<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=133&amp;sort_field=Dublin+Core%2CCreator" accessDate="2026-06-16T17:40:12+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>133</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1428" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1806">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e810e11e8b4c41bcb40e0714be0219e1.docx</src>
        <authentication>698fe6eb06bb9d3bbbc2ddae099a8ef6</authentication>
      </file>
      <file fileId="1807">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/541f07d6276a414d2a793be2db654677.pdf</src>
        <authentication>7094069a989bfc51e0daedd5137ee9dc</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11383">
                    <text>TÜRK YAZI ESERLERİNDEKİ ATASÖZLER
Bakytgul KULZHANOVA
El- Farabi Kazak Milli Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Fakültesi, Almatı / Kazakistan
Anahtar Kelimeler: Kazakistan Cumhuriyeti, N.A. Nazarbayev, Müslümanlar, atasözleri, Orta
Asya, Türk edebiyatı.
ÖZET
XI-XII yüzyıllar tarihte müslümanların geliştiği devir olarak bilinmektedir. Bu devirde Orta
Asya’da Karahanlılarla başlayan edebiyat, kültür ve sanat gelişimi tarihte görülmemiş zirvesine
ulaştı. Türki milletlerin manevi, medeni ve tarihi hayatında özellikle bu devirde yaşamış olan
büyük düşünürlerin, ilim adamlarının, edebiyat ustadları ile dilci ulemanın Türki dillerinin güzel
edebiyatının gelişimine oldukça büyük katkıları olmuş ve onlar sonraki nesiller için zengin edebi
ve medeni miras bırakmış bulunmaktadır. Kökü ta derinlere kadar gitmekte olan halkımızın paha
biçilmez mirasına değinen Kazakistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı N.A. Nazarbayev bir
konuşmasında: “Bu uçsuz bucaksız bozkırı öteden beri mekan tutmuş olan halkımızın tarihi
kökleri çok derinlere kadar ulaşmaktadır. Onun kendine özgü dünya görüşü, kökleşmiş milli
gelenekleri, gelişmiş büyük kültür ve medeniyeti vardır. Eskilere gömülmüş kadim devirleri
karıştırmasak da yakın dönemlik tarihi bulunan Türk hakanlıkları devrinden bugüne kadar
ulaşmış olan tarihi ve kültürel eserleri bile Türk uygarlığının seviyesini göstermesi bakımından
yeterlidir. Jusip Balasağuni’nin “Kutadgu Bilig’i”, Mahmut Kaşgari’nin “Türk Sözlüğü”, Hoca
Ahmet Yesevi’nin “Divan’ı Hikmet’i”, Ahmet Yügineki’nin “Hakikat hediyesi” gibi eşiz
eserleri, ayrıca dünyanın ikinci hocası diye bilinen Ebu Nasır El-Farabi’nin bugüne kadar
araştırılmış olan muhteşem mirasları büyük bir tarihin, yüce bir medeniyetin ve tükenmez
bilginin ebedi meyveleridir” diyerek bu mirasın gelecek nesil için ne kadar önemli olduğuna
dikkat çekmektedir. Halkımız hep «sözdin körki - makal», yani “sözün özü atasözlerdir” diye
bilmektedir. Asırlar derinliğine ibret nazarıyla baktığımızda atalarımızın hayat tecrübesinden çok
anlamlı ibretler çıkarttıkları ve bunu hikmetler dolu sayısız çok atasözlerle nasıl bize aktarmaya
çalıştıklarını görürüz. Her dilin en ince ve inci sözleri babalarından miras olarak aldıkları bu nevi
hikmetli sözleri olduğu kuşkusuzdur. Bunlar halkla bir bütündür ve ayrılmaz bir parçasıdır.
Kazaklarda buna makal-metel derken, Türk halklarında buna genelde atalar sözü denilmektedir.
Bu makalede Türk halkları medeniyetinde ve hayatında kendine özgü özel bir yeri bulunan eşsiz
babalar mirasından biri olan nakiller, hikmetler ve atasözleri üzerinde durulup, onları ihtiva ettiği
anlamı ve içeriği açısından Kazak halkının makal-metelleriyle karşılaştırılması yapılmıştır.
Böylece güzel edebiyatımızın ne kadar yüksek bir medeniyetin parçası olduğuna ve kökünün ne
kadar derinlere kadar gittiğine şahit olunmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11375">
                <text>2240</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11376">
                <text>TÜRK YAZI ESERLERİNDEKİ ATASÖZLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11377">
                <text>KULZHANOVA, Bakytgul </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11378">
                <text>Anahtar Kelimeler: Kazakistan Cumhuriyeti, N.A. Nazarbayev, Müslümanlar, atasözleri, Orta Asya, Türk edebiyatı.  ÖZET  XI-XII yüzyıllar tarihte müslümanların geliştiği devir olarak bilinmektedir. Bu devirde Orta Asya’da Karahanlılarla başlayan edebiyat, kültür ve sanat gelişimi tarihte görülmemiş zirvesine ulaştı. Türki milletlerin manevi, medeni ve tarihi hayatında özellikle bu devirde yaşamış olan büyük düşünürlerin, ilim adamlarının, edebiyat ustadları ile dilci ulemanın Türki dillerinin güzel edebiyatının gelişimine oldukça büyük katkıları olmuş ve onlar sonraki nesiller için zengin edebi ve medeni miras bırakmış bulunmaktadır. Kökü ta derinlere kadar gitmekte olan halkımızın paha biçilmez mirasına değinen Kazakistan Cumhuriyeti cumhurbaşkanı N.A. Nazarbayev bir konuşmasında: “Bu uçsuz bucaksız bozkırı öteden beri mekan tutmuş olan halkımızın tarihi kökleri çok derinlere kadar ulaşmaktadır. Onun kendine özgü dünya görüşü, kökleşmiş milli gelenekleri, gelişmiş büyük kültür ve medeniyeti vardır. Eskilere gömülmüş kadim devirleri karıştırmasak da yakın dönemlik tarihi bulunan Türk hakanlıkları devrinden bugüne kadar ulaşmış olan tarihi ve kültürel eserleri bile Türk uygarlığının seviyesini göstermesi bakımından yeterlidir. Jusip Balasağuni’nin “Kutadgu Bilig’i”, Mahmut Kaşgari’nin “Türk Sözlüğü”, Hoca Ahmet Yesevi’nin “Divan’ı Hikmet’i”, Ahmet Yügineki’nin “Hakikat hediyesi” gibi eşiz eserleri, ayrıca dünyanın ikinci hocası diye bilinen Ebu Nasır El-Farabi’nin bugüne kadar araştırılmış olan muhteşem mirasları büyük bir tarihin, yüce bir medeniyetin ve tükenmez bilginin ebedi meyveleridir” diyerek bu mirasın gelecek nesil için ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmektedir. Halkımız hep «sözdin körki - makal», yani “sözün özü atasözlerdir” diye bilmektedir. Asırlar derinliğine ibret nazarıyla baktığımızda atalarımızın hayat tecrübesinden çok anlamlı ibretler çıkarttıkları ve bunu hikmetler dolu sayısız çok atasözlerle nasıl bize aktarmaya çalıştıklarını görürüz. Her dilin en ince ve inci sözleri babalarından miras olarak aldıkları bu nevi hikmetli sözleri olduğu kuşkusuzdur. Bunlar halkla bir bütündür ve ayrılmaz bir parçasıdır. Kazaklarda buna makal-metel derken, Türk halklarında buna genelde atalar sözü denilmektedir. Bu makalede Türk halkları medeniyetinde ve hayatında kendine özgü özel bir yeri bulunan eşsiz babalar mirasından biri olan nakiller, hikmetler ve atasözleri üzerinde durulup, onları ihtiva ettiği anlamı ve içeriği açısından Kazak halkının makal-metelleriyle karşılaştırılması yapılmıştır. Böylece güzel edebiyatımızın ne kadar yüksek bir medeniyetin parçası olduğuna ve kökünün ne kadar derinlere kadar gittiğine şahit olunmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11379">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11380">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11381">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11382">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1429" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1808">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d8e511cb1eee1379ba212736c9038b8f.docx</src>
        <authentication>53f8a07b62bb540fb5da277051a3a8d5</authentication>
      </file>
      <file fileId="1809">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e90b196c76cd2a3045462aa90c19f3de.pdf</src>
        <authentication>56700c4abe0b32b5640f0db953cde5af</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11392">
                    <text>AZERİ AĞIZLARI VE ÇAĞDAŞ TATAR DİLİNDE KULLANILAN BİR KISIM ESKİ
TÜRK KÖKENLİ KELİMELERİN DİLBİLİM VE KÖKENBİLİM AÇISINDAN
AÇIKLIANMASI
Kübra KULİYEVA
Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi, Nesimi Adına Dilbilim Araştırmaları Enstitütü,
Dialektoloji, Dil Tarihi, Bakü / Azerbaycan
Anahtar Kelimeler: Ağızlar, dil tarihi, dilbilmsel analiz, kökenbilimsel araştırma.
ÖZET
Dilin tarihinin eskiliyi halkın, onun bulunduğu coğrafi mekanın eskiliği demektir. Fakat o
eskiliği koruyan ve tespit eden maddesel esasın da önemli etmen olduğunu unutmamak gerek.
Dillerin öğrenilmesinde böyle bir esas olarak ağızlar ele alınmaktadır. Ağızlar canlı tarihtir,
çünkü dil tarihinin öğrenilmesinde yazılı kaynakların yanısıra ağızlarda bulunan dil olgularının
değeri büyüktür. Ağızlar eski dil ve kelime birimlerinin ilk yazılı anıtlarla karşılaştırılması,
kelimelerin oluşum ve gelişim tarihinin izlenilmesi, araştırılması, onların yeniden
yapılandırılması suretiyle eski biçimlerinin bulunmasına olanak sağlıyor. Türk dillerinin teşekkül
ve biçimlenme dönemlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen ağızlar yüzlerce eski sesbilgisel,
dilbilgisel ve biçimbilgisel unsurların korunmasına imkan sağlamış, söz varlığının
zenginleşmesinde rol oynamıştır. Azeri dili ve tarihinin biçimlenmesinde rolü olan kıpçak, oğuzselcuk boylarının dil özelliklerini, dilbilgisel ve biçimbilimsel unsurlarını ağızlar hala da
yansıtmaktadır. Günümüz ağızlarda değişik Türk dillerinde, ayrıca Tatarcada kullanılan pek fazla
kelimeye rastlamaktayız. Bu kelimeler Azericede ağız seviyesinde korunmasına rağmen
Tatarcada edebi dilde kullanılıyor. Bunlara abzar, küp, adaş, baytal, aru, bike, xatın, əytü, təmiq
ve diger kelimeleri örnek verebiliriz. Bu kelimelerin kökenbilim açısından araştırılması Azeri ve
Tatar dilleriyle beraber tüm Türk dillerinin dil tarihinin öğrenilmesi için önem taşır. Şunu da
kaydedelim ki, ağızlarda taşlaşarak kalan kelimelerin açıklanması günümüzün sorunlarından
birine dönüşen bir meseleyi - halkımızın bu toprakların asıl sakinleri olgusunu da ortaya
koymaktadır. Ağızlar eski boyların her türlü özelliklerini iyi şekilde koruyabilen yegane
kaynaktır. Bu yüzden de yazılı kaynaklarda rastlanan özellikler ümumhalk dilinde bulunmasa
bile, ağızlarda yaşayabilir ki, bu da araştırmalar için en değerli özelliktir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1810">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0cf769f62184b14fbba81aad9c8dc559.docx</src>
        <authentication>9f288db7cc2b29109f0b9cc0dc3ac7fd</authentication>
      </file>
      <file fileId="1811">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6f2bc0d263cc7cc7ea75e678791ff791.pdf</src>
        <authentication>8ffcf817228032240f24b3a44118c857</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11393">
                    <text>AZERİ AĞIZLARI ve ÇAĞDAŞ TATAR DİLİNDE KULLANILAN BİR KISIM ESKİ
TÜRK KÖKENLİ KELİMELERİN DİLBİLİM ve KÖKENBİLİM AÇISINDAN
AÇIKLIANMASI
KÜBRA KULİYEVA1

ÖZET
Dilin tarihinin eskiliyi halkın, onun bulunduğu coğrafi mekanın eskiliği demektir. Fakat o
eskiliği koruyan ve tespit eden maddesel esasın da önemli etmen olduğunu unutmamak gerek.
Dillerin öğrenilmesinde böyle bir esas olarak ağızlar ele alınmaktadır. Ağızlar canlı tarihtir,
çünkü dil tarihinin öğrenilmesinde yazılı kaynakların yanısıra ağızlarda bulunan dil olgularının
değeri büyüktür. Ağızlar eski dil ve kelime birimlerinin ilk yazılı anıtlarla karşılaştırılması,
kelimelerin oluşum ve gelişim tarihinin izlenilmesi, araştırılması, onların yeniden
yapılandırılması suretiyle eski biçimlerinin bulunmasına olanak sağlıyor. Türk dillerinin teşekkül
ve biçimlenme dönemlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen ağızlar yüzlerce eski sesbilgisel,
dilbilgisel ve biçimbilgisel unsurların korunmasına imkan sağlamış, söz varlığının
zenginleşmesinde rol oynamıştır. Azeri dili ve tarihinin biçimlenmesinde rolü olan kıpçak, oğuzselcuk boylarının dil özelliklerini, dilbilgisel ve biçimbilimsel unsurlarını ağızlar hala da
yansıtmaktadır. Günümüz ağızlarda değişik Türk dillerinde, ayrıca Tatarcada kullanılan pek
fazla kelimeye rastlamaktayız. Bu kelimeler Azericede ağız seviyesinde korunmasına rağmen
Tatarcada edebi dilde kullanılıyor. Bunlara abzar, küp, adaş, baytal, aru, bike, xatın, əytü, təmiq
ve diger kelimeleri örnek verebiliriz. Bu kelimelerin kökenbilim açısından araştırılması Azeri ve
Tatar dilleriyle beraber tüm Türk dillerinin dil tarihinin öğrenilmesi için önem taşır. Şunu da
kaydedelim ki, ağızlarda taşlaşarak kalan kelimelerin açıklanması günümüzün sorunlarından
birine dönüşen bir meseleyi - halkımızın bu toprakların asıl sakinleri olgusunu da ortaya
koymaktadır. Ağızlar eski boyların her türlü özelliklerini iyi şekilde koruyabilen yegane
kaynaktır. Bu yüzden de yazılı kaynaklarda rastlanan özellikler ümumhalk dilinde bulunmasa
bile, ağızlarda yaşayabilir ki, bu da araştırmalar için en değerli özelliktir.
Anahtar Kelimeler: Ağızlar, dil tarihi, dilbilmsel analiz, kökenbilimsel araştırma.
LINGUISTIC AND ETYMOLOGICAL EXPLANATION OF ANCIENT
TURKISH WORDS USING IN MODERN TATAR LANGUAGE OF
AZERBAIJAN LANGUAGE DIALECT AND ACCENT
Abstract
Ancient history of language means antiquity of folk and area of that geographical history.
But we must not forget an important factor that material basics protects ancient. Such basics are
dialect and accents. Dialects are alive history, because studying history of language are very
valuable facts of dialect materials and written sources.
Dialects creats opportunity to the comparison of ancient lexical units with initial written
monuments, tracking the history of the establishment and development, investigation of the
words, restoration archetypes by way reconstruction.

1

Doç. Dr., Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Nesimi Dil Araştırmaları Enstitütüsü
1

�Although passed centuries from the period of formation and forming of Turkish languages,
dialects and accents created an opportunity for hundreds old phonetic lexical and morphological
elements and have great role in development of lexical base and language. Today we can meet a
lot of different Turkish and Tatar words in dialects and accents. Although those words are in
dialect level of Azerbaijan language, they are used in literary in Tatar language.
We can show such examples as kup, abzar, adash, aru, xatin, aytu, tamiq, baytal, bike an
etc. Etymological explanations of these words have importance in history of language.
Let us note that, hundred words which remained in language of folk

are used in

Azerbaijan language dialect and accents inform us about aborigine living in Turkish kins.
Dialects and accents preserve traces and features of ancient tribal. In case of phonetic events are
not preserved in national language, in comparison the random words in written sources,
grammatical features have great importance in accent and other Turkish languages.
Key words: Dialect and accents, language history, linguistic analysis, etymological analysis
GĠRĠġ
Dilin tarihinin eskiliyi halkın, onun bulunduğu coğrafi mekanın eskiliği demektir. Fakat o
eskiliği koruyan ve tespit eden maddesel esasın da önemli etmen olduğunu unutmamak gerek.
Dillerin öğrenilmesinde böyle bir esas olarak ağızlar ele alınmaktadır. Ağızlar canlı tarihtir,
çünkü dil tarihinin öğrenilmesinde yazılı kaynakların yanısıra ağızlarda bulunan dil olgularının
da değeri büyüktür.
Ağızlar eski dil ve kelime birimlerinin ilkel yazılı anıtlarla karşılaştırılması, kelimelerin
oluşum ve gelişim tarihinin izlenilmesi, araştırılması, onların yeniden yapılandırılması suretiyle
eski biçimlerinin bulunmasına olanak sağlıyor.
Türk dillerinin teşekkül ve biçimlenme dönemlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen
ağızlar yüzlerce eski sesbilgisel, dilbilgisel ve biçimbilgisel unsurların korunmasına imkan
sağlamış, söz varlığının zenginleşmesinde rol oynamıştır. Azeri dili ve tarihinin biçimlenmesinde
rolü olan Kıpçak, Oğuz-Selcuk boylarının dil özelliklerini, dilbilgisel ve biçimbilimsel
unsurlarını ağızlar hala da yansıtmaktadır.
Günümüz ağızlarda değişik Türk dillerinde, ayrıca Tatarca'da kullanılan pek fazla
kelimeye rastlamaktayız. Bu kelimeler Azerice'de ağız seviyesinde korunmasına rağmen,
Tatarca'da edebi dilde kullanılıyor. Bunlara abzar, küp, adaş, baytal, aru, bike, xatın, eytü, temig
ve diğer kelimeleri örnek verebiliriz. Bu kelimelerin kökenbilim açısından araştırılması Azeri ve
Tatar dilleriyle beraber tüm Türk dillerinin dil tarihinin öğrenilmesi için önem taşır.
2

�ÇAĞDAġ AZERĠ AĞIZLARI ve TATARCADA KULLANILAN ORTAK ESKĠ
KELĠEMELERĠN AÇIKLANMASI
Tamu/temig – cehennem
Bu eski kelime her iki dilde, fakat Tatarca'da edebi dil, Azerice'deyse ağızlarda
görülmektedir. Azeri ağızlarında dami/damu biçiminde rastladığımız sözcük Tatarca'da ve
“Oğuzname”de t varyantıyla kullanılmıştır: Tama olmasa, olmazdı tamu (Qğuzname,1987,130).
Şunu da söyleyelim ki, bu kelime Azerice'de uzun süre dilde yaşamış, Arap asıllı cehennem
kelimesi onu dilden çıkaramamış, her iki kelime bir süre paralel şekilde biribirinin eşanlamlısı
olarak kullandıktan sonra dilin pasif kelime fonuna geçerek ağız seviyesinde sabitleşmiştir. Ama
alıntı kelimeler dile girdiği zaman dil içi mücadelede bazan alıntı kelimelerin kazandığını da
söylemek gerekir ki, bunun da sebepleri vardır. Başka deyişle, İslamın gelmesi bu açıdan Türk
asıllı kelimelerin kaybına da yol açmış oldu. Şöyle ki, günümüz Türk dillerinde yaygın olan
Arap kökenli cennet/behişt kelimelerinin de zamanında dilimizde aynı anlamları taşıyan kendine
özgün karşılığı uçmağ kelimesi olmuştur. Araştırmalardan günümüzde ağız seviyyesinde kalan
damu kelimesinin Azerice'ye ait bir sıra yazılı kaynaklarda belirli dönemlerde tamu şeklinde
kullanıldığı belli oluyor. Eski Türk yazılı anıtlarında da rastlanan bu kelimeye çağdaş Türk
dillerinde tam, tama, tamı, tamu, tamuk gibi biçimlerde rastlamaktayız. Kelimenin Moğolca'da
da mevcutluğu onun kullanım coğrafisinin genişliğine delalet eder. Eski Türkçe'de tamuğ gibi
kullanılan sözcük ilkel biçimini sadece Başkurt ve Kazak dillerinde korumuşdur (Başkirskorusskiy slovar,1950, 504; Russko-kazaxskiy slovar,1954,18). Diğer Türk dillerinde ise -ğ/-k
ünsüzü düşmekle beraber, ünlüler arasında da sesbilim açısından değişiklikler olduğu
görülmektedir. XIII. yüzyıl abidesi sayılan “Kısseyi-Yusuf” eserinde kelimenin ilkel biçimine
rastlıyoruz:
Uçmağ verüb tamuğ otın satun alman,
Tamuğ içre bagi kalman süzler imdi (E.Alibeyzade,1982,124).
Örnekten de görüldüğü gibi, nerdese XII.-XIV. yüzyıllarda bu sözcük en eski yazılı
anıtlarımızda olduğu şekilde kullanılmış, dilin sonrakı gelişim sürecinde ğ ünsüzü düşerek,
“Divanü-lügat-it-Türk”, “Kutadgu bilig” eserlerinde, “Dedem Korkut Kitabı”nda, ayrıca,
Nesimi, Füzuli ve Hatayinin dilinde tamu/damu/dami/damı gibi biçimlerde kullanılmıştır.
Q.Voroşil XII.-XIII. yüzyıl Ermeni abidelerinin dilinde tamuğ kelimesinin var olduğunu
kaydediyor (G.Voroşil, V. Aslanov,1986,77-78). E.V.Sevortyan “Erken Orta Çağ Ermeni
yazarların dilinde türkizmler” başlıklı makalesinde Erzincanlı Hovanesin dilinde tamuğ
kelimesinin geçtiğini ve o dönem Ermeni yazarlarının Türk dillerinden çok sayıda kelimeler
aldıklarını yazmaktadır ( Е.Sevortyan,1971,266).
3

�Azerice'nin Karabağ ağzında dami kelimesi günümüzde hem de “azap” anlamında
kullanılıyor. Bize göre, en eski Türkler'in mitlojisi ve dinsel görüşlerinde cehennem, cennet
kavramı olmadığı ve onların sadece bunu hem maddesel hem de maddesel olmayan dünya için
“azap” gibi kabul ettiklerinden Karabağ ağzında kullanılan anlam daha eski biçim olarak kabul
görülebilir. Dilimizin sonraki gelişim safhalarında İslamın getirdiyi Arap kökenli cehennem
kelimesi yalnız Azerice'de değil, büyük çoğunlukla Türk dillerinde tamu kelimesini dilden
çıkarmış, yada söz varlığının eskimiş kelimeleri sırasına geçmesine neden olmuştur.
Ayutmağ/eytü – demek, söylemek
Ayutmağ şeklinde Azeri ağızlarında, eytü biçiminde Tatarca'da mevcuttur. Azerice'de
ağız seviyesinde tesadüf olunmasına rağmen, çağdaş Türk dillerinin büyük kısmında edebi dilde
kullanılır. Genelde, kullanım hızına göre bütün yazılı abidelerimizde gerek umumtürk gerekse
Azerice'nin değişik dönemlerine ait kaynaklarda sık sık tesadüf edilen sözcükdür.
“Oğuzname”de bu kelimenin “aytmak, demek” ve “söylemek” kelimeleriyle paralel kullandığını
görüyoruz: Öküz aytmıĢ: “Ben ölicek gönümü inek üstüne serün”; Eyü kendüyi gösterir; öldür
ki, doğru söyleye; Atalar: “Babam öldi, iş başına düşmüş”demiĢler (Oğuzname,1987, 30,31,18)
Azerice'nin Derbent ağzında “demek, söylemek” fiillerinin yanısıra aynı anlamda
kullanılmaktadır. Kelimenin sesbilim-biçimbilimsel şekilleri, anlam farklılıkları, kelime türetme
olanakları üzerine N.Hacıyeva ve A.Koklyanovanın beraber yazdıkları “Türk dillerinde konuşma
fiilleri” adlı makalelerinde bilgi verilmektedir (G.Bağırov, 1966,91-92). B. Oruzbayeva bir sıra
Türk dilleri için aynı derecede değerli olan sözcüklerin Kaşgarlı Mahmut “Divan”ında yansısını
bulmasının öneminden bahsederken “Divan”ın günümüz Türk dillerinde taşlaşarak kalmış eski
biçimbirimlerin yeniden yapılanması için önemli kaynak olduğunu kaydederek umumtürk asıllı
eski ayt- fiilini de gösterir ve Kırgızca'da terkibinde ay- kökünü korumuş kayaşa (söylenen,
homurdanıp duran), uşak-ayung (dedi-kodu), ayğak (haberci), kayşa yaksu (söylenen, inatçı, mız
mız) kelimelerini örnek gösteriyor (B.Oruzbayeva, 1972,44). Kelimenin daha eski biçimi olan
ay- fiili –ıt ekini dilin sonrakı gelişim sürecinde anlam değiştirmeksizin kabul etmiştir. Çağdaş
Kırgız, Karakalpak, Noqay, Kumuk dillerinde de kaydettiğimiz manaları bildirmektedir. Kazak
dilinde “seslemek, çağırmak” anlamlarında aytmak, “çekiştirmek” anlamında aytaktau, Tatar
dilinde eytü, Başkurt dilinde eyteü, Özbek ve Uygurca'da ayt kullanılmaktadır. Oğuz grubu Türk
dillerinden Azerice'nin ağızlarında ay kökü esasında ayamağ “hatırlamak”, aydırmax “demek,
söylemek, anlatmak”, ayındırmax “deyerek utandırmak”, aynax “çalıp oynayan, şakayla
konuşan” gibi türeme kelimeler oluşmuştur. Türkmence'de ayt şeklinde “demek” anlamında,
günümüz Türkiye Türkçesi'nde aytışmak, aytaşmak biçiminde “tartışmak, müzakere etmek”,
aytaşma gibi “tartışma, müzakere”, ayta şeklinde “muracaat etmek”, aytanç gibi “demeçte
bulunmak”, aytar biçiminde “gazeteci, röportör”,

aytmak gibiyse “demek” anlamında
4

�sözlüklerde yer almıştır. Genel olarak, bu kelimenin kelime türetme ve anlam bildirme imkanları
geniştir. Şöyle ki, ayt sözcüğü Tuvaca “göstermek, dizilmek, açıklamak, yorumlamak” gibi
biribirindən farklı anlamlar bildirmekle beraber, aytığ biçiminde “emir” anlamında, aytılğa
şeklindeyse “tekit” manasında isim gibi kullanılarak ay- kökünü terkibinde korumuştur (Russkotuvinskiy slovar,1953,106). Altay dilinde de bu fiilin bir sıra türeme fiillerin, ayrıca, “rica,
hüküm, ferman” bildiren aytı, “rica etmek, yoluna koymak, emretmek, mecbur edilmek” manası
ifade eden aytıla, “söylenmek” anlamı bildiren aydış kelimelerinin oluşumunda rolü olmuştur
(Russko-altayskiy slovar,1964,108).
Xatun – kadın
Bu kelime çoğunlukla türk dillerinin sözlüklerinde yer alarak, edebi dilinde
kullanılmaktadır. Eski yazılı anıtlarda katun, xatun, yotuz, emlig, emgeç, kudaz gibi eşanlamlı
biçimlerinin “hanım, kadın” anlamlarında kullanıldığı hallere tesadüf etmekteyiz. Türk
dillerinden Tuva dilinde kaday, kat, Kırgızca'da katın, Altayca'da kadıt, Karaçay-Balkarca'da
katın, Uygurca'da xatun, Türkmence'de xatın, Türkçe'de hatun, Tatarca'da katın ve s. şekillerde
kullanıldığı görülüyor. Araştırma Oğuz grubu dilleri için h ~ x uygünluğunun önemli olduğunu,
Tatarca'da ise çoğunlukla diğer türk dillerinde olduğu gibi k varyantının kullanıldığını
göstermektedir. Bu, öteki Türk dillerinin sesbilim açısından eski unsurları daha fazla
korumalarına örnek de olabilir. Azerice'de edebi dilde bu kelime yalnız “Xanım-xatın”, yani
“çok hanımefendi bir kadın” ifadesinde yansısını bulduğu halde, şahış ismi olarak çok yaygındır.
Ağızlardaysa “kadın” anlamı bildirmektedir.
Bir kısım Türk dillerinde kelimenin eski biçimiyle beraber Arapça asıllı ayal kelimesi de
kullanılır. Bu kelimenin hatunla eşit seviyede kullanıldığını diyebiliriz. Uygur ve Özbekçe'de
aynı anlamda xotin-kizler, katun-kız tamlamaları türemiştir (L.Aşiraliyev,1966,28). Azeri yazılı
abidelerinden

“Esrarname”(C.

Kahramanov,

1964,

64),

“Şeyh

Safi

tezkiresi”nde

(A.Sadıkov,1972,130) de geçiyor.
Eski yazılı anıtlardan “yüksek görevli, yüksek zümreden olan erkeklerin hanımlarına
hatun” denildiği belli oluyor. Bununla ilgili T.A.Bertagayev şöyle yazıyor: “Xatan unvan ismi de
xan kelimesinden xan&gt; xa + tan şeklinde türemiştir. Burada tan ek olarak kelimeye çokluk
anlamı katmaktadır. Başka deyişle, bir şahsa ait olan çok şahıslar” anlamı ifade eder. Mesela,
Dugartan “Dugarın ailesi veya Dugarın etrafında olanlar” anlamının ifade ettiği gibi. Buradan da
xatan, xatun kelimelerinin xan kökünden oluştuğu, önce “hanın (kağanın) ailesi”, “hanımefendi”
~ “kraliçe” anlamları bildirdiği belli oluyor. Moğol mitolojisinde “eş”, “anne” anlamlarında”
eskilerde ötgön, exe, Buryatça'da ejin ve başka kelimeler kullanılmıştır. Çok büyük ihtimalle o
kelimeler daha eski olup, anaerkil dönemin kelimeleri, xatansa ataerkil zamana ait kelimedir
(T.Bertagayev,1976, 49-50). T.Bertaqayev kelimenin Moğol kökenli olması düşüncesini
5

�savunmaktadır. Fakat bize göre kelime türk kökenli olup, Moğolcadan dilimize değil, Türk
dillerinden Moğolca'ya Türk-Moğol ilişkileriyle bağlı geşmiştir., çünkü bu kökün esasında Türk
dillerinde ka – dın, ka - rt – kadın, ke/ge – gelin gibi kelimeler de oluşmuştur. V.Osmanaliyeva
da ge kökünün Tungus-Mancur dillerinde kadın anlamı taşıdığını, kelin, kadın, katun
kelimelerinin aynı bir köke dayandığı düşüncesini savunur (V.Osmanaliyeva,1983,93). Biz de bu
fikirden yanayız. Kelimenin Azerice'nin Kah ağzında bulunan xatınşı biçimi ilgiyi çekiyor.
Zannimizce, bu biçim bileşik kelimeden türemiştir. Şöyle ki, zamanında xatun kişi şeklinde olan
kelime zaman geçtikçe xatınşı şekline girmiş, başka deyişle basit kelimeye dönüşmüştür. –çi
ekinin dilin belirli aşamalarında “adam, insan, şahıs” anlamı bildirən kişi kelimesinden oluşması
üzerine bilgiler vardır. Diğer taraftan “Dedem Korkut kitabı”nda da kelimenin xatun kişi
biçiminin kullanılması fikrimizin doğruluğuna sübuttur, diyebiliriz.
Azbar – avlu, ev
Çok az Azeri ağzında bulunmaktadır, başka deyişle, Azerbaycan dilinin Rusya sınırları
içinde kalmış Derbent ve Tabasaran ağızlarında yaygındır. Tatarca'da ise edebi dil olgusudur.
“Avlu”, “ev” anlamlarında kullanılmaktadır. K.Musayev kelimenin Türk asıllı olması
düşüncesinden yana olmakla, onun komşu İber-Kafkas dillerine geçmesini de Kumukça'nın
etkisi olarak kabul etmektedir, Çünkü Kumıkça'da azbar/abzar “avlu” anlamı ifade eder
(K.Musayev,1975,34). Azbar kelimesinin Türk asıllı, hem de bileşik bir kelime olduğu
düşüncesindeyiz. Bize göre bu kelime “küçük” anlamındaki az ve “mülk” anlamındaki eski
bark/bar kelimesinden türemiştir, fakat kelimenin bileşik biçimde olması tüm hallerde onun dilin
daha sonraki gelişim safhalarına ait olmasına, en azından da bir kısım Türk boylarının, ayrıca
Kumıklar'ın oturak hayat biçimine gesmesinden sonraki dönemlere ait olmasına delalet eder. Son
dönemlerde Başkurtça'da kelimenin anlamının daralarak “hayvanlar için yer” anlamında
kullanıldığı gözlemleniyor (K.Musayev,1975,58). Kelimenin Kumukça'da hem azbar hem de
albar biçimlerinin kullanılmasını Türk dillerinde z ~ r ~ l sesuygunluğuna dayanarak ağız unsuru
olarak kabul edebiliriz.
Arı – temiz
Eski kelimelerden biri olarak bilinen arı kelimesi aynı grup içinde yer almayan Azeri
Türkçesi ve Tatarca'da bulunmaktadır. Eski kelimeler sözlüğünde ariγ şeklinde geçmektedir
(Drevnetyurkskiy slovar,1969,51).

