<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=138&amp;sort_field=added" accessDate="2026-06-17T00:55:28+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>138</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1478" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1944">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9744ecf6b0403b2f4b8eaa4d1e211dd5.docx</src>
        <authentication>7df14a462b1042cd854b0b6f6d9ada10</authentication>
      </file>
      <file fileId="1945">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7aa2bb3f0f21201e5b4c8e3a7ad927a0.pdf</src>
        <authentication>866a04bb600bc9b4738d33747a819ef5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11852">
                    <text>AHİRET KÜLTÜRÜ
Nuri YAZICI
Bahçeşehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı.
ÖZET
Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı mekânlardır.
Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde söylenememiş
sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya şehir
merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir bakıma
hatıralarıyla iç içe yaşamıştır. Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün
toplumlarda aynı olduğu söylenemez; nitekim Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda
mezar geleneği ve buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden
çok farklıdır. Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir.
Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri üzerinde
durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya çalışılmıştır.
Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada farklılıkları ve ortak
yanları da böyle bir çalışma ile görülmüş ve âdeta bir gönül haritası ortaya çıkarılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1946">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0929a09f0e163e408e00896181a70692.pdf</src>
        <authentication>f25fccb8026596301bce2f5dc8767af0</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11853">
                    <text>AHİRET KÜLTÜRÜ
(Ünye mezarlıkları ve mezartaşları üzerine bir inceleme)
Nuri YAZICI1

Özet
Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı
mekânlardır. Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde
söylenememiş sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya
şehir merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir
bakıma hatıralarıyla iç içe yaşamıştır.
Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün toplumlarda aynı
olduğu söylenemez; nitekim, Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda mezar geleneği ve
buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden çok farklıdır..
Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir.
Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri
üzerinde durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya
çalışılmıştır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada
farklılıkları ve ortak yanları da böyle bir çalışma ile görülebilecek ve âdeta bir gönül haritası
ortaya çıkacaktır.
Anahtar kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı
AFTERLİFE CULTURE
(A review on the cemeteries and gravestones Ünye)
Abstract
Cemeteries are places where the beliefs and feelings of a society are reflected.
Unexpressed emotions, and unsaid words are used in the construction, decoration, and
inscriptions of the graves except the traditional ones. People continued to coexist with their
ancestors through the graves in their neighborhoods or city centers, in a way they lived
together with their memories.

1

Yrd.Doç.Dr., Bahçeşehir Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, nuri.unye@gmail.com

�This defined life style is not the same even for members of the same religious
communities; for example among various Muslim communities, the grave traditions and the
related art, literature, and decoration are very different from each other.
In this work, the Elmalık and Türbe cemeteries in district of Ünye have been
investigated. The focus has been on the characteristics of tombstones defining the deceased,
decorations and literary writings. It was attempted to describe the community life and their
perception of afterlife. This work will present the differences in the understanding of afterlife
of different nations having the same religion of Islam, and will reveal a map of feelings.
Key words: Afterlife, death, cemetery, culture, tombstone

Giriş
Mezarlıklar, bir toplumun hayat anlayışının edebî ve sanatsal olarak yansıdığı
mekânlardan biridir. Bir parayı yazı ve tura bölümleri nasıl tamamlarsa, bu mekânlarda da
hayatın dünya ve ahiret yüzüyle tanımlandığını ve tamamlandığını görürüz. Mezartaşları ise,
bu anlayışın sonsuza kadar dile getirilişidir; mezartaşlarında söylenememiş sözler, dile
getirilememiş duygular ve sevgiler, pişmanlıklar, ümitler ve toplumun iç dünyası taşa
kazınmıştır. Mezartaşlarında hem hayat hem de hayatın sona erişi dile getirilmiştir.
Mezarlıklar ve mezartaşları bir memleketin tapusu niteliğinde olduğundan siyaseten de
önem taşırlar. Bu mekânlar, memleketimize ağaç ve çiçek örtüsüyle bir güzellik katarken,
mezartaşlarının diliyle de öğüt ve nasihat veren manevî doyum mekânlarıdır. Özellikle İslâmî
devirlerde mezarlıklar, yerleşim yerinin merkezinde bulunan camilerin etrafında yer
aldığından âdeta toplumla ve hayatla içiçe olmuşlardır. Mezartaşları ise kitâbeleriyle,
süslemeleriyle tarihin, sanatın ve estetiğin konusu olmakla beraber dile getirdikleri duygular
bakımından da bir yaşam felsefesinin, bir ahiret kültürünün belgeleri olmuşlardır. Özellikle bu
işleviyle mezartaşı kitâbeleri insanlara geçiciliği, fâniliği hatırlatmakla beraber hayatı bilinçli
olarak yaşamanın, öldükten sonra bile ölümsüzlüğün ipuçlarını vermişlerdir.
Bu çalışma, Türkiye’nin bir bölgesinden yapılmıştır; bu tür çalışmaların diğer Türk ve
Müslüman ülkelerde de, hatta dönemlere ve konulara göre yapılması hâlinde bir toplumun
hayatı ve ahireti algılama şekli ortaya çıkacaktır. Bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye mezar
taşlarındaki yazılar incelendikçe ilginç duygular ve bu duyguların dile getiriliş biçimleri
ortaya çıkacaktır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı Müslüman milletlerin ahireti
algılamada farklılıkları ve ortak yanları görülebilecek, âdeta bir gönül haritası ortaya
çıkacaktır.

�Bu çalışma, işte bu düşüncelerle Ünye ilçesi, Çakırtepe (Elmalık) ve Türbe (Tepe)
mezarlıklarında yapılmıştır: Daha önceki dönemlere ait olan Çamlık- Feneraltı mezarlığı ise,
evvelce Ünye’de gelişmiş olan ve çamur malzeme kullanan atölyelerin ihtiyaçlarının da
karşılandığı bir alandı. Yer yer çamur yalakları ve çukurlarla dolu idi. 1945-1953 yılları
arasında Ünye’de Belediye Reisliği yapmış olan Hüsrev Yürür’ün ifadesine göre
(http://www.unyeses.net/haber15.html), “Çamlık- Feneraltı Mezarlığı” denilen bu alanda
mezarlık 1800’lü yılların sonlarından itibaren oluşmaya başlamış ve 1930’lu yıllara kadar
sürmüştü; “Çamlık Mezarlığı” denilen alana adını veren çamların dikimi ise, Hüsrev Bey’in
belediye reisliği sırasında olmuştu. Yine onun ifadesine göre, Orman Bakanlığı’ndaki bir
Ünye’li, memleketine kalıcı ve memleketini tanıtıcı bir eser bırakmak istemiş olmalıydı;
çünkü Trabzon’dan Samsun’a kadar olan alanda böyle bir çamlık yoktu. Gerçekten de, böyle
olmuş ve Ünye o tarihlerden bu yana hâlen “Çamlık”ıyla anılır olmuştur. Samsun Gelemen
Çiftliği’nden getirilen çamlar buraya dikilmişler ve biraz da zorlu bir bakımla
büyütülmüşlerdir.
Çamlık-Feneraltı Mezarlığı’ndaki mezarların çoğu bugün kaybolmuş durumdadır. Bu
mezarlardan bir kısmı ferdî mezarlık olmakla beraber, bazıları da üzeri açık sandukalı
mezarlar hâlindedir. Burada 2007 ve 2008 yıllarında lisans tezi seviyesinde bir çalışma
yapılmış ve kalabilen mezarlıklar ve mezartaşları incelenmiş ve kitâbeleri kayıt altına
alınmıştır. Bilinen en erken tarihli mezartaşı ise, bir erkek baştaşı olup H.1183 yılına
tarihlendirilmektedir.(Kırık, 2008: 21)

Hacı Osman Ağa Camiî yanında sergilenen mezartaşları

Ünye’de, eski merkez Büyük Cami Mezarlığı ve Orta Mahalle’deki Hacı Osman Ağa
Camiî çevresindeki mezarlıklar ise kaybolan mezarlıklarımızdır; yol genişletme çalışmaları

�sırasında Hacı Osman Ağa Camiî bulunduğu yerden daha yukarıya alınınca hem doğusunda
kalan mezarlık kaybolmuş, hem de caminin şadırvanı ile minaresi yeniden inşa edilen
camiden uzak düşmüştür. Bu mezarlıkta bulunan mezartaşları bir süre ortalıktan kaybolduktan
sonra bir depoda bulunarak bu sefer caminin avlusunda hepsi bir arada olarak
sergilenmektedir. Bu mezartaşları hakkındaki bir çalışma da yayımlanmıştır (Bay,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf; Kırık, 2008:
49-148) bu çalışmalarda da mezartaşları sanat tarihi açısından incelenmiş ve kitâbeleri kayıt
altına alınmıştır. Ayrıca, bugüne pek az mezar ve mezartaşı intikal eden Ünye-Akkuş yolu
üzerinde bulunan ve en eski olarak H.1333 tarihli mezartaşı ihtiva eden Harmandüzü
Mezarlığı’nı (Kırık,2008:153-157) ve 1820 tarihinde yapılan Çömlekci Camiî haziresini
(Kırık, 2008: 149-152) de saymak lâzımdır.

Ünye Çakırtepe/Elmalık Mezarlığı kuzey girişi ve girişte ziyaretçileri karşılayan şiir.

1940’lı yıllara gelindiğinde ise, beliren ihtiyaç üzerine “Elmalık” denilen yerde bir
mezarlık alanı ihdas edilmiştir: “Çakırtepe” veya “Elmalık” diye adlandırılan bu mezarlık
alanı zaman zaman etrafındaki fındıklık alanların istimlâkıyla genişletilmiştir. Bu mezarlığın
kuzey girişinde Ünye’li Âşık Ummanî’ye ait bir şiir bulunmaktadır. Bu şiir, “Dur Yolcu”
hitabıyla başlamakta olup şöyle devam etmektedir
Bâzen senin gibi gezer tozardım,
Bâzen neşelenir, bâzen kızardım,
Bâzen istemeden insan üzerdim
Vâde sona erdi öldük be yolcu.
Haykırsan da cevap gelmez sesine
Ağlayıp sızlasan kimin nesine
Ameli hesabı bir cümlesine
Verdiler elime, aldık be dostum.

�Böbürlenme aslâ, günahtan sakın
Ölüm ensenizden daha yakın
İbret arar isen bizlere bakın
Kürkçü dükkânına geldik be dostum.
Sen de dersin al ki, gaflete dalma
Günaha bezenip buraya gelme
Doğruyu söyledim, kusura kalma
Ne ektikse burda bulduk be yolcu.
Mezartaşları süslemeler bakımından incelendiğinde, genellikle “lâle” motifinin
kullanıldığı görülmüştür. Kimi mezartaşlarında lâleler çift ve çoğu zaman simetrik olarak,
dalların iki yanında birerden iki, ikişerden dört veya üçerden altı yapraklı olarak
resmedilmişlerdir. Kimi lâleler renkli, kimileri de mezartaşına kazınmış olarak dik veya yatık
şekilde resmedilmişlerdir; yalnız bir mezarda, ayaktaşında dik şekilde ve yapraksız ve renksiz
olarak bir lâle motifi görülmüştür; gelinlik kızların mezartaşlarında lâle motifinin ters olarak
işlendiği bilinmekteyse de (Bay, http://www.historystudies.net/makaleler/17248862 76_6Abdullah%20Bay.pdf), bu mezarlıklarda, gelinlik çağında öldüğü hâlde mezartaşında ters lâle
motifine rastlanmamıştır. Lâle motifiyle birlikte veya yalnız olarak altı köşeli bir çiçek veya
rozet motifinin kullanıldığı da görülmektedir; bir örnekte, çiçek motifleri “Hu el-bâki”
yazısının iki tarafında yer alırken, başka bir örnekte iki lâle motifinin arasında yer almıştır. Bu
motifin, kırmızı zemin üzerinde beyaz olarak resmedildiği gibi, beyaz zemin üzerinde
yaprakların kırmızı olarak resmedildiği görülmektedir.
Mezarlardaki baştaşı süslemelerinde “ayyıldız” motifinin de kullanıldığı görülmektedir:
bu örneklerden birinde ayyıldız motifi, baştaşında yukarıya bakacak şekilde kazınmak
suretiyle resmedilmiş, diğerinde de “Hu el-bâki” yazısının iki yanında yer almıştır; bu
baştaşında yer alan Bakara Suresi’nin 154. âyetinden yani “Allah yolunda öldürülenlere
ölüler demeyin. Bilakis, onlar diridirler. Lâkin, siz anlayamazsınız.” âyetinden, mevtanın bir
şehit olduğu anlaşılmaktadır.
Salih Ersidar’a (1968- 1994) ait mezartaşı kitâbesinde ise, “Kaptan” diye mesleğiyle
tanımlanmış olmakla beraber bir de “çapa” motifi bulunmaktadır.: Osmanlı mezartaşları
süsleme geleneğinde, mevtayı tanıtmak için meslekleri yansıtan motiflerin kullanıldığı
bilinmektedir: Kişinin genç yaşta ölmüş olduğunu belirten çiçek, hacı olduğunu belirten
hurma ağacı, idam edildiğini anlatan boyun kısmındaki kement, mesleklerini yansıtan
tulumba, çapa, kemankeş olduğuna işaret eden ok-yay ve okur-yazarlığına delâlet eden

�kalem-divit gibi simgelerle kişinin kimliği ile ilgili daha özel bilgiler verilmiştir.
(http://www.mumsema.com/konu-disi-basliklar/44751-osmanli-mezar-tasi-kitabeleri.html).

Mezartaşı süslemelerinden örnekler

Mezartaşları, üzerlerinde bulunan dinî ve edebî metinler açısından incelendiğinde ise,
neredeyse istisnasız Arap alfabesiyle “Hu el-bâki” ifadesinin yazıldığı görülmektedir; “Bâki
olan Allahtır” anlamındaki bu ifade inancın dinsel bir tezahürüdür. Ancak bazı mezarlarda bu
ifade görülmeksizin, mevtayı tanımlayıcı olarak baba adı, kendi adı, kocasının adı bazı
örneklerde de karısının adı kullanılmıştır; bazı mezartaşı kitâbelerinde ise, babanın veya
kocanın veya mevtanın mesleği ve memleketi belirtilmiş olmakla beraber, kimi mezarlarda
da, çok yaygın olmamakla beraber “Ünye eşrafından.....” ifadeleri görülmüştür. Bu
tanımlayıcı ifadelerin altında genellikle “Ruhuna fatiha” dileği ile doğum ve ölüm tarihleri
yazılmıştır.
Nadir de olsa, bazı mevtaların oğlunun mesleğiyle, meselâ “Orman Bölge Şefi M.Sait
Savaş’ın annesi Rahime Savaş” şeklinde tanımlandığı, bazı mevtaların da bayan eşinin adıyla,
“Ahmet oğlu-Tülây eşi- PTT memuru- Namık Görgülü- Ruhuna Fatiha- d:1947- ö:27.2.1984”
şeklinde tanımlandığı görülmüştür. Bazen de mevtanın, mezartaşlarında soyadının haricinde
“Avni Çavuş”, “Arap Hasan”, “Hanımcık Mustafa”, “Cıgındi Mehmet Efendi” gibi lâkap ve

�şöhretiyle tanımlandığı da görülmüştür. Kimi mezartaşlarında da baba adı, memleketi, aile
lâkap ve şöhreti bir arada kullanılmıştır.

Mevtayı mesleğiyle tanımlayan mezartaşı örnekleri

Hüseyin oğlu Mustafa Sağlam (1945-6.8.1983) kitâbesinde görüldüğü gibi, bazı
mezartaşlarında da, mevta baba adıyla tanımlanırken “Arabistan’da trafik kazası” yazılarak
vefat sebebi belirtilmiştir. Nitekim, mezartaşı kitâbeleri hakkında yapılan araştırmalarda,
“Kaza kurbanları için yazılmış mezartaşı kitâbeleri” başlığıyla bir tasnif görülmektedir.
(Vahap Balman, 2003, s:106-114). Bu başlık altında verilen örneklerde trafik kazası, tren
kazası, deniz kazaları gibi olayların sonunda hayatını kaybeden insanların mezartaşı kitâbeleri
verilmiştir ve bu tür metnin yaygın olduğu anlaşılmaktadır.
Eğer ölüm sebebi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık ise bunlar da, Hatice Güner’in
baştaşı metninde “1944 ağladı- Sene 1992 ağlattı- Dert verdi derman arattı- Şifasın vermedi
Hüda- Can cananını terketti- Rabbine kavuştu.” sözleriyle ve Nesrin Yıldız’a ait mezar
baştaşında yazılı olan, “Zehroldu bize hayat- sen gideli Nesrin- ebediyen nurlar içinde- olsun
kabrin- yirminci baharında- çaresiz bir hastalığın- pençesinde güller gibi- solarak hayata
doyamıyan- Muhsin ve Pakize kızı- Nesrin Yıldız, D.T. 1943 Ö.T.1963” dizeleriyle dile
getirilmiştir. Aynı duygular ve çaresizlik Orhan Dinç (1935-1993) kitâbesinde de, ikinci
kişinin ağzından “Çok koşturdum yorulmadım- Seni kurtaramadım- Seni seviyor özlüyoruzOkunan yâ sin’ler senin için- rahat uyu” denilerek dile getirilmiştir. Müfit Gökçe’ye (19421943) ait baştaşında da, “Sevgimizle- seni koruyamadık- dualarımızla- huzur içinde- yat”
sözleriyle yine aynı duygular ve elem dile getirilmiştir.

�Başka bir mezartaşında da, mevtanın tanımlaması yapıldıktan sonra sosyal bir role işaret
edildiği görülmektedir; bu örnek mezartaşında, “..... ve bu kabristanlık- için tek arazisinibağışlayan- Mehmet Arif Öztürk- Ruhun şad olsun- d.t 1884- ö.t 1962” denilmek suretiyle
mevtanın, bu mezarlık alanı kapsayan arazinin, en azından bir kısmını bağışlayan olduğu
anlaşılmaktadır.
Mezar kitabelerinde sevgi, hasret belirten, dua dileyen, öğüt veren gibi edebî metinlere
gelince, bu metinlerin kimi hayattaki aile fertleri ağzından kimileri de mevtanın ağzından
yazıldığı görülmüştür: “Emir Hüda’dan- ecel vermedi- aman kader böyle imiş- AbdullahOkumuşun- ruhuna fatiha- d: 15.12.19?1- ö:1974” kitâbesinde de Allah’ın iradesine
teslimiyeti dile getiren ifadeler görülmektedir. Allah’a teslimiyeti ve kaçınılmaz sonu
hatırlatıp dua isteyen diğer metinlere ise; “Bakıp geçme ey Muhammed ümmeti- Müminin
mümine fatihadır minneti” diyen Ertuğrul Ersidar (26.6.1940- 29.12.1996) kitâbesi, “Sakın
ağlamayın bana- Bir demet çiçek elinde- Okuyun bir fatiha- Mezarımın başında” diyen
E.Serhat Çevik (21.8.1961- 5. 3. 1990) kitâbesi, “Dünyada kalanlar- Bu seyahatimden elemliYıllarca mavi ufka- Bakarlar gözleri nemli- Dert veren uzun yılların vefasız eli- Şu kara
toprağa düşürdü beni- Ey zahir, bu kabri kasvetle geçme- Oku bir fatiha” diyen Melek Ereren
(1888-1967) kitâbesi örnek metinlerdir.
Baştaşları yenilenen mezarlarda ise, baştaşını yaptıran kişinin izi görülmektedir;
anlaşılan o ki, mezar zamanla kaybolmaya yüz tutmuş veya bir sebeple mezartaşı kırılmış,
yok olmuş veya ahşap malzemeden olan belirleyici unsur zaman içinde kaybolmuş ve oğul
veya yeğen yeni bir mezartaşı yaptırmıştır: “Sevgili Babamız......” veya “Sevgili Amcamız......”
tanımıyla başlayan bu kitâbelerin sevgi, saygı ve özlem belirten ifadelerle devam ettiği
görülmüştür.

“ESER”in mezartaşı

Bir kitâbe ise, mevtanın çok yakını veya onu çok seven birinin dizeleriyle mevtanın
ağzından söylenmiştir; düzenli bir yazı, itinalı bir mezar mimarisi görülmektedir. Belki de

�bilinçli olarak, doğum ve ölüm tarihleri yazılı olmayan bu kitâbede bir yaşama sevinci, hayata
doyamamışlık dile getirilmektedir: “Her nefeste- Bir çağlayandı yaşamak- Bir damla gibiDüşsem de toprağa- Sokulur sevgi meltemi yüreğime- Kayan yıldızları görürseniz- Yakalayın
ne olur !- ESER’dir diye.”
Bazı mezar kitâbeleri de daha sonradan aile fertleri tarafından yazılmış olup o kişiye
olan sevgiyi, saygıyı, acıyı, elemi, özlemi dile getirmiştir; bir baba ve kızının toprağa verildiği
aile kabristanlığında, baba kızından on yıl sonra vefat etmiş ve 2002’de toprağa verilmiştir ve
mezartaşında adı, soyadı, doğum ve ölüm tarihleri bulunmaktadır. Fakat kızının mezartaşında
ise, babanın yazdırdığı anlaşılan kitâbede evlât sevgisinin ve onu kaybetmenin acısının çok
güçlü bir şekilde dile getirildiği görülmektedir. Düz, dikdötgen şeklindeki bu mezartaşında şu
kitâbe bulunmaktadır: “ Mermer seni delik delik delerim, Meleğim- Taşı atar toprağını elerim
Meleğim- Sen koyun olsan ben de kuzu Meleğim- Ölene dek peşinde melerim meleğimKarşıda kuş oturur Meleğim- Kuş kuşa yem götürür Meleğim- Şen gönlüme baykuş oturur
Meleğim- Yorgun Meleğim, yaralı Meleğim- Hatırlı gönüllü Meleğim- Ağaçlar kalem olsa
Meleğim- Denizin suyu mürekkep olsa Meleğim- Yazma ile bitmez destanlarım Meleğim- Telli
duvaklı Meleğim- Bunu okuyan ağlasın Meleğim- Ramazan kızı- Melek Veyisoğlu- 19641992”.

Melek Veyisoğlu’nun mezartaşı

Yine aynı aile kabristanlığında, ailenin oğlu olduğu anlaşılan ve yalnızca ölüm tarihi
bulunan mezartaşında da; “Beş karış yukarı- mezarımın taşı- kan ağliyor yü- reğimin başı
dur- maz akar gözü- mün yaşı” denilmek suretiyle yine evlât sevgisi ve onu kaybetmenin acısı
dile getirilmiştir.
Babalar için yazılmış mezartaşı kitâbeleri de oldukça yaygın görülmektedir; incelenen
mezarlıklarda bu tür örneklere de rastlanmıştır: Osman Fethi Özkan’a ait aile
kabristanlığındaki baştaşında, oğul tarafından yazılmış olup babaya olan büyük sevgi ve

�özlemi dile getiren şu kitâbeye tesadüf etmekteyiz: “ Sevgili babacığım- bakışların meçhul,
düşlerin bilinmez- öyle bir iz bıraktın ki, asla silinmez- sana nankörlük eden kati sevilmez- sen
bir abide ve destansın- mekânın cennet, ruhun şad olsun”. Yine babaya af ve mağfiret dileyen
ve yine oğul tarafından duayı belirten Ahmet İhtiyaroğlu’na (1904-1969) ait kitâbede de,
“Beyaz gömlekten aba- Koyduk seni bu kaba- Allah seni affetsin- Nur içinde yat baba” dizleri
görülmektedir.
Ömer kızı Neslihan Bozkurt’un (17.06.1981- 03.09.2002) ağzından yazılan kitâbesinde
de, ölüm karşısında çaresizlik ve onu kabullenemeyiş dile getirilmektedir: “Tüm duygularım
tükendimi yoksa- Çok mu yoğun, adlandıramıyorum- Çünkü hayatımda hiç ölümü beklememiştim şu ana kadar ölüm bana- gelmez sanırdım onu tanıyana kadar- Ama azrail dadandı
gitmek bilmiyor- Böylesi bir korkulu bekleyişim hiç – olmamıştı ağlamak ne güzelmiş meğeryasak olunca anladım ağlamak- gözlerimin dolması bile yasak bana.- korkuyorum çok
korkuyorum dua bile- edemiyorum artık- Uyanmak istiyorum.” 21 yaşında vefat eden
Neslihan’ın ağzından, herhalde bir yakını ailesi, annesi, babası hayata doyamadan vefat eden
bir insanın acılarını hissederek yazmış olmalılar.

Ömer kızı Neslihan Bozkurt’un mezartaşı kitâbesi

Fadik Pınarbaşı’nın mezar baştaşında ise, dertlerini içine gömmüş yorgun, mutsuz bir
hayatın izlerini görmek mümkündür; başlıksız, doğum ve ölüm tarihleri yazılmış olmayan,
mevtanın sadece adını, soyadını belirten ve bir fatiha bekleyen bu kitâbede, “gülmedim
dünyada- derdim içimde- sevenlerim- başucumda- r. el fatiha” denilmektedir. Harap bir
kabristanlıkta yer alan Arif Özsöz’e (1932-1962) ait mezartaşında da, “Lâle sünbül gibi
soldum hele- Zarı zarı ağlar bülbüller bile- Hasret oldum- Namurat gittim yola- Ruhum sazMeskenim cennet ola” dizeleriyle çileli ve mutsuz duygular dile getirilmiştir.
Gelin olamadan, ki buna halk arasında “mürüvvetini görmek” denir, vefat eden Ömer
kızı Fahriye Kök’ün (1955-1991) ağzından yazılan şu kitâbede de hayatta yaşanamamış

�mutlulukların hasreti ile ölüm dile getirmiştir: “Ömür boyu çile çektim- Durmadan şu
dünyadan- Nimetini dermeden- Al duvakla muradıma- Ermeden genç yaşımda- Fani olduk
dostlarım”. “Eczacılık fakültesi’ni bitirdiği yıl Hakk’ın rahmetine gargolmuştur” yazılı Ayşe
Atabek’e (1949-1973) ait kitâbede de, genç yaşta vefatın ve yarım kalmış hayatların elemi
görülmektedir. Bir başka kitâbede de, yine genç yaşta vefat eden Zerrin Coşkunalp’in (19501970) baştaşında, “Bir annenin bir babanın- bir tek kuzusuydum- 20 olmuştu yaşım- kesildi
dünyadan aşım- doğdu ecel güneşim- bitti hayat savaşım” denilmek suretiyle yine hayata
doyamamışlığın hüznü dile getirilmiştir.
Ahiret uyarısına ve hayatın anlamına dair inancı dile getiren ve öğüt veren bir kitâbede
ise, “Yâni ibadette gençlik- kuvvetini sarfetmenin- neticesi dar-ı saadette- ebedi bir
gençliktir- Kabrin arkası için çalışınız, hakiki saadet- ve lezzet ondadır.” denmektedir. Aynı
içerikte ve Halil oğlu Osman Köse’ye (1972- 1982) ait baştaşı kitâbesinde de, “Dünyada dost
istersen Hz. Allah yeter- Murşidi kâmil istersen Hz.Kur’an yeter- Delil istersen Hz.
Muhammet yeter- Meşgul olmak istersen ibadet yeter- İbret almak istersen ölüm yeter- Zengin
olmak istersen kanaat yeter- Bunlar da yetmez dersen nârı cehennem- yeter. Erbabına danış
akıl dinlemek- fırsattır. Havai nefsine uyma sakın sab- rın sonu selamettir. Niye aldandın be
hey- şaşkın bu can sana emenettir.- Kaderde ne ise o olur, etme merak- Uyma nefsine,
Hakk’ın emrine bırak- Altından ağacın olsa, zümrütten yaprak- Akıbet, gözünü doyurur bir
avuç toprak.” denilmektedir.

“Zırh” ailesine ait kabristanlık ve ayaktaşı

Çevresinin sonradan düzenlendiği anlaşılan “Zırh” ailesine ait kabristanlıkta ise,
mezarın baş ve ayaktaşları, kabristanlığı çevreleyen duvara oturtulmuş vaziyettedir;
mermerden ve özenle hazırladığı anlaşılan bu mezartaşları süsleme ve yazı sanatı bakımından
farklılık göstermektedir. Kitâbelerde, “ Ah, minel mevt- Dar-ı dünyada civan iken gezerdim
bir zaman- Nagehan erdi ecel, etti yerim bağ cenan- Fani dünyadan muradım almadan

�terkeyledim- Valideynim eylesinler bir zaman, ah figan- Zırhzâde Mehmet Hâmi Efendi’nin
mahdumu Yahya Bey’in- Ruhuna fatiha- 1334, 14 Şaban” yazılıdır.
Aynı aile mezarlığının ikinci ve üçüncü kitâbelerinde ise, başlıkta mevtayı tanıtmadan
önce, Arap alfabesiyle kelime-i tevhid, yani “Lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûl Allah”
yazılı olduğu görülmektedir. İkinci kitâbede kelime-i tevhidden sonra, yeni Türk alfabesiyle
“Rize eşrafından- Hacı Hamid Zırh bin Hacı Osman- Ruhuna fatiha- D:1282- Ö: 1334”
denilerek mevta tanıtılmıştır. Üçüncü kitâbe yine aynı başlıkla, Arap harfleriyle kelime-i
tevhid yazılı olup devamında yeni Türk alfabesiyle “Rize eşrafından- Hacı Osman- RefikasıCemile Hatun-Ruhuna fatiha- D: 1294- Ö:1334” yazılıdır. Mezarlık kültüründe ayaktaşları
genellikle sade, süslemesiz ve yazısız olduğu hâlde bu aile kabristanlığındaki ayaktaşının,
ayyıldız ve çeşitli bitkisel motifler ve rozet işlemelerle ince bir sanatla süslendiği
göstermektedir.
Çakırtepe (Elmalık) Mezarlığı’nda mimarisi, süslemeleri ve mezartaşı metinleriyle
dikkati çeken bir aile kabristanlığı da “Vidinli Aile Kabristanlığı”dır: Bu aile kabristanlığında
mezarlar, doğal olarak ayrı ayrı olduğu halde mezar kitâbeleri bir bütünlük arz etmektedir.
Mürüvvet Vidinli’ye ait bu mezar kitâbesinde, kitâbenin başına mevtanın adı büyük harflerle
iki satır halinde yazılmıştır. Altta ise, Rumî tarihle doğum tarihi “1335” olarak, ölüm tarihi de
Milâdî tarihle “1997” olarak yazılmıştır. Kendisi annesinin, babasının ve kocasının adıyla
“Hüseyin ve Münire kızı, Necati Vidinli eşi” olarak tanımlanmış ve “ İyi insan- Hayırlı eşGüzel ana” sıfatlarıyla anılmış ve “ Ruhuna fatiha” dileğinde bulunulmuştur. Bu kitâbeye
yapışık şekilde monte edilen baştaşı parçasında da, “Bakara suresi Ayet. 201” olduğu
belirtilen âyet, yeni Türk alfabesiyle şöyle yer almıştır: “ Onlardan kimi de, “Rabbimiz, bize
dünyada da güzellikler ver, ahirette de güzellikler ver. Bizi ateş azabından koru.” der.” yazısı
bulunmaktadır.
Mürüvvet Vidinli’ye ait bu mezarın hemen yanıbaşında Mehmet Necati Vidinli’nin mezarı
bulunmaktadır: Mezarın baştaşı, çeşitli çizgisel motiflerle süslenmiş mermerden olup, yine
geometrik bir şekildedir: Ortada, Arap alfabesiyle Bakara Sûresi 177. Âyet, onun solunda da
Türkçe meâli vardır: “Rahim olan Tanrı adıyla başlarım. İyilik benliğinizi ne batıya, ne
doğuya çevirmekle bulunur. İyilik Allah’a, ahiret gününe, Allah’ın kitabına, meleklere,
Peygambere inanmakla doğar. Allah’ı severek hısımlara, öksüzlere, fakirlere, yolculara,
esirlere yardımlarla kazanılır. Namaz kılmak, zekât vermek, sözünde durmak, sıkıntı
günlerinde yoksullara, hastalara el uzatmak, şiddete sabırla karşı durmak, iyilik etmek. İşte
onlar sadık ve hayırlı olanlardır”. Kitâbenin sağ yanındaki parçada ise, üç satır halinde

�mevtanın adı yazılıdır. Altta ise, tek satır halinde “ Ruhuna fatiha”, onun da altında doğum ve
ölüm tarihleri, “1904-1972” yazılmıştır.

Vidinli aile mezarlığındaki kitâbeler

“Çakırtepe (Elmalık) Mezarlığı”nda, bunlardan başka bazı mezar kitâbelerinde sadece
mevtanın adı ve çevresinin ona hitâbı yazılmıştır; “İfakat Abla” örneğinde olduğu gibi, sanki
başkaca tanımlamaya gerek görülmemiştir. Bazı mezar kitâbeleri ise, “Sarp kayalıklarda
geçen yollar merhaba” örneğindeki gibi bir özdeyiş biçiminde olup sanki ahiret yollarını tarif
etmek istemiş gibidir; yahut ta yeni bir âleme selâm ile girmektedir. Bir başka mezartaşında
ise sadece “Garip” ifadesi görülmektedir; kabristanlığın bir köşesindeki bu mezarda başka bir
tanımlayıcı ifadeye veya kitâbeye rastlanılmamıştır. Mezartaşındaki “Garip” ifadesine
bakılırsa, herhangi bir sebeple sahipsiz bir mevta olduğu düşünülebilir.
Şehrin uzun süre ana mezarlığı durumunda bulunmuş olan “Türbe Mezarlığı”nın ise,
adını bu mezarlıkta bulunan “Halka Baba”nın mezarından aldığı öne sürülmüştür (Bay,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf).

Bu

mezarlıkta, Ünyeliler’den medrese hocası Taslızâdeler ve Hazinedarzâde Süleyman Paşa’nın
torunlarından

Hazinedarzâdeler’in

mezarlıkları

bulunmaktadır.

(Bay,

http://www.his

torystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf).
Türbe (veya Tepe) Mezarlığı’ndaki mezar taşları süslemelerinde de benzer motiflerin
kullanıldığı görülmektedir: Kimi baştaşlarında altı köşeli bir gül motifi görülürken tek veya

�çift lâle motifine ve ay-yıldız motiflerine rastlanmaktadır. Yine bazı mezartaşları geometrik
çizgilerle süslenirken, bazıları da yaprak motifleriyle bezenmiştir. Bu kabristanlıktaki mezar
baştaşlarının bazılarının ön ve arka yüzlerinin kullanıldığı görülmüştür; önyüzde mevta
tanıtılırken arka yüzde bir kitâbe mevcuttur. Mezar baştaşlarındaki kitâbe metinlerine gelince,
aşağı-yukarı aynı tasnifi görmek mümkündür; ancak dizelerde kısmen farklılıklar vardır.

“İfakat Abla”

“Sarp kayalıklardan geçen yollar

“Garip”

merhaba”

Bu mezarlıkta da, kaçınılamaz akıbete teslimiyeti ifade eden, “feleğin- çaresiz- derdinden 22 yaş- ında eyl- edim vef- at.” yazılı, özensiz ve bozuk bir imlâ ile yazılmış, tanımsız bir
baştaşı kitâbesine tesadüf edilmektedir. Ayrıca yine bu anlamda, Orhan Tekirdağ’a
(29.8.1945) ait baştaşında; “18 yaşımda soldu- ömrümün baharı- bir tek oğul idim- ailemin
evladı” kitâbesi, Hacer Göregen’e (Suyabatmaz) (19 Mart 1998) ait baştaşında, “tek
dayanağımız sendin onu da- hüda aldı. elimizde tek çare- ruhuna fatiha okumak kaldı.”
kitâbesi, Mehmet Baysal’a (1918-1938) ait baştaşında “lale sümbül zambaklar gibi soldum
hele- zari zari ağlar bana bülbüller bile- pek gençtim na murat gittim bu yola- ruhum şad
meskenim cennet ola.” kitâbesi görülmektedir.
Dua bekleyen kitâbeleri ise, “Bugün bana yarın sana- Bir fatiha oku bana- İhtiyacım
vardır buna” (Hacer Öztürk, 1927-1993), “Mezarıma güller dikin- Bülbüller konsun- Bir
fatiha okuyun- Ruhum şad olsun” (Aslan İnce, 1924-2005), “Bana bugün ise- Yarın da sanaFatiha okumadan- Geçme bana” (Tuna aile kabristanlığında Nazime, 1906- 1938), “İstemem
üstüme- Ne gül ne ağaç- Dün hayatta idim- Sılaya muhtaç- Bugün topraktayım- Duaya
muhtaç” (Murat Alkan 1946- 1998) şeklinde bir araya getirmek mümkündür.
Nasihat, öğüt içeren, “ Bazı hayatlar vardır- Ölümden de beter- Eğer aradığını
bulduysan- O sana yeter- Eğer aradığını bulamadıysan- Sonun beter- Ey nefis bu kadarNasihat da sana yeter” (Celâl İnce, 1954- 2002), ayrıca “Dünya geçicidir kanma- Ahirette
görüşmeyiz sanma- Mizan terazi kurulunca- Ben yine affederim- Ama Allah affetsin.”
(Zekeriya Koldagüç, 1910- 1994) gibi örnekler görmek mümkündür. Ailesinin veya

�yakınlarının sevgi ve özlem duygularını dile getiren “sen hep kalbimizdesin- nur içinde yat”
(Mehmet Alkan 1901-1952) şeklindeki kitâbelere de tesadüf edilmiştir.
Türbe Mezarlığı’nda uzun süre bakımsız kalmış fakat bir özelliği de olduğu anlaşılan,
etrafı taş duvarla çevrili bir mezarlık ta vardır. Baştaşındaki yazılardan mevtanın “Şeyh
Abdülkadir Ellinci Baba” olduğu anlaşılmaktadır; doğum tarihi yazılmamış olmakla beraber
ölüm tarihi olarak “1948” yazılmıştır.

