eserlerindeki dil ve üslup özensizliği bu eserde de göze çarpmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11973">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11974">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11975">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11976">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="3126" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="3894">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b5d3c0807cd6dcbed9b4e1f1180eb16d.pdf</src>
        <authentication>50ffe66ca0fbfd4efadbd9bf62fb5c3e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="24071">
                    <text>2nd International Symposium on Sustainable Development, June 8-9, 2010 Sarajevo

Music and Language

Emine Buket Sağlam
School of Foreign Languages
Karadeniz Technical University
Turkey
saglambuket@hotmail.com
Asst. Prof. Mustafa Naci KAYAOĞLU
Faculty of Letters
Karadeniz Technical University
Turkey
naci@ktu.edu.tr

Abstract: The argument for using music in educational context has been debated for years.
The literature in this field is mostly based on anecdotal stories and the researchers mostly base
their studies using the other disciplines such as psychology and philosophy. Under the
umbrella term “Music and Language”, this paper discusses the relationship between music and
language in a broader context even including its use in curing speech deficits in braindamaged people. More specifically, it addresses how both affect each other, the significance of
music in teaching and learning languages as well. The paper is likely to suggest certain
pedagogic implications to be utilized not only in language teaching but also in education in
general.

Introduction
Although verbal language appeals to a restricted community of speakers, the language of music
addresses to a diversity of speakers, either in the same language or in the other languages. This could be
illustrated with an anecdote. When Franz Joseph Hydn, a famous composer, decided to visit some European
countries at the age of fifty-eight, his friend Mozart reminded him that he might have difficulties due to the lack
of a common language. Hydn appropriately responded: “My language is understood all over the world”. This
anecdote might lead us to think that music is an international language, in other words the true lingua franca
(Kivy, 2007).
So far, some common characteristics of music and language have been noted by researchers. To begin
with, Mithen (2006) describes both language and music as “combinatorial systems” which contain acoustic
elements such as words and tunes. Words and tunes constitute utterances or melodies. Although there are
obviously differences between music and language, the two domains share some commonalities such as
symbols, grammar, and information transmission (Mithen, 2006). Although music and grammar are thought to
be divergent in nature, there are times when music facilitates learning grammar. Chomsky finds it unbelievable
that children can acquire a language in the same way they learn to draw, play a musical instrument or ride a
bicycle. As the language they hear from their environment is not sufficient for comprehending the grammatical
rules, they develop their own utterances. Among the researchers, this was named as “the poverty of the stimuli”.
As a result, the idea of “Universal Grammar” emerged. Universal Grammar is described as an innate state of
mind which provides a readiness for language acquisition, and it is universal for all Homo sapiens (cited in
Mithen, 2006). Many language researchers who support the idea of Universal Grammar suppose that adult
language learners have the same access to Universal Grammar (McLaughlin, 1991). As a result it might be
possible to say that both children and adults might ease the way they acquire a language more quickly when they
are exposed to it together with music since music has the same pattern in itself. Mithen (2006) proposes that
“Universal Grammar” can be the musical equivalent of the musical competence. Although musical grammar
does not provide the meaning in a similar way, many musicologists agree that the musical competence is
equivalent to a grammar like that of language (p.20). Therefore, it can be assumed that music and language share
similar structures which might ease learning one with the help of other.

208

�2nd International Symposium on Sustainable Development, June 8-9, 2010 Sarajevo
Secondly, Fitch (2005) proposes that music and language share another similarity in cognition. Music
and language contain listening and production stages. The two domains share certain phonological (rhythm) and
hierarchical phrase structures, and also both can be written and notated. These similarities are considered to help
students develop their cognitive abilities in an easier way. Mott (2004) clarifies that music can enhance
children’s self-expression, creativity, and cognitive development. His study revealed that implementing music
into the school program besides traditional methods can aid the improvement of language skills in children. As
music and language are naturally interrelated, it has been suggested that language teachers encourage their
students to involve in language through music, because communicating through a musical medium is
advantageous for language learners (Stansell, 2005). Arguably, the use of music might lead language learners to
absorb the knowledge in an indirect way. According to the cognitive psychologists, music listening allows
listeners to absorb and abstract the structural information unconsciously (Raffman, 1993). In a research study, it
has been revealed that implementation of music into school curriculum had beneficial effects in terms of
language learning. Results of the pre and post test scores indicated that 93% of the participants in the treatment
group improved one or more language levels when compared to 23% in the control group. Moreover, the
teachers who participated in the study were happy with using music in their classes (Ray, 1997). A similar
longitudinal study was conducted to search for the effects of music experience on the vocabulary and verbal
sequencing skills of primary grade students. Experimental group had piano lessons in their schedule for three
years, and control group was not exposed to music either formally or as a private study. The results revealed that
there was a significant difference between the scores of experimental and control group’s vocabulary and verbal
sequencing scores in favor of the experimental group. It was observed that using music had a positive effect on
cognitive skills of the students enhancing their knowledge in language and literacy (Piro &amp; Ortiz, 2009). A
further similarity between music and language is the comprehensible nature of the both. Due to the similarities
between the properties of music and language combined with the universal nature in which music can be
understood by people, Krashen helps us to understand that music is the essential comprehensible input.
According to Krashen (1987), an effective language teacher is someone who teaches students first providing the
input, second making the input comprehensible, and third doing the first and the second in a low anxiety context.
When these three are provided, the Language Acquisition Device (LAD) is stimulated. LAD is a mental device
in which a newly learned language is processed.
There are various parts of Krashen’s theoretical framework of L2 acquisition that have been argued to
provide support for why music is a useful tool in language teaching. To illustrate, while learning a language,
comprehensible input plays a crucial role to maximize learning. For beginner learners, simplification of the input
is necessary. In order to promote comprehension, high frequency words, simple structures, and short sentences
are needed (Krashen, 1987). Songs are very advantageous in that they contain most commonly used vocabulary,
and shorter sentences. Krashen, however, notes that the song must be at appropriate level to serve as an effective
comprehensible input. There should not be difficult structures or vocabulary items for students and lyrics should
be clear (Abbott, 2002). Krashen’s comprehensible input theory including i+1 (the level which is a bit beyond
the learner’s current level) can be the starting point where songs can provide comprehensible input for language
learners, primarily in promoting speaking. Krashen postulates that in order to start to speak in a language, one
should obtain sufficient amount of comprehensible input. Speech occurs after building a language competence
through comprehensible input (Krashen, 1987). Nussel and Cicogna (1991) agree that within Krashen’s
theoretical framework of second-language acquisition, songs provide myriad examples of auditory and written
sources as stimuli. In addition to promoting speaking abilities, music can be a facilitator to teach vocabulary.
Songs have a repetitive nature which helps students learn vocabulary items more easily (Brown, 2006). Exposure
to songs may enhance the knowledge of new vocabulary in context. While teaching the lyrics of the songs,
finding the familiar words and playing vocabulary games might be some of the activities which help acquirers
memorize words better (Abrate, 1983). In addition, songs might be a good regulator to keep not only children’s
attention on the track but also adults’ when telling stories. Everybody can benefit from songs as they are both
educatory and entertaining (Brown, 2006).
In ELT context, music might be a potential device in order to promote language abilities. Music videos
particularly might provide authentic teaching materials to increase students’ comprehension since they contain
lexical, grammatical, and functional material. Also, they help learners use their imagination more effectively in
order to put the target language in use (Garza, 1994). Moreover, it might be beneficial to mention about some
qualities of music when teaching a foreign language. Maley (1987) describes these qualities in order by their
usefulness in teaching a language. The qualities are memorability, performance/reciteabality, ambiguity, nontriavality, universality, playfulness, reactional language, and motivation/interaction. These qualities particularly
help learners to improve their language skills when used in an authentic context. Songs authentically meet the
need even providing a better retention (cited in Garza, 1994).
Using songs in ELT context might ease teaching the language since processing of music and language
both find a place to correlate in an area of the brain. This idea is also supported by Lake (2002-03) confirming

209

�2nd International Symposium on Sustainable Development, June 8-9, 2010 Sarajevo
that both hemispheres of the brain digest music with words more effectively. In this sense, using music might
ease learning more words in a language, stimulating the both hemispheric parts of the brain. The overlapping of
the speech and singing is also mentioned in other studies by some researchers (Patel, 1998; Maess, Koelsch,
Gunter, &amp; Friederici, 2001).
Another contribution of music to the activation of the hemispheric parts of the brain might be via
auditory input. Auditory input is a considerable outcome of music while learning a language. In an article
discussing musical and linguistic processing in song perception, Schön et al (2005) mention that songs posses
two dimensional processing in the brain: linguistic and musical. Although previous studies reveal that music
processing occurs in the right hemisphere and linguistic processing occurs in the left hemisphere, Schön et al
confirm that because of its two dimensions, song perception occurs in both hemispheres. Further, they state that
singing or auditory stimuli builds a bridge between language and music via the neural system in the brain. Thus,
it can be useful to use songs in the learning process as listening to music might facilitate the functioning the both
hemispheres of the brain.
The interrelatedness between music and language in both hemispheric parts of the brain led scientists to
search for the effect of music as a tool to repair speech deficits. From the earlier times, music is known to be a
vehicle for curing some speech deficits. Thaut (2005) presents a few musical techniques for the improvement of
speech impairments. These include Melodic Intonation Therapy, Musical Speech Stimulation, Rhythmic Speech
Cuing, Vocal Intonation Therapy, Oral Motor and Respiratory Exercises, Developmental Speech and Language
Training through Music, Symbolic Communication Training through Music, and many others. All these
techniques use music as a medium to cure language impairments. Sessions range from using songs, rhymes,
chants, musical phrases, and auditory rhythm to cue speech, singing, breathing exercises, and oral motor and
respiratory exercises. All of these activities are used to develop speech and language through music in braindamaged people.
In 1973, Albert and his colleagues used a music therapy called ‘melodic intonation therapy’ to cure
aphasic patients. The patients got the music therapy for three months. In two weeks, a sixty-seven-year-old man
developed a good amount of vocabulary, and at the end of the six weeks he was able to produce short,
meaningful sentences. At the end of the melodic intonation therapy, the patient started to utter quite a lot amount
of words again (cited in Sacks, 2007).
Jourdain (2002) confirms that music has a great power to cure brain-related diseases. As an example he
gives the case of a patient who had Parkinson’s disease, a malady in which the patient cannot move because of
the failure of the neurons in the brain’s core. Unbelievably, the patient’s doctor found an effective cure for her,
music. The patient responded to music and her brain waves turned to be normal. The doctor later discovered that
Parkinson’s patients responded to music in a similar way. Jourdain (2002) concludes that music might serve as a
regulator of the brain activities putting the anticipations into action.
Another study showing the merits of using music examined the music and language abilities of a group
of children with Williams syndromes (WS) in comparison to the normal children. The children with WS scored
better on verbal tasks (receptive vocabulary and comprehension) and compared to normal children they enjoyed
music more and had stronger feelings and liking towards music (Don et al, 1999). Since children with WS are
known to be skilled at verbal expressions (Don et al, 1999), it can be inferred from the study that people with
verbal skills might have a tendency towards music which may lead them to ease their learning on verbal tasks.
Conclusion
These theoretical and experimental findings might suggest that music and language are correlated and
language can improve higher with the help of other resulting in the activation of the brain. Music might contain
ample materials for improving speech and language in a holistic manner. From the very early age, people learn
how to speak and sing at the same time. It is a well-known fact that communication is derived from speech and
songs. Speaking and singing are embedded in music, and it might very facilitate verbal expression (Thaut, 2005).

210

�2nd International Symposium on Sustainable Development, June 8-9, 2010 Sarajevo
References
Abrate, J. H. (1983). Pedagogical Applications of the French Popular Song in the Foreign Language Classroom The Modern
Language Journal, 67(1), 8-12.
Brown, J. L. M. (2006). Rhymes, Stories and Songs in the ESL Classroom. The Internet TESL Journal, XII(4).
Don, A. J., Schellenberg, E.G., &amp; Pourke, B. P. (1999). Music and Language Skills of Children with Williams Syndrome.
Children Neuropsychology, 5(3), 154-170.
Fitch, T. W. (2005). The Evolution of Music in Comparative Perspective. New York Academy of Sciences, 1060(1), 1-21.
Garza, J. T. (1994). Beyond MTV: Music Video as Foreign Language Test The Journal of the Imagination in Language
Learning and Teaching, 12(2), 106- 110.
Jourdain, R. (2002). Music, the Brain, and Ecstasy. New York: Quill.
Kivy, P. (2007). Music Language, and Cognition. Oxford: Clarendon Press.
Krashen, S. D. (1987). Principles and Practice in Second Language Acquisition. London: Prentice-Hall International.
Lake, R. (2002-2003 ). Enhancing Acquisition through Music. The journal of the Imagination in Language Learning and
Teaching, 7.
Maess, B., Koelsch, S., Gunter, T. C.,&amp; Friederici, A. D. (2001). Musical Syntax is Processed in Broca's Area: an MEG
Study. Nature Neuroscience, 4(5), 540-545.
McLaughlin, B. (1991). Theories of Second-Language Lerning. London: Edward Arnold.
Mithen, S. (2006). The Singing Neanderthals the origins of Music, language, Mind, and Body. Cambridge: Harward
University P ress.
Mott, A. R. (2004). Teaching Language with the Enhancing Power of Music for the Young Moderate / Severe Population.
California State University, Fullerton.
Nuessel, F., &amp; Cicogna C. (1991). The Integration of Song and Music into the Italian Curriculum Italica, 68(4), 473-486.
Patel, A. D. (1998). Syntactic Processing in Language and Music: Different Cognitive Operations, Similar Neural Resources?
Music Perception, 16(1), 27-42.
Piro, J. M., &amp; Ortiz, C. (2009). The Effect of Piano Lessons on the Vocabulary and Verbal Sequencing Skills of Primary
Grade Students. Psychology of Music, 37(3), 325-347.
Raffman, D. (1993). Language, Music, and Mind. London: The MIT press.
Ray, J. J. (1997). For the love of Children: Using the Power of Music in 'English as a Second Language'' University
California, Los Angeles.
Sacks, O. (2007). Musicophilia Tales of Music and the Brain. New York: Alfred A. Knopf.
Schön, D., Gordon, R. L., &amp; Besson, M. (2005). Musical and Linguistic Processing in Song Perception. New York Academy
of Sciences, 1060 (1), 71-81.
Stansell, J. W. (2005). The use of
Music for Learning Languages: A Review
http://www.mste.uiuc.edu/courses/ci407su02/students/stansell/Literature%20Review%201.htm
Thaut, M. H. (2005). Rhythm, Music and the Brain. New York: Rotledge.