M. Räsänen Moğolca'yla bağlı olması düşüncesini

savunmanın yanısıra umumaltay asıllı olasını da kaydeder (Ş. Gabeskeriya,1983,185).
Kây ârî gân gerek şah hâzretinde (Ş.Gabeskeriya,1983,42).
Azerice'de sadece “Aydan arı, sudan duru” ifadesinde kaldığı halde, ağızların büyük
kısmında bu anlamıyla yaşamaktadır. Azeri edebi dilinde ar kökü esasında “temizlemek”
6

�anlamında arıtmak, “temizlenmek” anlamında arınmak, “zayıf” anlamında arıq, “zayıflamak”
anlamında arıqlamaq gibi türeme kelimeler oluşmuştur.
Baytal/beytal – dişi at
Tatar ve Azeri dillerinde korunabilmiş eski kelimelerden

baytal/beytalın da

yorumlanması ilgi doğuruyor. Bu bay ve tal sözcüklerinin biraraya getirilmesiyle yapılmış
bileşik kelimedir. Eski Türk kelimeleri sözlüğünde bay sözcüğünün “zengin”, “arsız, dikkatsiz”
gibi farklı anlamlarının kaydedildiği görülmektedir. Büyük çoğunlukla Türk dillerinde “zengin”
anlamında mevcuttur, fakat bir sıra durumlarda “sahip, eş, kahraman, başçı” gibi anlamlar da
ifade etttiği haller kaydedilmiştir. Eski Türk yazılı kaynaklarında bay kelimesinin “zengin, soylu,
bilinir, soylu soplu, temiz” gibi anlamlarını görebiliriz. N.Kudaçina baytal sözcüğünün genelde,
Altaylar'da “neslin himayecileri için kesilecek kurbanlık at, kutsal ve yasak olunmuş hayvan”
anlamı bildirdiğini ve böyle hayvanların ev işlerinde kullanılmasıının ve onlara evli kadınların
binmesinin tamamen yasak olduğunu yazıyor (N.Kudaçina,1980,84). Kelimenin ilkel anlamının
“zengin” olduğunu, diğer anlamların sonradan ortaya çıkışını kesinlikle söyleyebiliriz.
Bize göre, bu sözcüğün açıklanması için “temiz soylu” anlamı daha uyğundur. Kelimeyi
açıklamazdan önce –tal kısmının ek veya kelime olduğunu belirlemek gerekir. Mesela,
Başkurtça'da tal ek olarak bir kısım isim ve sıfatların oluşumunda rol oynuyor
(E.İşberdin,1981,13). Baytal kelimesinde de tal'ın ek olduğunu kabul etmemiz zannimizce, doğru
olamaz. Çünkü tal burada kelimeye hiç bir sıfatlık anlamı katmıyor. V. Aslanovun tal üzerine
ilginç bir görüşü vardır.Yazar t ~ l, y ~ ş ~ d ses uygunluğuna dayanarak dilin belirli safhalarında
yaş kelimesinin tal/tel sesbilimsel biçiminin olduğunu yazıyor. Yazara göre, erken Orta Çağ'da ü
yapım eki kelimeye eklenmekle ona talü/telü biçiminde “genç”, “yiğit”, “delikanlı” gibi anlamlar
kazandırmış, daha sonralarsa “akılsız” anlamında kullanılmıştır (V.Aslanov,1984,43). Tal
sözcüğünün anlam değiştirmesi olayı her halde XVI.-XVII. yüzyıl sonralarına tesadüf eder.
Çünkü o zamana kadar talü/deli iyi anlam ifade ettiği içindir ki, “Köroğlu” destanında da
yiğitlere deli denilmekteydi. Eğer V.Aslanovun görüşüne dayanarsak, o zaman baytal
kelimesinin de anlamını kökenbilim açısından açıklamış oluruz. Bu halde baytal kelimesi için:
baytal bileşik bir kelime olup “temiz”, “necabetli” anlamı bildiren bay ve “genç” “yiğit”
anlamları ifade eden tal kelimelerinin biraraya getirilmesiyle yapılmıştır diyebiliriz. Bilhassa atla
ilgili olduğundan “genç, delikanlı, temiz soydan at” gibi de açıklamak olur. Bu halde kelimeyi
oluşturan tarafların her ikisinin Türk asıllı kelime olmasını söylemenin de yararı vardır.

Sonuç
Şunu da kaydedelim ki, ağızlarda taşlaşarak kalan kelimelerin açıklanması günümüzün
sorunlarından birine dönüşen bir meseleyi - halkımızın bu toprakların asıl sakinleri olgusunu da
7

�ortaya koymaktadır. Ağızlar eski boyların her türlü özelliklerini iyi şekilde koruyabilen yegane
kaynaktır. Bu yüzden de yazılı kaynaklarda rastlanan özellikler ümumhalk dilinde bulunmasa
bile, ağızlarda yaşayabilir ki, bu da araştırmalar için en değerli özelliktir.

Kaynakça
1. Oğuznamə, Bakı, Yazıçı, 1987.
2. Başkirsko-russkiy slovar, М., 1950; Russko-kazaxskiy slovar. М., 1954.
3. E. Alibeyzade Edebi şahsiyyet ve dil. Bakü, Yazıçı, 1982.
4. G. Voroşil, V. Aslanov İssledovaniye po istorii azerbaydjanskogo yazıka dopismennogo
perioda. Baku, Еlm, 9186.
5. Е.Sevortyan Tyurkizmı u rannıx armyanskix pisateley.- Struktura i istoriya tyurkskix
yazıkov. М., Nauka, 1971.
6. G.Bagırov Leksiko-semantiçeskoye pazbitiye glagola v azerbayedjanskom yazıke.
Avtoreferat kand.diss., Baku, 1966.
7. B.Oruzbayeva Slovar Maxmuda Kaşgari kak istoçnik dlya izuçeniya leksiki 8.
Kirgizskogo yazıka v istoriçeskom plane – ST, 1972, №1.
9. Russko-tuvinskiy slovar. М., 1953.
10. Russko-altayskiy slovar. М., 1964.
11. L.Aşiraliyev Drevniye tyurkskiye elementı v sovremennıx yazıkax. – İstoçniki
formirovaniya tyurkskix yazıkov Sredney Azii I Yujnoy Sibiri. Frunze, 1966.
12. C.Kahramanov “Esrarname”, Bakü, 1964.
13. A.Sadıkov “Şeyh Safi” tezkiresinin dili , Bakü, 1972.
14. Bertagayev T.A.Ob etimologii xan – xatan, xatun i ob otnoşeniyax k xat. –
Tyurkologiçeskoye issledovaniya. M., 1976.
15. V.Osmanaliyeva Kırgız tilindegi tuugançılıkka baylanışguu kee bir sözderün
etimologiyası jönünde. – tyurkologiçeskoye issledovaniya, Frunze, 1983.
16. Musayev Leksika tyurkskix yazıkov b sravnitelnom osveşenii. M., 1975.
17. Drevnetyurkskiy slovar, M, 1969.
18. Ş.Gabeskeriya Leksika proizvedeniy Yunusa Emre. Tbilisi,1983 T.I.
19. N.Kudaçina K etimologii slova “bay” v altayskom yazıke – ST, 1980, №5.
20. E.İşberdin Hekotorıye voprosı razvitiya morfologiçeskoy strukturı slovo v başkirskom
yazıke . – Voprosı leksikologii i leksikografii başkirskogo yazıka.
21. V.Aslanov Dahili berpa üsulü ve Azericenin yazıyakadarki fonomorfoloji ve leksiksemantik manzarasının öğrenilmesi. – Azerbaycan filolojisi meseleleri.

8

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11384">
                <text>1995</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11385">
                <text>AZERİ AĞIZLARI VE ÇAĞDAŞ TATAR DİLİNDE KULLANILAN BİR KISIM ESKİ TÜRK KÖKENLİ KELİMELERİN DİLBİLİM VE KÖKENBİLİM AÇISINDAN AÇIKLIANMASI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11386">
                <text>KULİYEVA, Kübra</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11387">
                <text>Anahtar Kelimeler: Ağızlar, dil tarihi, dilbilmsel analiz, kökenbilimsel araştırma. ÖZET  Dilin tarihinin eskiliyi halkın, onun bulunduğu coğrafi mekanın eskiliği demektir. Fakat o eskiliği koruyan ve tespit eden maddesel esasın da önemli etmen olduğunu unutmamak gerek. Dillerin öğrenilmesinde böyle bir esas olarak ağızlar ele alınmaktadır. Ağızlar canlı tarihtir, çünkü dil tarihinin öğrenilmesinde yazılı kaynakların yanısıra ağızlarda bulunan dil olgularının değeri büyüktür. Ağızlar eski dil ve kelime birimlerinin ilk yazılı anıtlarla karşılaştırılması, kelimelerin oluşum ve gelişim tarihinin izlenilmesi, araştırılması, onların yeniden yapılandırılması suretiyle eski biçimlerinin bulunmasına olanak sağlıyor. Türk dillerinin teşekkül ve biçimlenme dönemlerinden yüzyıllar geçmesine rağmen ağızlar yüzlerce eski sesbilgisel, dilbilgisel ve biçimbilgisel unsurların korunmasına imkan sağlamış, söz varlığının zenginleşmesinde rol oynamıştır. Azeri dili ve tarihinin biçimlenmesinde rolü olan kıpçak, oğuz- selcuk boylarının dil özelliklerini, dilbilgisel ve biçimbilimsel unsurlarını ağızlar hala da yansıtmaktadır. Günümüz ağızlarda değişik Türk dillerinde, ayrıca Tatarcada kullanılan pek fazla kelimeye rastlamaktayız. Bu kelimeler Azericede ağız seviyesinde korunmasına rağmen Tatarcada edebi dilde kullanılıyor. Bunlara abzar, küp, adaş, baytal, aru, bike, xatın, əytü, təmiq ve diger kelimeleri örnek verebiliriz. Bu kelimelerin kökenbilim açısından araştırılması Azeri ve Tatar dilleriyle beraber tüm Türk dillerinin dil tarihinin öğrenilmesi için önem taşır. Şunu da kaydedelim ki, ağızlarda taşlaşarak kalan kelimelerin açıklanması günümüzün sorunlarından birine dönüşen bir meseleyi - halkımızın bu toprakların asıl sakinleri olgusunu da ortaya koymaktadır. Ağızlar eski boyların her türlü özelliklerini iyi şekilde koruyabilen yegane kaynaktır. Bu yüzden de yazılı kaynaklarda rastlanan özellikler ümumhalk dilinde bulunmasa bile, ağızlarda yaşayabilir ki, bu da araştırmalar için en değerli özelliktir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11388">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11389">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11390">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11391">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1430" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1812">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9a980b219f1c70437bfe3b2ff95bfb47.docx</src>
        <authentication>2cd92b6f86481be0a9d3a79125dd77aa</authentication>
      </file>
      <file fileId="1813">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e5de6590eea35a0b215fdadf6ba0b985.pdf</src>
        <authentication>96ff03bd15fa432a5019acadbd078db3</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11402">
                    <text>TÜRKİYE TÜRKÇESİ AĞIZ ÇALIŞMALARINDA KULLANILAN YÖNTEMLER
Bahri KUŞ
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Ağrı /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Türkiye Türkçesi Ağızları, diyalektoloji, yöntem.
ÖZET
Türkiye Türkçesi Ağızları ile ilgili ilk çalışmalar 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren
görülmeye başlamaktadır. İlk yıllardaki folklorik malzeme derlemeye dayalı olarak
gerçekleştirilen çalışmalar yıllar geçtikçe yerini mukayeseli ve tasvirî ağız çalışmalarına
bırakmıştır. Ağızlar, bünyelerinde barındırdıkları arkaik ve özel yapılar sayesinde Türk dilinin
belli bir sebebe bağlanamayan hususlarının aydınlatılması için son derece önemlidir. Bu bakış
açısı ile Türkiye Türkçesi Ağızları üzerine hazırlanan pek çok çalışma ileride hazırlanacak
mükemmel bir tarihî gramere yardımcı olacaktır. Hazırlanan ağız çalışmalarının tamamında
gerek ele alınan bölgenin sınırları gerekse yöredeki etnik durumlar gibi etkenler nedeniyle takip
edilen müşterek bir yöntem bulunmamaktadır. Çalışılacak bölgenin tercih sebebi, derleme,
fişleme ve soruşturma gibi hususların da yer yer farklı yöntemlerle yapıldığı görülmektedir.
Bunların yanı sıra söz konusu çalışmalarda ortak noktaların bulunduğu da görülmektedir. Bu
çalışmada Türkiye Türkçesi Ağızları üzerine yapılan incelemelerde kullanılan farklı ve ortak
yöntemler örneklerle ele alınmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11394">
                <text>1849</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11395">
                <text>TÜRKİYE TÜRKÇESİ AĞIZ ÇALIŞMALARINDA KULLANILAN YÖNTEMLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11396">
                <text>KUS, Bahri</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11397">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türkiye Türkçesi Ağızları, diyalektoloji, yöntem.  ÖZET  Türkiye Türkçesi Ağızları ile ilgili ilk çalışmalar 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görülmeye başlamaktadır. İlk yıllardaki folklorik malzeme derlemeye dayalı olarak gerçekleştirilen çalışmalar yıllar geçtikçe yerini mukayeseli ve tasvirî ağız çalışmalarına bırakmıştır. Ağızlar, bünyelerinde barındırdıkları arkaik ve özel yapılar sayesinde Türk dilinin belli bir sebebe bağlanamayan hususlarının aydınlatılması için son derece önemlidir. Bu bakış açısı ile Türkiye Türkçesi Ağızları üzerine hazırlanan pek çok çalışma ileride hazırlanacak mükemmel bir tarihî gramere yardımcı olacaktır. Hazırlanan ağız çalışmalarının tamamında gerek ele alınan bölgenin sınırları gerekse yöredeki etnik durumlar gibi etkenler nedeniyle takip edilen müşterek bir yöntem bulunmamaktadır. Çalışılacak bölgenin tercih sebebi, derleme, fişleme ve soruşturma gibi hususların da yer yer farklı yöntemlerle yapıldığı görülmektedir. Bunların yanı sıra söz konusu çalışmalarda ortak noktaların bulunduğu da görülmektedir. Bu çalışmada Türkiye Türkçesi Ağızları üzerine yapılan incelemelerde kullanılan farklı ve ortak yöntemler örneklerle ele alınmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11398">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11399">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11400">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11401">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1431" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1814">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/26fb72a37c55cf17ca4dfee524fa5795.docx</src>
        <authentication>18c7fe542699c5ae262f76052938d366</authentication>
      </file>
      <file fileId="1815">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8db72aa6d2fdb3927f9a32c469b669c2.pdf</src>
        <authentication>e9a071f5e68b08dd3bec7d00d25e33c3</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11411">
                    <text>KLASİK TÜRK ŞİİRİNİN SANAT FELSEFESİ BAĞLAMINDA OKUNMASINA DAİR
Halil İlteriş KUTLU
Gazi Üniversitesi, Klasik Türk Edebiyatı Anabilim Dalı, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Sanat Felsefesi, Estetik, Klasik Türk Şiiri.
ÖZET
Klasik Türk şiirinin estetik temelinin nereye ve nasıl dayandığına dair sorular bugüne
kadar Şark edebiyat geleneğinin kendi dinamikleri içerisinde çoğu kez gündeme getirilmiş, bu
sınırlı çerçevede incelenmiş, tartışılmış fakat tutarlı bir cevaba ulaşılamamıştır. Dolayısıyla
Klasik estetiğin neliği ve nasıllığı ile ilgili hükümler devamlı olarak değişkenlik göstermiş,
geçerliliği olan bir temele oturtulamamıştır. Estetiğin esas itibariyle duygusallığın sağladığı
bilgilerin bilimi olması ve birikimini ekseriyet güzellik kavramı üzerine inşa etmesinden
hareketle Şark edebiyat geleneğinin estetik temellerini felsefi düzlemde aramak, cevap aranan
pek çok soruya çözüm bulmada önemli katkılar sağlayacaktır. Teknik açıdan XIII. ve XIV.
asırlarda sistematize olmaya başlayan Klasik Türk şiiri, estetik boyutunu Arap, İran, Hint ve
özellikle Yunan kültürlerinden oluşan heterojenik bir sentezden kazanmış ve güzellik kavramını,
idealize edilmiş platonist bir aşkın merkezinde inşa etmiştir. Klasik Türk şiirinin teşekkülünde
çok önemli bir yere sahip olan tasavvufî nazariyelerin de ontolojik ve epistemolojik kaynağının,
İslamî düşünceden daha çok Antik Yunan felsefesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda
reel dünyadan soyutlandırılmış bu edebiyat anlayışının sadece varlık ve bilgi düzeylerini değil
temel aldığı estetiğin neliğini ve nasıllığını da felsefede aramak söz konusu problematiğin
çözümüne kapı aralayacaktır. Klasik şiir estetiğinin Aristo kaynaklı taklit (mimesis), Platon
merkezli idea esasına mı dayandığı yoksa hayal gücünden aldığı ilhamla bir yaratma
teşebbüsünden mi ibaret olduğu ve tüm bunlardan hareketle Klasik Türk şiir geleneğindeki
güzelliğin doğaya mı yoksa sanata mı dahil edilmesi gerektiği gibi estetiği ilgilendiren sorular,
Klasik Türk şiirindeki edebi zevkin nereden kaynaklı olduğunu açıklamaya yönelik pek çok
cevabı bünyesinde barındırmaktadır. Bu çalışmada Klasik Türk şiirinin estetik temelleri, sanat
felsefesinden hareketle izah edilmeye çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11403">
                <text>2229</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11404">
                <text>KLASİK TÜRK ŞİİRİNİN SANAT FELSEFESİ BAĞLAMINDA OKUNMASINA DAİR</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11405">
                <text>KUTLU, Halil İlteriş</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11406">
                <text>Anahtar Kelimeler: Sanat Felsefesi, Estetik, Klasik Türk Şiiri. ÖZET  Klasik Türk şiirinin estetik temelinin nereye ve nasıl dayandığına dair sorular bugüne kadar Şark edebiyat geleneğinin kendi dinamikleri içerisinde çoğu kez gündeme getirilmiş, bu sınırlı çerçevede incelenmiş, tartışılmış fakat tutarlı bir cevaba ulaşılamamıştır. Dolayısıyla Klasik estetiğin neliği ve nasıllığı ile ilgili hükümler devamlı olarak değişkenlik göstermiş, geçerliliği olan bir temele oturtulamamıştır. Estetiğin esas itibariyle duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi olması ve birikimini ekseriyet güzellik kavramı üzerine inşa etmesinden hareketle Şark edebiyat geleneğinin estetik temellerini felsefi düzlemde aramak, cevap aranan pek çok soruya çözüm bulmada önemli katkılar sağlayacaktır. Teknik açıdan XIII. ve XIV. asırlarda sistematize olmaya başlayan Klasik Türk şiiri, estetik boyutunu Arap, İran, Hint ve özellikle Yunan kültürlerinden oluşan heterojenik bir sentezden kazanmış ve güzellik kavramını, idealize edilmiş platonist bir aşkın merkezinde inşa etmiştir. Klasik Türk şiirinin teşekkülünde çok önemli bir yere sahip olan tasavvufî nazariyelerin de ontolojik ve epistemolojik kaynağının, İslamî düşünceden daha çok Antik Yunan felsefesi olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda reel dünyadan soyutlandırılmış bu edebiyat anlayışının sadece varlık ve bilgi düzeylerini değil temel aldığı estetiğin neliğini ve nasıllığını da felsefede aramak söz konusu problematiğin çözümüne kapı aralayacaktır. Klasik şiir estetiğinin Aristo kaynaklı taklit (mimesis), Platon merkezli idea esasına mı dayandığı yoksa hayal gücünden aldığı ilhamla bir yaratma teşebbüsünden mi ibaret olduğu ve tüm bunlardan hareketle Klasik Türk şiir geleneğindeki güzelliğin doğaya mı yoksa sanata mı dahil edilmesi gerektiği gibi estetiği ilgilendiren sorular, Klasik Türk şiirindeki edebi zevkin nereden kaynaklı olduğunu açıklamaya yönelik pek çok cevabı bünyesinde barındırmaktadır. Bu çalışmada Klasik Türk şiirinin estetik temelleri, sanat felsefesinden hareketle izah edilmeye çalışılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11407">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11408">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11409">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11410">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1432" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1816">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d758b3f940615c0bf0c11d6f5d96620b.docx</src>
        <authentication>515c829afa08b3396175a29434c5b093</authentication>
      </file>
      <file fileId="1817">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d7d121dab13fbfb26a41726cc2fcdabc.pdf</src>
        <authentication>60692c502b6777362d371850b89320b1</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11420">
                    <text>KIBRIS RUM KESİMİ TARİH DERS KİTAPLARINDA “TÜRK” VE “TÜRKİYE”
İMAJI
Nuri KÖSTÜKLÜ
Konya N.E. Üniversitesi, A.Keleşoğlu Eğitim Fakültesi, Konya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Kıbrıs Meselesi, Rum Ders Kitapları, Türk ve Türkiye İmajı, Enosis.
ÖZET
Bilindiği üzere günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli dış politika meselelerinden
biri de “Kıbrıs Meselesi”dir. 1877- 1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nın siyasî sonuçlarından olarak,
Kıbrıs’ın idaresinin İngilizlere geçmesiyle birlikte, Türkler açısından günümüze kadar sürecek
bir “Kıbrıs Meselesi” de başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşları ve arkasından I. Dünya
Savaşı’nın getirdiği şartlar Kıbrıs Türkleri’nin problemlerini gittikçe artırdı. 1958 Zürih ve 1959
Londra Antlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de barış ve huzur ortamını
getiremediği gibi, Ada Türkleri’ne yönelik baskı ve sindirme harekâtı, dozunu artırarak devam
etti. Ada’nın Yunanistan’a ilhakı anlamına gelen “Enosis”i gerçekleştirme harekâtı, garantör ülke
olarak Türkiye tarafından 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıyla önlendi. Bu tarihten itibaren Kıbrıs
Türkleri barış ve huzur ortamına kavuşmaya başladı. Bu barış ve huzur ortamında Ada’daki
Türkler, siyasî erklerini de ispat ederek KKTC adıyla kendi devletlerini kurarak medenî dünyada
insanca ve hür olarak yaşama ve tanınma mücadelesi içine girdiler. Ancak, “Enosis” idealini
hiçbir zaman zihinlerinden silemeyen Kıbrıs Rumları, Adanın tümünü temsil ettiği iddiasıyla,
kalıcı bir barışın tesisine katkı sağlamaktan uzak durmaktadır. Bugün Kıbrıs Türkleri hür ve eşit
şartlarda Adada var olmanın mücadelesi içindedirler. Her iki toplum arasında eşitlik ve dostluk
duygularının gelişmesi şüphesiz eğitim sisteminde “öteki” kavramına bakışla yakından
alâkalıdır. Bu açıdan ders kitaplarında ve özellikle “tarih ders kitapları”nda her iki toplumun
birbirine bakışı, gelecekte kurulması düşünülen kalıcı barışın tesisi açısından önem
arzetmektedir. Bu düşüncelerden hareketle, bu bildiride, Kıbrıs Rum Kesimi tarih ders
kitaplarında “Türk” ve “Türkiye” imajı, tespit edilmiştir. Sözkonusu tarih ders kitaplarında halen
okutulmakta olan Lise kitapları esas alınırken, yeri geldiğinde ilköğretim kitapları da dikkate
alınmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi eğitimi, Yunanistan eğitim sisteminin bir parçası olduğundan,
Kıbrıs Rum Kesimi ders kitaplarında ortaya konan “Türk” imajı, bir bakıma Yunanistan ders
kitaplarındaki “Türk” kavramı hakkında da önemli ipuçları verecektir. Dolayısıyla Ada
Rumlarındaki “Türk” ve “Türkiye” imajı tespit edilirken, Balkan barışı açısından fevkalâde
önem arz eden “Yunanistan’ın Türk dünyasına bakışı” da kısmen anlaşılmış olacaktır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1818">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d62645867d3fcf3451e603b91ee976da.docx</src>
        <authentication>4b0f2ff6c263666c457e77dd112e0b94</authentication>
      </file>
      <file fileId="1819">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fe9a868c84bd15633a8d49c93942c202.pdf</src>
        <authentication>003e326e6d960817b3490422f73f60ad</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11421">
                    <text>1
KIBRIS RUM KESİMİ TARİH DERS KİTAPLARINDA “TÜRK” VE “TÜRKİYE”
İMAJI
Nuri KÖSTÜKLÜ1

Özet
Bilindiği üzere günümüz Türkiye Cumhuriyeti‟nin en önemli dış politika
meselelerinden biri de “Kıbrıs Meselesi”dir. 1877- 1878 Osmanlı- Rus Savaşı‟nın siyasî
sonuçlarından olarak, Kıbrıs‟ın idaresinin İngilizlere geçmesiyle birlikte, Türkler açısından
günümüze kadar sürecek bir “Kıbrıs Meselesi” de başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşları ve
arkasından I. Dünya Savaşı‟nın getirdiği şartlar Kıbrıs Türkleri‟nin problemlerini gittikçe
artırdı. 1958 Zürih ve 1959 Londra Antlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de
barış ve huzur ortamını getiremediği gibi, Ada Türkleri‟ne yönelik baskı ve sindirme harekâtı,
dozunu artırarak devam etti. Ada‟nın Yunanistan‟a ilhakı anlamına gelen “Enosis”i
gerçekleştirme harekâtı, garantör ülke olarak Türkiye tarafından 1974 Kıbrıs Barış
Harekâtıyla önlendi. Bu tarihten itibaren Kıbrıs Türkleri barış ve huzur ortamına kavuşmaya
başladı. Bu barış ve huzur ortamında Ada‟daki Türkler, siyasî erklerini de ispat ederek KKTC
adıyla kendi devletlerini kurarak medenî dünyada insanca ve hür olarak yaşama ve tanınma
mücadelesi içine girdiler. Ancak, “Enosis” idealini hiçbir zaman zihinlerinden silemeyen
Kıbrıs Rumları, Adanın tümünü temsil ettiği iddiasıyla, kalıcı bir barışın tesisine katkı
sağlamaktan uzak durmaktadır. Bugün Kıbrıs Türkleri hür ve eşit şartlarda Adada var olmanın
mücadelesi içindedirler. Her iki toplum arasında eşitlik ve dostluk duygularının gelişmesi
şüphesiz eğitim sisteminde “öteki” kavramına bakışla yakından alâkalıdır. Bu açıdan ders
kitaplarında ve özellikle “tarih ders kitapları”nda her iki toplumun birbirine bakışı, gelecekte
kurulması düşünülen kalıcı barışın tesisi açısından önem arzetmektedir. Bu düşüncelerden
hareketle, bu bildiride, Kıbrıs Rum Kesimi tarih ders kitaplarında “Türk” ve “Türkiye” imajı,
tespit edilmiştir. Sözkonusu tarih ders kitaplarında halen okutulmakta olan Lise kitapları esas
alınırken, yeri geldiğinde ilköğretim kitapları da dikkate alınmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi
eğitimi, Yunanistan eğitim sisteminin bir parçası olduğundan, Kıbrıs Rum Kesimi ders
kitaplarında ortaya konan “Türk” imajı, bir bakıma Yunanistan ders kitaplarındaki “Türk”
kavramı hakkında da önemli ipuçları verecektir. Dolayısıyla Ada Rumlarındaki “Türk” ve
“Türkiye” imajı tespit edilirken, Balkan barışı açısından fevkalâde önem arz eden
“Yunanistan‟ın Türk dünyasına bakışı” da kısmen anlaşılmış olacaktır.
Anahtar Kelimeler: Kıbrıs Meselesi, Rum Ders Kitapları, Türk ve Türkiye İmajı, Enosis.

THE IMAGE OF “TURK” AND “TURKIYE” IN HISTORY COURSE BOOKS IN
SOUTHERN GREEK CYPRUS
Abstract
As it is known, one of the foreign affair priorities of Turkish Republic is the problem of
cuprus. A “Cyprus problem” that started with British protectorate as a political result of 18771878 Ottoman-Rusia War has continued up to now. The conditions caused by Balkan Wars
and World War I. just afterwards increased the problems of Cupriot Turks day by day. The
Republic of Cyprus, founded in the frame of 1958 Zurih and 1959 London treaties brought no
1

Prof. Dr., Konya N.E.

Üniversitesi, A.Keleşoğlu Eğitim Fakültesi, nkostuklu@gmail.com

�2
peace atmosphere, and the withchunt conducted against the Turks in Cyprus went on
increasing day by day. The activities of implementing “Enosis,” which means to incorporate
the Cyprus into Greece, was warded off by Turkey as a guarantor state through Cyprus Peace
Operation. The Cypriot Turks hence started to gain atmosphere of peace. Proving their
political power by founding their own state, the Turks on the Island started a new struggle of
experiencing a humanly independent life and being recognised; however, with the claim that
they reprsented the whole island, the Cypriot Greeks have never been able to wipe out the
ideal of “Enosis” and hence are still far from contribution to enacting permanent peace. The
Cypriot Turks are campaignig for leading an independent and equal life.
Developing the sence of equality and friendship between the two societies is closeley
related with viewing the concept of “the other” in the system of education. Therefore, the
views of two societies about each other recorded in the the course books, especially the
history books are important with regard to the intended permanent peace. With regard this
thought, the image of “Turk” and “Turkiye” in the history books of Cypriot Greeks will be
determined in this paper. Virtually the course books for high school are intended in this paper,
but the books prepared for the primary schools will also be handled when occasion arises. As
the education in the Greek Cyprus is a part of education in Greece, the image of “Turk”
introduced in Greek Cyprus will give us important clues about the image of “Turk”
introduced in the course books in Greece. Therefore, the view of Greeks about Turkish world,
which has an importance with regard to the peace in Balkan peninsula, will partly be
understood through determining the image of “Turk” and “Turkiye” in the minds of Greeks
on the Island.
Key Words: “Cyprus Problem.” “Greek Coursebooks,” “the Image of Turk and
Turkiye,” “Enosis”

I- GİRİŞ
Bilindiği üzere günümüz Türkiye Cumhuriyeti‟nin en önemli dış politika
meselelerinden biri de “Kıbrıs Meselesi”dir. 1877- 1878 Osmanlı- Rus Savaşı‟nın siyasî
sonuçlarından olarak, Kıbrıs‟ın idaresinin İngilizlere geçmesiyle birlikte, Türkler açısından
günümüze kadar sürecek bir “Kıbrıs Meselesi” de başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşları ve
arkasından I. Dünya Savaşı‟nın getirdiği şartlar Kıbrıs Türkleri‟nin problemlerini gittikçe
artırdı. 1958 Zürih ve 1959 Londra Antlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de
barış ve huzur ortamını getiremediği gibi, Ada Türkleri‟ne

yönelik baskı ve sindirme

harekatı, dozunu artırarak devam etti. Ada‟nın Yunanistan‟a ilhakı anlamına gelen “Enosis”i
gerçekleştirme darbesinin sonuçları, garantör ülke olarak Türkiye tarafından 1974 Kıbrıs
Barış Harekâtıyla önlendi. Bu tarihten itibaren Kıbrıs Türkleri barış ve huzur ortamına
kavuşmaya başladı. Bu barış ve huzur ortamında Ada‟daki Türkler, siyasî erklerini de ispat
ederek KKTC adıyla kendi devletlerini kurarak medenî dünyada insanca ve hür olarak
yaşama ve tanınma mücadelesi içine girdiler. Ancak, “Enosis” idealini hiçbir zaman
zihinlerinden silemeyen Kıbrıs Rumları, Adanın tümünü temsil ettiği iddiasıyla, kalıcı bir

�3
barışın tesisine katkı sağlamaktan uzak durmaktadır. Bugün Kıbrıs Türkleri hür ve eşit
şartlarda Adada var olmanın mücadelesi içindedirler.
Her iki toplum arasında eşitlik ve dostluk duygularının gelişmesi şüphesiz eğitim
sisteminde “öteki” kavramına bakışla yakından alâkalıdır. Bu açıdan ders kitaplarında ve
özellikle “tarih ders kitapları”nda her iki toplumun birbirine bakışı, gelecekte kurulması
düşünülen kalıcı barışın tesisi açısından önem arz etmektedir. Bu düşüncelerden hareketle, bu
araştırmada, Kıbrıs Rum Kesimi tarih ders kitaplarında “Türk” ve “Türkiye” imajı, tespit
edilecektir. Sözkonusu tarih ders kitaplarından halen okutulmakta olan Lise kitapları esas
alınırken, yeri geldiğinde ilköğretim kitapları da dikkate alınacaktır. Kıbrıs Rum Kesimi
eğitimi, Yunanistan eğitim sisteminin bir parçası olduğundan, Kıbrıs Rum Kesimi ders
kitaplarında ortaya konan “Türk” imajı, bir bakıma Yunanistan ders kitaplarındaki “Türk”
kavramı hakkında da bazı önemli ipuçları verecektir. Dolayısıyla Ada Rumlarındaki “Türk”
ve “Türkiye” imajı tespit edilirken, Balkan barışı açısından fevkalâde önem arzeden
“Yunanistan‟ın Türk dünyasına bakışı” da kısmen anlaşılmış olacaktır.
II- RUM TARİH DERS KİTAPLARINDA “TÜRK” VE “TÜRKİYE” İMAJI
Kıbrıs Rum Kesimi tarafından kullanılan tarih ders kitaplarının genel çerçevesi ve
temel ilkeleri, Yunanistan tarihindeki baskın modelden türetilmiştir (Papadakis,2008). Bizim
burada esas itibarıyla ele aldığımız lise tarih ders kitapları ve gerektiğinde müracaat ettiğimiz
ilköğretim ders kitaplarında tarihe yaklaşımda, kronolojik olarak Yunanistan‟la aynı modelin
uygulandığını söyleyebiliriz. Halen, Rum Kesimi ortaöğretiminde yaygınca okutulan tarih
ders kitapları; Neolitik Dönem’den Roma Dönemine Kıbrıs Tarihi, Bizans Dönemi Kıbrıs
Tarihi, Βizans Kaynaklarıyla Kıbrıs’ın Öğretilmesi, Kıbrıs Tarihi Ortaçağ – Modern Dönem
1192 – 1974, isimlerini taşımaktadır2. Türk hakimiyet dönemi ve Türklerle ilgili konu ve
değerlendirmelerin bulunduğu “Kıbrıs Tarihi, Ortaçağ – Modern Dönem 1192 – 1974” adlı
2

Bu kitapların tam künyesi şöyledir;
1-Αγγελικη Πανηελιδοσ (Angelıki Pandelıdou)– Καλλιοπη Πρωηοπαπα (Kalıopı Protopapa), Ιζηορια Της
Κσπροσ Απο Τη Νεολιθικη Μετρι Και Τη Ρωμαικη Δποτη (Neolitik Dönem‟den Roma Dönemine Kıbrıs
Tarihi), yeni baskı, Lefkoşa,2011
2-Χρηζηος Αργσροσ (Chrıstos Argırou), Γιδαζκονηας ηη Βσζανηινη Κσπρο μεζα απο ηις πηγες, (Βizans
Kaynaklarıyla Kıbrıs‟ın Öğretilmesi), Ι.Baskı, Lefkoşa 2011.
3-Αγγελικη Πανηελιδοσ (Angelıki Pandelıdou)– Κωνζηανηια Χαηζηκωζηη (Konstantıa Hadzıkostı) , Ιζηορια ηης
Κσπροσ Βσζανηινη Περιοδος (Bizans Dönemi Kıbrıs Tarihi), yeni baskı, Lefkoşa, 2011
4- Αγγελικη Πανηελιδοσ (Angelıki Pandelıdou)– Κωνζηανηια Χαηζηκωζηη (Konstantıa Hadzıkostı), Ιζηορια
ηης Κσπροσ Μεζαιωνικη – Νεοηερη (1192 - 1974) (Kıbrıs Tarihi, Ortaçağ – Modern dönem 1192 - 1974), yeni
baskı, Lefkoşa, 2011;
İsteğimiz üzerine bu kitapları temin edip tarafıma gönderen Sayın Harid Fedai Bey‟e çok teşekkür ediyorum.