Şeyh Abdülkadir Ellinci Baba’nın mezarı ve mezartaşı

Sonuç olarak, mezartaşları geçmişin tanıklarıdır; o bakımdan sadece bir mezar yeri
olmanın ötesinde bazen siyaseten de önem kazanmışlardır. Bu çalışmada ise, mezartaşları
mimari, sanat tarihi, süslemecilik açısından değil, fakat ihtiva ettiği metinler açısından
incelenmiş ve metinler duygu ve inanç dünyasının dili olarak değerlendirilmiştir.
Ünye mezarlıklarında da görüldüğü gibi yakın dönem mezartaşlarında Osmanlı
döneminde olduğu kadar meslekî, edebî, sanatsal ve süslemecilik bakımından zenginlik
yoktur. Fakat dinsel ve edebî metinler bakımından benzerlik görülmektedir. Osmanlı
dönemine ait mezartaşlarında tanımlayıcı olarak meslek ve “Paşa”, “Hafız”, “Ağa” “Şeyh”,
“Molla” gibi slfatların kullanıldığı görülür. Fakat, yakın dönemde lâkap ve şöhretiyle
tanımlanan mevtalar varsa da bu gibi sıfatların kullanıldığı görülmemektedir. Ayrıca terzi,
öğretmen gibi meslek tanımlamaları görülürken Osmanlı dönemi mezartaşlarında görülen
mesleklerden olarak “Sarraç”, “Kâtip”, “Kâhya” gibi adlara tesadüf edilmemektedir. Ancak,
memleketin eşrafından gibi tanımlamaların yapıldığı da görülmüştür.

�Osmanlı döneminden kalan mezartaşları kitâbeleri daha süslü ve sanatkârane
yazılmıştır. Yeni mezarlıklarda ise, böyle olmadığı gibi satırlar, imlâ, harfler bir kaç mezar
hariç özensizdir; süsleme unsurları olarak, Osmanlı dönemindeki mezartaşlarının daha özenli
ve zengin olduğu söylenebilir.
Mezarlıklarımız geleneksel olarak bilindiği gibi çam, servi, ve çok eski mezarlıklarda
görüldüğü üzere çınar ağaçlarıyla donanmış vaziyettedir. Bu ağaçlar o bölgede, doğal ortamı
yeşil ve temiz tuttuğu gibi hayvan popülasyonunu da etkilemiştir. Eskiden şehir içlerinde,
mahallelerimizde gördüğümüz kuş cinsleri ve kafes kuşları için doğal bir ortam oluşmuştur;
onları görmek ve kuş seslerini dinlemek için park ve bahçeleri değil de, mezarlıkları ziyaret
etmek durumunda kalınması hazindir. Ayrıca, mezarlıkların ve mezar yerlerinin bir
plânlamaya göre tanzim edilmesi gereği ortaya çıkmaktadır; bir ziyarette bulunurken diğer
kabir çiğnenmemeli, ona saygı gösterilmelidir. O nedenle mezarlar ve kabristanlıklar arasında
dar da olsa küçük koridorlar yapılmalı ve bakımlarına özen gösterilmelidir. Hatta bu iş,
mahallî yönetimden beklenir. Yılda en az bir defa, dinî bayramlar öncesinde genel bir temizlik
ve bakım yapılabilmelidir.

Kaynakça:
1- Kırık, Harun- Kırık, Şeydanur, Ordu-Ünye’de Türk devri mezarlıklar ve mezar taşları, T.C.
Selçuk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü, Basılmamış lisans tezi,
Konya 2008
2- Balman, Vahap, Mezar Sesleri, Balman Yayıncılık, Ankara 2003
3- Bay, Abdullah, Ünye yöresi Osmanlı mezar kitâbeleri üzerine değerlendirmeler,
http://www.historystudies.net/makaleler/1724886276_6-Abdullah%20Bay.pdf
4- http://www.unyeses.net/haber15.html

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11844">
                <text>2114</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11845">
                <text>AHİRET KÜLTÜRÜ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11846">
                <text>YAZICI, Nuri</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11847">
                <text>Anahtar Kelimeler: Ahiret, ölüm, mezarlık, kültür, mezartaşı.  ÖZET  Mezarlıklar, bir toplumun inancının olduğu kadar duygularının da yansıdığı mekânlardır. Geleneksel olanın dışında mezarların inşasında, süslemelerinde, kitâbelerinde söylenememiş sözler, dile getirilememiş duygular yansımıştır. İnsanlar, mahallelerindeki veya şehir merkezlerindeki mezarlıklar sayesinde ecdadıyla birlikte olmaya devam etmiş, bir bakıma hatıralarıyla iç içe yaşamıştır. Tanımlanan bu yaşam biçiminin aynı inanca mensup olan bütün toplumlarda aynı olduğu söylenemez; nitekim Müslüman olmakla beraber kimi toplumlarda mezar geleneği ve buna bağlı olarak gelişen edebiyat, sanat ve süsleme geleneği birbirlerinden çok farklıdır. Bu çalışmada ise, Ünye ilçesindeki Elmalık ve Türbe mezarlıkları incelenmiştir. Mezartaşlarının mevtayı tanımlayıcı özellikleri, süslemeleri ve edebî metin özellikleri üzerinde durulmuştur. Böylece toplumun hayatı ve ahireti algılayış biçimi ortaya konmaya çalışılmıştır. Ortak inanç İslâmiyet olmakla beraber farklı milletlerin ahireti algılamada farklılıkları ve ortak yanları da böyle bir çalışma ile görülmüş ve âdeta bir gönül haritası ortaya çıkarılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11848">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11849">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11850">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11851">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1479" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1947">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9f1e116b05bfe0bbb253e14096f05224.docx</src>
        <authentication>844a3237776ff8e317d432254e68e98e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1948">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5b12f1fb6d4c0441407e840a4c821301.pdf</src>
        <authentication>86e2ea69f2df55da2259bbe027bf7ccc</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11862">
                    <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA İLGİLİ SÖZ VARLIĞI
Serpil YAZICI ŞAHİN
Kocaeli Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kocaeli / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı.
ÖZET
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde karşılanan "kadın" kavramı,
doğrudan "kadın" sözcüğünü karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki yerini, sosyal statüsünü ve yaşantısını yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli
adlandırmalar, birleşmeler ve ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı, kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk
yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz dönemi
içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve
yaşantısının izlerini bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir. Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda
"kadın"la ilgili söz varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde kazandıkları
anlamlarına göre incelenmiştir. Söz konusu kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî
metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin
uzantıları ortaya konulmaya çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1949">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4f4d372a65841f4299d0aa56c9e0e797.doc</src>
        <authentication>167af3115f66536129d6bd5cfa9d4198</authentication>
      </file>
      <file fileId="1950">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/26d094965fc1b32277d6906b34abf00f.pdf</src>
        <authentication>186c986f920c3615d4b1dd4e706afd48</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11863">
                    <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA ĠLGĠLĠ
SÖZVARLIĞI
Serpil YAZICI ŞAHİN1
Özet
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde
karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü
karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki

yerini,

sosyal

statüsünü

ve

yaşantısını

yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve
ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı,

kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim

sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan
Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz
dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını
görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini
bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir.
Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz varlığı
tespit edilerek, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde
kazandıkları anlamlarına göre incelenecektir. Söz konusu
1

Arş. Gör., Kocaeli Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,
serpil.yazici@kocaeli.edu.tr.

�kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî metinlerdeki
kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk
dillerinde

bu

sözcüklerin

uzantıları

ortaya

konulmaya

çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı
WOMEN RELATED VOCABULARY ĠN ORKHON
INSCRĠPTĠONS
Abstract
The “women” concept expressed in a great variety of
manners in historical Turkish vocabulary directly correspond to
the word “women” reflects the social status and life of women in
that society by various naming. Women related rich vocabulary
constituted by various naming, compounding and evolutioning
by addition shows the historical landscape of women, evolution
process of language and culture. The Orkhon inscriptions the
first written documents of Turkish is pretty important to see the
women related vocabulary, to find the clues of women status
and social life point of view in the period can be followed in
writing too.
In this study women related vocabulary will be determined in
the Orkhon inscriptions, investigated according to expressed and
gained meaning in the historical process by categorizing under
the topics of Corresponding Vocabulary of “Women” Usage in
historical texts of these mentioned concepts is expressed by the

�vocabulary and gained meanings. They are discussed as possible
corresponding forms in modern Turkic Languages.
Key Words: Orkhon Inscriptions, Women, Vocabulary

Giriş
Eski Türklerde "analık" ve "kahramanlık" nitelikleri ile ön
plana çıkan kadın; toplumdan soyutlanmamış, güçlü, nitelikli ve
doğurganlık özelliği ile de kutsal bir varlık olarak görülmekte ve
bu niteliklerine ithafen toplum içerisinde yerini almaktadır.
Kadının günlük yaşamında kazandığı fiziksel (ata binme, kılıç
kullanma, savaşabilme vs.) özelliklerinin yanı sıra devlet
yönetiminde de yer alması, zamanı geldiğinde Kağan'ın yerine
devleti

yönetmesi,

şölenlerde,

törenlerde

hatta

savaş

toplantılarında bile kağanın yanında yer alabilmesi bunun
ispatıdır (Savcı 1993: 107; Gömeç 1999: 102). Güçlü bir devlet
için çocukları yetiştirmekle mükellef olan kadın, ailede de
önemli rol oynamaktadır. Ailede tümüyle ortak, çocuklar
üzerinde veraset hakkı da eşittir. Türk töresi kadınına,
çocuklarının istikbali hakkında kocası kadar hak ve yetki
veriyordu (Sevinç 1987: 51-53). Türklerin sosyal ve siyasal
yaşantısı içinde değerli olan kadın İslamiyet öncesi Türk
destanlarında da yaratıcı olarak nitelenmekte asıl Tanrı'nın
Akana

adında

inanılmaktadır.

dişi

bir

Kadının

Tanrı
toplum

yani

Tanrıça

içindeki

olduğuna

yerinin,

sosyal

�statüsünün canlı örneklerini bulabildiğimiz Türk dilinin ilk
yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları'nda kadından saygı ile söz
edilmekte kadının savaşta, siyasi toplantılarda ve sosyal
ilişkilerdeki rolü vurgulanmaktadır (Göksel 2000: 135; Sağ
2001: 11-12).
Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde
karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü
karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o
toplumdaki

yerini,

sosyal

statüsünü

ve

yaşantısını

yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve
ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz
varlığı,

kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim

sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan
Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz
dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını
görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini
bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir.
Bu çalışmamızda Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz
varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde
kazandıkları anlamlarına göre; "Kadın” Kavramını Karşılayan
Sözcükler, “Kadın”ın Sosyal Statüsünü İfade Eden Sözcükler,
“Kadın”la İlgili Akrabalık Bildiren Terimler, “Kadın” Kavramı
ile İlgili Unvanlar, “Kadın” Kavramı ile İlgili Mitolojik Öğeler;
“Kadın” Kavramı ile İlgili Fiiller ve “Kadın” Kavramı ile İlgili
İkilemeler başlıkları altında sınıflandırılarak incelenmiştir. Söz

�konusu

kavramların

edebildiğimiz

-tespit

ölçüde-

tarihî

metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınmış;
çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin uzantıları ortaya
konulmuştur.

1. “Kadın” Kavramını Karşılayan Sözcükler
1.1. qatun “katun, kağan eşi”
Räsänen‟e göre bu sözcük, Soğdça xwātūn "kraliçe"
sözcüğünden geçmiştir (Räsänen 1969: 157). Clauson ise
Soğdça

xwat‟yn

(xwatēn)

kelimesinden

geldiğini

ifsde

etmektedir. Ona göre, kelimenin en eski şekli xatu:n olmakla
birlikte Türkçede katu:n Arapçada ise xatu:n şeklinde transkribe
edilmiştir (EDPT: 602). Qatun sözcüğü Orhun Yazıtları'nda ise
"hatun,

hakanın

eşi"

anlamında

kullanılmıştır.

Orhun

Yazıtları'nda qatun sözcüğü […] ögüm qatun ulayu öglerim
ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı
erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim,
ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak
idi." (KT: K9). [...] qaŋım qaġanıġ ögüm qatunıġ kötürmiş teŋri
[...] babam hakanı (ve) annem hatunu yüceltmiş olan Tanrı [...]"
(KT: D25). umay teg ögüm qatun quutıŋa inim kültigin er at
bultı. "Umay misali annem Hatun'un erkeklik adını elde etti."
(KT: D31). Ögüm ilbilge qatunuġ teŋri töpüsinte tutup yügerü
kötürti erinç. "Annem İlbilge Hatun'u göğün tepesinde tutup
(daha) yukarı kaldırdılar şüphesiz." (BK: D10). [...] ögüm

�qatunuġ kötürügme teŋri il berigme teŋri [...] "[...] annem
Hatunu yücelten Tanrı, (onlara) devlet veren Tanrı[...]" (BK:
D21) şeklinde tanıklanmıştır.
Bu sözcük, Uygur Türkçesinde qatun, xatun "hatun, kraliçe"
biçimlerinde tespit edilmiştir (EUTS: 52).
Qatun sözcüğü, Divanü Lûgati't-Türk'te "kadın, hatun,
Afrasyab kızlarından olanların adı" (DLT: 138, 376, 410),
"(soylu) kadın; karı; ev hanımı" anlamında; Nehcü'l-Ferâdis'te
xatun "kadın; hanım; (yasal) karı" (NF: 9, 10), Tarama
Sözlüğü'nde qatın "kadın; hanım" (TS IV: 2355) anlamında
kullanılmıştır.
Qatun sözcüğü, günümüz Türk dillerinin çoğunda "kadın, eş"
anlamında kullanılmaktadır. Türkiye Türkçesinde kadın "dişi
cinsten erişkin insan; evlenmemiş kız; (Eski Türkçede) "bayan"
anlamında kullanılan bir unvan; analık veya ev yönetimi
bakımından gereken erdemleri olan; (mec.) hizmetçi", hatun
"kadın; bayan, hanım; karı, eş; (tar.) yüksek makamdaki
kadınlara ve eşlerine verilen unvan" (&lt; 2307, VIII: 2590), katın
"kadın" (DS VIII: 2683); Azeri Türkçesinde ġadın "kadın,
yetişkin dişi insan; evli kadın" (AZTS: 440), xatın "kadın;
hanım" (AZTS: 611), xatun "kadın; hanım" (AZTS: 612),
Gagauz Türkçesinde kadına “kadın hanım”; kadın "kadın"
(GTS: 126); Türkmen Türkçesinde (esk.) xātın "kadın; hatun"
(TTS: 338); Halaç Türkçesinde kişi “kadın, karı” (Li 1999:
249)‟dir. Karaçay-Balkar Türkçesinde qatın "kadın, zevce"

�(KMTS: 248); Kırım Tatar Türkçesinde qadın "karı" (&lt; Trk.) (Li
1999: 247); Tatar Türkçesinde xatın "karı; eş; hatun; kadın"
(TATS: 377); Kumuk Türkçesinde qatın "karı; kadın" (Li 1999:
247); Başkurt Türkçesinde qatın "karı, kadın; avrat" (Ersoy
2012: 58); Kazak Türkçesinde qatın "zevce, eş; kadın; korkak,
yüreksiz" (KTS: 302); Nogay Türkçesinde xatın "kadın; karı"
(NRS: 396); Kırgız Türkçesinde qatın "karı (zevce); kadın; evli
kadın" (KS: 417); Özbek Türkçesinde xåtin “kadın; nikâhlı eş”
(ÖTİL IV: 4115); Yeni Uygur Türkçesinde ise qatun, xotun
"kadın" (YUTS: 167) biçiminde yaşamaktadır. Karakalpak
Türkçesinde (kon.) qatın "karı; kadın" (Li 1999: 247); Karay
Türkçesinde (ht) qatın "kadın," (KRPS: 296); Sarı Uygur
Türkçesinde qatın "soylu kadın; büyük bir memurun karısı" (Li
1999: 247), Altay Türkçesinde qadıt "eş; evli kadın" (argo) cadı
karı (ATS: 93); Hakas Türkçesinde xat "eş; karı; kadın" (HTS:
157); Şor Türkçesinde qat "kadın" (Li 1999: 247) Tuva
Türkçesinde qadın "kadın; çariçe; kraliçe; iskambilde kız"
(TUTS: 63); Yakut Türkçesinde xotun, "(esk.) hanım; kaynana
(kocanın annesi) (Li 1999: 248) anlamlarını karşılamaktadır.

1.2. qıız “kız”
Asıl biçimi qiiz olan bu sözcük, temel olarak “kız,
evlenmemiş kadın” anlamına gelip sık sık “kız evlat, cariye”
gibi daha dar anlamda kullanılmıştır (EDPT: 679).

�Bu sözcüğün Orhun Yazıtları‟nda “kız (evlat)” anlamında
kullandığını görmekteyiz. [...] eşilik qıız oġlun küŋ boltı "[...]
hanım olacak kız evlâdınız cariye oldu." (KT: D24). Eşilik qıız
oġluŋın küŋ qıltıġ "hanım olacak kız evlâdınızı cariye yaptınız"
(BK: D20). [...] qıızın ertiŋü uluġ törün oġluma alı birtim. "[...]
Türgiş hakanının kızını pek büyük bir törenle oğluma
alıverdim[...]" (BK: K10).
Qıız sözcüğü, Orhun Yazıtları'nda olduğu gibi Eski Uygur
Türkçesinde de “kız (evlat)” anlamındadır (EUTS: 118).
Divanü Lûgati‟t Türk‟te qız “kız evlat; küçük kız; cariye”
anlamında ve xız “kız evlat; küçük kız” (DLT III: 218) biçimiyle
de karşımıza çıkmaktadır.
Kutadgu Bilig‟de ise qız “kız, kız çocuk” anlamında
kullanılmaktadır (KB: 1226).
Türkiye Türkçesinde kız “dişi çocuk; kız evlat; bakire; dişi
birine daha yaşlı biri tarafından seslenirken kullanılan söz;
iskambil kağıtlarında kız resimli kağıt; dişi” (TS I: 1316);
ağızlarda gıyz “kız” (DS VI: 2069); Azeri Türkçesinde ġız “dişi
evlat, dişi çocuk, bakire” (AZTS: 520); Gagauz Türkçesinde kız
“kız; kız evlat” (GTS: 150); Türkmen Türkçesinde ġiiz “küçük
kız; genç kız; kız evlat” (TTS: 268); Halaç Türkçesinde qiiz “kız
evlat; bakire”; küçük kız; genç kız; gelinlik kız; görümce”(Li
1999: 206); Karaçay-Balkar Türkçesinde qız “genç kız; kız
evlat; gelinlik kız” (KMTS: 264); Kırım Tatar Türkçesinde qız
“küçük kız; kız evlat” (Li 1999: 204); Karay Türkçesinde (k) qız

�“kız evlat; genç kız” (KRPS: 383); Tatar Türkçesinde qız “kız;
genç kız; gelinlik kız” (TATS: 179); Kumuk Türkçesinde qız
“genç kız; kız evlat” (Li 1999: 204); Başkurt Türkçesinde qıź
“kız; evlenmemiş kadın” (Ersoy 2012: 59); Kazakça qız “kız;
genç kız” (KTS: 342); Nogayc Türkçesinde qız “kız; gelinlik
kız; kız evlat” (NRS: 196); Hakas Türkçesinde xıs "kız; genç
kız" (HTS: 176); Kırgı Türkçesinde qız “kız; kızcağız; gelinlik
kız; kız evlat” (KS: 469); Özbek Türkçesinde qiiz “küçük kız;
genç kız; kız evlat; bakire” (ÖTİL V: 276); Yeni Uygur
Türkçesinde qiz “kız; genç kız” (YUTS: 240); Karakalpak
Türkçesinde qız “küçük kız; genç kız; gelinlik kız; kız evlat” (Li
1999: 204); Karay Türkçesinde (ht) qız "kız evlat; genç kız"
(KRPS: 383); Sarı Uygur Türkçesinde qız, qıs “küçük kız; genç
kız; kız evlat” (Li 1999: 205); Altay Türkçesinde qıs “genç kız;
evlenmemiş kız; kız evlat” (ATS:109); Tuva Türkçesinde qıs
“kız” (TUTS: 68); Yakut Türkçesinde kiis “küçük kız; genç kız;
kız evlat; görümce (kocanın küçük kız kardeşi) (Li 1999: 205 );
Çuvaş Türkçesinde xiir “kız; kız evlat (ÇTS: 269) biçiminde
yaşamaktadır.

2. “Kadın”ın Sosyal Statüsünü Ġfade Eden Sözcükler
2.1. eşilik “hanım olacak, hanım olmaya lâyık”
[…] tabġaç bodunqa beglik urı oġlin qul boltı, eşilik qıız
oġlin küŋ boltı ."Tabgaç boduna bey olmaya lâyık erkek evlâdını

�kul yaptı." (KT: D7). Eşilik qıız oġluŋın küŋ qıltıġ "Hanım
olacak kız evlâdınızı cariye yaptınız." (BK: D20).
eşilik sözcüğü günümüz Türk dillerinden Özbek Türkçesinde
"eşe özgü haller; eşlere özel muamele; dostluk” (ÖTİL V: 65)
anlamında yaşamaktadır.

2.2. qatun “katun, kağan eşi”
Orhun Yazıtları'nda qatun sözcüğü kağanın eşi anlamında da
kullanılmaktadır. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9).
Eski Türk toplumunda katunlar, savaşlarda kağanların
yanında yer almaktadır. Devlet meclislerine katılabildikleri gibi
ayrıca oy sahibidirler. Yabancı devletlerden gelen elçiyi
karşılayan heyet arasında katunun da yer aldığı vesikalarda
belirtilmektedir (Gömeç 1999: 102).
2.3. qoduz “kadın; dul; kocasız kadın”
Qod- “bırakmak” fiil kökünden türeyen qoduz sözcüğü, “dul
sözcüğünden daha dar anlamda kocası ölmüş ya da boşanmış,
kocası olmayan kadın; yalnız kadın” anlamında kullanılır
(EDPT: 608).

�qoduz sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda qoduz “kadın; dul;
kocasız kadın” anlamında geçmektedir. Ol yerke ben Bilge
Tunyukuk teğürtük üçün sarıġ altun, ürüŋ kümüş, qız qoduz, eğri
tebi, aġı buŋsuz kelirti. " O topraklara (Türk halkını ben Bilge
Tunyukuk götürdüğüm için sarı altınları, beyaz gümüşleri,
kızları kadınları, hörgüçlü devleri ve ipekli kumaşları fazlasıyla
(önümüze) getirdiler." (T: G3/4).
Eski Uygur Türkçesinde qoduz sözcüğü “dul kadın”
anlamında kullanılmıştır. […] yılqısın barımın qıızın qodozun
kelürtim. “(Onları yendim ve)

at sürülerini, kızlarını (dul)

kadınlarını, alıp getirdim.” (EDPT: 608)
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te ise qudhuz “dul kadın” (DLT I:
365), ve qudhuz kökünden türeyen qudhuzlan- “dul karı ile
evlenmek” (DLT II:267, 268) şeklinde tespit edilmiştir.

2.4. qunçuy “prenses &lt; Çin. kung çu”
Orhun

Yazıtları‟nda

qunçuy

“prenses”

anlamında

geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9). […] siŋilim quunçuyuġ birtimiz. […] kız kardeşim prensesi
verdik. (KT: D20).

�qunçuy sözcüğü Divanü Lügati't Türk'te "Hatun'dan bir
derece aşağıda bulunan kadın, bike, prenses" (DLT-III: 240)
anlamında tespit edilmiştir.
2.5. küŋ “kadın köle, cariye”
[…] eşilik qıız oġlin küŋ boltı " […] Hanım olacak kız
evlâdınızı cariye yaptınız." (KT: D7). […]ögüm qatun ulayu
öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Orhun Yazıtları‟ndan sonra Uygur Türkçesinde ise küŋ
“karavaş, cariye” anlamındadır (EUTS: 82).
Kutadgu Bilig‟de de bu sözcük değişmeden yaşamış; küŋ
“cariye” anlamında karşılanmıştır.
Bu sözcük çağdaş Türk dillerinden Kırgız Türkçesinde küŋ
“köle kadın; cariye” (KS: 538); küŋ “esire; cariye” (KLS: 128)
biçimiyle yaşamaktadır.
2.6. küŋlüg “cariyeli, hizmetçili”
Küŋlüg sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda “cariyeli, hizmetçili”
anlamında kullanılmıştır. Ol ödke quul quulluġ küŋ küŋlüg
bolmış erti. “O devirde köleler (bile) köleli olmuş idi” (BK:
D18).

�3. “Kadın”la ilgili Akrabalık Bildiren Terimler
3.1. Kan Yoluyla Akrabalık Bildiren Terimler
3.1.1. ög “anne, üvey anne”
“Anne” anlamına gelen ve en eski Türkçe olan ög sözcüğü
(EDPT: 99) Orhun Yazıtları‟nda ög “anne; üvey ana” biçiminde
geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu öglerim ekelerim
keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ boltaçı erti. "[...]
annem Hatun başta olmak üzere (diğer) annelerim, ablalarım,
prenseslerim, bunca hayatta kalanlar cariye olacak idi." (KT:
K9).
Bu sözcük Uygur Türkçesinde ög "anne" anlamında
geçmekte (EUTS: 98); bu dönemden sonra yerini ana sözcüğüne
bırakmıştır (EDPT: 99).
Ög sözcüğü Çağdaş Türk dillerinde kökeni ög olan öksüz
sözcüğünde yaşamaktadır.

3.1.2. ögsüz “öksüz, anasız”
[...] ögsüz akin binip tokuz eren sançdı, ordug birmedi.
“...öksüz kıt (at)ına binip tokuz eri mızrakladı, karagâhı
(düşmana) vermedi.” (KT: K9).
Bu sözcük, Türkiye Türkçesinde ve Azeri Türkçesinde öksüz
“annesini veya babasını kaybetmiş çocuk, yetim; bedbaht
(AZTS: 943); Gagauz Türkçesinde üüsüz “öksüz; annesiz”
(GTS: 252); Karaçay-Balkar Türkçesinde öksüz “öksüz”
(KMTS: 316); Karaçay-Balkar Türkçesinde öksüz “öksüz” (Li

�1999: 123); Tatarca üksiz “öksüz, annesiz” (TATS: 473);
Kumuk Türkçesinde öksüz (Li 1999: 123); Başkurt Türkçesinde
ükhiiz “öksüz; annesiz” (TLS: 676); Nogay Türkçesinde öksiz
“öksüz” (Li 1999: 123); Hakas Türkçesinde ökiis “öksüz” (HTS:
334); Kırgız Türkçesinde öksüs, ösküs “öksüz” (Li 1999: 123);
Özbek Türkçesinde öksiz "anne-babasız; yetim; bahtsız" (ÖTİL
V: 146); Karay Türkçesinde (k) öksüz, öksiz “öksüz” (KRPS:
438); Altay Türkçesinde ösküs “öksüz” (ATS: 145); Tuva
Türkçesinde ösküs “öksüz” (TUTS: 87) şeklinde yaşamaktadır.

3.1.3. siŋil "küçük kız kardeş"
Orhun Yazıtları'nda "küçük kız kardeş" anlamı karşılayan bu
sözcük, siŋil şeklinde tespit edilmiştir. […] siŋilim qunçuyuġ
birtimiz "[…] küçük kız kardeşim prensesi verdik" (KT: D20).
Uygur Türkçesinde siŋil sözcüğü "küçük kız kardeş" (EUTS:
206) anlamında tespit edilmiştir. Divanü Lûgati't-Türk'te de siŋil
"kocanın kendinden küçük kız kardeşi" şeklinde geçmektedir
(DLT-I: 457). Siŋil sözcüğü Çağatay Türkçesinde ise "küçük
hemşîre" anlamıyla karşılanmaktadır (LÇTO: 552).
Siŋil sözcüğü, çağdaş Türk dillerinden Türkiye Türkçesinde
(ağ.) silik “kız kardeş” (DS: 3634); Türkmence (ağ.) siŋli “kız
kardeş” (Li 1999:176); Tatar Türkçesinde siiŋiil " küçük kız
kardeş" (TATS: 270); Halaç Türkçesinde siŋli (Li 1999: 177);
Başkurt Türkçesinde hiinlii “küçük kız kardeş; kız yeğen” (Li
1999: 176); Nogay, Kazak Türkçesinde ise siŋli "(ablaya karşı)

�küçük kız kardeş" (Li 1999: 176); Kırgız Türkçesinde siŋdi
"küçük kız kardeş (büyük kız kardeşe nispeten olup, erkek
kardeşe nispeten değildir)" (KS: 655); Özbek Türkçesinde siŋil
"küçük kız kardeş" (ÖTİL III: 509); Yeni Uygur Türkçesinde
siŋil "küçük kız kardeş" (YUTS: 355); Karakalpak Türkçesinde
ise siŋli "(ablaya karşı) küçük kız kardeş"

(Li 1999: 176);

Karayca (tk) siŋil “küçük kız kardeş” (KRPS: 475); (h) silli “kız
kardeş” (KRPS: 474); Sarı Uygur Türkçesinde sıŋnı “küçük kız
kardeş” (Li 1999: 177); Altay Türkçesinde sıyın “küçük kız
kardeş” anlamında kullanılmaktadır. Çuvaş Türkçesinde ise
şiiliim "küçük kardeş; küçük kız kardeş” (ÇS: 155) biçiminde
yaşamaktadır.

3.1.4. çıqan “teyzezade, kuzen”
Orhun Yazıtları‟nda çıqan sözcüğü “teyzezade, kuzen”
anlamında tespit edilmiştir […] tabġaç kaġan çıqanı çaŋ senün
kelti. “Çin imparatorunun yeğeni General Çang geldi.” (KT:
K13).
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te çıqan "teyze oğlu" (DLT: 402; NF:
72); çıġan

"teyze

çocuğu"

(Li

1999:

183) biçiminde

geçmektedir.
Günümüz Türk dillerinden Türkmen Türkçesinde çıqan
sözcüğü Eski Türkçedeki şekli ve anlamıyla yaşamaktadır.
Çıqan “iki kardeşin (kadın) çocukları arasındaki akrabalık
ilişkisi, kuzen” (TTS: 120); Özbek Türkçesinde çıqån "kız

�arkadaş (ÖTİL IV: 501); Karakalpak Türkçesinde şıqan "kız
arkadaş"; Sarı Uygur Türkçesinde çıqan aqa, çıqan ene "kuzen
(Li 1999: 183); Yakut Türkçesinde sıgan “kuzen, kuzin”
anlamında kullanılmaktadır (Li 1999: 184).

3.1.5. eke “abla”
Clauson'da "(birine göre) kendisinden yaşça büyük ve
babasından yaşça küçük olan yakın akraba" yani "yaşça küçük
hala" ve "abla" anlamlarına sahip olan sonraları sadece "abla"
anlamını taşıyan bu sözcük (EDPT: 100), Orhun Yazıtları'nda
eke "abla"

biçiminde geçmektedir. […] ögüm qatun ulayu

öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Eke sözcüğü, Uygurca'da da "abla" (EUTS: 70) anlamında
kullanılmıştır.
Divanü Lûgat'it-Türk'te de eke "abla; görümce, baldız
(kocanın veya karının ablası)" anlamında geçmektedir (DLT: 86,
90 III: 7).
Çağatay Türkçesinde, eke sözcüğünden türeyen ekeci "abla"
(Li 1999: 173); egeçe “büyük hemşîre, abla"

anlamlarında

kullanılmıştır (LÇTO: 71).
Eke sözcüğü çağdaş Türk dillerinden Türkiye Türkçesi
ağızlarında egeç, egeçi, eci "abla" (DS V: 1661, 1672); Türkmen

�Türkçesinde ekeci "kocanın ablasına seslenme biçimi" (Li 1999:
173); Halaç Türkçesinde äkä "hala", äkäçi "erkek kardeşin
karısı" (Li 1999: 174); Karaçay-Balkar Türkçesinde egeç "kız
kardeş" (KMTS: 190); Tatar Türkçesinde igäç “kız yeğen"
(TATS: 102); Kumuk Türkçesinde egeçi "hala, tezye" (Li 1999:
174); Hakas Türkçesinde igeçi "görümce" (HTS: 214); Özbek
Türkçesinde egäçi "abla; abla (yaşça büyük kadına kadının
seslenmesi)" (ÖTİL V: 19); Yeni Uygur Türkçesinde ägiçe
“abla" (YUTS: 121); Sarı Uygur Türkçesinde (M) exke (?)
"abla(m)", yexke "yaşça büyük kadın", Suy. (T) heke "abla(m),
(saygı ile) kadın, hanım", Suy. (L) ehke-sıŋnı, hikesıŋnı "kız
kardeşler"; (Li 1999: 174); Yakut Türkçesinde (S) aġas "abla;
baba tarafından yaşça büyük kadın akraba", Yak. (B) aġas
"abla" (Li 1999: 174); Çuvaş Türkçesinde akka "abla” (ÇS: 2)
şeklinde yaşamaktadır. Eke sözcüğü Orhun Yazıtları‟ndan
günümüze kadar bazı ses değişiklikleri geçirerek çağdaş Türk
dillerinde de kullanılan kadın akraba terimlerindendir.

3.2. Evlilik Yoluyla Akrabalık Bildiren Terimler
3.2.1. keliŋ “gelin”
Kel- “gelmek” fiilinde “(aileye) gelen kişi” anlamında
türemiş bir akrabalık terimi olan bu sözcük, “birinin küçük
erkek kardeşinin veya oğlunun karısı” anlamında kocanın
ağabeyi veya babası tarafından kullanılır. Fakat bu sözcük, daha

�genel olarak “gelin (düğündeki)” anlamında kullanılır (EDPT:
719).
Bu sözcük, Orhun Türkçesinde […] ögüm qatun ulayu
öglerim ekelerim keliŋünüm quunçuylarım bunça yeme tirigi küŋ
boltaçı erti. "[...] annem Hatun başta olmak üzere (diğer)
annelerim, ablalarım, prenseslerim, bunca hayatta kalanlar
cariye olacak idi." (KT: K9).
Bu sözcük, Uygur Türkçesinde kälin “gelin” (EUTS: 70);
Divanü Lûgati‟t-Türk‟te ise kelin “gelin” (DLT I: 404; III 12,
242) şeklinde tespit edilmiştir.
Keliŋ sözcüğü çağdaş Türk dillerinin çoğunda "düğündeki
gelin; oğulun karısı" anlamında kullanılmaktadır. Türkiye
Türkçesinde gelin “evlenme için hazırlanmış, süslenmiş kız
veya kadın; bir kimsenin oğlunun karısı; aileye evlenme yoluyla
girmiş kadın”; Azeri Türkçesi gelin “gelin; (kayın valide de
kayın babaya göre) oğulun eşi; çok güzel, süslü, beğenilen şey;
oyuncak bebek” (AZTS: 486); Gagauz Türkçesinde gelin “gelin;
genç kadın; nişanlı” (GTS: 101); Türkmence gelin

“gelin”

(TTS: 248); Halaçça kälün, kälin, käliin “gelin (düğündeki)” (Li
1999: 317); Karaçay-Malkar Türkçesinde kelin “gelin” (KMTS:
253); Tatar Türkçesinde kilän “gelin” (TATS: 149); Başkurtça
kiliin “gelin (oğulun karısı); küçük erkek kardeşin karısı” (Li
1999: 316); Kazak Türkçesinde

kelin “gelin” (HTS: 226);

Nogay Türkçesinde kelin “gelin (oğulun karısı); erkek kardeşin
karısı” (Li 1999: 315); Hakas Türkçesinde kiliin “gelin” (HTS:

�244); Kırgızca kelin “gelin; gen kadın” (KS: 434); Özbek
Türkçesinde kelin "yeni evlenmiş genç kadın; gelin (oğlunun
karısı); küçük kardeşin karısı; yaşça küçük akrabanın karısı"
(ÖTİL II: 346); Yeni Uygur Türkçesinde kälin “gelin”; kälinçek
“gelin; yeni evli gelin (genç gelin) (YUTS: 197); Karakalpak
Türkçesinde kelin “gelin (oğulun karısı)” (Li 1999: 316); Karay
Türkçesinde (k) k′elin “gelin (düğündeki)" (KRPS: 390); Sarı
Uygur Türkçesinde k′elin “gelin (oğulun karısı)” (Li 1999: 316);
Altay Türkçesi kelin “gelin” (ATS: 104); Tuv Türkçesinde kelin
“gelin” (TUTS: 67); Yakutça kiyit, kiyiit caxtar “gelin (Li 1999:
316); Çuvaş Türkçesinde kin “gelin; oğul karısı” (ÇTS: 112).

3.2.2. yutuz “eş, zevce, harem”
Orhun Yazıtları'nda bu sözcük "eş, zevce, harem" anlamında
kullanılmıştır. [...] oġılin yutuzin anta altım (BK: D38) [...]
çocuklarını (ve) kadınlarını orada gasp ettim.
Eski Uygur Türkçesinde ise yutuz "zevce, eş" (EUTS: 199)
anlamında geçmektedir.

4. “Kadın” Kavramı ile ilgili Unvanlar
4.1. Ġlbilge “Bilge kağanın eşinin unvanı”
İlteriş Kaġanıġ ögüm İlbilge Katanuġ teŋri töpüsinte tutup
yügerü kötürmiş erinç. “İlteriş Hakanı (ve) annem İlbilge
Hatunu göğün tepesinden tutup (daha) yükseğe kaldırmışlar
muhakkak ki” (KT: D11).

�5. “Kadın” Kavramı ile ilgili Mitolojik Öğeler
5.1. umay “tanrıça adı; Türk mitolojisinde doğum ve
bereketin sembolü olan en önemli tanrıça”
Umay sözcüğü Orhun Yazıtları‟nda “tanrıça adı” anlamında
kullanılmıştır. umay teg ögüm qatun qutıŋa, inim Kül Tigin er at
bultı. “Umay gibi annem hatunun kutu sayesinde, kardeşim Kül
Tigin erkeklik adını elde etti. (KT: D31).
Çağdaş Türk dillerinden Kırgız Türkçesinde umay “efsanevî
bir kuştur ki yuvasını havada yapar, hümâ; çocuklar hâmisi olan
efsanevî bir kadın” (KS: 783); Karaçay-Malkar Türkçesinde
umay biyçe “kadın ve çocukları koruyan tanrıça” (KMTS: 418)
biçiminde yaşamaktadır.

6. “Kadın” Kavramı ile ilgili Fiiller
6.1. küŋed- “cariye olmak”
küŋ “kadın köle, cariye” isim kökünden türeyen sözcüğü
küŋed- fiili Orhun Yazıtları‟nda “cariye olmak” anlamında
kullanılmıştır [...] bodunuġ küŋedmiş quuladmış bodunuġ [...]
“[...] halkı, cariye olmuş, kul olmuş halkı [...]” (KT D13).
Bu sözcük günümüz Türk dillerinden Türkmen Türkçesinde
kündele- “pranga, kelepçe vurma” (TTS: 429) biçiminde
yaşamaktadır.