211

of

the

Literature.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24065">
                <text>459</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24066">
                <text>Music and Language</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24067">
                <text>Sağlam, Emine Buket
KAYAOĞLU, Mustafa Naci</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24068">
                <text>The argument for using music in educational context has been debated for years.  The literature in this field is mostly based on anecdotal stories and the researchers mostly base  their studies using the other disciplines such as psychology and philosophy. Under the  umbrella term “Music and Language”, this paper discusses the relationship between music and  language in a broader context even including its use in curing speech deficits in braindamaged  people. More specifically, it addresses how both affect each other, the significance of  music in teaching and learning languages as well. The paper is likely to suggest certain  pedagogic implications to be utilized not only in language teaching but also in education in  general.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24069">
                <text>2010-06</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="24070">
                <text>Conference or Workshop Item
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="6">
        <name>H Social Sciences (General)</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="1397" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1722">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8a89e6d45d26af6b82b483f5720560e4.docx</src>
        <authentication>6209ce0075988bcd757a4387bf3ec667</authentication>
      </file>
      <file fileId="1723">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/41c97ce69f07f21e9b61bc9e99a66195.pdf</src>
        <authentication>abc4053888e93269d817404366c32db7</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11093">
                    <text>MUSTAFA KUTLU ANLATISINDA SİNEMA DİLİ VE GÖRSEL ARKA PLAN
Orhan GÜDEK
Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Hikâye, Sinema, Gelenek
ÖZET
Bu çalışmada Mustafa Kutlu’nun, ‘’Uzun Hikâye’’ anlatısı bağlamında, eserlerindeki
sinema dili ve görsel arka plan ele alınmıştır. Çalışmamızda sinemanın kendine özgü anlatım dili
üzerinde durulmuş ve bu dilin, Kutlu’nun eserlerindeki izdüşümleri tespit edilmeye çalışılmıştır.
Edebiyat ile sinema’nın anlatım imkânları ve dili farklıdır. Ancak bize göre doğu anlatı
gelenekleri, sinema dilinin görsel kodlarını da içinde barındırmakta ve sinema sanatı için bir
kaynak teşkil etmektedir. Hem biçim hem de içerik olarak Mustafa Kutlu anlatısının, yazı dili ile
görsel dil arasındaki geçişkenliğinin ve birbirine dönüştürülebilirliğinin arkasında, doğu anlatı
geleneklerinin görsel anlatım diline ve dolayısıyla sinema sanatına yakınlığı ve yatkınlığı vardır.
Eserlerinde geleneksel anlatı biçimlerinden faydalanan ve ‘’hikâyesini’’ doğu anlatı üslubu
üzerine kuran Kutlu’nun anlatısının, özgün bir biçim/biçem arayışı içinde olan ‘’Türk Sineması’’
için de özel bir örnek teşkil edeceği düşünülmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11085">
                <text>2297</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11086">
                <text>MUSTAFA KUTLU ANLATISINDA SİNEMA DİLİ VE GÖRSEL ARKA PLAN</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11087">
                <text>GÜDEK, Orhan </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11088">
                <text>Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Hikâye, Sinema, Gelenek  ÖZET  Bu çalışmada Mustafa Kutlu’nun, ‘’Uzun Hikâye’’ anlatısı bağlamında, eserlerindeki sinema dili ve görsel arka plan ele alınmıştır. Çalışmamızda sinemanın kendine özgü anlatım dili üzerinde durulmuş ve bu dilin, Kutlu’nun eserlerindeki izdüşümleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Edebiyat ile sinema’nın anlatım imkânları ve dili farklıdır. Ancak bize göre doğu anlatı gelenekleri, sinema dilinin görsel kodlarını da içinde barındırmakta ve sinema sanatı için bir kaynak teşkil etmektedir. Hem biçim hem de içerik olarak Mustafa Kutlu anlatısının, yazı dili ile görsel dil arasındaki geçişkenliğinin ve birbirine dönüştürülebilirliğinin arkasında, doğu anlatı geleneklerinin görsel anlatım diline ve dolayısıyla sinema sanatına yakınlığı ve yatkınlığı vardır. Eserlerinde geleneksel anlatı biçimlerinden faydalanan ve ‘’hikâyesini’’ doğu anlatı üslubu üzerine kuran Kutlu’nun anlatısının, özgün bir biçim/biçem arayışı içinde olan ‘’Türk Sineması’’ için de özel bir örnek teşkil edeceği düşünülmektedir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11089">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11090">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11091">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11092">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1447" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1858">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8cacb25f86e8e691274e04a114558fd2.docx</src>
        <authentication>b855039767817fd37a77efdbbeefee85</authentication>
      </file>
      <file fileId="1859">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/3e71b01b03b7a5034b941800d757bed7.pdf</src>
        <authentication>88ae7ce9f4dcb9b6770abb5ae4809502</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11561">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN “UZUN HİKÂYE” ADLI ESERİNDE TÜRKÇENİN SÖZ
VARLIĞI
Demet SANCI UZUN
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Rize /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Söz varlığı, Türkçe, Uzun Hikâye, Mustafa Kutlu.
ÖZET
Mustafa Kutlu, son dönem Türk edebiyatının hikâyecilik alanında dikkat çeken
isimlerinden biridir. 2000 yılında yayımlanan “Uzun Hikâye” adlı eseri, yazarın yaşamından
izler taşıyan, otobiyografik bir eserdir. Yeryüzünün eski ve köklü dilleri arasında bulunan
Türkçe, son derece kıvrak ve zengin bir dildir. Bu kıvraklık ve zenginlik, dolayısıyla anlatım
olanağına yansımış, yüzyılların imbiğinden damıtılarak günümüze dek ulaşmıştır. Şairlerin ve
sanatçıların kılavuzluğunda gelişen Türkçe, onların katkılarıyla daha güçlü bir nitelik
kazanmıştır. Söz varlığı, bir dilin sadece sesleri, sözcükleri ve kalıp sözlerinin donmuş
şekillerinden ibaret olmayıp aynı zamanda bir toplumun maddi ve manevi yaşamını bütün
gerçekliğiyle ortaya koyan, canlı bir sistemdir. Bir dilin söz varlığı, Aksan’ın belirttiği gibi,
sözcüklerin yanı sıra deyim, ikileme, terim, atasözü, kalıp söz, çeviri söz gibi yapıları içeren
bütünün adıdır. Bu bağlamda söz varlığı, dilin tarihini ve kavram dünyasını aydınlatmakta;
yüzyıllar boyunca ortaya çıkan ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişikliklerini yansıtmakta,
hangi diller arasında ne tür değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir. Bu çalışmada, Mustafa
Kutlu’nun “Uzun Hikâye” adlı eserinde Türkçenin söz varlığının nasıl kullanıldığı sorusunun
cevabı aranmıştır. Bu nedenle çalışma, betimsel niteliklidir. Nitel araştırma yöntemlerinden
doküman analizi ile gerçekleştirilmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11553">
                <text>2217</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11554">
                <text>MUSTAFA KUTLU’NUN “UZUN HİKÂYE” ADLI ESERİNDE TÜRKÇENİN SÖZ VARLIĞI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11555">
                <text>SANCI UZUN, Demet </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11556">
                <text>Anahtar Kelimeler: Söz varlığı, Türkçe, Uzun Hikâye, Mustafa Kutlu.  ÖZET  Mustafa Kutlu, son dönem Türk edebiyatının hikâyecilik alanında dikkat çeken isimlerinden biridir. 2000 yılında yayımlanan “Uzun Hikâye” adlı eseri, yazarın yaşamından izler taşıyan, otobiyografik bir eserdir. Yeryüzünün eski ve köklü dilleri arasında bulunan Türkçe, son derece kıvrak ve zengin bir dildir. Bu kıvraklık ve zenginlik, dolayısıyla anlatım olanağına yansımış, yüzyılların imbiğinden damıtılarak günümüze dek ulaşmıştır. Şairlerin ve sanatçıların kılavuzluğunda gelişen Türkçe, onların katkılarıyla daha güçlü bir nitelik kazanmıştır. Söz varlığı, bir dilin sadece sesleri, sözcükleri ve kalıp sözlerinin donmuş şekillerinden ibaret olmayıp aynı zamanda bir toplumun maddi ve manevi yaşamını bütün gerçekliğiyle ortaya koyan, canlı bir sistemdir. Bir dilin söz varlığı, Aksan’ın belirttiği gibi, sözcüklerin yanı sıra deyim, ikileme, terim, atasözü, kalıp söz, çeviri söz gibi yapıları içeren bütünün adıdır. Bu bağlamda söz varlığı, dilin tarihini ve kavram dünyasını aydınlatmakta; yüzyıllar boyunca ortaya çıkan ses, biçim, söz dizimi ve anlam değişikliklerini yansıtmakta, hangi diller arasında ne tür değişimlerin gerçekleştiğini göstermektedir. Bu çalışmada, Mustafa Kutlu’nun “Uzun Hikâye” adlı eserinde Türkçenin söz varlığının nasıl kullanıldığı sorusunun cevabı aranmıştır. Bu nedenle çalışma, betimsel niteliklidir. Nitel araştırma yöntemlerinden doküman analizi ile gerçekleştirilmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11557">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11558">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11559">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11560">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1481" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1955">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/609105dd50fea245a2c568e2fd09b077.docx</src>
        <authentication>9f14bf65f56493fa4b0978c0aa28237f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1956">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9f634277a0c770bc77b652fc01604fc8.pdf</src>
        <authentication>1fb22d7bd0a4d97539fa67370794907c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11882">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU
İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Tokat / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.
ÖZET
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir
anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu
hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu
unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1957">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7b0eac5bb5410f5ab8f8b1513b1d7d43.doc</src>
        <authentication>63d0d1b450c90d4a91b1ab67bce95add</authentication>
      </file>
      <file fileId="1958">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5b75eb45fbbcf6cc0297315014791fbc.pdf</src>
        <authentication>52cb0e575bf314bddc9f68984dc68c42</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11883">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN BİLDİREN İFADELER VE
BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ1
Özet
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır.
Bir anlatıcı, yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır.
Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil,
bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulacaktır.
Anahtar Sözcükler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet

TIME EXPRESSIONS IN THE STORIES OF MUSTAFA KUTLU AND SOME
CONSIDERATIONS OF THE MENTALITY THAT IS REFLECTED UPON THESE
EXPRESSIONS
Abstract
Whatallthestorywritersandnovelists do is tobasicallytell a story/shortstory. A
writertellsthestoryaroundsuchconcepts
as
„narrator,story,place,timeandpeople,etc..‟.
Thisexistsinherently in story-telling. Whatmakes a writerunique is not theseconcepts but
theverystylethatthewriteruseson
theseconceptsas
an
arrangementtool.
Thesearrangedconceptsaretoldthroughlanguageandbythehelp of thelanguagetheygain life.
Ineverytelling is a point of view. A point of viewalsoshowsthementality.
Wecannotignorethementalitywhileheadingtowardsthemessageswhichareintendedforthereader
in theliterarytext. Time, one of theconcepts of story/novel-writing, is conveyedthroughvarious
time expressions. A mentality can also be reflecteduponthe time expressions in
thetexts.Regardingthis,thestories of Mustafa Kutlu, who is one of themostprominentwriters in
the Modern TurkishStory-writing, arefull of rich time expressions. Thisnoticewill be
aboutthesubject of „mentality‟reflecteduponthe time expressions in thestories of Mustafa
Kutlu.
Key Words: Mustafa Kutlu, Modern TurkishStory-telling,Time, Mentality

1

Doç.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Fakültesi. Türkçe Eğitimi Bölümü, adogan55@hotmail.com

�2

Anlatma, Zihniyet ve Zaman Bildiren İfadeler
“bir romanda zaman kavramını araştırmak, romancının metafizik kavramlarını, psikoloji
anlayışını ve ustalığını araştırmak demektir.”(Stevick’ten, Tekin 2004: 116)
Herhangi bir olay anlatımının bir anlatıcıyı, olayı gerçekleştiren/yaşayan kişileri,
olayın geçtiği yer ve zamanı gerektirdiğini, olayın belli bir amaç/niyetle anlatıldığını, olayı
anlatan anlatıcının bir anlatma tarzına sahip olduğunu biliyoruz. Bir yazarı/anlatımı özgün
yapan olay anlatımın doğasında olan bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme, bu unsurlara
“dil” ile hayat verme tarzı/gücüdür. Olay anlatımı bir zaman düzenlemesi, kurgusu dahilinde
gerçekleşir. Anlatma etrafındaki zamanlar (olay ve anlatma zamanları) farklı yollarla ifade
edilir, sezdirilir, okurun dikkatine bırakılır. Olay zamanı farklı şekillerde düzenlenebilir.
Zamana ait düzenleme ve zamanı ifade etme (gösterme ya da sezdirme) yolları da anlatımın
bütün diğer birimleri gibi bakış açısının tezahürüdür. Bir anlatımdaki anlatma tarzı, bakış açısı
bir zihniyeti de gösterir. Anlatımın zihniyet yönü, bir “değerler ve inançlar dizgesi” (Demir
2011:85) içeren bakış açısının ideolojik boyutuyla ilgilidir diyebiliriz. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısındaki zihniyeti göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla
diğer anlatım birimlerine olduğu gibi, metindeki zamanla ilgili anlatım ifadeleri üzerine
eğilerek bu ifadelerdeki bakış açısı, bakış açısının “zihniyet” yönü üzerinde tespitlere ve
yorumlara ulaşabiliriz.
“Zihniyet”e sözlükler “anlayış”, “belirli bir görüş, inanç ve alışkanlıkların tesiriyle
oluşan düşünme tarzı” anlamlarını veriyorlar.2 Edebi metin çözümlemelerinde “zihniyet”
konusuna dikkat çeken isimlerden biri olan Şerif Aktaş*, “edebi metin-zihniyet” ilişkisine dair
şunları söyler: “Metnin ortaya konulduğu döneme hâkim zevk ve anlayış eserin yapı, tema ve
anlatımında kendini hissettirir. Zihniyet, metnin yazıldığı veya söylendiği anda mevcut ve
hâkim olan güçlerin birlikte oluşturduğu ama bunların hepsinden farklı bir zevk ve anlayıştır.
Hiçbir tarih, sosyoloji, psikoloji ve benzeri kitap ve çalışma, eserde ve metinde olduğu gibi
zihniyeti ortaya koyamaz. O; düşünce, hayal, tasarı, bilgi birikimi gibi hususların dille
birleştiği ve ifade edildiği anda bir defaya mahsus olmak üzere ortaya çıkar. Metin söylendiği
ve yazıldığı anda metnin bünyesine siner, onunla bütünleşir” (Aktaş 2009:29). Şerif Aktaş,
sözlüklerin “anlayış” olarak tanımladığı zihniyeti, edebi metin çerçevesinde “zevk”i de dahil
ederek tanımlamaktadır. Bundan, edebi metnin fikir ve anlayış yanında bir zevkin, güzelliğin
de taşıyıcısı olduğu gerçeğini anlayabiliriz.

2

Güncel Türkçe Sözlük (TDK), Büyük Türkçe Sözlük (M.Doğan).
Fatma Barbarosoğlu, Moda ve Zihniyet‟te üç ayrı disipline göre “zihniyet”in tanımını yapmanın mümkün
olduğunu söyler: “Ahlak ile ilgili düşünce şekli” açısından zihniyet, örf ve adetlerle birleştirilmiş olarak olayları
görme biçimini ifade eder. “Dünyayı algılayış şekli” olarak zihniyet, kozmolojinin algılanışı ve adlandırılışı
arasındaki bağıntıyı verir; ilkel, Ortaçağ, bilimsel zihniyet şeklinde ayrılır. Zihniyetin üçüncü yönü ise “teknik”le
ilgilidir. Zihniyetin yaratma ve keşfetme üzerindeki etkisi insan-eşya ilişkisinin ayırt edici vasfını oluşturur.
İhtiyaç ve istekler yeni bir şeyin keşfedilmesini zorunlu kılarken; zihniyetin özellikleri de keşfedilmesi gerekenin
gayesini belirler (Barbarosoğlu 1995: 42).
*

Şerif Aktaş hoca dün vefat etti. Az önce gazetede kitapları arasında fotoğrafını gördüm. Kendisi doğrudan
hocam olmadı. Ama lisedeki edebiyat hocamdan itibaren onun öğrencilerinden onun hocalığına dair çok şey
dinledim. Samsun‟a tez savunmalarına gelirdi. Yolumuz düştükçe arkadaşlarla Kırıkkale‟de ve Ankara‟da birkaç
defa kendisini ziyaret etmiştik. Biz demek onun için Celâl Ağabey demektik. Her defasında, asistanlık yıllarında
asistan arkadaşı Celâl Tarakçı hocamın kendisine yaptığı bir iyiliği bizlere ders olsun diye anlatırdı. İyilikler
unutulmuyor. Kitaplarından çok şey öğrendim. Bu yazının teorik kısmında onun düşüncelerinin payı var. Hemen
herkes hocalığını takdir ederdi. Kendisinden geçen yıl doktora dersi alan bir arkadaşım anlattı: Anjiyo olmuş,
hemen ertesinde gelip dersini anlatmış. Bize düşen insanları iyilikle anmak. Bu yazıyı göndermek için birkaç
gündür oyalanıyorum. Hocayı anmak nasipmiş. Allah rahmet etsin.