�4
tarih ders kitabı (Kıbrıs Tarihi,2011)3, -diğer bazı tarih kitaplarına da göz atmakla birliktebizim araştırmamızda mercek altına aldığımız temel kitap durumundadır. Sözkonusu tarih
kitabında, “Venedik Egemenliği- Tarihsel Olaylar ve Dış Politika” başlığını taşıyan s.63‟ten
itibaren yaklaşık 260 sayfada Türk hakimiyetini ve Türkleri

ilgilendiren konular

bulunmaktadır.
Türk hakimiyetinden itibaren Kıbrıs Rum tarihi ele alınırken, önce kronolojik olarak
olaylar genel hatlarıyla verilmiş ve daha sonra değişik sayfalarda Türk hakimiyeti farklı konu
ve alanlarda irdelenmiştir. Sözkonusu kitaptaki kronolojik akışı şu 5 Ana dönem mantığında
toplamak mümkündür; 1-Kıbrıs‟ın Türk hakimiyetine geçişi, 2- 17. ve 18. yy. olaylarıAyaklanmalar, 3- 19.yy. gelişmeleri (Yunan İsyanı- Tanzimat Dönemi ve İngiliz hakimiyetine
geçiş), 4- Kıbrıs Cumhuriyeti dönemi, 5- 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve sonrası. Burada
ancak bir bildirinin sınırları çerçevesinde bahsedilen kronolojik gelişmelerde Türk kavramına
nasıl bakıldığını ele almakla yetineceğiz. Bir bildiri sınırları dışına taşan böyle kapsamlı bir
konu ileride tarafımızdan daha ayrıntılı olarak analiz edilecektir.
Şimdi, kronolojik akış içinde verilen konulara ve değerlendirmelere bakmak istiyoruz.
1-Kıbrıs’ın Türk Hakimiyetine Geçişi,
Fetih öncesinde Osmanlı‟nın durumu

şu cümlelerle ele alınmaktadır; “16.yy. ilk

yarısında Sultan Selim (1520- 1566) döneminde Osmanlı İmparatorluğu zorla elde edilen
kazançlar nedeniyle görkemli hale geldi. İmparatorluğun sınırları Tuna‟ya kadar genişlemiş,
I. Selim döneminde (1512- 1520) Afrika‟nın kapısı açılmış ve buralar fethedilerek halk
yağma edilmiştir” (Kıbrıs Tarihi, 2011:105). Osmanlı Devleti‟nce Kıbrıs‟ın fethi bilinen
ansiklopedik bilgiler çerçevesinde verilirken; “1570 yılında Türk hücumunun başlamasıyla
Adalar ve Yunanistan‟ın gerek nüfusu ve gerekse mesafe sebebiyle kayıtsız kaldığı”ndan
“Venedik‟in de Mısır ve Mora sorunlarıyla uğraştığından… neticede onur kırıcı bir antlaşma
imzalayarak” (Kıbrıs Tarihi, 2011:64). Kıbrıs‟ın Türkler‟in eline geçtiği ifade edilmektedir.
Bütün bu ifade ve yaklaşımlardan Kıbrıs‟ın daha ilk fethi sırasındaki Türkler hakkında
“zorba”, “yağmacı” şeklinde bir niteleme yapıldığı görülüyor.
Bilindiği üzere 9 Eylül 1570‟de Lefkoşa ve 11 aylık bir kuşatmadan sonra da 1
Ağustos 1571 tarihinde Mağusa Osmanlı hakimiyetine geçmiş oldu(OİK, 2000:12 vd). Bu
gelişmeler ders kitaplarına şöyle yansımıştır; “9 Eylül 1570 yılında şehir (Lefkoşa) elden
düşmüş, Türk egemenliğine girmiştir. Türk bayrağı duvarlara çekilmiş ve cami inşa
3

Bu kitabın Yunanca‟dan tercümesinde bize katkı sağlayan, öğrencim Mustafa Kıran‟a teşekkür ediyorum. Dış
kapak için bkz., Resim:1

�5
edilmiştir… şehirde yağma ve katliam başladı” (Kıbrıs Tarihi, 2011:67,69). “Mağusa
savunmasında 1 Ağustos 1571‟de tüm gıda ve cephaneler tükendi. Bitkin savunmacılar beyaz
bayrak yükseltip teslim olmayı teklif ettiler. Teslim şartlarına göre Mağusa teslim oldu.
Türkler teslim şartlarına uygun davranacakları hakkındaki yeminlerine rağmen, korkunç
işkenceler, katliam, yağma ve vahşet uyguladılar...İşgal sırasında Lefkoşa ve Mağusa‟dan
her hafta yağma ve bolluk içinde doldurulan gemilerle Sultan‟a hediyeler gönderildi…
Yunanlı denilen Mary Senato‟ya

göre teslim olan tutuklu esirler o dönem yaygın olan

sistemle bir gemiye doldurulmuş ve barutla patlatılmıştır” (Kıbrıs Tarihi, 2011:72,69). Lise
ders kitabında bu ifadeler yer alırken ilkokul düzeyindeki bir ders kitabında “Türkler’in
Lefkoşa’yı Fethi” başlıklı bölümde şöyle denilmektedir; “Türkler‟in bir gün Kıbrıs‟ı ele
geçirmeye çalışacağı apaçıktı. Sultan‟ın devleti öyle genişliyordu ki, minik Kıbrıs vahşi bir
aslanın pençesinde güçsüz bir fare gibiydi” (Polydorou, 1991: 69).
Bu ifadelerden de açıkça anlaşılacağı üzere, Rumlara göre, Osmanlı ile Türk aynı
kavramdır. Türk bayrağı ve cami, Türk fethinin veya Türklerin ilk akla gelen
simgelerindendir. Tabii

bunların ötesinde Türkler, “yağmacı”, “katliam yapan”,

“işkenceci”, “sözünde durmayan”, “vahşi”

bir millet olarak sunulmaktadır. Türklere

yönelik böyle bir yaklaşımın ve ifadelerin konuyla ilgili hemen bütün tarih ders kitaplarında
sıkça geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Pek çok tarih kitabında, bir “Helen (Ellinas)”ı kazığa
oturtmuş bir “Türk”ü yansıtan resim örneğinde (YAP,2005:105,Resim:2), Türkler, “kana
susamış”, “düşmanca” ve “barbar” bir halk olarak gösterilmektedir. Enteresandır, bazı
Avrupa ülkelerinin

tarih ders kitaplarında da karikatür ve minyatür şeklinde benzer

canlandırmaları görebiliyoruz. Mesela incelediğimiz ilkokul seviyesindeki bir İngiliz tarih
ders kitabında “Osmanlı cezalandırmasını gösteren bir minyatür” olarak “kazığa oturtulmuş
ve kancaya geçirilmiş insan” figürleri yer almaktadır (Köstüklü, 2006:136,139, Resim:3).
Buraya kadar verdiğimiz Rum tarih ders kitaplarındaki örnekler,

Kıbrıs‟ta Türk

idaresinin inşa dönemi olarak da görebileceğimiz 16.yy. son çeyreğinde, Kıbrıs‟ta Türk
idaresi veya Türk kavramının nasıl algılandığı hususunda bize bir fikir vermektedir. Şimdi 17.
ve 18. yüzyıldaki gelişmelerin ders kitaplarına nasıl yansıdığına bakmak istiyoruz.
2- 17. ve 18. yy. da Kıbrısta Türk İdaresine Bakış
Ders kitaplarında 17. ve 18.yüzyılın; isyanlarla, zorunlu İslamlaştırma, kötü yönetim,
tabii afetler ve ağır vergilerle geçtiği hususunun sıkça vurgulandığını görüyoruz. Birkaç örnek
vermek gerekirse; Lise tarih ders kitabında şöyle denilmektedir; “17.yüzyılın ilk on yılında
Başpiskopos Kristodulas zamanında önemli isyanlar oldu. Victor Zempetou liderli bu isyan

�6
ve Savoy Dukes isyanı bastırılmış ve böylece Türkler daha sert adımlar atmışlar, birçok
Kıbrıslı zorunlu İslama geçmek durumunda kalmıştır…bir başka isyancı Vogiatzioglou ve
çok sayıdaki destekçisi tutuklandı ve öldürüldü” (Kıbrıs Tarihi, 2011:108). Buradaki
ifadelerde, kamu nizamını, asayişi bozma anlamına gelen “isyan”a karşı, mevcut otorite
Osmanlı idaresinin aldığı tedbirler “sert adımlar” olarak neredeyse kınanıyor ve Türklerin
Kıbrıslıları zorla İslamlaştırdığı vurgusu yapılıyor. Zorla İslamlaştırma (Exislamismoi)
konusu hemen bütün ders kitaplarında yer alan bir vurgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta
bazı Tarih ders kitaplarında Kıbrıslı Türklerin ve Anadolu‟dan Kıbrıs‟a sürgün edilen
Türklerin bile aslen “Helen” kökenli olduklarının ayrıntılı biçimde ele alındığını görüyoruz
(Papadakis,2008: 10).
18.yy. için yapılan bir başka değerlendirmede; “18.yüzyılda Kıbrıslılarda tam bir
gerileyiş ve yoksulluk ortaya çıktı. Doğal afetler, deprem, kuraklık, çekirgeler ve salgın
hastalıklar ile kötü yönetim, keyfi hareketler, ağır vergilendirme ve ilgi eksikliği nedenleri,
adaları gelişme ve servet kaynakları açısından kötü duruma düşürdü” (Kıbrıs Tarihi,
2011:108) denilmektedir. Bu ifadelerin neredeyse aynısının, esas aldığımız Lise tarih ders
kitabının değişik sayfalarında ve başka tarih kitaplarında da sıkça tekrarlandığını görüyoruz.
Tabii ki burada, Türkler “kötü idareci” olarak değişik kavramlarla nitelendirilirken, aynı
cümlede afetlerle birlikte zikredilmesi, sanki tabii afetlerin de sorumlusu Türk idaresi imiş
gibi gizli bir

ithamı da beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Ayrıca Kıbrıs‟ın “adalar”

kelimesiyle diğer adalarla birlikte anılması, Yunanistan‟a aidiyet bir başka ifade ile “enosis”
düşüncesinin vurgulanması anlamını taşımaktadır. Aslında bu düşünce pek çok tarih ders
kitabında aleni olarak da ifade edilmektedir. Mesela; kapağında bir dizi antik sütunun
resmedildiği ve Kıbrıslı Rumların Kıbrıs tarihi konusunda

ilkokul düzeyindeki başlıca ders

kitabı olarak kullandığı Istoria tis Kyprou (Lefkoşa, 1991) adlı kitabın kapağında ve metnin
değişik yerlerinde “Kıbrıs şimdi ve her zaman sadece Yunandır ve Yunan olmuştur” mesajı
verilmektedir (Papadakis, 2008:6).
Ders kitaplarına yansıyan 18.yy. önemli isyanlarından birisi de Kıbrıs Muhassılı
Silahtar Çil Osman‟a karşı 1764‟te baş gösteren ayaklanmadır. Çil Osman‟ın bazı yanlış
davranışları arkasında Osmanlı idaresine ağır ithamların yer aldığı cümlelerin sonunda,
isyanın bastırılması şöyle değerlendirilmektedir; “Türk askeri nerede bir ayaklanma varsa
bastırmak için sakinlerini öldürdü. Arazi baskı ve cinayetlerle yönetildi. Kıbrıs bu dönem
mağara adamı şeklinde hırsız ve katil olarak karakterize edilebilir” (Kıbrıs Tarihi, 2011:
111). Bu ifadelerde açıkça görüleceği üzere, kamu nizamını sağlamakla mükellef mevcut

�7
otorite yani Osmanlı Devleti‟nin ayaklanmayı bastırması kınanarak,

Türkler, “mağara

adamı” yani “barbar” , “hırsız” ve “katil” olarak nitelendirilmektedir.
17. ve 18. yüzyılda Kıbrıs‟ta bu gelişmeler olurken, 19.yy. Kıbrıs‟ta Osmanlı yönetimi
açısından daha zor ve çalkantıların yaşandığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır.
3- 19. Yüzyılda Kıbrıs’taki Gelişmeler
Bilindiği üzere, 1821 Yunan isyanı, Mısır Meselesi, Tanzimat ve Islahat Fermanları
ve 93 Harbi, 19.yy.‟da Osmanlı Devleti‟nin yaşadığı önemli olaylar arasındadır. Bu
olaylardan, Yunan isyanı, Tanzimat‟ın getirdikleri ve 93 Harbinin siyasi sonuçları, Kıbrıs
tarihi veya Kıbrıs‟ta Türk idaresi açısından önemli sonuçları da beraberinde getirmiştir. Bu
durum, Rum tarih ders kitaplarına da önemli ölçüde yansımıştır. Özellikle Yunan isyanı
sırasında Kıbrıs‟taki Rumlar‟ın bunu fırsat bilerek mevcut otoriteye karşı ayaklanmaları ders
kitaplarına şöyle yansımıştır; “ isyanın temel nedeni ağalardır. Türkler Lefkoşa‟da çoğunluk
oldular…tüm adada nüfusları arttı… ağır vergiler Lefkoşa‟daki protestoları artırdı…o zaman
kalabalık Türkler şehri (Lefkoşa) talan edip yaktılar…şehirdeki isyancılar alınırken istismar
ve yağmalamalara karşı başpiskopos rüşvet vaat ederek kurtarmış… o zamanki idareci ve
başpiskopos Kıbrıs milli şehidi kabul edilmiştir…önemli
Kıbrıs‟taki ayaklanmaları bastırmada çok

ölümlerin

bir sonuç olarak Türklerin

olması

nedeniyle

görüşmeler

yapılmıştır… Yunanistan‟da devrimin patlak vermesi başarılı başpiskopos Cyprian,
Chrysanthos dönemiyle çatıştı ve sürgün edildiler. Kıbrıs‟ta devrime hazırlanmak ve bilgi
edinmek için uzmanlar getirilerek şirketler kuruldu ama Kıbrıs devriminde aktif olamadılar…
bu sıralarda Kıbrıs valisi olan Küçük Mehmet, devrime (isyana) ait deliller buldu. Sultan,
isyanı bastırmak için Küçük Mehmet‟e maddi teşvik ve yardım gönderdi. Küçük Mehmet
başpiskopos ve piskoposlar üzerine özel katliamlarla devrimi etkisizleştirdi…9 Temmuz
1821‟de büyük katliam başladı. Önce Başpiskopos ve piskopos Paphos‟da Chrysanthos,
Kition‟da Meletios ve Girne‟de Lawrance idan edilir. 9 Temmuz‟da başlayan olaylardaki
kahraman Kıbrıs Başpiskoposuna şair Vasilis Michaelides (Dokuz Temmuz 1821) adlı şiirini
ithaf etti… 9 Temmuz‟daki idam kemikleri 1930‟da Yunanlar (Rumlar) tarafından
Lefkoşa‟daki Faneromenis Kilisesine yerleştirildi….1821 yılında kan vergisi ödenmiş,
Kıbrıs‟ı yükseltme yarışı başlamış, hatta isyancılara maddi ve manevi destek için teklifler
gelmiştir ” (Kıbrıs Tarihi, 2011:112-113,115-121).
Bu ve benzeri ifadeleri değerlendirdiğimizde; daha önceki isyanlarda da gördüğümüz
üzere, aynı yaklaşım tarzı sergilenerek, mevcut otorite Osmanlı Devleti‟nin isyanı bastırması
kınanıyor, isyanda başı çektikleri ve rol aldıkları için idam edilen bazı din adamları ve

�8
özellikle başpiskopos “Kıbrıs milli şehidi” ilan ediliyor. Bir yasal hak ve görev olarak isyanı
bastıran Türkler, talan eden, yakan, yıkan, rüşvet alan olarak vasıflandırılıyor veya
suçlanıyor. Halbu ki, 1821 Yunan isyanı sırasında Sultan II. Mahmud defalarca gönderdiği
fermanlarda; Osmanlı Devleti‟nin durumundan ve şimdiye kadar gayr-i Müslimlere karşı âdil
ve hoşgörülü davranışından bahisle, diğer Rumlar‟ın isyancılara katılmamasını, isyancılarla
işbirliği yapanların cezalandırılacağını, isyana teşebbüs etmeyen kendi halinde işiyle-gücüyle
meşgul olan Rumların ise her türlü saldırıdan korunacağını bildiriyordu (Köstüklü,1993:2738). İsyan‟ın bastırılması “büyük katliam” olarak vurgulanarak Türklere “kâtil”
nitelemesinin yapılması dikkat çekiyor. Tabi burada önemli bir husus da cezalandırılan
suçluların kemiklerinin 1930‟da Rumlar tarafından güney Lefkoşa‟daki Faneromenis
Kilisesi‟ne yerleştirilmesi ve her yıl 25 Mart‟ta İsyanın yıldönümü kutlamalarının yapılması
Türklere yönelik kin duygularının yeni nesillere taşınması bakımından ayrı bir anlam
taşımaktadır. Her yıl yapılan bu kutlamalardan bir örnek vermek gerekirse; Rum Meclis
Başkanı Yannakis Omiru 25 Mart 2012‟de yıldönümü sebebiyle yaptığı konuşmada, “25
Mart‟ın Kıbrıs Hellenizmi için de ebedi bir ilham kaynağı olduğunu… Kıbrıs Hellenizmi için
mücadeleye devam edeceklerini” (Kıbrıs Postası,2012) ısrarla vurgulamıştır. Başta Rum
Yönetimi Başkanı, Meclis Başkanı ve diğer üst düzey yetkililerin katıldığı törenlerde ortaya
konan tutum ve iradenin mevcut ders kitaplarında da yer alması Adadaki her iki toplumun eşit
ve barış içinde birlikte yaşama arzusunu ve zeminini baltalamaktadır.
Ders kitaplarına yansıyan 19. yy. önemli olayları arasında Tanzimat ve Islahat
Fermanlarıyla gelen reformlar ve Rumların bu reformlar çerçevesinde Türklere bakışı
konuları gelmektedir. Bu reformlar Lise tarih kitabında; “Sultan Avrupalılar arasında,
Hristiyanların idaresinin demokratik ilkelere dayandığı izlenimini vermek için yanıltıcı
reformlar yapmak zorunda kaldı” (Kıbrıs Tarihi,2011:129) ifadeleriyle değerlendirilirken,
Türkler‟in samimi olmadığı ve yanıltan ve aldatan bir karaktere sahip olduğu vurgusu
yapılmaktadır. Tabii bu ifadeler Tanzimat‟ın getirdiği bazı alanlardaki hürriyet ortamını ve
hakları suistimal ederek Osmanlı yönetimine karşı oluşacak Rum isyanlarının sözde haklı
zeminini oluşturmaya yönelik görünmektedir. Nitekim ileriki sayfalarda; “önceki reformlar
uygulanmadığı gibi, birçok güç sahibi uygulamayı önledi ve hatta Türkleri kışkırttı” (Kıbrıs
Tarihi,2011:130) ifadeleriyle problem yaratanların Türkler olduğu vurgulanmaktadır.
Tanzimat döneminden başlayıp 93 Harbine giden süreçte, Kıbrıs‟ta mevcut yasal
otorite Osmanlı Devleti aleyhine

Rum faaliyetleri devam etti. Bu dönemdeki olaylar ders

kitabına şöyle yansıtılmıştır; “son elli yılda en fazla dramatik olaylar Türk egemenliğinde
oldu. Üç kez olan ayaklanma ve toplumsal protestolar münasebetiyle Osmanlı yetkilileri

�9
baskıcı ve ağır vergilendirme yoluna gitti. İlk ayaklanma lideri Nicholas Theseus‟ın ve
Larnaka‟nın direnci kırıldı. Buna paralel olarak bölgede Hristiyan ve Müslüman çiftçiler arttı.
Türk imam gönderildi. Bu da isyana sebep olmuş adaya sevk edilen Türk askerleri bu isyanı
bastırmıştır” (Kıbrıs Tarihi,2011:122). Bu ifadelerde de görüleceği üzere, Türkler baskıcı ve
ağır vergiler alan bir toplum olarak sunuluyor.
Bilindiği üzere, 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşı, nam-ı diğer 93 Harbi sonrasında
oluşan siyasi durumla Osmanlı Devleti 12 Temmuz 1878 İstanbul Antlaşması ile İngilizlerin
Kıbrıs‟a çıkmasına müsaade etti ve bu tarihten itibaren tapusu Osmanlı‟da kalmak kaydıyla
Kıbrıs‟ın yönetimi İngilizler‟e geçmiş oldu. Kıbrıs‟ta Osmanlı idaresinin son bulması, Rum
ders kitaplarında “Kıbrıs Helenizmi Türk işgalinden kurtuldu” (Kıbrıs Tarihi,2011:146)
şeklinde değerlendirilmiştir. Rumlar‟ın böyle bir değerlendirmeyi, İngiliz yönetimine geçişten
sonra kısa sürede Enosisi gerçekleştirebilecekleri ümidiyle yaptıklarını anlıyoruz. Nitekim
1865‟te Kıbrıs Başpiskoposu seçilen Sophronius‟un, İngilizlerin ilk Kıbrıs Genel Valisi Sir
Garnet Wolseley‟i ziyareti sırasında söylediği sözler ders kitaplarına alınmıştır; Başpiskopos
şöyle demektedir; “ „Biz hükümet değişikliğini kabul ediyoruz, biz İngiltere‟nin Kıbrıs‟a
yardımcı olacağına inanıyoruz, çünkü İyon adaları olarak fiziken anne (anavatan)
Yunanistan‟a bağlıyız‟. Başpiskopos Sophronius Lefkoşa‟da bir resepsiyonda yaptığı
konuşmada da halkın çoğunluğunun Kıbrıs‟ta özgürlük ve adalet beklentisi içinde olduğunu
dile getirdi” (Kıbrıs Tarihi,2011:147). Bütün bu ifadeler, Türkler‟e Enosis’i engelleyen
işgalciler olarak bakıldığını göstermektedir.
1878‟de Türk idaresi sona erip, İngiliz yönetiminin kurulmasıyla birlikte Kıbrıs‟ta
Türkler için zor günler başladı. Bu zorluklar içinde, 1960‟ta bir ümit olabilir düşüncesiyle
Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ancak 1960 sonrası gelişmeler de Türkler açısından çeşitli
sıkıntı ve problemleri beraberinde getirdi. Ne gariptir ki, Kıbrıs Rum ders kitaplarında bu
dönem farklı bir şekilde yansıtılmıştır.
4- Kıbrıs Cumhuriyeti Dönemi’nde Türkler’e Bakış
Ders kitaplarını konu edinen ve bir Rum tarafından yapılan bir araştırmada, Rumlar‟ın
1960‟lı yılları ders kitaplarına nasıl yansıttıkları ve bu dönemde Türklere ve Türkiye‟ye nasıl
baktıkları hususu şöyle dile getirilmektedir;
1960‟lı yıllarda, etnik gruplar arası şiddetin yaşandığı dönem kısaca ve sadece Kıbrıslı
Rumlar‟ın bakış açısından aktarılmaktadır. Kıbrıslı Türkler olayları kışkırtan “isyancı
Türkler” olarak anılmakta ve çatışmalardan sorumlu tutulmaktadır. Bu dönem “Türklerin”
(Türkiye‟nin ve Kıbrıslı Türklerin) “Helenlere” saldırılarda bulunduğu bir dönem olarak

�10
sunulmakta, Kıbrıslı Türklerin yaşadığı ızdıraplar o dönemde Kıbrıslı Rumların acılarından
çok daha fazla olmasına rağmen “Helen” ızdırabının daha şiddetli olduğu, Türk savaş
uçaklarının “uygar nüfus (yani Kıbrıslı Rumlar) arasında felaket ve ölüm” yaydığı bir dönem
olarak gösterilmektedir. ..İlkokul ders kitaplarında 1960- 1974 yılları şöyle aktarılmaktadır:
“Cumhuriyetin kurulduğu 1960 yılından 1974‟e kadar Kıbrıs bütün sektörlerde görülmemiş
düzeyde kalkındı. Nüfusun tamamı çalışıyordu ve halkın yaşamı gitgide daha da iyileşti”. Bu
ifade 1960‟lı yılların büyük bölümünde yoksulluk ve korku içinde, tecrit edilmiş bir hayat
süren, beşte biri yerinden edilmiş Kıbrıslı Türklerin hayat şartlarını görmezden gelmektedir.
Aynı dönemdeki Kıbrıslı Türk yönetiminin bölünmeci bir politika izlediği ifade edilirken,
Kıbrıslı Rumların Yunanistanla birleşme konusundaki ısrarcılığı ve bunun sonucunda 1967
yılında parlamentoda oybirliğiyle birleşme kararı alındığı konusuna tek bir kitapta ve çok
kısaca değinilmektedir (Papadakis, 2008:9-10).
Bu satırların yazarı Papadakis‟in haklı değerlendirmeleri karşısında bize herhangi bir
söz düşmemektedir. Şimdi, 1974 Kıbrıs Harekâtı ve sonraki gelişmelerin ders kitaplarında
nasıl değerlendirildiğine bakmak istiyoruz;
5- 1974 Kıbrıs Harekatı ve Sonrası
Araştırmamızın ağırlığını oluşturan Lise tarih ders kitabının 294. sayfasında Darbe ve
İşgal başlığı altında,

Türkiye‟nin 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve sonrasında Kıbrıs‟taki

gelişmeler özetle şöyle ele alınmaktadır;
“Başbakan Bülent Ecevit‟in Kıbrıs‟ta, İngiliz- Türk beraberliğinde olası bir müdahale
için üçüncü garantör güç olarak İngiltere‟yi ikna çalışmaları yaptıktan sonra, işgalcilerin
başbakanı, Atilla ordularını Kıbrıslı Türklerin garanti ve korunması için Kıbrıs‟a sevketti ve
20 Temmuz 1974 Cumartesi şafakla Türk işgali Girne kıyılarında başladı…Türk kuvvetleri
iki aşamada Kıbrıs‟a taşındı. İlk aşama 22 Temmuza kadar sürdü. Türkler işgalin bu ilk
aşamasında tamamen savunmasız ve darbe nedeniyle dağınık Kıbrıs‟ta Girne‟yi
fethetti…Girne- Lefkoşa yolu kontrol altına alınacaktı. Atina, Kıbrıs’a karşı işlenen suç ve
aynı zamanda cunta ihaneti ağırlığı altında çöktü… Sampson darbe hükümeti ve
Yunanistan‟daki cuntanın çöküşü ile birlikte Kıbrıs yüzünden Türk- Yunan savaşı olasılığı
karşısında BM‟nin aktif olmasında Amerikan faktörü etkili oldu… Türkler sürekli ateşkes
ihlali yaptı. Cenevre Konferansı bittikten sonra 14 Ağustos 1974‟te Kıbrıs‟a karşı yeni bir
saldırı başlattı ve Kıbrıs topraklarının % 36.4‟ünün silah zoruyla ele geçirilmesi, yayılmacı
amaçlarını tamamlayan Türkiye‟nin gerçek niyetini ortaya çıkardı. …İşgalin bir sonucu olarak
binlerce Kıbrıslı Rum, kendi ülkelerinde mülteci oldular. Ada topraklarının s%36.4‟ünün

�11
işgali, Kıbrıs ekonomisi için en ciddi darbe oldu…Yine belirtmek gerekir ki, askerî,
ekonomik, idarî ve siyasi işgal için Türkiye‟nin güçlü varlığı (modern ekipmanlar ile yaklaşık
40 bin asker) 1974‟ten buyana Kıbrıs‟ta mevcut olageldi. Adanın demografik karakterini
değiştirmeyi hedefleyen askerlerin İşgal altındaki Kıbrıs‟tan derhal çekilmesi istendi.
…Sahte Kıbrıs Türk Devleti, tek taraflı irade beyanı, bölücülük ve yasadışı olarak BM
tarafından kınandı (15 Kasım 1983)…” (Kıbrıs Tarihi,2011:294-303).
Özetle verdiğimiz bu ifadelerde; Enosis‟i gerçekleştirmek için yapılan darbenin
sonuçlarını önlemek, Kıbrıs Türklerinin can güvenliği ve geleceğini korumak için tamamen
uluslar arası antlaşmalardan doğan yasal bir hakkı kullanan ve bununla da yükümlü olan
Türkiye, ağır ifadelerle kınanmakta ve suçlanmaktadır. Yukarıdaki metinde yer alan suçlayıcı
ifadeler ders kitabının ilgili sayfalarında sıkça tekrarlanmaktadır. Görüleceği üzere, mazlum
Ada Türkleri ve garantör devlet Türkiye; işgalci, yayılmacı, zorba, Kıbrısa karşı suç işleyen
bir millet ve devlet olarak görülüyor. Türk ordusu, Atilla orduları, işgalci, ateşkes ihlali
yapan, hukuku hiçe sayan bir kuvvet olarak nitelenmektedir. Öteyandan, Kıbrıs Türkleri ve
KKTC; sahte, tek taraflı ilan edilen, bölücü ve yasadışı olarak ilan edilmiş bulunmaktadır.

III- SONUÇ
Buraya kadar 5 ana dönem olarak ele aldığımız ve Kıbrıs tarihi açısından önemli
görülen kronolojik olaylarda, “Türk” ve “Türkiye” kavramının, Rum tarih ders kitaplarına ne
şekilde yansıdığına bakmaya çalıştık.
Metinlerde de açıkça görüldüğü üzere, “Türk” kavramına karşı olumsuz yaklaşımlar,
en ağır ve hakaret içeren kelime ve kavramlarla dile getirilerek, Kıbrıs adasının Rumlarla
birlikte eşit haklara sahip sakinleri olarak insanca yaşamak isteyen Kıbrıslı Türkler

ve

Türkiye dozu en yüksek seviyede kelime ve kavramlarla tezyif ve tahkir edilmektedir. Böyle
bir anlayış ve eğitim sürecine muhatap olan Kıbrıs Rumlarının ve özellikle okul öğrencilerinin
Türklere ve Türkiye‟ye bakışı da tabii olarak bu çerçevede oluşacaktır.
Halbu ki, Tarih öğretimini konu alan 2001 yılı Avrupa Konseyi Önerisinde “öteki‟ni
dışlamayan, düşmanlığı körüklemeyen, uzlaşmacı, ideolojik yönlendirmelere alet edilmeyen”
bir tarih eğitim programı tavsiye edilip Rum kesimi de bu öneriyi onaylamış bulunmaktadır.
Ancak, yukarıdan beri ortaya konduğu üzere, mevcut Rum tarih ders kitaplarında söz konusu
ilkelere uyulmadığı hatta tam tersi bir yaklaşım olduğu görülmektedir. Rum Kesimi tarih ders
kitaplarındaki bu tablo, Adada

Türk- Rum her iki toplumun insanca, barış ve huzur içinde

�12
birlikte yaşama zemini ve arzusunun oluşmasında tarih ders kitaplarının rolünün bir kez daha
hatırlanması gerçeğini ortaya çıkarmış bulunmaktadır.

Bibliyografya

John Child- Paul Shister- David Taylor, Understanding History I, London 1991, p.124
Kıbrıs Postası, (2012), “Osmanlı‟ya İsyan Kutlamaları”, Kıbrıs Postası, 26 Mart 2012;
http://www.kibrispostasi.com/print.php?news=76153 (erişim tarihi: 11. 02. 2013)

Kıbrıs Tarihi (2011), Αγγελικη Πανηελιδοσ (Angelıki Pandelıdou)–

Κωνζηανηια Χαηζηκωζηη

(Konstantıa Hadzıkostı), Ιζηορια ηης Κσπροσ Μεζαιωνικη – Νεοηερη (1192 - 1974) (Kıbrıs Tarihi,
Ortaçağ – Modern dönem 1192 - 1974), yeni baskı, Lefkoşa
Köstüklü,N.(2006), Sosyal Bilimler ve Tarih Öğretimi, Konya, s.136, 139
Köstüklü, N., (1993), 1820- 1836 Yıllarında Hamid Sancağı ve Türkiye, Selçuk Üniv. Eğitim Fak.
Yay., Konya , s.27- 38.
OİK: (2000);Osmanlı İdaresinde Kıbrıs, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yay.,
Ankara, s.12 vd.
- Papadakis, Y., (2008), “Bölünmüş Kıbrısta Tarih Eğitimi” , PRIO Raporu 2/2008, Oslo 2008,
(http://www.prio.no/Global/upload/Cyprus/Publications/ReportHistory%20Education%20Trk_WEB.pdf; erişim
tarihi: 02. 01. 2013)

�13

Polydorou, A. (1991), Istoria tis Kyprou (Kıbrıs Tarihi), Lefkoşa, s.69.
YAP(2005) (Ypiresia Anaptyxis Programmaton), Istoria tis Kyprou, Gymnasio (Kıbrıs Tarihi-Lise)
Lefkoşa, s. 105;

Resim 1: Kıbrıs Tarihi, Ortaçağ – Modern Dönem 1192 - 1974,
yeni baskı, Lefkoşa,2011.

�14

Resim 2: Istoria tis Kyprou, Gymnasio,
(Lefkoşa, 2005), s. 105.