�7. “Kadın” Kavramı ile ilgili Ġkilemeler
7.1. qız qoduz “kız kadın”
İkilemeler bakımından zengin olan Orhun Yazıtları‟nda
kadınla ilgili ikilemeler de kullanılmıştır. Ol yerke ben Bilge
Tunyukuk teğürtük üçün sarıġ altun, ürüŋ kümüş, qız qoduz, eğri
tebi, aġı buŋsuz kelirti. " O topraklara (Türk halkını ben Bilge
Tunyukuk götürdüğüm için sarı altınları, beyaz gümüşleri,
kızları kadınları, hörgüçlü devleri ve ipekli kumaşları fazlasıyla
(önümüze) getirdiler." (T: G3/4).

7.2. küŋ quul “cariye ve köle, kul köle”
[…] kaġanı ölti, bodunı küŋ quul boltı. “[…] kağanı öldü,
halkı (da) kul köle oldu” (KT: D20).
7.3. küŋedmek kuladmak “cariye ve köle olmak; kul köle
olmak”
Yeti yüz er bolup elsiremiş, kaġansıramış, bodunuġ küŋedmiş
quladmış […] "Yediyüz kişi olup, hakansız kalmış halkı cariye
olmuş, kul olmuş halkı..." (KT: D13)

�Sonuç
Türkçenin sözvarlığı içerisinde geniş bir yer tutan "kadın"
kavramı, Orhun Yazıtları'nda da bu zenginliği göstermektedir.
Orhun Yazıtları'nda kadınla ilgili sözvarlığı incelendiğinde
Türkçenin Orhun Yazıtları'ndan sonra geniş coğrafyalara
yayılması

buna

zenginleşmesini,

istinaden
bugünkü

çeşitli
Türk

kollara
dillerine

ayrılmasıyla
baktığımızda

tanıklamaktayız. Özellikle akrabalık terimleri bakımından
zengin olan Türk dili, "kadın" için kullanılan akrabalık terimleri
ve

diğer

kavramlar

bakımından

da

oldukça

çeşitlilik

göstermektedir.
Orhun Yazıtları'nda tespit ettiğimiz sözcüklerin on yedisi
isim çıqan “teyzezade, kuzen”; eke “abla”; qatun “katun, kağan
eşi”; keliŋ “gelin”; eşilik “hanım olacak, hanım olmaya lâyık”;
qıız “kız”; qođuz “dul kadın” qunçuy “prenses”; küŋ “kadın köle,
cariye”; küŋlüg “cariyeli, hizmetçili”; ög “anne, üvey anne”;
ögsüz “öksüz, anasız”; siŋil “kız kardeş”; umay “tanrıça adı”;
yutuz “eş, zevce, harem”; il bilge “Bilge kağanın eşinin unvanı”;
siŋil "küçük kız kardeş"); biri fiil (küŋed- “cariye olmak”); ikisi
de ikileme (qıız qoduz "kız, kadın"; küŋ kul "cariye ve köle, kul
köle") şeklindedir. Söz konusu sözcüklerden altısı kadın
akrabalık adları, yine altısı kadının sosyal statüsü ifade eden
sözcükler; ikisi ise kadın için kullanılan unvanlardır. Tespit
edilen "kadın" ile ilgili söz varlığının bazıları sadece Türkçenin

�tarihî dönemlerine özgü kalmış; bazıları sadece ağızlarda
yaşıyor olsa da günümüze kadar gelmiştir.

Kısaltmalar
AL: Besim Atalay (1970): Abuşka Lûgati veya Çağatay
Sözlüğü, Ankara.
ATS: Emine Gürsoy Naskali, vd. (1999): Altayca-Türkçe
Sözlük, Ankara.
AZTS: Seyfettin Altaylı (1994): Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul.
BK: Bilge Kağan Yazıtı.
ÇS: H. Paasonen (1950): Çuvaş Sözlüğü, İstanbul.
ÇTS: Bülent Bayram (2007): Çuvaş Türkçesi-Türkiye Türkçesi
Sözlük, Konya.
DLT: Besim Atalay (1939-1940): Divanü Lûgati't-Türk
Tercümesi I-III, Ankara.
_____, (1943): Divanü Lûgati't-Türk Dizini "Endeks",
Ankara.
DS: Türk Dil Kurumu (1963-1982): Türkiye'de Halk Ağzından
Derleme Sözlüğü I-XII, Ankara.
EDPT: Sir Gerard Clauson (1972): An Etymological Dictionary
of Pre-Thirteenth-Century Turkish, Oxford.
EUTS: Ahmet Caferoğlu (1968): Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul.

�GTS: G.A. Gaydarci vd. (1991): Gagauz Türkçesinin Sözlüğü,
Ankara.
HTS: Ekrem Arıkoğlu (2005): Örnekli Hakasça-Türkçe Sözlük,
Ankara.
KB: Reşit Rahmeti Arat (1947): Kutadgu Bilig I, Metin,
İstanbul.
_____, (1959): Kutadgu Bilig II, Tercüme, İstanbul.
_____, (1979): Kutadgu Bilig III, İndeks, İstanbul.
KMTS: Ufuk Tavkul (2000): Karaçay-Malkar Türkçesi
Sözlüğü,

Ankara.

KRPS: N. A. Baskakowa, vd. (1975): Karaimsko-russkopol′skiy

slovar′, Moskva.

KS: K. K. Yudahin (1988): Kırgız Sözlüğü, Ankara.
KT: Kül Tigin Yazıtı.
KTS: Kenan Koç vd. (2003): Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi
Sözlüğü, Ankara.
LÇTO: (H.1298): Şeyh Süleyman Efendi, Lüġat-ı Çaġatay ve
Türkii-i Ośmānii, İstanbul.
NF: Aysu Ata (1998): Nehcü'l-Ferâdis III Dizin-Sözlük, Ankara.
NRS: N. A. Baskakowa (1963): Nogaysko Russkiy Slovar’,
Moskva.
ÖTĠL: Özbek

Tiliniŋ

İzåhlı

Luġati

(2007):

Özbekistan

Respublikası Fenler Akademiyası Alişiir evayi Namıdaki
Til ve Edebiyat Enstitüsü, Taşkent.

�T: Tunyukuk Yazıtı.
TATS:Fuat Ganiyev vd. (1997): Tatarca Türkçe Sözlük, Kazan
Moskva.
TKS: Gülzura Cumakunova (2005): Türkçe Kırgısça Sözlük,
Bişkek.
TLS: A. Bican Ercilasun vd. (1991): Karşılaştırmalı Türk
Lehçeleri Sözlüğü, Ankara.
TS I: Türk Dil Kurumu (1998): Türkçe Sözlük, Ankara.
TS II: Türk Dil Kurumu (1963-1977): Tarama Sözlüğü I-VIII,
Ankara.
TTS: Talat Tekin vd. (1995): Türkmence Türkçe Sözlük,
Ankara.
TUTS: Ekrem Arıkoğlu vd. (2003): Tuva Türkçesi Sözlüğü,
Ankara.
YUTS: Emir Necipoviç Necip (1995): Yeni Uygur Türkçesi
Sözlüğü, Ankara.

Kaynaklar
Altaylı, Seyfettin (1994): Azerbaycan Türkçesi Sözlüğü,
İstanbul: MEB Yayınları.
Arat, Reşit Rahmeti (1979), Kutadgu Bilig III İndeks, İstanbul.
Arıkoğlu, Ekrem (2005), Örnekli Hakasça-Türkçe Sözlük,
Ankara: Akçağ Yayınları.

�_____ (2003), Tuva Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Atatürk
Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK Yay.: 822.
Ata, Aysu (1997), Kısāsü‟l-Enbiyā II Dizin, Ankara: TDK
Yayınları, _____, (1998), Nehcü‟l-Ferādis III Dizin-Sözlük,
Ankara: TDK Yayınları.
Atalay, Besim (1991), Divanü Lûgat-it-Türk Dizini, Ankara:
TDK Yayınları.
Baskakowa, N. A. (1963), Nogaysko Russkiy Slovar‟, Moskva.
_____, vd. (1975): Karaimsko-Russko-polskiy Slovar′,
Moskva.
Bayram, Bülent (2007), Çuvaş Türkçesi-Türkiye Türkçesi
Sözlük, Konya: Tablet Yayınları.
Binler, Mehmet Ziya (2007), Türk Dünyası Aile ve Akrabalık
Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Selenge Yayınları.
Caferoğlu, Ahmet (1993), Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü,
Ankara: TDK Yayınları: 260.
Clauson, Sir Gerard (1972), An Etymological Dictionary of PreThirteenth-Century Turkish, Oxford.
Cumakunova, Gülzura (2005), Türkçe Kırgısça Sözlük, Bişkek:
Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi Yay.: 74, Sözlük
Dizisi: 2.
Çağatay, Saadet (1962), “Türkçede 'Kadın' İçin Kullanılan
Sözler”, TDAY-Belleten 1962, Ankara: TDK Yayınları.

�Ercilasun, A. Bican vd. (1991), Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri
Sözlüğü, Ankara: Kültür Bakanlığı: 1371, Kaynak Eserler:
54.
Erdal, Marcel (1991),
Functional

Approach

Old Turkic Word Formation, A
to

the

Lexicon,

Harrassowıtz-

Wiesbaden.
Ersoy, Habibe Yazıcı (2012), Başkurt Türkçesinde “Kadın” ile
İlgili Söz Varlığı, Konya: Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.
Gabain, A. Von. (2003), Eski Türkçenin Grameri, (Çev.
Mehmet Akalın), Ankara: TDK Yayınları.
Ganiyev, Fuat vd. (1997), Tatarca Türkçe Sözlük, KazanMoskva.
Gaydarci G.A. vd. (1991), Gagauz Türkçesinin Sözlüğü,
Ruşçadan Aktaranlar: İsmail Kaynak, A. Mecit Doğru,
Ankara: Kültür
Bakanlığı Yay.: 1294, Türk Dünyası Edebiyatı Dizisi: 16.
Göksel, Burhan (1993), Çağlar Boyunca Türk Kadını ve
Atatürk, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
Gömeç, Saadettin (1999), Kök Türk Tarihi, Ankara: Akçağ
Yayınları.
Karahan, Akartürk (2006), “Tarihi Türk Dilinin Söz Varlığına
Katkılar: Kadınla İlgili Kelimeler Üzerine”, Ankara: Bilkent
Üniversitesi l. Uluslararası Büyük Türk Dili Kurultayı
Bildiriler.

�Kazak

Tiliniŋ

Tüsindirme

Sözdigi

(2008),

Kazakistan

Respublikasınıŋ Madeniyet Xane Akparat Ministrligi Til
Komiteti, Almatı.
Koç, Kenan vd. (2003), Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi
Sözlüğü, Ankara: Akçağ Yayınları.
Li, Yong-Sŏng (1999), Türk Dillerinde Akrabalık Adları,
İstanbul: Simurg Yayınları.
Naskali, Emine Gürsoy, vd. (1999), Altayca-Türkçe Sözlük,
Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK
Yay.: 725.
Necip, Emir Necipoviç (1995), Yeni Uygur Türkçesi Sözlüğü,
Rusçadan Çev. İklil Kurban, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu TDK Yay.: 615.
Özbek Tilinin İzahlı Lugati I/II. Moskva: 1981.
Paasonen H. (1950): Çuvaş Sözlüğü, Çev. Türk Dil Kurumu
Çevirmenleri, İstanbul: İbrahim Horoz Basımevi.
Pilancı, Hülya (2002), “Anadolu Ağızlanrında Kadın İçin
Kullanılan Sözler Üzerine Bir İnceleme”, Kadın/Woman
2000 Kadın Araştırmaları Dergisi, Journal for Woman
Studies, Doğu Akdeniz Üniversitesi Yay., C.III, S. 2.
Rásonyı, László (1963), “Türklükte Kadın Adları”, TDAYBelleten 1963, Ankara: TDK Yayınları.

�Sağ, Vahap (2001), "Tarihsel Süreç İçerisinde Türk Kadını ve
Atatürk", C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, C. 2, S. 1:
11-12.
Savcı, Kemal (2001), Cumhuriyetin 50. Yılında Kadın, Ankara:
Cihan Matbaası.
Sevinç, Necdet (1987), Eski Türkler'de Kadın ve Aile, İstanbul:
Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı.
Şeyh Süleyman Efendi (H.1298). Lüġat-ı Çaġatay ve Türkii-i
Osmānii, İstanbul.
Tavkul, Ufuk (2000), Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü,
Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu TDK
Yay.: 770.
Tekin, Talat

(1960),

“„Amca‟

ve „Teyze‟

Kelimeleri

Hakkında”, TDAY-Belleten 1960, Ankara: TDK Yayınları.
_____, vd. (1995), Türkmence Türkçe Sözlük, Türk Dilleri
Araştırma Dizisi: 18, Ankara: Simurg Yayınları.
_____, (2003), Orhon Yazıtları - Kül Tigin, Bilge Kağan,
Tunyukuk, Yıldız Dil ve Edebiyat Dizisi: 1, İstanbul.
Yudahin, K. K. vd. (1988): Kırgız Sözlüğü, Atatürk Kültür,
Çev.: Abdullah Taymas, Ankara: Dil ve Tarih Yüksek
Kurumu TDK Yay.: 121.

�Ekler
Tablo 1: Orhun Yazıtları’nda Kadınla Ġlgili Söz Varlığının
Çağdaş Türk Dillerindeki Karşılıkları
Orhun Yazıtları çıġan
Türkiye T.

eke
eşilik
(ağ.) egeç,
egeçi, eci

qatun

kelin

qıız

ögsüz

siŋil

kadın

gelin

kız

öksüz

silik

ġız

öksüz

Azeri T.

ġadın

Gagauz T.

kadına

gelin

ekeci

xātın

Halaç T.

äkä

kişi

gelin
ġiiz
kälün, kälin,
qiiz
käliin

Karç.-Balk. T.

egeç

qatın

Türkmen T.

çıqan

Kırım Tat. T.

qadın

Tatar T.

igäç

xatın

Kumuk T.

egeçi

qatın

Başkurt T.

qatın

Kazak T.

qatın

Nogay T.

xatın
igeçi

Hakas T.

çıqån

Karakalpak T.

egäçi
ägiçe

Yeni Uyg. T.
şıqan

Karay T.
Sarı Uyg. T.

çıqan aqa,
exke, yexke
çıqan ene

eşilik

aġas
akka

öksüz

qız

üksiz

qız

öksüz

qıź

ükhiz

hiinlii
siŋli

xıs

ökiis
öksüs,
siŋdi
ösküs
öksiz siŋil

qiiz

qatın

k′elin

qız

qatın

k′elin

xotun

siiŋiil

öksiz

kelin
kälin,
kälinçek
kelin

kelin

umay
biçe

qız

xåtin
qatun,
xotun
qatın

qadın
sıgan

qız

qız
kelin

küŋ

siŋli

qiz

siŋil

qız

siŋli
öksüz, siŋil,
öksiz silli

qız
qıs
qıs

ösküs

qıs

ösküs

sıŋnı
sıyın

kiis
kin

umay

siŋli

öksüz

qız

qadıt

kündele-

qız

kelin

Tuva T.
Çuvaş T.

kiliin

küŋed-

üüsüz

qatın

Altay T.
Yakut T.

kilän

xat

Kırgız T.
Özbek T.

kelin

küŋ

xiir

şiilliim

umay

��</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11854">
                <text>2168</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11855">
                <text>ORHUN YAZITLARI’NDA KADINLA İLGİLİ SÖZ VARLIĞI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11856">
                <text>YAZICI ŞAHİN, Serpil </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11857">
                <text>Anahtar Kelimeler: Orhun Yazıtları, Kadın, Söz Varlığı.  ÖZET  Türk dilinin tarihî sözvarlığı içerisinde, zengin bir biçimde karşılanan "kadın" kavramı, doğrudan "kadın" sözcüğünü karşılamasının yanı sıra çeşitli adlandırmalarla kadının o toplumdaki yerini, sosyal statüsünü ve yaşantısını yansıtmaktadır. Türkçenin çeşitli adlandırmalar, birleşmeler ve ekleşmelerle zengin bir şekilde oluşturduğu “kadın”la ilgili söz varlığı, kadının tarihî görünümünü ve dil kültür değişim sürecini göstermektedir. Türk dilinin ilk yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları da Türkçenin yazılı olarak takip edebildiğimiz dönemi içinde "kadın" kavramı ile ilgili söz varlığını görebilmemiz, kadının sosyal statüsünü ve yaşantısının izlerini bulabilmemiz açısından oldukça önemlidir. Bu bildiride, Orhun Yazıtları'nda "kadın"la ilgili söz varlığı tespit edilmiş, ifade ettikleri ve tarihî süreç içerisinde kazandıkları anlamlarına göre incelenmiştir. Söz konusu kavramların -tespit edebildiğimiz ölçüde- tarihî metinlerdeki kullanılışı ve kazandığı anlamlar ele alınarak çağdaş Türk dillerinde bu sözcüklerin uzantıları ortaya konulmaya çalışılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11858">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11859">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11860">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11861">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1480" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1951">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/aec325685ef57ecdfea0d782ff2b3521.docx</src>
        <authentication>85d77fa2ee833be947eddd47dfb3eb86</authentication>
      </file>
      <file fileId="1952">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/104f24779e9439ce54b3ae3ce50f6a6e.pdf</src>
        <authentication>62ca49b951ec910fd6ba6e4f0e8dae18</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11872">
                    <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN
Hüseyin YAŞAR
Siirt Üniversitesi, Fen edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Siirt / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.
ÖZET
Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi’nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın
hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden
kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi başkahraman söylediği “Kendimi bildim bileli seferde
olan bir yolcuyum” sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı
değişikler dolayısıyla her insan bir yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha
memleket meselelerine toplumsal sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve
gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler, İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları
işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli’nin kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi’nin
düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli
bir gençliğin karşısına Adli’nin olumlu dünyasını çıkarır. Adli’yi idealize ederek kanayan yaraya
neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da ayrı bir bakış açısı sunmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1953">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/af7cf8fd358005c7427bca1c98cc476f.docx</src>
        <authentication>ba5e081d929eab93299bc09d605644e9</authentication>
      </file>
      <file fileId="1954">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1d56e3647e00c9c959abfe5b668247fb.pdf</src>
        <authentication>e1f706eb388146b9df103c7ccbce8c60</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11873">
                    <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN
Hüseyin YAŞAR1
Özet
Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi‟nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın
hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden
kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi, herkesin yaşamda bir yolcu olduğu mutlak gerçeğinde
özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler dolayısıyla her insan bir
yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha memleket meselelerine toplumsal
sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler,
İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli‟nin
kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi‟nin düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya
çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli bir gençliğin karşısına Adli‟nin olumlu dünyasını
çıkarır. Adli‟yi idealize ederek kanayan yaraya neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da
ayrı bir bakış açısı sunacaktır.
Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.

A STORY OF A TRAVELER: "TRAVELER, WHERE ARE YOU HEADING?"
Abstract
A story of a traveler: "Traveler, where are you heading?"
Traveler, Where Are You Heading is a novel with thesis by Samiha Ayverdi. Ayverdi,
compares life to a journey. According to that, death of every person and newborns are like convoys,
coming and going back on a road. The base thought of the book is summarized in the words of the
hero of the book "I am a traveler as I can remember". Because of the changes of people both spatially
and spiritually, every human being is a traveler. In this book, the writer mentions homeland issues,
social problems, a little bit more than she did in her first novels. The positive and negative effects of
Western lifestyle on women and young people, troubled years of Abdul Hamid II are two main topics
of the novel. This work aims to reveal Samiha Ayverdi's ideas, the way she looks at the problems, by
starting from Adli's character. Ayverdi confronts Adli's positive world with a troubled youth. By
idealizing Adli, she stabs the bleeding wound. The novel will also offer a new point of view to current
youth problems.
Key Words:Samiha Ayverdi, traveler, ideal character.

Giriş
Yolcu Nereye Gidiyorsun romanı Samiha Ayverdi‟nin kapsamlı ve çok cepheli
romanıdır. Tasavvuf ağırlıklı Aşk Budur (1938), ve Batmayan Gün (1939) romanlarından
1

Yrd.Doç.Dr., Siirt Üniversitesi,
yeniedebiyatcimiz34@gmail.com

Fen

edebiyat

1

Fakültesi,

Türk

Dili

ve

Edebiyatı

Bölümü,

�sonraki yapıtlarında Ayverdi, memleket meseleleri ve toplumsal zaaflara dikkat çeker. İşte
1944 yılında kaleme aldığı Yolcu Nereye Gidiyorsun romanı bu değişimin ürünüdür. Bu
bağlamda yanlış Batılılaşmayı ve bunun sonucunda gelen toplumsal kutuplaşmayı eserin
eksenine yerleştirir. Romana ideallerini, fikir hamurunu, dünya görüşünü katar. Bu fikir
hamuru ve dünya görüşü ise İslâm tasavvufudur.
Olay örgüsü, başkahraman Adli‟nin yolculuğu üzerine kurgulanır. Roman, ortalara
doğru Adli‟nin söylediği “Kendimi bildim bileli seferde olan bir yolcuyum” (YNG: 179)
sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler
dolayısıyla her insan bir yolcudur. Başkahramanın yolculuğu boyunca yaşadığı olaylar ve
karşılaştığı kişiler bir bir aktarılır. Romanın olay örgüsü ikinci Abdülhamit‟in iktidarda
olduğu ve sona erdiği yıllara rastlar. Söz konusu yılların yarattığı acımasız hafiye karakteri
amcası Ziver Paşa, kambiyocu Asım Bey, softa din adamları, yozlaşmış gençler ve münevver
tipler bunlardan bir kaçıdır. Bütün bunları ve çevresini kahraman anlatıcı olan Adli‟nin gözlem ve değerlendirmeleriyle tanırız. Adli‟nin yolculuğu, İstibdat döneminden başlar. İkinci
Meşrutiyet‟in ilanından sonraki yıllara kadar devam eder. Olay zamanının İkinci
Meşrutiyet‟in öncesi ve sonrasına rastlaması, Osmanlı toplumunun bütünüyle yeni bir
yapılanma ve değişimin içinde olduğunu gösterir. Merkez kahraman Adli‟nin yolcu nereye
gidiyorsun? şeklindeki sorularına tasavvufun sesi ile verilen yanıtların yer aldığı romanda
Adli‟nin yolculuğu boyunca ikinci Abdülhamit döneminin yarattığı sıkıntılar ve bu döneme
son veren İkinci Meşrutiyet‟in insanı kişiliksizleştiren ve yozlaştırıcı sürecine tanıklık ederiz.
1. Adli’nin Yolculuğunda Karşılaştığı Engeller
1.1. Kaotik Bir Aile Ortamı
Adli, zor ve meşakkatli bir yolculuğa çıkar. Yolculuğunu zorlaştıran da en yakın
çevresi ile farklı kutupların insanı olmalarıdır. Ailesi, yani babası, annesi ve ikiz kardeşleri,
Tanzimat devriminin getirdiği Avrupalı yaşam tarzının etkisinde kalmışlardır. Batı, onların
nirengi noktasıdır. Annesi başta olmak üzere ailesinin alafranga unsurlara, mürebbiyeye ve
Ermeni işleme ustasına verdikleri değer onları öz değerlerinden uzaklaştıracak derecededir.
Söz konusu durum küçük Adli‟nin gözünden kaçmaz: “…Mürebbiye…Türkçe bilmiyor ve
bilmek için de gayret sarfetmiyor, daha doğrusu tenezzül etmiyordu. Fakat bu hususta da
kabahatli olan bizdik. Evet sade biz. Kendimizi saymadığımız için onlar da bizi
mühimsemiyor ve kendimizin dışında olanlara verdiğimiz aşırı kıymetin yanında bir toz
zerresi kadar küçük kalıyorduk” (YNG: 63). Adli, evde sadece mürebbiyenin değil işleme
ustası Siranuş Dudu‟nun ve annesinin Fransızca bayan hocasının da benzer aşırı ilgiyi
gördüklerinden yakınır. Annesinin hocasının yanlış davranışlarını da “saygı gösterilmek icap
eden bir his olarak kabul etmekte” direndiğini belirterek gözü kapalı her şeyi kabul edişini
genelleştirerek eleştirir. Bu bağlamda “kendimizden uzak” ve “haçlı dünyadan” diye
tanımladığı bu unsurlara düşkünlüğümüzü, aşırı saygıyı toplumsal ve kültürel gelecek için
tehlikeli sayar.
Babası Asaf Bey, Fransızlara ait bir demiryolu şirketinde çalışır. Uzun süren
memuriyet yıllarını “şark şimendiferinin muamelat şefi” olarak geçirdiğinden Avrupalıların

2

�bulunduğu atmosferleri teneffüs emiştir. Bu ortamlarda aldığı her nefes onun tarihten gelen
“necip soylu hislerini” zayıflamıştır.
Adli‟nin annesi Nemide Hanım da Tanzimat‟ın getirdiği batı rüzgârının etkisiyle
alafranga düşünceleri yüksek, yaşamda tek isteği piyano çalmak olan bir kadındır. Anne
romanda babası gibi Tanzimat medeniyetinin bir kurbanı gibi yansıtılır. O da Batılı olmanın
gerçek manasını anlamadan alafrangalaşarak toplumda saf dışı kalır. “İkiz çocuklarını sever,
fakat onları yetiştirmesini bilmezdi. Evini sever fakat ev işlerinden anlamazdı” (YNG: 18).
Anne, kendisini tamamen bir Fransız hocanın kültür terbiyesine terk ettiği gibi çocuklarını da
Batı‟nın temsilcisi mürebbiyeye bırakmıştır: “ …. Çocuklarını da, aynı rüzgâr istediği tarafa
sürüp götürüyordu. Bilmem, daha ne zamana kadar bu çocukların disiplinsiz, paradokslu
zekâları çorak ve dikenli boşluklara, korkunç uçurumların tehlikesine doğru alabildiğine
gidecekti?” (YNG: 65). Çocuklarını eğitmek sahasından çekilen bu anne, sahayı yabancı
terbiyecilere vermeye razı olmuştur. Aldığı yabancı terbiye sonucu anne, milli heyecanlar
karşısında onur zedeleyici laubalilikler sergilemektedir.
Türk ve İslam kültüründen uzaklaşan annenin en büyük mahareti çocuklarını ilgi
göstermek, ev işlerinde becerikli olmak değildir. Ortalama bir İstanbul kadınının çizgisinden
uzaklaşmıştır. Anne, Nemide Hanım, tradisyonalist bir yapılanma yerine tamamen
occidentalist bir kültürel yapılanma içerisindedir. Bu bağlamda en büyük mahareti batısal
kültürün simgesi olan piyanosuna gün boyunca kapanıp güzel bir şekilde çalmasıdır. Piyano
onun için bir tutku halini almıştır. Bu konudaki ünü, Avrupalı dostlarını da şaşırtmaktadır. Bu
nedenle, Fransız sefarethanesi Başkâtibi ve kocasının müdürü, parmakların dehasını dinlemek
için sürekli bu eve gelirler. Evin harem bölümüne alınan bu kişiler nedeniyle, haremin
mahremi kalmamıştır.
Adli‟nin kardeşleri Jale ve Rıdvan da aldıkları kültür ve terbiye itibariyle Adli‟nin
yolculuğunda büyük sorun olarak yansıtılır. Çocukların yaşları büyüdükçe küçük sorunları
sorunsala dönüşür. Her ikisi de ebeveynlerinin ilgisizlikleri sonucu terbiye adına nasiplerini
alamayan şımarık iki çocukturlar. Kardeşleri anne ve babalarının görüşleri doğrultusunda
alafranga yaşam tarzına uygun olarak yetiştirilmişlerdir. Kardeşlerin yaşama bakış açısı
“Tanzimat inkılâpçılığının bir kopyası”dır. Adli‟nin “ablacığım, ağabeyciğim” hitaplarına
kardeşleri “—Aman budala çocuk, ağabey, abla da ne demek? Madmazel seni ayıplıyor;
Avrupalılar birbirlerini isimleriyle çağırırlar” (YNG: 35) karşılık verirler. Adli, sır gibi
sakladığı ve babasının edebiyat meclisindeki müsveddelerden topladığı özlü sözlerden oluşan
defterini kardeşleri ele geçirdiğini, oradaki yazılı beyitleri alaylı bir şekilde okuduklarını
görür. Kardeşlerinin kendisine ait bu eşyayı habersiz almalarına üzüldüğü gibi Aşk ehline
âlemde Dilara mı bulunmaz/Mecnun isen ey dil sana Leyla mı bulunmaz beyitini okurken
veznini ve kafiyesini bozmalarına çok daha içerlenir. Özgürel de anılan ikiz kardeşleri,
Batılılaşmanın koflaştırdığı, yozlaşmış genç tipi konumunda olduklarını belirterek (Özgürel,
2013: 333). Saptamalarımızı doğrulamaktadır.
Kendisinden üç yaş büyük kardeşleri “fikre hisse ve kültüre arkasını çevirmiş bir
terbiye ile büyütüldüklerinden” dillerine ve zevklerine en hoş gelen, kendilerinde uyanmamış
duygulara hücum etmeyi bir çıkar yol olarak bilirler. Fransa‟dan terbiyeleri için getirtilen iki
3

�mürebbiyenin kayıtsız şartsız insafına bırakılan bu çocuklardan Rıdvan, milli ve dinsel değer
yargılarından uzaklaşır. Bir hovarda tipi oluşur. Olay örgüsünün sonunda Beyoğlu âlemlerinin
çetin yaşamına duçar olup bir mirasyedi olur. Rıdvan “vakit vakit mektepten kaçmakta,
ağzında çirkin bir ispirto kokusu ve bulanık bir kafa ile eve gelmesine” (YNG: 31), günlerce
okula gitmemesine karşın ebeveynler ona karşı sonsuz hoşgörü ile yaklaşmaktadır. Aile çocuk
eğitiminde iyi bir tutum sergilememektedir. Jale ve Rıdvan ikizlerini koruyup kollarken Adli
aşikâr bir şekilde sürekli itilip kakılmaktadır. Bu şekilde yazar, ailenin sorunlara karşı
tutumunu sorgulamaktadır. İki kardeşin tersine Adli, sütanneden ayrıldıktan sonra ilgi ve
çocuk yetiştirme özenine ihtiyacı kalmamış bir yetişkin gibi kendi haline bırakılır.
Kardeşlerin alay ettikleri âmâ dilencinin sesine Adli büyük yakınlık duyar ve avuç
açmadan sokaktan geçerken“Ya Sabur, ya Rahim!” nidalarını tekrar tekrar duymak ister.
Kardeşlerinin sevdiği sokak satıcısı ise sözde hayır maksadıyla halka su satan sebilcidir.
Adli‟nin hoşlanmadığı bu sebilci halka “İçsen de içmesen de avucuma para koyacaksın!”
(YNG: 29) gibi maksadını aşan sözlerle hitap eder. Adli, sebilcinin “-Sebil, sebil” sözlerinde
bile bir zorbalık görür. Adli, kardeşlerinden ayrı bir kişiliğe sahiptir. Kardeşleri haylaz olup
ondan büyük olmalarına rağmen etraflarında olup bitenden habersizdirler. Adli ise yaşından
beklenilmeyen bir dinginlik ve sabır içerisindedir. Adli‟de yılların değil yaradılışının
gerektirdiği bir olgunluk bulunur.
Adli‟nin yolculuğunda tanıdığı bir başka karakter amcası Ziver Paşa‟dır. Ziver Paşa,
yönetime yakın duran ve güç zehirlenmesi yaşayan bir kişidir. Dönemin ünlü bir hafiyesi olan
bu paşanın yanında ne edebiyattan ne de düşünce sohbetlerinden söz açılır. Oldukça olumsuz
bir imaja sahip olan Ziver paşa, uğradığı yerlerden rüşvet alır: “Bonmarşenin önünden
geçerken gördüm, Zakkum bir kuyumcuya giriyordu; zavallı adam kim bilir ne yanmıştır…”
(YNG: 103). Ziver paşa, yasaların kendisine tanıdığı hakları bireysel çıkarları için kullanan
bir kişidir. Aslında resmi bir kimliği olup olmadığı da çok net değildir. Bu bakımdan Adli,
sadece ailesinin değil en yakın akrabasının olumsuz imajının etkisi altındadır.
Çevrede olumsuz ve zalim hafiye olarak algılanan bu Paşa, Galatasaray Lisesinde de
aynı imaja sahiptir. Öğrencilerin dilinde „zakkum Paşa‟ olarak adlandırılan Adli‟nin amcası
Ziver Paşa, “Zakkum‟un arabası gene beş aşağı beş yukarı dolaşıyor; mutlaka yeni bir av
peşindedir” veya “Bonmarşenin içinden geçerken gördüm, zakkum bir kuyumcuya giriyordu;
zavallı adam kim bilir ne yanmıştır” (YNG: 103) hitaplarına maruz kalır. Öğrencilerin anılan
paşaya dair düşünceleri Gösterme tekniği ile verilerek okuyucu daha çok ikna edilmeye
çalışılır. Buradan da Galatasaray‟ın yurdu baştanbaşa saran hafiye teşkilatına ve dolayısıyla
iktidara muhalif durduğu anlaşılmaktadır. Adli de, işte bu nedenlerden dolayı hep karşı çıktığı
Ziver Paşa‟nın amcası olduğunu okulda söylemez. Hatta amcası okula geldiğinde bile
kendisini ondan gizler. Bu durumda Adli ve diğer çocukların hafiyelere karşı olumsuz
tutumları Adli‟yi okuluna bir kez daha bağlar.
Romanda her gün birisine zararı dokunan bir paşa olan amca, oğluna da terbiye
namına bir şey vermemiştir. Oğlu Rami, kız peşinde koşan ve kişiliği oturmamış biridir.
Babasının sınırsız gücünden yararlanarak gayri meşru ve yasadışı yollara başvurur. Romanın
bir yerinde, Beyoğlu‟nda sustalı bıçakla bir kızı kovalarken araya giren birini yaralar.
4

�Adli, Batı medeniyetine mesafeli bakar. Bu, onu diğer aile fertlerinde farklı kılar. Batı
medeniyetinin İstanbul‟daki unsuru olan mürebbiyelere karşı soğuktur. Ailede herkesin saygı
gösterdiği mürebbiyeler onun yanında birer birey olmaktan öte gidemezler. Adli,
mürebbiyelerin Türkçe öğrenmeleri için gayret sarf etmemelerini büyük problem olarak görür.
(YNG: 63). Evde bulunan mürebbiye için “Türkçe bilmiyor ve bilmek için de gayret sarf
etmiyor, daha doğrusu tenezzül etmiyordu” (YNG: 63). Mürebbiyelerde kendini beğenme ve
kültürlerini üstün görme duygusunun var olduğunu duyumsatır. Adli, ailesindeki
mürebbiyenin davranışlarından yola çıkarak Müslüman halkın yabancılara karşı tutumuna dair
bazı saptamalarda bulunur. Buna göre bu kadınlardaki üstünlük hastalığının mürebbiyelerde
oluşmasını “Biz” dediği Türk milletinin yol açtığını vurgular. Bunun için “Kendimizi
saymadığımız için onlar da bizi mühimsemiyor ve kendimizin dışında olanlara verdiğimiz
aşırı kıymetin yanında bir toz zerresi kadar küçük kalıyorduk” (YNG: 63). Bir başka yerde de
“Bilmem, neydi bizdeki bu kendimizden uzak şeylere olan kötü düşkünlük?” (YNG: 65)
şeklinde “biz” zamirini kullanarak tüm halkı suçlar.
Adli haklılığını güçlendirmek için de mürebbiyeler hakkında bazı suçlamalar da
bulunur. Ona göre mürebbiyeler salt bir eğitim veya çocukların terbiyesi için gelmezler aynı
zamanda Batı kültürü ve zevkinin İstanbul‟daki temsilcileridirler. Hatta bir adım daha ileri
giderek onları “haçlı dünyası”nın bir eri olarak görür. Adli kendisinin farkına vardığı bu ince
noktaların ailesi ve bütün bir toplum farkında değildir. Annesi garp kültürü ile yetiştiği için
“çocuklarını da, aynı rüzgâr istediği tarafa sürüp götürüyordu.” der. Adli‟ye göre annelerin
yerine getirmesi gereken çocukların pedagojik ihtiyaçlarını artık mürebbiyeler yerine getirir.
Bu da kaçınılmaz olarak çocukların Türk kültürüne yabancı bir şekilde yetişmelerine yol
açmaktadır. Adli bunu örneklendirerek görüşlerini temellendirmektedir. Bunun için kız
kardeşi Jale‟nin taktığı kolyeyi örnek göstererek durumun vahametini belirtmektedir. Adli,
bir gün sofadaki masada duran kolyeyi görür. Uzaktan sanat eseri hevesiyle baktığı bu
kolyenin üzerinde Napoleon‟un at üstündeki heykeli yer alır. Bir anda çılgına dönen Adli,
“kardeşim, kendi öz kahramanlarının sembolü yerine, bir yabancı kanın fatihini boynunda”
(YNG: 67) gezdirmesine hiddetlenir ve kolyeyi kırarak tekrar yerine bırakır. Napoleon‟un
askeri başarılarını onaylamakla beraber figürünün bir Türk kızının gerdanının süsü
olamayacağı kanaatindedir.
2. Adli’nin Yolculuğunda Karşılaştığı Yardımcılar
2.1. Mutasavvıf Bir Rehber
İşte Adli, böyle bir ortamda doğan bir yolcudur. Yazar, Adli‟nin diğer kardeşleri gibi
Batıyı taklit eden bir kültürle büyümemesine özen gösterir. Onu kültürel ve tarihsel bir şuur
içinde yetişmiş örenk bir insan olmasını ister. Böylece yazar “insan olabilmenin sırlarını,
yollarını, esaslarını cemiyete intikal ettirmek” istemektedir. (Yüksel, 1984: 39). Bu nedenle
ona yol boyunca iki rehber gönderir. Ana ve babasının, kardeşlerinin şefkat ve sevgisinden
yoksun kalan Adli, kendi dünyasını bu iki rehber sayesinde şekillendirmeye çalışır. Birincisi
Cem Bey‟dir. Cem Bey, babasının selamlık meclislerine katılır. Divan edebiyatını, Abdülhak
Hamid‟in taraftar ve karşıtlarını, Serveti Fünuncuları, Tevfik Fikret‟in hayranlarını, kısacası
bütün edebi münakaşaları, edebiyatı beşeri gereksinimlerin en gerekli nafakası sayan bir
zümrenin katıldığı bu mecliste Cem Bey, olaylara tasavvuf penceresinden bakan sanatsal ve
5