�3
Edebi metne yansıyan zihniyet çözümlemesini olay anlatan metinlerde zaman ifadeleri
üzerinden de yapabiliriz. Anlatı metinlerindeki zaman bildiren ifadeler ve zihniyet ilişkisi
üzerinde dururken şu noktaya dikkat çekmek, bu yazıda esas aldığımız hareket noktasını
belirtmek gerekir. Anlatı metinlerinde; roman/hikâyede zaman ve zamanın düzenlenişinde,
ifade edilme tarzlarında türün ilk dönemlerinden günümüze kimi değişimler vardır. Bu
değişimlerin gerisinde insanın hayata bakışındaki, hayat içerisindeki tecrübelerindeki değişim
vardır. Söz konusu bakış ve tecrübeler, felsefi ve bilimsel değişimlerin etkileşimiyle oluşur.
İnsanın eski çağlardan beri üzerinde düşündüğü konulardan biri olan “zaman”a bakışı,
zamana dair tespitlerinde de kimi değişimler olmuş, bu da doğal olarak roman/hikâyede
zaman unsurunun düzenlenişini etkilemiştir.
Felfesi ve bilimsel değişimler çizgisinde, özellikle 19.yüzyıldan itibaren insanın
zaman algısındaki değişimin hikâye anlatımına nasıl yansıdığına dair araştırmalar, tespitler
vardır. Bu tespitlerde birkaç noktanın öne çıktığını söyleyebiliriz: İnsanın “zaman”la
ilişkisinde felsefi ve bilimsel bakış birlikte etkili olmuştur. Zaman, geleneksel ölçme
birimlerine göre çok daha küçük birimlere kadar ölçülebilir olmuştur. İnsan zihnindeki zaman
düzeni/algısı farklıdır. İşte “zaman”ı ölçmede/parçalamadaki yeni yöntemler, yahut zamanın
parçalanmasına karşı çıkan görüşler, insan zihnindeki zaman düzenini dilsel anlatıma da
taşıma çabaları hikâye anlatımına yansımıştır.3
İnsanın zaman algısındaki değişimin hikâye anlatmaya etkisi/yansıması üzerinde
durulurken daha çok, “kronolojik” zaman algısının bozularak zihindeki öznel zaman algısının
anlatıma yansıması, etkisi üzerinde durulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu, hikâyedeki
toplam olay zamanının düzenlenme, kurgulanma tercihleriyle ilgili bir durumdur. Elbette bu
tercihlerde üzerinden de bir “zihniyet” çözümlemesi yapılabilir. Ancak burada, modern Türk
hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerini esas alarak
zaman bildiren ifadeler üzerinden bir çözümleme yapmak istiyoruz. Dolayısıyla bu
çözümlemede yazarın hikâyelerindeki zaman kurgusu üzerinde durmayacak,4 anlatımın
3

İnsanlığın zamanı „modern‟ öncesi ve sonrası olarak yaşadığını ve yaşamakta olduğunu” söyleyen Mehmet
Tekin, bu iki zaman anlayışını şu sözlerle özetler: “Modernleşme öncesinde zaman, teolojik eksenliydi ve
bölünmemişti. Modernleşme sonrasında zaman parçalanır ve zamanın akışını; salise, saniye, saat, gün, hafta, yıl,
onyıl, yüzyıl kesinlemeleriyle idrak ederiz. Bu durum, belki insana, zamana hükmetmekten dolayı gurur
verebilir, vermiştir de… Ancak, modern insanın bu çerçevede mutlu olup olmadığı tartışılır” Tekin, Destan‟dan
romana kadar uzanan çizgide, anlatıcı veya yazıcıların zamana tasarrufunu” örneklerle özetler (Tekin 2004: 109,
111-117).
Einstein‟in 1905‟te ortaya attığı “görelilik kuramı”nın ve Bergson, Nietzche, Heidegger gibi
düşünürlerin zamanı insan bilinci ve varlık ile ilişkilendiren “algılanan zaman” kavramının romana da
yansıdığını vurgulayan Mustafa Apaydın “modernist” roman/anlayış çerçevesinde anlatıya yansıyan zaman
anlayışı hakkında sözleri …. fikir verir: “Modernist romanın en karakteristik özelliklerinden biri, zaman
kavramını roman kurgusunun en belirleyici öğesi haline getirmesidir. Zamanın göreceliliğinin ve insan bilincinin
algıladığı nesnel zamandaki gibi kronolojik sırayı izlemediğinin keşfiyle birlikte, modern yaşamın karmaşası
içinde varoluşunu sorgulayan bireyin iç dünyasını anlatmak isteyen roman yazarları zaman kurgusunda önemli
birtakım yenilikler yapmışlardır. …Akrep ve yelkovanı çıkarılmış bir saatin işlediği modernist romanda zaman
kurgusu, işte bu bilimsel ve filozofik kuramlar ile şekillenmiştir. Kronolojik sıraya uyan zaman kurgusu, söz
konusu yeni yaklaşımlar sayesinde kırılmış ve tarihsel/nesnel zaman içinde bireyin bilincindeki öznel zaman
keşfedilmeye çalışılmıştır” (Apaydın 2006:18).
Jale Parla‟nın Don Kişot‟tan Bugüne Roman adlı çalışmasının ilgili bölümü “zaman-anlatı” konusunda
klasik yargıların ötesinde önemli bir incelemedir. Parla, kitabının “Anlatı ve Zaman: Saatin Tiktakları, Romanın
Taktikleri” bölümünde, ilk romancıların hikâye anlatmanın zamana ait düzenleme işi olduğunu fark edişleri,
zamana dair algının değişiminin hikâye anlatmaya yansıması… çizgisinde romandaki zaman düzenlenişine dair
tercihleri örnek metinlerle inceler (Parla 2000).
4
Yeni; modernist/postmodern… olarak nitelenen; geleneksel zaman düzeninden farklı arayışlara, bu arayışları
metne yansıtacak anlatma tekniklerine (kronolojik dizinin bozulması, bilinç akışı tekniğinin kullanılması vb.)
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde de yer verildiğini görüyoruz. Yazarın klasik anlatma geleneğimize yeni bir
yorum getiren ve modern hikâyemiz için “yeni” metinler olan ilk hikâye kitapları, özellikle Yoksulluk İçimizde
ve Bu Böyledir bu gözle okunabilir. (Mesela, her iki kitabın kitapla aynı adı taşıyan bölümleri).

�4
zaman kurgusu yönüne dair tespitler için de anahtar olacak zaman bildiren ifadeleri tespit ve
tasnif ederek bir “zihniyet” çözümlemesine ulaşmaya çalışacağız.
Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Zaman Bildiren İfadeler
Bir romandaki/hikâyedeki zamana ait bilgilendirmeler yahut tanımlayıcı nitelemeler
yazar tarafından çok değişik ifadelerle yapılabilir. Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde 5 tespit
ettiğimiz ve bir zihniyet çözümlemesine malzeme olacağını düşündüğümüz zaman bildiren
ifadeleri kendi çerisinde şu tasnifle yorumlayacağız:
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir “Zaman”da
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde sık rastladığımız zaman ifadelerinin başında
insanoğlunun çok eski zamanlardan beri kullandığı, yıl içinde tabiattaki ana değişimlere göre
adlandırılan; mevsimlere karşılık gelen zaman ifadeleri gelir. Günümüzde daha çok “ilkbahar,
yaz, sonbahar, kış” ifadeleriyle karşılanan bu zaman ifadelerini yazar daha çok geleneksel
ifadedeki haliyle kullanır: İlkbahar için yalnızca “bahar”, sonbahar için “güz” der Mustafa
Kutlu. Yine “ilk yaz, son güz” yazarın kullandığı zaman ifadeleri arasındadır:
“Bir güzel bahar günüydü” (ZH, 39). “Leylakların, zambakların bahçelerden fışkırdığı,
baharın başa vurduğu günlerden birinde kasabamıza lunapark geldi” (UH, 76).
“Kardeşim ablam için mor sünbül topluyordu. Her yan çimene-çiçeğe kesmişti. Ah bu
bozkırın kısa süren baharı” (AK, 109).
“Bozkır‟ın kısa sürecek baharı patladı. … Havalar biraz ısınınca turnalar sökün eder. Sanki
hasret kavuşturan gibidirler. Köyün üzerinden bütün o içli türküleri, gözyaşlarını yüklenip
katar katar geçerler” (s.114, BÖ). “Mevsim ilk yaza dönmüş, fidanlar çiçeğe durmuştu” (BÖ,
123). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre sonra filbahriler,
hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin serin esiverecekti”
(Yİ, 17)
“Uzatmayalım, Recep Efendi de bir güz günü iki yorgan bir döşek, neyi var neyi yok
yükleyip büyük şehre iniyor” (RP,14). “Güz günleri. Şurup gibi günler” (RP, 128). Yağmurun
kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 65-66). “Sonbahardı,
leylekler göçüyor, gazeller dökülüyordu. Üşüdüm, ellerim cebimde kendimi yollara vurdum”
(UH, 53). “Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir” (BÖ, 65).
Bu ifadelerde çoğu zaman, mevsimi/zamanı gösteren sözler mevsimle meydana gelen
değişimlere işaret eden ifadelerle birlikte kullanılır. Bahar; leylaklar, zambaklar bahçelerden
fışkırır, turnalar sökün eder, fidanlar çiçeğe durur. Güz; yağmur kızıl yapraklara ağır ağır
5

Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitaplarını şu kısaltmalarla verdik: AK: Arka Kapak Yazıları,
AY: Anadolu Yakası, BB: Bu Böyledir, BÖ: Beyhude Ömrüm, HB: Huzursuz Bacak, HG: Hayat Güzeldir, HT:
Hüzün ve Tesadüf, RP: Rüzgarlı Pazar, S: Sır, TS: Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, YA: Yokuşa Akan Sular, Yİ:
Yoksulluk İçimizde, YT: Ya Tahammül Ya Sefer, UH: Uzun Hikâye, ZH: Zafer Yahut Hiç.
Yazarın hikâyelerinden yaptığımız kimi alıntılarda esas metinde alt alta/farklı satırlarda dizilmiş artarda gelen
cümleleri yazının hacmini artırmamak için aynı satırda verdik.

�5
dökülür, gazeller dökülür, leylekler göçer, ırmağın suyu titreye titreye çekilir, toy kuşları
turnaların peşine takılır.
Mustafa Kutlu‟nun daha çok bahar ve güzden bahsettiğini, bu mevsimlerde tabiatta
meydana gelen değişimlere dikkat çektiğini görüyoruz. Bu bir anlamda, mevsimler üzerinden
insanın dünya macerasının mahiyetini hatırlatmaktır. Bahar; doğum, gençlik, canlılık,
büyüme; güz ise ihtiyarlık, dünya macerasını tamamlama, ölüm demektir.6
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
Mustafa Kutlu mevsimlerin içerisinde, o mevsimde meydana gelen belli olayların
zamanlarını modern tespit/ölçme birimleriyle değil, tabiatı gözlemeye, tecrübeye dayalı tespit
ifadeleriyle dile getirir. Mesela bir iğde ağacının çiçeklenme zamanı, tabiattaki değişimi
gözlemleyen şu ifadelerle tespit edilir: “Onun tek mevsimi vardır: Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demlerde, açık yeşili
gümüşleyen yapraklarının arasında uçuk sarı açan küçük küçük çiçekleriyle cümle nebatata
hükümran olur” (RP, 8-9). Bir iğde ağacının açmasının, özel bir dikkatle gözlenen ve edebi
olarak söylenen zaman ifadesiyle tespit edilmesi gibi (“Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demler”) yazarın hikâyelerinde
mevsimler ve mevsimler içindeki değişimler tabiattaki varlıklara yansımalarıyla ifade edilir.
Mesela baharın beklendiğini, baharın yaklaştığını gösteren ifadeler şöyledir:
“Şu karlar bir erise, çiğdem-çiçek çıkıverse atlayıp giderim” (BÖ, 200). “Eski hesap
Mart dokuzunu, fırtınaları atlatmıştık. Çimen Dağı‟nın karı çözülmüş, çaylar dereler
6

Yazarın haftalık gazete yazılarında baharda “bahar”, güzde, “güz” yazıları yazdığını görüyoruz. Mesela, Bahar
Temizliği‟nde “bahar”ın “yenilenmek”, “doğum” olduğuna dikkat çeker: “Bahar temizliği „yenilenmek‟ için
yapılan bir hazırlıktır. Kışın isinden-pasından kurtulma isteğidir. Kış deyince uyku, bahar deyince uykudan
uyanmayı hatırlarız. Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda bir tefekkür ve mayalanma dönemidir. Baharla
birlikte çimenler çıkar, her yan yeşile keser; gelincikler, papatyalar açar, dünya bir "yeni gelin" gibi süslenir.
Niçin? Elbette ki doğum için. Tomurcuk patlar ve dünyamıza bir çiçek (çocuk) gülümser. Her çiçek bir tohum
gizler. Ağaç kurusa da, öz tohumun içindedir. O tohum gün gelir toprağa düşer, yeni bir ağaç yeşerir, nesil
devam eder. Dünya kuruldu kurulalı bu böyledir. Yeryüzü, canlılar, sürekli „yenilenir‟” (Yeni Şafak, 28.4.2010)
Bahar Yazısı‟nda ise modern insanın tabiatın, mevsimlerin diline aldırış etmediği söyleyen yazar,
hikâyelerindeki bakış açısı/zihniyetle tabii zamana, bahara dikkat çeker. “Bahara çıkma”nın anlamını okurla
paylaşır, şükreder. “Köprülü Kütüphanesi'nin bahçesine giriyorum. … Bina çepeçevre ortancalar ile kuşatılmış.
Yakında bunlar mavi-beyaz-mor-ebrulî salkımlardan oluşan koca çiçeklerini açarak orayı bayram yerine
çevirirler. Ben şimdilik çimenler arasındaki bodur papatyalarla konuşuyorum. - Demek bahar geldi ve
açıverdiniz. - Ya! Şükür kavuşturana. …Eskilerin dilinde "Bahara çıkmak" diye bir tabir vardsır. Kıştan, kardan,
yokluktan, kıtlıktan, soğuktan, hastalıktan kurtulup selamete kavuşmaktır bu. İnsan için de, hayvan için de
kullanılır (Yeni Şafak, 18.4.2007).
Geçen güz yazdığı Güz başlıklı yazıda “„Sonbahar‟ kelimesinden ziyade „güz‟ demeyi seviyorum. Yerine göre
her ikisini de kullandığım olmuştur ama, „güz‟ başka.” (Yeni Şafak, 21.11.2012) diyen Kutlu‟nun bir önceki güz
de yine bir güz/sonbahar yazısı yazdığını görüyoruz: Sonbahar Yazısı. Bu yazıda “güz”e yüklediği anlamdan,
“güz”ün bize söylediklerinden bahseder: “Güz geldi geçiyor. Severim sonbaharı. Ölümü hatırlatır. Biz de düşen
bir yaprak gibi vakti gelince kara toprağa düşeceğiz. Güz bizi öte dünyaya yaklaştırır. “Her şey fâni” deriz.
Dünyaya attığımız düğümler gevşer.” Daha sonra “Bir kitabımda eski dünyadan bahsederken şöyle bir güz
tasviri yapmışım” diyerek, kitabın ismini vermeden bu yazıda da kullandığımız Beyhude Ömrüm‟deki (s.65) güz
tasvirini alıntılar.” (Yeni Şafak, 9.11.2011). Bahar Temizliği‟nde “Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda
bir tefekkür ve mayalanma dönemidir.” (Yeni Şafak, 28.4.2010) diyen Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman zaman kış
tasvirleri görüyoruz. Ancak onun hikâyelerinde “yaz”a dair değerlendirmeler çok azdır. Zafer Yahut Hiç‟te
Ferit‟i Tepeköy‟e “Sıcak, tozlu, yapış yapış bir gün”de (s.5), bir yaz günü gider. Yaz”a dair benzer ifadeler
yazarın “Yaz‟ı sevmem. Kara, sıvaşık bir mevsim. Çok terliyorum. Kum ve plaj denizle birleşse de benim işim
yok onlarla. Beni yaylalara atın” dediği Güz yazısında da vardır.