Resim 3: Understanding History I, (London, 1991), p.124

�15

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11412">
                <text>2025</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11413">
                <text>KIBRIS RUM KESİMİ TARİH DERS KİTAPLARINDA “TÜRK” VE “TÜRKİYE” İMAJI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11414">
                <text>KÖSTÜKLÜ, Nuri</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11415">
                <text>Anahtar Kelimeler: Kıbrıs Meselesi, Rum Ders Kitapları, Türk ve Türkiye İmajı, Enosis.  ÖZET  Bilindiği üzere günümüz Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli dış politika meselelerinden biri de “Kıbrıs Meselesi”dir. 1877- 1878 Osmanlı- Rus Savaşı’nın siyasî sonuçlarından olarak, Kıbrıs’ın idaresinin İngilizlere geçmesiyle birlikte, Türkler açısından günümüze kadar sürecek bir “Kıbrıs Meselesi” de başlamış bulunuyordu. Balkan Savaşları ve arkasından I. Dünya Savaşı’nın getirdiği şartlar Kıbrıs Türkleri’nin problemlerini gittikçe artırdı. 1958 Zürih ve 1959 Londra Antlaşmaları çerçevesinde kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti de barış ve huzur ortamını getiremediği gibi, Ada Türkleri’ne yönelik baskı ve sindirme harekâtı, dozunu artırarak devam etti. Ada’nın Yunanistan’a ilhakı anlamına gelen “Enosis”i gerçekleştirme harekâtı, garantör ülke olarak Türkiye tarafından 1974 Kıbrıs Barış Harekâtıyla önlendi. Bu tarihten itibaren Kıbrıs Türkleri barış ve huzur ortamına kavuşmaya başladı. Bu barış ve huzur ortamında Ada’daki Türkler, siyasî erklerini de ispat ederek KKTC adıyla kendi devletlerini kurarak medenî dünyada insanca ve hür olarak yaşama ve tanınma mücadelesi içine girdiler. Ancak, “Enosis” idealini hiçbir zaman zihinlerinden silemeyen Kıbrıs Rumları, Adanın tümünü temsil ettiği iddiasıyla, kalıcı bir barışın tesisine katkı sağlamaktan uzak durmaktadır. Bugün Kıbrıs Türkleri hür ve eşit şartlarda Adada var olmanın mücadelesi içindedirler. Her iki toplum arasında eşitlik ve dostluk duygularının gelişmesi şüphesiz eğitim sisteminde “öteki” kavramına bakışla yakından alâkalıdır. Bu açıdan ders kitaplarında ve özellikle “tarih ders kitapları”nda her iki toplumun birbirine bakışı, gelecekte kurulması düşünülen kalıcı barışın tesisi açısından önem arzetmektedir. Bu düşüncelerden hareketle, bu bildiride, Kıbrıs Rum Kesimi tarih ders kitaplarında “Türk” ve “Türkiye” imajı, tespit edilmiştir. Sözkonusu tarih ders kitaplarında halen okutulmakta olan Lise kitapları esas alınırken, yeri geldiğinde ilköğretim kitapları da dikkate alınmıştır. Kıbrıs Rum Kesimi eğitimi, Yunanistan eğitim sisteminin bir parçası olduğundan, Kıbrıs Rum Kesimi ders kitaplarında ortaya konan “Türk” imajı, bir bakıma Yunanistan ders kitaplarındaki “Türk” kavramı hakkında da önemli ipuçları verecektir. Dolayısıyla Ada Rumlarındaki “Türk” ve “Türkiye” imajı tespit edilirken, Balkan barışı açısından fevkalâde önem arz eden “Yunanistan’ın Türk dünyasına bakışı” da kısmen anlaşılmış olacaktır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11416">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11417">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11418">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11419">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1433" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1820">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8c1c0e847f42fce758b9c94dba9c5dab.docx</src>
        <authentication>f359395a3753d12232dcfeef3f5dd375</authentication>
      </file>
      <file fileId="1821">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a98432c286e7bd4a2bf9fceb4934317c.pdf</src>
        <authentication>9804ca9b8ddbf2fe16aed53efba488a7</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11430">
                    <text>TERCÜME-İ TEVĀRİH-İ YEZDİ VE DİL ÖZELLİKLERİ
Melek KÜLCÜ
Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Türk Dili Bölümü, Çanakkale / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Tercüme-i Tevārih-i Yezdi, Dil Billimi, XVI. Yüzyıl Anadolu Türkçesi,
İslam Tarihi.
ÖZET
“Tercüme-i Tevārih-i Yezdi’’ XVI. yüzyıla ait tercüme bir tarih metnidir. Tarih gibi geniş
bir alanı kapsadığı için söz varlığı bakımından zengindir. Döneminin söz varlığı ve dil özellikleri
açısından Türk Dili araştırmacıları için malzeme oluşturmaktadır. Konusu itibariyle de, tarih
araştırmaları için önemli bir kaynaktır. Birçok yünüyle ilgi çeken eser üzerine doktora çalışması
yapılmaktadır. Metnin çevirisi, dil özelliklerinin incelenmesi ve sözlük çalışması olmak üzere
gerçekleştirilecek çalışmanın amacı; alanla ilgilenen tüm araştırmacılara söz varlığı ve dil
özelliklerini ortaya koyarak yardımcı olmaya çalışmaktır. Pek çok katalog taramasının ardından
Kütahya-Tavşanlı Zeytinoğlu Kütüphanesi’nde tespit edilen eser tek nüshadır. Eserin isminin
kataloğa farklı kaydedildiği anlaşılmıştır. Eser, ‘‘Tevārih-i Pezdavi Tercümesi’’ adıyla
kayıtlanmıştır. Fakat eserin iç kapağında, yazarın düştüğü notta, bu ismin Pezdavi değil Yezdi
olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca yazar eserini bitirirken de son sayfanın ilk satırında
‘‘Tevārih-i Yezdi tercemesin bu arada bitti’’ şeklinde yazmıştır. Eser 43 Ze 527 katalog
numarası ile kayıtlı olup 273 yapraktır. Genel olarak 20 satır olan eserin bazı sayfaları 19-21 satır
arasında değişkenlik gösterir. Yazı türü Arap, konusu İslam tarihidir. Eserin son sayfasında
belirtildiği üzere Yezdi adlı bir şahıs tarafından hicri 989 (miladi 1582) yılında tercüme
edilmiştir. Eserin yazılış tarihi de yine yazar tarafından son satırda belirtilmiştir. Yine eserin
içinde geçen bilgilerden hareketle Farsça başka bir eserden tercüme edildiği anlaşılmaktadır.
Yazmanın kimi yerlerinde Ebu Cafer Muhammed Bin Cerirü’t-Taberi’nin ismi kimi yerlerde ise
eseri Tarih-i Taberi’nin ismi kullanılmıştır. Bu sebeple Yezdi’nin eserini Ebu Cafer Muhammed
Bin Cerirü’t-Taberi’den tercüme ettiği düşünülmektedir. Oldukça hacimli olan eser harekesiz
olmakla birlikte kimi yerleri özellikle harekelenmiştir. Dil özellikleri olarak arkaik özellikler
gösteren sözcükler bulunmaktadır. Bu bildiride yazma çeşitli yönleriyle tanıtılmış, metinden
örneklerle metnin imlası, fonetik ve morfolojik özellikleri üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11422">
                <text>2251</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11423">
                <text>TERCÜME-İ TEVĀRİH-İ YEZDİ VE DİL ÖZELLİKLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11424">
                <text>KÜLCÜ, Melek</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11425">
                <text>Anahtar Kelimeler: Tercüme-i Tevārih-i Yezdi, Dil Billimi, XVI. Yüzyıl Anadolu Türkçesi, İslam Tarihi.  ÖZET  “Tercüme-i Tevārih-i Yezdi’’ XVI. yüzyıla ait tercüme bir tarih metnidir. Tarih gibi geniş bir alanı kapsadığı için söz varlığı bakımından zengindir. Döneminin söz varlığı ve dil özellikleri açısından Türk Dili araştırmacıları için malzeme oluşturmaktadır. Konusu itibariyle de, tarih araştırmaları için önemli bir kaynaktır. Birçok yünüyle ilgi çeken eser üzerine doktora çalışması yapılmaktadır. Metnin çevirisi, dil özelliklerinin incelenmesi ve sözlük çalışması olmak üzere gerçekleştirilecek çalışmanın amacı; alanla ilgilenen tüm araştırmacılara söz varlığı ve dil özelliklerini ortaya koyarak yardımcı olmaya çalışmaktır. Pek çok katalog taramasının ardından Kütahya-Tavşanlı Zeytinoğlu Kütüphanesi’nde tespit edilen eser tek nüshadır. Eserin isminin kataloğa farklı kaydedildiği anlaşılmıştır. Eser, ‘‘Tevārih-i Pezdavi Tercümesi’’ adıyla kayıtlanmıştır. Fakat eserin iç kapağında, yazarın düştüğü notta, bu ismin Pezdavi değil Yezdi olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca yazar eserini bitirirken de son sayfanın ilk satırında ‘‘Tevārih-i Yezdi tercemesin bu arada bitti’’ şeklinde yazmıştır. Eser 43 Ze 527 katalog numarası ile kayıtlı olup 273 yapraktır. Genel olarak 20 satır olan eserin bazı sayfaları 19-21 satır arasında değişkenlik gösterir. Yazı türü Arap, konusu İslam tarihidir. Eserin son sayfasında belirtildiği üzere Yezdi adlı bir şahıs tarafından hicri 989 (miladi 1582) yılında tercüme edilmiştir. Eserin yazılış tarihi de yine yazar tarafından son satırda belirtilmiştir. Yine eserin içinde geçen bilgilerden hareketle Farsça başka bir eserden tercüme edildiği anlaşılmaktadır. Yazmanın kimi yerlerinde Ebu Cafer Muhammed Bin Cerirü’t-Taberi’nin ismi kimi yerlerde ise eseri Tarih-i Taberi’nin ismi kullanılmıştır. Bu sebeple Yezdi’nin eserini Ebu Cafer Muhammed Bin Cerirü’t-Taberi’den tercüme ettiği düşünülmektedir. Oldukça hacimli olan eser harekesiz olmakla birlikte kimi yerleri özellikle harekelenmiştir. Dil özellikleri olarak arkaik özellikler gösteren sözcükler bulunmaktadır. Bu bildiride yazma çeşitli yönleriyle tanıtılmış, metinden örneklerle metnin imlası, fonetik ve morfolojik özellikleri üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11426">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11427">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11428">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11429">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1434" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1822">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4373adadb2400d0bc185363c3388c160.docx</src>
        <authentication>dd4c5a652446feeea13c1f1cfd0db258</authentication>
      </file>
      <file fileId="1823">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e6319135d86f1db111c5ed0470d7b15c.pdf</src>
        <authentication>31cd02f7e36f61a54837206bdd5fbef8</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11439">
                    <text>BAKİ’NİN ŞİİRLERİNDE İNSAN-TABİAT İLİŞKİSİ HAKKINDA BAZI
DEĞERLENDİRMELER
Sabahattin KÜÇÜK
Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü,
Lefkoşa / Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Anahtar Kelimeler: Baki Divanı, Klasik Tarz, Modern İnceleme Yöntemleri.
ÖZET
Günümüzde, özellikle klasik Türk şiir metinlerini okuma, anlama ve yorumlama
sürecinde bazı müşküllerin varlığı bilinen bir gerçektir. Şair-metin-okur bağlamında karşılaşılan
bu zorluklar/açmazlar bir kısım bildiri ve makalelerimizde dile getirildi. Hâlihazırda, şiir
metinlerini anlama ve yorumlama konusunda “Klasik Tarz”ın dışına çıkılmadan, bir başka
ifadeyle söyleyecek olursak çağdaş Batılı yöntemlerden yararlanılmadan sürdürülmektedir.
Bunun sonucu olarak, metnin anlam tabakalarına yani çok anlamlılık yapısına ulaşmamız
zorlaşmaktadır. Elbette, klasik tarzdan feragat edilmemeli; ancak, sürekli gelişen, yenilenen
çağdaş edebiyat kuram ve yöntemleri de dikkate almak icap eder. İşte bu kısa açıklamanın
ışığında, Baki Divanı’ndaki insan-tabiat ilişkisini ihtiva eden beyitlerden bazıları
yorumlanacaktır. Baki insanda tabiatı ve aynı zamanda tabiatta insanı görmeye çalışan, bunda da
gayet başarılı olan bir usta şairdir. Bu hususta hem çağdaşı hem de daha sonraki yüzyıllarda
yaşayan şairler tarafından örnek alınmıştır. Elbette, Baki’de olduğu kadar, diğer Divan şairleri
için de insan-tabiat ilişkisi aynı özellikleri taşır; ancak, ele alınacak örnek metinlerin yorumları,
öteki sanatçıların metinlerini anlama ve açıklama hususunda katkı sağlayacaktır. Metinleri
anlama ve yorumlama sürecinde, temeli Klasik Tarz oluşturacaktır; aynı zamanda çağdaş
yöntemlerden de istifade edilecektir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11431">
                <text>2257</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11432">
                <text>BAKİ’NİN ŞİİRLERİNDE İNSAN-TABİAT İLİŞKİSİ HAKKINDA BAZI DEĞERLENDİRMELER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11433">
                <text>KÜÇÜK, Sabahattin</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11434">
                <text>Anahtar Kelimeler: Baki Divanı, Klasik Tarz, Modern İnceleme Yöntemleri. ÖZET  Günümüzde, özellikle klasik Türk şiir metinlerini okuma, anlama ve yorumlama sürecinde bazı müşküllerin varlığı bilinen bir gerçektir. Şair-metin-okur bağlamında karşılaşılan bu zorluklar/açmazlar bir kısım bildiri ve makalelerimizde dile getirildi. Hâlihazırda, şiir metinlerini anlama ve yorumlama konusunda “Klasik Tarz”ın dışına çıkılmadan, bir başka ifadeyle söyleyecek olursak çağdaş Batılı yöntemlerden yararlanılmadan sürdürülmektedir. Bunun sonucu olarak, metnin anlam tabakalarına yani çok anlamlılık yapısına ulaşmamız zorlaşmaktadır. Elbette, klasik tarzdan feragat edilmemeli; ancak, sürekli gelişen, yenilenen çağdaş edebiyat kuram ve yöntemleri de dikkate almak icap eder. İşte bu kısa açıklamanın ışığında, Baki Divanı’ndaki insan-tabiat ilişkisini ihtiva eden beyitlerden bazıları yorumlanacaktır. Baki insanda tabiatı ve aynı zamanda tabiatta insanı görmeye çalışan, bunda da gayet başarılı olan bir usta şairdir. Bu hususta hem çağdaşı hem de daha sonraki yüzyıllarda yaşayan şairler tarafından örnek alınmıştır. Elbette, Baki’de olduğu kadar, diğer Divan şairleri için de insan-tabiat ilişkisi aynı özellikleri taşır; ancak, ele alınacak örnek metinlerin yorumları, öteki sanatçıların metinlerini anlama ve açıklama hususunda katkı sağlayacaktır. Metinleri anlama ve yorumlama sürecinde, temeli Klasik Tarz oluşturacaktır; aynı zamanda çağdaş yöntemlerden de istifade edilecektir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11435">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11436">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11437">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11438">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1435" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1824">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4585a45a4da42d7f26469ead5ccd6162.docx</src>
        <authentication>1cf9a1b872fcd3860b4bf5597c3f2099</authentication>
      </file>
      <file fileId="1825">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7ad6c97323c1e2df3ed848642ce8d571.pdf</src>
        <authentication>34f570808bafc40c99d635d3d5c1436f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11448">
                    <text>KÖŞE YAZARLARININ KALEMİNDEN ÇAĞDAŞ TÜRK BASINININ EVLİYA
ÇELEBİ ALGISI: CUMHURİYET VE MİLLİYET GAZETELERİ ÖRNEĞİ
Eminalp MALKOÇ
İstanbul Teknik Üniversitesi, Atatürk İlkeleri Ve İnkılâp Tarihi Bölümü, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Basın, Cumhuriyet Gazetesi, Evliya Çelebi, Milliyet Gazetesi,
Seyahatname.
ÖZET
Tarihsel, coğrafi, etnik ve teknik açılardan başka kaynaklarda kolay karşılaşılamayan
bilgilerle dolu olan amatör seyyah Evliya Çelebi’nin eserinde pek çok insan, yer ve olaya
rastlanmaktadır. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl tarihli Seyahatnamesi’nin renkliliğinin paralelinde
çizgi filmlerden belgesellere uzanacak düzeyde farklı projelere esin kaynağı olmuş ve günümüze
kadar etkisini sürdürmüştür. Evliya Çelebi ile Seyahatnamesi, Türk basınının da kullandığı
temalar arasında yer almış; hatta gazete köşelerinin ön planda tutulan fenomenlerinden biri
olmuştur. Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerin dünden bugüne uzanan panoramaları içinde
Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, M. Turhan Tan, Burhan Felek, Refii Cevat Ulunay, Melih Aşık,
Taha Akyol gibi birçok köşe yazarı tarafından gazete sütunlarına taşınmıştır. Köşe yazarlarının
başvuru kaynakları arasına giren Seyahatname, coğrafya, tarih, folklor ve birçok alan ya da
disiplinle ilişkili olarak değerlendirilmiştir. Evliya Çelebi ile eserinin geçtiği gazete pasajları,
Seyahatname’nin Türkiye’de basılması çalışmalarından, çok gezen siyasilerin meşhur seyyahla
özdeşleştirilmesine, turizme, spora, iktidarda bulunanlardan geçinmeyi alışkanlık haline
getirenlere, 20. yüzyıl sonlarında Balkanlarda yaşanan politik sorunlara ve aslında daha birçok
farklı konuya yayılacak şekilde geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Yazarların Evliya Çelebi ve
Seyahatname eksenli aktarım ya da yorumları, ünlü gezgin ile eserini, günümüz yaşantısına ve
değerlerine ulaşabilmek, bunlara tanı koyabilmek veya karşılaştırma yapabilmek açısından bir
çıkış noktası haline getirmektedir. Bu bağlamda Seyahatname’deki anlatı, nerden nereye
gelindiğini göstermek, son döneme yönelik olguları somutlaştırabilmek ve bir takım sonuçlar
çıkarabilmek için bir kriter haline dönüşmekte ya da dönüştürülmektedir. Böylece günümüze
yönelik algıyı etkilemektedir. Diğer yandan yayın organlarında ulaşılan bulgular, medyanın
Evliya Çelebi’yi nasıl algıladığını gösterirken aynı zamanda kamuoyunun algılama şekline
yönelik fikir vermektedir. Bu çalışma, Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi’nin iki gazetenin köşe
yazarları aracılığı ile basın düzlemine nasıl taşındığını ve ünlü gezginin modern Türk basını
üzerindeki etkisini örneklemek amaçlıdır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1826">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/010d01c9e024462c71e39bb6c6ef35d5.doc</src>
        <authentication>314bef2ab49ae679fae1bcd842afbe80</authentication>
      </file>
      <file fileId="1827">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/384ac0551ba1ca09ed1555d19c8fd302.pdf</src>
        <authentication>6c5e6e681f5c04d8c585ad75f049dd72</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11449">
                    <text>KÖġE YAZARLARININ KALEMĠNDEN ÇAĞDAġ TÜRK BASINININ EVLĠYA
ÇELEBĠ ALGISI
Cumhuriyet ve Milliyet Gazeteleri Örneği
Eminalp MALKOÇ1

Özet
Tarihsel, coğrafi, etnik ve teknik açılardan başka kaynaklarda kolay karşılaşılamayan
bilgilerle dolu olan amatör seyyah Evliya Çelebi‟nin eserinde pek çok insan, yer ve olaya
rastlanmaktadır. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl tarihli Seyahatnamesi‟nin renkliliğinin paralelinde
çizgi filmlerden belgesellere uzanacak düzeyde farklı projelere esin kaynağı olmuş ve
günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Evliya Çelebi ile Seyahatnamesi, Türk basınının da
kullandığı temalar arasında yer almış; hatta gazete köşelerinin ön planda tutulan
fenomenlerinden biri olmuştur.
Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerin dünden bugüne uzanan panoramaları içinde
Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, M. Turhan Tan, Burhan Felek, Refii Cevat Ulunay, Melih
Aşık, Taha Akyol gibi birçok köşe yazarı tarafından gazete sütunlarına taşınmıştır. Köşe
yazarlarının başvuru kaynakları arasına giren Seyahatname, coğrafya, tarih, folklor ve birçok
alan ya da disiplinle ilişkili olarak değerlendirilmiştir. Evliya Çelebi ile eserinin geçtiği gazete
pasajları, Seyahatname‟nin Türkiye‟de basılması çalışmalarından, çok gezen siyasilerin
meşhur seyyahla özdeşleştirilmesine, turizme, spora, iktidarda bulunanlardan geçinmeyi
alışkanlık haline getirenlere, 20. yüzyıl sonlarında Balkanlarda yaşanan politik sorunlara ve
aslında daha birçok farklı konuya yayılacak şekilde geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.
Yazarların Evliya Çelebi ve Seyahatname eksenli aktarım ya da yorumları, ünlü gezgin
ile eserini, günümüz yaşantısına ve değerlerine ulaşabilmek, bunlara tanı koyabilmek veya
karşılaştırma yapabilmek açısından bir çıkış noktası haline getirmektedir. Bu bağlamda
Seyahatname‟deki anlatı, nerden nereye gelindiğini göstermek, son döneme yönelik olguları
somutlaştırabilmek ve bir takım sonuçlar çıkarabilmek için bir kriter haline dönüşmekte ya da
dönüştürülmektedir. Böylece günümüze yönelik algıyı etkilemektedir. Diğer yandan yayın
organlarında ulaşılan bulgular, medyanın Evliya Çelebi‟yi nasıl algıladığını gösterirken aynı
zamanda kamuoyunun algılama şekline yönelik fikir vermektedir. Bu çalışma, Evliya Çelebi

1

İTÜ. Dr.; malkocem@itu.edu.tr

1

�ve Seyahatnamesi‟nin iki gazetenin köşe yazarları aracılığı ile basın düzlemine nasıl
taşındığını ve ünlü gezginin modern Türk basını üzerindeki etkisini örneklemek amaçlıdır.
Anahtar Kelimeler: Basın, Cumhuriyet Gazetesi, Evliya Çelebi, Milliyet Gazetesi,
Seyahatname.

Abstract
The work of amateur traveler Ewliya Chelebi, which is full of information that cannot
be historically, geographically, ethnically or technically encountered in other sources,
includes many people, places, and occasions. Being effective as of today with his travel book
(Seyahatname) dated 17th century, Ewliya Chelebi has been an inspiration for various
projects reaching to cartoons and documentaries. Ewliya Chelebi and his travel book have
been among the themes used by the Turkish media; in fact, it has been one of the phenomena
prioritized in the newspaper columns.
Within the panorama of newspapers like Cumhuriyet and Milliyet from past to today,
Ewliya Chelebi and his travel book have been reflected on the newspaper columns many
times by several columnists such as M. Turhan Tan, Burhan Felek, Refii Cevat Ulunay, Melih
Aşık, and Taha Akyol. Being among the reference guides of columnists, Seyahatname has
been analyzed in relation to geography, history, folklore, and many branches or disciplines.
Newspaper paragraphs including Ewliya Chelebi and his work form a broad fan that spreads
over the attempts of printing Seyahatname in Turkey; identification of globe-trotting
politicians with the famous traveler; tourism; sports; those who are used to leeching off
people with power; political problems in the Balkans at the end of the 20th century; and over
many more issues.
The narrations or comments of the authors about Ewliya Chelebi and his Seyahatname
make this famous traveler and his work a starting point in order to reach, diagnose or compare
and contrast today‟s standards and values. In this respect, the narration in Seyahatname has
transformed or has been transformed to a criterion for demonstrating the progress,
materializing recent concepts, and drawing some conclusions. Therefore, it affects today‟s
perception. On the other hand, data gathered from the media organs both show the media‟s
perception of Ewliya Chelebi and give an idea about how the society perceives him. This
study aims to exemplify how Ewliya Chelebi and his Seyahatname are reflected on the media
by means of the columnists of the two newspapers and the impact of the famous traveler on
modern Turkish media.

2

�Key Words: Cumhuriyet Newspaper, Ewliya Chelebi, Media, Milliyet Newspaper,
Seyahatname(Book of Travels)
GiriĢ
Evliya Çelebi, Cumhuriyet dönemi basınında üslubuyla çağına damgasını vurmuş bir
yazar, Osmanlı tarihi ile sosyolojisine kaynaklık eden Türk gezi edebiyatının en büyük
temsilcisi olarak tanımlanmıştı. Ünlü seyyah gezilerinde folklor, sanat, edebiyat ve mimari2
gibi çeşitli açılardan değerlendirilebilecek incelemeler yaptığından Seyahatnamesi, 17.
yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu‟nun gerçek yüzünü yansıtan bir tablo niteliğinde
görülecekti3(M.18 Şubat 1982:13;Türk Büyükleri, 1982:101).
Tarihsel, coğrafi, etnik ve teknik açılardan başka kaynaklarda kolay karşılaşılamayan
bilgilerle dolu olan Evliya Çelebi‟nin eserinde pek çok insan, yer ve olaya rastlanmaktadır4.
Seyahatnamesi‟nin renkliliğiyle farklı projelere esin kaynağı olan ve günümüze kadar etkisini
sürdüren Evliya Çelebi, Türk basınının da kullandığı temalar arasında yer almıştı. Gazete
yapraklarının ön plandaki fenomenleri arasına girmeyi başaran seyyah ve eseri, M. Turhan
Tan, Refii Cevat Ulunay, Burhan Felek, Melih Aşık, Taha Akyol gibi birçok yazar tarafından
günlük yazılara taşınmıştır.
Seyahatname, Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerin dünden bugüne uzanan
panoramaları içinde köşe yazarlarınca başvuru kaynağı olarak kullanılmış ve siyaset,
coğrafya, tarih, kültür gibi birçok alan ya da disiplinle ilişkili olarak değerlendirilmiştir.
Gazetelerin böyle pasajları, Seyahatname‟nin basılması çalışmalarından, çok gezen siyasilerin
seyyahla özdeşleştirilmesine, turizme, spora, iktidarda bulunanlardan geçinmeyi alışkanlık
haline getirenlere, 20. yüzyıl sonlarında Balkanlarda yaşanan politik sorunlara -ve daha birçok
konuya- yayılacak şekilde geniş bir yelpaze oluşturmaktadır.
2

Binaların ölçülerini adımlarıyla hesaplamıştı. Ancak bazı binaların ölçülerinin onun aktardıklarına uymaması
Seyahatname‟nin doğruluğu hakkında şüpheler doğuracaktı.
3
Cumhuriyet Bilim Teknik‟te bilgisizliğin karşısında olduğu, böyle insanlarla alay ettiği belirtilmişti(CBT, 7
Ekim 2011:11). Milliyet ise anlatacaklarının hoş karşılanmayacağını düşündüğünde Evliya Çelebi‟nin rüya
yöntemine başvurduğunu değerlendirmişti. Devrin eleştirisi niteliğindeki imparatorluğun gerileyiş sebepleriyle
bu rüyalarda karşılaşılmaktadır. Bazı basın organlarınca seyyaha “Osmanlı ülkesinin ilk Grotesk yazarı” gözüyle
bakılmıştı. Seyyah abartmaya dayanan üslubuyla Grotesk‟te olduğu gibi, değerleri gerçekteki boyutlarına göre
çizmişti. Yani Grotesk ressamları nasıl bir kralı çocuk boyunda tutup bir balıkçıyı dev gibi çizerek onlara
verdikleri değerleri anlatmaya çalışmışlarsa Evliya da zamanın ünlü kişilerini, eğer değersiz iseler abartma yolu
ile küçültmüş, oradaki sade birinin değeri varsa onu da yine aynı yolla gerçek çizgilerine oturtmuştu (M.18 Şubat
1982:13;Türk Büyükleri, 1982:101). Orhan Koloğlu, rüyalara kutsallık karıştırma eğilimine tarih kitaplarıyla
siyasal eylemlerde fazla rastlandığını ve bunların içinde en etkililerinin Hazreti Peygamber‟in de içinde
bulunduğu rüyalar olduğunu belirtmişti. Yazar bunların “Beni rüyada gören ancak beni görür, zira şeytan benim
şeklime giremez” içerikli hadise dayandığını, zafere, şifaya ve huzura delalet ettiklerine inanıldığını yazmıştı.
Evliya Çelebi‟nin 19 Ağustos 1630 gecesindeki rüyasına da yer vermişti (Koloğlu, 30 Ocak 2000:12).
4
Deri diken karıncalar anlatımıyla bile basına konu olmuştu(CBT, 12 Ocak 1991:1,12). Ayrıntı için Bkz.:(Önler,
2009:293-305).

3

�Yayın organlarında ulaşılan bulgular, bir yandan medyanın Evliya Çelebi‟yi nasıl
algıladığını gösterirken bir yandan da kitle iletişim araçları üzerinden ünlü seyyahın
kamuoyuna nasıl sunulduğu/algılatıldığı hakkında fikir vermektedir. Bu çalışma, Evliya
Çelebi ve Seyahatnamesi‟nin iki gazetenin köşe yazarları kanalıyla basın düzlemine nasıl
taşındığını ve ünlü gezginin modern Türk basını üzerindeki etkisini örneklemek amaçlıdır.
Refii Cevat’ta Seyahatname’nin Basılması Beklentisi
1980‟lerin başında Milliyet, “17’nci yüzyılın bu büyük belgesi, hala tozludur ve bütün
çizgileriyle gün ışığına çıkarılmamıştır” yaklaşımıyla Seyahatname üzerinde derinlemesine
bir çalışma yürütülmediğini vurgulamıştı(M.18 Şubat 1982:13;Türk Büyükleri, 1982:101)5.
Bu eleştiriyi karşılamamakla beraber Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, oldukça uzun süredir
basına konu olmaktadır.
Refii Cevat Ulunay, Evliya Çelebi ve Seyahatnamesini ön planda tutan ve gazete
sütunlarına yoğun yansıtan köşe yazarlarındandı (Ulunay, 21 Nisan 1960:3). Hatta kendisinin
1950‟li ve 1960‟lı yıllarda her fırsatta Evliya Çelebi referansını kullanarak köşe yazarları
arasında farklı bir yer kazandığı söylenebilir. Zaten kendisi de “Bizde her okumuş yazmış
adamın bazı candan dostları, muhibleri, vardır, bunlar kitap sevenlerin hususi raflarında
kemal-i azametle otururlar” dedikten sonra bu listenin başına Seyahatname‟yi oturtmuş ve
eseri “… Osmanlı İmparatorluğunun 4’üncü Murat, 4’üncü Mehmed devirlerinin hususi
hatıraları üzerine bina edilmiş tarihdir” ifadesiyle tanımlamıştı(Ulunay, 1 Mart 1967:2).
R.Cevat‟ın yazılarına kronolojik bir çerçeveyle yaklaşıldığında seyyah ve eseriyle
ilgili değerlendirmeleri, Seyahatname‟nin Türkiye‟de basımı hakkındaki söylemleriyle
başlatılabilir. Nitekim 1950‟lerin başlarında “…daha doğru dürüst bir Evliya Çelebi
seyahatnamesi basılmamıştır”6 diyerek “Bugün bir Evliya Çelebi seyahatnamesi edinmek için
hem etek dolusu para vermek, hem de sıra beklemek lazım” eleştirisini getirmişti(Ulunay, 7
Ekim 1953:2). Bir Amerikalı yayıncının Seyahatname‟yi basma arzusu gündeme geldiğinde
ise “Evliya Çelebi, eskiliğine rağmen üslubunun sadeliği, tasvirlerinin renkli ve canlı oluşu
itibariyle pek güzel bir eserdir. Fakat bir klasik? Asla… Anlaşılan bu zat bol resimli bir kitap
basmak istiyor. Eh… Evliya Çelebi, bu işe elverişlidir. Fakat bu eser resimlenecekse o devrin
gravürlerini hatırlatacak surette tasvirlendirilmeli” yaklaşımını savunmuştu. Ayrıca alay
edercesine böyle kitaplar arasında bir Türk klasiğinin bulunmasını Türk edebiyatı açısından

5

1982‟de MEB‟nin çıkardığı bir yönetmelikte Seyahatname‟nin öğrencilere okutulması istenmişti (M.28 Ocak
1982:12)
6
1975‟te Cumhuriyet, Evliya Çelebi‟nin bilimsel yayını olmadığından şikayetçiydi(C.3 Mayıs 1975:2).

4

�bir kazanç olarak değerlendirirken “...Evliya Çelebi Seyahatnamesi…bu edisyonda çıkınca
Türk edebiyatına gün doğdu demektir…Bunlar olmasa zavallı Türk edebiyatı fakr ü zaruret
içinde sönüp gidecekti” diyecekti(Ulunay, 21 Ağustos 1955:3).
1950‟lerin sonlarında R.Cevat, Evliya Çelebi‟nin “koca koca ciltler şeklinde intişar
eden” Seyahatnamesi‟nin “İkdam gazetesi sahibi, hocam Ahmet Cevdet merhum vasıtasıyle
basılmış, Necib Asım beyin7, Ahmet Mithat efendinin takrizleri, münazaraları ile tahlil edilmiş
ve nihayet kitabı yine bir baskı makinesinde” ilk kez bastıklarını anlatmıştı(Ulunay, 5 Ekim
1958:3)8. 1960‟da ise yine “Evliya Çelebi’nin eseri yeni harflerle basılarak genç neslin
istifadesine arzedilemiyor” diyordu(Ulunay, 21 Nisan 1960:3)9. 1963‟te Milliyet‟teki
köşesinde Server İskit‟in Evliya Çelebi hakkındaki seçmelerden oluşan kitabını tanıtmıştı.
Ona göre “Evliya Çelebi Seyahatnamesi, monoton yolculukta kıymetli bir yol arkadaşı
olur”du(Ulunay, 8 Şubat 1963:3).
1960‟ların sonlarında Seyahatname‟nin değerini “Milli irfanımıza, büyük tarihimize
mühim hizmetlerde bulunan eserlerden biri vardır ki, Türkiye’de onsuz kütüphane mevcud
değildir. Okunmasına doyulmayan bu eser, meşhur Evliya Çelebi Seyahatnamesi’dir. Bugün
tam bir takım belki 1000 liraya bulunmaz. O ölü benizli Maarif Klasikleri, şimdiye kadar gün
geçtikçe nadirleşen bu mühim eseri Türk klasiği olarak yeniden bastırmış olsa idi, bugün pek
çok kitab meraklıları bu mahrumiyetten kurtulmuş olurlar” sözleriyle belirleyecekti(Ulunay, 3
Nisan 1968:2). Seyahatname bulmanın güçlüğünün yanında “Maarif Vekaleti Klasik
Tercümeler diye yanlış kitaplara etek dolusu para sarfeder de bir Evliya Çelebi, bir Şeyh
Galip, bastırmaz” gibi sözleriyle eleştirilerini sıralamış ve gençlerin bu eserleri
okuyamadıklarından

“memleketin

tarihini”

öğrenemediklerini,

öğrenmelerinin

teşvik

10

edilmediğini ileri sürmüştü (Ulunay, 1 Mart 1967:2;24 Nisan 1968:2). Okurlarının
Milliyet‟in Seyahatnameyi basarak okuyuculara kazandırması önerisine ise MEB‟nin bu
sorumluluğu üstlenmesi gerektiği karşılığını verecekti(Ulunay, 16 Nisan 1968:2).
Yazarların Evliya Çelebi ve Seyahatname Yorumları

7

Necip Asım, tanıtımın başına “Bilmez efendi çok yaşayan, çok gezen bilir” yazmıştı.
1967‟de Seyahatname‟nin takımının 1000 lira olduğunu kendisinde ise 5 cildin bulunduğunu aktaran Ulunay,
“Ahmed Cevdet, Evliya Çelebi’nin yazma nüshasını tab ettirdi, neşretti, bugün memlekete tarih bakımından,
harikulade eser kazandırdı” diyecekti(Ulunay, 1 Mart 1967:2). Ahmed Cevdet‟in Seyahatname‟yi bastırması
Cumhuriyet‟te 1931 ve 1935 yıllarında konu edilmişti(C.30 Ocak 1931:2;29 Mayıs 1935.7). Seyahatname‟nin
1896‟dan itibaren basılması hakkında Bkz.:(Albayrak, 2011:14-37).
9
1979 yazında Cumhuriyet, Kültür Bakanlığı‟nın Orhan Şaik Gökyay‟ın katkılarıyla eseri basacağını haber
yapmıştı(C.21 Temmuz 1979:8).
10
Böyle düşüncelerini 1953 ve 1956‟da tekrarlayacaktı (Ulunay, 7 Ekim 1953:2;1 Şubat 1956:3).
8

5

�Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, Cumhuriyet ve Milliyet gibi yayın organlarının köşe
yazarlarınca

çeşitli

şekillerde

tanımlanmışlardı/yorumlanmışlardı.