�kültürel seviyesi yüksek bir kişiliktir. Romanda Cem Bey, tasavvufi söylemlerinden ve
kusursuz kişiliğinden dolayı Ayverdi‟nin hocası Kenan Rufai‟yi temsil etmesi güçlü
olasılıktır.
Aileden ve çevreden dışlanan Adli, Cem Bey‟in sınırsız bir zevkten söz eden
dünyasını tanımaya başlar. Cem Bey‟in dünyası “Kendini unuttuğun vakit Allah‟ı zikret”
(YNG: 43) sözünde özetlenir. Cem Bey, küçük ve silik bir çocuğa ilgi göstererek Adli ile
konuşmaya başlar. Cem Bey, bu çocuğun yüksek istidatlarını kısa sürede keşfeder ve atıl
bırakılmasına razı olamaz. Adli‟nin ruhen gelişmesinde önemli katkısı vardır. Kendini onun
yanında hissettirerek destek çıkar. Cem Bey, onun için yatıştırıcı rolü görmektedir. Kendisi de
bunu itiraf etmektedir: “.. her geçen gün biraz daha bağlandığım Cem Bey‟de bütün acılarımı
uyuşturuyordum. O da beni gittikçe artan bir muhabbetle sevmekte ve aramakta bulunuyordu”
(YNG: 112). Mutasavvuf bir kimliği temsil eden Cem Bey, yalnızlaşan ve küçümsenen
Adli‟ye yakınlık gösterir. Ailesinin bıraktığı ruhsal boşluğu Cem Bey doldurmaya çalışır.
Cem Bey, sayesinde bu meclis Adli için birinci sosyal kabul yeri olur. Bu yüzden
kendisinden beklenmeyen bir davranış göstererek toplantı sonrası odaya girip “sabahları uşak
derleyip toplamadan evvel dolaşmak ve sigara paketlerinin arkalarına, gazete kenarlarına,
kâğıt parçalarına yazılıp bırakılmış mısralar, vecizeler, felsefi sözler”i alıp önemli bir sermaye
gibi cebine saklar. Daha sonra, Cem Bey‟in kendisine verdiği müsveddeleri temize çekerken
ondaki mana derinliğini anlamaya çalışır. Sabrı tavsiye eden şu ifadeler ailede yalnızlaşan
Adli‟ye ilaç etkisi yapar: “Allah kullarına acılığa ait bir şey verdi mi, tatlılığı da onun
kalbinden uzak tutmaz. Musibet ve kahrı ondan bilerek tahammül, en doğru müdafaa silahıdır.
Toprak altından yeşil ve taze olarak süren başak, canlı bir mısra gibi tarlada salınıp
nazlanırken, orağın darbesine elbette, zalim, der. Hele değirmen taşının arasına girip toz
olmayı en yaman işkence bulur. Fakat kendisini böylece kahretmeyi murat edenin, manada
yükseltmeyi dilemiş olduğunu, ancak bir insan vücudunda eriyip, insan olduğu zaman anlar.
Biz dünyada zevkle kahrı bir teknede yoğurmak için geldik.” (YNG: 69). Ailenin
küçümseyici tutumu karşısında ruhsal bir çıkmaza giren Adli, bu tasavvufi söylemleri,
düşünerek ve sindirerek okur ve çıkış yolu bulmaya çalışır.
Cem Bey, düşüncelerinde elastiki ve geniştir. Dar görüşlü değildir. Dini belli yasalarla
sınırlayan ve şekle sokan arkadaşı Hatemi Hoca‟ya sert bir şekilde çıkışır ve yobaz olmakla
suçlar: “Siz din için dinsizlerden daha zararlısınız. Tekâmül cihetiyle en ileri olan İslamiyet,
en büyük fenalığı, onu bir heyula gibi göstermeye uğraşanlardan görmüştür” (YNG: 112).
Kahraman anlatıcı tarafından Cem Bey ile Hatemi Hoca arasında bir nüansa işaret etmektedir.
Başındaki sarığıyla medrese kökenli olan Hatemi Hoca, bilgi dağarcığına doğunun ve batının
ilim dünyasını sığdırmıştır. Ancak Cem Bey gibi aşkın verdiği sonsuz sevgi ve merhamet ile
dolu değildir. Her şeye toleranslı bakmayı öğütleyen tasavvufun kanatları arasına girmemiştir.
Her şeye akıl ve mantık penceresinden bakmaktadır. Hatemi bu yönüyle Mesihpaşa İmamı
romanının başkişisi medrese kökenli imam Halis Paşa‟yı çağrıştırmaktadır. Hatemi Hoca,
Halis Efendi gibi Kuran‟ın dolayısıyla dinin ancak dış manasını anlayan iç manasını
dolayısıyla derinliğini kavramaktan uzaktırlar. Mesihpaşa İmamı romanının bir yerinde
anlatıcı, medreseden icazet alan imamın ancak şer‟i meselelere çözüm bulduğunu Remzi adlı
bir genç karaktere söyletir. Buna göre imam, iman inkar ile bilgiyi aynı potada eriten
6

�zümreye karşı yetersizdir. Hatta Remzi‟ye göre Halis Efendi, çağın gerisinde kalmış ve kendi
sorunlarına da yabancılaşmıştır: “Medrese, şarkı tanıdığını zanneder; fakat ondan fersahlarca
uzaktır” (MSİ: 73).
Adli‟nin Cem Bey ile dostluğu ilk başlarda öğrenci-hoca ilişkisi şeklinde başlasa da
sonradan dert ortaklığına dönüşerek memleketin kanayan yaraları üzerinde yoğunlaşır. Cem
Bey, onu anlayan bir dost konumuna geçer. Onun olmadığı anlarda zaman anlamsız bir hal
alır. Her ikisi toplumsal düzensizlik ve vatanın hastalığından söz etmektedirler. Bu bağlamda
Adli, milli duyguları güçlü bir kahramandır. Avrupa ve yabancılara tanınan imtiyazlara karşı
çıkmaktadır. Sütbabası Atıf Bey‟in Beyoğlu‟ndan geçerken tanık olduğu bir olay onu
ziyadesiyle üzer. Buna göre yakalanmak üzere olan Avrupalı bir katil zanlısı son anda
sefarethaneye sığındığı için yakalanmaktan ve cezasını çekmekten kurtulur. Milli egemenliği
zedelediği için Adli, bu olaydan büyük üzüntü duyar. Yazar, bu anekdotu aktarmakla,
anayasal kanunların ülkenin her yerinde geçerli olmadığını açıklamak ister.
Adli, roman boyunca Cem Bey‟in müsvedde kâğıtlara yazdıklarını temiz bir deftere
çeker. Her biri bir elmas kıymetinde tanımladığı bazı sözler şöyledir: “ey insan, kaybını ara,
onu bul ve tekrar dağarcığına yerleştir. Mademki, bir yük taşıyıcısın, taş ve toprağın yükünü
çekme, o emaneti bul ve onu yüklen!” (YNG: 134). Adli, Cem Bey‟in öğretileri ve cebinde
sürekli taşıdığı küçük kitap sayesinde bilgisini artırdığı görülmektedir. Bu bilgi İrfan ve ilim
dizayn edilmiştir. Bir doktor ile yaşadığı küçük tartışma bunu gösterir. Evdeki hastayı
muayene etmeye gelen doktorun tavsiyelerinden sonra büyük annenin “İnşaallah doktor”
sözüne karşılık doktorun “İnşallahsız da geçer hanım efendi, (…) İtikat, maddi bilgilerin kâfi
derecede anlaşılmamış olmasından doğar. İlmin kat‟iyeti içine “inşallah” sığmaz.” (YNG:
285) cümlelerine içerlenir ve cevap verme fırsatını kollar. Doktoru evine elinde fenerle
bırakırken az önceki ideolojik saldırılarına cevap verir: “Siz zannediyor musunuz ki madde,
manadan gayrıdır. Madde, kendisini yaratanın gölgesidir. Siz de ben de onun bir tasarruf
aletiyiz” (YNG: 287).
Babasının meclisine önceden utana sıkıla giden Adli, şimdi Cem Bey‟in yardımıyla
büyük bir özgüvenle gitmeye başlar. Meclisteki herkesin takdirini toplar. Burası onun için bir
sosyal kabul yeridir. Altı yaşında okumayı söken Adli, on bir yaşında olmasına rağmen bu
eski edebiyatın bin bir yüklü beyitlerini anlamaya çalışır anlamayınca ciddi manada üzülür.
Evde üzüntüsünü giderecek ve bu beyitlerin anlamını açıklayacak kimse bulunmaz. Ancak
kendine güveni arttıkça eski edebiyat beyitlerini ve Cem Bey‟in nefis ifadelerini kavramaya
başlar ve çocukluğundan uzaklaştığını anlar. Adli, küçük dimağının üstünde bir önseziye
sahiptir.
Adli‟nin kusursuzluğuna karşın insanın her zaman hataya düşme olasılığını göz
önünde bulunduran Cem Bey, onu uyarmayı ihmal etmez. Bir mektubunda Adli‟yi
hassaslığıyla, içtenliğiyle, dürüstlüğüyle, çalışkanlığıyla ve bilgililiğiyle övdükten sonra şu
nasihatleri yapar: “Sen, tuttuğu hamuru yoğurmasını bilmeyen acemi bir aşçıya benzersin.
Korkarım ki henüz yumuşak ve kat‟i hatlarını almamış olan bu taze ruhu da idaresizliğin,
gevşekliğin, fazla zaafınla çürütmeyesin. Dikkat et Adli, kadınlar sırasında bir kıvılcım,
sırasında bir yangındır ve onların bir huyları da yanarken karşılarınkini de yakmalarıdır”
7

�(YNG: 309). Herkese öğüt verebilen Adli, Cem Bey‟in kendisine yönelik sözlerini süzgeçten
geçirerek uygular.
2.2. Dayı Nazım Bey
Adli‟nin yolculuğunda ona yardımcı olan bütün ruh buhranları arasında ferahlatıcı bir
etki yapan bir başka kişi de dayısı Nazım Bey‟dir. Kolordu Erkan-ı Harbiye‟de kısım amiri
olan dayısı, Tanzimat kitabının olumsuz izahı olan kardeşi ve Adli‟nin annesi olan Nemide
Hanım‟dan çok farklı bir duruşu vardır. Nemide‟de görülen mazi ile şuursuz alay ve
küçümseme Nazım‟da birer kıymete dönüşür. Dayının evi, Adli‟nin aile ortamından ayrı bir
dünyadır: “o, vatan aşkının keskinleştirdiği bir hassasiyetle, devletin ve milletin hastalığını,
mikroskop salahiyetiyle görebilen bir şuurun temsilcisidir.” (YNG: 107). Adli‟nin anne ve
babası, amcası gibi yarım kalmış inkılâpların adamı değil, doğrudan doğruya inkılâpçı ve
teşkilatçıdır. İktidara muhaliftir. Savunduğu düşüncenin dergilerini düzenli olarak takip eder.
Dayısı, ülkenin içinde bulunduğu siyasi kaostan endişelendiği gibi toplumsal
gidişattan da pek memnun değildir. Bu bağlamda Adli‟nin annesi, babası ve amcası Ziver
Paşa‟dan hareketle Tanzimat devrimini yanlış anlayanlara ateş püskürür ve onları zararlı
böceklere benzetir. “Bunlar, ağacın kendinden hasıl olan kurtları… Bunlar birer haşere!
Görünüşte ağaç dallı budaklı, gövde kalın ve dik; fakat içi hasta. Onlar, her gün bu ağaçtan bir
dal kurutuyorlar” (YNG: 108). Çok sevdiği eşi öldükten sonra uygun eş bulamayacağı ve
vatanı için yeterince çalışamayacağı kaygısı Nazım Bey‟i bekâr bırakmıştır. Vatan için
çalışırken çocuklarına yeterince zaman ayırmasa da yaşlı annesinin yardımıyla Selami ve
Fahrünnisa adlı çocuklarının bir ayağı geçmişte diğer ayakları gelecekte olan parlak gelecek
vaat eden iki yetişkindirler. İsmi ile müsemma olan kızı Fahrünnisa, Adli‟nin kardeşi Jale‟den
çok farklı bir kişiliği vardır. İsmi de alafrangalık duygusunu veren Jale gibi bir isim olmaması
yapısı hakkında ipuçları vermektedir. Elleri kalem kitap tuttuğu gibi ev işlerinde de
babaannesi verdiği terbiyeye ile oldukça mahirdir. İleride ruhsal olarak aydın ve memleketin
başına dert olmayacak şuurlu bir genç kızdır.
Dayı Nazım, İstibdat yönetiminin şiddetini giderek artırması sonucu idealleri için
Avrupa‟ya gider. Osmanlı için önemli bir kırılma noktası olan İkinci Meşrutiyet‟in ilanıyla
yurda döner. Ancak Nazım Bey, idealist bir asker olduğu için inkılâp sonrası siyasete atılmaz
görevine devam eder. Arkadaşlarının asıl görevlerini bırakıp siyasi kadrolara geçmesi, aynı
kişilerin işgal ettikleri mevkileri eski yönetimin bazı adamlarını aratmayacak şekilde bireysel
çıkarlarına yenik düşmeleri, Nazım Bey‟de bir düş kırıklığı yaratır. Dayı, yönetim değişikliği
için bütün içtenliğiyle çalıştığı için kahraman anlatıcı tarafından olumlanmaktadır. Ancak
onun çalıştığı İkinci Meşrutiyet‟i ise olumsuzlamaktadır. “Kanlı bir hadise” olarak tanımlanan
İkinci Meşrutiyet ve onun taraftarları zamanla her şeyi bireysel çıkarları için kullandıkları ve
deneyimsiz oldukları düşüncesini sezdirilir.
Samiha Ayverdi, başka romanlarında da İkinci Meşrutiyet‟i zararlı bir yapılanma
olarak değerlendirir. İnsan ve Şeytan adlı kurgusal yapıtında Maliye Nazırı Halim Paşa ve
konağından söz ederken “meşrutiyet denen yaygaracı dudak siyasi hayata olduğu kadar,
içtimai ahenge de: “Dur!” emrini verdi” (İŞ: 65) söz öbeğini kullanır. Bu bağlamda İkinci
Meşrutiyet adı geçen bakana ait konağın sonunu getirmiştir. Sadece konağın sonunu
8

�getirmekle yetinmemiş, konakla beraber onun devasa yapısını, nesilden nesile aktarılan
gelenek ve görenekleri ortadan kalkmanın yolunu açmıştır. Otantik ve yaşanmış bir devrin,
gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosunun ele alındığı İbrahim Efendi Konağı‟nda da Ayverdi,
İkinci Meşrutiyet taraftarlarını bir iç tehlike olarak nitelendirerek devlet realitesinden uzak
olmakla suçlar: “İbrahim Efendi, memleket sathında bu istikamette hazırlanıp hizalanan
kalabalık bir zümre olduğunu biliyordu. (…) İmparatorluğun tarihi gerçeklerini ve ananevi
siyasetini bilmeyen, devlet ve cemiyet bünyesinin icap ve zaruretlerine vakıf olmayan bir alay
sivri akıllı türedi ve aldatılmış adam, bir hürriyet lafıdır tutturmuşlar, bu uğurda yapmadık
hata bırakmıyorlardı” (İEK: 59). Romanda İbrahim Efendi konağının kemali ve zevali
imparatorluğun durumuyla beraber söz konusu edilir. Bu bağlamda konağın dağılması
devletin yıkılışıyla paralel bir şekilde gelişir.
Adli için dayısı Nazım Bey, dışa açılan bir penceredir. Cem Bey ile iç dünyasını
derinleştirirken dayısı sayesinde belli bir dünya görüşüne sahip olur. Bu bağlamda, o dönemin
yönetici kadrolarının yanlış politikalarını eleştirirken İstibdat dönemine de karşı olduğu
sezilir. Zira Galatasaray Lisesinde okurken hafiye olarak bilinen Ziver Paşa‟nın amcası
olduğunu öğrencilerden saklaması bunu gösterir. Bunun içinde en yakındakilere bile
babasının ismini söylemez. Çocuk olmalarına rağmen öğrencilerin, Ziver Paşa‟yı tanımaları,
yaptıklarından haberdar olmaları, lisede okuyanların siyasi bilinçlerinin yüksek olduğunu
gösterir.
Adli, yolculuğu sırasında yıllar, uzun ancak birbirine benzer bir şekilde sessiz ve dilsiz
geçer. Üzüntü ve horlanma ile geçen çocukluktan sonra babasının evi, dayısının evi ve
Galatasaray lisesi arasında taksim olan hayatı ona çok şey öğretir. Mensup olduğu dünyalara
hem yakın hem de uzak olması itibariyle olayları analiz etme melekesi gereğinden fazla
çalışır. Bu bağlamda Adli‟nin dünyası, “Bunlar maalesef nesilden nesile münevver tabaka
olarak intikal edecek olan kör cahiller vatan hainleri” diyen dayısı, “Canım Nazım‟da akıl mı
var? Bir vatanperverlik hikâyesidir bellemiş, boşuna kendini bitiriyor” diyen babası ve “Bu
dünya tarlasında herkes kendi boyuna göre bir tane sürükleyici.. fakat benim tanemin
müşterisi ne cahiller ne de alimler; yalnız Allah” diyen tasavvuf düşünceli Cem Bey arasında
gidip gelmektedir. Bu üç ayrı dünya ile temasta olan Adli, her şeyi tahlil ederek bazı yargılara
varır.
Yolculuğu aydın veya yarı aydın bir dünyada geçen Adli, yolculuğunun bir yerinde
mola vererek bu dünyadan biraz uzaklaşmak ister ve sütbabası Atıf Bey‟in mahallesine
giderek halkın arasına karışır. Yaşamı tahlilsiz ve tartışmasız kabul eden halk kitlelerinin
kaba, çıplak ve dümdüz ruh dünyası arasında zevk ve heyecan duyar. Zira bazı semtlerde
unutulmaya yüz tutan gelenekler ve insan tipleri canlı olarak henüz Atif Bey‟in semtinde
yaşarlar. Külhaniler, Keçekülah‟lar, Dağdeviren‟ler, semai kahvelerini, tanburi Cemil‟i çok
sever. Samiha Ayverdi, böylece İstanbul‟un geleneksel yaşamına bir gezinti yaparak
okuyucunun hafızasını tazeler.
Adli, Cem Bey ve dayısı Nazım Bey sayesinde dünya görüşü giderek netleşir. Milli
değerleri önceleyen bir kişiliğe sahip olur. Bu bağlamda Adli, oryantal Türk kültürünü en iyi
şekilde savunacak kabiliyettedir. Bunu babasının evine gelen Fransızlara anlatarak kanıtlar.
9

�Babasının işyeri müdürü ve misafirleri Madam ve Monsieur Faguet Adli‟nin babası Asaf
Bey‟in evini ziyaret ederler. Ziyaretlerinin birinci sebebi ise Asaf Bey‟in eşinin piyanodaki
maharetlerini görmek. Ancak iki erkek ve bir kadından oluşan misafirlerin dikkati piyanodan
ziyade büyükannenin odasına odaklanır. Bu oda büyükanne buradan ayrıldıktan sonra da
eşyasına dokunulmayarak şark köşesi özelliğini korur: “Ne annem, ne de babam, acayip bir
hürmet hissi ile odasını bozmadılar. Hatta minderinin üstündeki istufa bohçada duran mor
şelaki hırkası, soğuk bezden yazlık geceliği bile, sanki eskiden olduğu gibi, gelip kalacakmış
farz edilerek olduğu yerde bırakıldı. (…). Bu oda, bildim bileli, Üsküdar çatması yastıkları,
gezi perdeleri, halıları, örtüleriyle, devrin bit yanlış yenileşme baltasına kurban olmamış
olduğunu ilan edip durur.”(YNG: 251). Yabancı misafirler annenin Louis Quinze koltuklu
odasını görmektense tesadüfen gördükleri büyükannenin şark odasını yeğlerler ve “İşte bir
Türk odası! Hayır, bir müze...” nidalarıyla odanın içine girerek eşyalara hayran kalırlar.
Ayverdi, bu sahneye yer vermekle yeni nesil gençlerde kültürel ve tarihsel şuuru geliştirmek
ister. Güner‟e göre her iki unsur birbirleriyle özdeşleştirilmiştir: “Samiha Ayverdi tarih
şuurunun diri tutulmasını, kültür emperyalizmine karşı güçlü bir koruyucu ve geleceğin
kurulmasında sağlam rehber olarak görür” (Güner, 1984: 26). Bu esere bir çeşni, bir motif
olarak değil olay örgüsünün geneline yedirilmiştir.
Anne ve babanın sahiplenmedikleri evin bu köşesini işyeri müdürü hazine, diğerleri de
şaheser olarak telakki eder ve defalarca bu eve gelmelerine rağmen şimdiye kadar evin bu
köşesinin neden kendisine gösterilmediğine sitem ederler. Odadaki eşyaları misafirlere
tanıtamamaktan büyük mahcubiyet duyan anne ve babanın görevini Adli yerine getirir. “Evin
bilinmeyen oğlu, şimdi anasını babasını unutturacak kadar ecnebileri kendi etrafına toplamış”
Lahur şaldırları, Bilecik kadifeli yastıkları tanıtırken duvardaki ve eşyalardaki tezhipleri ve
Farsça beyitleri birebir açıklar. Monsieur Faguet ise yıllardır İran‟da bulunmasına rağmen bu
Farsça beyitleri Adli kadar başarıyla çeviremeyeceğini dile getirerek Adli‟yi tebrik eder.
Odayı tanımlarken “gizli hazine” “eşyalardaki ahenk” ifadelerini kullanarak subjektif
yorumlar yapar. Adli‟nin büyükannesinin odasını bu denli savunmanın en büyük sebebi
eşyaların Türk kültürünün oryantal dekorunu koruyan nadir yerlerden biri olmasındandır. Bir
yabancıya karşı bu kültürü sahiplenmemek veya bilmemek Adli için onur kırıcıdır. Bütün bu
ilgiye karşın yinede bazen büyükannesinin bu tarz döşemesini gereğinden fazla klasik bulur
ve bu tarza intibak edemediğini de romanın ilerleyen sayfalarında ileri sürer. (YNG: 295). Bu
da Adli‟nin günün şartlarına uygun modern ve geleneksel çizgileri içeren bir iç
dekorasyondan zevk aldığını gösterir. Bu şark odasının romanda yer alış biçimi ve
yabancıların mekâna olan ilgisi Ömer Seyfettin‟in Gizli Mabed öyküsünü anımsatır.
2.3.Galatasaray Lisesi
Adli‟nin dimağını, hafızasını geliştiren bir başka unsurda Galatasaray Lisesidir. Bu
lise ile ilişkisi, ailede yaşanan bir olay üzerine gelişir. Ailede sindirilmeye çalışılan Adli,
kişisel olarak kendini sıfırlayan biridir. Bu bağlamda, onuruna ve kibrine dokuna çok şeyi es
geçmektedir. Ama milli değerler söz konusu olduğunda Adli, başka bir karaktere, tavizsiz bir
kişiliğe bürünür. Aile bireylerinden gelen milli değerleri zedeleyicici tavırları kabullenemez.
Yolculuğunun henüz on üçünde iken, toplumsal ve bireysel endişeler karşısında rengini ve
kati ifadesini bulan bir olay yaşar. Bir gün ablasının boynunda gururla taşımakta olduğu
10

�Napolyon tasvirli kolyeyi kırar. “Yabancı kanın fatihini boynunda” gezdirdiği için derin bir
hüzne kapılır. Bu olay üzerine ailede hemen açıkça istenmeyen kişi ilan edilir.
Aile meclisinin kararı ile bir çeşit sürgün olarak Galatasaray Lisesi‟nin yatılı kısmına
verilir. Bu, Adli için bir kurtuluş ve bir iyiye, doğru yönelme kapısıdır. Burada arkadaşı Sinan
ile iyi bir trend yakalayan Adli, başarı basamaklarını bir bir yükselir ve Hukuk Fakültesine
kaydolur. Ayverdi, burada Galatasaray bilinçli olarak olumlamakta ve modern bir eğitim
yuvası imajı halinde sunmaktadır. Adli‟nin bu okuldaki ilk günlerini olumlu bir atmosfer
içinde geçirmesi bu savı kanıtlamaktadır: “.. içlerine karıştığım bütün şu küçük adamlar gibi
taşkın bir neşe seline kapılamasam bile gene de onların temiz, sade ve gösterişsiz yaşayışları,
benim için rahat nefes alınacak bir durak, istenecek bir şeydi. Arkadaşlarımın hepsini
sevmiştim. Burası benim yeni kapımdı. Kimse benimle alay etmiyor, oyunlarına zevklerine
zorla iştirak edişim, dikkatlerini ve istihzalarını uyandırmıyordu” (YNG: 95). Burası onun için
ikinci bir sosyal kabul yeri olur. Ailesinin ve kardeşlerinin alayları, horlamalarının ezinçliğini,
ürkekliğini yavaş yavaş üzerinden atmaya başlar. Adli, bu okulda ve hukuk mektebinde
kendisini bilinçli olarak yetiştirirken annesi, babası, kardeşleri, akrabaları giderek daha çok
batağa saplanırlar. Bu arada İkinci Meşrutiyetin ilanı bu saplantıyı daha da yoğunlaştırır.
Bu eğitim kurumu sayesinde bilgi dağarcığı geliştikçe babasına ait çok sevdiği
selamlık meclisini sığ ve yararsız bulur. Özellikle Galatasaray Lisesi‟nde edebiyat daha çok
haşir neşir olur ve edebiyatta belli bir anlayışı benimser. O, mecliste sıkça konuşulan
Edebiyat-ı Cedide‟ye de muhaliftir. Bu edebiyatı da “dümenini garba çevirmiş çürük sanat
gemisi” (YNG: 165) olarak niteler ve giderek batma tehlikesini yaşadığını yargısında bulunur.
Adli‟nin Edebiyat-ı Cedide‟ye karşıtlığı salt Batı‟dan esinlendiğinden değil tam tersine taklit
ettiği “garbın yüksek ölçülü sanat kudretlerine” uzak ve kayıtsız kalmasındandır. Bu nedenle,
“bu gemi garp klasiklerinin bulunduğu merhaleye varabilmiş miydi?” diye sorgulayarak
Edebiyat-ı Cedide‟yi taklitçi bir akım olduğunu duyumsatır. Adli‟nin “garbın yüksek ölçülü
sanat kudretleri” ifadesiyle Batı‟nın sanattaki üstünlüğünü kabul ettiğini göstermektedir.
Galatasaray‟da yabancı edebiyatları tanıma fırsatını yakalayan Abdi, sentez bir kişiliği
elde eder. Rus edebiyatından çevrilen hikâyeleri de okur. (YNG: 67). Dante‟nin İlahi
Komedya’sını okur (YNG: 288). Küçük yaşından beri evlerinin içindeki musikiden de büyük
zevk alır. (YNG: 76). Burada musiki sözcüğüyle annesinin piyano çalışları kast edildiği
kuvvetli ihtimaldir. Zira roman boyunca annesinin piyanoya olan tutkunluğunun dışında başka
bir musikiden söz edilmez. Bir yerde üstadı Cem Bey‟ e olan ilgisini belirtmeye çalışırken “
Bir sonat yahut çok sevdiğim Lac de Gomme‟daki su damlacıklarını hatırlatan annemin
parmaklarından gelen davetçi sesler bile beni bu noktadan ayıramıyordu” (YNG: 132)
cümlesindeki Fransızca tabirler Adli‟nin batı medeniyetinden tamamen habersiz olmadığını
ortaya koyar.
Adli, Galatasaray‟a karşı edindiği iyi izlenimler sadece okuyan çocuklara karşı değil
aynı zamanda Fransız hocalarına karşı da geçerlidir. Okulda Fransızca eğitim verilmesine
karşın Adli‟nin olumsuz tavrı söz konusu değildir. Bu bağlamda Avrupa‟nın kültürünü ve
dilini yaymakla suçladığı mürebbiyelere karşı takındığı olumsuz tutumu Galatasaray Lisesi
için geçersizdir. Galatasaray Lisesi, Fransız kültürünü yayan bir misyoner okulu değil kültürel
11

�alt yapısı güçlü kurumsal bir kimlikle vardır. Okulun Fransız hocaları da birer misyoner
olarak değil eğitimci imajlarıyla yer alırlar. Okulun Fransız hocalarından M. Dupré‟den söz
ederken onun ciddi ve disiplinli ders işlediği izlenimi uyandırılır. Romanda diğer Fransız
hocaların sadece isimleri anılır. Olumlu ya da olumsuz bir değerlendirme yapılmaz. Adli‟nin
bu okula gittiği dönem Muallim Naci‟nin öğretmenlik yaptığı yıllardır. Olay örgüsünün bir
yerinde hatırasını anmak adına onun adı da anılır. Özünde iyi bir insan olan Adli‟nin
istidatları söz konusu lisede aldığı eğitimle gelişir. Okutan, Ayverdi‟nin eğitim sisteminin
kişinin bireysel yeteneklerini bastırma yerine geliştirme görüşünde olduğunu belirtmesi
(Okutan, 1984: 50) Adli‟nin durumu ile özdeşleşmektedir.
Olay örgüsünün burasına kadar idealize edilen Adli‟nin önemli bir eksiği ortaya
çıkmaktadır. O da halkla temasının bulunmamasıdır. Bunu fark eden yazar bu eksikliği
romanın ortalarına doğru gidermeye çalışır. Bunu Adli‟nin sütbabası Atıf Bey ile yapar.
Olumlu bir karakter olan Atıf Bey, düşük bir maaşla Çukurçeşme‟de mütevazı bir yaşam
sürdürür. Yazar, Adli‟yi sütbabasının yoksul mahallesine götürerek halkla temasını sağlar.
Böylece başkahraman Adli, halk çevrelerini yakından tanımaya başlar. Çevresinde sevilen bir
kişilik olan Atıf Bey ile kahvehanelere giderek mahalledeki külhanileri, kabadayıları öğrenir.
Şimdiye kadar yabancısı olduğu “bu âlemin kaba, çıplak ve dümdüz ruhiyatı içinde” (YNG:
150) zevk almaya başlar. Atıf Bey ile de Kazım‟ın kahvehanesine giderek Tanburi Cemil‟in
en müziğini dinler. Adli, Tanburi Cemil‟in “peşrevleri, semaileri atlayarak kendi feryadı,
kendi malı olan bu hür seslere geçince, dinlerken kendinden geçer. (YNG: 157). Atıf Bey‟le
aynı zaman da geleneksel tiyatro olan meddaha da gider.
İdeolojik temelde idealize edilen Adli, ailesine karşı sorumluluğuyla da idealize edilir.
Buna göre ailede hep itilip kakılan ikinci vatandaş muamelesi gören Adli, aileyle bağlarını
koparmaz. Adli, sonsuz bir acıma ve merhamet duygusuyla kurgulanmıştır. Orhan Okay,
„merhamet‟in Ayverdi‟nin bütün eserlerin hamurunda yer aldığını belirtir: “… Samiha
Ayverdi‟nin yalnız romanlarında değil, hatıralarında ve bütün yazılarında merhamet ve
merhameti doğuran aşk, bazen esas tema veya tez, bazen da eserin fonunda güçlü bir duygu
olarak işlenmekte, vurgulanmaktadır” (Okay, 2011: 2489). Okay, söz konusu duygunun
Victor Hugo, Tolstoy gibi büyük yabancı yazarların eserlerinin ana eksenini oluşturduğunu
ancak bu gün bunun kesintiye uğradığını da ekler. İstibdat yönetiminin sona ermesi Adli‟nin
ailesini ve amcasının ailesini maddi ve manevi güçlüklerle karşı karşıya getirir. Romanın
sonlarında ailesinin maddi durumunun kötüleşmesi sonucu masrafları yükler ve aileyi iflas
etmekten kurtarır. Adli, bunu postaneden aldığı maaş dışında özel gayretler ve yaptığı
tercümeler sayesinde gerçekleştirir. Adli aynı zamanda daha önce babasının yabancı
dostlarının bir mabet gibi hayran kaldıkları büyük annenin odasındaki eşyaları satışa çıkarır.
Adli her gün bu eşyalardan bir tanesini bir tanesini Bedesten‟e götürerek satar. Esnaftan Sıtkı
Efendi, bu eşyaların en sonunda Avrupalıların eline geçtiğini belirtir. Her biri ayrı kıymette
olan bu eşyaların Avrupalıların eline geçmesi Adli ve esnaf Sıtkı Efendi‟yi milli gurur adına
oldukça üzer. Özellikle işin bilincinde olan Sıtkı Efendi‟ye göre üç dört asrı bulan bu
eşyaların satımını “yağma” olarak değerlendirir. (YNG: 384). Adli, azgın bir canavar halini
alan kardeşleri Jale ve Rıdvan‟ın masraflarının açtığı delikleri kapatmaya çalışır. Artık maaşı,
özel çabaları ve büyükannesinin eşyaları yetmiyor yavaştan anne babasına miras kalan altın
12

�imtiyazlar, liyakatler, murassaları da bir bir kuyumculara götürerek satmaya başlar. Böylece
aileyi çevreye muhtaç olmaktan kurtarır. Adli‟nin yardım severliği ailesiyle sınırlı değildir.
Yardımseverliliği herkesi kapsar. Kapsadığı kişilerden biri de Amcası Ziver Paşa ve eşi Yekta
hanımdır. İstibdat‟ın en zalim paşalarından biri olan bu paşa, istibdat yönetiminin ortadan
kalkmasıyla maddi ve manevi gücünü kaybeder. Ruhsal bunalımlar geçirir. Adli, Ziver
Paşa‟nın bütün zalimliğine rağmen ona ve eşine saygıda ve yardımda kusur etmemiştir.
Romanın sonunda yalnız kalan yengesi Yekta Hanım‟ı eve almaya anne ve babasına kabul
ettirir.
Olumlu edimleri romanın geneline yayılmış olan Adli, bu anlamda “verilmiş” bir
tiptir. Hilmi Yavuz, tip sorununun kuramsal bağlamını belirlerken tip‟e “verilmiş” ya da
“yaşanmış” şeklinde bir ayırım getirir. Yavuza göre „verilmiş‟ tip, “belirli insan yönsemesinin
en son kertesine vardırılarak anlatılmasını anlıyorum. Örneğin, kızlarına duyduğu sevgiyi en
son kertesine götüren Goriot Baba, bu anlamda “verilmiş” bir tiptir. Kızlarına olan aşırı
düşkünlüğünü en son kertesine kadar sürdüreceği, bir „veri‟ olarak önceden bellidir.” (Yavuz,
2005: 30) „Verilmiş‟ bir tip olan Adli‟nin insansal yönsemeleri önceden belirlenmiştir.
Yapıtın başında klasik bir tanıtmayla birinci kişinin mahiyeti belirlenmiş ve böylece
kahramanın sonraki davranışlarının nasıl olacağına dair okuyucu şartlanmıştır. Roman
okuyucusu, Yolcu Nereye Gidiyorsun‟u okurken kafasında olumlu „oryantal Adli‟ şekillenir.
Artık ondan olumsuzluk adına bir şey beklenmemektedir. Bu nedenle okurlar „Acaba Adli,
kendisini horlayan ebeveynlerine, kardeşlerine, Ziver amcasının ailesine ve çevresine karşı
nasıl davranacak‟ değil de olumluluk adına „Bakalım bundan sonra daha neler yapacak‟ diye
düşünmektedir. Zira Adli, düşünsel plandaki tutarlılığı ve yukarıda anılan kişilere karşı
yardımı sınırsız bir özveriyle en son aşamaya kadar sürdüreceği bir „veri‟ olarak önceden
belirlenmiştir. Dolayısıyla Adli, olumlu oryantal karakterler sınıfının şematik temsilcisidir.
Önceden tasarlanmış ve kararlaştırılmış bir tiptir.
Adli, sevmek için dünyaya gelen bir yolcudur. Vatan sevgisi, arkadaş sevgisi, dost
sevgisi ve bütün horlamalarına karşın anne sevgisi. Bu bağlamda Adli, bütün sevgileri azar
azar tadan biridir. Sadece anne sevgisinde çakılıp kalsaydı belki yıkılan vatan sevgisinden ve
mutasavvıf Cem Bey‟in sevgisinden mahrum kalacaktı.
Sonuç
Samiha Ayverdi, kahramanın bir olaydan, bir sözden hareketle değişebileceğini
kurgusal eserlerinde öne sürer. Kişi, ancak bunu “dost” diye tanımladığı bir rehberin, idealist,
mesleğinde başarılı bir yakının veya bir eğitim kurumunun yardımıyla yapabilecek, arzu
edilen insan prototipi meydana çıkacaktır. İncelenen romandaki “Dost” kendini aşmış, mana
alemini önemseyen bir mutasavvıftır. Mana âleminin zenginleştirerek günlük meşgalelerden
kurtulacağı düşüncesini öncelemektedir. Dinin dış ve formel yapısını ikinci plana atar. Bu
bağlamda statik bir duruş sergileyen medrese eğitimini ve buradan mezun olan kişileri bin bir
düşünce ve izm‟lerle mücadele etmek zorunda kalan modern insan için model tip
olamayacağını savunur.
Adli, yolculuğu sırasında gizli ve açık rehberler sayesinde tasavvufi derinliğe ulaşır.
Bu şekilde gündelik meşguliyetlerin içinde boğulmaz. Affedici olup geniş bir ruh yapısına
13

�sahip olur. Sonsuz acıma ve merhamet duygusuyla donandığından düşmanlarını bile kucaklar.
Mutasavvıf „dost‟un eğitim çemberinden geçip kâmil insan olmaya aday olur. İnançlı aydın
kişiliğine bürünür. Galatasaray gibi batılı bir kimliğe sahip lisede Doğu-Batı kültürlerini
sentezler ve toplumun geleceği için bir umut ışığı haline gelir.

KAYNAKÇA
Ayverdi, Samiha (2009). Yolcu Nereye Gidiyorsun, 4. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2009). Mesih Paşa İmamı, 4. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2009). İnsan ve Şeytan, 6. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Ayverdi, Samiha (2007). İbrahim Efendi Konağı, 8. Baskı, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul.
Güner, Agâh Oktay (1984). Samiha Ayverdi ve Tarih Şuuru, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi
Özel Bölümü, S. 127, ss: 24-30.
Yüksel, Semahat (1984). İnsan Yetiştirmek, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi Özel Bölümü, S.
127, ss: 39-40.
Okay, Orhan, (2011). Edebiyat ve Edebi Eser Üzerine, Mesihpaşa İmamı Üzerine Bazı
Dikkatler, Dergâh Yayınları, İstanbul.
Okutan, Ömer (1984). Samiha Ayverdi ve Eğitim, Türk Edebiyatı, Samiha Ayverdi Özel
Bölümü, S. 127, ss: 50-51.
Özgürel, Emine Gözde (2013). Samiha Ayverdi‟Nin Romancılığı, Akçağ, Ankara.