�6
coşmuştu.” (BÖ, 101). “Kar başını alıp Çimen Dağı‟nın tepelerine doğru gitti; çiğdem çıktı.
Kara toprak göğsünü-bağrını açıp güneşin önünde gerinmeye durdu. Güzden ekilen ekin
uçları utana-sıkıla gün ışığına kavuştu, çimen çiçek zamanı geldi. Kazmayı, küreği kapıp;
çoluğu çocuğu toplayıp kendimi bahçeye dar attım. Dallara su yürümüş, beklenen gün
gelmişti.” (BÖ, 112).
Gelen bahar tabiattaki gözlemlerle anlatılır. Baharda nelerin olacağı önceki
gözlemlere/tecrübelere dayanarak söylenir:
“Melekler … işte yine baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.
Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller,
nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar.
Ballıbabalar, papatyalar, tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın,
demirin, çeliğin mekânıdır demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa
aldırmadan fışkıracaklar. Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
“Sonra ansızın bir sabah bahar çıkageldi. Bir kardelen toprağı yardı. Ardından sarı çiğdem,
nevruz ve dağ lalesi” (AK,108).
“Bozkırın baharı kısacık olur. Yağmurlar yağıp gittikten, güneş anaç toprağı ısıtmaya
başladıktan, boz sakallı çayır kuşları ötmeye başladıktan sonra. Susuza ekilen ekinler boy
verir. Gelincikler falan açar. işte hep bildiğimiz şeyler: Kelkitin altı bağlar / Kız söyler gelin
ağlar. Gülün ömrü de kısadır. …Bozkırın gecesi başlar. Yıldızlar gökyüzünden sarkar.
Harman yerinde oturan çocuklar ellerini uzatsalar bu yıldızları tutacaklarını sanırlar. Her
çocuğun bir yıldızı vardır. …Tuhaf bir manzaradır. Eski dünya. Ekinler biçilir, dikenler
kurur.” (HT, 40-42). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre
sonra filbahriler, hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin
serin esiverecekti” (Yİ, 17).
Baharın gelişi gibi sonbaharın; yazarın genellikle tercih ettiği ifadeyle “güz‟ün gelişi
de tabiata dair gözlem ifadeleriyle verilir:
“ …Güz geldi geçiyor, yakında kar düşmeye başlar” (BÖ, 49). “Havalar serinlemişti.
Yapraklar dökülüyor, kuşlar göçüyordu” (BÖ, 192). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar,
palamutlar dolu gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır,
boz perçemli çayır kuşlarının sesi ansızın kesilir. Derenin suyu titremeye başlar.
Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir. Geceler uzar gider, gönüllere bozartı düşer,
bağlar yaprağını döker. Denkler tutulur, tahta bavulların ipleri çekilir, gurbetçiler birer ikişer
yola düşer. Yağmurun kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 6566). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar
kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz
azgınlaşır. Güz gelir. …Yapraklar bir bir düşer, dağları tipi tutar, çimen çiçek görünmez olur,
yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere karanlık iner. Dağların
doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Yazarın hikâyelerinde yer alan “kış” mevsimini işaret eden birkaç ifadeye bakalım:
“Kuşlar göçer. Yaprak dalından düşer. Poyraz yağmurla birleşip şemsiyeleri uçurur. Ardından
tipi gelir. Camlar buz tutar. İki küçük yurt çocuğu buz tutan camları hohlayarak dışarıyı
görmeye çalışıyorlar. Kar tepeleme yağmıştır” (ZH, 43). “Yağmurla karın karışık yağdığı;
puslu, soğuk, karınlık günlerde Rüzgârlı Pazar‟ın rüzgârı daha bir sert eser, iliklerine işler
insanın. Şapkacı Bacı böyle bir günde öldü” (RP, 155-157). “Tipi-boranın estiği, kuşların
kondukları dallardan pıtır pıtır akça karın üzerine düştüğü, deli poyrazın tu diyenin dudağını
kestiği bir zemheri ayında köyde belirdi. Elde asa, sırtta aba, eskinin Diyar-ı Rum dervişleri
gibi çıkagelmişti” (BÖ, 35). Yazarın kış ile ilgili ifadelerinde de gözleme, tecrübeye dayalı bir
bakışın hakim olduğunu görüyoruz. Modern ölçme birimleri bu ifadelerde yer almıyor.
İnsanın belli zamanlarda yaptığı belli işleri olduğu gibi, Mustafa Kutlu, tabiatta belli
zamanlarda belli işlerin olduğuna dikkat çeker. Baharda “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından

�7
erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak;
sümbüller, nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını
kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar…” (RP, 49-50). Güzde, “Meşelerin yaprakları kan-kızıla
çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine
takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz azgınlaşır.” (AK, 98-99). Dikkat
edilirse anlatıcının belli bir zaman içinde olacakları ard arda sıraladığı görülür. Bu sıralama,
bu üslup; söz konusu zaman diliminde sayılamayacak kadar çok şeyin olduğuna da işaret
eder. Bütün bunlar tabiatta hep ola gelen şeylerdir. Devam ede gelen, tekrarlanan bir düzenin
işlemesidir.
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
İnsanoğlunun zamanı ayırmada, ölçmede yüzyıllardır kullandığı birimlerden birisi de
“gün”dür. Zamanı ölçen modern birimlerinin “gün”lük birimden daha kısa ölçme birimleri
üzerinde çalıştığı görülür: Saat, dakika, saniye, salise… Yıl içindeki zamana ait değişimlerini
mevsimlerle ifade eden Mustafa Kutlu, gün içindeki bir zaman dilimini ifade etmek için saat,
dakika gibi modern ölçme ifadelerini pek kullanmaz. Yazar “gün”lük zaman içindeki
zamansal değişimleri, “gün” den daha alt zaman birimlerini yine gün içindeki tabii gözlemler,
kimi geleneksel ifadeler ya da bir müslümandan gün içerisinde yapması istenen belli
ibadetlerin zamanını gösteren ifadelerle karşılar:
“Bütün bunlar olup biterken ben bayağı yorulmuşum. Kuşluk da geçip gitmiş”
(BÖ,49). “Gün batmış, Dürümcü Baba‟nın taka minibüsü gelmiştir” (RP,133). “Duran Demir
işte bu hengâmenin ortasında. Suya düşmüş bir saman çöpü. Gün yıkılır, akşam olur, kulağı
kiriştedir artık” (RP,31). “Gün yıkılıp gitmiş, ikindi serini çökmüştü” (BÖ,53). “Sabah
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır” (BÖ,174). “Karın karşı yatan dağların
doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye başladığı bir gün; ikindi ile
akşamın arasında suyu buldum” (BÖ,81-83).
“Gün”lük zaman içersinde daha özel/belirli zamanları gösteren zaman ifadeleri, o
zaman dilimindeki tabii değişimi gösteren gözleme/tecrübeye ait ifadelerle birlikte verilir:
“İkindiyle akşamın arası. Öyle de kısadır ki bu vakit, birden gün yıkılır, derin derelere
kılıç gibi gölgeler iner” (BÖ, 209). “Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu.
Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor” (BÖ, 27). “fecirle birlikte buna bülbüllerin âhengi
katılırmış” (HT,18).
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir
“Zaman”da.
Geleneksel anlatılar “zamanı blok olarak ve soyut işaretlerle” verirler ve “okuyucunun
zihinsel yoğunlaşmasının daha çok vaka üzerinde” gerçekleşmesini isterler (Tekin 2004:112113). Kur‟an-ı Kerim‟de de geçmiş olaylar (peygamber kıssaları) ya da gelecekte olacaklar
(kıyamet) anlatılırken belirli bir zaman tespiti verilmeden olay/olan-olacak üzerinde
durulduğu, muhatabın dikkatinin zamandan çok olana ve olacağa çekildiği görülür.7
7

Bir olayın ne zaman meydana geldiğinin değil de olayın kendisinin, olaydan çıkarılacak dersin,
kıssadan hisse çıkarmanın önemli olduğunu Kur‟ân-ı Kerim‟in anlatımında da görüyoruz. Peygamber kıssaları
anlatılırken “zaman”dan çok olay üzerinde durulur. Mesela Hz. Nûh‟un başından geçenlerin anlatıldığı değişik
surelerdeki birkaç ayet şöyledir: “Size sizden önce gelip geçenlerin haberleri gelmedi mi? Nûh, Âd ve Semud
kavminin ve onlardan sonrakilerin ki ayrıntılarını ancak Allah bilir…” (İbrahim, 9) “Haberiniz olsun ki Biz
Nûh‟u „kendilerini elim bir azap gelmeden önce kavmini uyar!‟ diye kavmine gönderdik. Dedi ki „Ey kavmim
haberiniz olsun, ben size açık bir uyarıcıyım! Şöyle ki Allah‟a kulluk edin, O‟ndan korkun ve bana itaat edin!”
(Nûh, 1-3). “Bir de onlara Nûh‟un kıssasını oku: Bir vakit kavmine demişti ki : „Ey kavmim, benim aranızda

�8
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde bir olayın oluş zamanının belirtilmesi gerektiğinde ya
geleneksel zaman birimleri de olan zaman belirten ifadeler (bahar, güz, sabah, akşam vb.) ya
da olay zamanını belirgin bir sınırlamayla belirtmenin çok da önemli olmadığına işaret eden
“genel” bir zaman ifadesi kullanılır.
“Epeyce bir zaman önce. Üç delikanlı kendi yaşlarında bir genci, ana caddede, bir
pasajın önünde kıyasıya dövüyor” (ZH, 102). “Bir tarihte okur-yazar olanların toplandığı,
adına Âşıklar Kahvesi denilen bir mekâna takılmıştık” (RP,144). “Yıllardan bir yıl çok kar
yağdı. Yol-iz kapandı” (BÖ,137). “Gen günler ömürsüz olur. Uzatmayalım. Karısı bir bahar
kasabanın karakolunda görevli bir jandarma gediklisi ile kaçmış” (BÖ,24). “Ben o zamanlar
on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan” (UH, 7). “Tayin edilen vakit-saat geldi
çattı. Rüzgarlı Pazar‟ın bir ucunda bulunan koca karaağacın altına uzun bir masa kurulmuştu”
(RP, 176). “Beklenen vakit-saat çıkageldi. Namazdan sonra, daha cemaat dağılmadan caminin
kapısı önünde Muhtar‟la karşılaştık” (BÖ, 87). “İne-çıka, döne-dolaşa bir zaman gittiler. Yol
şose, döküntü minibüs sarsıyor” (ZH, 9). “Hani derler ya: Aradan çok yıllar geçti” (BÖ, 203).
Daha belirgin, daha dar bir zaman ifadesi kullanıldığında da bu ifadeler genişletilir;
yani zaman dar bir “an” gösterecek şekilde parçalanmaz. Bu durum sanki “zaman”dan çok
“yapılan”, “olan”ın daha önemli olduğuna işaret eder: “Şubat sonu”, “şubatı marta bağlayan”;
“temmuz sonu” “temmuzu ağustosa bağlayan” günlerdir; ya da “Mayıs‟ın bilmem kaçıdır”:
“Adamın duru-durağı kalmamıştır. Şubatı Marta bağlamaya görsün, „Gidelim artık‟
diye tutturur” (BÖ, 21). “Çukurdaki tarlayı biçiyorduk. …Cenab-ı Hak rahmetini esirgemedi
bizden; ekinler iyi, neredeyse bele vuracak. Güneş tepemize dikilmiş. Sarısıcak bastırıyor,
Temmuz‟u Ağustos‟a bağlayan günler” (BÖ,5). “İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs‟ın bilmem kaçı” (RP, 7).
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
Mustafa Kutlu'nun zaman ifade eden anlatımlarına dikkat edildiğinde genellikle söz
konusu zamanda tabiatta neler olduğu genelleştirici birkaç tespitle gösterilir. “Sabah, akşam,
bahar, güz…” denmişse bahsedilen bu “zaman/an”da tabiatta olanlara işaret edilir. Bu işaret,
söz konusu “zaman‟ın yalnızca hikâye karakterine ait, onun yaşamakta olduğu/yaşayacağı bir
zaman/an olmadığını; hikâye karakterinin, bitki-hayvan tabiattaki bütün canlıların birlikte
yaşadıkları bir zaman olduğunu söyler. Mesela “gece yahut sabah”, olayı yaşayan karakterin
zamanı bitki ve hayvanlarla birlikte yaşadığı bir “zaman”dır:
“Vakit ilerlemiş, gecenin ortası yaklaşmış… Hava temiz, yıldızlar yere inmiş, bir de
mehtap, tadına doyulmaz. …İshak kuşu kesik kesik ötüyor, ayrıca gecenin cırcırları” (ZH,
111). “O günün gecesi ben uykuyu kaybettim. …İshak kuşu öttü. İçim burkuldu.” (BÖ, 17).
“Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu. Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor.
Cigaranın dibini açık pencereden atıyorum” (BÖ, 27). “Tunç lüleden gürül gürül, serin serin
akıyormuş su. Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte
buna bülbüllerin âhengi katılırmış” (HT,18).
“Sabah namazından sonra kayanın oraya indim. …Bu defa yeşilliğin, yosunun, otunçalının çok olduğu tarafa yanaştım. Yâ Allah deyip giriştim. Ezilen otun-kökün kokusu bir
hoş. Güneş ağır ağır mor dağların ardından doğuverdi. Bir çift keklik öttü. (BÖ, 62). “Sabah
oluşum ve Allah‟ın âyetlerini hatırlatışım size ağır geliyorsa, bilin ki, ben Allah7a güvenip dayanmışımdır…”
(Yunus, 71) “Andolsun ki vaktiyle Nûh‟u kavmine gönderdik. Nûh onlara: „Ben size azabın sebeplerini ve
kurtuluşun yollarını açıklayıcı bir uyarıcıyım” (Hûd, 25). Kur‟ân‟da, kıssalar anlatılırken kişi, zaman, mekan ve
olayın diğer ayrıntılarına yer verilmemesi konusundaki bk.: Ahmet Çelik, “Birey ve Toplumun Islahı Açısından
Kur'an Kıssaları”, Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, Erzurum, 2004, s.55, 58-59. Yazıyı görmeme
vesile olan D.Ali Tökel hocama teşekkür etmek isterim.

�9
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır. ..Sade kuş milleti değil bahçemiz her
türlü hayvana yuva oldu. Pınarın ayağında, kaya kovuklarına yuva kuran bir kirpi, gün batımı
ile beraber yavrularını ardına takıp gezintiye çıkıyor…” (BÖ, 174). “O gece ahşap kokulu
odada misler gibi bir uyku çektim. Sabah bülbül sesiyle uyandım. Abdest alıp namaz kıldım.
Balkona çıkıp güneşin doğuşunu seyrettim. Az sonra Âdem Efendi‟nin eşi dumanı tüten bir
bardak süt ile çıkagelir” (HB, 163). “Takımı taklavatı katıra yükleyip ıslak kayaya vardığımda
tan ağarmak üzereydi. Ağartı kayaya yapışık yosunlara, küçük yeşil otlara, otların üzerindeki
şebnemlere koyu yeşil bir parlaklık vermişti. Kayanın altındaki karamuk, kuşburnu, yarpuz
kümesinden birkaç kuş fırladı. Kanat sesine bey pınarı yöresinden bir keklik sürüsü: Kakubak,
kakubak, kak, kak… diye cevap verdi” (BÖ, 33).
Mevsimler de “insan, hayvan, bitki” tabiattaki birlikteliğin; birlikte değişimin adıdır:
Mesela bahar: “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın
kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller, nergisler. Koca karaağaç
yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar,
tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın, demirin, çeliğin mekânıdır
demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa aldırmadan fışkıracaklar.
Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
Mesela güz: “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar
yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye
çekilir. Deli poyraz azgınlaşır. Güz gelir… Yaylacılar sürüleri indirirler. Çan sesleri gece
boyu inim inim iniler; uzar gider içine işler adamın. Kavallar susar, ırmağın türküsü ağıda
döner. Ufuklar küle belenir, güllere gönüllere bozartı düşer. Güz gelir… göçler toplanır,
denkler kurulur, tahta bavulların ipleri çekilir. Yaprakları bir bir düşer, dağları tipi tutar,
çimen çiçek görünmez olur, yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere
karanlık iner. Dağların doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözler genelde tabiattaki değişimi
gözleme dayalı ifadelerdir. Zaman belirten ifadelerinin de yer aldığı tabiata dair bu gözlem
ifadeleri tabiatta; kainatta devam ede gelen, devam edecek olan bir düzene, ritme; düzen ve
ritmin meydana getirdiği “ahenk”e işaret eder. Bu ahengin içerisinde insan, bitki, hayvan
bütün canlılar birlikte vardır. Mustafa Kutlu, zaman ifadelerinin de içinde olduğu pek çok
yerde bu ahenge dikkat çeker.8 Bu ahengi sağlayan biri olduğunu söyler: Ahengi sağlayan,
ahenge katılan her şeyin yaratıcısı Allah‟tır. “Zaman”ı da düzenleyen işler, O‟nun iradesiyle,
melekler tarafından düzenlenir: “Melekler sadece Duran için inmiyor yeryüzüne. İşte yine
baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.” (RP, 49-50).
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak

8

Mustafa Kutlu, gazetedeki köşesinde de ahenk konusuna, mevsimlerin de ahengin bir parçası olduğuna, bu
söylediğine dikkat çeker. İnsanın ahenge karşısında ne yapması gerektiğini hatırlatır: “Cenab-ı Hak kainata
mucizevî olarak bir ritim (âhenk) bahşetmiştir. Bunu keşfetmek, kainat kitabının anahtarını elde etmek demektir.
Bu âhenge katılan kaniatın kitabını, sanatla-bilimle-zikirle okur. Gezegenler kendilerine tayin edilen yörüngede
yüzmektedir. Dünyanın, ayın hareketleri bunun gibidir. Mevsimler dahi öyledir. Gece olur, gündüz olur, yağmur
yağar, güneş açar; bunların her birinin bir hikmeti vardır. Ahenk atomun içinde de devam eder. Biz bu mucizeyi
ne kadar anlar, ne kadar ölçeriz? Bize nasip olduğu kadar. Cenab-ı Hak kalb-i selim ile tefekkür edene, bilimle
uğraşana, sanatçıya bu hususta sayısız kapılar, işaretler, yollar bağışlamıştır. Bunların birinde merhale kateden
bir icat yapar, bir şey bulur, bir eser vücuda getirir. Sevinip şükretmesi gerekir. O bulmamış, ona cehtinin
mükafatı olarak buldurulmuştur. Hayretten hayranlığa uçar. Yunus Emre bu durumu şiirlerinde çok dile
getirmiştir” (Ritim, Yeni Şafak, 1 Ağustos 2012).