Ünlü

seyyahın

dönemindeki Türkiye için “dasitanî ve kahraman” kelimelerinden başka bir özellik bulmanın
zor olduğunu ileri süren Ahmet Hamdi Tanpınar, resmi vakanüvislerin sayfalarını dolduran
vezir katli, vali ve ocak isyanları gibi siyasi gelişmelerin yanında “bütün cemiyet hayatına
hükmeden idealile, içinde bulunduğu imkansızlığı yenmek için” mücadele eden asil bir “XVII
nci asır daha vardır” dedikten sonra Evliya‟yı Erzurum‟dan Üsküp‟e, buraların
meyvelerinden kitabelerine, kadınlarının güzelliğinden tezgahlardaki işçilerine kadar bu
yüzyılı günümüze aktaran bir yazar olarak değerlendirmişti11(Tanpınar, 27 Haziran 1942:2).
Evliya hakkında en ilginç yorumların altında R.Cevat‟ın imzası bulunmaktadır.
R.Cevat, görevlerini başarıyla tamamladığını belirttiği seyyahın özelliklerini sıralamış
(Ulunay, 21 Nisan 1960:3;8 Şubat 1963:3) ve “püblisist” olduğunu söylemişti12. R.Cevat,
meslektaşı olarak gördüğü Evliya Çelebi‟yi “… Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük gazetecidir.
Ne yazık ki, onun Gazeteciler Cemiyetinde temsili olsun bir heykeli yoktur” ifadeleriyle
tanımlamış, bir resim ya da kitabesinin Gazeteciler Cemiyeti‟nde bulunmamasını eleştirmişti.
Ulunay‟a göre Evliya, bazen mübalağa yapmışsa da bunlar o zamanın röportajlarıydı.
Üstelik eserindeki olaylara farkında olmadan gazetecilik çerçevesinden bakmıştı. Görüşünü şu
cümlelerle aktarmıştı:“Evliya Çelebinin gördüğü memleketler, şehirler ve kasabalar hakkında
verdiği malumatın bugün için kıymeti yoktur, asıl ehemmiyeti olan kısım, rastladığı hadiseler,
yani -gazeteci tabiri ile- yaptığı (Röportaj)lardır. Mesela, Dördüncü Murat gibi darblı bir
padişaha intisabı, Melek Ahmet paşanın şahsiyeti hakkında verdiği malumat, sadrazamların
hüviyetleri, Celali isyanları, çomar bölükbaşılar, cehennem bölükbaşılar, sarıcalar,
sekbanlar…Köprülü Mehmet paşanın icraatından çekinen Kaya Sultanın, Evliya vasıtasiyle
zevcine gönderdiği gizli nameler, İbşir Mustafa paşanın Üsküdar vakası…Neler yoktur ki!
Bütün bunlar, tarihimizin tamamlayıcı malumatıdır”. R.Cevat “…baştanbaşa tarihi, siyasi,
askeri, içtimaî, coğrafi malumat ile dolu olan” ünlü seyyahın eserinin “…bizlere bıraktığı
ciltler Seyyahatname değil, onun yaşadığı devirde temas eylediği şahsiyetlerin hüviyetinden o
devirlerin mühim vak’alarından bahseden bir siyasetname” olduğunu savunmuştu. Ona göre
11

Tanpınar şunları yazmıştı: “İşte Evliya Çelebi’de şimdi bizi en ziyade saran ve şaşırtan taraf, etrafındaki
herşeye kendi ruhunun büyüklüğünü geçirtmesini bilen, tarlasının ve oturduğu kasabanın emniyetini ihlal eden
haydudları bile bir efsane kahramanı yapan bu dasitani halk ruhunu bize olduğu gibi vermesi ve geniş
imparatorluğu yer yer kasaba kasaba onun aydınlığında tanıtmasıdır”. Makalenin yayınlandığı eserler:Ahmed
Hamdi Tanpınar (1992), Edebiyat Üzerine Makaleler, (Yay. Zeynep Kerman), İstanbul, Dergah Yayınları
(s.169-173); Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi (2011), (Editörler:N.Tezcan-S.Tezcan,) Ankara, TC Kültür
Bakanlığı Yayınları (s.612-616).
12
Püblisist, edebiyattan, hattatlıktan, spordan, müzikten anlayan; “her taşın altından kalkacak umumi malumat
sahibi” anlamında kullanılmıştı.

6

�seyyahtan çok “vak’a nüvis” olan Evliya Çelebi‟yi olayların tasviri ve yazdığı maceralar
okutuyordu. Gazetecilikle uyuşmayan yönünü ise “Onun gazetecilikle uzlaşmayan tek tarafı
istifadesini biraz fazla düşünmüş olmasıdır” ifadesiyle vurgulayacaktı13(Ulunay, 5 Ekim
1958:3;8 Şubat 1963:3).
Seyahatname‟deki aktarımların doğruluğu ya da doğruluk derecesi hakkında da
R.Cevat‟ın birkaç sözü vardı. Yazar, 1953 sonbaharında Evliya Çelebi aşığı olarak
tanımladığı Cumhuriyet yazarlarından Fahri Celal‟in Ekim başlarındaki yazısına atıfta
bulunmuştu. R.Cevat kendisinin çok sık kullandığı Sadi‟nin “Cihan dîde bisyâr gûyed dürûğCihan görmüş olan çok yalan söyler” sözünden seyyahı aklamak için F.Celal‟in “İspanya
sefirinin hareket boruları ile alessabah yollara düştüğünü söylemesi güç söylenir bir
yalandır” yazdığını aktarmıştı. Evliya‟nın bazen kolay yalan söylediğini ancak bunların
yazdıklarının tuzu biberi olduğunu ileri süren R.Cevat, F.Celal‟in “Evliya Çelebiyi Avrupa
salonlarında yaşamış buluvermek yarınki Üniversitemizde teşkil edilecek Evliya Çelebi
Enstitüsünün belli başlı keşfi olur inşallah” sözünden yola çıkarak, ünlü gezgini
tanımadığımız [hatta tanıtamadığımız] argümanı üzerinden kendimizi tanımadığımızı ileri
sürecekti (Celal:4 Ekim 1953:3;Ulunay, 7 Ekim 1953:2).
R.Cevat, Evliya‟nın bazı inanılmayacak gelişmeleri aktardığını hatırlatırken İran şairi
Sadi‟nin meşhur sözünden hareketle bazı olayların anlatımını “hem vallahi, hem billahi!” diye
yeminle bitirdiğini vurgulamıştı(Ulunay, 5 Ekim 1958:3;21 Nisan 1960:3). 1956‟daki bir
yazısında da seyyahın anlattıklarını perçinlemek için yemin etme ihtiyacı duyduğunu
aktarmıştı(Ulunay, 1 Şubat 1956:3).
Yorumlarını sürdüren R.Cevat, 1960‟da biraz Evliya Çelebici bir tavırla “…Evliya
Çelebi’yi[nin] yalancılıkla itham etmesi[edilmesi] doğru değildir, fakat hadiselerle geçen
seyahatnamesine biraz hayali tuz biber baharat ilave ederek lezzetini arttırmak istemişse
buna yalancılık diyemeyiz…Evliya Çelebi bu eseriyle yalnız gezdiği gördüğü memleketleri
değil, yaşadığı devrin tarihini de yazmıştır. Evliya Çelebinin asıl kıymeti de budur…Ciltler
dolduran bu yazılarda biraz mübalağa olursa buna:‘Yalancılık’ denilemez” yaklaşımını
savunmuştu(Ulunay, 21 Nisan 1960:3). Nitekim İstanbul‟un kışları hakkındaki bir yazısına
seyyahtan bir kış yalanı ekleyecekti14(Ulunay, 20 Ocak 1963:3). Daha sonra Silahtar Kara
13

R.Cevat seyyahın hediyelerle zenginleştiğini söylemiş ve “…Fakat Evliya Çelebi Seyahatnamesi bence tatlı
mübalağaları, zararsız yalanları ile sanatlı röportajlardır…Ola Ola Melek Ahmet Paşa gibi cahil, ahmak bir
vezire dalkavuk olabilmiş ve o zamanda kimse onun inceliğini anlayamamış” değerlendirmesini yapmıştı.
Seyyah IV. Murat‟ın damadı Melek Ahmet Paşa ile akrabaydı ve hayatının bir kısmını onun yanında
geçirmişti(Ulunay, 21 Nisan 1960;6 Ağustos 1958:3).
14
Kış yalanından önce 1957‟de bahsetmişti(Ulunay, 8 Aralık 1957:3). Hasan Pulur‟un 2003 Nisanındaki
yazısında da geçmektedir. Bkz:Pulur, H.(2000), “Yağdanlıklar sırada bekliyor”, Milliyet, 10 Nisan 2000, s.3.

7

�Murtaza Paşa Sivas valisi iken Karaova köyünde bir kadının fil yavrusu doğurduğunu anlatan
seyyahın “hem vallahi hem billahi” diye yemin etmediğine işaret etmişti15(Ulunay, 15
Ağustos 1965:2).
R.Cevat, “Bir Başka Alem”16 adlı dizisinde de seyyahtan alıntı yapmış hikayeler
anlatmıştı(Ulunay, 6 Ocak 1959:4). Zaten genelde olduğu gibi 1960‟larda da her fırsatta
Evliya Çelebi referansını kullanmış görünmektedir. Nitekim 1966 baharında, Edirne Müze
Müdürü Sabahattin Türkoğlu‟nu Pehlivan Tekkesi hakkında Seyahatname üzerinden
bilgilendirdiğini yazmıştı17(Ulunay, 10 Mart 1966:2). R.Cevat, seyyahı referans olarak
kullananları eleştirmekten geri kalmamıştı. 1960‟ların sonlarındaki seyyahla ilişkili bir radyo
programını eleştirmiş ve konu hakkında konuşanların yetersizliklerinin altını çizmişti(Ulunay,
1 Mart 1967:2). Yine o yıllarda “Radyoda bile onun tarihe temas eden sergüzeştleri bir
senaryo şeklinde veriliyor” diyecekti(Ulunay, 3 Nisan 1968:2).
Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi‟nin farklı yönleriyle gazete sütunlarına taşınmasında
Burhan Felek‟in de payı bulunmaktadır. Felek, 1970‟lerin ortalarında seyyahın hem genel
hem de gazetelerdeki konumunu “…tarihi hadiseleri yazmakla vazifeli resmi, ‘Vak’a
Nüvis’ler yani ‘Olanları Yazar’lar yıla, düne ait muamelat ve hadiseleri; mesela harp, sefer,
isyan, yangın gibi şeyleri yazmıştır da halkın nasıl geçinip neler yaptığını asla kaleme
almamıştır. Bunu biraz Evliya Çelebi’de buluruz”18 yaklaşımıyla gerekçelendirmişti(Felek, 20
15

Bu konu Seyahatname üçüncü kitapta geçmektedir (Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 1,
2013:3/165-166). Cumhuriyet‟te ise 1936 ve 2001‟de yazılmıştı(Tan, 11 Eylül 1936:5;Erinç, 26 Mayıs 2001:7).
16
Bir Başka Alem‟in kitap olarak Ak Yayınevi/İstanbul 1964 ve Arba Yayınevi/İstanbul 1995 baskıları
bulunmaktadır.
17
“…Edirne’deki pehlivan tekkesi Fatih tarafından kurulmuş…Mesela…Tarihte kaydı yoktu ama, Fatih de cihan
pehlivanı idi, dünyayı yenmişti… Mesela Evliya Çelebi diyor ki:“Tekkenin zemini yağdan o hale gelmiş ki, orada
yürümesini bilmeyenler ayaklarını basar basmaz tepe aşağı giderler. Her gün en aşağı 80 çift pehlivan selevat
getirerek güreşirler”(Ulunay, 10 Mart 1966:2). Ulunay, 1966 yazında güreşleri seyretmeye gittiğinde köşesinde
yine Evliya Çelebi‟den alıntı yapacaktı. Seyyahın Defterzade Mehmet Paşa‟nın çadırında bütün paşaların
huzurunda Baki Paşa ile Seydi Ahmet Paşa‟nın güreşlerini anlatışını ve diğer paşalar hakkında verdiği bilgileri
aktarmıştı(Ulunay, 23 Haziran 1966:3). Bu güreş sahnesini 1954 ile 1968 yılı Haziran aylarında da gündeme
getirmişti(Ulunay, 1 Haziran 1954:2; Ulunay, 8 Haziran 1968:2). Pehlivan Tekkesi gazetelere yansıdığında
Seyahatname kaynak olarak basının gündemine gelmektedir. Dolayısıyla Kırkpınar güreşleri nedeniyle seyyahın
adı başka yazılarda da geçecekti(Benekay-Ercan, 6 Haziran 1969:8;Menemencioğlu, 4 Haziran 1982:16).
Pehlivan Tekkesi, “Tekye-i Küşte-gîran ya‘ni Güreşçiyân” başlığı ile Seyahatname‟de geçmektedir(Evliya
Çelebi Seyahatnamesi 3, 1999:252-253).
18
R.Cevat, Burhan Felek‟i doğrular bir örnek sunmaktadır. 1968‟de bir esnaf bayramı düzenlenmesi dolayısıyla
yazdığı makalesinde Seyahatname referansına başvurmuş ve İstanbul esnafının resmi geçitleri hakkındaki
bilgileri hatırlatmıştı(Ulunay, 3 Nisan 1968:2). İstanbul esnafının geçit resmi, Rüştü Şardağ tarafından da
değerlendirilmişti. 1990‟ların ortalarındaki siyasi-dış politik konjonktürü yorumlarken fazla karamsarlığa gerek
olmadığını ileri sürerek şunları yazmıştı: “4.Murad, Bağdad fethine çıkarken eşrafın her türünü geçit resminde
görmek ister…‘Bu geçide ise yankesiciler, hırsızlar, Osmanlı tarihinin en büyük celladı Kara Ali de giriyor’.
Kara Ali’yi şöyle tanımlıyor Evliya Çelebi:‘Bazularını sıvamış, kılıcını kemerine bağlamış, işkence edici,
boğarak öldürücü aletlerini, kemerbendliğine asmıştı. İşkence aleti olan kelpedan (kerpeten), burgu, çivi, yaka
yırtacak ve deri yüzecek tentıraş puladkası, türlü türlü zehirli aletler el ve ayak kırmaya özgü baltaları iki yanına
takıştırmış…’ Evliya Çelebi şöyle bağlar:‘Neüzübillah! (Allaha sığınırım) hiçbirinin yüzünde nur kalmamış
adamlar! Pezevenkler, büyücüler, ölü yıkayıcılar, kör, çıplak, sağır, ayaksız sürünen dilenciler de var.’ Yani

8

�Temmuz 1975:14). Üstelik 1972 sonlarında R.Cevat‟a benzer bir yaklaşımla “Meşhur seyyah
ve röportajcı Evliya Çelebi” tanımlamasını yapacaktı. Burada seyyahın tutkunu olduğunu
belirtirken Ercümend Ekrem tarafından da mizah dünyasına Yeni Evliya Çelebi (Evliya-yı
Cedit) tiplemesinin kazandırıldığını hatırlatacaktı(Felek, 27 Aralık 1972:2). Hatta Ercümend
Ekrem‟in seyyahı taklit ederek yazılar yazdığını söyleyecekti(Felek, 3 Haziran 1977:2).
İskender Pala, B.Felek‟in sözlerine yakın bir yaklaşımla seyyahın eserini “Ansiklopedi desem
değil… Tarih desem değil… Anı desem değil… Gezi tomarları desem değil… Hepsini birden
ifadelendirecek bir sözcük bulunduğunda işte o Seyahatname olacaktır” şeklinde
tanımlamıştı(MKS, 06 Mart 2003:4). Feyza Hepçilingirler ise seyyah için Ş.Haluk Akalın‟dan
“…hem bir tarihçi, hem bir dilbilimci, hem sanatçı, hem şikemperest(gurme)… hem bir halk
bilimcidir” tanımını aktarmıştı(CKE, 15 Eylül 2011:27).
Evliya hakkında farklı bir yorumu Hasan Pulur yapmaktadır. “Yağdanlıklar sırada
bekliyor” başlıklı yazısında Türkiye‟de iktidarda bulunanlardan geçinmeyi alışkanlık haline
getirenleri eleştiren Pulur, yazısını seyyahın anlattıkları üzerinden somutlaştırmıştı19. Orhan
Erinç‟in “Şu Bizim Enayi Defteri” kitabından hareketle Evliya Çelebi‟nin de bir ara Melek
Ahmet Paşa‟nın yanına kapılandığını yazan Pulur “Ol zaman bildim ki cemi (bütün) vüzera
(vezirler) ve erbabı devlet (devletin ileri gelenleri) huzurunda müdane (yalakalık) ve hoşamed kelam (hoşa gidici sözler) lazım imiş” cümlelerini aktararak savunduğu görüşe açıklık
getirmeye çalışmıştı(Pulur, 10 Nisan 2000:3).

Tarih, Seyyah ve Yazarlar Üçgeni
Gazetelerdeki Osmanlı odaklı tarihsel yazılarda Evliya Çelebi ile Seyahatnamesi‟ne
sık sık rastlanmaktadır. Bunlar, İsmail Hami Danişmend‟in “Arap ve Türk efsanelerine göre
eski

İstanbul

seferleri”

başlıklı

makalesinde

olduğu

gibi

referans

niteliğindeydiler(Danişmend, 3 Ekim 1952:2). Reşad Ekrem Koçu da 1950‟lerin ortalarında
bizim, eli tabancalılarımız bu kadar korkunç değil elbet!.. ” (Şardağ, 28 Temmuz 1994:18). Seyahatname‟nin bu
bayrama yönelik tasvirleri başka yazılarda da geçmişti (Tan, 21 Haziran 1936:5;Alpman, 15 Eylül 1996:1).
Esnaf Alayı hakkında Bkz.:(Dağlı, 2009:91-108).
19
Hasan Pulur‟un aktarımı: “Bir sohbet sırasında, İmam Yahya Efendi, Revan seferinde olan Murtaza Paşa’ya
yardım etmek için Erzurum’dan Tabanıyassı Mehmet Paşa ile yola çıktıklarını, yolda tipiye yakalandıklarını iki
bin altın bulunan kemeri, gökteki bir bulutu işaretleyerek gömdüklerini anlatır, daha doğrusu atar, sallar!
Aradan altı ay geçer, karlar erir, aynı yere, aynı bulutun altına gelirler, toprağı kazarlar, içi altın dolu kemeri
bulurlar! Bu palavrayı Murtaza Paşa onaylayınca, Evliya Çelebi dayanamaz; hele o Murtaza Paşa, Revan
seferine bile, katılmadığı halde… Evliya Çelebi, ‘Be hey cahiller!’ dercesine onlara çıkışır:‘Bütün mavi bulutlar
gökyüzünde hareket halinde, dönüp dolaşmak için yaratılmışlardır. Hiç öyle yerinde duran bulut olur mu?’
Dalkavuklar, yağdanlıklar, yalakalar hemen kılıfı uydururlar:‘Öyle bir kış oldu ki, bulutlar dondu’ Murtaza
Paşa da Evliya Çelebi'yi haşlar:‘Sen Kutup yıldızını bilmez misin? Niye öyle yerinde durur? Çünkü kuzeyde
olduğundan, o da donup kalmıştır!’ Evliya Çelebi bakar ki pabuç pahalı, o da bir palavra atar, Azak Kalesi'nden
bakınca, güneşin yedi yerden doğup battığını, ballandıra ballandıra anlatır, başta Paşa herkes bu yalanı
doğrular.”

9

�“Ecdadımızın Balkanlar, Yunan, Macaristan, Dalmaçya ve Polonya fütuhatının öncüsü
akıncılar olmuştur” diyerek, akıncıların tasvirini yaparken seyyaha başvurmuştu20(Koçu, 30
Aralık 1954:2-3). Burhan Felek, İstanbul‟un fethedilmesi hakkındaki yazısında Evliya‟nın
aktarımlarından hareket etmiş ve kuşatma sayısı gibi detaylarda Seyahatname‟den
yararlanmıştı(Felek, 3 Haziran 1977:2). Diğer yandan Dördüncü Uluslararası Yemek
Kongresi‟nde konuşma yapan TDK Başkanı Hasan Eren‟in Seyahatname‟yi referans alarak
boza hakkında anlattıklarının Melih Aşık‟ın köşesine yansıması, basının seyyahın eserine ne
kadar geniş bir yelpaze içinde yaklaştığını gösteriyordu(Aşık, 5 Eylül 1992:11).
1980‟lerin sonlarında Kaya Erginer‟in kaleme aldığı “Bilmediğimiz Nasreddin Hoca”
başlıklı yazıda da Evliya Çelebi‟nin araştırmalardaki can alıcı noktalara etkisi görülmektedir.
Yazıda Fuat Köprülü‟nün Nasreddin Hoca hakkındaki araştırmaları değerlendirilmişti.
Gerçekte Ahmedi ile Timur arasında geçen bir diyaloğun Evliya Çelebi‟yle değişerek
Nasreddin Hoca ile Timur arasında yaşanmış bir hale dönüştüğü vurgulanmıştı. Ayrıca
İbrahim Hakkı Konyalı‟nın Nasreddin Hoca‟nın türbesinde Evliya Çelebi‟nin izlerini ararken
14. yüzyıl sonlarına ait bir veriye ulaştığının altı çizilmişti(Erginer, 16 Nisan 1989:13).
Milliyet‟te Nasrettin Hoca‟yla ilgili bir başka çalışma, 1954‟te Hüsniye Balkanlı tarafından
yayınlanmıştı. Balkanlı,

Hoca‟dan Evliya‟nın

nasıl

bahsettiğini

anlatmıştı. Çeşitli

araştırmalarda seyyahın kaynak kullanıldığını belirten Balkanlı, bazı araştırmacıların meşhur
seyyahın Nasrettin Hoca‟yla ilgili anlatımlarına eleştirel yaklaştıklarını yazmış hatta biraz da
bu eleştirileri eleştirmişti(Balkanlı, 12 Mayıs 1954:2).
Seyahatname’nin Bölgesel ve Mekansal Yansımaları
Çoğunlukla Evliya Çelebi, gezdiği yerlerle mekanlar hakkında anlattıklarıyla
gazetelerin sütunlarına taşınmıştı. Dolayısıyla basının coğrafya, turizm, mimari ve şehircilikle
ilişkilendirilebilecek yazılarında kullanılan veri ya da referanslar arasında Seyahatname‟yle
sık karşılaşılmaktadır. Nitekim Reşad Ekrem Koçu gazete eklerinden birinde Lüleburgaz
Kervansarayı‟nı anlatırken seyyahı izlemişti(Koçu, 12 Ocak 1955:2). Ayrıca 1955 başlarında
Milliyet‟teki “Günün Işığında Tarih” adlı köşesinde Topkapı Sarayı‟nı tanıttığı “Topkapı
Sarayında Kırk Gün” başlıklı yazı dizisinin dokuzuncu bölümünün bir kısmını Evliya
Çelebi‟den anlatmıştı(Koçu, 12 Şubat 1955:5).

20

“Mehametli ve şeci askerlerdir.. Başlarına samur ve kaplan postundan kalpak ve taç koyup arkalarında bebr,
kurt, ayı postları var…Koltukları altlarından karakuş kanatları bağlıdır, ellerinde kurt derisi sarılı olup
nicesinin alût ve silâh levazımı kendisini garip ve acîb şekle koyar. Korkunç ve düşmana belâyı âsümâni misal
bir askeri zafer peykedir”.

10

�N.Sırrı Örik‟in Kayseri, Kırşehir ile Kastamonu gezilerini anlattığı kitabını, 1950‟lerin
ortalarında turizmle ilişkilendirerek köşesine taşıyan R.Cevat, bölgelerin “hususiyetlerini,
fıkralarını, efsanelerini tatlı dille, tatlı kalemle” anlatmayı savunmuş ve “geçmiş asırların en
usta bir röportaj muharriri…hadiseleri okutmasını bilmekle tarif edersek bugünkü
gazeteciliğin piri ve üstadıdır” sözleriyle Evliya‟yı övmüştü. Onun şöhretini bu tarz yazılarla
bulduğunu ileri sürmüştü(Ulunay,1 Şubat 1956:3). R.Cevat, Necmi Onur‟un Doğu Anadolu
ve sorunlarına yönelik Milliyet‟te yayınladığı birkaç günlük araştırma dizisi nedeniyle kaleme
aldığı yazısında yine Evliya‟ya atıfta bulunmuş ve “Türkiyenin en büyük röportaj
muharririnin seyahatnamesini karıştırıyorum…Evliya Çelebinin yazdıkları da aşağı yukarı
Necmi Onur’un röportajından farklı değil” yorumunu yapmıştı(Ulunay, 4 Ağustos 1962:3).
R.Cevat, kaleme aldığı gezi yazılarında da Seyahatname‟den alıntılara başvurmuştu.
Hatta Çengelköy‟ü anlattığı yazısında seyyah üzerinden bir kurgu denemişti(Ulunay, 12
Mayıs 1954:2). 1963 Eylülünde müzik ve folklorla ilgili yazısının sonlarında “Çorum’un
(Karakız)ı, ne kadar meşhur ise, Yozgat’ın (Çakır kızı) da öyle imiş. Bu havaliye Evliya
Çelebi’nin (Medinet-ül-uşşak:Âşıklar beldesi) demesi yerindedir” diyecekti(Ulunay, 16 Eylül
1963:3). Burhan Felek ise turizm konulu bir yazısında Evliya Çelebi‟nin gezgin olmasına
neden olan meşhur rüyayı argüman olarak kullanacaktı(Felek, 29 Aralık 1975:2).
Salah

Birsel

“İstanbul’un

Gizli

Tarihi”

dizisinde

Kağıthane‟yi

anlatırken

Seyahatname‟ye başvurmuştu. Seyyahın “Bütün çamaşır yıkayanlar gömlek ve sarıklarını
buradaki derede yıkar…Nice bin dilberler, soyulmuş pembe badem gibi nazlı bedenlerini
mavi ibrişim futalara sarıp, balıklar gibi suya dalarlar. Saz ve sözün hesabı yok” gibi
ifadeleriyle Kağıthane‟yi anlatmıştı21(Birsel, 5 Ocak 1983:7).
1980‟lerin başlarında Teoman Erel, Ankara‟nın hava kirliliği sorunuyla ilgili, tarihsel
verilerle süslenmiş yazısında, ismini belirtmediği bir meslektaşı üzerinden Evliya‟nın
“Ankara güzel şehirdir ama iki vadi ortasındadır. Burada büyük şehir olmaz” sözünü
aktarmış; bu sözün seyyaha ait olup olmadığının belirlenmesinin soruna tarihsel derinlik
kazandıracağını ileri sürmüştü(Erel, 15 Ocak 1982:8,12). Halit Çapın ise İstanbul‟un
yazlıkçılarıyla ilgili dizisinde Küçükçekmece‟yi anlatan Evliya‟dan yararlanmış, kendi
değerlendirmelerini de biçim ve üslup açısından seyyaha benzetmişti. Eleştiri/taşlama
içeriğindeki

yazıda

Seyahatname‟deki

aktarımlar

1980‟lere

uyarlanarak

dönemin

Küçükçekmece‟siyle adeta alay edilmişti(Çapın, 29 Temmuz 1982:3). Ancak farklı
örneklerden birini Haldun Taner vermişti. 1983 Ekimindeki “Müzikle Terapi” başlıklı

21

Cumhuriyet‟te seyyahın Kağıthane alemleri hakkında yazdıkları 1968‟de yayınlanmıştı(C.12 Kasım 1968:6).

11

�yazısıyla Seyahatname‟deki Edirne Darüşşifası ile ilgili anlatılanları gazete sütunlarına
taşımıştı22(Taner, 9 Ekim 1983:2).
Zeynep Oral‟ın “Karadeniz’in Doğusu” başlıklı yazı dizisinde Trabzon‟un adının
kaynağı hakkındaki referanslar arasında Seyahatname23 geçmişti(Oral, 11 Mart 1989:11).
1990‟ların başlarında Jak Deleon, Hasköy hakkındaki dizisinde seyyahın tasvirlerinden yola
çıkmıştı(Deleon, 2 Nisan 1991:15;3 Nisan 1991:15). Beyazıt Meydanı‟nın geçmişi gazete
satırlarına yansıdığında Seyahatname yine kaçınılmaz kaynaklardan biri oluyordu(Gönültaş, 3
Ocak 1991:11). Fikret Otyam, seyyahın Tokat hakkındaki “Halkı zevk ehlidir. Gariplerle
dostturlar, hile bilmezler” ifadeleriyle seyyahın bölge-halk tanıtımlarının başka bir örneğini
sunmuştu(Otyam, 18 Ağustos 2000:1,4). Can Dündar, Malatya‟yı anlattığı yazısında
Seyahatname‟ye dayanarak “Evliya Çelebi 17. yüzyılda Malatya’nın erkeği ile kayısısını
övmüştü:…7 tür kayısısı olur ki, her biri 40-50 dirhem gelir’” derken şehirde 350 yıl içinde
fazla bir şeyin değişmediği görüşündeydi(Dündar, 31 Ağustos 2003:17).
Evliya Çelebi‟nin Süleymaniye Camii‟nin küçük minarelerinden sağdakini “Cevahir
Minaresi” diye adlandırdığı gazetelere yansımıştı. Seyyah, adlandırma gerekçesini
Kanuni‟nin, İran Şahı‟nın gönderdiği mücevherlerden en büyüğünü minarenin taşları arasında
kullanmasına bağlamıştı(Aytul, 8 Şubat 1976:16). Seyahatname, Mostar Köprüsü hakkında
günümüze önemli bilgiler taşıdığından24 köprüyle ilgili basın haberlerinde/analizlerinde
seyyaha atıfta bulunulmuş25; hatta adeta böyle bir zorunluluk ortaya çıkmıştı. 1993‟te Melih
Cevdet Anday, bu köprüyü gördüğünde çok etkilendiğini; ayrıca Evliya‟nın köprüyü Mimar
Sinan‟ın yaptığını yazsa da bunun yanlış olduğunu anlatmıştı(Anday, 29 Ekim 1993:2).
Evliya, gazetelerde yayınlanan turizm amaçlı yurtdışı yazılarının ya da gezi notlarının da
referanslardandı. Nitekim Seyahatname‟yi turizm açısından değerlendirmeye çalışan Durukal,
Yakovalı Hasan Camii hakkında seyyahın tasvirlerini kullanmıştı(Durukal, 29 Mart 1974:8;11
Ekim 1975:8). Orhan Duru, “Tuna’dan bu yana…” adlı yazı dizisinde özellikle Viyana‟yı
22

“…Merhum ve mağfur Bayezid Veli Hazretleri vakıfnamesinde, hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin
ruhuna gıda ve def’i sevda olmak üzere, on adet hanende ve sazende gulam tahsis etmiştir ki, üçü hanende, bir
neyzen, biri kemani, biri musikarı, biri santuri, biri çengi, biri çeng santuri, biri udi olup haftada üç kere gelerek
hastalara, delilere musiki faslı verirler. Bi-emr-i Hayy-i Kadir, nicesi avaz-ı sazdan hoş hal olurlar. Cümle saz
ve makamlarda ruha gıda vardır”.
23
“Evliya Çelebi’ye göre, kentin kurucusu ‘zevk ehli neşeli bir kadın’ olduğundan adına neşeli kadın anlamında
‘Tarab-zen’ ya da havası ve suyu hoş olduğundan ‘Tarab-ı efzun’ dendiğini söylüyor. Yine Evliya Çelebi’ye göre
Fatih Sultan Mehmet, burayı aldığında sikke bastırıyor ya, sikke değiştiren anlamında ‘Tuğra Bozan’ deniliyor
ve ‘Tuğra Bozan’ zamanla Trabzon’a dönüşüyor”.
24
Seyahatname‟nin farklı bölümlerinde köprüden bahsedilse de detaylar 6. Kitap‟ta geçmektedir(Evliya Çelebi
Seyahatnamesi 3, 1999:109,237,259;Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 5/2, 2010:746;Günümüz
Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 6/2, 2010:626-629).
25
Evliya, Mimar Sinan hakkında yazdıkları nedeniyle de basının gündemine girmişti. 1930‟lu yıllarda Mimar
Kemalettin, seyyahın Selanik‟teki Beyazkule‟yi Sinan‟ın yaptığını yazdığını aktarmıştı(Mimar Kemalettin, 31
Mart 1932:3).