14

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11864">
                <text>2190</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11865">
                <text>BİR YOLCUNUN HİKÂYESİ: YOLCU NEREYE GİDİYORSUN</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11866">
                <text>YAŞAR, Hüseyin </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11867">
                <text>Anahtar Kelimeler: Samiha Ayverdi, Yolcu, ideal karakter.  ÖZET  Yolcu Nereye Gidiyorsun Samiha Ayverdi’nin tezli romanıdır. Ayverdi, eserde insanın hayatını bir yolculuğa benzetir. Buna göre her insanın ölümü ve yeni doğanlar yolda gelip giden kafileler gibidir. Eserin temel düşüncesi başkahraman söylediği “Kendimi bildim bileli seferde olan bir yolcuyum” sözünde özetlenir. İnsanların hem mekânsal hem de ruhsal dünyada yaşadığı değişikler dolayısıyla her insan bir yolcudur. Yazar, bu eserde, ilk romanlarına göre biraz daha memleket meselelerine toplumsal sorunlara değinir. Batılı yaşam tarzının kadınlarda ve gençlerde oluşturduğu olumlu ve menfi etkiler, İkinci Abdülhamit döneminin sıkıntılı yılları işlenen başlıca iki konudur. Bu çalışma, Adli’nin kişiliğinden yola çıkarak Samiha Ayverdi’nin düşünce dünyasını, problemlere bakışını ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Ayverdi, problemli bir gençliğin karşısına Adli’nin olumlu dünyasını çıkarır. Adli’yi idealize ederek kanayan yaraya neşter vurur. Roman, güncel gençliğin sorunlarına da ayrı bir bakış açısı sunmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11868">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11869">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11870">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11871">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1481" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1955">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/609105dd50fea245a2c568e2fd09b077.docx</src>
        <authentication>9f14bf65f56493fa4b0978c0aa28237f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1956">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9f634277a0c770bc77b652fc01604fc8.pdf</src>
        <authentication>1fb22d7bd0a4d97539fa67370794907c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11882">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU
İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ
Gaziosmanpaşa Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Tokat / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.
ÖZET
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir
anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu
hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu
unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1957">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7b0eac5bb5410f5ab8f8b1513b1d7d43.doc</src>
        <authentication>63d0d1b450c90d4a91b1ab67bce95add</authentication>
      </file>
      <file fileId="1958">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5b75eb45fbbcf6cc0297315014791fbc.pdf</src>
        <authentication>52cb0e575bf314bddc9f68984dc68c42</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11883">
                    <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN BİLDİREN İFADELER VE
BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Alpay Doğan YILDIZ1
Özet
Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır.
Bir anlatıcı, yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır.
Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil,
bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her
anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın
unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman
ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden
birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu
bildiride, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu
üzerinde durulacaktır.
Anahtar Sözcükler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet

TIME EXPRESSIONS IN THE STORIES OF MUSTAFA KUTLU AND SOME
CONSIDERATIONS OF THE MENTALITY THAT IS REFLECTED UPON THESE
EXPRESSIONS
Abstract
Whatallthestorywritersandnovelists do is tobasicallytell a story/shortstory. A
writertellsthestoryaroundsuchconcepts
as
„narrator,story,place,timeandpeople,etc..‟.
Thisexistsinherently in story-telling. Whatmakes a writerunique is not theseconcepts but
theverystylethatthewriteruseson
theseconceptsas
an
arrangementtool.
Thesearrangedconceptsaretoldthroughlanguageandbythehelp of thelanguagetheygain life.
Ineverytelling is a point of view. A point of viewalsoshowsthementality.
Wecannotignorethementalitywhileheadingtowardsthemessageswhichareintendedforthereader
in theliterarytext. Time, one of theconcepts of story/novel-writing, is conveyedthroughvarious
time expressions. A mentality can also be reflecteduponthe time expressions in
thetexts.Regardingthis,thestories of Mustafa Kutlu, who is one of themostprominentwriters in
the Modern TurkishStory-writing, arefull of rich time expressions. Thisnoticewill be
aboutthesubject of „mentality‟reflecteduponthe time expressions in thestories of Mustafa
Kutlu.
Key Words: Mustafa Kutlu, Modern TurkishStory-telling,Time, Mentality

1

Doç.Dr., Gaziosmanpaşa Üniversitesi Eğitim Fakültesi. Türkçe Eğitimi Bölümü, adogan55@hotmail.com

�2

Anlatma, Zihniyet ve Zaman Bildiren İfadeler
“bir romanda zaman kavramını araştırmak, romancının metafizik kavramlarını, psikoloji
anlayışını ve ustalığını araştırmak demektir.”(Stevick’ten, Tekin 2004: 116)
Herhangi bir olay anlatımının bir anlatıcıyı, olayı gerçekleştiren/yaşayan kişileri,
olayın geçtiği yer ve zamanı gerektirdiğini, olayın belli bir amaç/niyetle anlatıldığını, olayı
anlatan anlatıcının bir anlatma tarzına sahip olduğunu biliyoruz. Bir yazarı/anlatımı özgün
yapan olay anlatımın doğasında olan bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme, bu unsurlara
“dil” ile hayat verme tarzı/gücüdür. Olay anlatımı bir zaman düzenlemesi, kurgusu dahilinde
gerçekleşir. Anlatma etrafındaki zamanlar (olay ve anlatma zamanları) farklı yollarla ifade
edilir, sezdirilir, okurun dikkatine bırakılır. Olay zamanı farklı şekillerde düzenlenebilir.
Zamana ait düzenleme ve zamanı ifade etme (gösterme ya da sezdirme) yolları da anlatımın
bütün diğer birimleri gibi bakış açısının tezahürüdür. Bir anlatımdaki anlatma tarzı, bakış açısı
bir zihniyeti de gösterir. Anlatımın zihniyet yönü, bir “değerler ve inançlar dizgesi” (Demir
2011:85) içeren bakış açısının ideolojik boyutuyla ilgilidir diyebiliriz. Edebi metinde okura
verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısındaki zihniyeti göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla
diğer anlatım birimlerine olduğu gibi, metindeki zamanla ilgili anlatım ifadeleri üzerine
eğilerek bu ifadelerdeki bakış açısı, bakış açısının “zihniyet” yönü üzerinde tespitlere ve
yorumlara ulaşabiliriz.
“Zihniyet”e sözlükler “anlayış”, “belirli bir görüş, inanç ve alışkanlıkların tesiriyle
oluşan düşünme tarzı” anlamlarını veriyorlar.2 Edebi metin çözümlemelerinde “zihniyet”
konusuna dikkat çeken isimlerden biri olan Şerif Aktaş*, “edebi metin-zihniyet” ilişkisine dair
şunları söyler: “Metnin ortaya konulduğu döneme hâkim zevk ve anlayış eserin yapı, tema ve
anlatımında kendini hissettirir. Zihniyet, metnin yazıldığı veya söylendiği anda mevcut ve
hâkim olan güçlerin birlikte oluşturduğu ama bunların hepsinden farklı bir zevk ve anlayıştır.
Hiçbir tarih, sosyoloji, psikoloji ve benzeri kitap ve çalışma, eserde ve metinde olduğu gibi
zihniyeti ortaya koyamaz. O; düşünce, hayal, tasarı, bilgi birikimi gibi hususların dille
birleştiği ve ifade edildiği anda bir defaya mahsus olmak üzere ortaya çıkar. Metin söylendiği
ve yazıldığı anda metnin bünyesine siner, onunla bütünleşir” (Aktaş 2009:29). Şerif Aktaş,
sözlüklerin “anlayış” olarak tanımladığı zihniyeti, edebi metin çerçevesinde “zevk”i de dahil
ederek tanımlamaktadır. Bundan, edebi metnin fikir ve anlayış yanında bir zevkin, güzelliğin
de taşıyıcısı olduğu gerçeğini anlayabiliriz.

2

Güncel Türkçe Sözlük (TDK), Büyük Türkçe Sözlük (M.Doğan).
Fatma Barbarosoğlu, Moda ve Zihniyet‟te üç ayrı disipline göre “zihniyet”in tanımını yapmanın mümkün
olduğunu söyler: “Ahlak ile ilgili düşünce şekli” açısından zihniyet, örf ve adetlerle birleştirilmiş olarak olayları
görme biçimini ifade eder. “Dünyayı algılayış şekli” olarak zihniyet, kozmolojinin algılanışı ve adlandırılışı
arasındaki bağıntıyı verir; ilkel, Ortaçağ, bilimsel zihniyet şeklinde ayrılır. Zihniyetin üçüncü yönü ise “teknik”le
ilgilidir. Zihniyetin yaratma ve keşfetme üzerindeki etkisi insan-eşya ilişkisinin ayırt edici vasfını oluşturur.
İhtiyaç ve istekler yeni bir şeyin keşfedilmesini zorunlu kılarken; zihniyetin özellikleri de keşfedilmesi gerekenin
gayesini belirler (Barbarosoğlu 1995: 42).
*

Şerif Aktaş hoca dün vefat etti. Az önce gazetede kitapları arasında fotoğrafını gördüm. Kendisi doğrudan
hocam olmadı. Ama lisedeki edebiyat hocamdan itibaren onun öğrencilerinden onun hocalığına dair çok şey
dinledim. Samsun‟a tez savunmalarına gelirdi. Yolumuz düştükçe arkadaşlarla Kırıkkale‟de ve Ankara‟da birkaç
defa kendisini ziyaret etmiştik. Biz demek onun için Celâl Ağabey demektik. Her defasında, asistanlık yıllarında
asistan arkadaşı Celâl Tarakçı hocamın kendisine yaptığı bir iyiliği bizlere ders olsun diye anlatırdı. İyilikler
unutulmuyor. Kitaplarından çok şey öğrendim. Bu yazının teorik kısmında onun düşüncelerinin payı var. Hemen
herkes hocalığını takdir ederdi. Kendisinden geçen yıl doktora dersi alan bir arkadaşım anlattı: Anjiyo olmuş,
hemen ertesinde gelip dersini anlatmış. Bize düşen insanları iyilikle anmak. Bu yazıyı göndermek için birkaç
gündür oyalanıyorum. Hocayı anmak nasipmiş. Allah rahmet etsin.

�3
Edebi metne yansıyan zihniyet çözümlemesini olay anlatan metinlerde zaman ifadeleri
üzerinden de yapabiliriz. Anlatı metinlerindeki zaman bildiren ifadeler ve zihniyet ilişkisi
üzerinde dururken şu noktaya dikkat çekmek, bu yazıda esas aldığımız hareket noktasını
belirtmek gerekir. Anlatı metinlerinde; roman/hikâyede zaman ve zamanın düzenlenişinde,
ifade edilme tarzlarında türün ilk dönemlerinden günümüze kimi değişimler vardır. Bu
değişimlerin gerisinde insanın hayata bakışındaki, hayat içerisindeki tecrübelerindeki değişim
vardır. Söz konusu bakış ve tecrübeler, felsefi ve bilimsel değişimlerin etkileşimiyle oluşur.
İnsanın eski çağlardan beri üzerinde düşündüğü konulardan biri olan “zaman”a bakışı,
zamana dair tespitlerinde de kimi değişimler olmuş, bu da doğal olarak roman/hikâyede
zaman unsurunun düzenlenişini etkilemiştir.
Felfesi ve bilimsel değişimler çizgisinde, özellikle 19.yüzyıldan itibaren insanın
zaman algısındaki değişimin hikâye anlatımına nasıl yansıdığına dair araştırmalar, tespitler
vardır. Bu tespitlerde birkaç noktanın öne çıktığını söyleyebiliriz: İnsanın “zaman”la
ilişkisinde felsefi ve bilimsel bakış birlikte etkili olmuştur. Zaman, geleneksel ölçme
birimlerine göre çok daha küçük birimlere kadar ölçülebilir olmuştur. İnsan zihnindeki zaman
düzeni/algısı farklıdır. İşte “zaman”ı ölçmede/parçalamadaki yeni yöntemler, yahut zamanın
parçalanmasına karşı çıkan görüşler, insan zihnindeki zaman düzenini dilsel anlatıma da
taşıma çabaları hikâye anlatımına yansımıştır.3
İnsanın zaman algısındaki değişimin hikâye anlatmaya etkisi/yansıması üzerinde
durulurken daha çok, “kronolojik” zaman algısının bozularak zihindeki öznel zaman algısının
anlatıma yansıması, etkisi üzerinde durulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu, hikâyedeki
toplam olay zamanının düzenlenme, kurgulanma tercihleriyle ilgili bir durumdur. Elbette bu
tercihlerde üzerinden de bir “zihniyet” çözümlemesi yapılabilir. Ancak burada, modern Türk
hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerini esas alarak
zaman bildiren ifadeler üzerinden bir çözümleme yapmak istiyoruz. Dolayısıyla bu
çözümlemede yazarın hikâyelerindeki zaman kurgusu üzerinde durmayacak,4 anlatımın
3

İnsanlığın zamanı „modern‟ öncesi ve sonrası olarak yaşadığını ve yaşamakta olduğunu” söyleyen Mehmet
Tekin, bu iki zaman anlayışını şu sözlerle özetler: “Modernleşme öncesinde zaman, teolojik eksenliydi ve
bölünmemişti. Modernleşme sonrasında zaman parçalanır ve zamanın akışını; salise, saniye, saat, gün, hafta, yıl,
onyıl, yüzyıl kesinlemeleriyle idrak ederiz. Bu durum, belki insana, zamana hükmetmekten dolayı gurur
verebilir, vermiştir de… Ancak, modern insanın bu çerçevede mutlu olup olmadığı tartışılır” Tekin, Destan‟dan
romana kadar uzanan çizgide, anlatıcı veya yazıcıların zamana tasarrufunu” örneklerle özetler (Tekin 2004: 109,
111-117).
Einstein‟in 1905‟te ortaya attığı “görelilik kuramı”nın ve Bergson, Nietzche, Heidegger gibi
düşünürlerin zamanı insan bilinci ve varlık ile ilişkilendiren “algılanan zaman” kavramının romana da
yansıdığını vurgulayan Mustafa Apaydın “modernist” roman/anlayış çerçevesinde anlatıya yansıyan zaman
anlayışı hakkında sözleri …. fikir verir: “Modernist romanın en karakteristik özelliklerinden biri, zaman
kavramını roman kurgusunun en belirleyici öğesi haline getirmesidir. Zamanın göreceliliğinin ve insan bilincinin
algıladığı nesnel zamandaki gibi kronolojik sırayı izlemediğinin keşfiyle birlikte, modern yaşamın karmaşası
içinde varoluşunu sorgulayan bireyin iç dünyasını anlatmak isteyen roman yazarları zaman kurgusunda önemli
birtakım yenilikler yapmışlardır. …Akrep ve yelkovanı çıkarılmış bir saatin işlediği modernist romanda zaman
kurgusu, işte bu bilimsel ve filozofik kuramlar ile şekillenmiştir. Kronolojik sıraya uyan zaman kurgusu, söz
konusu yeni yaklaşımlar sayesinde kırılmış ve tarihsel/nesnel zaman içinde bireyin bilincindeki öznel zaman
keşfedilmeye çalışılmıştır” (Apaydın 2006:18).
Jale Parla‟nın Don Kişot‟tan Bugüne Roman adlı çalışmasının ilgili bölümü “zaman-anlatı” konusunda
klasik yargıların ötesinde önemli bir incelemedir. Parla, kitabının “Anlatı ve Zaman: Saatin Tiktakları, Romanın
Taktikleri” bölümünde, ilk romancıların hikâye anlatmanın zamana ait düzenleme işi olduğunu fark edişleri,
zamana dair algının değişiminin hikâye anlatmaya yansıması… çizgisinde romandaki zaman düzenlenişine dair
tercihleri örnek metinlerle inceler (Parla 2000).
4
Yeni; modernist/postmodern… olarak nitelenen; geleneksel zaman düzeninden farklı arayışlara, bu arayışları
metne yansıtacak anlatma tekniklerine (kronolojik dizinin bozulması, bilinç akışı tekniğinin kullanılması vb.)
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde de yer verildiğini görüyoruz. Yazarın klasik anlatma geleneğimize yeni bir
yorum getiren ve modern hikâyemiz için “yeni” metinler olan ilk hikâye kitapları, özellikle Yoksulluk İçimizde
ve Bu Böyledir bu gözle okunabilir. (Mesela, her iki kitabın kitapla aynı adı taşıyan bölümleri).

�4
zaman kurgusu yönüne dair tespitler için de anahtar olacak zaman bildiren ifadeleri tespit ve
tasnif ederek bir “zihniyet” çözümlemesine ulaşmaya çalışacağız.
Mustafa Kutlu’nun Hikâyelerinde Zaman Bildiren İfadeler
Bir romandaki/hikâyedeki zamana ait bilgilendirmeler yahut tanımlayıcı nitelemeler
yazar tarafından çok değişik ifadelerle yapılabilir. Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde 5 tespit
ettiğimiz ve bir zihniyet çözümlemesine malzeme olacağını düşündüğümüz zaman bildiren
ifadeleri kendi çerisinde şu tasnifle yorumlayacağız:
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir “Zaman”da
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
1. Tabiata/ Mevsimlere Göre Zaman İfadeleri: Tabii Zaman
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde sık rastladığımız zaman ifadelerinin başında
insanoğlunun çok eski zamanlardan beri kullandığı, yıl içinde tabiattaki ana değişimlere göre
adlandırılan; mevsimlere karşılık gelen zaman ifadeleri gelir. Günümüzde daha çok “ilkbahar,
yaz, sonbahar, kış” ifadeleriyle karşılanan bu zaman ifadelerini yazar daha çok geleneksel
ifadedeki haliyle kullanır: İlkbahar için yalnızca “bahar”, sonbahar için “güz” der Mustafa
Kutlu. Yine “ilk yaz, son güz” yazarın kullandığı zaman ifadeleri arasındadır:
“Bir güzel bahar günüydü” (ZH, 39). “Leylakların, zambakların bahçelerden fışkırdığı,
baharın başa vurduğu günlerden birinde kasabamıza lunapark geldi” (UH, 76).
“Kardeşim ablam için mor sünbül topluyordu. Her yan çimene-çiçeğe kesmişti. Ah bu
bozkırın kısa süren baharı” (AK, 109).
“Bozkır‟ın kısa sürecek baharı patladı. … Havalar biraz ısınınca turnalar sökün eder. Sanki
hasret kavuşturan gibidirler. Köyün üzerinden bütün o içli türküleri, gözyaşlarını yüklenip
katar katar geçerler” (s.114, BÖ). “Mevsim ilk yaza dönmüş, fidanlar çiçeğe durmuştu” (BÖ,
123). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre sonra filbahriler,
hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin serin esiverecekti”
(Yİ, 17)
“Uzatmayalım, Recep Efendi de bir güz günü iki yorgan bir döşek, neyi var neyi yok
yükleyip büyük şehre iniyor” (RP,14). “Güz günleri. Şurup gibi günler” (RP, 128). Yağmurun
kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 65-66). “Sonbahardı,
leylekler göçüyor, gazeller dökülüyordu. Üşüdüm, ellerim cebimde kendimi yollara vurdum”
(UH, 53). “Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir” (BÖ, 65).
Bu ifadelerde çoğu zaman, mevsimi/zamanı gösteren sözler mevsimle meydana gelen
değişimlere işaret eden ifadelerle birlikte kullanılır. Bahar; leylaklar, zambaklar bahçelerden
fışkırır, turnalar sökün eder, fidanlar çiçeğe durur. Güz; yağmur kızıl yapraklara ağır ağır
5

Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitaplarını şu kısaltmalarla verdik: AK: Arka Kapak Yazıları,
AY: Anadolu Yakası, BB: Bu Böyledir, BÖ: Beyhude Ömrüm, HB: Huzursuz Bacak, HG: Hayat Güzeldir, HT:
Hüzün ve Tesadüf, RP: Rüzgarlı Pazar, S: Sır, TS: Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, YA: Yokuşa Akan Sular, Yİ:
Yoksulluk İçimizde, YT: Ya Tahammül Ya Sefer, UH: Uzun Hikâye, ZH: Zafer Yahut Hiç.
Yazarın hikâyelerinden yaptığımız kimi alıntılarda esas metinde alt alta/farklı satırlarda dizilmiş artarda gelen
cümleleri yazının hacmini artırmamak için aynı satırda verdik.

�5
dökülür, gazeller dökülür, leylekler göçer, ırmağın suyu titreye titreye çekilir, toy kuşları
turnaların peşine takılır.
Mustafa Kutlu‟nun daha çok bahar ve güzden bahsettiğini, bu mevsimlerde tabiatta
meydana gelen değişimlere dikkat çektiğini görüyoruz. Bu bir anlamda, mevsimler üzerinden
insanın dünya macerasının mahiyetini hatırlatmaktır. Bahar; doğum, gençlik, canlılık,
büyüme; güz ise ihtiyarlık, dünya macerasını tamamlama, ölüm demektir.6
2. Tecrübeye Dayalı Zaman İfadeleri: Mevsim İçinde Özel Zaman(lar)
Mustafa Kutlu mevsimlerin içerisinde, o mevsimde meydana gelen belli olayların
zamanlarını modern tespit/ölçme birimleriyle değil, tabiatı gözlemeye, tecrübeye dayalı tespit
ifadeleriyle dile getirir. Mesela bir iğde ağacının çiçeklenme zamanı, tabiattaki değişimi
gözlemleyen şu ifadelerle tespit edilir: “Onun tek mevsimi vardır: Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demlerde, açık yeşili
gümüşleyen yapraklarının arasında uçuk sarı açan küçük küçük çiçekleriyle cümle nebatata
hükümran olur” (RP, 8-9). Bir iğde ağacının açmasının, özel bir dikkatle gözlenen ve edebi
olarak söylenen zaman ifadesiyle tespit edilmesi gibi (“Mayıs‟ı Haziran‟a bağlayan
hâneberdûş bozkır keşişlemelerinin yaylaları usul usul ısıttığı demler”) yazarın hikâyelerinde
mevsimler ve mevsimler içindeki değişimler tabiattaki varlıklara yansımalarıyla ifade edilir.
Mesela baharın beklendiğini, baharın yaklaştığını gösteren ifadeler şöyledir:
“Şu karlar bir erise, çiğdem-çiçek çıkıverse atlayıp giderim” (BÖ, 200). “Eski hesap
Mart dokuzunu, fırtınaları atlatmıştık. Çimen Dağı‟nın karı çözülmüş, çaylar dereler
6

Yazarın haftalık gazete yazılarında baharda “bahar”, güzde, “güz” yazıları yazdığını görüyoruz. Mesela, Bahar
Temizliği‟nde “bahar”ın “yenilenmek”, “doğum” olduğuna dikkat çeker: “Bahar temizliği „yenilenmek‟ için
yapılan bir hazırlıktır. Kışın isinden-pasından kurtulma isteğidir. Kış deyince uyku, bahar deyince uykudan
uyanmayı hatırlarız. Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda bir tefekkür ve mayalanma dönemidir. Baharla
birlikte çimenler çıkar, her yan yeşile keser; gelincikler, papatyalar açar, dünya bir "yeni gelin" gibi süslenir.
Niçin? Elbette ki doğum için. Tomurcuk patlar ve dünyamıza bir çiçek (çocuk) gülümser. Her çiçek bir tohum
gizler. Ağaç kurusa da, öz tohumun içindedir. O tohum gün gelir toprağa düşer, yeni bir ağaç yeşerir, nesil
devam eder. Dünya kuruldu kurulalı bu böyledir. Yeryüzü, canlılar, sürekli „yenilenir‟” (Yeni Şafak, 28.4.2010)
Bahar Yazısı‟nda ise modern insanın tabiatın, mevsimlerin diline aldırış etmediği söyleyen yazar,
hikâyelerindeki bakış açısı/zihniyetle tabii zamana, bahara dikkat çeker. “Bahara çıkma”nın anlamını okurla
paylaşır, şükreder. “Köprülü Kütüphanesi'nin bahçesine giriyorum. … Bina çepeçevre ortancalar ile kuşatılmış.
Yakında bunlar mavi-beyaz-mor-ebrulî salkımlardan oluşan koca çiçeklerini açarak orayı bayram yerine
çevirirler. Ben şimdilik çimenler arasındaki bodur papatyalarla konuşuyorum. - Demek bahar geldi ve
açıverdiniz. - Ya! Şükür kavuşturana. …Eskilerin dilinde "Bahara çıkmak" diye bir tabir vardsır. Kıştan, kardan,
yokluktan, kıtlıktan, soğuktan, hastalıktan kurtulup selamete kavuşmaktır bu. İnsan için de, hayvan için de
kullanılır (Yeni Şafak, 18.4.2007).
Geçen güz yazdığı Güz başlıklı yazıda “„Sonbahar‟ kelimesinden ziyade „güz‟ demeyi seviyorum. Yerine göre
her ikisini de kullandığım olmuştur ama, „güz‟ başka.” (Yeni Şafak, 21.11.2012) diyen Kutlu‟nun bir önceki güz
de yine bir güz/sonbahar yazısı yazdığını görüyoruz: Sonbahar Yazısı. Bu yazıda “güz”e yüklediği anlamdan,
“güz”ün bize söylediklerinden bahseder: “Güz geldi geçiyor. Severim sonbaharı. Ölümü hatırlatır. Biz de düşen
bir yaprak gibi vakti gelince kara toprağa düşeceğiz. Güz bizi öte dünyaya yaklaştırır. “Her şey fâni” deriz.
Dünyaya attığımız düğümler gevşer.” Daha sonra “Bir kitabımda eski dünyadan bahsederken şöyle bir güz
tasviri yapmışım” diyerek, kitabın ismini vermeden bu yazıda da kullandığımız Beyhude Ömrüm‟deki (s.65) güz
tasvirini alıntılar.” (Yeni Şafak, 9.11.2011). Bahar Temizliği‟nde “Kışa haksızlık yapmayalım, o aynı zamanda
bir tefekkür ve mayalanma dönemidir.” (Yeni Şafak, 28.4.2010) diyen Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman zaman kış
tasvirleri görüyoruz. Ancak onun hikâyelerinde “yaz”a dair değerlendirmeler çok azdır. Zafer Yahut Hiç‟te
Ferit‟i Tepeköy‟e “Sıcak, tozlu, yapış yapış bir gün”de (s.5), bir yaz günü gider. Yaz”a dair benzer ifadeler
yazarın “Yaz‟ı sevmem. Kara, sıvaşık bir mevsim. Çok terliyorum. Kum ve plaj denizle birleşse de benim işim
yok onlarla. Beni yaylalara atın” dediği Güz yazısında da vardır.

�6
coşmuştu.” (BÖ, 101). “Kar başını alıp Çimen Dağı‟nın tepelerine doğru gitti; çiğdem çıktı.
Kara toprak göğsünü-bağrını açıp güneşin önünde gerinmeye durdu. Güzden ekilen ekin
uçları utana-sıkıla gün ışığına kavuştu, çimen çiçek zamanı geldi. Kazmayı, küreği kapıp;
çoluğu çocuğu toplayıp kendimi bahçeye dar attım. Dallara su yürümüş, beklenen gün
gelmişti.” (BÖ, 112).
Gelen bahar tabiattaki gözlemlerle anlatılır. Baharda nelerin olacağı önceki
gözlemlere/tecrübelere dayanarak söylenir:
“Melekler … işte yine baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.
Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller,
nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar.
Ballıbabalar, papatyalar, tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın,
demirin, çeliğin mekânıdır demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa
aldırmadan fışkıracaklar. Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
“Sonra ansızın bir sabah bahar çıkageldi. Bir kardelen toprağı yardı. Ardından sarı çiğdem,
nevruz ve dağ lalesi” (AK,108).
“Bozkırın baharı kısacık olur. Yağmurlar yağıp gittikten, güneş anaç toprağı ısıtmaya
başladıktan, boz sakallı çayır kuşları ötmeye başladıktan sonra. Susuza ekilen ekinler boy
verir. Gelincikler falan açar. işte hep bildiğimiz şeyler: Kelkitin altı bağlar / Kız söyler gelin
ağlar. Gülün ömrü de kısadır. …Bozkırın gecesi başlar. Yıldızlar gökyüzünden sarkar.
Harman yerinde oturan çocuklar ellerini uzatsalar bu yıldızları tutacaklarını sanırlar. Her
çocuğun bir yıldızı vardır. …Tuhaf bir manzaradır. Eski dünya. Ekinler biçilir, dikenler
kurur.” (HT, 40-42). “Demek ilkyaz bir süre sonra her köşeden „gel, gel‟ diyecekti. Bir süre
sonra filbahriler, hanımelleri, güller peş peşe açacak, ıhlamurların gövertili gölgeleri serin
serin esiverecekti” (Yİ, 17).
Baharın gelişi gibi sonbaharın; yazarın genellikle tercih ettiği ifadeyle “güz‟ün gelişi
de tabiata dair gözlem ifadeleriyle verilir:
“ …Güz geldi geçiyor, yakında kar düşmeye başlar” (BÖ, 49). “Havalar serinlemişti.
Yapraklar dökülüyor, kuşlar göçüyordu” (BÖ, 192). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar,
palamutlar dolu gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır,
boz perçemli çayır kuşlarının sesi ansızın kesilir. Derenin suyu titremeye başlar.
Son güz erişmiştir artık. Ufuklar küle belenmiştir. Geceler uzar gider, gönüllere bozartı düşer,
bağlar yaprağını döker. Denkler tutulur, tahta bavulların ipleri çekilir, gurbetçiler birer ikişer
yola düşer. Yağmurun kızıl yapraklara ağır ağır döküldüğü bu güz günlerinde…” (BÖ, 6566). “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar
kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz
azgınlaşır. Güz gelir. …Yapraklar bir bir düşer, dağları tipi tutar, çimen çiçek görünmez olur,
yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere karanlık iner. Dağların
doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Yazarın hikâyelerinde yer alan “kış” mevsimini işaret eden birkaç ifadeye bakalım:
“Kuşlar göçer. Yaprak dalından düşer. Poyraz yağmurla birleşip şemsiyeleri uçurur. Ardından
tipi gelir. Camlar buz tutar. İki küçük yurt çocuğu buz tutan camları hohlayarak dışarıyı
görmeye çalışıyorlar. Kar tepeleme yağmıştır” (ZH, 43). “Yağmurla karın karışık yağdığı;
puslu, soğuk, karınlık günlerde Rüzgârlı Pazar‟ın rüzgârı daha bir sert eser, iliklerine işler
insanın. Şapkacı Bacı böyle bir günde öldü” (RP, 155-157). “Tipi-boranın estiği, kuşların
kondukları dallardan pıtır pıtır akça karın üzerine düştüğü, deli poyrazın tu diyenin dudağını
kestiği bir zemheri ayında köyde belirdi. Elde asa, sırtta aba, eskinin Diyar-ı Rum dervişleri
gibi çıkagelmişti” (BÖ, 35). Yazarın kış ile ilgili ifadelerinde de gözleme, tecrübeye dayalı bir
bakışın hakim olduğunu görüyoruz. Modern ölçme birimleri bu ifadelerde yer almıyor.
İnsanın belli zamanlarda yaptığı belli işleri olduğu gibi, Mustafa Kutlu, tabiatta belli
zamanlarda belli işlerin olduğuna dikkat çeker. Baharda “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından

�7
erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak;
sümbüller, nergisler. Koca karaağaç yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını
kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar…” (RP, 49-50). Güzde, “Meşelerin yaprakları kan-kızıla
çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine
takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz azgınlaşır.” (AK, 98-99). Dikkat
edilirse anlatıcının belli bir zaman içinde olacakları ard arda sıraladığı görülür. Bu sıralama,
bu üslup; söz konusu zaman diliminde sayılamayacak kadar çok şeyin olduğuna da işaret
eder. Bütün bunlar tabiatta hep ola gelen şeylerdir. Devam ede gelen, tekrarlanan bir düzenin
işlemesidir.
3. Tabii Zaman Birimi Olarak Günlük Zaman
İnsanoğlunun zamanı ayırmada, ölçmede yüzyıllardır kullandığı birimlerden birisi de
“gün”dür. Zamanı ölçen modern birimlerinin “gün”lük birimden daha kısa ölçme birimleri
üzerinde çalıştığı görülür: Saat, dakika, saniye, salise… Yıl içindeki zamana ait değişimlerini
mevsimlerle ifade eden Mustafa Kutlu, gün içindeki bir zaman dilimini ifade etmek için saat,
dakika gibi modern ölçme ifadelerini pek kullanmaz. Yazar “gün”lük zaman içindeki
zamansal değişimleri, “gün” den daha alt zaman birimlerini yine gün içindeki tabii gözlemler,
kimi geleneksel ifadeler ya da bir müslümandan gün içerisinde yapması istenen belli
ibadetlerin zamanını gösteren ifadelerle karşılar:
“Bütün bunlar olup biterken ben bayağı yorulmuşum. Kuşluk da geçip gitmiş”
(BÖ,49). “Gün batmış, Dürümcü Baba‟nın taka minibüsü gelmiştir” (RP,133). “Duran Demir
işte bu hengâmenin ortasında. Suya düşmüş bir saman çöpü. Gün yıkılır, akşam olur, kulağı
kiriştedir artık” (RP,31). “Gün yıkılıp gitmiş, ikindi serini çökmüştü” (BÖ,53). “Sabah
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır” (BÖ,174). “Karın karşı yatan dağların
doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye başladığı bir gün; ikindi ile
akşamın arasında suyu buldum” (BÖ,81-83).
“Gün”lük zaman içersinde daha özel/belirli zamanları gösteren zaman ifadeleri, o
zaman dilimindeki tabii değişimi gösteren gözleme/tecrübeye ait ifadelerle birlikte verilir:
“İkindiyle akşamın arası. Öyle de kısadır ki bu vakit, birden gün yıkılır, derin derelere
kılıç gibi gölgeler iner” (BÖ, 209). “Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu.
Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor” (BÖ, 27). “fecirle birlikte buna bülbüllerin âhengi
katılırmış” (HT,18).
4. Önemli Olan “Zaman” Değil “Olan”: “Yekpâre geniş bir an”dan Herhangi Bir
“Zaman”da.
Geleneksel anlatılar “zamanı blok olarak ve soyut işaretlerle” verirler ve “okuyucunun
zihinsel yoğunlaşmasının daha çok vaka üzerinde” gerçekleşmesini isterler (Tekin 2004:112113). Kur‟an-ı Kerim‟de de geçmiş olaylar (peygamber kıssaları) ya da gelecekte olacaklar
(kıyamet) anlatılırken belirli bir zaman tespiti verilmeden olay/olan-olacak üzerinde
durulduğu, muhatabın dikkatinin zamandan çok olana ve olacağa çekildiği görülür.7
7

Bir olayın ne zaman meydana geldiğinin değil de olayın kendisinin, olaydan çıkarılacak dersin,
kıssadan hisse çıkarmanın önemli olduğunu Kur‟ân-ı Kerim‟in anlatımında da görüyoruz. Peygamber kıssaları
anlatılırken “zaman”dan çok olay üzerinde durulur. Mesela Hz. Nûh‟un başından geçenlerin anlatıldığı değişik
surelerdeki birkaç ayet şöyledir: “Size sizden önce gelip geçenlerin haberleri gelmedi mi? Nûh, Âd ve Semud
kavminin ve onlardan sonrakilerin ki ayrıntılarını ancak Allah bilir…” (İbrahim, 9) “Haberiniz olsun ki Biz
Nûh‟u „kendilerini elim bir azap gelmeden önce kavmini uyar!‟ diye kavmine gönderdik. Dedi ki „Ey kavmim
haberiniz olsun, ben size açık bir uyarıcıyım! Şöyle ki Allah‟a kulluk edin, O‟ndan korkun ve bana itaat edin!”
(Nûh, 1-3). “Bir de onlara Nûh‟un kıssasını oku: Bir vakit kavmine demişti ki : „Ey kavmim, benim aranızda

�8
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde bir olayın oluş zamanının belirtilmesi gerektiğinde ya
geleneksel zaman birimleri de olan zaman belirten ifadeler (bahar, güz, sabah, akşam vb.) ya
da olay zamanını belirgin bir sınırlamayla belirtmenin çok da önemli olmadığına işaret eden
“genel” bir zaman ifadesi kullanılır.
“Epeyce bir zaman önce. Üç delikanlı kendi yaşlarında bir genci, ana caddede, bir
pasajın önünde kıyasıya dövüyor” (ZH, 102). “Bir tarihte okur-yazar olanların toplandığı,
adına Âşıklar Kahvesi denilen bir mekâna takılmıştık” (RP,144). “Yıllardan bir yıl çok kar
yağdı. Yol-iz kapandı” (BÖ,137). “Gen günler ömürsüz olur. Uzatmayalım. Karısı bir bahar
kasabanın karakolunda görevli bir jandarma gediklisi ile kaçmış” (BÖ,24). “Ben o zamanlar
on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan” (UH, 7). “Tayin edilen vakit-saat geldi
çattı. Rüzgarlı Pazar‟ın bir ucunda bulunan koca karaağacın altına uzun bir masa kurulmuştu”
(RP, 176). “Beklenen vakit-saat çıkageldi. Namazdan sonra, daha cemaat dağılmadan caminin
kapısı önünde Muhtar‟la karşılaştık” (BÖ, 87). “İne-çıka, döne-dolaşa bir zaman gittiler. Yol
şose, döküntü minibüs sarsıyor” (ZH, 9). “Hani derler ya: Aradan çok yıllar geçti” (BÖ, 203).
Daha belirgin, daha dar bir zaman ifadesi kullanıldığında da bu ifadeler genişletilir;
yani zaman dar bir “an” gösterecek şekilde parçalanmaz. Bu durum sanki “zaman”dan çok
“yapılan”, “olan”ın daha önemli olduğuna işaret eder: “Şubat sonu”, “şubatı marta bağlayan”;
“temmuz sonu” “temmuzu ağustosa bağlayan” günlerdir; ya da “Mayıs‟ın bilmem kaçıdır”:
“Adamın duru-durağı kalmamıştır. Şubatı Marta bağlamaya görsün, „Gidelim artık‟
diye tutturur” (BÖ, 21). “Çukurdaki tarlayı biçiyorduk. …Cenab-ı Hak rahmetini esirgemedi
bizden; ekinler iyi, neredeyse bele vuracak. Güneş tepemize dikilmiş. Sarısıcak bastırıyor,
Temmuz‟u Ağustos‟a bağlayan günler” (BÖ,5). “İğde kokusuna tutunmuş gidiyordum.
Hazirana yakın, Mayıs‟ın bilmem kaçı” (RP, 7).
5. Tabii Zamanda Görülen: Ahenk, Ritim, Birliktelik, Rahmet, Güzellik…
Mustafa Kutlu'nun zaman ifade eden anlatımlarına dikkat edildiğinde genellikle söz
konusu zamanda tabiatta neler olduğu genelleştirici birkaç tespitle gösterilir. “Sabah, akşam,
bahar, güz…” denmişse bahsedilen bu “zaman/an”da tabiatta olanlara işaret edilir. Bu işaret,
söz konusu “zaman‟ın yalnızca hikâye karakterine ait, onun yaşamakta olduğu/yaşayacağı bir
zaman/an olmadığını; hikâye karakterinin, bitki-hayvan tabiattaki bütün canlıların birlikte
yaşadıkları bir zaman olduğunu söyler. Mesela “gece yahut sabah”, olayı yaşayan karakterin
zamanı bitki ve hayvanlarla birlikte yaşadığı bir “zaman”dır:
“Vakit ilerlemiş, gecenin ortası yaklaşmış… Hava temiz, yıldızlar yere inmiş, bir de
mehtap, tadına doyulmaz. …İshak kuşu kesik kesik ötüyor, ayrıca gecenin cırcırları” (ZH,
111). “O günün gecesi ben uykuyu kaybettim. …İshak kuşu öttü. İçim burkuldu.” (BÖ, 17).
“Hafif bir esinti çıkıyor. Gece yarısından sonra çıkar bu. Cırcır böceklerinin sesi kesiliyor.
Cigaranın dibini açık pencereden atıyorum” (BÖ, 27). “Tunç lüleden gürül gürül, serin serin
akıyormuş su. Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte
buna bülbüllerin âhengi katılırmış” (HT,18).
“Sabah namazından sonra kayanın oraya indim. …Bu defa yeşilliğin, yosunun, otunçalının çok olduğu tarafa yanaştım. Yâ Allah deyip giriştim. Ezilen otun-kökün kokusu bir
hoş. Güneş ağır ağır mor dağların ardından doğuverdi. Bir çift keklik öttü. (BÖ, 62). “Sabah
oluşum ve Allah‟ın âyetlerini hatırlatışım size ağır geliyorsa, bilin ki, ben Allah7a güvenip dayanmışımdır…”
(Yunus, 71) “Andolsun ki vaktiyle Nûh‟u kavmine gönderdik. Nûh onlara: „Ben size azabın sebeplerini ve
kurtuluşun yollarını açıklayıcı bir uyarıcıyım” (Hûd, 25). Kur‟ân‟da, kıssalar anlatılırken kişi, zaman, mekan ve
olayın diğer ayrıntılarına yer verilmemesi konusundaki bk.: Ahmet Çelik, “Birey ve Toplumun Islahı Açısından
Kur'an Kıssaları”, Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, Erzurum, 2004, s.55, 58-59. Yazıyı görmeme
vesile olan D.Ali Tökel hocama teşekkür etmek isterim.