�10
Yazarın hikâyelerinde insan, bitki, hayvan, hava, toprak, su… arasında “aheste beste”
devam eden ahengin “zaman” yavaşlatılarak/durdurularak resmedildiği tablolar vardır. Bu
tablolarda ahenk içinde birlikte olmanın verdiği bir güzellik görülür. Aşağıya özetleyerek
aldığımız bu tablolardan birinde “aheste beste” ilerleyen “zaman”da bütün varlık birbiriyle
barışıktır, birbirlerine “selam” verir. Bu, “zaman”ı durmadan bölen, parçalayan ve sayan
modern birimlerin de (“akrep” ve “yelkovan”ın) imrenerek içine dahil olduğu “sulh ve
sükunetten” mürekkep bir ahenktir:
“Zerdali dalında kızarıyor. Mavi gökte yaz güneşi, ağustos böcekleri bitmez-tükenmez
şarkılarını sürdürüyor. Bu şarkılar sürdükçe kızarırmış zerdali. Ağaçların dibinde bir derecik
şırıldıyor. Nanelerin, yarpuzların, kekiklerin yaprakları suya değiyor. Derecik bu kokularla
yüklenip, değirmen arkına doğru çayırda bir ceylan gibi akıp gidiyor. …Aksakallı bir dede
yüzünde bir gülücük, kucağında bir torun, merkebine binmiş aheste beste geliyor.
…Değirmen arkı nane kokulu suyunu etrafına eleğimsağmalar püskürterek tahta pervaneye
boşaltıyor. …Kabarıp bele vurmuş, pembe çiçeklerini patlatıp gövermiş korunga tarlasının
ortasında, omuzda kürek, ağızda bir neşeli türkü bir delikanlı yürüyor …Çocuklar böğürtlen
topluyor yol kenarında. Elleri ağızları böğürtlen kokuyor. Gözbebeklerinde böğürtlen
parlaklığı. Servi kavaklar nazlı nazlı salınıyor, salkım söğütler saçlarını ırmağın suyuna
uzatıyor. …Gökyüzünde pamuk atağı gibi dalgın dolaşan bir iki bulut eğilip aşağıya
bakıyorlar. Dede kasketini çıkarıp korunga tarlasını savuran delikanlıya sallıyor. Delikanlı
küreği kaldırıp dedenin selamını alıyor. Böğürtlen toplayan çocuklar su kuşlarının, tırtıllar
kelebeklerin, dağ lâleleri köstebeklerin, yalnız ardıçlar kınalı kayaların, ibibikler leylâkların,
toprak damlı evler minarenin, çakıl taşları alabalıkların, tozlu yollar karıncaların selamını
alıyor. Akrep bir böcektir, yelkovan bir kuş. Bu böcek ve o kuş da cemaata katılıyor. Neyin ne
olduğu böylece apaçık anlaşılıyor. Görüldüğü gibi bir yanda sulh, öte yanda sükunet…” (HT
40-41)..
Varlık arasındaki ahenk yalnız yukarıdaki gibi resmedilen belli “zaman” parçalarında
değil, her zaman vardır. Mesele bunu fark edebilmektir. İnsandan beklenen bu ahengin dilini
fark etmek, bu ahenge katılmaktır. Mustafa Kutlu, yeri geldikçe bu hususu hatırlatır. Bu
hatırlatmalardan en güzellerinden biri olay örgüsü ve karakterin iç dünyasındaki
gelişim/değişimin neticesi çizgisinde Beyhude Ömrüm‟de yapılır. Hikâyede, dünya
bahçesinde gönlünce bir bahçe kurmak için dağ başında su arayan karakter, müslüman bir
zihniyete işaret eden ifadelerle belirtilen bir zamanda (“ikindi ile akşamın arasında”, “Akşam
ezanının önüsıra”) dünyadaki ahengi, bu ahenk içinde insanın yeri ve görevini fark eder:
“Karın karşı yatan dağların doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye
başladığı bir gün; ikindi ile akşamın arasında suyu buldum. Kaya çatlaklarından birine
sapladığım demir çiviye varyoz sallıyordum. Çivi birden kayaya gömülüverdi. Aman
Allahım… Bulduk mu acaba? Kalbim küt küt atmaya başladı. Çiviye iki varyoz daha attım.
Dibinden ince bir fıskiye gibi fışkırdı. Su… Su be su!... …Varyozu atıp kıbleye karşı diz üstü
çöktüm. Allah‟a şükrettim. Sonra başımı eğip suya yüzümü tuttum. Buz gibiydi. Küçük, duru,
sevimli, bir cılga su. Zorlansa övendire kalınlığına varacak. Bir zaman öyle kalmışım,
gözyaşlarım suya karışıvermiş. Ardından abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Cenab-ı Hak
içimdeki düğümü çözmüş, ufkumu açmıştı işte. Bundan gerisi kolay. Çiviyi yerinden çekince
fışkırma durdu. Yeniden varyoza yapıştım. Akşam ezanının önüsıra suyu toplayıp, demir çivi
ile açtığım taş oluktan akıttım. …İşte su diye bir şey vardı dünyada. Su sesi vardı. Şu
oturduğum toprak, sırtımı verdiğim kayalar vardı …Dere aşağılarda günün son ışıkları ile pul
pul yanıyordu. İki yanında söğütler, ılgınlar; içinde bıyıklı, kılçıklı kara balıklar vardı. Bütün
bunlar niçin vardı? Rüzgâr bulutun, bulut yağmurun, yağmur suyun, su toprağın dilinden
anlıyor. Suyun yokuşa aktığı, güneşin batıdan doğduğu görülmemiş. Âdemoğlu dayalı döşeli
tıkır tıkır işleyen bir dünyanın ortasında. „Bize düşen aracılık diyorum içimden. Otu atın, eti
itin önüne koyabilmek ” (BÖ, 81-83).

�11
İnsan hangi “zaman”da olursa olsun söz konusu “aracılık”a hizmet ettiği; suyun,
havanın, toprağın diline kulak verip “tıkır tıkır işleyen” ahenge katıldığı zaman huzur
bulacaktır. Beyhude Ömrüm‟de Çavuş‟un oğlu bu ahenge katılır. Mesele yapılan işin yalnız
insanın kendisine değil, bütün varlığa hayır getirmesidir: “Şu avuç içi kadar yeri, Allah‟ın
dönüp bakılmaz yabanıl dağını nasıl da sevmeye başladım. Suyuna, otuna, taşına toprağına
kendimi katacağım; börtü-böcek bayram edecek” (BÖ, s.83).
Ya Tahammül Ya Sefer‟de İlhan, bu ahenk içinde kendini huzurlu hisseder: “Irmak
beni yakaladı. Bazen eğilip sudan içtim, bazen belime kadar girip içinde dolaştım. Kendimi
derin yarlara, çavlanlara, meşe yaprakları ile yarpuzların kokusuna bıraktım. Alabalıklar, toy
kuşları ve çiğdemler gördüm. …Dağ keçileri ile karşılaştım, kaya güvercinlerinin vahşi,
tedirgin, çırpıntılı kalkışlarına bıraktım. Irmağa ve Veysel‟e teşekkür etmeliyim” (YT 100101). Sır‟da Efendi, Huzursuz Bacak‟ta Ömer, bu ahenge sığınırlar.
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadelere de yansıyan, zaman içinde
devamlılık/süreklilik gösteren varlık arasındaki ahenk, (yazarın kullandığı ifadelerle)
“Adetullah, Hududullah” çizgisinde devam eder. Var olan ahengi bozacak, yani “Adetullah‟a,
Hududullah”a ters işler yapan insandır. Söz konusu ahengin bozulmasına yol açacak işler
yapan insan yeni bir zaman algısına sahip, “yeni” bir zihniyetin insanıdır. Varlık arasındaki
ahenk her zaman vardır. Fakat yeni zihniyet için ahenge “aracılık” etmek, ahenge katılarak
yaşamak değil, ahengi bozmak pahasına “kâr” elde etmek asıl amaç haline gelmiştir.
Ahenge uyarak yaşandığı “zaman”larda insan, bitki, hayvan huzur içinde olmuştur.
İnsan basit bir şeyle bu ahenge aracılık edebilir, dahil olabilir. Mesela, yaptırılan bir “minik
çeşme” ahenge aracılık eder: “Bu minik çeşmeyi vaktiyle bir sahibü‟l-hayrat bodur minareli
mescidin bahçe duvarına yaptırıvermiş. İnsanın az, suyun bol olduğu zamanlar… Yıllar yılı
mescidin cemaatı, mahalle sakinleri, genç ihtiyar, çoluk çocuk, suyunu içip sahibü‟l-hayrata
dua etmiş. Garibe, yolcuya su vermiş minik çeşme; küçümen yalağından sokak köpekleri,
kurt-kuş, börtü-böcek faydalanmış. …Tunç lüleden gürül gürül, serin serin akıyormuş su.
Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte buna
bülbüllerin âhengi katılırmış. Zamanla insan çoğalmış, su azalmış. Zaman da su misali akıp
gidiyor güya” (HT,18).
Yaratılıştan beri devam eden ahengin, tabii düzenin insan tarafından bozulmaya
başlama “zaman”ı yine içinde insan, hayvan, bitki, toprağın… bulunduğu bir zaman parçası
resmedilerek gösterilir:
“Buldozerlerin dişleri toprağa saplandığı zaman…
Motor gürültülerinin yavru kuşları yuvalarından ürküttüğü zaman…
Ağaçların devrildiği, kayaların demir matkaplarla delindiği, suların önünün kesildiği zaman…
O durgun göl kenarında, kamışlıkta, akşam, balıkların ve su kuşlarının, rüzgarın ve titreyen
çimenlerin, kertenkelenin, sincabın ve tarla kuşunun birlikte söylediği ilâhî ansızın kesildiği
zaman…
Görüldü ki;
Ovayı bir baştan bir başa bıçak gibi kesen, geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol açılıvermiş…”
(BB, 33).9
9

Yazarın zaman bildiren diğer ifadelerinde de yer yer olduğu gibi özellikle Bu Böyledir‟deki bu zaman bildirme
tarzı, bu üslup bize Kur‟an-ı Kerim‟in ve Dede Korkut Hikâyelerinin zaman bildiren kısa ve etkileyici
ifadelerini hatırlatır: Kur‟an-ı Kerim: “yer o sarsıntıyla sarsıldığında, yer ağırlıklarını çıkardığında, insan „Buna
ne oluyor?‟ dediğinde, o gün (yer) bütün haberlerini anlatır (Zilzal, 1-4) “Gök yarıldığında ve rabbini dinleyip
haklandığında, yer uzatılıp dümdüz edildiğinde ve içindekileri dışa atıp tamamen boşaldığında ve Rabbini
dinleyip haklandığında” ( İnşikak, 1-5). “O güneş dürüldüğünde, yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde,

�12
Bu “geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol” insanların daha önce tarih boyunca yapmadığı
şekilde tabiata müdahale eder. Artık zaman, yeni bir zihniyetin insanlara hakim olmaya
başladığı zamandır. İnsanlar “kâr ve zarar” üzerinden konuşmaya başlarlar. Bu zihniyeti ve
“gelecek zamanlar”da olacakları Yorgancı Hafız Yaşar sezer: “Sanıyorum toprak, bundan
böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan,
adama da adam gibi muameleyi bırakacak” (BB, 35-36).
İnsanların tabii zamanın ahenginden koparak yaşamaya başladığı zamanlar gelmiştir
artık. Tabii zamandan, kopmak tabiattan kopmaktır:10
“Büyü bozulmuştu. Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna
karışmıyordu. Zaten boz sakallı çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt
edilmesiyle de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgârın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, Mart
dokuzu ile April beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran
olmuyor, kimseler dağdan şifa otu toplamıyordu” (BÖ, 137). Ahenk bozulunca “tabiatın
kanununda, Adetullah”ta görülmeyen “güvercin avlayan martı”lar (AK, 12-15) görülmeye
başlar. Hayatın hakikatini apaçık bir âyet olarak dört mevsim haykırıp duran”, “yapraklarının
üzerinden bugüne kadar kaç metreküp zehirli gaz, kurum” geçmesine rağmen “her bahar çiçek
açıp meyve veren” “Karaköy meydanı‟nda, Akbank‟ın önündeki armut ağacı”nı şehrin
kalabalığından hiç kimse fark etmez (AK, 24-26).
“Mevsimler unutulmuş”tur artık. “Gündönümü, koçkatımı, bağbozumu, kırlangıç
fırtınası, karakış, zemheri, hıdırellez ile çiğdemin çıkması veya günlerin uzayıp kısalması fark
etmez. Her şeyi örten bir uzun sessizlik” vardır (BÖ, 207). Böyle olunca sanki “insanlar
sevincini kaybetmiştir.” “Hemen her iş sanki cebrî yapılıyor, sanki angaryaya” dönüşür;
yapana bir şevk vermediği gibi neticesinde bir bereket” görülmez (BÖ,136-137).
Şu ifadelerde tabii zaman, kurulu ahenk içerisindeki insan ile modern, hesaplanan,
bölünen zamanda, bozulan ahenk içerisinde yaşayan insanın durumu aynı zihin içerisinden
gösterilir: “Irmağa doğru koşuyorduk. Hiçbirimizin yüz metreyi dokuz saniyenin, sekiz
saniyenin, yedi saniyenin altında geçmek gibi bir niyeti yoktu. Üstümüzde mavi gök
delinmemiş, altımızda yağız yer yarılmamıştı. Etrafta ne motor sesi, ne parfüm kokusu
duyuluyordu. Gökdelenlerin gölgesi gönlümüzü karartmamıştı. Çevremizde ne çit, ne duvar,
ne de ekonomik ambargolar vardı. Kimse yalan söylemeyi bilmediği için hava kirliliğinden
habersizdik. Günler, geceler, mevsimler, yıllar bölünmemişti. Tayin edilen zamanın sapkın
kelepçesi bileklerimize geçmemişti. … Irmak bizi çağırıyordu. O tozlu yolda bu çağrıya
doğru koşuyor, koşuyorduk. Terlemiş perçemlerimizden, çelimsiz bacalarımızdan, inip-kalkan
göğsümüzden yükselen buğu. Evet işte o… Beşimiz bir aradayız. Toprak, su, hava, ateş ve
biz…” (AK, 22-23).
kıyılmaz mallar bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde” (Tekvir, 1-6).
“Gök yüzü çatladığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler (yarılıp) akıtıldığında, kabirler deşildiğinde, bir nefis
önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir (İnfitar, 1-5).
Dede Korkut‟ta, Dirse Han‟ın alaca sabah kalkıp yerinden doğrulma zamanı, “Salkım salkım tan yelleri
estiğinde, Sakallı bozaç turgay sayradıkta, Sakalı uzun tat eri banladıkta…” (Gökyay 2006: 32) şeklinde devam
edelerle anlatılır.
10
“Tabii zaman” dan koparak, tabiattan uzaklaşarak modern zamanın çizgisinde, modern mekanlarda yaşamanın
getirecekleri Mustafa Kutlu‟nun 1979‟da yayımlanan kitabı Yokuşa Akan Sular‟ın Mukaddimesi‟nde
karşıtlıklarla çok güzel anlatılır: “Küçük mavi, pembe çiçekler serpilidir. Yeşilin saydam uçları çimenlerde. Su
domur domurdur. Çakıllarda eleğimsemalar. Görülmemiş, tutulmamış bir güzellik. Kirletilmemiş bir su. … Sen
bir musluğa eğiliyorsun. Topraktan kopmuş suya. Clor kokuyor elin ayağın. … Bastığın yerleri toprak diyerek
geçme tanı artık. O betondur, senin yeni vatanın. Asvalttır, parkedir, Halıflex‟dir. Koşuyorsun ciğerlerinde
eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün laylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol
olsun kanımız… …Göz alabildiğine uzayıp giden bozkır. Parlayan gün, esen yel. Kekik kokulu rüzgar…
…terleyip terleyip de ağzına diktiğin toprak testiyi sen yaptın. Terin toprağa karıştı, toprak sana. Birazdan ziller
çalacak. Gece vardiyası boşanacak. Sil gözlerini. Karşıda bütün farlarını yakıp uluyan, düğmeleri, levyeleri ve
olanca dişlileri ile bilenip seni bekleyen fabrikaya koş. Kaderini kucakla…” (YA, 7-8)