12

�anlatırken seyyahın sözlerinden yola çıkarak karşılaştırmalar yapmıştı(Duru, 30 Eylül
1983:11).
Seyahatname Penceresinden Balkanlara BakıĢ
Basın düzleminde Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, hem Balkan coğrafyasının genel
yapısı hem de Osmanlı-Balkanlar ilişkisi için yararlanılan kaynaklar arasında yer almış ve bu
niteliğini korumuştur. Zaten üç asır kendisinden bahsettirebilen Evliya Çelebi‟yi göz önüne
almadan Balkanları yorumlamanın ve anlamanın zor olacağı aşikardır26. Balkanlıların bunu
kavradıkları araştırmalarında Seyahatname‟ye yer vermelerinden anlaşılabilmektedir. Nitekim
Balkanlardaki akademik çalışmalara konu olması ya da bunlar için kaynak olarak
görülmesinden dolayı Evliya Çelebi farklı dönemlerde gazete yapraklarına taşınmıştı.
F.Celal, dili hatalı ve üslubu sorunlu olsa da Almanya ve Macaristan‟da Evliya
üzerinde çalışıldığını ve Dr. Ronoş gibi isimlerin onun verdiği rakamlara müracaat ettiklerini
belirtmişti. Böylece 1950‟lerde F.Celal, tanınmış gezginin Balkanlarla farklı düzeyde
ilişkisini kurmuş ve onun bölge açısından önemini vurgulamıştı. Yazar “Evliya Çelebi
ehemmiyet

verdiği

kalelerin

etrafını

mutlaka

adımlar

elindeki

doksan

dokuzluk

tesbihle…Hatta pek beğendiklerine; İnşallah islama nasib olur der. İstonibelgırad hisarının
Badaloşka toplarını methetmekle bitiremez” cümleleriyle araştırmacıların Seyahatname‟yi
kullanma sebeplerinden birine açıklık getirmişti(Celal, 2 Ağustos 1953:3,6).
Milliyet‟in Rumeli hakkındaki bir yazı dizisinde, Makedon belge ve çalışmalarında
seyyahın gözlemlerine yer verildiği aktarılmış; çalışmanın Makedonya kısmında seyyahın
Üsküp‟ü nasıl tanımladığı üzerinde durulmuştu27. Balkanlar ve Evliya Çelebi ilişkisi hakkında
bir başka ipucuyla Balbay‟ın yazılarında karşılaşılmaktadır. Manastır‟a gittiğinde Ressam
Mustafa Asım ile karşılaşmış ve O‟nun aracılığı sayesinde Maryan Malbasiç‟le görüşmüştü.



Bu bölümdeki bazı veriler, Prof. Dr. Ali İhsan Gencer‟in anısına düzenlenen ve yayım aşamasında olan
armağan kitabındaki “Evliya Çelebi’nin Anlatısı Üzerinden Modern Türk Basınının Balkanlar Algısı:Cumhuriyet
ve Milliyet Örnekleri” adlı çalışmada da kullanılmıştır.
26
Örneğin; Pire‟deki meşhur aslana ait tasviri eserinde aktarması makalelere konu olmuştur (Jarring, Ekim
1978:775-779; Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi, 2011:311-314). 1668-1671 yıllarında Makedonya ve
Tesalya üzerinden Mora‟ya ulaşan seyyahın buradaki Benefşe‟ye (Menekşe) yönelik aktarımları hakkında da
makale yazılmıştır(Akyay, 2011:129-154).
27
“70 mahalleden oluşan Üsküp’te 11.060 hane var. Hepsi de tek veya iki katlı bu evlerin çoğu taştan yapılmış
ve çatıları kırmızı kiremitlerle kaplı. Sokakları temiz ve düz. Çarşı Latin, Fransız, Macar ve diğer milletlerden
insanlarla dolu. Üsküp’ün çevresi üzüm bağlarıyla çevrili”(Yurtsever, 4 Şubat 1992:2,14). Yazıda seyyahın
1469‟daki şehri tanımladığından bahsedilmişti. Ancak tarihte hata yapılmıştır. Seyyah, Melek Ahmet Paşa ile
birlikte 15 Kasım 1660‟da Rumeli‟ye doğru yola çıkmıştı. Haberdeki 11.060 hane sayısı da yanlıştır.
Seyahatname‟de verilen sayı 10.060‟dır(Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 5/2, 2010:765-779;
Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi, 2011:25-27).

13

�Malbasiç, Evliya Çelebi‟yi Sırpça çevirisinden okuduğunu28 ve “biri Sarajevo, öteki Bitoli[a]”
adlı iki yerleşim yerinden seyyahın şehir diye söz ettiğini dile getirmişti(Balbay, 12 Eylül
1997:1,10).
Türk basını ise Balkanların geçmişine yönelik Seyahatname‟nin verilerinden,
Belgrad‟ın 17. yüzyıl yapı ve mekanlarına kadar yararlanmıştır. Mostar Köprüsü‟nün, Evliya
Çelebisiz anlatılamaması bu açıdan örnek niteliğindedir. Öte yandan 20. yüzyılın sonlarında,
yüzyılın başlarında olduğu gibi Balkanlar sorunlarıyla Dünya gündemini belirlemeye
başladığında Türk basınında Seyahatname‟nin özellikle bu coğrafyayı kapsayan kısımları
temel bir kaynak işlevi görecekti.
1930‟lar gibi erken bir dönemde İsmail Habip şunları yazmıştı: “…Evliya Çelebi
Bükreşin nasıl kurulduğunu öğrenmiş29:…Cebele…Hıristiyanlığı kabul ederek, Bizans
Kayserliğine iltica eder ve Kudüste yerleşir. Ömer orayı alınca bizim Müslüman
kaçkını,…oğullarile beraber Bizanstaki Cineviz krallığına sığınır. Kral onun oğullarından her
birine bir memleket verir, Kureyş nam oğlunu da Tunanın ötesine göndermiştir. Şehri kuran
bu oğul babasına hürmeten oraya Ebu Kureyş diyor sonra bu Bukreş oluyor! Masala pek te
gülmemeli”(Habip, 31 Temmuz 1934:3). Aynı dönemin farklı bir örneği Cumhuriyet yazarı
M.Turhan Tan üzerinden verilebilir. Tan, Tuna Türklerinin kayak yapmakla ne ölçüde
ilgilendiklerini, köşesinde seyyahın anlattıklarıyla göstermişti30(Tan, 20 Mart 1936:5).
Tan, 1930‟larda “Viyana Dönüşü” adlı tefrikasında seyyahtan yoğun alıntılar yapmıştı.
Dizisinde hem seyyah hakkında31 hem de Viyana‟ya kadar uzanan güzergahın Balkanlar
bölümü hakkında çeşitli bilgileri kamuoyuna ulaştırmıştı. Bunlar, seyyahın dönemini
yansıtmasının yanında tarihsel verilerle yüklüydü(Tan, 7 Mayıs 1936:2;8 Mayıs 1936:2;10
Mayıs 1936:2;6 Haziran 1936:2). Yazar, 1930‟ların sonlarında ise iktisatçı Kemal Ziya ve
28

1970‟lerin ortalarında Veselin Masleşa adlı yayınevi Seyahatname‟nin Yugoslavya‟yı kapsayan kısmını
okurlarına sunmuştu. Yapıtı baskıya Hazim Şabanoviç hazırlamıştı(C.2 Nisan 1974:6). Seyahatname‟nin ilgili
ciltleri, 1960‟lardan itibaren Rus, Ermeni ve Gürcü dillerinde yayınlamıştır. Dr. Anastasiia Zherdieva aracılığıyla
ulaşılan çeviri kitapları kaynakçada sıralanmıştır (Evliya Çelebi Kniga puteshestviya. N.1:1961; Evliya Çelebi
Kniga puteshestviya. N.2:1979; Evliya Çelebi Kniga puteshestviya. N.3:1983; Evliya Çelebi Kniga
puteshestviya. 1967; Evliya Çelebi Kniga puteshestviya. 1971; Evliya Çelebi Kniga puteshestviya. 2008).
29
Seyahatname 7. Kitap‟ta anlatılmıştı(Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 7/2, 2011:399-400).
30
“Evet, garb spor tarihine Ski karışmadan evvel Türklerde kayak vardı. Bunu Evliya Çelebinin seyahat
kitabından da anlıyoruz…‘Tuna eşbehleri buz üstünde büyük hünerler gösterirler. Nicesi şakıyıp giderken buz
üzerinde duran akçeyi alıp geçer. Nicesi yıldırım gibi uçarken bir ayağını kaldırıp Mevlevi gibi öyle sima’ eder
ki yüzü asla görünmez, lakin çiftesi de bozulmaz. Bir takımları kayıp giderken yol üstüne uzanıp yatıveren
kimseleri çifte bozmadan sıçrıyarak geçerler. Bir kısmı ok, ve bir kısmı tüfek atarak, bir takımı çubuk içerek
kayarlar…Tuna şehbazlarından bir takımı arkalarına ağır yükler alarak ve ayakları altına iki pare sığı kemiği
koyarak ellerinde birer değnek olduğu halde mücella buz üzerinde beş, altı konak yeri bir günde aşarlar.’
Görülüyor ya, Kayak bizde eskiden beri varmış…”(Tan, 20 Mart 1936:5). Seyahatname‟nin 3. cildinde
geçmektedir(Evliya Çelebi Seyahatnamesi 3, 1999:190-191).
31
Nitekim 7 Mayıs‟ta gazetede Evliya Çelebi‟nin Kara Mehmed ile Halkalıpınar‟da tanıştığı ve seyyahın bir
şekilde Viyana‟ya giden Elçi Paşa kafilesine katıldığı, kafilenin ikinci durağının Çatalca olduğu aktarılmıştı.

14

�Nuri Demirağ gibi isimlerle birlikte trenle gerçekleştirdikleri Avrupa seyahatini yazıya
dökecekti. Seyahatin Sofya etabı onların yolunu yine Evliya Çelebi‟yle kesiştirmiş ve Vitoş
dağı

görüldüğünde

Seyahatname‟de

geçen

Talih

Çeşmesi

hikayesini32

anlatarak

eğlenmişlerdi(Tan, 4 Haziran 1938:2).
3 Ağustos 1963 tarihinde Makedonya civarında 42 Türk‟ün hayatını kaybettiği büyük
bir deprem meydana gelmişti. Depremin ertesi günü A. Süheyl Ünver, bu coğrafya ile ilgili
bir yazı kaleme alarak Yahya Kemal‟in düşüncelerindeki Üsküp şehrini anlatmaya çalışmıştı.
Ünver, yazısında Seyahatname‟den de yararlanılarak şehir hakkında büyük bir eserin
hazırlanmasını önerecekti(Ünver, 4 Ağustos 1963:2).
1960‟ların ortalarında seyyahı, Yılmaz Çetiner basının gündemine getirecekti. O
yıllarda, uzun bir Balkanlar gezisine çıkan Çetiner “Şu Bizim Rumeli” başlıklı yazı dizisini
Cumhuriyet‟te yayınlamıştı. Yazar, araştırmasında Bulgaristan‟da Osmanlı idaresinin beylerin
zulmüne son vererek yüzyıllardır süren sınıf ayrılığını ortadan kaldırdığını belirtmiş; diğer
yandan aynı bölgede yaşanan bir olayı Evliya kanalıyla aktararak 17. yüzyıl Osmanlısını
yavaş yavaş çöküşe sürükleyen unsurlardan bir örnek ortaya koymuştu33(Çetiner, 28 Eylül
1966:5). Rotasındaki mevkilerin istatistiksel verilerini Seyahatname‟den başlatmış34(Çetiner,
6 Ekim 1966:5) ve Yugoslavya kısmında seyyahın mahkeme kayıtlarından Belgrad‟da
bulunan mimari eserlere yönelik 217 camii ve mescit, 270 okul, 9 medrese ile 26 çeşme
sayısına ulaştığını aktarmıştı(Çetiner, 12 Ekim 1966:5).
Balkanlardaki spor organizasyonları münasebetiyle bile gazetelere konu olan
seyyah(Yalım, 28 Nisan 1982:15-16) bölgedeki din, inanç/inanç kurumları gibi konular
açısından da referans durumundaydı35. Nitekim Taha Akyol, İstanbul‟da toplanan Uluslararası
2. Ehl-i Beyt Kurultayı‟ndan yola çıkarak kaleme aldığı “Bektaşilik ve Osmanlı şemsiyesi”
başlıklı yazıda seyyaha atıf yapmıştı36. Akyol, Balkanlarda Bektaşiliği değerlendirirken
seyyahın 17. yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu‟nda 700 kadar Bektaşi tekkesinin
faaliyet gösterdiği yönündeki anlatımını hatırlatmış ve bu sayıyı abartılı bulan Prof. Halil
32

Vitoş dağı ile “çeşme-i tâli ya‘ni mutalsamât-ı çeşme-sâr-ı Eflatun-ı İlâhi” Seyahatname 3. Kitap‟ta
geçmektedir(Evliya Çelebi Seyahatnamesi 3, 1999:228-230). Bulgaristan‟daki bazı kültür merkezlerinin 17.
yüzyıldaki tarihi ve kültürel yapıları hakkında, genellikle Seyahatname‟den alıntılara dayanan bir çalışma
yapılmıştır(Coşkun-Ensar-Aydın, 2001:11-64).
33
Evliya, 1683 Avusturya seferi sırasında Bulgaristan‟da geçen bir olayı anlatmıştı. Bulgaristan‟ın Gabrova
bölgesi sadrazama ayrılmıştı ve görevlendirilen ağa toplanan yıllık vergiyi sadrazama yollamaktaydı. Köprülülü
Fazıl Ahmet Paşa‟nın adamı ise Bulgarlara kurdurduğu çetelerle halkı soydurmuştu. Bu çete, seyyahın kafilesine
bile saldırmıştı. Sonra bu ağa görevinden alınacaktı.
34
Seyyah, Balçık‟ta 5 mahalle, 500 ev, 150 dükkanla 5-6 camii bulunduğunu yazmıştır.
35
Seyahatname‟nin verileriyle Arnavutluk‟ta Bektaşiliği inceleyen bir çalışma için Bkz.:Can, B. Bülent, (2002),
“Tarihyazımında Kaynak Olarak Seyahatname:Evliya Çelebi‟de Arnavut Bektaşiliği”, Toplumsal Tarih, Ocak
2002, S.97, s.32-41.
36
1997‟de benzer içerikte yazılar kaleme almıştı(Akyol, 3 Eylül 1997:17;4 Eylül 1997:17).

15

�İnalcık‟ın Balkanlarda İslam‟ın yayılmasına, Bektaşilerin öncülük ettiği yönündeki analizine
yer vermişti(Akyol, 3 Mayıs 1998:7).
Balkanlarda inanç konusunu seyyahla ilişkilendirerek farklı şekilde işleyen bir yazı da
Cumhuriyet‟in yazarlarından Orhan Erinç‟in kaleminden çıkmıştı. Hurafe turizmi yapıldığını
ileri sürdüğü yazısında, ağalar, şeyhler, şıhlar üzerinde durduktan sonra seyitlikle bağlantılı
olarak sürecin geçmişini Evliya Çelebi‟ye indirgemiş ve Seyahatname‟den Şumnu emirinin
Melek Ahmet Paşa‟nın huzurunda seyitliğini ilan etmesi örneğini vermişti37. Başka bir
örnekle Milliyet‟te Naim Güleryüz‟ün Yahudilerin göçü hakkındaki yazı dizisinde
karşılaşılmaktadır. Yazıda İstanbul‟un fethinden itibaren Mora, Selanik gibi bölgelerden şehre
Yahudi ailelerin göç ettikleri belirtilmiş ve seyyahın bu konuyu ele alarak Seyahatname‟de
eski başkent Edirne‟den gelenlerin “el Mahallet ul-Yahudiyin el-Edirneviyin” adı verilen
semte yerleştirildiklerini kaydettiği aktarılmıştı(Güleryüz, 19 Eylül 1989:11).
Gazetelerin
faydalanılmıştı38.

politik
Özellikle

sorunlar
20.

hakkındaki

yüzyılın

yazılarında

sonlarındaki

Balkan

seyyahla
sorunlarıyla

eserinden
birlikte

Seyahatname gazete köşelerinde ağırlığını gösterecekti. Nitekim Çetiner, 1980‟lerin
ortalarında Bulgaristan‟ın Türk azınlığa yönelik politika ve uygulamalarını seyyahla
ilişkilendirerek değerlendirmişti. Bu arada “O Niğbolu ki, o sıralar (1966), 100 kadar dükkanı
vardı…Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde ise; 1000 dükkan, 4000 ev, 11 İslam mahallesi,
6 Hıristiyan mahallesi, 20 okul, 26 mihrap ve bir de bedesten olduğu yazılıyor…Ve yine
Türklerin kurdukları vakıf yönetimleri her yıl öğrencilere bayram harçlığı, yiyecek ve giyecek
veriyordu. Sadece Niğbolu sancağındakiler bunlar!...Ya bütün Bulgaristan, bütün Rumeli
Osmanlı İmparatorluğu’nun devlet a[n]layışı ile ihya olmadı mı?...” ifadeleriyle 1960‟lı
yıllardaki gezisinin sonuçları ile Evliya‟nın istatiksel anlatımlarını yan yana koyarak

37

Günümüzü anımsatan olayların yanında tarz ve anlatımından dolayı Evliya‟ya köşesinde oldukça çok yer
veren (Erinç:18 Aralık 2010:7) Erinç “Çelebi…Şumnu emirinin Melek Ahmet Paşa huzurunda seyyitliğini ileri
sürerek bir vakfın kendisine ait olduğu iddiasını ortaya attığını” belirttikten sonra şunları aktarmıştı: “Gınai
Efendi eydür-Adam, siz yeni emir olmuşa benzersiz. Zira tezvir (yalan) davaya yapıştın dedikte hemen: -Behey
efendi, Sultan Osman kişi Hotin Seferi’ne buradan geçerken Nakibüleşraf Gulami Efendi’den üç yüz kile arpa
verip emir kapısına çıkıp on bir kişi şecere aldık. On bir kişiden yedisi kaldı. Hani benim gibi eski emir, deyince
paşa: -Ya öbür emir yoldaşların kandedir? (nerede) Anları kande bulalım? dedikte: -İşte bunlardır, diye beş
kişiyi gösterip beşini dahi ve kendiyi asla söyletmeyip hasedip, hanelerin basıp, sahte şecerelerini (soyağacı
belgeleri) getirip başlarından destarların (sarıklarını) alıp, ahalii vilayetten ahvalleri (durumları) sual
olundukta ikrarları üzere müteseyyitlikleri ispat olunup (seyyitlik tasladıkları kanıtlanıp)...reaya kaydolundular.
Bu güna (kadar) müteseyyidi çok şehir Şumnu’dur”. Seyyah “Huda ıslah ede” şeklinde sözlerini bitirmişti(Erinç,
26 Ağustos 2004:7). Seyahatname‟nin 3. cildinde geçmektedir(Evliya Çelebi Seyahatnamesi 3, 1999:178-179).
38
Örneğin Orhan Koloğlu, Çeçenlerin Grozni‟deki direnişleriyle ilişkilendirerek hazırladığı yazısında Evliya‟nın
Kafkasya yorumlarını şöyle aktarmıştı: “Bu Çerkes milleti gayet şiddetli ve gazaplı melun adamlar olup amma
gayretle bahadır, cesur ve yararlı namdar yiğitlerdir…Dağıstanlıların hepsi seçkin, pür silah askerlerdir. Çadır
ve evleri yoktur, fakat askeri çoktur. Bu Dağıstan savaşçıları çok cesur olup defalarca Acem Şahı’nın askerlerini
bozguna uğratıp kırıp geçirmişlerdir…Yiğit insanlardır!”(Koloğlu, 23 Ocak 2000:7).

16

�yorumlamıştı. Yazısında Niğbolu‟da konuştuğu 76 yaşındaki Zehra Nine‟nin39 Bulgaristan‟da
sahip olduğu topraklarına yönelik duygularını aktaracaktı(Çetiner, 16 Aralık 1985:9,11).
Seyahatname‟den çok yararlanan yazarlardan Taha Akyol, 1993 başlarında Deniz
Baykal, Ertuğrul Günay gibi siyasi şahsiyetlerin Bosna-Hersek‟e gidişlerini yazısına konu
yapmış ve onların anlatımlarıyla bölgeyi değerlendirmişti. Bölgeyle bağların güçlü bir
örneğini şöyle aktarmıştı:“Baykal ve arkadaşları, en kanlı çarpışmaların olduğu Gradadçaç
cephesine gidiyorlar. Kendilerini ‘Atatürk’ün partisinin yöneticileri’ olarak tanıtıyorlar.
Cephedeki ‘gaziler’, Boşnakça bir türkü söylemeye başlıyorlar. Baykal ve arkadaşları bu
türkü içinde sadece iki kelimeyi anlıyorlar:Kemal Paşa!. Türkü bitince tercümanlar çeviri
yapıyor:Kemal Paşa, bizim paşa. Sana kurşun işlemez, sen ölmezsin.” Sırpların BosnaHersek‟teki camileri tahrip ettikleri yönündeki açıklamaları kamuoyuna taşıyan yazar, sanat
tarihçisi Filiz Yenişehirlioğlu‟nun “Türkiye Dışındaki Osmanlı Mimari Yapıtları” adlı
çalışması üzerinden “Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda verdiği listeler ve vakfiyelerin
incelenmesi sonucunda, Yugoslavya’da 6 bin 941 Osmanlı yapıtı olduğu belirlenmiştir”
bulgusunun altını çizmişti(Akyol, 9 Ocak 1993:11).
Akyol, 1994 başlarında ise Başbakan Tansu Çiller‟le Bosna-Hersek‟e gidişlerinden
bahsederken olağanüstü şartlar içinde Boşnakların 2.5 milyon nüfustan 200 bin şehit ve 200
bin kişilik bir ordu çıkardıklarını belirtmişti. Boşnakların kahramanlığını anlatmış ve bu
halkın Türkiye‟nin Balkan siyasetinin önemli dayanaklarından birini oluşturduğunu
savunmuştu. Yenişehirlioğlu‟nun verilerini burada tekrarlayan Akyol, bölgedeki Osmanlı
eserlerinin tahrip edildiğini vurgulamış40 ve gelinen noktayı “Şimdi Sırplar ve son bir yıldır
Hırvatlar da ‘etnik temizlik’ barbarlığına, Osmanlı mimari eserlerini yok etme vandalizmini
eklemişlerdir” şeklinde tanımlamıştı(Akyol, 2 Şubat 1994:21).
1994‟ün sonlarında Akyol, Balkanlardaki Sırp zulmüyle ilgili bir başka yazıyı kaleme
almış ve burada Saraybosna‟yı Evliya Çelebi‟nin “Yeryüzünde saray isimli birçok şehir
39

Çetiner, Zehra Anne‟yle röportajını 27 Eylül 1966‟da Cumhuriyet‟te yayınlamıştı. Yazısında seyyahtan detaylı
bir döküm aktarırken daha o dönemde eğitime verilen önemi vurgulamıştı(Çetiner, 27 Eylül 1966:1,5). Çetiner,
“Şu Bizim Rumeli” adlı kitabında buradaki pasajlara yer vermişti(Çetiner, 1994:1-13). Niğbolu hakkında
bilgilere, Seyahatname‟nin çeşitli ciltlerinde rastlanmaktadır(Evliya Çelebi Seyahatnamesi 3, 1999:181-189;
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 7/2, 2011:s.396-398). Niğbolu, Günümüz Türkçesiyle Evliya
Çelebi Seyahatnamesi 5. Kitap‟ta da geçmektedir.
40
1994 Şubatında Yenişehirlioğlu‟nun Milliyet‟teki “Türkiye Dışındaki Osmanlı Mimari Yapıtları:CamilerYugoslavya” başlıklı yazısında “Yugoslavya’da Osmanlı mimari yapıtlarının bulunduğu bölgeler Bosna-Hersek,
Makedonya, Kosova ve Sırbistan’dır. Günümüze kadar en fazla korunabilmiş ve en bakımlı Osmanlı yapıtları,
Yugoslavya’da bulunmaktaydı. Ancak Bosna’daki saldırıda pek çoğu yıkıldı… Günümüze kadar korunabilmiş
Osmanlı yapılarının en çok bulunduğu yerler: Üsküp, Saraybosna, Banyaluka, Manastır, Travnik, Poçitel,
Mostar, Kalkandelen, İştip, Blagay ve Foça’dır…” deniliyordu(M.28 Şubat 1994:28). Yenişehirlioğlu,
Yunanistan‟a yönelik “Evliya Çelebi ve vakfiyelerin incelenmesinden, Yunanistan’daki Osmanlı yapılarının 3756
olduğu belirlenmiştir(Ayverdi)” bilgisini naklettikten sonra günümüzde korunabilmiş eserlerin yerlerini
sıralamıştı (Batı Trakya, Yenişehir, Yanya, Girit ve Rodos adaları).(M.27 Şubat 1994:26).

17

�vardır… Ama bu Saray-ı Bosna [Bosna sarayı] hepsinden gelişmiş bir şehirdir…Halkı gayet
uzun ömürlü olup çok çocuk yaparlar...Allah arttırsın. 1080 adet pazar misali dükkanı vardır.
Bütün Hind, Sind, Arap, Ace, Leh ve Çek malları bulunur. Ağırcanlı, marifetsiz adamları asla
sevmezler. Ben bura halkını eli açık, sofra sahibi ve garip dostu buldum” cümleleriyle
anlatmıştı(Akyol, 29 Kasım 1994:17). 1995‟teki yazısında seyyahın bu tasvirlerini büyük
ölçüde tekrarlayarak “… Hergün muhtesip ağa defteriyle 600 bin ekmek yenir. Sene başında
40 bin koyundan pastırma yaparlar…İnsanları heybet, cesaret ve celadette Sam ve Neriman
sıfatlı bahadırlardır…Caddelerinde ve mahallelerinde çocuktan geçilmez” gibi ifadelerine yer
vermişti41. Bu yazıda da Yenişehirlioğlu‟nun Seyahatname kaynaklı saptamaları ön planda
tutulmuştu(Akyol, 28 Mayıs 1995:17). Akyol, bölgenin geçmişteki barış mozayiğini ise yine
seyyahtan “Halkı Boşnakça, Türkçe, Sırp, Latin, Hırvat ve Bulgarca konuşur…Çanlı
manastırları yoktur. Sırp ve Latin Hıristiyanlarının kiliseleri güzeldir. Frenk ve Rumlar da bu
kiliselerde

ayin

yaparlar.

Yahudilerin

bir

sinagogları

vardır…”

cümleleriyle

anlatırken(Akyol, 29 Kasım 1994:17) ilerleyen yıllarda İlber Ortaylı, Bosna‟nın doğası kadar
halkının nitelik ve güzellikleriyle Evliya‟yı büyülediğini yazacaktı42.
Akyol‟un yazılarında 20. yüzyılın sonlarında bölgenin ulaştığı çizgiyi seyyahla
ilişkilendirerek

kamuoyuna

yansıtan

örnekler

de

bulunmaktadır.

1997‟de

eski

cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel‟e Zagreb Üniversitesi tarafından fahri doktora
ünvanı verilmesini anlatırken “Balkanlar’daki dostlarımızla aramızda bir alfabedaşlık da var.
Balkanlar ve Balkanlar’daki dostlar Türkiye için fevkalade değerlidir” yorumunu yapmış ve
gezinin Dubrovnik bölümünü Evliya üzerinden değerlendirmişti. Seyyahın Dubrovenedik
dediği bölge için Akyol, Seyahatname‟den “kafiristanın en tüccar ve barışcı milleti…Her
evde ve kiliselerde pek çok irili ufaklı çanlar asılmıştır. Pazar gecesi, Sarı Saltuk, Esved
Nikola, Hızır İlyas, Kasım, Meryem Ana geceleri ve Hıristiyan bayram günleri bu çanlar
çalındığı vakit sesinden deccal çıktı zannedilir…” ifadelerini aktarmıştı(Taha, 25 Eylül
1997:17).
Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek‟te yaşanan insanlık suçunun sembollerinden biri
durumuna geldiğinde, köprüyle ilgili basın değerlendirmelerinde Evliya Çelebi‟ye atıfta
bulunulmuştu. Derya Sazak da seyyahın gökkuşağına benzettiği Mostar Köprüsü‟nü
41

Seyahatname 5. Kitap‟ta anlatılmaktadır(Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 5/2, 2010:578599).
42
Ortaylı, seyyahın bazı gelenekleri aktardığını yazmıştı. Bunlara göre Bosna halkı, kaç-göçten uzak yaşamı
yanında tutucu adetlere de sahipti. Ortaylı‟nın satırlarında, geçmiş asırlarda kullanılan ve Arap harfleriyle
yazılan dilin Türkçe olduğu ifade edilmiştir. Bu vesileyle Arapça, Farsça deyim kazanarak adeta Boşnakça
denilecek bir yapılanmanın başladığını vurgulamıştı. Ayrıca Ortaylı, bu dilin Hırvatlarla Sırpların konuştuğunun
aynısı olduğunu da belirtecekti.http://www.milliyet.com.tr/2004/07/18/pazar/yazortay.html

18

�onarmadan insanlığı onarmanın mümkün olmadığını ileri sürdüğü köşe yazısında, dramın
sembolü köprüyü merkez alarak Balkanlar coğrafyasında yaşananlardan sonra yaraları sarma
çabalarını değerlendirecekti(Sazak, 29 Mart 1998:18). Mustafa Balbay, köprünün yeniden 23
Temmuz 2004‟te açıldığını belirtirken, seyyahın gökkuşağı nitelemesini yineleyerek “…bu
hakir Evliya, bu ana gelinceye kadar 16 padişahlık yer gezdim, böyle bir büyük köprü
görmedim. Bir kayadan bir kayaya gökkuşağı gibi atılmış uzunluğu tam 100 germe
adımdır…Bu köprüdeki letafeti ve zarafeti ve mimarlık sanatını bundan evvelki mimarlardan
hiç biri yapmamıştır. Şehrin birçok cüretli çocukları, köprüden aşağı sıçrayıp ırmağa düşer
ve güya kuş gibi uçar…”43 sözlerini yazısına yansıtmıştı(Balbay, 1 Ağustos 2004:1,8).
Evliya Çelebi‟yi çağının çizgilerinden ayıran farklı yönlerinin günümüze etkisini,
Prof. Dr. İlber Ortaylı örneklemişti. Girit‟teki tarih çalışmalarını ele alan yazısında “Evliya
Çelebi merhumun, ‘Ecine kavmi, Afrika’dan gelmişlerdir’ diye bahsettiği Minoslular yani eski
Girit kültürü, cin gibi bir seyyah olan Evliya Çelebi’nin gözünden kaçmadı…Evliya Çelebi’ye
gülümseyelim ama kesinlikle eski Girit halkının ve kültürünün üzerindeki bunca tetkikten
sonra, hala bir takım yarım yamalak bilgiler var. Evliya Çelebi’nin bu cin üsluplu tarifinin
zamanımızda pek geçildiği söylenemez. Bu Ecine Giritliler gerçekten nereden geldiler?
Evliya’dan daha tutarlı bir bilgi sahibi değiliz” sözleriyle eleştirel yaklaşsa da ünlü seyyahı
değeriyle birlikte konumlandırmıştı(Ortaylı, 19 Ocak 2003:6).

Sonuç
Evliya Çelebi yaşamıyla ve eserlerinde anlattıklarıyla zaman zaman Türk basınının
gündemine girmiş; hatta basın açısından zengin bir malzeme oluşturmuştu. O‟nun aktardığı
tarihsel verilere doğrudan ya da dolaylı referans olarak başvurulmuştu. Yazarların Evliya
Çelebi ve Seyahatname eksenli aktarım ya da yorumları, ünlü gezginle eserini, günümüz
yaşantısına ve değerlerine ulaşabilmek, bunlara tanı koyabilmek veya karşılaştırma
yapabilmek açısından bir çıkış noktası haline getirmektedir. Bu bağlamda Seyahatname‟deki
anlatı, nerden nereye gelindiğini göstermek, son döneme yönelik olguları somutlaştırabilmek
ve bir takım sonuçlar çıkarabilmek için bir kriter haline dönüşmekte

ya da

dönüştürülmektedir. Böylece günümüze yönelik algıyı etkilemektedir. Ancak basın bir yandan

43

Cumhuriyet Dergi‟nin makalesinde, köprünün yapılışına düşülmüş “kudret kemeri”ndeki (H.974, M.1566-67)
tarihin ünlü seyyahın bilgilerini haklı gösterir nitelikte olduğu vurgulanmıştı(CD, 6 Kasım 1994:2). Köprüyle
ilgili Seyahatname‟deki anlatımlar, Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi‟de yayınlanmıştır. Ayrıca burada
köprünün 9 Kasım‟da Hırvatların saldırısıyla yıkıldığı ve 2002-2004 yıllarında yeniden inşa edilerek Dünya
Kültür Mirası listesine alındığı belirtilmişti(Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi, 2011:315-318).

19

�O‟nun aktarımlarına başvururken bir yandan da yazdıklarının doğruluğunu sorgulanmıştı44 ki
kuşkusuz bu bir ikilemin dışa vurumuydu.
Modern Türk basınının panoraması içinde Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, M. Turhan
Tan, R.Cevat Ulunay, Burhan Felek, Orhan Erinç, Taha Akyol gibi yazarlarca gazetelerin
sütunlarına taşınmıştı. R.Cevat gibi Evliya referansına sık başvuran köşe yazarları üzerinden
bir genellemeye gidilirse; onların Seyahatname‟den yaptığı aktarımlar hem Evliya Çelebi‟nin
gündemde kalmasını hem de baskısının sınırlı sayıda bulunduğu ya da Latin alfabesiyle
basılmış

baskısının

olmadığı

dönemlerde

Seyahatname‟nin

içeriğinin

kamuoyuna

tanıtılmasını sağlamıştı. Bu, bir boşluğu dolduran basının kültür hayatına katkısını ifade
ediyordu.
Evliya Çelebi, bulmaca, reklam vs bütün sütunlar dahil -ekleriyle birlikte- günümüze
kadar Milliyet‟te yaklaşık 1.400 kez geçerken bunların 400‟e yakını geniş tutulmuş köşe
yazısı tanımı içine alınabilir. Yine köşe yazısı çerçevesi geniş tutulduğunda Cumhuriyet‟te ekleriyle beraber- bu oran yaklaşık 1100/500 yani yarı yarıyadır. İdeolojik açıdan sol çizgide
duran Cumhuriyet‟te hem doğrudan seyyahla ilişkili hem de bilimsel nitelikteki yazılarla daha
fazla karşılaşılmaktadır. Bu sonuçlar, Seyahatname‟nin basın düzleminde farklı konu ve
özellikleriyle ne ölçüde tanıtıldığını örneklemektedir. Seyyahla eserinin gazetelerde birçok
farklı konuda bahsinin bu derece çok geçmesi toplum yaşantısının içine ne kadar girmiş
olduklarının da göstergesiydi.
Öte yandan 20. yüzyıl (ve 21. başları için) Türk kamuoyundaki Evliya Çelebi algısının
değerlendirilmesine son noktanın aslında 1953 yazında konulduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır. Zira Fahri Celal şöyle yazmıştı: “Bir takım tafsilat ki haydi alakalıları kendine
çeksin, fakat üç yüz sene sonra, bakınız, gene koca sanatkardan bahsetmek ihtiyacını
duyuyoruz, üstelik sizler de okumaktasınız. Evliya Çelebi bütün doldurma hissini veren
sahifelerine rağmen yaşayıp duruyor. Kendi tabirile:Hamd-i Huda”(Celal, 2 Ağustos 1953:3).
Özetle, 1980‟lerin ortalarında Cumhuriyet‟te belirtildiği gibi “Aradan yüzyıllar geçtiği halde

44

Sinan Korle “…Evliya Çelebi ‘Akropol’ün kuzey tarafındaki son sütunundan 25 kadem ilerisinde bir kuyu ve
incir ağacı vardır’ demiş. Büyükelçiyle gidip, adımladık ve Çelebi’nin sözlerinin hakikat olduğunu gördük” diye
yazıyordu (M.15 Ocak 1988:9). Nitekim Suraiya Faroghi “Evliya’nın anlattıklarını arşiv kaynaklı kanıtlarla
karşılaştıran çalışmalar çoğu kez onun aslında doğru bilgiler verdiğini gösterdi” demektedir(Dankoff, 2010:23).
Duman ise “Evliya Çelebi yalancı mıydı?” sorusunu, eserin “milletin tarihi” tanımlamasıyla değerlendirilmesi
gerektiğini, böylece anlatılan kişi, mekan ve olayların doğru anlaşılabileceğini söyleyerek
cevaplandırmaktadır(Duman, 2011:171-187).