�9
namazının önüsıra bülbüller ötmeye başlar. Gün ışıdıktan sonra saka, ispinoz, kuyruk
sallayan, ardıç kuşu, arı kuşu hepsi birbirine karışır. ..Sade kuş milleti değil bahçemiz her
türlü hayvana yuva oldu. Pınarın ayağında, kaya kovuklarına yuva kuran bir kirpi, gün batımı
ile beraber yavrularını ardına takıp gezintiye çıkıyor…” (BÖ, 174). “O gece ahşap kokulu
odada misler gibi bir uyku çektim. Sabah bülbül sesiyle uyandım. Abdest alıp namaz kıldım.
Balkona çıkıp güneşin doğuşunu seyrettim. Az sonra Âdem Efendi‟nin eşi dumanı tüten bir
bardak süt ile çıkagelir” (HB, 163). “Takımı taklavatı katıra yükleyip ıslak kayaya vardığımda
tan ağarmak üzereydi. Ağartı kayaya yapışık yosunlara, küçük yeşil otlara, otların üzerindeki
şebnemlere koyu yeşil bir parlaklık vermişti. Kayanın altındaki karamuk, kuşburnu, yarpuz
kümesinden birkaç kuş fırladı. Kanat sesine bey pınarı yöresinden bir keklik sürüsü: Kakubak,
kakubak, kak, kak… diye cevap verdi” (BÖ, 33).
Mevsimler de “insan, hayvan, bitki” tabiattaki birlikteliğin; birlikte değişimin adıdır:
Mesela bahar: “Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar. Erguvanlar her yanı baygın
kırmızıya boyadılar. Daha sonra akasyalar açacak; sümbüller, nergisler. Koca karaağaç
yapraklarını yayacak. Kırlangıçlar saçaklara yuvalarını kuracaklar. Ballıbabalar, papatyalar,
tüm kır çiçekleri, yahu burası şehrin göbeğidir; betonun, asfaltın, demirin, çeliğin mekânıdır
demeden, üstlerinden gelip geçen eksoz dumanlarına, toza-toprağa aldırmadan fışkıracaklar.
Beyaz bulutların arasından leylekler geçip gidecek” (RP, 49-50).
Mesela güz: “Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar
yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye
çekilir. Deli poyraz azgınlaşır. Güz gelir… Yaylacılar sürüleri indirirler. Çan sesleri gece
boyu inim inim iniler; uzar gider içine işler adamın. Kavallar susar, ırmağın türküsü ağıda
döner. Ufuklar küle belenir, güllere gönüllere bozartı düşer. Güz gelir… göçler toplanır,
denkler kurulur, tahta bavulların ipleri çekilir. Yaprakları bir bir düşer, dağları tipi tutar,
çimen çiçek görünmez olur, yaylaların şenliği biter. Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere
karanlık iner. Dağların doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir” (AK, 98-99).
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözler genelde tabiattaki değişimi
gözleme dayalı ifadelerdir. Zaman belirten ifadelerinin de yer aldığı tabiata dair bu gözlem
ifadeleri tabiatta; kainatta devam ede gelen, devam edecek olan bir düzene, ritme; düzen ve
ritmin meydana getirdiği “ahenk”e işaret eder. Bu ahengin içerisinde insan, bitki, hayvan
bütün canlılar birlikte vardır. Mustafa Kutlu, zaman ifadelerinin de içinde olduğu pek çok
yerde bu ahenge dikkat çeker.8 Bu ahengi sağlayan biri olduğunu söyler: Ahengi sağlayan,
ahenge katılan her şeyin yaratıcısı Allah‟tır. “Zaman”ı da düzenleyen işler, O‟nun iradesiyle,
melekler tarafından düzenlenir: “Melekler sadece Duran için inmiyor yeryüzüne. İşte yine
baharı patlattılar. Önce iğdeler çiçek açtı, ardından erguvanlar.” (RP, 49-50).
6. Tabii Zamanın Teklifi: Birlikteliğe, Ahenge Katılmak

8

Mustafa Kutlu, gazetedeki köşesinde de ahenk konusuna, mevsimlerin de ahengin bir parçası olduğuna, bu
söylediğine dikkat çeker. İnsanın ahenge karşısında ne yapması gerektiğini hatırlatır: “Cenab-ı Hak kainata
mucizevî olarak bir ritim (âhenk) bahşetmiştir. Bunu keşfetmek, kainat kitabının anahtarını elde etmek demektir.
Bu âhenge katılan kaniatın kitabını, sanatla-bilimle-zikirle okur. Gezegenler kendilerine tayin edilen yörüngede
yüzmektedir. Dünyanın, ayın hareketleri bunun gibidir. Mevsimler dahi öyledir. Gece olur, gündüz olur, yağmur
yağar, güneş açar; bunların her birinin bir hikmeti vardır. Ahenk atomun içinde de devam eder. Biz bu mucizeyi
ne kadar anlar, ne kadar ölçeriz? Bize nasip olduğu kadar. Cenab-ı Hak kalb-i selim ile tefekkür edene, bilimle
uğraşana, sanatçıya bu hususta sayısız kapılar, işaretler, yollar bağışlamıştır. Bunların birinde merhale kateden
bir icat yapar, bir şey bulur, bir eser vücuda getirir. Sevinip şükretmesi gerekir. O bulmamış, ona cehtinin
mükafatı olarak buldurulmuştur. Hayretten hayranlığa uçar. Yunus Emre bu durumu şiirlerinde çok dile
getirmiştir” (Ritim, Yeni Şafak, 1 Ağustos 2012).

�10
Yazarın hikâyelerinde insan, bitki, hayvan, hava, toprak, su… arasında “aheste beste”
devam eden ahengin “zaman” yavaşlatılarak/durdurularak resmedildiği tablolar vardır. Bu
tablolarda ahenk içinde birlikte olmanın verdiği bir güzellik görülür. Aşağıya özetleyerek
aldığımız bu tablolardan birinde “aheste beste” ilerleyen “zaman”da bütün varlık birbiriyle
barışıktır, birbirlerine “selam” verir. Bu, “zaman”ı durmadan bölen, parçalayan ve sayan
modern birimlerin de (“akrep” ve “yelkovan”ın) imrenerek içine dahil olduğu “sulh ve
sükunetten” mürekkep bir ahenktir:
“Zerdali dalında kızarıyor. Mavi gökte yaz güneşi, ağustos böcekleri bitmez-tükenmez
şarkılarını sürdürüyor. Bu şarkılar sürdükçe kızarırmış zerdali. Ağaçların dibinde bir derecik
şırıldıyor. Nanelerin, yarpuzların, kekiklerin yaprakları suya değiyor. Derecik bu kokularla
yüklenip, değirmen arkına doğru çayırda bir ceylan gibi akıp gidiyor. …Aksakallı bir dede
yüzünde bir gülücük, kucağında bir torun, merkebine binmiş aheste beste geliyor.
…Değirmen arkı nane kokulu suyunu etrafına eleğimsağmalar püskürterek tahta pervaneye
boşaltıyor. …Kabarıp bele vurmuş, pembe çiçeklerini patlatıp gövermiş korunga tarlasının
ortasında, omuzda kürek, ağızda bir neşeli türkü bir delikanlı yürüyor …Çocuklar böğürtlen
topluyor yol kenarında. Elleri ağızları böğürtlen kokuyor. Gözbebeklerinde böğürtlen
parlaklığı. Servi kavaklar nazlı nazlı salınıyor, salkım söğütler saçlarını ırmağın suyuna
uzatıyor. …Gökyüzünde pamuk atağı gibi dalgın dolaşan bir iki bulut eğilip aşağıya
bakıyorlar. Dede kasketini çıkarıp korunga tarlasını savuran delikanlıya sallıyor. Delikanlı
küreği kaldırıp dedenin selamını alıyor. Böğürtlen toplayan çocuklar su kuşlarının, tırtıllar
kelebeklerin, dağ lâleleri köstebeklerin, yalnız ardıçlar kınalı kayaların, ibibikler leylâkların,
toprak damlı evler minarenin, çakıl taşları alabalıkların, tozlu yollar karıncaların selamını
alıyor. Akrep bir böcektir, yelkovan bir kuş. Bu böcek ve o kuş da cemaata katılıyor. Neyin ne
olduğu böylece apaçık anlaşılıyor. Görüldüğü gibi bir yanda sulh, öte yanda sükunet…” (HT
40-41)..
Varlık arasındaki ahenk yalnız yukarıdaki gibi resmedilen belli “zaman” parçalarında
değil, her zaman vardır. Mesele bunu fark edebilmektir. İnsandan beklenen bu ahengin dilini
fark etmek, bu ahenge katılmaktır. Mustafa Kutlu, yeri geldikçe bu hususu hatırlatır. Bu
hatırlatmalardan en güzellerinden biri olay örgüsü ve karakterin iç dünyasındaki
gelişim/değişimin neticesi çizgisinde Beyhude Ömrüm‟de yapılır. Hikâyede, dünya
bahçesinde gönlünce bir bahçe kurmak için dağ başında su arayan karakter, müslüman bir
zihniyete işaret eden ifadelerle belirtilen bir zamanda (“ikindi ile akşamın arasında”, “Akşam
ezanının önüsıra”) dünyadaki ahengi, bu ahenk içinde insanın yeri ve görevini fark eder:
“Karın karşı yatan dağların doruklarına düştüğü, deli poyrazın köyü kenti buz kesmeye
başladığı bir gün; ikindi ile akşamın arasında suyu buldum. Kaya çatlaklarından birine
sapladığım demir çiviye varyoz sallıyordum. Çivi birden kayaya gömülüverdi. Aman
Allahım… Bulduk mu acaba? Kalbim küt küt atmaya başladı. Çiviye iki varyoz daha attım.
Dibinden ince bir fıskiye gibi fışkırdı. Su… Su be su!... …Varyozu atıp kıbleye karşı diz üstü
çöktüm. Allah‟a şükrettim. Sonra başımı eğip suya yüzümü tuttum. Buz gibiydi. Küçük, duru,
sevimli, bir cılga su. Zorlansa övendire kalınlığına varacak. Bir zaman öyle kalmışım,
gözyaşlarım suya karışıvermiş. Ardından abdest alıp iki rekât namaz kıldım. Cenab-ı Hak
içimdeki düğümü çözmüş, ufkumu açmıştı işte. Bundan gerisi kolay. Çiviyi yerinden çekince
fışkırma durdu. Yeniden varyoza yapıştım. Akşam ezanının önüsıra suyu toplayıp, demir çivi
ile açtığım taş oluktan akıttım. …İşte su diye bir şey vardı dünyada. Su sesi vardı. Şu
oturduğum toprak, sırtımı verdiğim kayalar vardı …Dere aşağılarda günün son ışıkları ile pul
pul yanıyordu. İki yanında söğütler, ılgınlar; içinde bıyıklı, kılçıklı kara balıklar vardı. Bütün
bunlar niçin vardı? Rüzgâr bulutun, bulut yağmurun, yağmur suyun, su toprağın dilinden
anlıyor. Suyun yokuşa aktığı, güneşin batıdan doğduğu görülmemiş. Âdemoğlu dayalı döşeli
tıkır tıkır işleyen bir dünyanın ortasında. „Bize düşen aracılık diyorum içimden. Otu atın, eti
itin önüne koyabilmek ” (BÖ, 81-83).

�11
İnsan hangi “zaman”da olursa olsun söz konusu “aracılık”a hizmet ettiği; suyun,
havanın, toprağın diline kulak verip “tıkır tıkır işleyen” ahenge katıldığı zaman huzur
bulacaktır. Beyhude Ömrüm‟de Çavuş‟un oğlu bu ahenge katılır. Mesele yapılan işin yalnız
insanın kendisine değil, bütün varlığa hayır getirmesidir: “Şu avuç içi kadar yeri, Allah‟ın
dönüp bakılmaz yabanıl dağını nasıl da sevmeye başladım. Suyuna, otuna, taşına toprağına
kendimi katacağım; börtü-böcek bayram edecek” (BÖ, s.83).
Ya Tahammül Ya Sefer‟de İlhan, bu ahenk içinde kendini huzurlu hisseder: “Irmak
beni yakaladı. Bazen eğilip sudan içtim, bazen belime kadar girip içinde dolaştım. Kendimi
derin yarlara, çavlanlara, meşe yaprakları ile yarpuzların kokusuna bıraktım. Alabalıklar, toy
kuşları ve çiğdemler gördüm. …Dağ keçileri ile karşılaştım, kaya güvercinlerinin vahşi,
tedirgin, çırpıntılı kalkışlarına bıraktım. Irmağa ve Veysel‟e teşekkür etmeliyim” (YT 100101). Sır‟da Efendi, Huzursuz Bacak‟ta Ömer, bu ahenge sığınırlar.
7. Tabii Zamana/Düzene; “Adetullah”a Muhalefet: Kaybolan Huzur ve Bereket
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadelere de yansıyan, zaman içinde
devamlılık/süreklilik gösteren varlık arasındaki ahenk, (yazarın kullandığı ifadelerle)
“Adetullah, Hududullah” çizgisinde devam eder. Var olan ahengi bozacak, yani “Adetullah‟a,
Hududullah”a ters işler yapan insandır. Söz konusu ahengin bozulmasına yol açacak işler
yapan insan yeni bir zaman algısına sahip, “yeni” bir zihniyetin insanıdır. Varlık arasındaki
ahenk her zaman vardır. Fakat yeni zihniyet için ahenge “aracılık” etmek, ahenge katılarak
yaşamak değil, ahengi bozmak pahasına “kâr” elde etmek asıl amaç haline gelmiştir.
Ahenge uyarak yaşandığı “zaman”larda insan, bitki, hayvan huzur içinde olmuştur.
İnsan basit bir şeyle bu ahenge aracılık edebilir, dahil olabilir. Mesela, yaptırılan bir “minik
çeşme” ahenge aracılık eder: “Bu minik çeşmeyi vaktiyle bir sahibü‟l-hayrat bodur minareli
mescidin bahçe duvarına yaptırıvermiş. İnsanın az, suyun bol olduğu zamanlar… Yıllar yılı
mescidin cemaatı, mahalle sakinleri, genç ihtiyar, çoluk çocuk, suyunu içip sahibü‟l-hayrata
dua etmiş. Garibe, yolcuya su vermiş minik çeşme; küçümen yalağından sokak köpekleri,
kurt-kuş, börtü-böcek faydalanmış. …Tunç lüleden gürül gürül, serin serin akıyormuş su.
Minik çeşmenin duası bu su sesi kisvesinde geceler boyu sürer, fecirle birlikte buna
bülbüllerin âhengi katılırmış. Zamanla insan çoğalmış, su azalmış. Zaman da su misali akıp
gidiyor güya” (HT,18).
Yaratılıştan beri devam eden ahengin, tabii düzenin insan tarafından bozulmaya
başlama “zaman”ı yine içinde insan, hayvan, bitki, toprağın… bulunduğu bir zaman parçası
resmedilerek gösterilir:
“Buldozerlerin dişleri toprağa saplandığı zaman…
Motor gürültülerinin yavru kuşları yuvalarından ürküttüğü zaman…
Ağaçların devrildiği, kayaların demir matkaplarla delindiği, suların önünün kesildiği zaman…
O durgun göl kenarında, kamışlıkta, akşam, balıkların ve su kuşlarının, rüzgarın ve titreyen
çimenlerin, kertenkelenin, sincabın ve tarla kuşunun birlikte söylediği ilâhî ansızın kesildiği
zaman…
Görüldü ki;
Ovayı bir baştan bir başa bıçak gibi kesen, geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol açılıvermiş…”
(BB, 33).9
9

Yazarın zaman bildiren diğer ifadelerinde de yer yer olduğu gibi özellikle Bu Böyledir‟deki bu zaman bildirme
tarzı, bu üslup bize Kur‟an-ı Kerim‟in ve Dede Korkut Hikâyelerinin zaman bildiren kısa ve etkileyici
ifadelerini hatırlatır: Kur‟an-ı Kerim: “yer o sarsıntıyla sarsıldığında, yer ağırlıklarını çıkardığında, insan „Buna
ne oluyor?‟ dediğinde, o gün (yer) bütün haberlerini anlatır (Zilzal, 1-4) “Gök yarıldığında ve rabbini dinleyip
haklandığında, yer uzatılıp dümdüz edildiğinde ve içindekileri dışa atıp tamamen boşaldığında ve Rabbini
dinleyip haklandığında” ( İnşikak, 1-5). “O güneş dürüldüğünde, yıldızlar bulandığında, dağlar yürütüldüğünde,

�12
Bu “geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol” insanların daha önce tarih boyunca yapmadığı
şekilde tabiata müdahale eder. Artık zaman, yeni bir zihniyetin insanlara hakim olmaya
başladığı zamandır. İnsanlar “kâr ve zarar” üzerinden konuşmaya başlarlar. Bu zihniyeti ve
“gelecek zamanlar”da olacakları Yorgancı Hafız Yaşar sezer: “Sanıyorum toprak, bundan
böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan,
adama da adam gibi muameleyi bırakacak” (BB, 35-36).
İnsanların tabii zamanın ahenginden koparak yaşamaya başladığı zamanlar gelmiştir
artık. Tabii zamandan, kopmak tabiattan kopmaktır:10
“Büyü bozulmuştu. Artık boz sakallı çayır kuşunun sesi toprağın kokusuna
karışmıyordu. Zaten boz sakallı çayır kuşu ile ardıç kuşunun seslerinin birbirinden ayırt
edilmesiyle de kimse ilgilenmiyordu. Rüzgârın ne yandan eseceği önemini kaybetmiş, Mart
dokuzu ile April beşi beklenmez olmuştu. Haliyle turnaların bölük bölük geçmesine aldıran
olmuyor, kimseler dağdan şifa otu toplamıyordu” (BÖ, 137). Ahenk bozulunca “tabiatın
kanununda, Adetullah”ta görülmeyen “güvercin avlayan martı”lar (AK, 12-15) görülmeye
başlar. Hayatın hakikatini apaçık bir âyet olarak dört mevsim haykırıp duran”, “yapraklarının
üzerinden bugüne kadar kaç metreküp zehirli gaz, kurum” geçmesine rağmen “her bahar çiçek
açıp meyve veren” “Karaköy meydanı‟nda, Akbank‟ın önündeki armut ağacı”nı şehrin
kalabalığından hiç kimse fark etmez (AK, 24-26).
“Mevsimler unutulmuş”tur artık. “Gündönümü, koçkatımı, bağbozumu, kırlangıç
fırtınası, karakış, zemheri, hıdırellez ile çiğdemin çıkması veya günlerin uzayıp kısalması fark
etmez. Her şeyi örten bir uzun sessizlik” vardır (BÖ, 207). Böyle olunca sanki “insanlar
sevincini kaybetmiştir.” “Hemen her iş sanki cebrî yapılıyor, sanki angaryaya” dönüşür;
yapana bir şevk vermediği gibi neticesinde bir bereket” görülmez (BÖ,136-137).
Şu ifadelerde tabii zaman, kurulu ahenk içerisindeki insan ile modern, hesaplanan,
bölünen zamanda, bozulan ahenk içerisinde yaşayan insanın durumu aynı zihin içerisinden
gösterilir: “Irmağa doğru koşuyorduk. Hiçbirimizin yüz metreyi dokuz saniyenin, sekiz
saniyenin, yedi saniyenin altında geçmek gibi bir niyeti yoktu. Üstümüzde mavi gök
delinmemiş, altımızda yağız yer yarılmamıştı. Etrafta ne motor sesi, ne parfüm kokusu
duyuluyordu. Gökdelenlerin gölgesi gönlümüzü karartmamıştı. Çevremizde ne çit, ne duvar,
ne de ekonomik ambargolar vardı. Kimse yalan söylemeyi bilmediği için hava kirliliğinden
habersizdik. Günler, geceler, mevsimler, yıllar bölünmemişti. Tayin edilen zamanın sapkın
kelepçesi bileklerimize geçmemişti. … Irmak bizi çağırıyordu. O tozlu yolda bu çağrıya
doğru koşuyor, koşuyorduk. Terlemiş perçemlerimizden, çelimsiz bacalarımızdan, inip-kalkan
göğsümüzden yükselen buğu. Evet işte o… Beşimiz bir aradayız. Toprak, su, hava, ateş ve
biz…” (AK, 22-23).
kıyılmaz mallar bırakıldığında, vahşi hayvanlar bir araya toplandığında, denizler ateşlendiğinde” (Tekvir, 1-6).
“Gök yüzü çatladığında, yıldızlar döküldüğünde, denizler (yarılıp) akıtıldığında, kabirler deşildiğinde, bir nefis
önden neyi gönderdiğini ve neyi bıraktığını bilir (İnfitar, 1-5).
Dede Korkut‟ta, Dirse Han‟ın alaca sabah kalkıp yerinden doğrulma zamanı, “Salkım salkım tan yelleri
estiğinde, Sakallı bozaç turgay sayradıkta, Sakalı uzun tat eri banladıkta…” (Gökyay 2006: 32) şeklinde devam
edelerle anlatılır.
10
“Tabii zaman” dan koparak, tabiattan uzaklaşarak modern zamanın çizgisinde, modern mekanlarda yaşamanın
getirecekleri Mustafa Kutlu‟nun 1979‟da yayımlanan kitabı Yokuşa Akan Sular‟ın Mukaddimesi‟nde
karşıtlıklarla çok güzel anlatılır: “Küçük mavi, pembe çiçekler serpilidir. Yeşilin saydam uçları çimenlerde. Su
domur domurdur. Çakıllarda eleğimsemalar. Görülmemiş, tutulmamış bir güzellik. Kirletilmemiş bir su. … Sen
bir musluğa eğiliyorsun. Topraktan kopmuş suya. Clor kokuyor elin ayağın. … Bastığın yerleri toprak diyerek
geçme tanı artık. O betondur, senin yeni vatanın. Asvalttır, parkedir, Halıflex‟dir. Koşuyorsun ciğerlerinde
eksoz gümbürtüleri. Ayaklarında lastik. Üç öğün laylon yemektesin. Ara toprağı. Toprak bizim canımız, petrol
olsun kanımız… …Göz alabildiğine uzayıp giden bozkır. Parlayan gün, esen yel. Kekik kokulu rüzgar…
…terleyip terleyip de ağzına diktiğin toprak testiyi sen yaptın. Terin toprağa karıştı, toprak sana. Birazdan ziller
çalacak. Gece vardiyası boşanacak. Sil gözlerini. Karşıda bütün farlarını yakıp uluyan, düğmeleri, levyeleri ve
olanca dişlileri ile bilenip seni bekleyen fabrikaya koş. Kaderini kucakla…” (YA, 7-8)

�13

8. Tabii Zamanın Söylediği: Bu Böyledir; Gelen Gider, Doğan Ölür
İster varolan ahenge katılarak yaşanan bir zamanı, isterse bu ahenge riayet etmeyip
zamana ve mekâna “Hududullah”ın dışında müdahalelerle yaşanan bir zamanı göstersin,
Mustafa Kutlu'nun hikâyelerinde zaman belirten ifadeler, bu ifadelerle birlikte söylenen sözler
okura şunları da söyler: Dünya yaratıldığından beri devam eden, değişmeyen bir düzen vardır:
“Yaşlılar ölür, koyunlar kuzular, yağmurlar gelir geçer, kar her yanı kaplar.” (AY, 16).
“Yağmur yağar yer ıslanır, çimen çiçek donanır her yan; koyunlar doğurur, kuşlar yuva kurar,
güneş her gün doğudan doğar batıdan batar. Dünya döner, sayılı gün gelir geçer” (TS, 56).
“Yaz geçti, güz geçti, kış geçti” (HG, 158). “Âdetullah böyledir. Yaz biter güz gelir. Çiçekten
meyve, tırtıldan kelebek olur.” (RP, 183).
Dünyada, insanın yaşadığı zaman içerisinde başına ne zaman ne geleceği bilinmez:
“Artık sabah namazından çıkan esnaf dükkânların önünü sulayıp süpürüyor, sabah serininde
parmak gibi dutları çarşaflara silkeleyip birlikte yiyordu. İşini yoluna koyanlar zenginleşti;
han-hamam, nam-nişan sahipleri arttı. Bu bayındır, şen-şatır günler ne kadar devam etti? Ne
kadar ettiyse etti, üstümüze lazım değil. Böyledir dünyanın düzeni. Gâhi âbad, gâhi berbad
olur. Feleğin gülen yüzü kimden yana, ne zaman döner bilinmez” (BÖ, 139-140). “Cenab-ı
Hakk‟ın neyi ne zaman kuluna ihsan edeceğini bilemeyiz. Bazen bu dünyada olur, bazen öbür
dünyaya kalır. Bize düşen sabır-şükür” (TS, 50).
“Zaman önüne kattığı her şeyi süpürür” (ZH, 49). Yaşayan zamanı gelince ölecektir:
“Dede-torun sırt sırta verip tutunmuşlar hayata. Ancak hayat dediğin nedir ki. Anlaşılmaz bir
sır. Kurduğumuz düzen hep öyle sürüp gidecek sanırız. Birden ip kopar, ışık söner, her şey
darmadağın olur. Nitekim babam için de öyle olmuş. Koca Pelvan Sülüman cami
şadırvanında abdest aldığı bir sırada devrilen bir dişbudak gövdesi gibi göçüvermiş” (UH,
12). “Yaz bitti, güz bitti. Rüzgâr kuru yaprakları alıp gitti. Osman Efendi caminin yanındaki
kerevete oturmuş, çayını yeni bitirmiş, ağzında dualar ile akıp giden suyun sesine dalmış iken
ruhunu teslim etti” (HG, 161).
Dünyanın da içinde olduğu kainattaki düzen duyabiline “başlangıç ve son”u, ölüm
gerçeğini her zaman söyler: “Mevsimler neler anlatır insanlara? Dünyanın ne menem bir şey
olduğunu anlatır. Başlangıç ve sonu fısıldar. İyiliği ve güzelliği mırıldanır. Hayatı ve ölümü
ifşa eder. İşlerinin, aşklarının, alacak-vereceklerinin, ihtiraslarının peşinde kendini kaybedip
koşanlara seslenir. Eeey!... Âdemoğlu!... Dur biraz. Biraz nefes al. Etrafına bak. No‟luyor.
Nedir derdin diye sorar. Çiçekten, böcekten, esen yelden, gün ışığından, yağmur tanesinden
meleklerin sesi gelir” (s.50, RP). “İnsanoğlu dünyaya niçin gelir? Herhalde bir bahçe kurmaya
gelir. Bu düşünce ile gülümsüyorum. Dünya dediğimiz de bir gurbet değil mi?” (s.72-73,
BÖ).
“Fani” olan dünya gurbetinin sonu “baki” olan ahiret yurdudur: “Tezgâhlar açılırkapanır, hikâyeler masala dönüşür, rüzgârlar eser, çocuklar doğar, eceli gelen ölür. Dünya…
Nasıl desem abi… Hayat… bilmiyorum… Valla aklı duruyor insanın…” (RP, 45). “Gün günü
kovalar, zaman su gibi akar, her şey değişir, dünya fani, ahret baki” (ZH, 14). İnsan “fani”liği
ve “baki”liği kimi mekanlarda, özellikle belli zamanlarda yine tabiatın dilinden görebilir:
“Dönüp geldim. Doğru mezarlığa. İri meşelerden birine sırtımı dayadım. Dualar ettim. Meşe
yapraklarından kurumuş olanları, esen yelle ağır ağır mezarlar üzerine dökülüyor. Yaprak da
fâni, insan da. –Ama yaprak baharda yeniden çıkıyor be abi. –O yaprak eski yaprak değil. Bir
babanın oğlu gibi. Baba toprağa karışıyor, oğlan hayatını sürdürüyor, Cenab-ı Hakk‟ın
kanunu bu. Bir çayır kuşu öttü. Bir daha öttü. Gözümden yaş damladı. Bilmem neden?” (AY,
75-76).
Sonuç: “Mevsimler bize ne söyler?…”

�14
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde zaman ifade eden sözlerden yola çıkarak metne
yansıyan zihniyet çözümlemesine varmaya çalıştığımız bu yazıda sonuç olarak şu tespitler,
yorumlar söylenebilir:
Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinde “zaman ifadeleri” çoğu kez olay zamanını
belirtmenin ötesinde, hayata dair yorumdur. Bu ifadelerde amacın olay zamanını belirtmekten
çok bu yoruma işaret etmek olduğu bellidir. Yazarın hikâyelerinde zaman; modern, daha
ayrıntılı zaman ölçme birimlerine göre ifade edilmez. “Söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın
diliyle izah eden”11 Mustafa Kutlu “zaman”ı da çoğu kez tabiatın diliyle gösterir/yorumlar.12
Onun hikâyelerinde “zaman”, daha çok tabiattaki değişime, devamlılığa, düzene göre
algılanır. Bu düzene göre tanımlanan, insanların eski çağlardan beri kullandığı “yıl,
mevsim(ler), gün” gibi ana zaman bölümlerini kullanır. Zaman ifadeleri kullanılırken söz
konusu zamanda tabiatın durumu, düzen içinde değişen devamlılığı gösterilir. Dünyada bütün
zamanlar boyunca devam eden bir düzen, ahenk olduğuna işaret edilir. İnsan, Allah‟ın tesis
ettiği bu ahengin farkına varmalı, bu ahenge katılmalıdır. İnsan, hangi zaman diliminde olursa
olsun devam eden bu ahenge katıldıkça huzur bulacaktır. Ahenge müdahale uzun vadede
insana huzur/kâr getirmez. Yaratılan her varlığın bir yaşama zamanı/ömrü vardır. Dünyadaki
yaşama zamanı “fani”dir, “baki” olan “ahiret” tir. Mustafa Kutlu, bütün bunların
“Adetullah”ın bir gereği olduğu vurgular. Metne ve zaman ifadelerine yansıyan bu zihniyetin
İslami zihniyetten beslendiği söylenebilir.
Kaynaklar
A. Mustafa Kutlu: Mustafa Kutlu‟nun metinde kullandığımız hikâye kitapları Dergâh
Yayınları (İstanbul) tarafından yayımlanmıştır. Kitapların şu basımları kullanıldı: Arka Kapak
Yazıları, 2.baskı, 1998; Anadolu Yakası, 1.baskı, 2012; Bu Böyledir, 4.baskı, 1999; Beyhude
Ömrüm, 1.baskı, 2001; Huzursuz Bacak, 1.baskı, 2008; Hayat Güzeldir, 1.baskı, 2011; Hüzün
ve Tesadüf, 1.baskı, 1999; Rüzgarlı Pazar, 4.baskı, 2006; Sır, 1.baskı, 1990; Tahir Sami
Bey’in Özel Hayatı, 1.baskı, 2009; Yokuşa Akan Sular, 3.baskı, 1994; Yoksulluk İçimizde,
4.baskı, 1996; Ya Tahammül Ya Sefer, 4.baskı, 1997; Uzun Hikâye, 1.baskı, 2000; Zafer
Yahut Hiç, 2.baskı, 2010. Yazarın kullandığımız, Yeni Şafak‟ta yayımlanan gazete yazıları ise
şunlardır: Bahar Yazısı (18.4.2007), Bahar Temizliği (28.4.2010), Sonbahar Yazısı
(9.11.2011), Ritim, (1.8.2012), Güz (21.11.2012).
B.Diğer:
Aktaş, Şerif (2009), Şiir Tahlili, Ankara: Akçağ Yayınları.
Apaydın, Mustafa (2006), “Adalet Ağaoğlu‟nun Dar Zamanlar Üçlemesinde Zaman
Kurgusu Üzerine Bazı Değerlendirmeler”, Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.!5,
S.2., ss.17-38.
Barbarosoğlu, Fatma K. (1995), Modernleşme Sürecinde Moda ve Zihniyet,
İstanbul: İz Yayıncılık.
11

Necip Tosun‟un da söylediği gibi tabiat, Mustafa Kutlu‟nun hikâyelerinin “aslî unsuru, öznesi, kahramanı”
durumundadır. Bu konuda Tosun‟un şu sözlerine kulak verelim: “Kutlu, söyleyeceği pek çok şeyi tabiatın diliyle
izah eder …Kutlu‟ya göre, tabiatta kutsal bir düzen ve hikmetler vardır. Bazen farkına vardığımız bazen
varamadığımız bir uyum, ritim ve masumiyet. Ve elbette dinginlik ve sükût. Bu yüzden insanın yaratılış
gayesine uygun bir yaşam tarzı için tabiattan kopmaması gerekir. Şüphesiz öykülerdeki „tabiata gel” çağrısı bir
anlamda modernizmin çocuklarına “kendine gel” çağrısıdır. Kitaba, Tanrı‟ya dön uyarısıdır. Tanrının yarattığı
uyuma dön çığlığı. …tabiattaki sükun içerisindeki uyuma, süreklilik ve canlılığa dikkat çekilir. Her canlı
Allah‟ın kendisine çizdiği kaderi yaşar. Hiçbir şey rastlantı değildir ve oyunda rolleri, hakları vardır. Aslolan
bütün bunları görecek göze, duyacak kulağa sahip olmaktır ” (Tosun 2004: 61-62).
12
Zamanı tabiata, tabiattaki düzene göre yorumlama Mustafa Kutlu'nun yalnız Beyhude Ömrüm gibi karakterleri
tabiat içinde yaşayan hikâyeler için değil, Rüzgarlı Pazar, Zafer Yahut Hiç vb. karakterlerin tabiattan kopmaya
başlamış/kopmuş şehir hayatında yaşadığı hikâyeler için de söz konusudur.