�13

8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
İster varolan ahenge katılarak yaşanan bir zamanı, isterse bu ahenge riayet etmeyip
zamana ve mekâna “Hududullah”ın dışında müdahalelerle yaşanan bir zamanı göstersin,
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadeler, bu ifadelerle birlikte söylenen sözler
okura şunları da söyler: Dünya yaratıldığından beri devam eden, değişmeyen bir düzen vardır:
“Yaşlılar ölür, koyunlar kuzular, yağmurlar gelir geçer, kar her yanı kaplar.” (AY, 16).
“Yağmur yağar yer ıslanır, çimen çiçek donanır her yan; koyunlar doğurur, kuşlar yuva kurar,
güneş her gün doğudan doğar batıdan batar. Dünya döner, sayılı gün gelir geçer” (TS, 56).
“Yaz geçti, güz geçti, kış geçti” (HG, 158). “Âdetullah böyledir. Yaz biter güz gelir. Çiçekten
meyve, tırtıldan kelebek olur.” (RP, 183).
Dünyada, insanın yaşadığı zaman içerisinde başına ne zaman ne geleceği bilinmez:
“Artık sabah namazından çıkan esnaf dükkânların önünü sulayıp süpürüyor, sabah serininde
parmak gibi dutları çarşaflara silkeleyip birlikte yiyordu. İşini yoluna koyanlar zenginleşti;
han-hamam, nam-nişan sahipleri arttı. Bu bayındır, şen-şatır günler ne kadar devam etti? Ne
kadar ettiyse etti, üstümüze lazım değil. Böyledir dünyanın düzeni. Gâhi âbad, gâhi berbad
olur. Feleğin gülen yüzü kimden yana, ne zaman döner bilinmez” (BÖ, 139-140). “Cenab-ı
Hakk‟ın neyi ne zaman kuluna ihsan edeceğini bilemeyiz. Bazen bu dünyada olur, bazen öbür
dünyaya kalır. Bize düşen sabır-şükür” (TS, 50).
“Zaman önüne kattığı her şeyi süpürür” (ZH, 49). Yaşayan zamanı gelince ölecektir:
“Dede-torun sırt sırta verip tutunmuşlar hayata. Ancak hayat dediğin nedir ki. Anlaşılmaz bir
sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey
darmadağın olur. Nitekim babam için de öyle olmuş. Koca Pelvan Sülüman cami
şadırvanında abdest aldığı bir sırada devrilen bir dişbudak gövdesi gibi göçüvermiş” (UH,
12). “Yaz bitti, güz bitti. Rüzgâr kuru yaprakları alıp gitti. Osman Efendi caminin yanındaki
kerevete oturmuş, çayını yeni bitirmiş, ağzında dualar ile akıp giden suyun sesine dalmış iken
ruhunu teslim etti” (HG, 161).
Dünyanın da içinde olduğu kainattaki düzen duyabiline “başlangıç ve son”u, ölüm
gerçeğini her zaman söyler: “Mevsimler neler anlatır insanlara? Dünyanın ne menem bir şey
olduğunu anlatır. Başlangıç ve sonu fısıldar. İyiliği ve güzelliği mırıldanır. Hayatı ve ölümü
ifşa eder. İşlerinin, aşklarının, alacak-vereceklerinin, ihtiraslarının peşinde kendini kaybedip
koşanlara seslenir. Eeey!... Âdemoğlu!... Dur biraz. Biraz nefes al. Etrafına bak. No‟luyor.
Nedir derdin diye sorar. Çiçekten, böcekten, esen yelden, gün ışığından, yağmur tanesinden
meleklerin sesi gelir” (s.50, RP). “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya
gelir. Bu düşünce ile gülümsüyorum. Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?” (s.72-73,
BÖ).
“Fani” olan dünya gurbetinin sonu “baki” olan ahiret yurdudur: “Tezgâhlar açılırkapanır, hikâyeler masala dönüşür, rüzgârlar eser, çocuklar doğar, eceli gelen ölür. Dünya…
Nasıl desem abi… Hayat… bilmiyorum… Valla aklı duruyor insanın…” (RP, 45). “Gün günü
kovalar, zaman su gibi akar, her şey değişir, dünya fani, ahret baki” (ZH, 14). İnsan “fani”liği
ve “baki”liği kimi mekanlarda, özellikle belli zamanlarda yine tabiatın dilinden görebilir:
“Dönüp geldim. Doğru mezarlığa. İri meşelerden birine sırtımı dayadım. Dualar ettim. Meşe
yapraklarından kurumuş olanları, esen yelle ağır ağır mezarlar üzerine dökülüyor. Yaprak da
fâni, insan da. –Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi. –O yaprak eski yaprak değil. Bir
babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatını sürdürüyor, Cenab-ı Hakk‟ın
kanunu bu. Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü. Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?” (AY,
75-76).
Sonuç: “Mevsimler bize ne söyler?…”

�14
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözlerden yola çıkarak metne
yansıyan zihniyet çözümlemesine varmaya çalıştığımız bu yazıda sonuç olarak şu tespitler,
yorumlar söylenebilir:
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde “zaman ifadeleri” çoğu kez olay zamanını
belirtmenin ötesinde, hayata dair yorumdur. Bu ifadelerde amacın olay zamanını belirtmekten
çok bu yoruma işaret etmek olduğu bellidir. Yazarın hikâyelerinde zaman; modern, daha
ayrıntılı zaman ölçme birimlerine göre ifade edilmez. “Söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın
diliyle izah eden”11 Mustafa Kutlu “zaman”ı da çoğu kez tabiatın diliyle gösterir/yorumlar.12
Onun hikâyelerinde “zaman”, daha çok tabiattaki değişime, devamlılığa, düzene göre
algılanır. Bu düzene göre tanımlanan, insanların eski çağlardan beri kullandığı “yıl,
mevsim(ler), gün” gibi ana zaman bölümlerini kullanır. Zaman ifadeleri kullanılırken söz
konusu zamanda tabiatın durumu, düzen içinde değişen devamlılığı gösterilir. Dünyada bütün
zamanlar boyunca devam eden bir düzen, ahenk olduğuna işaret edilir. İnsan, Allah‟ın tesis
ettiği bu ahengin farkına varmalı, bu ahenge katılmalıdır. İnsan, hangi zaman diliminde olursa
olsun devam eden bu ahenge katıldıkça huzur bulacaktır. Ahenge müdahale uzun vadede
insana huzur/kâr getirmez. Yaratılan her varlığın bir yaşama zamanı/ömrü vardır. Dünyadaki
yaşama zamanı “fani”dir, “baki” olan “ahiret” tir. Mustafa Kutlu, bütün bunların
“Adetullah”ın bir gereği olduğu vurgular. Metne ve zaman ifadelerine yansıyan bu zihniyetin
İslami zihniyetten beslendiği söylenebilir.
Kaynaklar
A. Mustafa Kutlu: Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitapları Dergâh
Yayınları (İstanbul) tarafından yayımlanmıştır. Kitapların şu basımları kullanıldı: Arka Kapak
Yazıları, 2.baskı, 1998; Anadolu Yakası, 1.baskı, 2012; Bu Böyledir, 4.baskı, 1999; Beyhude
Ömrüm, 1.baskı, 2001; Huzursuz Bacak, 1.baskı, 2008; Hayat Güzeldir, 1.baskı, 2011; Hüzün
ve Tesadüf, 1.baskı, 1999; Rüzgarlı Pazar, 4.baskı, 2006; Sır, 1.baskı, 1990; Tahir Sami
Bey’in Özel Hayatı, 1.baskı, 2009; Yokuşa Akan Sular, 3.baskı, 1994; Yoksulluk İçimizde,
4.baskı, 1996; Ya Tahammül Ya Sefer, 4.baskı, 1997; Uzun Hikâye, 1.baskı, 2000; Zafer
Yahut Hiç, 2.baskı, 2010. Yazarın kullandığımız, Yeni Şafak‟ta yayımlanan gazete yazıları ise
şunlardır: Bahar Yazısı (18.4.2007), Bahar Temizliği (28.4.2010), Sonbahar Yazısı
(9.11.2011), Ritim, (1.8.2012), Güz (21.11.2012).
B.Diğer:
Aktaş, Şerif (2009), Şiir Tahlili, Ankara: Akçağ Yayınları.
Apaydın, Mustafa (2006), “Adalet Ağaoğlu‟nun Dar Zamanlar Üçlemesinde Zaman
Kurgusu Üzerine Bazı Değerlendirmeler”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.!5,
S.2., ss.17-38.
Barbarosoğlu, Fatma K. (1995), Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet,
İstanbul: İz Yayıncılık.
11

Necip Tosun‟un da söylediği gibi tabiat, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinin “aslî unsuru, öznesi, kahramanı”
durumundadır. Bu konuda Tosun‟un şu sözlerine kulak verelim: “Kutlu, söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın diliyle
izah eder …Kutlu‟ya göre, tabiatta kutsal bir düzen ve hikmetler vardır. Bazen farkına vardığımız bazen
varamadığımız bir uyum, ritim ve masumiyet. Ve elbette dinginlik ve sükût. Bu yüzden insanın yaratılış
gayesine uygun bir yaşam tarzı için tabiattan kopmaması gerekir. Şüphesiz öykülerdeki „tabiata gel” çağrısı bir
anlamda modernizmin çocuklarına “kendine gel” çağrısıdır. Kitaba, Tanrı‟ya dön uyarısıdır. Tanrının yarattığı
uyuma dön çığlığı. …tabiattaki sükun içerisindeki uyuma, süreklilik ve canlılığa dikkat çekilir. Her canlı
Allah‟ın kendisine çizdiği kaderi yaşar. Hiçbir şey rastlantı değildir ve oyunda rolleri, hakları vardır. Aslolan
bütün bunları görecek göze, duyacak kulağa sahip olmaktır ” (Tosun 2004: 61-62).
12
Zamanı tabiata, tabiattaki düzene göre yorumlama Mustafa Kutlu'nun yalnız Beyhude Ömrüm gibi karakterleri
tabiat içinde yaşayan hikâyeler için değil, Rüzgarlı Pazar, Zafer Yahut Hiç vb. karakterlerin tabiattan kopmaya
başlamış/kopmuş şehir hayatında yaşadığı hikâyeler için de söz konusudur.

�15
Çelik, Ahmet (2004), “Birey ve Toplumun Islahı Açısından Kur'an Kıssaları”
Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, ss.54-87.
Demir, Yavuz (2011), “Fotoğrafta Biri Var Hikâyesinde Bakış Açısı Tekniği”, Hayat
Böyledir İşte Fakat Hikâye, Ankara: Hece Yayınları.
Gökyay, Orhan Şaik (2006), Dede Korkut Hikâyeleri, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Kuran-ı Kerim, (Elmalılı Hamdi Yazır) Huzur Yayınevi.
Parla, Jale (2000), Don Kişot’tan Bugüne Roman, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tekin, Mehmet (2004), Roman Sanatı, İstanbul: Ötüken Yayınları.
Tosun, Necip (2004), Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu, İstanbul: Dergâh
Yayınları.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11874">
                <text>2219</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11875">
                <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11876">
                <text>YILDIZ, Alpay Doğan </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11877">
                <text>Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.  ÖZET  Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11878">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11879">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11880">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11881">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="602" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="596">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/bac98ba7709ea5a4c54c3e4de89d18d8.pdf</src>
        <authentication>3827546decff09871992215214be19f9</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="4721">
                    <text>BİLDİRİ ÖZETLERİ - UTEK 2014

and partly with full of didactic features were written generally in an artistic
style because they narrated miracle of mi’râc. Kerkükî Abdüssettâr Efendi
(1858-1932) also wrote a Mi’râciyye in poetry form of tercî-i bend. It’s chorus
verse is below: Rûz u şeb zikr-i lisânımdır salât ile selâm Ol mübârek rûhuna
ey Hazret-i fahrü’l-enâm In this mi’râciyye, the poet expressed his deep love
and affection to the Prophet Muhammad in a sincere, enthusiastic and lyric
way. In this paper, some information about mi’râciyye as a genre, the place of
mi’râciyye in Turkish Literature, its historical development and some major
mi’râciyye in Turkish literature will be given. After that, author’s life will be
mentioned, his Mi’râciyye, which hasn’t been emphasized before, will be
examined in terms of form and content and its transcript and translation into
modern-day Turkish will be provided.

MUSTAFA KUTLU’NUN ZAFER YAHUT HİÇ HİKÂYESİNDE
ANLATIM TEKNİKLERİ VE TEMATİK UNSURLAR AÇISINDAN
BİR BAKIŞ
Lale QASIMOVA
Qafqaz Üniversitesi / Azerbaycan
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Zafer yahut Hiç, hikâye.
ÖZET
Yazı hayatına 1970’li yılların başında katılan Mustafa Kutlu, Türk
hikâyeciliğinde kendine özgü bir yere sahiptir. Kutlu, anlatımda geleneğe
yönelmiş, böylece de gelenekle modern hikâye tarzının sentezine ulaşarak,
yeni ve farklı bir hikâye tarzı geliştirmiştir. Bugün “yaşayan mektep” olarak
bilinen Kutlu’nun şimdiye kadar yirmi hikâye kitabı çıkmıştır. Bu hikâyeler
anlatım tarzı, şekil, muhteva bakımından gösterdikleri değişiklikler dikkate
alınarak araştırmacılar tarafından çeşitli biçimde dönemlere ayrılarak
incelenmiştir. Çalışmada bahsettiğimiz Zafer yahut Hiç hikâyesi, 2000
yılından itibaren Uzun Hikâye kitabıyla başlatılan son döneme girer. Dönemin
genel hususiyetlerini yansıtan hikâye, burada olay örgüsü, konular, kişiler,
zaman, mekân, bakış açısı ve anlatıcı bakımından incelemeye tabi tutulmuştur.

43

�BİLDİRİ ÖZETLERİ - UTEK 2014

ABSTRACT
Mustafa Kutlu, who has begun his creative activity in 1970 has got special
place in the Turkish story writing. He created new and different method of
narration in his story writing combining modern and traditional methods
altogether. Kutlu who has been known with his “Live School” published 20
story books. The stories had been studied by different researchers on the basis
of the method of narration, style and plot in different periods. Moreover the
classifications of his stories haven’t been differed greatly. The story of “Zafer
yahut Hiç” (“Victory or Nothing”) belongs to the book of “The Long Stories”
beginning from 2000 years. The story which reflected general feature of the
century has been analyzed from the view point of theme, character, time,
setting, view point.

GAZÂYÎ-İ BOSNAVÎ’NİN MAKSAD-I AKSÂ ADLI ESERİ
Muhittin ELIAÇIK
Kırıkkale Üniversitesi, Kırıkkale / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna, Yayçe, Gazâyî, Maksad-ı Aksâ.
ÖZET
Gazâyî-i Bosnavî’nin künyesi “İbni Hasan Dede Şa’bân Gazâyî el-Bosnavî elYayçevî olup, şair kimliğiyle Gazâyî olarak şöhret bulmuştur. Mensup olduğu
yer Bosna, oturduğu yer ise Yayçe (Jajce)’dir. Yayçe, bugün Bosna-Hersek
merkezinde Vrbas nehrinin kenarında, Banya Luka, Mrkonjiç Grad ve Donji
Vakuf yollarının kesişim noktasında bir yerleşim yeridir. Gazâyî-i Bosnavî,
1022/1613 tarihinde Kanice ve çevresine kadı olmuş ve buranın gazilerini
ibadete düşkün dindar insanlar görerek bir ilmihal ve va’z u nasihat kitabı
yazmak istemiştir. Ancak, içine bir şeyhe bağlanmanın gerekliliği doğmuş ve
o sırada tarikat halifesi olarak Leskofça’dan Peçuy’a gelip yerleşmiş bulunan
Halvetî şeyhlerinden Şeyh Hasan Efendi’nin manevi terbiyesine girmiştir.
Arkadaşlarıyla birlikte bu şeyhe bağlanan Gazâyî insanlara faydalı olmak için
Maveraünnehrli ünlü velîlerden Aziz bin Muhammed Nesefî (ö.1300)‘nin
44