20

�Evliya Çelebi’nin modası geçme”mişti45 ki Türkiye‟nin ilk yazar-gezeri sayılabilecek Evliya
Çelebi, birçok konuda ilk kaynak olmayı sürdürmektedir(C.18 Aralık 1984:7).

Kaynakça
Süreli Yayınlar
Cumhuriyet-C:
Cumhuriyet, 30 Ocak 1931, s.2.
Cumhuriyet, 29 Mayıs 1935, s.7
“Dört duvar içine kapatılmış bir açıkhava anıtı”, Cumhuriyet, 29 Ekim 1993, s.2.
“Evliya Çelebi‟nin Seyahatnamesi Yugoslavya‟da yayımlandı”, Cumhuriyet, 2 Nisan 1974,
s.6.
“Karadeniz Kıyılarından Avrupaya-Bükreş bizde iken”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 1934, s.3.
“Kültür Bakanlığı Evliya Çelebi Seyahatnamesi‟nin tamamını yayınlayacak”, Cumhuriyet, 21
Temmuz 1979, s.8.
“Olaylar ve Görüşler-Fetih Nesline Sesleniş”, Cumhuriyet, 3 Mayıs 1975, s.2.
“Şenlik-Havalar mı değişti”, Cumhuriyet, 18 Aralık 1984, s.7.
“Turistlerin en büyüğü Evliya Çelebi‟den Kağıthane alemleri”, Cumhuriyet, 12 Kasım 1968,
s.6.
Balbay, M. (1997), “Gündem-İki Sırpla Sohbet”, Cumhuriyet, 12 Eylül 1997, s.1,10.
Balbay, M. (2004), “Gündem-Mostar Köprüsü…”, Cumhuriyet, 1 Ağustos 2004, s.1,8.
Benekay, Y-Ercan, Ş. (1969), “Er Meydanı Kırkpınar”, Cumhuriyet, 6 Haziran 1969, s.8.
Celal, F., “Haftadan Haftaya”, Cumhuriyet, 2 Ağustos 1953, s.3,6.
Celal, F.,“Haftadan Haftaya”, Cumhuriyet, 4 Ekim 1953, s.3.
Çetiner, Y (1966), “Şu Bizim Rumeli”, Cumhuriyet, 12 Ekim 1966, s.5.
Çetiner, Y (1966), “Şu Bizim Rumeli”, Cumhuriyet, 27 Eylül 1966, s.1,5.
Çetiner, Y (1966), “Şu Bizim Rumeli”, Cumhuriyet, 28 Eylül 1966, s.5.
Çetiner, Y (1966), “Şu Bizim Rumeli”, Cumhuriyet, 6 Ekim 1966, s.5.
Erinç, O, “Geçmişten Geleceğe”, Cumhuriyet, 26 Mayıs 2001, s.7.
Erinç, O, “Geçmişten Geleceğe”, Cumhuriyet, 26 Ağustos 2004, s.7.
Erinç, O, “Geçmişten Geleceğe”, Cumhuriyet, 18 Aralık 2010, s.7.

45

2012 başlarında 2011 yılının Evliya Çelebi Yılı olarak ilanına rağmen Türkiye‟de gazete-dergi yazılarından
başka şey yapılmadığı eleştirilirken “…okunan yapıtı ve ilgi çeken yaşamıyla Evliya Çelebi yaşamaya devam
ediyor” deniliyordu(CKE, 9 Şubat 2012:18).

21

�Mimar Kemalettin (1932), “Mimar Koca Sinan…Ve Türk san‟atı”, Cumhuriyet, 31 Mart
1932, s.3.
Tan, M.Turhan (1936), “Köşe Penceresinden-Kayak”, Cumhuriyet, 20 Mart 1936, s.5.
Tan, M.Turhan (1936), “Viyana Dönüşü-Tarihi Tefrika:25”, Cumhuriyet, 7 Mayıs 1936, s.2.
Tan, M.Turhan (1936), “Viyana Dönüşü-Tarihi Tefrika:26”, Cumhuriyet, 8 Mayıs 1936, s.2.
Tan, M.Turhan (1936), “Viyana Dönüşü-Tarihi Tefrika:28”, Cumhuriyet, 10 Mayıs 1936, s.2.
Tan, M.Turhan (1936), “Viyana Dönüşü-Tarihi Tefrika:54”, Cumhuriyet, 6 Haziran 1936, s.2.
Tan, M.Turhan (1936), “Köşe Penceresinden”, Cumhuriyet, 21 Haziran 1936, s.5.
Tan, M.Turhan (1936), “Köşe Penceresinden”, Cumhuriyet, 11 Eylül 1936, s.5.
Tan, M.Turhan (1938), “Avrupa Notları 3-Sofya’ya gidiyoruz…”, Cumhuriyet, 4 Haziran
1938, s.2.
Tanpınar, A. Hamdi (1942) “Şahıslar ve Eserler-Evliya Çelebi ve İmparatorluk”, Cumhuriyet,
27 Haziran 1942, s.2.
Ünver, A.Süheyl (1963), “Günün Konuları-Yahya Kemal‟in Üsküb‟ü”, Cumhuriyet, 4
Ağustos 1963, s.2.
Cumhuriyet Ekleri:
“Dört asırlık gezgin”, Cumhuriyet Kitap Eki(CKE), 9 Şubat 2012, s.18.
“Evliya Çelebi”, Cumhuriyet Bilim Teknik(CBT), 7 Ekim 2011, s.11.
“Evliya Çelebi ve deri diken karıncalar”, Cumhuriyet Bilim Teknik(CBT), 12 Ocak 1991,
s.1,12.
“Gökkuşağına benzerdi tarihi Mostar Köprüsü”, Cumhuriyet Dergi(CD), 6 Kasım 1994, s.2.
Hepçilingirler, F.(2011), “Türkçe Günlükleri”, Cumhuriyet Kitap Eki(CKE), 15 Eylül 2011,
s.27.
Milliyet-M:
“Birleşmiş Milletler‟de Bir Türk-Sinan Korle‟nin Anıları 6”, Milliyet, 15 Ocak 1988, s.9.
“Her öğrenci Atatürk ile ilgili en az bir kitap okuyarak sınıfta anlatacak”, Milliyet, 28 Ocak
1982, s.12.
Akyol, T. (1993), “Barbarlık ve Medeniyet”, Milliyet, 9 Ocak 1993, s.11.
Akyol, T. (1994) “Bihaç ve Batı”, Milliyet, 29 Kasım 1994, s.17.
Akyol, T. (1994)“Bosnalı Kahramanlar”, Milliyet, 2 Şubat 1994, s.21.
Akyol, T. (1995) “Facia ve İnsan”, Milliyet, 28 Mayıs 1995, s.17.
Akyol, T. (1997), “Gül Baba”, Milliyet, 3 Eylül 1997, s.17.
Akyol, T. (1997), “Hırvatlar ve Türkler”, Milliyet, 25 Eylül 1997, s.17.
Akyol, T. (1997)“Macar dostluğu”, Milliyet, 4 Eylül 1997, s.17.
22

�Aşık, M. (1992) “Boza‟nın kudreti”, Milliyet, 5 Eylül 1992, s.11
Balkanlı, H. (1954), “Nasrettin Hoca, Hayatı ve Hikayeleri-Nasrettin Hocanın hayatına toplu
ve kısa bir bakış”, Milliyet, 12 Mayıs 1954, s.2.
Birsel, S. (1983), “İstanbul‟un Gizli Tarihi-Kağıthane‟nin hiçbir dile benzemez aşk dili
vardı”, Milliyet, 5 Ocak 1983, s.7.
Çapın, H. (1982), “İstanbul‟un Burnu Dibi Yazlıkçılar…”, Milliyet, 29 Temmuz 1982, s.3.
Çetiner, Y (1985), “Şu nankörlüğe bakınız!”, Milliyet, 16 Aralık 1985, s.9,11.
Danişmend, İ.Hami (1952), “Makale-Arap ve Türk efsanelerine göre eski İstanbul seferleri”,
Milliyet, 3 Ekim 1952, s.2.
Deleon,J. (1991), “Haliç‟te Bir Gezinti Geçmişten Günümüze Altın Boynuz 1-Unutulmuş Bir
Semt: Hasköy”, Milliyet, 2 Nisan 1991, s.15.
Deleon,J. (1991), “Haliç‟te Bir Gezinti Geçmişten Günümüze Altın Boynuz 2-Unutulmuş Bir
Semt: Hasköy”, Milliyet, 3 Nisan 1991, s.15.
Duru, O., “Tuna‟dan bu yana…”, Milliyet, 30 Eylül 1983, s.11.
Durukal, H. (1974), “Turizm-Turizmin Dünü Bugünü Yarını…”, Milliyet, 29 Mart 1974, s.8.
Durukal, H. (1975), “Turizm-Gezi Notları:Macaristan”, Milliyet, 11 Ekim 1975, s.8.
Dündar, C. (2003), “Ekşili köfte:1 Hamburger:0”, Milliyet, 31 Ağustos 2003, s.17.
Erel, T. (1982), “Teleks-Polonya‟dan Kalkan Gemi”, Milliyet, 15 Ocak 1982, s.8,12.
Erginer, K. (1989), “Bilmediğimiz Nasreddin Hoca”, Milliyet, 16 Nisan 1989, s.13.
Felek, B. (1972), “Kes Kısa Kısa!”, Milliyet, 27 Aralık 1972, s.2.
Felek, B. (1975),“Türkiye”, Milliyet, 29 Aralık 1975, s.2.
Felek, B. (1977), “İstanbul‟un Fethi”, Milliyet, 3 Haziran 1977, s.2.
Gönültaş, G. (1991), “3. Tepenin Kamburu, Ulemanın Geçit Resmi… Beyazıt Meydanı‟nın
Yaşam Öyküsü 3”, Milliyet, 3 Ocak 1991, s.11.
Güleryüz, N. (1989), “500 Yıllık Göç-4: Fatih‟ten Yahudilere davet”, Milliyet, 19 Eylül 1989,
s.11.
Koçu, R.Ekrem (1955), “Günün Işığında Tarih-Topkapu Sarayında Kırk Gün: 9”, Milliyet, 12
Şubat 1955, s.5.
Menemencioğlu, O., “Şu Kırkpınar‟da bari güreşleri ciddi tutun…”, Milliyet, 4 Haziran 1982,
s.16.
Milliyet, 18 Şubat 1982, s.13.
Milliyet, 27 Şubat 1994, s.26.
Milliyet, 28 Şubat 1994, s.28.

23

�Oral, Z. (1989), “Karadeniz‟in Doğusu 8-Trabzon birikimler kenti”, Milliyet, 11 Mart 1989,
s.11.
Pulur, H. (2000) “Yağdanlıklar sırada bekliyor”, Milliyet, 10 Nisan 2000, s.3.
Sazak, D. (1998), “Siyaset Günlüğü-Unutulan Mostar”, Milliyet, 29 Mart 1998, s.18.
Şardağ, R. (1994), “O kadar karamsar olmayın”, Milliyet, 28 Temmuz 1994, s.18.
Taner, H. (1983), “Devekuşuna mektuplar”, Milliyet, 9 Ekim 1983, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1953), “Evvela kendimizi tanıyalım”, Milliyet, 7 Ekim 1953, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1954), “Boğaz Gezintisi 5”, Milliyet, 12 Mayıs 1954, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1954), “Kırk Pınar”, Milliyet, 1 Haziran 1954, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1955), “Amerikalının „Klasik‟ Mefhumu”, Milliyet, 21 Ağustos 1955, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1956), “Memleketi tanımak, tanıtmak”, Milliyet, 1 Şubat 1956, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1957), “Kış yalanları”, Milliyet, 8 Aralık 1957, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1958), “Bir Meslekdaşın Hakkı”, Milliyet, 5 Ekim 1958, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1958), “Kalemin Hakkı”, Milliyet, 6 Ağustos 1958, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1959), “Bir Başka Alem”, Milliyet, 6 Ocak 1959, s.4.
Ulunay, R.Cevad (1960), “Evliya Çelebi hakkında”, Milliyet, 21 Nisan 1960, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1962), “Utandım”, Milliyet, 4 Ağustos 1962, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1963), “Evliya çelebi komprimesi”, Milliyet, 8 Şubat 1963, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1963), “Kara Kış”, Milliyet, 20 Ocak 1963, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1963), “Musikisiz millet”, Milliyet, 16 Eylül 1963, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1965), “Bir Garibe ve Evliya Çelebi”, Milliyet, 15 Ağustos 1965, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1966), “Fatih‟in Edirnesinde”, Milliyet, 23 Haziran 1966, s.3.
Ulunay, R.Cevad (1966), “Pehlivan Müzesi”, Milliyet, 10 Mart 1966, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1967), “Candan Dostlar”, Milliyet, 1 Mart 1967, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1968), “Edebiyata Mersiye”, Milliyet, 24 Nisan 1968, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1968), “Esnaf Bayramı”, Milliyet, 3 Nisan 1968, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1968), “Kırkpınar”, Milliyet, 8 Haziran 1968, s.2.
Ulunay, R.Cevad (1968), “Okuyucularımla”, Milliyet, 16 Nisan 1968, s.2.
Yalım (1982), “Çarşambayı Sel Aldı Zaten Eskilerden Kim Kaldı-Balkan Basketbol
Şampiyonası üzerine Yarı ciddi, yarı şaka”, Milliyet, 28 Nisan 1982, s.15-16.
Yurtsever, A.Haydar, “Rumeli‟den selam var-5:Makedonya‟da Türk izleri”, Milliyet, 4 Şubat
1992, s.2,14.
Milliyet Ekleri:

24

�Akyol, T. (1998) “Bektaşilik ve Osmanlı şemsiyesi”, Milliyet-Gazete Pazar, 3 Mayıs 1998,
s.7.
Alpman, N. (1996), “Erotizm Gerillası”, Milliyet ve Pazar Hobi, 15 Eylül 1996, s.1.
Aytul, T. (1976), “Şu Bizim Türkiye”, Milliyet Magazin, 8 Şubat 1976, s.16.
Felek, B (1975)., “Geçmiş zaman olur ki…-O devrin kadınları”, Milliyet Magazin, 20
Temmuz 1975, s.14.
Koçu, R.Ekrem (1954) Türk Zaferleri-Milliyet Gazetesinin Büyük Tarih İlavesi 14, 30 Aralık
1954, s.2-3.
Koçu, R.Ekrem (1955), “Lüleburgaz Kervansarayı”, Milliyet Halk Gazetesi Haftalık İlave, 12
Ocak 1955, s.2.
Koloğlu, O., “Kafkasya‟nın umudu”, Milliyet Gazete Pazar, 23 Ocak 2000, s.7.
Koloğlu, O., “Siyaset aracı olarak rüya”, Milliyet Gazete Pazar, 30 Ocak 2000, s.12.
Milliyet-Kültür Sanat (MKS), 06 Mart 2003, s.4.
Ortaylı, İ. (2003), “Girit Adası‟nda tarih”, Milliyet Pazar, 19 Ocak 2003, s.6.
Otyam, F. “Alevi Dünyasını yazdı-4”, Milliyet 2000, 18 Ağustos 2000, s.1,4.
Türk Büyükleri-Milliyet, 18 Şubat 1982, s.101.
Kitap ve Makaleler
Akyay, B. (2011), “Evliya Çelebi Seyahatnamesine Göre Benefşe (Menekşe)”, Türk Dünyası
İncelemeleri Dergisi, Kış 2011, S.XI/2, s.129-154.
Albayrak, M. (2011), “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi’nin Baskı Serüveni”, Evliya Çelebi
Konuşmaları/Yazılar, (Hazırlayan: M.Sabri Koz), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s.1437.
Can, B.Bülent (2002), “Tarih yazımında Kaynak Olarak Seyahatname:Evliya Çelebi‟de
Arnavut Bektaşiliği”, Toplumsal Tarih, Ocak 2002, S.97, s.32-41.
Coşkun,E-Ensar,F-Aydın, A (2001), “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesinde Bulgaristan‟daki Bazı
Kültür Merkezleri/Bulgaristan Araştırma Gezisi”, Hacı Bektaş Velî Dergisi, S.17, s.11-64.
Çetiner, Y. (1994), Şu Bizim Rumeli, İstanbul, Milliyet Yayınları, 1994.
Dağlı, Y. (2009), “Evliyâ Çelebi Seyahatnâmei‟ndeki İstanbul Esnaf Alayı”, Çağının Sıradışı
Yazarı Evliyâ Çelebi, (Hazırlayan:Nuran Tezcan), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2009, s.91108
Dankoff, R. (2010), Seyyah-ı Alem Evliya Çelebi’nin Dünyaya Bakışı (Çeviren: Müfit
Günay), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.
Doğumunun 400. Yılında Evliyâ Çelebi (2011), (Editörler:Nuran Tezcan-Semih Tezcan),
Ankara, TC Kültür Bakanlığı Yayınları.
25

�Duman, M. (2011), “Evliya Çelebi Yalancı mıydı?”, Evliya Çelebi Konuşmaları/Yazılar,
İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s.171-187.
Evliya Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, (2013), 1.-6. Kitaplar-1.
Cilt, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya (1961), N.1. Zemli Moldavii i Ukraini, Moskova, İVL.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya (1979), N.2. Zemli Severnogo Kavkaza, Povoljya i
Podoniya (A. Jeltyakov) Moskova, Nauka.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya, (1983) N.3 Zemli Zakavkazya i sopredelnih oblastey
Maloy Azii i İrana (A. Jeltyakov) Moskova, Nauka.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya (1967). (A.H. Safrastiyan), Erevan.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya (1971). (G. Purigze), Tbilisi.
Evliya Çelebi Kniga puteshestviya (2008). Krım i sopredelniye oblasti (E. Bahovskiy)
Simferopol Dolya.
Evliya Çelebi Seyahatnamesi Topkapı Sarayı Bağdat 305 Yazmasının Transkripsiyonu-Dizini
(1999), 3. Kitap, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları.
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi (2010), 5. Kitap-2. Cilt, İstanbul, Yapı
Kredi Yayınları.
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, (2010), 6. Kitap-2. Cilt, İstanbul, Yapı
Kredi Yayınları.
Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, (2011), 7. Kitap-2. Cilt, İstanbul, Yapı
Kredi Yayınları.
Jarring, G. (1978), “Evliya Çelebi ve Pire‟deki Mermer Aslan”, Belleten, Cilt:XLII, Ekim
1978, S.168, s.775-779.
Önler, Z. (2009), “Evliyâ Çelebi‟nin Viyana‟dan Aktardığı Cerrahiye İlişkin Üç Gözlem”,
Çağının Sıradışı Yazarı Evliyâ Çelebi, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2009, s.293-305.
Tanpınar, A. Hamdi (1992), Edebiyat Üzerine Makaleler, Yay. Zeynep Kerman, İstanbul,
Dergah Yayınları.
Ulunay, R.Cevad (1964), Bir Başka Alem, İstanbul, Ak Yayınevi.
Ulunay, R.Cevad (1995), Bir Başka Alem, İstanbul, Arba Yayınevi.
Ġnternet Siteleri
http://www.milliyet.com.tr/2004/07/18/pazar/yazortay.html

26

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11440">
                <text>2266</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11441">
                <text>KÖŞE YAZARLARININ KALEMİNDEN ÇAĞDAŞ TÜRK BASINININ EVLİYA  ￼CUMHURİYET VE MİLLİYET GAZETELERİ ÖRNEĞİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11442">
                <text>MALKOÇ, Eminalp</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11443">
                <text>Anahtar Kelimeler: Basın, Cumhuriyet Gazetesi, Evliya Çelebi, Milliyet Gazetesi, Seyahatname.  ÖZET  Tarihsel, coğrafi, etnik ve teknik açılardan başka kaynaklarda kolay karşılaşılamayan bilgilerle dolu olan amatör seyyah Evliya Çelebi’nin eserinde pek çok insan, yer ve olaya rastlanmaktadır. Evliya Çelebi, 17. yüzyıl tarihli Seyahatnamesi’nin renkliliğinin paralelinde çizgi filmlerden belgesellere uzanacak düzeyde farklı projelere esin kaynağı olmuş ve günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Evliya Çelebi ile Seyahatnamesi, Türk basınının da kullandığı temalar arasında yer almış; hatta gazete köşelerinin ön planda tutulan fenomenlerinden biri olmuştur. Cumhuriyet ve Milliyet gibi gazetelerin dünden bugüne uzanan panoramaları içinde Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi, M. Turhan Tan, Burhan Felek, Refii Cevat Ulunay, Melih Aşık, Taha Akyol gibi birçok köşe yazarı tarafından gazete sütunlarına taşınmıştır. Köşe yazarlarının başvuru kaynakları arasına giren Seyahatname, coğrafya, tarih, folklor ve birçok alan ya da disiplinle ilişkili olarak değerlendirilmiştir. Evliya Çelebi ile eserinin geçtiği gazete pasajları, Seyahatname’nin Türkiye’de basılması çalışmalarından, çok gezen siyasilerin meşhur seyyahla özdeşleştirilmesine, turizme, spora, iktidarda bulunanlardan geçinmeyi alışkanlık haline getirenlere, 20. yüzyıl sonlarında Balkanlarda yaşanan politik sorunlara ve aslında daha birçok farklı konuya yayılacak şekilde geniş bir yelpaze oluşturmaktadır. Yazarların Evliya Çelebi ve Seyahatname eksenli aktarım ya da yorumları, ünlü gezgin ile eserini, günümüz yaşantısına ve değerlerine ulaşabilmek, bunlara tanı koyabilmek veya karşılaştırma yapabilmek açısından bir çıkış noktası haline getirmektedir. Bu bağlamda Seyahatname’deki anlatı, nerden nereye gelindiğini göstermek, son döneme yönelik olguları somutlaştırabilmek ve bir takım sonuçlar çıkarabilmek için bir kriter haline dönüşmekte ya da dönüştürülmektedir. Böylece günümüze yönelik algıyı etkilemektedir. Diğer yandan yayın organlarında ulaşılan bulgular, medyanın Evliya Çelebi’yi nasıl algıladığını gösterirken aynı zamanda kamuoyunun algılama şekline yönelik fikir vermektedir. Bu çalışma, Evliya Çelebi ve Seyahatnamesi’nin iki gazetenin köşe yazarları aracılığı ile basın düzlemine nasıl taşındığını ve ünlü gezginin modern Türk basını üzerindeki etkisini örneklemek amaçlıdır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11444">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11445">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11446">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11447">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1436" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1828">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a634f9d68aa2490bd2850cf1d28971e2.docx</src>
        <authentication>40a5d78a3d012c7295a2f575b688addd</authentication>
      </file>
      <file fileId="1829">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cc14366ec2b7c06b46e6dad86fafc7a4.pdf</src>
        <authentication>186b8539b9e55db66426460672b6b575</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11458">
                    <text>KIRIMTATAR HALK YIRLARININ USLUBİ ÖZELLİKLERİ
Zakiya MAMUTOVA
Kırım Mühendislik ve Pedagoji Üniveritesi, Kırımtatar ve Türk Filolojisi Fakültesi, Simferopol,
Kırım / Ukrayna
Anahtar Kelimeler: söz, tasviriy vastalar, dil, üslup, kırım tatar dili.
ÖZET
Üslübiyette, yani konuşma, kitap usülü ve halk yırlarında, bediy eserleri dilinde Kırım
Tatar dilin söz zenginliği, gramer kuruluşu ve fonetik araçlar buyük önem taşır. Üslübiyet
hakkında belli şahıs Ömer İpçi şöyle demişti: «Muellifin üslübü onun saçların rengine, gözlerin
hareketi, dilin çevirinmesi ve kalbinin atışına benzer; usul burun gibi,her keste farklıdır.
Leksikoloji bölümüne ait o tasviriy vastalarla bağlı konular üzerinde yapılan araştırmalara
dayanarak konu açıklanıyor; Toplam – Kırım Tatar halk yırlarında mecazın kullanışı. Kırım
Tatar dilinde mecaz yirlarin dilinde çok kullanılır. Mecazın kendine has özelliklere sahip,
nutkun çeşit inceliklerine yansıyor. Dilde yaygın olan vasıtalar (kıyaslar, mecazlar, kıyaslar,
mübalağalar, allegoriler) sanatsal ve edebiy anlamı tamamlamak için hizmet ederler. Yirlarda
edebiy sanaat sözlerinin kullanmayı düşündüğü leksik materyali seçtığı basamak en ilginç
safhadır, çünkü özellikle leksik materyal tıpkı bir ayna gibi halk yırlarının manasını yansıtır.
edebi sanatlarını ifade eden kelimeler problemi hala bugün en esas, hem de aktüel
meselelerinden biridir. Dilbiliminde edebi sanatların mahiyetini ve önemini esas alacak
olursak, ortaokul ve lise programında konuşma gelişimi sırasında edebi sanatlar (metafor
(mecaz), hiperbol (mübalağa), ironi (mizah), kıyas, epifor, grotesk, alegori) öğrenildikçe bunlar
hem dilin zenginliği, hem anlam kanunlarının gelişim surecinin sonucu oluyor. . Dilin tasviri
vasıtalalrı klasik eski dönemlerden beri kendilerine dikkat çekiyorklar. Onlar retorikte,
şiiriyette ve diğer dağlarda etraflı bir şekilde tasvir olunuyor. Onların klasifikasyonu çoktan
işlenildi. Tropların mahiyeti sözcüksel biriminin geleneksel kullanımında verilen ve şu
birimiyle sanatsal konuşmada özel üslübi fonksiyonunda gelen anlamların
karşılaştırmasındadır. Tropların metin yorumlamasında ve anlamasındaki rolü yardımcı olsa
bile, çok önemlidir. Leksikoloji bölümüne ait o tasviriy vastalarla bağlı konular üzerinde
yapılan araştırmalara dayanarak konu açıklanıyor; genel olarak – Kırım Tatar dilinde mecazın
kullanışı. Kırım Tatar dilinde mecaz bediy eserin dilinde, ilmiy usul ile yazılmış metinlerin
dilinde çok kullanılır. Mecazın kendine has özelliklere sahip, nutkun çeşit inceliklerine
yansıyor.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11450">
                <text>2165</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11451">
                <text>KIRIMTATAR HALK YIRLARININ USLUBİ ÖZELLİKLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11452">
                <text>MAMUTOVA , Zakiya </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11453">
                <text>Anahtar Kelimeler: söz, tasviriy vastalar, dil, üslup, kırım tatar dili.  ÖZET Üslübiyette, yani konuşma, kitap usülü ve halk yırlarında, bediy eserleri dilinde Kırım Tatar dilin söz zenginliği, gramer kuruluşu ve fonetik araçlar buyük önem taşır. Üslübiyet hakkında belli şahıs Ömer İpçi şöyle demişti: «Muellifin üslübü onun saçların rengine, gözlerin hareketi, dilin çevirinmesi ve kalbinin atışına benzer; usul burun gibi,her keste farklıdır. Leksikoloji bölümüne ait o tasviriy vastalarla bağlı konular üzerinde yapılan araştırmalara dayanarak konu açıklanıyor; Toplam – Kırım Tatar halk yırlarında mecazın kullanışı. Kırım Tatar dilinde mecaz yirlarin dilinde çok kullanılır. Mecazın kendine has özelliklere sahip, nutkun çeşit inceliklerine yansıyor. Dilde yaygın olan vasıtalar (kıyaslar, mecazlar, kıyaslar, mübalağalar, allegoriler) sanatsal ve edebiy anlamı tamamlamak için hizmet ederler. Yirlarda edebiy sanaat sözlerinin kullanmayı düşündüğü leksik materyali seçtığı basamak en ilginç safhadır, çünkü özellikle leksik materyal tıpkı bir ayna gibi halk yırlarının manasını yansıtır. edebi sanatlarını ifade eden kelimeler problemi hala bugün en esas, hem de aktüel meselelerinden biridir. Dilbiliminde edebi sanatların mahiyetini ve önemini esas alacak olursak, ortaokul ve lise programında konuşma gelişimi sırasında edebi sanatlar (metafor (mecaz), hiperbol (mübalağa), ironi (mizah), kıyas, epifor, grotesk, alegori) öğrenildikçe bunlar hem dilin zenginliği, hem anlam kanunlarının gelişim surecinin sonucu oluyor. . Dilin tasviri vasıtalalrı klasik eski dönemlerden beri kendilerine dikkat çekiyorklar. Onlar retorikte, şiiriyette ve diğer dağlarda etraflı bir şekilde tasvir olunuyor. Onların klasifikasyonu çoktan işlenildi. Tropların mahiyeti sözcüksel biriminin geleneksel kullanımında verilen ve şu birimiyle sanatsal konuşmada özel üslübi fonksiyonunda gelen anlamların karşılaştırmasındadır. Tropların metin yorumlamasında ve anlamasındaki rolü yardımcı olsa bile, çok önemlidir. Leksikoloji bölümüne ait o tasviriy vastalarla bağlı konular üzerinde yapılan araştırmalara dayanarak konu açıklanıyor; genel olarak – Kırım Tatar dilinde mecazın kullanışı. Kırım Tatar dilinde mecaz bediy eserin dilinde, ilmiy usul ile yazılmış metinlerin dilinde çok kullanılır. Mecazın kendine has özelliklere sahip, nutkun çeşit inceliklerine yansıyor.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11454">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11455">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11456">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11457">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1437" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1830">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ddc6b4715c0a3316c034fbdf6c71a07c.docx</src>
        <authentication>9aafc39d23da6c8629ed96c53c7b4eae</authentication>
      </file>
      <file fileId="1831">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ae5d6690ad650c77e60f64d4fbd19a30.pdf</src>
        <authentication>13d13b5cf92b0e161b4e2f82bc1b4499</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11467">
                    <text>KÜLTÜREL SÜRECE KATKILARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE EDEBİYATSİNEMA İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ
Funda MASDAR
Batman Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sinema-TV Bölümü, Batman / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Türk Sineması, Kültürel Kimlik, Kültürel Yapı.
ÖZET
Kültür bir toplumun tarihsel süreç içerisinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı maddi
ve manevi özellikler bütünüdür. Sanat ise gerek yaratım gerekse sunum süreçleri boyutuyla
kültürel kimlik verilerinden hem faydalanan hem de bunun aktarımını ya da yeniden
şekillenmesini sağlayan en prestijli araçtır. Tüm sanatların bileşkesi konumunda olan sinema ise
görsel ve işitsel boyutuyla bunu sağlayan en hızlı ve en etkili araçtır. Dünya sinemasında da
köklü bir tarihe dayanan sinema- edebiyat ilişkisi, ülkemizde adeta olmazsa olmaz boyutuyla
günümüze kadar süreklilik arz etmiştir. Türk sinema tarihi başlangıcından günümüze kadar Türk
edebiyatını kendisine kaynak edinmiştir. Sosyal- siyasal ve ekonomik unsurların sıklıkla
değiştirdiği ve yeniden biçimlendirdiği Türk toplumsal yapısıyla beraber, kültürel unsurlar da
sürekli yeniden şekillenmiştir. Türk kültürel tarihini maddi manevi tüm unsurlarıyla başarılı bir
şekilde kendisine konu edinerek yansıtan Türk edebiyatından yapılan uyarlama filmler Türk
sinema tarihinde ayrı bir önem oluşturur. Toplumsal yapısı gereği görsel unsurların yazınsal
unsurlardan daha çabuk algılanıp özümsendiği ülkemizde, sinema geniş ve farklı yapılardaki
kitlelere ulaşabilen bir sanattır. Edebi eserlerin görsel bir sanat olan sinema filmlerine
dönüştürülmesi gerek sinema sanatına olan ilgi gerekse filme kaynak olan metne duyulan merak
boyutunda daha ilgi çekici konuma gelmiştir. Bu bağlamda sinema Türk edebiyatında konu
edinilen kültürel yapı öğelerini daha geniş kitlelere ulaştırma başarısını sağlamıştır. Bildiri metni
bu bilgiler ışığında özellikle Türk sinemasının edebi eserleri kaynak edinme yoluyla kültürel
kimlik oluşturma ve kültürel mirası aktarma üzerindeki rolünü ve önemini incelemeyi
amaçlamaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1832">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/9008b3668435962c8ca39e116046ea34.docx</src>
        <authentication>67a08f5ef3fdb05d520ce910fc35c736</authentication>
      </file>
      <file fileId="1833">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fed4aa14433ea291d01a898e8c564efd.pdf</src>
        <authentication>66518b8289389fb87155ce6eef90748e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11468">
                    <text>KÜLTÜREL SÜRECE KATKILARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE EDEBİYATSİNEMA İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ
Funda MASDAR1

Özet
Kültür bir toplumun tarihsel süreç içerisinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı
maddi ve manevi özellikler bütünüdür. Sanat ise gerek yaratım gerekse sunum süreçleri
boyutuyla kültürel kimlik verilerinden hem faydalanan hem de bunun aktarımını ya da
yeniden şekillenmesini sağlayan en prestijli araçtır. Tüm sanatların bileşkesi konumunda olan
sinema ise görsel ve işitsel boyutuyla bunu sağlayan en hızlı ve en etkili araçtır.
Dünya sinemasında da köklü bir tarihe dayanan sinema- edebiyat ilişkisi, ülkemizde
adeta olmazsa olmaz boyutuyla günümüze kadar süreklilik arz etmiştir. Türk sinema tarihi
başlangıcından günümüze kadar Türk edebiyatını kendisine kaynak edinmiştir. Sosyal- siyasal
ve ekonomik unsurların sıklıkla değiştirdiği ve yeniden biçimlendirdiği Türk toplumsal
yapısıyla beraber, kültürel unsurlar da sürekli yeniden şekillenmiştir. Türk kültürel tarihini
maddi manevi tüm unsurlarıyla başarılı bir şekilde kendisine konu edinerek yansıtan Türk
edebiyatından yapılan uyarlama filmler Türk sinema tarihinde ayrı bir önem oluşturur.
Toplumsal yapısı gereği görsel unsurların yazınsal unsurlardan daha çabuk algılanıp
özümsendiği ülkemizde, sinema geniş ve farklı yapılardaki kitlelere ulaşabilen bir sanattır.
Edebi eserlerin görsel bir sanat olan sinema filmlerine dönüştürülmesi gerek sinema sanatına
olan ilgi gerekse filme kaynak olan metne duyulan merak boyutunda daha ilgi çekici konuma
gelmiştir. Bu bağlamda sinema Türk edebiyatında konu edinilen kültürel yapı öğelerini daha
geniş kitlelere ulaştırma başarısını sağlamıştır. Bildiri metni bu bilgiler ışığında özellikle Türk
sinemasının edebi eserleri kaynak edinme yoluyla kültürel kimlik oluşturma ve kültürel mirası
aktarma üzerindeki rolünü ve önemini incelemeyi amaçlamaktadır.