�15
Çelik, Ahmet (2004), “Birey ve Toplumun Islahı Açısından Kur'an Kıssaları”
Atatürk Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, S. 22, ss.54-87.
Demir, Yavuz (2011), “Fotoğrafta Biri Var Hikâyesinde Bakış Açısı Tekniği”, Hayat
Böyledir İşte Fakat Hikâye, Ankara: Hece Yayınları.
Gökyay, Orhan Şaik (2006), Dede Korkut Hikâyeleri, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
Kuran-ı Kerim, (Elmalılı Hamdi Yazır) Huzur Yayınevi.
Parla, Jale (2000), Don Kişot’tan Bugüne Roman, İstanbul: İletişim Yayınları.
Tekin, Mehmet (2004), Roman Sanatı, İstanbul: Ötüken Yayınları.
Tosun, Necip (2004), Türk Öykücülüğünde Mustafa Kutlu, İstanbul: Dergâh
Yayınları.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11874">
                <text>2219</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11875">
                <text>MUSTAFA KUTLU’NUN HİKÂYELERİNDE ZAMAN İFADELERİ VE BU İFADELERE YANSIYAN ZİHNİYET ÜZERİNE BAZI DİKKATLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11876">
                <text>YILDIZ, Alpay Doğan </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11877">
                <text>Anahtar Kelimeler: Mustafa Kutlu, Modern Türk Hikâyesi, Zaman, Zihniyet.  ÖZET  Bütün hikâye ve roman yazarlarının yaptığı iş esasında bir “öykü/hikâye” anlatmaktır. Bir anlatıcı/yazar, “anlatıcı, öykü, yer, zaman, kişiler” vb. unsurlar etrafında hikâyeyi anlatır. Bu hikâye anlatmanın doğasında vardır. Bir yazarı özgün yapan hikâyedeki bu unsurlar değil, bu unsurları düzenleme tarzıdır. Düzenlenen bu unsurlar dil ile anlatılır, hayat kazanırlar. Her anlatımda bir bakış açısı vardır. Bakış açısı bir zihniyeti de gösterir. Edebi metinde okura verilmek istenen mesajlara giderken bakış açısını göz ardı edemeyiz. Hikâye/romanın unsurlarından birisi olan “zaman” değişik zaman ifadeleriyle anlatılır. Metindeki zaman ifadelerine de bir zihniyet yansıyabilir. Modern Türk hikâyeciliğinin en önemli isimlerinden birisi olan Mustafa Kutlu’nun hikâyeleri bu açıdan zengin zaman ifadeleri ile doludur. Bu bildiride, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki zaman ifadelerine yansıyan “zihniyet” konusu üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11878">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11879">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11880">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11881">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1482" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1959">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7286b912edad9d4a0bac53c3233e5847.docx</src>
        <authentication>cd44fe76f77fbd72b12ce5c0bea480ac</authentication>
      </file>
      <file fileId="1960">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/551a725df42992ac6283c8757c264eec.pdf</src>
        <authentication>3ebdab3e6d1b7b41b086d7016f9b06aa</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11892">
                    <text>“BOSNA HİKÂYELERİ” İZİNDE BOSNA’YA YOLCULUK
İpek YILDIZ
Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Ortaöğretim Sosyal Alanlar Eğitimi Bölümü, Sivas /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Edebiyatı, İvo Andriç, Bosna hikâyeleri.
ÖZET
Bir edebî eserin şekillenmesinde eseri kaleme alan yazarın kültür birikimi, yetiştiği
ortam, hayata bakışı, gözlem yeteneği gibi pek çok unsur etkili olmaktadır. Bu durum açık veya
kapalı bir biçimde yazarın kurgu dünyasını etkilemektedir. İvo Andriç de gözlemlerini başarılı
bir şekilde eserlerine aktaran Yugoslav edebiyatının önemli sanatçılarından biridir. Türkçeye
çevrilen “Drina Köprüsü, Irgat Siman, Travnik Günlüğü, Uğursuz Avlu, Ver Elini Çocukluk”
adlı eserleriyle Bosna edebiyatını Türk dünyasına tanıtarak katkı sağlayan Ardviç’in “Bosna
Hikayeleri” adlı eseri de Bosna’ya dair izler taşıması ve Bosna edebiyatını yansıtması açısından
oldukça önemlidir. Bu çalışmada, İvo Andriç’in pek çok eserinde konu edindiği gibi “Bosna
Hikayeleri”nde hem mekan olarak Bosna’yı ele alışı hem de satır aralarında Bosna kültürüne ait
unsurlara yer verilişi incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11884">
                <text>2112</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11885">
                <text>“BOSNA HİKÂYELERİ” İZİNDE BOSNA’YA YOLCULUK</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11886">
                <text>YILDIZ, İpek </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11887">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Edebiyatı, İvo Andriç, Bosna hikâyeleri.  ÖZET  Bir edebî eserin şekillenmesinde eseri kaleme alan yazarın kültür birikimi, yetiştiği ortam, hayata bakışı, gözlem yeteneği gibi pek çok unsur etkili olmaktadır. Bu durum açık veya kapalı bir biçimde yazarın kurgu dünyasını etkilemektedir. İvo Andriç de gözlemlerini başarılı bir şekilde eserlerine aktaran Yugoslav edebiyatının önemli sanatçılarından biridir. Türkçeye çevrilen “Drina Köprüsü, Irgat Siman, Travnik Günlüğü, Uğursuz Avlu, Ver Elini Çocukluk” adlı eserleriyle Bosna edebiyatını Türk dünyasına tanıtarak katkı sağlayan Ardviç’in “Bosna Hikayeleri” adlı eseri de Bosna’ya dair izler taşıması ve Bosna edebiyatını yansıtması açısından oldukça önemlidir. Bu çalışmada, İvo Andriç’in pek çok eserinde konu edindiği gibi “Bosna Hikayeleri”nde hem mekan olarak Bosna’yı ele alışı hem de satır aralarında Bosna kültürüne ait unsurlara yer verilişi incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11888">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11889">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11890">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11891">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1483" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1961">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1e1a617ea974f3614dc375c39e5e5dc1.docx</src>
        <authentication>8fa5e080a87f0d0aa5d592c0e055db9e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1962">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/2b0f741efad827d0666e4ab2cd3011dc.pdf</src>
        <authentication>4a04a2f22b77187c7de6f65c307f4136</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11901">
                    <text>RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR’ÜN HİKÂYECİLİĞİ
Arif YILMAZ
Uşak Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Uşak / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Recep Şükrü Güngör, çağdaş hikâye, ferdiyetçilik, içtimai konular.
ÖZET
Günümüz Türk hikâyeciliğinin önemli isimlerinden biri de Recep Şükrü Güngör’dür.
Yüreğimin Mevsimi adlı ilk kitabını 2001 yılında yayımlayan yazar, daha sonra
Kuruluş/Kurtuluş, Hüsn ile Aşk, Âdem ile Havva, Yas Ayini, Can Ağrısı kitaplarını yayımladı.
Son hikâye kitabı olan Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni okuyucuyla Sütun Yayınları buluşturdu. Bu
çalışmayla söz konusu hikâye kitaplarından hareketle Güngör’ün hikâyeciliğini belirleyen
unsurlar ve böylelikle hikâyeciliği tespit edilmeye çalışılmıştır. Kendine özgü bir yapı içerisinde
hikâyeciliğini içerik, dil ve teknik yönüyle sürekli geliştirmeye açık tutmasını bilen bir yazar
olması onun öncelenmesi gereken önemli bir vasfıdır. Onun hikâyelerinde, ferdiyetçilikten
içtimaî meselelere doğru genişleyen bir muhteva ve kurmaca yapısı bulunmaktadır. Modern Türk
hikâyeciliğinde yetkinliğe ulaşmış yazarlarımızdan biri olarak Güngör, Türk edebiyat tarihindeki
yerini şimdiden ayırtmış gibi.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11893">
                <text>2222</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11894">
                <text>RECEP ŞÜKRÜ GÜNGÖR’ÜN HİKÂYECİLİĞİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11895">
                <text>YILMAZ, Arif </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11896">
                <text>Anahtar Kelimeler: Recep Şükrü Güngör, çağdaş hikâye, ferdiyetçilik, içtimai konular.  ÖZET  Günümüz Türk hikâyeciliğinin önemli isimlerinden biri de Recep Şükrü Güngör’dür. Yüreğimin Mevsimi adlı ilk kitabını 2001 yılında yayımlayan yazar, daha sonra Kuruluş/Kurtuluş, Hüsn ile Aşk, Âdem ile Havva, Yas Ayini, Can Ağrısı kitaplarını yayımladı. Son hikâye kitabı olan Kayıp Ruhlar Kıraathanesi’ni okuyucuyla Sütun Yayınları buluşturdu. Bu çalışmayla söz konusu hikâye kitaplarından hareketle Güngör’ün hikâyeciliğini belirleyen unsurlar ve böylelikle hikâyeciliği tespit edilmeye çalışılmıştır. Kendine özgü bir yapı içerisinde hikâyeciliğini içerik, dil ve teknik yönüyle sürekli geliştirmeye açık tutmasını bilen bir yazar olması onun öncelenmesi gereken önemli bir vasfıdır. Onun hikâyelerinde, ferdiyetçilikten içtimaî meselelere doğru genişleyen bir muhteva ve kurmaca yapısı bulunmaktadır. Modern Türk hikâyeciliğinde yetkinliğe ulaşmış yazarlarımızdan biri olarak Güngör, Türk edebiyat tarihindeki yerini şimdiden ayırtmış gibi.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11897">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11898">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11899">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11900">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1484" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1963">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b1a3f525b270bddea9f3da9f6ad6f2fe.docx</src>
        <authentication>47fdfaf08ab16977789a3f3d137b93ca</authentication>
      </file>
      <file fileId="1964">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/057c9927d5250d9f260e4d278c58b63e.pdf</src>
        <authentication>00def5beaba6b642243e0330cd6bd738</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11910">
                    <text>REFİK HALİD KARAY’IN ANA DİLİMİZ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ
Ayşe YILMAZ BALKAN
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü,
İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Refik Halid, ana dil, tenkit, sadeleşme, mizah.
ÖZET
Refik Halid Karay Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdan biridir. Onun bu hususiyeti
eserlerine de yansımış, yazar, ana dil hakkındaki tenkitlerini gerek roman ve hikâyeleri, gerekse
hatıra, kronik ve mizah yazıları vasıtasıyla okuyucularına aktarmıştır. Bu çalışmada; Refik
Halid’in Türkçenin yanlış kullanımı, dilde sadeleşme ve yeni sözcükler türetme gibi ana
dilimizin geleceğini ilgilendiren mevzular hakkındaki görüşleri iki bölüm halinde incelenmiştir.
Yazının birinci bölümünde yazarın romanlardaki tenkitleri dile getirilmiş, ikinci bölümde ise
hatıra, kronik ve mizah yazılarındaki tenkitleri ele alınmıştır. Refik Halid gibi dili tüm
zenginlikleriyle ele alan bir yazarın görüşleri pek tabii ki dikkate değerdir. Bu çalışma da bunu
ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11902">
                <text>2225</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11903">
                <text>REFİK HALİD KARAY’IN ANA DİLİMİZ HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11904">
                <text>YILMAZ BALKAN, Ayşe </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11905">
                <text>Anahtar Kelimeler: Refik Halid, ana dil, tenkit, sadeleşme, mizah.  ÖZET  Refik Halid Karay Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdan biridir. Onun bu hususiyeti eserlerine de yansımış, yazar, ana dil hakkındaki tenkitlerini gerek roman ve hikâyeleri, gerekse hatıra, kronik ve mizah yazıları vasıtasıyla okuyucularına aktarmıştır. Bu çalışmada; Refik Halid’in Türkçenin yanlış kullanımı, dilde sadeleşme ve yeni sözcükler türetme gibi ana dilimizin geleceğini ilgilendiren mevzular hakkındaki görüşleri iki bölüm halinde incelenmiştir. Yazının birinci bölümünde yazarın romanlardaki tenkitleri dile getirilmiş, ikinci bölümde ise hatıra, kronik ve mizah yazılarındaki tenkitleri ele alınmıştır. Refik Halid gibi dili tüm zenginlikleriyle ele alan bir yazarın görüşleri pek tabii ki dikkate değerdir. Bu çalışma da bunu ortaya koymak amacıyla kaleme alınmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11906">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11907">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11908">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11909">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1485" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1965">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/2c23d2631c7ef1b233c438807a39df44.docx</src>
        <authentication>02d06b54521be9b64099dd3482c4389c</authentication>
      </file>
      <file fileId="1966">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/167ebd3f61555a7a149be46c268e8d0a.pdf</src>
        <authentication>6be72363a244b67f289563a4f32d7c9a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11919">
                    <text>DOĞAL AFETLERİN KLASİK TÜRK ŞİİRİNE YANSIMASINA BİR ÖRNEK: SÂBİR
PÂRSÂ DİVANI’NDA DEPREM İLE İLGİLİ DÖRT TARİH MANZUMESİ
Kazım YOLDAŞ
Bingöl Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı, Bingöl / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Klasik şiir, Sâbir Pârsâ Divanı, afet, deprem.
ÖZET
Hayatı her cephesiyle kucaklayan klasik Türk şiirinde, doğal afetlerin izine de rastlamak
mümkündür. İnsanı derinden etkileyen doğal afetler, klasik şiirin içsel bakış açısı ile divanlarda
işlenmiştir. Bu afetler karşısında insanın aczini dile getiren bu manzumelere örnek olarak Sâbir
Pârsâ Divanı’nda yer alan dört tarih manzumesi bildirimizin konusunu teşkil etmektedir. Biri
Arapça, biri Farsça, biri de Türkçe birer beyitlik üç şiir ile beş bentlik bir müseddesten ibaret bu
manzumelere konu olan depremin tarihi 1069 hicri 1658–59 miladi tarihini göstermektedir.
XVII. yüzyılda sosyal sıkıntıların yanı sıra deprem ve yangın gibi doğal afetlerin de sıklıkla
görüldüğü tarih kitaplarında kayıtlıdır. Sâbir Pârsâ ile aynı devirde yaşayan Cevrî Dîvânı’nı
neşreden Hüseyin Ayan da Na’îmâ Târîhi’nden şunları nakleder: “ 1642 M. (1052H.)’de
İstanbul’da büyük bir zelzele olmuş, bu hadise “kıran”a bağlanmıştır. 1645 M. (1055 H.)’de
güneş ve ayın tutulmaları da “melhame”lerin kayıtlarına göre uğursuz sayılmıştır. 1648 M. (1058
H.)’deki İstanbul ve civarını sarsan büyük zelzele de “uğursuz” olarak yorumlanmış ve devletin
başsız kalacağına işaret sayılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11911">
                <text>2209</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11912">
                <text>DOĞAL AFETLERİN KLASİK TÜRK ŞİİRİNE YANSIMASINA BİR ÖRNEK: SÂBİR PÂRSÂ DİVANI’NDA DEPREM İLE İLGİLİ DÖRT TARİH MANZUMESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11913">
                <text>YOLDAŞ, Kazım</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11914">
                <text>Anahtar Kelimeler: Klasik şiir, Sâbir Pârsâ Divanı, afet, deprem.  ÖZET  Hayatı her cephesiyle kucaklayan klasik Türk şiirinde, doğal afetlerin izine de rastlamak mümkündür. İnsanı derinden etkileyen doğal afetler, klasik şiirin içsel bakış açısı ile divanlarda işlenmiştir. Bu afetler karşısında insanın aczini dile getiren bu manzumelere örnek olarak Sâbir Pârsâ Divanı’nda yer alan dört tarih manzumesi bildirimizin konusunu teşkil etmektedir. Biri Arapça, biri Farsça, biri de Türkçe birer beyitlik üç şiir ile beş bentlik bir müseddesten ibaret bu manzumelere konu olan depremin tarihi 1069 hicri 1658–59 miladi tarihini göstermektedir. XVII. yüzyılda sosyal sıkıntıların yanı sıra deprem ve yangın gibi doğal afetlerin de sıklıkla görüldüğü tarih kitaplarında kayıtlıdır. Sâbir Pârsâ ile aynı devirde yaşayan Cevrî Dîvânı’nı neşreden Hüseyin Ayan da Na’îmâ Târîhi’nden şunları nakleder: “ 1642 M. (1052H.)’de İstanbul’da büyük bir zelzele olmuş, bu hadise “kıran”a bağlanmıştır. 1645 M. (1055 H.)’de güneş ve ayın tutulmaları da “melhame”lerin kayıtlarına göre uğursuz sayılmıştır. 1648 M. (1058 H.)’deki İstanbul ve civarını sarsan büyük zelzele de “uğursuz” olarak yorumlanmış ve devletin başsız kalacağına işaret sayılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11915">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11916">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11917">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11918">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1486" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1967">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4c7097dddf1298dce56617a83d7bb6b9.docx</src>
        <authentication>2eb6a8a5dc06d34a76e0104d6b1254fc</authentication>
      </file>
      <file fileId="1968">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/47ccaebb4348d4a44c9c07d2f668f620.pdf</src>
        <authentication>13470a9ead47c9ffa6fb02c319faaa6f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11928">
                    <text>SARAYBOSNA HALKININ BATIL İNANIŞLARI HAKKINDA BİR DERLEMEİNCELEME
Gülay YURT
Bedir Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı, Tiran / Arnavutluk
Anahtar Kelimeler: Batıl, İnanç, Batıl İnanış.
ÖZET
Kültürel etkileşim, psikolojik ve çevresel faktörler sonucunda ortaya çıkan batıl inanışlar
artık hayatın bir parçası olmuştur. Daha çok ileri yaştaki insanların bilip uyguladığı batıl
inanışlar, çok hızlı yayılan ve gelişen küresel bilgi toplumunda kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu
çalışmada, Saraybosna’nın muhtelif yerlerinde yaşayan Müslüman Boşnak kadın ve erkeklerle
görüşülüp, batıl inançları hakkında bilgi toplanılmıştır. Batıl inançları daha çok duyma ve
yaşama ihtimali olan insanlar orta yaş ve üzeri kitle olduğu için, görüştüğümüz kişileri buna göre
seçilmiştir. Yapılan görüşmeler sonucu elde edilen bulgular; çocuk sahibi olamayan kadınlarla
ilgili inanışlar, hamile, lohusa kadın ve çocukla ilgili inanışlar, hayvanlar, ölümler ve diğer batıl
inanışlar olmak üzere konularına göre derlenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1969">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/2c12967eb9b4d3f2294a4b24c77444b3.docx</src>
        <authentication>f596cf6e830b7767e6513fc73962bcfc</authentication>
      </file>
      <file fileId="1970">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0cd846db6c4ef44b9514101b03f198db.pdf</src>
        <authentication>5f98012fb0db7ed28e214ee6df9a0e7a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11929">
                    <text>SARAYBOSNA HALKININ BATIL İNANIŞLARI HAKKINDA BİR DERLEMEİNCELEME
Gülay YURT1

Özet
Kültürel etkileĢim, psikolojik ve çevresel faktörler sonucunda ortaya çıkan batıl inanıĢlar
artık hayatın bir parçası olmuĢtur.

Daha çok ileri yaĢtaki insanların bilip uyguladığı batıl

inanıĢlar, çok hızlı yayılan ve geliĢen küresel bilgi toplumunda kaybolmaya yüz tutmuĢtur. Bu
çalıĢma Saraybosna’nın muhtelif yerlerinde yaĢayan müslüman BoĢnak kadın ve erkeklerle
görüĢülerek, batıl inançları hakkında yapılmıĢ bir derlemedir. Batıl inançları daha çok duyma ve
yaĢama ihtimali olan insanlar orta yaĢ ve üzeri olduğu için, görüĢtüğümüz kiĢileri buna göre
seçtik. Yapılan görüĢmeler sonucu elde edilen bulgular; çocuk sahibi olamayan kadınlarla ilgili
inanıĢlar, hamile, lohusa kadın ve çocukla ilgili inanıĢlar, hayvanlar, ölümler ve diğer batıl
inanıĢlar olmak üzere konularına göre derlenmiĢtir.
Anahtar Kelimeler: Batıl, inanç, batıl inanış.

STUDY ABOUT THE SUPERSTITIOUS BELIEFS OF THE PEOPLE OF SARAJEVOREVIEW

Abstract
Superstitious beliefs , that emerged as a result of cultural interaction, psychological, and
environmental factors, has been a part of life now. Superstitious beliefs, practiced mostly by
elder people ,has been slowly disappearing in today’s evolving global information society. In
this study, we interviewed with Bosnian Muslim men and women living in various parts of
Sarajevo and collected information about their superstitions. Middle-aged and older populance
1

Bedër University, Department of
gyurt@beder.edu.al

Turkish Language and Literature, Faculty of Educational &amp; Philology,

�are more likely to have or experience superstitions, so we chose the people interviewed
accordingly. The findings of the interviews are complied as; beliefs about women who can not
have children, beliefs about pregnant and postpartum women, child-related beliefs, animals,
deaths and other superstitious beliefs.
Key Words: Superstition, belief, superstition.

Giriş
Batıl Nedir?
Bâtıl; boĢ, beyhûde, yalan, çürük manasındadır ( Devellioğlu, 1997 ). BoĢa gitmek, temelsiz ve
devamsız olmak anlamındaki “butlân” kökünden türeyen batıl kelimesi, Ģeriatın yasakladığı,
gerçekliği bulunmayan her Ģey, yalan ve yanlıĢ olmasa bile plânlanan hedefe ulaĢtırmayan her
türlü faydasız iĢ, söz ve davranıĢ olarak tanımlanır. Ġnsanlık tarihi kadar eski olan bâtıl inançlar
her devirde ve her toplumda görülür ( TDVĠA, c.5).
Batıl İnanış (Hurafe) Nedir?
Mantıkî temeli olmayan telakki ve uygulamaları, din adına ileri sürülüp benimsenen bâtıl inanç
ve davranıĢları ifade eden bir terimdir. Sözlükte "bunamak" anlamına gelen haref kökünden
türemiĢ bir isim olan hurafe kelimesi "akla ve gerçeğe aykırı düĢen aldatıcı söz" demektir. Masal,
efsane ve genel olarak gerçek dıĢı olduğu kabul edildiği halde hoĢa giden nakil ve rivayetlere de
hurafe denilmiĢtir ( TDVĠA, c.18). Hurafe mantıkî olmayan, gerçek hayatla iliĢkisi bulunmayan,
iyilik veya kötülük getirebileceğine inanılan kuvvetler için kullanılır. Batıl inançların
oluĢmasında psikolojik faktörlerin de etkisi vardır.
Eğitimli insanlarca mantık dıĢı ve temelsiz sayılan batıl inançlar da bir takım insanlar üzerinde
etkisi olan inanç türlerindendir. “BoĢ, asılsız, yanlıĢ inanç vb.” anlamlara gelen (Gündüz, 1998)
batıl inanç kavramı, kurumsal dinlerin prensiplerine aykırı olmanın yanı sıra aynı zamanda akıl
ve bilimle de açıklanamaz. Çevremizde yaĢayan, toplumdaki bireylerin bir çoğu arasında ortak
biçimde inanılan, doğal olayları talih, kader ya da kötü varlıklar gibi doğa üstü sebeplerle
açıklayan bir inanıĢ özelliği göstermektedirler (Sümbüllü, 2010).

�Saraybosna halkının batıl inanışları
Çocuk Sahibi Olamayan Kadınlar İçin İnanışlar
Kadın sıcak bir banyo yaptıktan sonra, içinde lahana yaprakları bulunan bir kapta suyu kaynatıp,
lahana yapraklarının bulunduğu kaynamıĢ suyun üzerine oturur. Sıcaklığı dayanılır olan kaynar
suyla banyo yapmak da kısırlığı gidermek için yapılan bir baĢka uygulamadır. Ayrıca kadının
ayağına kalın çorap, terlik giymesi, üzerine daha kalın elbiseler giymesi önerilir. Bu Ģekilde
sıcaklık sağlandığında, hamile kalmanın kolay olacağı düĢünülmektedir.2
Çocuk sahibi olamayan kadınları, yaĢlı kadınlara götürüp, bitkiler veya baĢka Ģeyler kullanması
tavsiye edilir (muska, otlar, vb…). Belde taĢımaları için pamuktan dokunmuĢ bir iplik verilir.
Ayrıca bel veya karına ĢiĢe çekme ve tütsünün iyi geleceğine inanılmaktadır. 3
Hamile, Lohusa Kadın ve Çocukla İlgili İnanışlar
Hamile kadın, kötü ve çirkin hiçbir canlı ve cansız varlığa baktırılmaz. 4
Hamile kadın, bebeğinin sağlıklı olması için canı ne çekerse yemelidir ve istemediği Ģeylerden
de uzak durmalıdır. Canının istediği Ģeyi yemediği zaman, doğacak çocuğun vücudunun
herhangi bir yerinde leke olur veya istediği bir Ģeyi gizlice veya çalarak yer ise, yediği eli ile
vücudunun neresine dokunursa, yediğinin Ģeklinin doğacak çocuğun aynı yerinde leke olacağına
inanılmaktadır. Hamile kadın, canı çektiği Ģeyi yiyemezse, çocuk düĢer ya da sakat olur.5
Hamilelik döneminde anne adayının kalçaları büyürse kızı, kalçalar fazla belirgin olmaz ise
erkek doğuracak demektir. Yine karın kısmının aĢağı doğru uzaması, göğüslerin büyümesi,
dudakların büyümesi ve geniĢlemesi, anne adayının yüzünde lekelerin veya çillerin olması,
kaĢlarının veya kirpiklerinin dökülmesi, kız çocuk doğuracağına iĢaretmiĢ.6

2

Kaynak Kişi 2

3

Kaynak Kişi 5

4

Kaynak Kişi 3

5

Kaynak Kişi 11

6

Kaynak Kişi 14

�Doğacak çocuk sağlıklı ve güzel olsun diye anneye ayva yedirilir. Ayva yiyen hamile kadının
hem çocuğunun güzel olacağına, hem de gamzeli olacağına inanılmaktadır. 7
Çocuğun üstünden atlanması iyi sayılmaz, atlandığında çocuğun büyümeyeceği, boyunun
uzamayacağına inanılmaktadır. Çocuğun üzerinden atlayan kiĢiden tekrar ters yönde atlaması
istenir. Yani bir daha çocuğun üstünden atlar ki hiç atlanmamıĢ gibi olsun diye. Bu uygulama
çocuğun boyu kısa kalmasın diye yapılırmıĢ.8
Lohusanın mezarının kırk gün açık olduğuna inanılmaktadır. Onun için lohusa kadının kırk gün
evden çıkmamasına dikkat edilir. Çıktığı takdirde çarpılacağı veya baĢına kötü Ģeylerin
gelebileceği, hatta ölebileceğine inanılmaktadır. 9
Lohusa kadın ve bebek kesinlikle yalnız bırakılmaz. Bu çok eski bir gelenek olarak kabul
ediliyor ve günümüzde de çok olmasa da halen uygulanıyor. Kötü ruhların uğramaması,
baĢlarına kötü bir Ģeylerin gelmemesi için olduğu düĢünülmektedir. 10
Yürümesi geciken çocuklar için; Cuma günü caminin önüne götürülür, çocuğun parmaklarının
araları kırmızı bir iple bağlanır, camiden ilk çıkan kiĢi makas ile bu ipleri keser. Böylece
çocuğun korkuları gider ve kısa zamanda yürümeye baĢlar.11
Göbek bağı düĢünce bir beze sarılarak çocuğun sağ omuzuna asılır ya da evde saklanır. Bazen
cami avlusuna, ıssız yerlere veya ev çevresine gömülür. 12
Bebeğin kırk gün boyunca yıkanması, lohusa kadın için de uygulanır. Bebeğin giysilerinin de
kırk gün süreyle yıkanması gerekir. Kurutmak için elbiseler kesinlikle dıĢarıya asılmaz, bu iĢ için
evin içerisi kullanılır. Çünkü bebeğe ve lohusa kadına Ģeytan, cin gibi varlıkların zarar
vermesinden korkulduğu için elbiseler dıĢarıya asılmaz.13

7

Kaynak Kişi 15

8

Kaynak Kişi 15

9

Kaynak Kişi 7

10

Kaynak kişi 7

11

Kaynak Kişi 3

12

Kaynak Kişi 6

13

Kaynak Kişi 12

�Doğan kız çocuğunun iki gözü arasındaki burun kısmında, mor renkte bir damar görünürse, bir
sonraki doğacak bebek erkek olur. 14
Yeni doğan bebeğin vücuduna tuz serpip, kısa bir zaman böylece bırakılır, daha sonra su ile
yıkanır ya da çocuk önce tuzlu bir suda, daha sonra duru suda yıkanır. Tuzlama, çocuğun
büyüyünce terinin ve nefesinin kokmaması için yapılırmıĢ. 15
Lohusanın mezarı kırk gün açık olur, bu yüzden bebek ve anne kırk gün evde kalır, kırk günün
sonunda bebek ve anneye banyo yaptırılır, yeni elbiseler giydirilerek evden dıĢarı çıkartılır.
Ayrıca kırk gün lohusaya iĢ yaptırılmaz, kırk gün kötü ruhların çarpmaması için anne aynaya
baktırılmaz. Özellikle akĢam ezanından sonra dıĢarı çıkarılmaz, çıkarsa sütü kesilir.16
Hamile bir kadın, kimsenin fiziksel özellikleri ve kusurları ile ilgili konuĢmamalı yoksa doğacak
çocuk o kiĢiye benzer.
Hamile kadın, hamileliği süresince saç kestiremez, bebeğin ömrü kısalır.17
Yeni doğmuĢ iki bebek ve lohusa kötü bir Ģey olmaması için yan yana getirilmez. 18
Hamile kadının yanında bir Ģey yerken uzatmazsan gözünde arpacık çıkar. Bebeğin anne
karnında ilk hareketinde anne aynaya bakarsa, bebek güzel olur.19
Anne ve bebeğin gittiği ilk evde anneye yumurta verilir. Ayrıca çocuğun yüzüne ev sahibi un
sürer. Bebeğin kaĢlarına ve saçlarına sürülen un, bebek uzun ömürlü olsun saçları, kaĢları
bembeyaz olana kadar yaĢasın diye kaĢlarına, saçlarına un sürülür, tatlı dilli olsun diye de ağzına
tatlı bir Ģey konur. 20
Yeni evlenen çiftin doğacak ilk çocuğunun erkek olması için, geline kına yakıldıktan ve
eğlenildikten sonra baba evinde geçireceği son gecede aileden en küçük erkek çocukla yan yana

14

Kaynak Kişi 7

15

Kaynak Kişi 8

16

Kaynak Kişi 15

17

Kaynak Kişi 8

18

Kaynak Kişi 11

19

Kaynak Kişi 11

20

Kaynak Kişi 11

�uyutulur. Kendi evine gelinliğiyle ilk kez giren gelinin kucağına bir erkek bebek verilir, bu
gelinin ilk çocuğunun, erkek olması içindir. Daha sonra bal yedirilir, kocasına karĢı tatlı dilli
olsun diye. Söylenen türküler eĢliğinde kalabalık bir grup çiftin yatak odasına girer. Genellikle
bir erkek çocuğu, yeni evli çiftin yatağında yuvarlandırılır. Bu iĢlem bittikten sonra gelin bu
çocuğun elini öper. Gelin, daha sonra bu çocuğa mendil yada çorap hediye eder. Yuvarlandırılan
çocuk ailenin en küçük erkek çocuğudur. Doğacak ilk çocuk erkek olması için, erkek çocuk
yuvarlandırılır.21
Hayvanlarla İlgili İnanışlar
BaykuĢun ötmesi, evin çatısına veya bacasına tünemesi iyi sayılmaz, o evde yakınlarda bir ölüm
olacağına dair bir inançdır.22
TavĢan, yolda insanın önüne çıkarsa, uğursuzluk getirir, hatta yakınlarından biri ölür. 23
Horozların akĢama doğru ötmesi kötüdür, yakın bir zamanda ölüm olacağına inanılmaktadır.24
Örümcek öldürmek uğursuzluk getirir. Cuma günleri örümcek ağlarına dokunulmaz, evde bir
örümcek görüldüğünde, bir kağıtla ya da bir peçeteyle alınıp öldürülmeden dıĢarı atmalı.
Örümcek öldüren kiĢinin baĢına bir uğursuzluk geleceğine inanılıyor. KuĢ yuvaları bozulmamalı,
kuĢ yuvasını bozan kiĢinin kendi yuvası da dağılır. Evdeki karıncalar da bereket iĢaretiymiĢ,
bunların yuvalarının dağıtılmaması gerektiğine inanılmaktadır.25
Ölümle İlgili İnanışlar
Ölmek üzere olan hastanın ölüm anında yüksek yerde durmasından dolayı, ruhu zor çıkar.
Yüksek yerde, yatan hastanın yatağının yere serilmesi gereklidir.26

21

Kaynak Kişi 14

22

Kaynak Kişi 12

23

Kaynak Kişi 12

24

Kaynak Kişi 10

25

Kaynak Kişi 14

26

Kaynak Kişi 13

�Ölen kiĢinin ĢiĢmemesi için karın kısmına bir taĢ veya tuğla konulur. Bazen de bir metal parçası,
kaĢık veya bıçak gibi aletler konulur. Cenazenin bekletilme durumunda ise hem tuğla hem de
bıçak konulmalı. 27
Diğer Batıl İnanışlar
Salı: BoĢnaklar arasında, Salı günü çamaĢır yıkamanın, aileye bir kötülük veya ölüm getireceği
inanıĢı çok yaygın. Salı günü veya gecesinde tırnakların kesilmesi ile el ve ayak tırnaklarının
aynı gün de kesilmesinin kötülüğe, ölüme sebep olacağına inanılmakta. Salının uğursuz bir gün
olduğu için daha önce planlanmıĢ iĢler ertelenmektedir. Yolculukta kaza olmaması ve sıkıntılı
durumlarla karĢılaĢmamak için yolculukların dahi ertelendiği daha önce olmuĢ kazalar Salı
gününe denk gelmiĢse var olan bu uğursuzluk inancı daha da kuvvetlendirmektedir. 28
Ayna: Gelin sandığına, çeyiz bohçasına mutlaka bir ayna konmaktadır. Aydınlık ve iyi
bir geleceğin olması için. Ayrıca kına yakılırken Ģami (gelinin baĢına örtülen örtü) altından ayna
tutulur, yüzü aydınlık, ak, pak olsun diye. Ayna kırılması ise uğursuzluk getirirr. Ayna
kırıldığında 7 yıl uğursuzluk olur, bekâr bir kız 7 yıl evlenemez. 29
Tırnak: Tırnakların hiçbir Ģekilde gece kesilmemesi gerektiği inancı oldukça yaygın bir inanıĢ.
Özellikle perĢembe ve pazar geceleri tırnak kesmenin uğursuzluk getireceğine inanılır. Tırnak
kestikten sonra eller yıkanmaz ise tutulan yiyecek ve içecek kötüdür. El ve ayak tırnakları bir
günde kesilirse aynı günde hem ölüm hem de düğünün olacağına inanılmaktadır. 30
Ateş: AteĢte ısınmıĢ bir Ģeyi (örneğin tencere, çaydanlık, cezve) almak için çekinen, tutmak için
bez kullanan kiĢi ileride kaynanasından çok korkacak demekmiĢ.31

27

Kaynak Kişi 12

28

Kaynak Kişi 12

29

Kaynak Kişi 1

30

Kaynak Kişi 3

31

Kaynak Kişi 4

�Düğme: Üzerindeki giysinin düğmelerini karĢıdakine bakarak iliklemek uğursuzluk getirir. Bu
durumun karĢıdaki kiĢinin kısmetlerini kapatacağına inanılmakta. Ayrıca kıyafetin kopmuĢ bir
düğmesi üzerindeyken dikmek iyi değildir. Kıyafet çıkarıldıktan sonra dikilmelidir. Çünkü
üzerindeyken sökük dikersen dilin bağlanır. Üzerinde giysisi dikilen kiĢinin konuĢmaması
gerektiği ve ağzında bir parça iplik tutması, ya da sert bir nesneyi ısırmalıdır, dikiĢ bitene kadar
ağzında tutmalıdır. Aklının dikilmemesi için.32
Makas: Makası boĢ yere açıp kapamak iyi değildir. Uğursuzluk getireceğine inanılır. Bir Ģey
kesmek için değil de öylesine açılıp kapatılıyorsa makas, o ortamdaki kiĢilerin kavga edeceğine
inanılmakta. Ayrıca bıçak, makas gibi kesici ve demirden yapılmıĢ aletler elden ele verilmez,
masaya bırakılır. Elden verilmesi uğursuzluktur. ġayet öyle yapılırsa o iki kiĢinin arasında
huzursuzluk, anlaĢmazlık çıkacağına inanılmakta.33
Temizlik: Cumartesi ve Salı günleri çamaĢır yıkanmaz. Bugünlerde çamaĢır yıkamanın
uğursuzluk getireceğine inanılmaktadır. Ayrıca akĢam ezanı vakti tüm temizlik, ev ve el iĢleri
bir kenara bırakılır. Ev içinden biri uzun yolculuğa çıktı ise o kiĢinin gideceği yere vardığı haberi
alınmadan ev süpürülmesinin de uğursuzluk getireceğine inanılmakta. ġayet temizlik yapılırsa
yolculukta olan kiĢinin baĢına bir musibet geleceği düĢünülmektedir.34

Muhtelif Konular
Uykudayken ellerinizi bacak arasında sıkıĢtırırsanız baĢınıza kötü bir Ģeyler gelir. Hava
karardıktan sonra ıslık çalmanın Ģeytanları toplayacağına inanılır. Geceleri Ģakız çiğnenmez,
sakız çiğnersen ölü eti çiğnemiĢ olursun.35

32

Kaynak Kişi 10

33

Kaynak Kişi 9

34

Kaynak Kişi 9

35

Kaynak Kişi 1

�EĢikte durulmaz, oturulmaz. EĢikte oturan kiĢi iftiraya uğrar. Üzerinizden bir örümcek geçerse, o
sene içinde uzun bir yolculuğa çıkılacağına inanılır.36
Eğer evden dıĢarı çıkıp çıkma sebebinizi yerine getirmeden herhangi bir nedenle eve dönerseniz
bu çok büyük bir uğursuzluk getirecektir. Bir zorunluluk olursa önce bakkala yahut baĢka bir
eve girilmeli, uğursuzluk oraya bırakılmalı, sonra eve dönülmeliymiĢ. Eve gelen misafirin,
misafirliğinin kısa sürmesi için ayakkabılarının üzerine tuz serpilir çabuk gitsin diye. 37
DikiĢ dikerken iğnesini kaybeden kadınlar Ģunu söylermiĢ;"Ġğneci Hasan, iğne mi bulan; okuyum
sana üç Kulhü bir Elham..." Bu tekerleme ile aranan iğnelerin, hatta aranan tüm kayıp eĢyaların
bulunacağına inanılır. Yalnız eĢyayı bulduktan sonra ne adadıysan, adağı yerine getirmek Ģart.38
Kavak ağacından bir dal kırıp, bu dal parçası ile sabah çocuğun üzerine sürterek çocuğu uzun
boylu olacağına inanılmakta.39
Çok ağlayan çocuğun nazar aldığına inanılmaktadır. Bunun için sobada yanan bir kömür
parçasını alıp suya atılır. Bu suyla da çocuğun yüzün yıkanır. Bu sayede nazar, çocuğun
üzerinden giderilir.40
Kurbanda kesilen hayvanların kafatasları boynuzları ile birlikte eve ya da bahçedeki ağaçlara
asılır böylece nazardan koruyacağına inanılmaktadır.41
Pantolon ve çoraplar yatağın baĢına konulmaz, iyi olmaz.
Anneler kızlarına çeyiz için dantel örmeye baĢlayacaksa buna sabah erken saatte baĢlarlar ve
ellerinin temiz olmasına dikkat ederler, yoksa kızın kısmeti kapanırmıĢ.42
Misafirlikte iken oturduğun yerden baĢka bir yere geçip oturursan ve bunu bir kaç defa yaparsan
ev sahibi zengin olurmuĢ.43
36

Kaynak Kişi 5

37

Kaynak Kişi 9

38

Kaynak Kişi 9

39

Kaynak Kişi 14

40

Kaynak Kişi 2

41

Kaynak Kişi 8

42

Kaynak Kişi 5

43

Kaynak Kişi 5

�Yumurtanın kabuklarını ezmeden çöpe atmak iyi değildir. O eve kötülükler yerleĢecek
demekmiĢ.44
Kız istemeye gidildiğinde soğuk su içmek uygun olmaz, yoksa eĢlerin araları daima soğuk olur.
BaĢsağlığı ziyaretinden sonra aynı gün baĢka bir ziyaret yapılmaz, doğruca eve dönülür, aksi
takdirde, ziyaret yapılan evden de cenaze çıkacağına inanılır.45
Çocukların bir iple ya da bir parça bezle elini ayağını bağlaması (oyun için olsa bile) kesinlikle
iyi değildir. Bunu yapan çocuk Ģiddetle azarlanır. 46
Nazar değmiĢ çocuğun bir eĢyası; çorabı, önlüğü vs. evin tuvaletine asılır; nazarın bu Ģekilde geri
düĢeceğine ve çocuğun rahatlayacağına inanılır. Nazarın sebebi eve gelen misafirden dolayı ise
kıyafetinden, çantasından küçük bir ip alınır, yakılır ve çocuğun etrafında 9 defa gezdirilerek 9
kez bir dua okunur; bu da çocuğu rahatlatır ve nazarı önler.47
Yatağın sağ tarafında yatmanın veya sabah sağ taraftan kalkmanın hayırlı olacağına ve o günün
Ģanslı, güzel bir gün olacağına inanılır. Sağdan kalkılmalı ve sağ ayakla yere basılmalıdır yani ilk
adım sağ ayakla atılmalıdır. Bir yere girerken de sağ ayakla girilmeli, yanlıĢlıkla sol ayakla
girilmiĢse geri dönerek, sağ ayakla girilmesi gerekir, iĢlerin rast gitmesi için.48
Saraybosna’da evlenme çağına gelmiĢ kızı isteyen damat adayı, kız evine yemeye davet edilir ve
aile büyükleri ile evlilik hakkında konuĢulur. Getirilen Ģekerli kahve damat adayının evlilik için
uygun olduğunu, sade kahve ise damat adayının reddedildiğini gösterir.49
Evin bereketinin artması için masanın üzerinde yemekten sonra ekmek bırakılmaz. Kız bakmak
için gelenler, önce masada ekmek kırıntısı var mı diye bakarlar. Hamur yoğururken, plastikten
sıçrayan hamur misafire iĢarettir.50

44

Kaynak Kişi 8

45

Kaynak Kişi 10

46

Kaynak Kişi 6

47

Kaynak Kişi 4

48

Kaynak Kişi 2

49

Kaynak Kişi 2

50

Kaynak Kişi 1

�Saraybosna’da Ģehit Türk askerlerine ait olan “7 KardeĢler ” ve “Barak Baba” türbesine evlilik,
kısmet açma, çocuk sahibi gibi çeĢitli ihtiyaçlar için halkın ziyaret ettiği yerlerdir.51
Yatakta uyurken hiçbir uzvunuzu oynatamayıp, kilitlenip kalmanız, kötü ruh veya cinlerin
uğraması demekmiĢ. BoĢnakça’da buna “muruna” diyorlar. 52
Gelin eve girerken sağ koltuğunun altına Kur’an, sol koltuğunun altına da ekmek konmaktadır.
Bereket olsun diye. Gelin arabaya bindikten sonra arkasına bakamaz. Geri gelmesin diye.
Kırmızı ip bağlanır, nazardan korunmak için. 40 günlük bebek yukarı doğru, havaya doğru
tutulmakta. Hayatında yükselsin diye. Çanta yere bırakılmaz, bereketi kaçmasın diye. At nalı
yukarı doğru olmalı, aĢağı doğru olursa Ģans kaçar. Evde Ģemsiye açılmaz. Evde Ģemsiye açmak
kötü bir Ģeyin olacağına, uğursuzluk getireceğine inanılır.53

Değerlendirme
Bosna Hersek bilindiği üzere çok renkli bir kültüre sahiptir. Bosna Hersek’ in çok renkli bu
kültürünün elbette bu inanıĢlar ve uygulamalar üzerinde etkisi vardır. Burada beraber yaĢayan 3
etnik milletin birbirinden öğrendikleri ve elbette birbirlerini etkilemiĢlerdir.
Batıl inançlar genelde hayal gücümüz, korku ve özlemler, beklentiler eĢliğinde üretilen kabul
görmüĢ ve toplum tarafından benimsenip, uygulanan Ģeylerdir. Bu tür inançlar, farklı yoğunlukta
da olsa, tüm sosyo-kültürel kesimlerde görülebilmektedir. Batıl inançların evrensel bir yönü de
vardır. Batıl inanç ve davranıĢlar, cinsiyet, eğitim, yaĢ vb. değiĢkenlere göre farklılık arz
etmektedir. Kadınların erkeklere, yaĢlıların gençlere göre batıl inançlara daha eğilimli olduklarını
göstermiĢtir. Eğitim seviyesi arttıkça batıl inançlara inanıĢ daha da azalmaktadır. Yalnız bu
eğitimli insanlar hiçbir Ģekilde batıl inançlara yönelmezler, sonucunu göstermez.
Her ne kadar safsata, boĢ inanç, dense de asırlardır devam eden ve hâlâ günümüzde de
geçerliliğini korumaktadır. Zannediyorum yıllar geçse de yine batıl inançlar devam edecektir.