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4713">
                <text>2711</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4714">
                <text>MUSTAFA KUTLU’NUN ZAFER YAHUT HİÇ HİKÂYESİNDE  ANLATIM TEKNİKLERİ VE TEMATİK UNSURLAR AÇISINDAN  BİR BAKIŞ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4715">
                <text>QASIMOVA, Lale</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4716">
                <text>Yazı hayatına 1970’li yılların başında katılan Mustafa Kutlu, Türk  hikâyeciliğinde kendine özgü bir yere sahiptir. Kutlu, anlatımda geleneğe  yönelmiş, böylece de gelenekle modern hikâye tarzının sentezine ulaşarak,  yeni ve farklı bir hikâye tarzı geliştirmiştir. Bugün “yaşayan mektep” olarak  bilinen Kutlu’nun şimdiye kadar yirmi hikâye kitabı çıkmıştır. Bu hikâyeler  anlatım tarzı, şekil, muhteva bakımından gösterdikleri değişiklikler dikkate  alınarak araştırmacılar tarafından çeşitli biçimde dönemlere ayrılarak  incelenmiştir. Çalışmada bahsettiğimiz Zafer yahut Hiç hikâyesi, 2000  yılından itibaren Uzun Hikâye kitabıyla başlatılan son döneme girer. Dönemin  genel hususiyetlerini yansıtan hikâye, burada olay örgüsü, konular, kişiler,  zaman, mekân, bakış açısı ve anlatıcı bakımından incelemeye tabi tutulmuştur. ABSTRACT  Mustafa Kutlu, who has begun his creative activity in 1970 has got special  place in the Turkish story writing. He created new and different method of  narration in his story writing combining modern and traditional methods  altogether. Kutlu who has been known with his “Live School” published 20  story books. The stories had been studied by different researchers on the basis  of the method of narration, style and plot in different periods. Moreover the  classifications of his stories haven’t been differed greatly. The story of “Zafer  yahut Hiç” (“Victory or Nothing”) belongs to the book of “The Long Stories”  beginning from 2000 years. The story which reflected general feature of the  century has been analyzed from the view point of theme, character, time,  setting, view point.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4717">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4718">
                <text>2014-05-23</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4719">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="4720">
                <text>ISSN 2303-582X     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="75">
        <name>P Philology. Linguistics,PA Classical philology,PI Oriental languages and literatures,PN Literature (General)</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="3604" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="4446">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/52dc124399ed7c9054aa82d13da645e8.pdf</src>
        <authentication>011bc4e6c80906e3f6e154d54afe17f0</authentication>
      </file>
    </fileContainer>
    <collection collectionId="6">
      <elementSetContainer>
        <elementSet elementSetId="1">
          <name>Dublin Core</name>
          <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
          <elementContainer>
            <element elementId="50">
              <name>Title</name>
              <description>A name given to the resource</description>
              <elementTextContainer>
                <elementText elementTextId="26877">
                  <text>IT Senior Design Projects</text>
                </elementText>
              </elementTextContainer>
            </element>
            <element elementId="41">
              <name>Description</name>
              <description>An account of the resource</description>
              <elementTextContainer>
                <elementText elementTextId="26878">
                  <text>The IT Senior Design Projects (SDPs) category showcases innovative and practical final-year capstone projects developed by undergraduate and graduate students in the field of Information Technology. These projects represent the culmination of students' academic and technical expertise, demonstrating their ability to solve real-world problems through software and hardware solutions.</text>
                </elementText>
              </elementTextContainer>
            </element>
          </elementContainer>
        </elementSet>
      </elementSetContainer>
    </collection>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="27101">
                <text>MY WALLET - AI-BASED PERSONAL FINANCE MANAGER&#13;
</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="27102">
                <text>Samira Zeba</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="27103">
                <text>In the contemporary financial landscape, many individuals face significant challenges in effectively managing their personal finances. The proliferation of digital transactions often leads to difficulties in comprehensively tracking expenditures, accurately categorizing spending, establishing realistic saving goals, and gaining a clear, consolidated financial overview. This lack of intelligent and streamlined solutions can result in financial oversight, missed opportunities for savings, and increased personal financial stress. &#13;
&#13;
The main intention of "My Wallet - AI-Based Personal Finance Manager" is to make personal finance management simpler, less time-consuming, and more insightful for every user.&#13;
"My Wallet" is a web-based system designed to empower users with an intuitive and intelligent platform for financial control. This system enables individuals to efficiently manage their transactions, track income and expenses, set and monitor saving goals, and maintain a clear overview of their financial health. Key functionalities include secure user authentication, comprehensive transaction management (both manual entry and automated parsing from uploaded bank statements), and dedicated sections for incomes, expenses, upcoming bills, and saving goals. A distinctive feature of this application is its integration of Artificial Intelligence, which intelligently categorizes transactions, detects beneficiaries from bank statement data, and generates personalized saving plans based on user-defined objectives. While designed for ease of use and intuitive navigation, the application&#13;
incorporates relatively complex AI algorithms and data processing logic beneath its user-friendly interface.&#13;
</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="27104">
                <text>personal finance management, artificial intelligence, web application, financial tracking, saving goals&#13;
</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="145">
        <name>AI</name>
      </tag>
      <tag tagId="103">
        <name>sdp</name>
      </tag>
      <tag tagId="104">
        <name>software engineering</name>
      </tag>
      <tag tagId="120">
        <name>transaction</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="945" public="1" featured="0">
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7563">
                <text>3514</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7564">
                <text>MYTHS AND IMAGINATION AS THE CORE OF SOCIAL AND INDIVIDUAL EXISTENCE IN CERVANTES’ D ON QU I X O T E AND YAŞAR KEMAL’S TRILOGY T H E O T H ER F A C E O F T H E M O U N T A I N</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7565">
                <text>Günaydin, Neslihan</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7566">
                <text>Myths can play the role of liberator to free individuals from the repression and the feelings of helplessness in the face of strict social rules, customs, and mores. It may not be possible to lead a satisfying life under the overwhelming burden of social facts and realities. As individuals want to be alienated or distanced from the painful effects of social experiences and realities, they resort to the hypnotizing influence of myths that alleviatestheir individual and social problems. In Cervantes’ Don Quixote andYaşar Kemal’sIron Earth, Copper Sky and The Undying Grass it is possible to witness how imagination shapes human behaviors and subverts social taboos. The creation of another imaginary world reflects a desire to escape from the delayed confrontation with unwanted social facts. Individuals console themselves and reinforce their hopes by myths, folk tales, and false stories. In all three novels, social and individual freedom and responsibility outweigh restrictive conventional rules and boundaries in society by transcending time and space. Imagination seems to be the only way of liberation from social and personal depression.Both Yaşar Kemal and Cervantes bear the moral discipline to expose their societies through extravagantly insane characters. Don Quixote is trapped in society and its institutions. He fights against institutionalized society through his imagination, just as Kemal’s villagers desperately create stories and believe in themto avoid their oppressive living conditions under the control of domineering people such as Adil and Sefer in The Undying Grass and Iron Earth, Copper Sky.Therefore the aim of this paper is to explore the effects of myths and imagination upon human behaviors in Cervantes’Don Quixote and Kemal’sIron Earth, Copper Sky and The Undying Grass, which are existentialist works centered on individual and social freedom.    Keywords: myths, imagination, dreams, freedom, reality, existentialist, institutionalized, life, death</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7567">
                <text>2014</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="7568">
                <text>Conference or Workshop Item
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
    <tagContainer>
      <tag tagId="18">
        <name>PE English</name>
      </tag>
    </tagContainer>
  </item>
  <item itemId="1441" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1840">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/40903ad25bde0145441b743e9ff08ba8.docx</src>
        <authentication>f8e4d64ed13a20bc79b36b991da34c2a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1841">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c0143d7e0394e7c787613e9178d4b1c0.pdf</src>
        <authentication>e262e57329fad1b5cf4cd1b5d93afe0c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11504">
                    <text>NÂ’İLÎ’NİN “ANDELÎB” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ VE TEMATİK AÇIDAN
İNCELENMESİ
Ali Rıza ÖZUYGUN-Mustafa KÖKLÜ
International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü, Saraybosna /
Bosna Hersek
Anahtar Kelimeler: Nâ’ilî, Gazel, Andelîb, Şerh, Tema.
ÖZET
Bu çalışmanın amacını, 17. yüzyıl divan şairlerinden Nâ’ilî’nin “andelîb” adlı gazelinin
tematik açıdan incelenmesi oluşturmaktadır. Gazel, öncelikle klasik şerh metodu ile şerh
edilecek, ardından da aynı temanın şaire özgün yanları ele alınacaktır. Divan şiirini anlamak için
şiirde kullanılan mazmunlar, temalar hakkında az çok fikir sahibi olmak gerekmektedir. Tabi
bunun yanında şairin hayatını, ruh dünyasını bilmek de faydalı olacaktır. Bu yüzden şairin edebi
kişiliği ve sanatı hakkında da bilgi verilecektir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1842">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/76c47901b6ea074cbecde51c8029c422.docx</src>
        <authentication>45360f100663e9e48f3e81881714cd85</authentication>
      </file>
      <file fileId="1843">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/dc8e9ed93170f54aab63776c2af38e48.pdf</src>
        <authentication>6efc3250eadcfea88458d1cd026523b4</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11505">
                    <text>NÂİLÎ’NİN “ANDELÎB” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ VE TEMATİK AÇIDAN
İNCELENMESİ
Ali Rıza ÖZUYGUN1
Mustafa KÖKLÜ2

Özet
Bu çalışmanın amacını, 17. yüzyıl divan şairlerinden Nâ’ilî’nin “andelîb” redifli gazelinin
tematik açıdan incelenmesi oluşturmaktadır. Divan şiirini anlamak için şiirde kullanılan
mazmunlar, temalar hakkında az çok fikir sahibi olmak gerekmektedir. Tabi bunun yanında
şairin hayatını, ruh dünyasını bilmek de faydalı olacaktır. Bu yüzden şairin edebi kişiliği ve
sanatı hakkında da bilgi verilecektir. Daha sonra gazel, klasik şerh metodu ile şerh edilecek,
ardından da aynı temanın şaire özgü yanları üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Nâ’ilî, Gazel, Andelîb, Şerh, Tema

NÂ’İLÎ's LYRIC POEM “ANDELÎB” COMMENTARY and THEMATIC
EXAMİNATİON of GHAZAL
Abstract
The aim of this study is thematic examination of 17th century divan poet Nâ’ilî’s lyric
poem “andelib”. In order to understand divan poetry, one should have a basic understanding of
the imagery and themes used in the poem. In addition, being acquainted with the biography and
spiritual life of the poet would help understanding the poem. For this reason, information on the
literary profile and art of the poet will be provided as well. Following that, the ghazal will be
expounded on using classical commentary method and the features of the same theme, peculiar
to the poet, will be discussed.
Key Words: Nâilî, Ghazel, Andelîb, Commentary, Theme

1
2

Yard. Doç Dr., International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü
Yüksek Lisans Öğrencisi, International Burch University, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü

�Giriş
Nâ’ilî, 17. yüzyıl divan şiirinin ve sebk-i Hindî üslûbunun önemli isimlerinden biridir.
Hayatı hakkında bilinenler azdır. İstanbullu olup asıl adı Mustafa’dır. 19. yüzyıl Encümen-i
Şuarâ şâirlerinden Manastırlı Sâlih Nâilî ile karıştırılmaması için Tanzimattan sonra Kadim sıfatı
ile anılır (İpekten, 2007a). Babası Maden Kalemi kâtiplerinden Pîrî Halîfe’dir. Bu yüzden
“Pîrîzâde” olarak da bilinir. Kendisi de hayatta iken maden kâtipliği görevini yapmıştır.
Sadrazam Fazıl Ahmed Paşa tarafından bilinmeyen bir nedenden ötürü Edirne’ye sürgün
edilmiştir. Özellikle hayatının son yılları sıkıntı içinde geçen şâir, ölümünden kısa bir süre önce
doğup büyüdüğü İstanbul’a dönmüş ve 1666 yılında burada ölmüştür (Mengi 2005: 188).
Öğrenim derecesi bilinmemekle birlikte, şiirlerinden iyi bir eğitim aldığı anlaşılan şâirin
divanından başka bir eseri yoktur. Genç yaşta anne ve babasını kaybeden şâirin bir kardeşi
olduğu onun ölümü üzerine yazdığı mersiyeden anlaşılmaktadır (DVİA, 1996). Ailesini genç
yaşta kaybetmesi, yaşadığı maddi ve manevî sıkıntılar, kıymetinin bilinmemesi, dünya
nimetlerinden yeteri kadar istifade edememesi onu bir çeşit yalnızlığa ve karamsarlığa itmiş,
mensup olduğu Halvetî tarikatında teselli aramıştır. Onun şiirlerinde yaşadığı üzücü olayların
tesirlerini ve devrin özelliklerini görmek mümkündür.
Yaşadığı devrin gazel ustalarından sayılan Nâilî, şiirde yeni bir çığır açmıştır. Şiirleri
hayal bakımından oldukça zengin, süslü ve gösterişlidir. Yabancı kelimeler, uzun tamlamalar,
yeni mazmunlar şiirlerinde sıkça görülür. En çok kullandığı edebî sanatlar mübalağa, telmih ve
tezat sanatlarıdır. Onun şiirlerinde ince ve derin mâna sözden çok daha önemlidir. Bu yüzden
şiirlerinin ilk bakışta anlaşılması zordur. Az sözle çok şey anlatmayı amaçlamıştır. Tasavvuf,
şiirlerinde oldukça önemli bir unsurdur. Bu özellikler aslında sebk-i Hindî tarzını benimseyen
şâirlerin ortak özellikleridir (İpekten, 2007b).
Sebk-i Hindî, 17. yüzyılın önde gelen şâirlerinin benimsediği edebî akımın adıdır. Sebk,
edebiyatta kelime anlamı itibariyle “ibârenin tarz ve tertîbi” demektir. Hint tarzı ya da Hint
üslûbu anlamına da gelir. İran’da ortaya çıkan, daha sonra Hindistan’da yine İranlı şâirler
tarafından geliştirilen bu akım, bütün özellikleri ile edebiyatımızda da görülür. Özellikle 17.
yüzyılın önde gelen şâirleri bu akımdan etkilenmişlerdir (Mengi 2005: 180). Bu üslûbun belli
başlı özelliklerini maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:
1.
2.
3.
4.
5.
6.

Mânâ, incelik ve derinliğiyle öne çıkmıştır. Söz, ikinci planda kalmıştır.
Hayal unsuru önem kazanmış bu da şiirin anlaşılmasını güçleştirmiştir.
İnsan ruhunun çektiği acılar ve ıstıraplar şiirin konusu olmuştur.
Mübalağa ve tezâd sanatı çok kullanılmıştır.
Daha önce kullanılmayan yeni mazmunlar ve uzun tamlamalar ortaya çıkmıştır.
Şiirde tasavvufa önemli ölçüde yer verilmiştir (İpekten 2007: 62-67).

�1. Şiirin Günümüz Türkçesine Çevirisi ve Şerhi
Şiirin şerhine ve tematik açıdan incelenmesine geçmeden önce, şiiri bir bütün olarak
vermek ve görsel açıdan incelemek faydalı olacaktır:3
- -./-.-./.--./-.Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâra baktı bir güle zâr oldu andelîb
Şehnâme-hânlık eyledi Keyhusrev-i güle
Destân-serâ-yı sebz ü bahâr oldu andelîb
Feryâda başladı yine her perri hârdan
Dîvân-serâ-yı gülde hezâr oldu andelîb
Gül gördü pâre pâre ciger gonca gark-ı hûn
Memnûn-ı zahm-ı hancer-i hâr oldu andelîb
Ey Nâilî vedâ’-ı gül ü bâğ u râğ idüp
Mehcûr-ı yâr u dâr u diyâr oldu andelîb
Bu şiir aruzun Muzârî bahrinin “mef’ûlü fâ’ilâtü mefâ’îlü fâilün” kalıbıyla yazılmıştır.
Türk şiirinde en çok kullanılan kalıplardan biridir. Konu bütünlüğü olduğu için “yek-âhenk” bir
gazeldir. Şiirin redifi “oldu andelîb”dir. Şâir bizi andelîb’in etrafında dolaştırır. Yani şiirin
çerçevesini andelîb çizer. Gazel beş beyitten oluşur. Türk edebiyatında gazeller 5-15 beyit
arasında değişir. İlk yüzyıllarda 15’e hatta daha yukarılara çıkan beyit sayısı, yüzyıllar geçtikçe,
17. yüzyılda olduğu gibi, 5 beyte kadar düşer. (İpekten 2004: 19-23).
1. beyit:
Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâra baktı bir güle zâr oldu andelîb
“Gül dikene düştü, bülbülün göğsü yaralandı. Bülbül bir dikene bir de güle baktı ve sonra
ağladı.”
Burada Türk ve İran şâirlerinin en çok kullandığı mazmunlardan biri karşımıza
çıkmaktadır: Gül ve bülbül. Farsçada genel anlamıyla “çiçek” demek olan gül, çok eski
zamanlardan beri kullanılan motiflerden biridir. Güzel kokusu, hoş görüntüsü ve çeşitli
vasıflarıyla birlikte “çiçeklerin sultanı” kabul edilen gül, daha çok sevgiliyi sembolize eder.
Edebiyatta açılmamış (gonca) ve açılmış şekliyle karşımıza çıkar. Tasavvufta gonca hali
vahdetin; açılmış hali ise kesretin simgesi olarak kabul edilir. Gonca sırrını saklayan bir âşık gibi
3

Gazelin metni ve şerhi için www.simgesiir.wordpress.com adresli çalışma esas alınmış ve bazı kişisel tercihlerde ve
eklemelerde bulunulmuştur.