51

Kaynak Kişi 4

52

Kaynak Kişi 13

53

Kaynak Kişi 15

�Kaynakça
Kaynak kişiler ve künyeleri:
1. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Sevim Mujeviç
YaĢı – Mesleği : 1961 doğumlu. Türk kolejinde çalıĢıyor.
Eğitim durumu : Ortaokul mezunu
Kimden öğrendiği : EĢinin akrabalarından ve kayınvalidesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 28, 34, 49
2. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Alija Sarajliç
YaĢı – Mesleği : 85 yaĢında. Ev Hanımı
Eğitim durumu : Okuma-yazma biliyor.
Kimden öğrendiği : Büyüklerinden, annesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 1, 39, 47, 48
3. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Ġsmeta Hadziç
YaĢı- Mesleği : 51 yaĢında Sigortacı
Eğitim Durumu : Lise mezunu
Kimden öğrendiği : Büyüklerinden duymuĢ
Anlattıkları : 29, 3, 10
4. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Merima Mujanoviç.
YaĢı- Mesleği : 47 yaĢında Ev Hanımı.
Eğitim Durumu : Ortaokul mezunu
Kimden öğrendiği : KomĢularından, büyüklerinden duymuĢ.
Anlattıkları : 30, 46,50
5. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Zeyna Bajriç
YaĢı- Mesleği : 80 yaĢında Ev Hanımı
Eğitim Durumu : Okuma- yazma biliyor.

�Kimden öğrendiği : Annesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 2, 41, 35, 42
6. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Azra Topaloviç
YaĢı- Mesleği : 47 Öğretmen.
Eğitim Durumu : Üniversite mezunu.
Kimden öğrendiği : Annesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 3,11, 45
7. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Hanumica Sarajliç
YaĢı- Mesleği : 55 yaĢında Emekli.
Eğitim Durumu : Ortaokul mezunu
Kimden öğrendiği : Annesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 9,13,8
8. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Hajriya
YaĢı- Mesleği : 70 yaĢında Ev Hanımı.
Eğitim Durumu : Ġlkokul mezunu.
Kimden öğrendiği : Babaannesinden duymuĢ.
Anlattıkları : 16, 40, 14, 43
9. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Suvada Softiç
YaĢı- Mesleği : 1962 doğumlu. Evlerde çalıĢıyor.
Eğitim Durumu : Ġlkokul mezunu.
Kimden öğrendiği : Mahallesindeki yaĢlı bir hanımdan ve annesinden duymuĢ
Anlattıkları : 32, 33,36,37
10. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Ġzet Buço
YaĢı- Mesleği : 1930 doğumlu Emekli
Eğitim Durumu : Ġlkokul mezunu
Kimden öğrendiği : ArkadaĢından duymuĢ

�Anlattıkları : 23, 44, 31
11. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Adila Bučo
YaĢı- Mesleği : 16.11.1932. Ev Hanımı
Eğitim Durumu : Ġlkokul mezunu
Kimden öğrendiği : EĢi Ġzet Bučo’nun akrabalarından ve köydeki hanımlardan duymuĢ.
Anlattıkları : 4,17,18, 19
12. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Zija Osmanagić
YaĢı- Mesleği : 23.05.1940- Emekli
Eğitim Durumu : Lise mezunu
Kimden öğrendiği : Anne ve babasından duymuĢ.
Anlattıkları : 12,21,22, 26,27
13. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Hajra Huskić
YaĢı- Mesleği : 19.08.1934 – Emekli
Eğitim Durumu : Ortaokul mezunu.
Kimden öğrendiği : Annesinden duymuĢ
Anlattıkları : 25, 51
14. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Neyra Šegalo
YaĢı- Mesleği : 23.10.1968 - Kuaför
Eğitim Durumu : Üniversite mezunu
Kimden öğrendiği : MüĢterilerden, anneannesinden
Anlattıkları : 20, 5,24,38
15. Kaynak Kişi:
Adı Soyadı : Azra Hadziç
YaĢı- Mesleği : 12.06.1955 – Çocuk bakıcısı
Eğitim Durumu : Ġlkokul mezunu
Kimden öğrendiği : Büyüklerinden duymuĢ.

�Anlattıkları : 7, 52,6,15

YAZILI KAYNAKLAR:
DEVELLĠOĞLU F. (1997) “Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat” Ankara, Aydın Kitabevi,
GÜNDÜZ ġ. (1998)” Din ve Ġnanç Sözlüğü” Konya, Vadi Yayınları.
OLGUNER F. (1992) TDVĠA, ”Bâtıl” maddesi, Ġstanbul c.5. s.148.
SÜMBÜLLÜ Y. Z. (2010) “BoĢnak Efsaneleri” Erzurum, Fenomen Yayıncılık.
TDVĠA (1992) “Hurafe” maddesi Ġstanbul, 18.cilt

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11920">
                <text>2170</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11921">
                <text>SARAYBOSNA HALKININ BATIL İNANIŞLARI HAKKINDA BİR DERLEME-İNCELEME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11922">
                <text>YURT, Gülay </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11923">
                <text>Anahtar Kelimeler: Batıl, İnanç, Batıl İnanış.  ÖZET  Kültürel etkileşim, psikolojik ve çevresel faktörler sonucunda ortaya çıkan batıl inanışlar artık hayatın bir parçası olmuştur. Daha çok ileri yaştaki insanların bilip uyguladığı batıl inanışlar, çok hızlı yayılan ve gelişen küresel bilgi toplumunda kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu çalışmada, Saraybosna’nın muhtelif yerlerinde yaşayan Müslüman Boşnak kadın ve erkeklerle görüşülüp, batıl inançları hakkında bilgi toplanılmıştır. Batıl inançları daha çok duyma ve yaşama ihtimali olan insanlar orta yaş ve üzeri kitle olduğu için, görüştüğümüz kişileri buna göre seçilmiştir. Yapılan görüşmeler sonucu elde edilen bulgular; çocuk sahibi olamayan kadınlarla ilgili inanışlar, hamile, lohusa kadın ve çocukla ilgili inanışlar, hayvanlar, ölümler ve diğer batıl inanışlar olmak üzere konularına göre derlenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11924">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11925">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11926">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11927">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1487" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1971">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/867f5808dba0352e3cb6e147961d0f03.docx</src>
        <authentication>4568d81ecb433651ce9a2fd42ae3c16b</authentication>
      </file>
      <file fileId="1972">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/785c7facde1bbb4633f9db19ec5a4ee2.pdf</src>
        <authentication>522cbf702a23f1964ae2b20ee2e9c3f8</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11938">
                    <text>TÜRKÇE İLE İLİŞKİSİ
Muammer YÜCAL
Ardahan Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı, Ardahan / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Saha (Yakut) Türkçesi, kök, ses değişikleri.
ÖZET
Saha (Yakut) Türkçesi, Kuzey Sibirya Türk Lehçeleri içerisinde değerlendirilmektedir.
Bu lehçe ana Türkçeden erken bir tarihte ayrıldığı ve coğrafya olarak da uzakta kaldığı için,
genel Türkçeden çok uzaklaşmıştır. Bu nedenle birçok bilim insanı Saha (Yakut) Türkçesi’ni
ayrı ve bağımsız bir dil olarak ele almaktadır. Saha (Yakut) Türkçesi, lehçe olarak “z”li ve “ş”li
(Zetasizm) sesleri kullanmaktadır. Kullanılan bu sesler sözcüklerin kök ve ek yapılarını
etkilemiştir. Bunun sonucu olarak, sözcüklerin köklerindeki seslerin özelliklerine göre (Sedalı,
Sedasız); ekler değişik biçimde görülür. Bir sözcüğün kökündeki son sesin özelliğine bağlı
olarak ekler; 8, 16 bazen de 20 değişik biçimde bu köke eklenir. Bu çalışmada sözcüklerin
köklerindeki son sesin özelliği dikkate alınarak, eklerin ses değişmeleri ele alınmıştır. Böylelikle
Eski Türkçenin sözcük köklerindeki seslerinin özellikleri de düşünülerek; bu seslerin nasıl
korunduğu ve kökteki son sese göre sözcüğün aldığı ekin nasıl bir değişime uğradığı tespit
edilmeye çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1973">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cc16018d660a3ba7e861bb8dd732a441.docx</src>
        <authentication>0c0ff70c378bc12b3586ce90685edc45</authentication>
      </file>
      <file fileId="1974">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/21dfae537a85bdee9a1298d9ddf58637.pdf</src>
        <authentication>8765242d93d66a2255d59070a64dd87e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11939">
                    <text>SAHA (YAKUT) TÜRKÇESİ’NDEKİ EK VARYANTLAŞMALARININ ESKİ
TÜRKÇE İLE İLİŞKİSİ
Muammer YÜCAL
Özet
Saha
(Yakut)
Türkçesi,
Kuzey
Sibirya
Türk
Lehçeleri
içerisinde
değerlendirilmektedir. Bu lehçe ana Türkçeden erken bir tarihte ayrıldığı ve coğrafya olarak
da uzakta kaldığı için, genel Türkçeden çok uzaklaĢmıĢtır. Bu nedenle birçok bilim insanı
Saha (Yakut) Türkçesi’ni ayrı ve bağımsız bir dil olarak ele almaktadır.
Saha (Yakut) Türkçesi, lehçe olarak “z”li ve “Ģ”li (Zetasizm) sesleri kullanmaktadır.
Kullanılan bu sesler sözcüklerin kök ve ek yapılarını etkilemiĢtir. Bunun sonucu olarak,
sözcüklerin köklerindeki seslerin özelliklerine göre (Sedalı, Sedasız); ekler değiĢik biçimde
görülür. Bir sözcüğün kökündeki son sesin özelliğine bağlı olarak ekler; 8, 16 bazen de 20
değiĢik biçimde bu köke eklenir.
Bu çalıĢmada sözcüklerin köklerindeki son sesin özelliği dikkate alınarak, eklerin ses
değiĢmeleri ele alınmıĢtır. Böylelikle Eski Türkçenin sözcük köklerindeki seslerinin
özellikleri de düĢünülerek; bu seslerin nasıl korunduğu ve kökteki son sese göre sözcüğün
aldığı ekin nasıl bir değiĢime uğradığı tespit edilmeye çalıĢılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Saha (Yakut) Türkçesi, kök, ses değiĢikleri.

THE RELATIONSHİP OF ADDITIONAL VARYANTS IN SAHA (YAKUT)
TURKISH WITH OLD TURKISH

Abstract
As it separeted from the main Turkish at early date and also kept far away as
geography, it went very far away from the general Turkish.For this reason,many scientists
have dealt with Sakha (Yakutia) Turkish as a separete and independent language.
Sakha (Yakutia) Turkish uses tone of “z’’ and “Ģ’’ as dialect.These tones used have
affected structure of theme and affix of words. As a result of this, affixes are seen in different
way according to feature of speeches in the themes of words (sonorous, without sonorous). As
related with feature of last tone in the theme of a word, affixesare added to this theme;8,16
and sometimes 20 different way.



Ardahan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans
Programı Öğrencisi, myucal@hotmail.com.

�In this study, taking into account the feature of last tone in the themes of words,sound
changings of affixes are considered. Thus, also thinking of features of tones in the themes of
word of old Turkish, how to these tones are protected and how affix of word is changed
according to last tone in the theme are going to be determined.
Key Words: Sakha (Yakutia), Turkish, stem, sound changes

Giriş
Saha (Yakut) Türkçesi, söz hazinesinde barındırdığı Moğolca ve Tunguzca sözcükler
ile Türk lehçeleri içerisinde önemli bir yer teĢkil etmektedir. Türk dilinin en uzak
lehçelerinden biridir. ReĢit Rahmeti Arat Saha Türkçesinin Türk dilinin ana Türkçe
döneminde ÇuvaĢ Türkçesi ile birlikte ayrıldığını belirtir. N.Poppe ise, Saha Türkçesinin Türk
dili ailesinin Kuzey grubuna dâhil olduğunu belirtir. 14. Yüzyılda Türk dillerinin bir
grubundan ayrıldığını söyler. Ayrıca bu grubun Ģimdiki Tuva Türkçesinin bir kolu olduğunu
da ekler.
Poppe’ye göre; Saha (Yakut) Türkçesi bir “z” dilidir. Altay dillerinin, ÇuvaĢ
Türkçesinin ve Moğolcanın “r” ve “l” diline sahip olduğu sözcüklerde, Saha (Yakut) Türkçesi
“z” ve “s” seslerini kullanmıĢtır. Eski T. “tokuz” Saha T. “toğus”, ÇuvaĢ T. “tıhhır”
Ģeklindedir.
Saha (Yakut) Türkçesi’ndeki bu ses değiĢikliği sözcüklerin kök ve ek yapılarını
etkilemiĢtir. Sözcüklerin köklerindeki seslerin özelliklerine göre ekler değiĢik biçimlerde
görülmüĢtür. Bir ekin, sözcük tabanındaki son sesinin özelliğine bağlı olarak 8,16 bazen de 20
değiĢik biçimde eklenir.

Ek Varyantlaşmaları
1. Yapım Ekleri
Saha Türkçesinde addan ad, addan fiil, fiilden ad ve fiilden fiil yapma ekleri olmak
üzere dört çeĢit yapım eki vardır:

1.1. Addan Ad Türeten Yapım Ekleri (Aat Tıl Aat Tıltan Üöskeehine)
Eski Türkçedeki {+lIg} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+laax- +loox- +lööx- +taax- +teex- +toox- +tööx-;
+daax- +deex- +doox- +dööx- +naax- +neex- +noox- +nööx-

�Ünlülerden sonra ya da yan yana gelen iki ünlüden ve –l’den sonra; +laax, +leex,
+loox, +lööx; -p,-t,-k,-s ve –x’den sonra; +taax, teex, +toox, +tööx; -r ve –y’den sonra; +daax,
+deex, +doox, +dööx; -m,-n,-ñ’den sonra; +maax, +meex, +naax, +neex,+noox, +nööx
biçiminde eklenir.
 baar+daax-: “zengin”, bıtıx+taax-: “sakallı”, calın+maax-: “coĢkun,
heyecanlı”, cal+laax-: “mutlu”, doğor+doox-: “arkadaĢı olan, arkadaĢlı”,
öy+dööx-: “akıllı”, im+neex-: “damgalı, iĢaretli”, meñ+neex-: “benli”,
con+noox-: “insanlı”.
Kalınlık- incelik uyumu: baar+daax-; bıtıh+taax-; calın+maax-.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: doğor+doox-; öy+dööx-; con+noox-.
DamaksıllaĢma: im+neex-; meñ+neex-.

Türkiye Türkçesi’nde –lı/-li ekini karĢılayan bu ekin olumsuz Ģekli (-sız, -siz) yoktur.
Bu olumsuz Ģekil ada gelen 3. Tekil Ģahıs iyelik eki ve “suox” “yok, değil” edatı ile karĢılanır.
 bıtığasuox-: “bıyığı yok” (bıyıksız), baarasuox-: “zengin değil” (fakir).
Eski Türkçedeki {+çI} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+hıt- +hit- +hut- +hüt-; +sıt- +sit- +sut- +süt-; +cıt- +cit- +cut- +cüt-; +çıt- +çit+çut- +çüt-; +nıt- +nit-, +nut-, +nüt-

Meslek isimleri üreten bu ek, ünlü ve ikiz ünlülerden sonra; +hıt,+hit,+hut,+hüt; -k
ve –x’dan sonra; +sıt, +sit, +sut, +süt; -p,-t ve –s’den sonra; +çıt,+çit, +çut, +çüt; -l,-r ve y’den sonra; +cıt, +cit, +cut, +cüt; -m,-n,-ñ’den sonra; +nıt, +nit, +nut, +nüt biçiminde
görülür.
 saa+hıt-: “tüfekli”, oğo+hut-: “hemĢire”, ınax+sıt-: “çoban”, ütülük+süt-:
“eldiven yapımcısı”, abırah+çıt-: “tamirci”, kömür+cüt-: “kömürcü”,
bul+çut-: “avcı”, timir+cit-: “demirci” ilim+ñit-: “yalnızca ağla avlanan
balıkçı”, altan+ñıt-: “bakırcı” tiiñ+ñit-: “sincap avcısı”.
Kalınlık-incelik uyumu: saa+hıt-; ınax+sıt-; abırah+çıt-; timir+cit; ilim+ñit-;
altan+ñıt-; tiiñ+ñit-.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: oğo+hut-; ütülük+süt-; kömür+cüt-; bul+cut-.
DamaksıllaĢma: altan+ñıt-; tiiñ+ñit-.

�Eski Türkçedeki {+lIk} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+tık- +tik-+tuk- +tük-; +dık- +dik- +duk- +dük-; +lık- +lik- +luk- +lük-; +nık+nik- +nuk- +nükĠsimlere “zarf, alet, mekân” iĢlevi kazandırır. Ek, ünlü, ikiz ünlü, -p,-t,-s ve-x’dan
sonra; +tık,+tik,+tuk,+tük; -r ve –y’den sonra; +dık, +dik, +duk,+dük; -l’den sonra;
+lık,+lik,+luk,+lük; -m,-n,ñ’den sonra; +nık,+nik,+nuk,+nük biçiminde eklenir.
 itii+tik-: “sıcakça”, kıra+tık-: “azıcık”, kihi+tik-: “adam gibi”, ot+tuk-:
“otlak”, teñ+nik-: “eĢitçe”, kün+nük-: “bir günlük alınan mesafe, yol”
tün+nük-: “pencere”.
Kalınlık-incelik uyumu: itii+tik-; kıra+tık-; kihi+tik-: teñ+nik-.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: kün+nük-; tün+nük-; ot+tuk-.
DamaksıllaĢma: teñ+nik-; tün+nük-; kün+nük-.

1.2. Addan Eylem Türeten Yapım Ekleri (Tuoxtuur Aat Tıltan Üöskeehine)
Eski Türkçedeki {+A-} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+aa- /+ee, +oo-/öö-; ıa-/+ie-, +uo-/üöÜnsüz ile isimlere gelerek, onları geçiĢli ve geçiĢsiz fiil yapar. Eklendiği ismin son
ünsüzünü tonlulaĢtırarak –s-&gt;-h-; -k-&gt;-g-; -p-&gt;-b-; -t-&gt;-d-; değiĢikliğine neden olur.
 alğah+aa-: “yanılmak”, (geçiĢsiz); öh+öö-: “öç almak, intikam almak”,
(geçiĢli); ıar+aa-: “ağırlaĢmak”, (geçiĢsiz); diriñ+ee- “derinleĢmek”,
(geçiĢsiz).
 xabıgır+aa- “çene çalmak”, bıtırgır+aa-“küçük sürgünler vermek” (yansıma
ve mecaz anlamdaki sözcüklerden geçiĢsiz eylemler türetir.)
Kalınlık-incelik uyumu: alğah+aa-; ıar+aa-; xabırgır+aa-; bıtırgır+aa-; diriñ+ee-.
Düzlük- yuvarlaklık uyumu: öh+öö-.
Eski Türkçedeki {+lA-} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+laa-/+lee, +loo-/+löö- ; +taa-/+tee- , +too-/+töö- ; +daa-/+dee- ; +doo-/+döö- ;
+naa-/+nee- ; +noo-/+nöö-

�Bütün isimlere gelerek onlardan yapma(kılıĢ) ve olma ifade eden fiiller türetir. Ek,
ünlü, ikiz ünlü ve –l’den sonra; +laa- ,+lee- , +loo-, +löö-; -p, -t, -k, -s ve –x’den sonra +naa,+nee- , +noo-, +nöö-, biçiminde eklenir.
 aççık+taa-: “açlık duymak, acıkmak”, muñ+naa-: “üzmek”, öy+döö-:
“hatırlamak”, uu+laa-: “içmek, eritmek, sulandırmak”, tüört+tee-: “bir Ģeyi
dört kez yapmak” ohox+too-: “(evde) soba kurmak”, xaar+daa-: “kar
temizlemek”, oton+noo-: “yemiĢ toplamak”.
Kalınlık-incelik uyumu: aççık+taa-; xaar+daaDüzlük-yuvarlaklık uyumu: öy+döö-; ohox+too-; oton+noo-; uu+laa-.
DamaksıllaĢma: muñ+naa-.
Eski Türkçedeki {+rA-} ekinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri (fonetik
varyantları):
+rğaa-/+rğee- ; +rğoo-/+rğöö-

Ek, anlamlı duygu ve heyecan fiilleri meydana getirmektedir. Yansıma seslerden
taklit fiilleri yaparak; ünsüz ile biten isim tabanlarına –ı,-i,-u,-ü bağlayıcı ünlülerini alarak
eklenir.
 ağa+rğaa-: “birisini öz baba saymak”, oğo+rğoo-: “çocuklara sevgi
beslemek”, sıtı+rğaa-: “koklamak”
Kalınlık-incelik uyumu: ağa+rğaa-; sıtı+rğaa-.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: oğo+rğoo-.

1.3. Fiilden Fiil Yapım Ekleri (Tuoxtuur Tuoxtuurtan Üöskeehine)
Eski Türkçedeki {+Ur-, +gUr-, +tUr-} eklerinin Saha Türkçesindeki ses
değiĢiklikleri (fonetik varyantları):
-tar-/-ter ; -tor-/-tör- ; -dar-/-der ; -dor-/-dör ; -nar-/-ner ; -nor/-nör ; -lar-/-ler ; lor-/-lörEttirgenlik çatısı eklerinin en çok kullanılanıdır. Sonu –r ile biten çok heceli fiiller
ve –y, -t, -p, -s, -x ve –k’den sonra; –tar-/-ter- ; -tor/-tör; sonu –r ile biten tek heceli fiillerden
sonra; -dar-/-der-, -dor-/-dör- ; damaksıl seslerden sonra; -nar-/-ner- ; -nor-/-nör; -l’den sonra
–lar-/ler-; -lor-/-lör; Ģeklinde değiĢim göstererek eklenir.

� bil+ler-: “birisine bir Ģeyi bildirmek, hissettirmek,”, kön+mör-: düzeltmek,
ütülemek, oñor+tor-:” hazırlatmak”, üün+ner-: “yetiĢtirmek”
Ekin özellikle sonu –s ve –t ile biten iki veya daha çok heceli fiil gövdelerinden
sonra –nar/-ner Ģeklinde eklendiği görülmektedir.
 oxsulum+nar-: “döğüĢtürmek”, östölüm+ner-: “düĢman etmek”, utatım+nar:
“içirtmek”.
Ek, ayrıca diğer ettirgenlik eklerinden sonra katmerli ettirgenlik meydana getirir.
 kördör+dör-: “göstermek”, ölör+tör-: “öldürtmek”, siter+ter-: “bitirtmek”,
tüher+ter-: “düĢürtmek”.
Kalınlık-incelik uyumu: bil+ler-; siter+ter-.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: kön+mör-; üün+ner-; oñor+tor-;
östölüm+ner-; utatım+nar-; kördör+dör-; ölör+tör-;
DamaksıllaĢma: üün+ner-; oxsolum+nar-; östölüm+ner-.

oxsulum+nar-;

Eski Türkçedeki –mak,-mek eklerinin Saha Türkçesindeki ses değiĢiklikleri(fonetik
varyantları):
-baxtaa-/-bextee- ; -boxtoo-/-böxtöö-; -maxtaa-/-mextee- ; -moxtoo-/-möxtöö- ;
-paxtaa-/-pextee- ;- poxtoo-/-pöxtöö
Ek, sonu –n,-ñ ve m ile biten fiillerden sonra –maxtaa-/-mextee- ; -moxtoo-/-möxtöö
Ģeklinde; sonu –l,-r ve –y ile biten fiillerden sonra –baxtaa-/-bextee- ; -boxtoo-/-böxtööbiçiminde; sonu –s ve –t ile biten fiillerden –paxtaa-/-pextee ; -poxtoo-/-pöxtöö Ģeklinde
görülür. Sonu –t ile biten fiillerden sonra –tp-&gt;-pp- biçiminde gerileyici ünsüz benzeĢmesi
olur. Ayrıca ek, hızlılık ve çabukluk ifade etmesinin yanı sıra istemeden telaĢla, aceleyle
yapılan bir hareketi iĢaret eder.
 ahaa+baxtaa-: “acele ile çabuk çabuk yemek”, kel+bextee-: “çabukça
gelmek, çabucak gelmek.”
Kalınlık incelik uyumu: axaa+baxtaa-; kel+bextee-.

2. İsim (Aat tıl)
2.1. Çokluk Ekleri
Saha Türkçesinde çokluk ekleri -ler, -lar ekleri ile karĢılanır. Ama bu ek eklendiği
sözcüğün son ünlü ve ünsüzüne göre 16 değiĢik biçime girer.

�Ünlü, ikiz ünlü(diftong) ve –l’den sonra –ler, -lar, -lor, -lör biçiminde görülür:
 ağa-lar “babalar”, kinige-ler “kitaplar”, oğo-lor “çocuklar”, börö-lör
“kurtlar”
Kalınlık-incelik uyumu: ağa-lar, kinige-ler.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: oğo-lor, börö-lör.

-p, -t, -k, -s, -x ünsüzlerden sonra -tar, -ter, -tor, -tör biçiminde görülür:
 at-tar “atlar”, tiis-ter “diĢler”, ohox-tor “ocaklar”
Kalınlık-incelik uyumu: at-tar, tiis-ter.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: ohox-tor.
Ünsüz benzeĢmesi: at-tar, tiis-ter.
-y ve –r’den sonra –dar, -der, -dor, -dör Ģeklinde görülür:
 atıır-dar “aygırlar”, öy-dör “akıllar”, tomtor-dor “topuzlar”
Damaksıl seslerinden sonra –nar, -ner, -nor, -nör biçiminde görülür:
 suorgoñ-nar “yorganlar”, çleñ-ner “üyeler”, bödöñ-nör “kuvvetler”
Kalınlık-incelik uyumu: atıır-dar, çleñ-ner.
Düzlük-yuvarlaklık uyumu: tomtor-dor, bödöñ-nör
2.2. İyelik Ekleri

1.tk. Ģh
2.tk. Ģh
3.tk. Ģh
1.çk.Ģh
2.çk.Ģh
3.çk.Ģh

Saha Türkçesi
-m
-ñ
-A, -TA
-BIT
-ĞIT
-LARA

Eski Türkçe
-m
-ñ
-ı,-i,-sı,-si
-mız,-miz, -muz, müz
-ñız, -ñiz, ñuz, ñüz
-ları, leri

Ġyelik ekleri kurallı eklendiklerinde teklik ve çokluk biçimleri değiĢik Ģekillerde
görülür.
1.ve 2.tk. Ģh iyelik eklerinde ünlü ile biten sözcüklere doğrudan, ünsüz ile biten
sözcüklere ise tüm bağlayıcı ünsüzleri alarak gelirler.

� aatım, aatıñ “adım, adın”, ütüm, üütüñ “sütüm, sütün”
3.tk.Ģh iyelik eklerinde ünlülerden sonra –ta, -te, -to, tö; ünsüzlerden sonra –a, -e, -o,
-ö biçiminde eklenmektedir.
 ağata “babası”, iyete “annesi”, ete “eti”, töbötö “tepesi”
1.çk.Ģh iyelik eklerinde ünlü,ikiz ünlü ve –l, -r, -y’den sonra –bıt,-bit, -but, -büt; -p,t,-k,-s,-x’den sonra –pıt, pit, -put, -püt; damaksıl seslerden sonra –mıt, -mit,-mut,-müt
biçiminde eklenir.
 uolbut “ oğlumuz”, iyebit “annemiz”, kılaaspıt “sınıfımız”
2.çk.Ģh iyelik eklerinde geniĢ ünlü ve ikiz ünlüden sonra –ğıt,-ğit, -ğut, ğüt; -k –p –s
–t’den sonra –kıt, -kit,- kut, -küt; dar ünlü, -l, -r, ve –y seslerinden sonra –gıt, -git ,-gut, -güt; x’den sonra –xıt, -xit, xut, xüt; nazal seslerden sonra –ñıt, ñit,-ñut,-ñüt biçiminde eklenir.
 iyeğit “anneniz”, ubayıt “abiniz”, sürexxit “yüreğiniz”, aaññıt “kapınız”
3.çk.Ģh iyelik eklerinde ünlü, ikiz ünlü ve –l’den sonra –lara,-lere,-loro, -lörö; -x, -k,
-p, -s, -t’den sonra –tara, -tere ,-toro, -törö; -r ve -y’den sonra –dara,- dere, -doro, -dörö; nazal
seslerden sonra –nara, -nere, -noro, -nörö biçiminde eklenir.
 cielere “ evleri”, tünnüktere “pencereleri” tölönnörö “alevleri”

2.3. Durum Ekleri
Durum eklerinde genel olarak ünlü, ikiz ünlü –l,-r-y; -k,-p,-s,-x ve damaksıl
seslerden sonra gelen ek değiĢimleri korunmuĢtur. Farklı olarak yükleme durumunda ek
değiĢikliği görülür.
2.3.1 Yükleme Durumu (Tuoxtuu Padej)
Yükleme durumu 8 biçimdedir. Ünsüzlerden sonra –ı,-i,-u,-ü Ģeklindedir.
 xatıñı “kayını”, tiihi “diĢi”, ohoğu “ocağı”, tünnügü “pencereyi”
Ünlü ve ikiz ünlülerden sonra -nı,-ni,-nu,-nü biçimindedir.

 ağanı “babayı”, börönü” kurdu”, oğunu” çocuğu”

�3. Fiil (Tuoxtuur)
3.1.Şahıs Ekleri (Tuoxtuur Sireydere)
3.1.1. Zamir Kökenli Şahıs Ekleri
Teklik

1.Ģahıs

2.Ģahıs

3.Ģahıs
Çokluk

1.Ģahıs

2.Ģahıs

3.Ģahıs

-bın,-bin, -bun,-bün
-pın,-pin,-pun,-pün
-mın,-min,-mun,-mün
-ğın,-ğin,-ğun,-ğün
-kın,-kin,-kun,-kün
-gın,-gin,-gun,-gün
-xın,-xin,xun,-xün
ñın,-ñin,-ñun,ñün
Ø
-bıt,-bit,-but,-büt
-pıt,-pit,-put,-püt
-mıt,-mit,-mut,-müt
-ğıt,-ğit,-ğut,-ğüt
-kıt,-kit,-kut,küt
-gıt,-git,-gut,güt
-xıt,xit,xut,xüt
ñıt,-ñit,ñut,ñüt
-lar,ler,-lor,-lör
-tar,-ter,-tor,-tör
-dar,-der,-dor,-dör,
-nar,-ner,-nor,-nör

Bu ekler Ģahıs zamiri kökenlidir. ġimdiki zaman, kesin geçmiĢ zaman, ara sıra olan
geçmiĢ zaman, gereklilik, Ģart, endiĢe, olumluluk ve alıĢılmıĢlık kiplerine gelmektedir. Ünlü
veya ünsüz ile biten fiillere değiĢik biçimlerde eklenirler.

�Sonuç
Genel olarak Ünlü, ikiz ünlü ve –l,-r,-y; -p,-k,-s,-x,-t ve nazal seslerden sonra değiĢik
biçimlerde görülen ekler, olumsuz Ģekillerde ise, -suox(değil) kalıbı ile ifade edilir. Emir kipi
1. teklik Ģahıslarda ünlü, ikiz ünlü ile biten fiillerde –ıı,-ii, -uu, -üü biçiminde uzama görülür.
Ayrıca Saha Türkçesinde, eski Türkçenin eklerinin ses değerlerini koruyarak, çeĢitli ağız
özellikleri ve söyleyiĢ değiĢiklikleri nedeni ile fonetik varyantlaĢmaların kalınlık-incelik,
düzlük-yuvarlaklık, benzeĢme ve diğer ses olayları aracılığı ile oluĢtuğu tespit edildi.

Kaynakça
KĠRĠġÇĠOĞLU Fatih, (1999) Saha (Yakut) Türkçesi Grameri, Türk Dil Kurumu Yay.,
Ankara.
ERCĠLASUN Ahmet, (2007) Türk Lehçeleri Grameri, Akçağ Yay., Ankara.
YILDIZ Hülya, (2007) Orhon Türkçesi ile Yakutçanın Söz Varlığı ve Söz Yapımı
Bakımından KarĢılaĢtırılması, Yüksek Lisans Tezi, EskiĢehir.
KarĢılaĢtırılmalı Türk Lehçeleri Grameri 1 (Fiil- Basit Çekim), (2010) TDK Yay
Gramer Dizisi, Ankara.
www.sahaeli.com

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11930">
                <text>2036</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11931">
                <text>TÜRKÇE İLE İLİŞKİSİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11932">
                <text>YÜCAL, Muammer</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11933">
                <text>Anahtar Kelimeler: Saha (Yakut) Türkçesi, kök, ses değişikleri.  ÖZET  Saha (Yakut) Türkçesi, Kuzey Sibirya Türk Lehçeleri içerisinde değerlendirilmektedir. Bu lehçe ana Türkçeden erken bir tarihte ayrıldığı ve coğrafya olarak da uzakta kaldığı için, genel Türkçeden çok uzaklaşmıştır. Bu nedenle birçok bilim insanı Saha (Yakut) Türkçesi’ni ayrı ve bağımsız bir dil olarak ele almaktadır. Saha (Yakut) Türkçesi, lehçe olarak “z”li ve “ş”li (Zetasizm) sesleri kullanmaktadır. Kullanılan bu sesler sözcüklerin kök ve ek yapılarını etkilemiştir. Bunun sonucu olarak, sözcüklerin köklerindeki seslerin özelliklerine göre (Sedalı, Sedasız); ekler değişik biçimde görülür. Bir sözcüğün kökündeki son sesin özelliğine bağlı olarak ekler; 8, 16 bazen de 20 değişik biçimde bu köke eklenir. Bu çalışmada sözcüklerin köklerindeki son sesin özelliği dikkate alınarak, eklerin ses değişmeleri ele alınmıştır. Böylelikle Eski Türkçenin sözcük köklerindeki seslerinin özellikleri de düşünülerek; bu seslerin nasıl korunduğu ve kökteki son sese göre sözcüğün aldığı ekin nasıl bir değişime uğradığı tespit edilmeye çalışılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11934">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11935">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11936">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11937">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