�kapalıdır. Bu yüzden el değmemiş, iffetinden kimsenin şüphe etmediği bir mâşuktur. Gül ise,
açılmış şekliyle, her şeyi ortada, hafifmeşrep, pazarda satılan, elden ele dolaşan bir metâdır. Gül
nazlıdır, vefâsızdır, zâlimdir. Bülbülün feryatlarını duymaz, görmezden gelir (DVİA, 1996).
Arapçada “andelîb”; Farsçada “hezâr” demek olan bülbül, sesinin güzelliği ve âşık
sıfatıyla Doğu edebiyatlarında en çok karşımıza çıkan kuş türüdür. Gül mevsiminde daha bir
canlı öttüğünden gül ile arasında hayâlî bir aşk olduğuna inanılır. Bülbül diğer kuşların aksine
gece de öter. Yuvasını sık yapraklı ve dallı ağaçlara yapar. Böyle yerlere yılanlar kolay
çıkamazlar (Kurnaz 2009: 102).
Birinci mısradaki “gül hâra düştü” cümlesi üzerinde özellikle durmak gerekmektedir. Kış
mevsiminde yapraklarını döken gül, baharın gelişiyle birlikte tekrar canlanır, yeşillenir ve çiçek
açar. Bu yüzden baharın bir adı da gül mevsimidir. Oysa gül dikenlerini yaz-kış üzerinde saklar.
Gülün hâra düşmesi, güzelliğini yitirmesine, kış mevsimine, ayrılığa, dikenlerle baş başa
kalmasına işaret etmektedir. Buradaki “düştü” fiili üzerinde de durmak gerekmektedir.
“Düşmek” kelimesi güncel Türkçe sözlükte otuz iki farklı anlamda kullanılmıştır (Türkçe
Sözlük, 2005). “Bulunduğu, tutunduğu yerden ayrılarak aşağıya düşmek, kötü bir duruma mâruz
kalmak, bayağılaşmak, aşırı ilgi veya sevgi göstermek” bu anlamlardan bazılarıdır. Bülbül, o
güzeller güzeli gülün dikenler arasındaki halini görünce sînesi figâr olmaktadır. Gülün
talihsizliğine, kıymetinin bilinmeyişine ağlamaktadır. Ya da artık dikenlerle düşüp kalkmasına,
ele ayağa düşmesine üzülmektedir. Her iki anlamı da çıkarmak mümkündür.
“Hâr” diken demektir. Âşık-mâşuk-rakîb zincirinin üçüncü halkasıdır. Yani bülbül,
sevdiği gülün, rakîbi dikenlerle düşüp kalktığını görünce sine-figâr olmakta, zâr olmaktadır.
Bülbülün divan şiirindeki bir diğer sıfatı da “zâr” yani ağlayıp inleyendir. Ağlamak, inlemek,
sinesini dağlamak insana özgü vasıflar olduğu için beyitteki teşhis sanatı açıktır. Ayrıca “l” ve
“r” seslerinin aliterasyonu da söz konusudur.
2. beyit:
Şehnâme-hânlık eyledi Keyhusrev-i güle
Destân-serâ-yı sebz ü bahâr oldu andelîb
“Bülbül, gül Keyhusrevin’e Şehnâme okudu. Baharın yeşilliğini, güzelliğini hikâye etti”
Keyhusrev, Keykâvus’un torunu, Siyâvuş’un oğlu olan İran hükümdarıdır. Şehnâme de
İran şâirlerinden Firdevsî’nin 60 bin beyitlik meşhur mesnevîsinin adıdır. Bülbül, Keyhusrev’in
yani hükümdar olan gülün karşısına geçerek ona mesnevî okumakta, baharın yeşilliğinden
bahsetmektedir. Tıpkı günümüzdeki mevlidhânlar, gazelhânlar gibi.
Beyitte yine karşımıza çıkan teşhis sanatının yanında, bülbüle konuşma özelliği verildiği
için intak sanatına da başvurulmuştur. Bülbül, hükümdarın karşısında mesnevî okuyan bir
“Şehnâme-hân”dır. Ayrıca gül hükümdara; bülbül de mesnevîhâna benzetildiği için teşbîh sanatı
da göze çarpmaktadır.

�3. beyit:
Feryâda başladı yine her perri hârdan
Dîvân-serâ-yı gülde hezâr oldu andelîb
“Bülbülün her kanadı dikenler yüzünden feryâda başladı. Bülbül, güle dîvân okurken bin
parça oldu.”
Bülbülün güle yaklaşmasını önleyen en büyük ve tek engel “hâr” yani dikendir. Diken,
divan şiirinde rakîbin karşılığıdır. Ancak bülbül gülün hatırı için dikeni de hoş görmektedir.
“Gülü sevdiği için dikenine katlanmaktadır.” Âşık ile mâşuk arasına aşılmaz bir duvar ören
dikenin belki de tek faydası güle bugünkü rengini kazandırmasıdır. Efsaneye göre ilk önceleri
rengi kırmızı olmayan gül, bülbüle hiç yüz vermez. Bülbülün, etrafında kanat çırpmalarına, ah
edip yalvarmalarına aldırış etmez. Bu ayrılığa dayanamayan bülbül, bir gün her şeyi göze alarak
gider kendini ateşe atan pervâne gibi dikenlerin arasına dalar. Sevgiliye kavuşmaya kavuşur ama
bu da onun sonu olmuştur. Göğsüne batan dikenlerden süzülen kanlar gülün dibine dökülür ve
yavaş yavaş gülün damarlarına, yapraklarına doğru yayılır. O günden sonra gül kan rengine
bürünür (DVİS, 1996).
Bülbülün iki kanadı vardır. Birinci mısradaki “her” kelimesi zâhiren bu iki kanadın
dikenler yüzünden feryâd ettiğini bize göstersede sebk-i Hindî üslûbunun tipik özelliği ve şâirin
mânâya öncelik vermesi, az sözle çok şey anlatmak istemesi bizi bununla sınırlandırmamakta
biraz daha derinlere götürmektedir. Buradaki kanattan kasıt, bülbülün kanadındaki tüylerdir.
Yani bülbül acısını sadece sinesinde yaşamamakta, diliyle terennüm etmemektedir. Onun acısına
vücudundaki canlı-cansız bütün uzuvlar şâhit olmakta, iştirâk etmektedir. Burada sebk-i Hindî
üslûbunun çok kullandığı edebî sanatlardan mübalağa sanatı karşımıza çıkmaktadır.
Bir anlamı “bülbül” olan “hezâr” kelimesinin bir diğer anlamı da “bin” demektir. Bülbül,
güle dîvân okurken bin parçaya bölünmüştür. Ya da her bir parçası bir bülbül olup gülün önünde
dîvân okuyan, bin kişiden oluşan bir topluluğa dönüşmüştür. Görüldüğü gibi şiir aklın sınırlarını
zorlamakta, şâir bizi amacına doğru ulaştırmaktadır. Burada da yine teşhis ve intak sanatları
karşımıza çıkar.

4. beyit:
Gül gördü pâre pâre ciger gonca gark-ı hûn
Memnûn-ı zahm-ı hancer-i hâr oldu andelîb
“Gül, goncanın ciğer gibi parça parça olup kana bağulduğunu gördü. Bülbül diken
hançerinin açtığı yaradan memnun oldu.”
Yukarıdaki hikâyede zikredildiği gibi bülbül, güle kavuşmak için gülün etrafında
dönerken dikenlerin hücumuna maruz kalıyor ve sinesi parçalanıyor. Buna şâhit olan gonca, içi
parça parça olmuş bir ciğer gibi kana boğuluyor. Gonca “pâk-dâmen”; gül “şâhid-i bâzâr”dır.

�Gonca merhametli; gül ise zâlimdir. Tasavvufta gonca vahdeti; gül kesreti temsil eder. Burada
goncanın içinin, içi parça parça olmuş, kana boğulmuş ciğere benzetilmesi mânidardır. Zira ciğer
vücudun kan dolaşımı için çok önemli bir organdır ve onun işlevini yitirmesi hayatın sonu
anlamına gelir. “Ciger pâre pâre olmak” yani “ciğeri parçalanmak” deyimi de bizde “gördüğü bir
durum karşısında çok üzülmek, çok acımak” anlamlarına gelir. Şair burada aynı zamanda tezâd
sanatına da başvurrmuştur. Gonca, bülbülün göğsüne saplanan dikenlerden dolayı çok üzülür ve
pâre pâre olmuş ciğer gibi kana bulanır. Buna karşılık bülbül ise göğsüne batan dikenlerden
oldukça memnûndur.
Burada da gül-bülbül ilişkisi devam etmekte, teşbîh sanatına başvurulmaktadır. Gülün
hançerlerinden yani dikenlerinden göğsü yaralanan bülbül, bu yaralardan memnûn olmaktadır.
Çünkü bir kere sevmiştir, bir kere deryâ-yı aşka düşmüştür. Artık elinden bir şey gelmez. Reh-i
aşkta başına gelecek olan her şeyi kabullenmiştir. Yaralansada, ölsede onun için farketmez.
Yeter ki sevgiliden cüdâ olmasın.
5. beyit:
Ey Nâilî vedâ’-ı gül ü bâğ u râğ idüp
Mehcûr-ı yâr u dâr u diyâr oldu andelîb
“Ey Nâ’ilî! Bülbül güle, bağa, bahçeye veda edip sevgiliden, yurdundan ve ülkesinden
uzaklaştı.”
Bu ezelî ve ebedî rekâbette müsbet bir sonuç alamayan bülbül çâreyi çekip gitmekte
bulmuştur. Bu bir bakıma da yenilgiye rızanın emâresidir. Bülbül sadece sevgilisinden değil
yurdundan, yuvasından da ayrılmaya karar vermiştir. Madem ki bu kadar yakındayken
sevgilisine kavuşamıyor öyleyse yakınlığın yakıcılığına daha fazla tahammül etmeye gerek
yoktur. O teselliyi bir başka yurtta bir başka yuvada arayacaktır. Ama ne yapsa bu aşk-ı ateşten
kurtulamayacaktır. Bülbülün bu seçimi bir bakıma irâdîdir. Bülbül kalıp, gülün dikenleriyle
memnûn olmaktansa uzaklara gidip ayrılık aşkıyla ıstırap çekmeyi tercih etmiştir. Zira şâir
bunun böyle olmasını istemektedir. Çünkü sebk-i Hindî üslûbunun temelinde insanın çektiği
acılar ve ıstıraplar vardır. Şiirin geneline baktığımız zaman da yoğun bir ıstırap duygusuyla karşı
karşıya kalırız. Bu son beyitte de yine teşhîs ve intâk sanatları karşımıza çıkar.

2. Şiirin Tematik Açıdan İncelenmesi
Şiirde iki önemli tema vardır: Aşk ve Istırap. Aşk; eski şiirde ve yeni şiirde, doğulu
eserlerde ve batılı eserlerde, geçmişte ve günümüzde en çok kullanılan temalardan biridir ve öyle
olmaya da devam edecektir. Çünkü insanı en çok etkileyen, onu sıhhatli iken hasta, sultan iken
gedâ eden en büyük duygu aşktır. Bir diğer anlamıyla “aşırı sevgi, bağlılık, düşkünlük” demek
olan aşk, dîvân şiirinin olmazsa olmaz bir temasıdır. Cinsellikten uzak, tek taraflı olan bu duygu,
âşık ve mâşuk ikilemesinde daha çok mâşuğu alakadar eder. Onun bütün benliğini ele geçirir ve
irâdeye dâir hiçbir şey bırakmaz. Bu bağlılık mâşuğu ölüme kadar götürür. Mutasavvıflar aşkı
mecazî ve İlâhî olmak üzere ikiye ayırırlar. Mecâzî aşk, İlâhî aşka ulaşmak için bir merdiven, bir

�vasıtadır. Gâye değildir. Mecâzî aşk olmadan da İlâhî aşka ulaşmak mümkündür (Pala 2004: 3839). Bu şiirde Nâ’ilî, dîvân edebiyatının en önemli teması olan aşkı, yine en çok kullanılan
mazmunlardan biri olan gül-bülbül ile sebk-i Hindî üslûbunun bütün özelliklerini kullanarak
anlatmaya çalışmıştır.
Şiirde görülen bir başka tema da ıstıraptır. Istırap, şiirde aşk kadar belki de ondan daha
baskın bir tema olarak karşımıza çıkar. Istırap şiirin her beytine yoğun bir şekilde sirâyet
etmiştir. Şâir, bizi âdetâ ıstırapın yamaçlarında dolaştırır. Bunun böyle olması bir bakıma
doğaldır. Çünkü ıstırap sebk-i Hindî üslûbunda şâirlerin sıkça kullandıkları bir temadır. Bu şiirde
de Nâ’ilî ilk beyitten son beyite kadar bu duyguya temas etmiştir. Sondan bir önceki beyitte
bülbüle biraz nefes aldıran, onu hancer-i hâr ile memnûn eden şâir, âdetâ bu memnûniyeti
kıskanır gibi son beyitte bülbüle “vedâ-ı yâr u bâğ u diyâr” ettirip bu ıstırapın devam etmesini
istemektedir.

Sonuç
Nâ’ilî, hiç şüphesiz, yaşadığı devrin gazel üstadlarından birisidir. Sebk-i Hindî üslûbunun
da en önemli ve en başarılı temsilcisidir. Şiirlerinde görülen ıstırap, rûhî sancılar, can kuşunun
ten kafesinde sıkışması gibi tasavvufî unsurlar mensûbu olduğu edebî akımın getirisi olmakla
birlikte şairin yaşantısıyla da doğrudan alakalıdır.
Istırapın, bu üslûbun temel özelliği olduğu doğrudur. Ama bununla birlikte devrin siyasî
ve sosyal olayları, şairin genç yaşta sevdiklerini kaybetmesi, yaşadığı ekonomik sıkıntılar, arzu
ettiği hayata bir türlü kavuşamaması, ömrünü fakr u zarûret içinde geçirmesi gibi sebepler onun
bir “ıstırap şairi” olmasına yardımcı olmuştur.
Derin ve girift mânâ, aşırı hayalcilik, süslü ve edebî dil, mübalağa ve tezâd sanatları,
uzun tamlamalar ve tasavvuf bu üslûbun diğer özellikleridir. Bu sıraladığımız özelliklerin hepsini
de şairin “andelîb” redifli gazelinde görmek mümkündür. Şair, sebk-i Hindî üslûbunun hemen
bütün özelliklerini bu şiirde başarılı bir şekilde kullanmıştır.

�Kaynakça
İpekten, H. (2007). Nâilî Hayatı Sanatı Eserleri. Ankara: Akçağ
İpekten, H. (2004). Eski Türk Edebiyatı. Nazım Şekilleri ve Aruz. İstanbul: Dergâh
Kocakaplan, İ. (2005). Açıklamalı Edebi Sanatlar. (4. Baskı). İstanbul: Türk Edebiyatı Vakfı
Kurnaz, C. (1996). Bülbül. Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. (6, 485-486). İstanbul: Türkiye
Diyânet Vakfı
Kurnaz, C. (1996). Gül. Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. (14, 219-222). İstanbul: Türkiye
Diyânet Vakfı
Mengi, Mine. (2005). Eski Türk Edebiyatı Tarihi. (11. Baskı). Ankara: Akçağ
Onay, A. T. (1996). Açıklamalı Divan Şiiri Sözlüğü. Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve
İzahı. Haz: Cemal Kurnaz. İstanbul: H Yayınları
Pala, İ. (2004). Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü. İstanbul: Kapı
Türkçe Sözlük (2005). Ankara: Türk Dİl Kurumu Yayınları
Yeşiloğlu, A. M. (1996). Nâilî. Diyânet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. (32, 315). İstanbul: Türkiye
Diyânet Vakfı
http://simgesiir.wordpress.com/2010/03/07/andelib-naili/

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11496">
                <text>2239</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11497">
                <text>NÂ’İLÎ’NİN “ANDELÎB” REDİFLİ GAZELİNİN ŞERHİ VE TEMATİK AÇIDAN İNCELENMESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11498">
                <text>Mustafa, Ali Rıza
KÖKLÜ, Mustafa </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11499">
                <text>Anahtar Kelimeler: Nâ’ilî, Gazel, Andelîb, Şerh, Tema. ÖZET  Bu çalışmanın amacını, 17. yüzyıl divan şairlerinden Nâ’ilî’nin “andelîb” adlı gazelinin tematik açıdan incelenmesi oluşturmaktadır. Gazel, öncelikle klasik şerh metodu ile şerh edilecek, ardından da aynı temanın şaire özgün yanları ele alınacaktır. Divan şiirini anlamak için şiirde kullanılan mazmunlar, temalar hakkında az çok fikir sahibi olmak gerekmektedir. Tabi bunun yanında şairin hayatını, ruh dünyasını bilmek de faydalı olacaktır. Bu yüzden şairin edebi kişiliği ve sanatı hakkında da bilgi verilecektir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11500">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11501">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11502">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11503">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