1

Yrd.

Doç.

Dr.,

Batman

funda.masdar@batman.edu.tr

Üniversitesi,

Güzel

Sanatlar

Fakültesi,

Sinema-TV

Bölümü,

�Anahtar Kelimeler: Uyarlama, Kültürel Kimlik, Kültürel Miras, Türk Sineması, Türk
Edebiyatı.

THE IMPORTANCE OF THE RELATION BETWEEN LITERATURE AND
CINEMA IN TERMS OF ITS CONTRIBUTION TO THE CULTURAL PROCESS
Abstract
Culture is a whole of the material and moral qualities which a society has produced
along a historical process and got across the generations. And art is the most prestigious
means, together with its dimension of the creative and presentative processes, which takes
advantage of the data about cultural identity and transfers it or reconstitutes it. And cinema
which is the intersection of all kinds of art is the fastest and the most effective means to make
it, through its visual and aural dimensions.
The relation between literature and cinema which has been based on a deep-rooted
history also in the world cinema has remained quite alive till today as an irreplaceable thing in
our country. Turkish cinema history has used the Turkish literature as a reference for itself
from the beginning to the present. Together with the Turkish social structure which the social,
political and economical terms have frequently changed and reconstituted, the cultural terms
also have been always restated. In the history of Turkish cinema the film adaptations based
upon Turkish literature have their own peculiar importance, which reflects the Turkish
cultural history successfully by taking it as a theme with all its material and moral terms.
In our country where ,due to its social structure, visual elements are perceived and
adopted faster than literary ones are, cinema is an art which can reach to the wide and
differently-structured masses. Adaptations of the literary works into movies which are visual
artworks has become more and more interesting, in so far as there is a big demand for the art
of cinema and in so far as the texts on which the movies are based have a serious popularity.
In this context, cinema has managed to communicate the elements of cultural structure
referred in Turkish literature to the wider masses. In the light of this information this paper
aims especially to analyze the Turkish cinema‟s importance and role of constituting a cultural
identity and communicating the cultural heritage through taking the literary works as a source.

�Key Words: Adaptation, Cultural Identity, Cultural Heritage, Turkish Cinema,
Turkish Literature.

Giriş;
Kültür bir toplumun tarihsel süreç içerisinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı
maddi ve manevi özellikler bütünüdür. Bu bağlamda bir topumda dil, din, eğitim, ekonomi,
teknoloji, sosyal kurumlar, örf ve adetler, değerler, tutumlar, semboller, tabular, sanat eserleri
gibi unsurların her biri o toplumsal yapının kültürel değerlerini oluşturur. Bu unsurlar
toplumdan topluma farklılıklar gösterdiği gibi, aynı toplumsal yapı içinde de farklılıklar
gösterirler. Sanat ve sanat eserleri toplumsal yapı içinde kültürel unsurları hem yayma hem
aktarma hem de değiştirme işlevlerine sahiptirler. Özellikle sanat bir ülkeyi kültürel anlamda
temsil eden en prestijli araçtır. Bu bağlamda sinema gerek taşıdığı tematik unsurlar gerekse
teknik unsurlarıyla en önemlisi kitlesel ve popüler bir sanat olma özelliği ile bu işlevselliği
büyük oranda gerçekleştirebilen tek sanat dalıdır. Dil, hem kültürün temel taşıyıcısı, aktarım
aracıdır hem de kültürel bir değer olan edebiyatın temel yapı taşıdır. Bu anlamda edebiyat dil
kullanımıyla bir anlamda kültürel bir değeri aktarım aracı yaparken, diğer bir anlamda da
yeniden bir kültürel üretim gerçekleştirir. Her edebi eser, her diğer sanat eseri gibi belli bir
toplumsal yapı içinde ve doğal olarak belli bir kültürel ortam içinde üretilir. Bu nedenle bu
eserler üretildikleri dönemin kültürel değerlerini bünyelerinde taşır, okuyucu ve izleyici
kitlesiyle paylaşım ortamında da kültürel değerlerin aktarım sürecine katkıda bulunurlar.

Sinema-Edebiyat İlişkisi;
Görsel ve işitsel bir sanat olan sinema, diğer sanat dallarına göre çok yeni bir sanattır.
“Yedinci Sanat” olarak da adlandırılan sinema sanatı bu nedenle diğer sanatların (tiyatro,
resim, edebiyat, müzik…) bir bileşkesi gibidir. Özün‟ün de eserinde belirttiği gibi; “Sinema
bütün sanatların bireşimi, bir çeşit “tüm sanat” da sayılabilir. Bütün öbür sanatlardan sonra
ortaya çıkan, bundan dolayı “yedinci sanat” adını alan sinema, bu geleneksel sanatların
hepsine açık ve yatkın olması, hepsini özümseyebilme niteliği taşıması yönünden “tüm
sanat”ı gerçekleştirebilecek tek sanattır.”(Özön, 1972:9)

�Bütün sanat dallarıyla etkileşim içerisinde olmasına rağmen sinema sanatının en yakın
ve kalıcı etkileşim kurduğu sanat dalı edebiyat olmuştur. Edebiyat ile sinema arasındaki ilişki
köklü bir tarihe dayanmaktadır. Edebi eserlerin, özellikle romanların sinemaya kaynaklık
etmesine sinemanın ortaya çıktığı ilk yıllardan itibaren rastlanır.
Farklı sanat ürünlerinden esinlenilerek ya da bu ürünlerin sinema diline
dönüştürülmesi ile ortaya çıkarılan yeni sanat eserleri “uyarlama” başlığı altında toplanır.
Genel anlamda bu şekilde tanımlanabilecek uyarlamalarda ön plana çıkan kaynak eserler ise
romanlardır. Roman-sinema ilişkisi bağlamında uyarlama, “daha önce uyarlama dışında bir
amaçla üretilmiş olan romanın sinema sanatının özelliklerine uygun bir biçimde ele alınıp
senaryo biçimine sokulması” (Çetin Erus, 2005:16) olarak tanımlanır.
Uyarlama söz konusu olunca; kaynak eser ile yeni eser arasında ister bir esinlenme,
ister bir paralellik, isterse bir kesişme bulunsun, bütün bu çeşitlemelerin kaynağındaki
sorunsal, orijinal esere sadakat ve yeni eserin özgünlüğü noktasında karşımıza çıkar.
Sinemanın ilk yıllarından itibaren romanlarla sürdürdüğü bu ilişkide uyarlamayı; her iki sanat
dalı için de yıkıcı kılmamak adına, yeniden yorumlama olarak tanımlamak ise romana
sadakat, filme özgünlük sağlayıcı birincil koşul olarak görülür. Birbirinden farklı anlatım
dilleri olan bu iki sanat dalı için birlikteliğin kaçınılmaz olduğu da göz önüne alındığında,
başarılı uyarlamanın başarılı bir yeniden yorumlama yoluyla ortaya çıkabileceği de görülür.
“Başarılı bir film uyarlaması, çeviriden çok yorumlamaya yönelik olmalıdır. Çünkü her
ortamın doğrudan yapılan bir çeviriyi kabul etmeyen kendine has özellikleri vardır. Önemli
olan uyarlama yapan yazarın özgün eserin ana öğelerini alarak onun havasını (kişiliğini ya da
özgün eserin duygusal atmosferini) yakalamasıdır.”(Miller, 2009:245)
Her ne kadar bu koşul uyarlamalarda olması gereken olarak sunulsa da, uyarlamaların
tercih edilme sebepleri çoğu zaman bu koşulu sağlamaya engeldir. Uyarlamaların sinema
sanatında sıkça tercih edilme sebepleri; ticari kaygılar, senaryo ve senarist yokluğu, iki sanat
dalının benzerlikleri ve hitap ettikleri kitlelerin beklentilerinin benzerlikleri olarak
sıralanabilir.
Sinema tarihine bakıldığında özellikle geniş okuyucu kitlesine ulaşmış ya da tanınan,
bilinen yazarların roman ve öykülerinin sıklıkla sinema senaryosu olduğu görülür. Zaman
zaman yaşanan konu sıkıntıları bu etkileşime kaynaklık etse de her iki sanat dalının anlatı
teknikleri bu etkileşimi kalıcı ve pekiştirici kılan bir diğer sebeptir. Monaco‟nun Bir Film

�Nasıl Okunur? adlı kitabında belirttiği gibi; “sinema ve romanın ortak noktası, her ikisinin de
ayrıntılı uzun öyküler anlatmasıdır. Her iki sanat dalı bunu çoğunlukla öykü ile gözlemci
arasına bir ironi düzeyi sokan bir anlatıcının perspektifinden gerçekleştirirler.” (Monaco,
2005:47-48)
Bu anlatı tekniği benzerliği her iki sanat dalını birbiri ile sürekli ilişkili kılar. Buna
rağmen iki sanat dalının teknik ve estetik farklılıkları da vardır. Yapılan uyarlamalarda ortaya
çıkan filmin romanı birebir yansıtmaması da bu farklılıklardan kaynaklanır. Temel farklılık
görüntüsel ve dilsel anlatım noktasında ortaya çıkar. Sinemanın görüntü gücü bir romanda
anlatılabilen her şeyi sinemada aşağı yukarı anlatma olanağı sağlasa da, zamanın kullanımı bu
anlatımı kısıtlar. Monaco‟ya göre, film “gerçek zamanda işlediği için” sınırlanmıştır.
“Romanlar yalnızca canları istediğinde biterler, filmler ise belli bir saat aralığına sığdırılmak
zorundadırlar.” (Monaco, 2005: 48) Bu nedenledir ki uyarlamalar söz konusu olunca bir
senaryonun uzunluğu ortalama olarak bir romanın üçte birine denk gelir. Buna bağlı olarak da
romandaki olayların her ayrıntısı filmlere bire bir yansıtılamaz. Bir romanın en uygun şekilde
sinemaya uyarlanmasını sağlayan ise sinematografik özellik olan görüntüsel anlatım dilinin ne
denli başarılı şekilde kullanıldığı ile alakalıdır. Süresi romana göre kısıtlı da olsa bir film
görüntü gücü sayesinde zaman zaman bu açığı kapatırken zaman zaman da yazının
anlattıklarının ötesinde görüntüler sunarak başarı sağlar.
Sinema- edebiyat ilişkisinde bir diğer belirleyici unsurun hitap edilen kitleler olduğunu
daha önce ifade etmiştik. Kitlenin algı ve beklentileri iki şekilde ortaya çıkar. Birincisi; roman
yazarının ya da film yönetmeninin eserinin yaratım sürecinde dikkate aldığı, okuyucu ve
izleyicide bu eserlerin bırakacağı etki boyutunda ve türünde ortaya çıkar. Yazar ve yönetmen
okuyucu ya da izleyiciyi farklı algılar, bu algılama biçimini dikkate alarak eserini yaratır.
İkincisi ise okuyucu ve izleyicinin roman ya da filme karşı tutumu ve beklentileri
boyutundadır ve birbirinden farklıdır. Bu nedenle bu eserleri aynı psikoloji ile algılamazlar.
Monaco‟ya göre; “Romanlar yazarları tarafından anlatılır ve biz okuyucular yalnızca
yazarların bizden istediğini duyar ve görürüz. Filmler de bir anlamda yaratıcıları (yönetmen)
tarafından yaratılan eserlerdir ama bizler daha fazlasını görür ve duyarız. Çünkü romancının
tanımlamalarının tümü onun dili, önyargıları ve bakış açısında süzülerek bize ulaşır. Oysaki
sinemada bir ayrıntıyı değil de, diğerini seçme, tercih etme özgürlüğümüz vardır.”(Monaco,
2005:48-49)

�Monaco‟nun ortaya koymuş olduğu bu farklılığa karşı, Bazin okuyucu ve izleyiciyi
öyle bir potada birleştirir ki, bu ortak duygulanım biçimi adeta uyarlamanın, özellikle
sinemanın ticari kaygısı göz önüne alındığında, zorunlu bir tercihe dönüşmesinin açıklayıcı
nedenlerinden biri olur. Bazin;“Roman okuyucusu psikolojik olarak tıpkı karanlık bir sinema
salonundaki birey gibi yalnızdır. Kendisini kitap kahramanı ile eşit tutar. Kitabın
okunmasından bir zaman sonra okuyucunun kendisini bir sarhoşluk duygusu içinde
hissetmesinin nedeni budur. Sinema ve romanda bir kendi kendine tatmin olgusu söz
konusudur.

Birey

sosyal

sorumluluklarından

sıyrılmış

olarak,

yalnızlık

içinde

bulunmaktadır.”(Bazin,2007:103) der.
Sinema-edebiyat ilişkisi bağlamında dünya sineması ilk tarihinden itibaren sayısız
örnekle doludur. Dünya sinema tarihinde ilk uyarlama örneklerini Fransız sinemacı Melies‟ın
ortaya koyduğu görülmektedir. “George Melies, 1902 yılında Jules Verne‟in aynı adlı
romanına dayanarak yaptığı Aya Yolculuk (A Trip to the Moon) bilim kurgu türünün de ilk
örneğidir.”(Çetin Erus,2005:21) Bu örneği yine aynı tarihte aynı isim tarafından uyarlanan,
Robinson Crusoe ve Gulliver’in Seyahati takip eder. Bu örnekler zamanla diğer ülke
sinemaları özellikle Amerikan sinemasının ortaya koyduğu klasik eserleri kaynak alan
uyarlamalarla çoğalır. “…roman ve oyun uyarlaması 1907-1908‟deki sansür baskısı ile daha
da artış görterir.”(Çetin Erus,2005:21)
Sessiz sinema döneminde Amerika‟da yapılan başlıca uyarlamalar Son Mohikanlar
(1920), Tutku (1924), Benhur (1925) gibi örneklerden oluşur. Fransız sinemasında Jean
Renoir‟ın Zola‟nın eserinden aynı adla uyarladığı Nana(1926), Feyder‟in yine aynı yazarın
eserinden uyarladığı Jeanne D’Arc’ın Tutkusu (1928), Danimarka ve İtalya‟da yapılan
Kamelyalı Kadın ve Pompei’nin Son Günleri Avrupa sinemasının sessiz dönem
uyarlamalarının örnekleri arasında yer alır.
Özellikle dünya klasiklerinin tercih edildiği uyarlamalar adeta bu klasikleri seyirciye
sunmayı görev edinmiştir. Yirmili-otuzlu yıllar bu ilişkiyi artırmış, sesin sinemaya girmesi ile
yazarlar yapımcılar için ayrı bir önem taşımaya başlamıştır. “Otuzlu-kırklı yıllarda ise
edebiyat uyarlamaları özellikle Hollywood‟da popülaritesini artırmış, 1939 yılında Akademi
ödülü için yarışan filmlerin çoğu uyarlamalardan oluşmuştur. Fareler ve İnsanlar(Of Mice and
Men), Rüzgar Gibi Geçti (Gone With the Wind), Oz Büyücüsü (The Wizard Of Oz), Rüzgarlı
Bayır- Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights) bunlardan bazılarıdır.” (Çetin Erus,2005:23)

�Sesin sinemaya girmesiyle birlikte hem uyarlama örnekleri artmış hem de yazarlar
yapım şirketleri için ayrı bir önem taşımıştır. Özellikle Hollywood‟un endüstriyel yönü bu
yazarların zamanla sanatsal yönlerinden uzaklaşmasına neden olmuştur. 1933‟te perdeye
aktarılan Küçük Kadınlar ve 1940‟ta onu takip eden Steinbeck‟in ünlü klasiği Gazap
Üzümleri Hollywood‟un en gerçekçi uyarlamaları kabul edilir. İtalyan sinemasında ise
gerçekçiliğin habercisi sayılan Tutku (1943) filmini çeken Luchino Visconti; ikinci uyarlama
örneğini de Postacı Kapıyı İki Kez Çalar uyarlaması ile ortaya koyar. “1935 yılında konulu
filmlerin %35‟ini, 1945‟te %18‟ini uyarlamalar oluştururken, 1950‟de II. Dünya Savaşından
sonra stüdyo sisteminin gerilemesi ve seyircinin özellikle televizyonun etkisiyle sinemadan
uzaklaşması düşük bütçeli filmlerin yapılmasını mecburi kılar. 1950‟li yıllarda bu durum
sinemada özgün senaryo oranını %30‟un altına düşürür.”(Çetin,1999:140-148)
Bu süreçte ortaya konan From Here to Eternity (1953), The Naced and the Dead,
Intruder in the Dust ve Exodus (1960) önemli uyarlamalardır. Dünya sinemasında özellikle
romanların telif haklarının yüksek oluşu ve sanatsal kaygılar Avrupa sinemasını
uyarlamalardan uzak tutsa da, sinemanın endüstriyel boyutunun önemli olduğu Hollywood
sineması bu yöntemi her zaman tercih etmiştir. Godfather (1972), One Flew Over the
Cuckoo’s Nest (1975), Tual Bedenler (1990) 1990‟lara kadar yapılan bazı başarılı uyarlama
örnekleridir. Kurtlarla Dans (1990), Kuzuların Sessizliği (1991), Schindler’in Listesi (1993),
İngiliz Hasta (1996), Yüzüklerin Efendisi (2001), İhtiyarlara Yer Yok (2007) filmleri ise Oscar
ödüllü önemli uyarlamalar arasındadır.
Türkiye’de Sinema-Edebiyat İlişkisi;
Edebiyat ve sinema arasındaki ilişki köklü bir tarihe dayanmaktadır. Sinema tarihine
bakıldığında özellikle geniş okuyucu kitlesine ulaşmış ya da tanınan, bilinen yazarların roman
ve öykülerinin sıklıkla film senaryosu olarak kullanıldığı görülmektedir. Türk sineması ile
sinema-roman birlikteliğinin ortak bir tarihe sahip olduğu ve Türk filmlerinin ilk örneklerini
de roman uyarlamalarının oluşturduğu bu gerçeğe dayanır.
Sinemamızda ilk eser verenlerin tiyatroculardan oluşması, ilk filmlerin de oyun
uyarlamaları olmasına neden olmuştur. “Weinberg‟in tasarladığı ilk konulu film Arşak
Benliyan‟ın başarılı sahne çalışmalarından biri olan Leblebici Horhor‟dur.”(Scognamillo,
2003:27) 1917 yılında Sedat Simavi tarafından çekilen ve tamamlanmış ilk Türk filmi olan
Pençe Mehmet Rauf‟un bir tiyatro oyununun uyarlamasıdır. Moliere‟in Zor Nikâh’ından

�uyarlanan Himmet Ağa’nın İzdivacı (1916) da çekilen diğer bir batı kaynaklı uyarlama
örneğidir. Tiyatrocuların uğraşlarının ötesine geçmeyen çalışmalar, tiyatro geleneğinin de
ötesine geçememiştir ve bir dönemin tek ismi olan Muhsin Ertuğrul‟un çabalarıyla da uzun
dönem tiyatro-sinema ilişkisi ilkelliğinden de kendini kurtaramamıştır. 1919‟da Ahmet
Fehim‟in çektiği Mürebbiye ise ilk yerli eser uyarlamasıdır. Hüseyin Rahmi Gürpınar‟ın aynı
adlı eserinden uyarlanan Mürebbiye aynı zamanda sansüre uğrayan ilk Türk filmidir. Bu
uygulama ile tekrar yabancı eserlere dönüş yapılır ve 1919‟da Yusuf Ziya Ortaç‟ın çevirisini
yaptığı Binnaz Ahmet Fehim tarafından filme çekilir.
Muhsin Ertuğrul; Yakup Kadri‟den Boğaziçi Esrarı/Nur Baba (1922), Halide Edip
Adıvar‟dan Ateşten Gömlek (1923), Peyami Safa‟dan Sözde Kızlar (1924) adlı yerli edebi
eserleri sinemaya uyarlamıştır. 1939-1949 yıllarını kapsayan on yıllık dönemin ilk yılları yine
yabancı kökenli tiyatro ve romanların sinemaya uyarlanmasıyla geçmiştir.
Ertuğrul‟un; Musahipzade Celal‟in Şehir Tiyatrosu‟nda büyük ilgi gören oyunlarından
uyarladığı Aynaroz Kadısı (1938), Bir Kavuk Devrildi (1939), Jean de Letraz‟ın Bichon adlı
oyunundan uyarlanan Tosun Paşa (1939), Faruk Kenç‟in Güntekin‟in oyunundan uyarladığı
Taş Parçası (1939) dönemin bazı tiyatro oyunlarından yapılan uyarlama örnekleridir.
Dönemde yerli edebiyat eserlerinden yapılan uyarlamaları ise şöyle sıralamak
mümkündür. Faruk Kenç‟in Sermet Muhtar Alus‟un aynı adlı eserinden uyarladığı Kıvırcık
Paşa(1940), Şadan Kamil‟in Kerime Nadir‟in aynı adlı eserinden uyarladığı Seven Ne
Yapmaz (1947), Şukufe Nihal‟in Domaniç Dağlarının Yolcusu adlı eserinden uyarladığı
Unutulan Sır (1948), Münir Hayri Egeli‟nin Uryan Efe adlı eserinden uyarladığı Efe Aşkı
(1948), Vedat Örfi Bengü‟nün Faruk Nafiz Çamlıbel‟in aynı adlı eserinden uyarladığı
Canavar (1948). 1949‟da Lütfi Ö. Akad‟ın ilk filmi olan, Halide Edip Adıvar‟ın aynı adlı
romanından uyarlanan “Vurun Kahpeye” filmi.
“Sinemacılar Çağı” olarak adlandırılan 1949-1959 yıllarını kapsayan dönemin önemli
yönetmenlerinden Atıf Yılmaz‟ın çektiği filmlerin ise neredeyse tamamı edebiyat
uyarlamalarından oluşur. Yönetmenin; Kemal Bilbaşar‟ın aynı adlı eserinden uyarladığı
Gelinin Muradı (1957), Aka Gündüz‟ün aynı adlı eserinden uyarladığı Bir Şoförün Gizli
Defteri (1958), Yaşar Kemal‟in aynı adlı eserinden uyarladığı Karacaoğlan’ın Kara Sevdası
(1959), Halide Edip Adıvar‟ın aynı adlı eserinden uyarladığı Yol Palas Cinayeti (1955) ve
Orhan Kemal‟in aynı adlı eserinden uyarladığı Suçlu (1959) önemli örneklerdir.

�Film sayısı ile birlikte konu sıkıntısının da artmaya başladığı bu dönemlerde Yeşilçam
sineması klasik yapıtlarının ilk örneklerini vermeye başlar. Bunun en önemli örneklerini de
dönemin popüler romanlarından yapılan uyarlamalar oluşturur. Sonraki yıllarda sayısı artacak
olan melodram sinemasına uygun romanlar farklı tarihlerde birkaç kez uyarlama filmlere
kaynaklık ederler.
Nişan Hançer‟in yönettiği Funda (1958) ve Sonbahar (1959), Atıf Yılmaz‟ın yönettiği
Hıçkırık (1953), Nevzat Pesen‟in yönettiği Samanyolu (1959), 1950-1960 yılları arasında
Kerime Nadir‟in aynı adlı eserlerinden yapılan uyarlamalardır. Tercih edilen diğer yazarlar
Aka Gündüz, Esat Mahmut Karakurt,Mebrure Alevok ve Necati Cumalı‟dır. Tütün Zamanı
(Orhan Arıburnu-1959), Boş Beşik (Baha Gelenbevi-1952), Sönen Yıldız (Osman Seden1956), Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi (Metin Erksan-1956), Üç Kızın Hikâyesi (Orhan
Elmas-1959) diğer uyarlama örneklerini oluşturur.
1960 anayasasının sağladığı özgürlük ortamı her sanat dalı gibi sinemayı da etkiler,
sanayileşme süreci ile birlikte film üretimini de ciddi anlamda artırır. İhtilalla başlayan
dönem, yeni kazanılan ve sonrasında kazanılacak olan özgürlüklerin değerlendirilmeye
çalışıldığı fakat ticari türdeki filmlerin piyasadaki önemini koruduğu dönemdir. İhtilalla
başlayan bu dönem Türk sinemasına yeni bir soluk, yeni bir umut getirir. Bununla birlikte bu
yıllardan önce tabu sayılan birçok konu, sorun ilk kez ve büyük bir coşkuyla beyaz perdede
yerini alır. 1960‟lı yılların ilk uyarlamalarından biri Memduh Ün tarafından çekilen, Orhan
Kemal‟in Devlet Kuşu adlı romanından uyarlanan Avare Mustafa (1961) adlı filmdir.
Dönemin önemli yönetmeni Metin Erksan‟ın 1962‟de çektiği film, Fakir Baykurt‟un aynı adlı
romanından uyarlanan Yılanların Öcü’dür. Dönemin siyasal ve toplumsal koşullarına bağlı
olarak, köy ortamındaki toprak çekişmesini gerçekçi bir dille, başarılı bir şekilde anlatan
romanın uyarlaması da bu özgünlüğü koruyabilme açısından başarı sağlar. Özellikle,
Erksan‟ın 1963 yılında çektiği yine bir uyarlama olan Susuz Yaz filmi aynı zamanda Türk
sinemasının ilk uluslar arası başarı sağlayan filmidir. Necati Cumalı‟nın aynı adlı eserinden
uyarlanan film, kırsal kesimdeki su paylaşımını konu alan gerçekçi bir eserdir. Erksan‟ın bu
film ile Berlin Film Festivali‟nde Altın Ayı ödülü alması, sinemacıları özellikle toplumsal
yaşantıyı konu alan, gerçekçi filmlere yöneltir. Senarist yokluğundan da kaynaklı olarak bu
anlamda daha çok edebiyata başvurulur. Edebi anlayış olarak toplumcu gerçekçi akım
etkisinde eser veren yazarların romanları filmleştirilir.

�Bireysel çabalarla klasik Yeşilçam sinemasının anlatılarının dışına çıkmaya çalışan
yönetmenlerin yaptığı uyarlama filmlerden bazıları şunlardır: Lütfi Akad‟ın Sait Faik
Abasıyanık‟ın Mahpus adlı eserinden uyarladığı Irmak (1972), Memduh Ün ile birlikte Yaşar
Kemal‟in aynı adlı eserinden uyarladığı Ağrı Dağı Efsanesi (1975), Ali Özgentürk‟ün Necati
Haksun‟un Kutsal Ceza adlı eserinden uyarladığı Hazal (1979), Atıf Yılmaz‟ın Osman
Şahin‟in Kızıl Yel eserinden uyarladığı Adak (1979). Başarılı ve farklı filmlerin ortaya
konduğu 1960-1980 yılları arasındaki dönemde gerek Anadolu‟ya ulaşan salonlarla seyirci
kalıbının değişmesi, gerek yaşanan senaryo ve konu sıkıntısı gerekse ticari kaygılar özellikle
melodramları artırır yapılan uyarlamalarda belli başlı popüler yazarları ve onların eserlerini
tercih etmeyi zorunlu kılar. Kerime Nadir, Esat Mahmut Karakurt, Muazzez Tahsin Berkant
en çok eserleri uyarlanan yazarlardır.
Muazzez Tahsin Berkant‟ın aynı adlı eserlerinden uyarlanan örnekler; Aşk Fırtınası
(Halit Refiğ-1972), Bir Genç Kızın Romanı (Safa Önal-1971), Bülbül Yuvası (Nejat Saydam1970), Sarmaşık Gülleri (Nejat Saydam-1968)‟dir. Boş Yuva (Memduh Ün-1961), Dert Bende
(Orhan Elmas-1973), Funda (Mehmet Dinler-1968), Seven Ne Yapmaz (Orhan Aksoy-1970),
Son Hıçkırık (Ertem Eğilmez-1971) ise Kerime Nadir eserlerinden aynı adla uyarlanmış
filmlerden bazılarıdır. Esat Mahmut Karakurt‟un aynı adlı eserlerinden yapılan uyarlama
örnekleri ise şunlardır. Dağları Bekleyen Kız (Süreyya Duru-1968), Kadın Severse (Ülkü
Erakalın-1968), Ölünceye Kadar (Sefa Önal-1970), Son Gece (Memduh Ün-1967), Kadın
İsterse (Nejat Saydam-1965), Ömrümün Tek Gecesi (Nuri Ergün-1968).
Yine bir ihtilal ile başlayan 1980‟li yıllar ise ne 12 Eylül öncesinde ne de sonrasında
Türk sinemasının içinde bulunduğu duruma olumlu bir katkı sağlamamış, toplumsal ve siyasal
ortamın bir sonucu olarak daha fazla ağırlık ve sorun getirmiştir. 1982 yılının en önemli
sinema olayı ise Türkiye‟de gösterime girmek için izin alamayan Hakkari’de Bir Mevsim
filminin yurtdışında gösterdiği başarıdır. Ferit Edgü‟nün O adlı romanından uyarlanan, Erden
Kıral‟ın çektiği Hakkâri’de Bir Mevsim filmi yurtdışında başarı göstermesine rağmen
ülkemizde ancak beş yıl aradan sonra gösterime girebilmiştir.
1980 sonrası sinemamızda varlık göstermeye devam eden uyarlamalar daha çok
yönetmenler bireysel tercihlerine dayanır. Sayı olarak 1980 öncesine oranla azalış gösterse de
nitelik olarak başarılı çalışmalar ortaya konur. Bunlardan bazıları; Sabahattin Ali‟nin aynı adlı
eserlerinden uyarlanan Gramofon Avrat (Yusuf Kurçenli-1987), Hasan Boğuldu (Orhan
Aksoy-1990), Kuyucaklı Yusuf (Feyzi Tuna-1985), Duygu Asena‟nın aynı adlı eserinden

�uyarlanan Kadının Adı Yok (Atıf Yılmaz-1987), Yusuf Atılgan‟ın aynı adlı eserinden
uyarlanan Anayurt Oteli (Ömer Kavur-1986), Erhan Bener‟in aynı adlı eserinden uyarlanan
Böcek (Ümit Elçi-1994), Feride Çiçekoğlu‟nun aynı adlı eserinden uyarlanan Uçurtmayı
Vurmasınlar (Tunç Başaran-1989),Metin Kaçan‟ın aynı adlı eserinden uyarlanan Ağır Roman
(Mustafa Altıoklar-1997), Yılmaz Karakoyunlu‟nun aynı adlı eserinden uyarlanan Salkım
Hanımın Taneleri (Tomris Giritlioğlu-1999), Bilge Karasu‟nun aynı adlı eserinden uyarlanan
Usta Beni Öldürsene (Barış Pirhasan-1996) filmleridir.
Günümüzde de sinemamızda varlığını koruyan uyarlama yöntemi daha çok yönetmen
tercihine dayanır. Nahit Sırrı Örik‟in aynı adlı eserlerinden uyarlanan Abdülhamid Düşerken
(Ziya Öztan-2003), Kıskanmak (Zeki Demirkubuz- 2009), Hasan Ali Toptaş‟ın aynı adlı
eserinden uyarlanan Gölgesizler (Ümit Ünal-2008), Peyami Safa‟nın Selma ve Gölgesi adlı
eserinden uyarlanan Gölge (Mehmet Güreli-2008), Ahmet Ümit‟in aynı adlı eserinden
uyarlanan Sis ve Gece (Turgut Yasalar-2006), Yılmaz Karakoyunlu‟nun aynı adlı eserinden
uyarlanan Güz Sancısı ( Tomris Giritlioğlu-2009) ve Necati Cumalı‟nın aynı adlı eserinden
uyarlanan Ay Büyürken Uyumam (Şerif Gören-2011) adlı filmler günümüz uyarlama
örneklerini oluşturur.
Uyarlamaların Kültürel Sürece Katkıları;
Türk edebiyatı özellikle Cumhuriyet sonrası Türk öykü ve romanı kültürel yapımıza
hem yansıtma hem aktarma anlamında ciddi katkılar sunmuştur. Türk romanı, kuruluşunu
Tanzimat döneminde gerçekleştirmiş, batılı bir tür olmaktan kurtarılıp, yerli bir edebiyata
dönüşmüştür. Gerek tercümelerle, gerekse taklit, terkip ve telif yöntemleriyle izlenen süreç,
batı etkisindeki Türk romanının teknik ve tematik sorunlarını da kısmen çözmeyi başarır.
Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi ve Sami Paşazade Sezai dönemin önemli kalemleridir.
İlk dönem Türk romanları genellikle aile ilişkileri, evlilik, Avrupalılaşma çabalarını
konu edinen, İstanbul mekânlı romanlar olsa da toplum yararı gözetme amacıyla gerçeği
yansıtma olgusunu taşır. Fakat köy ve kırsal yaşama oldukça uzaktırlar. Dönemin bu
anlamdaki en belirgin eseri Türk edebiyat tarihinde de ilk köy romanı olarak kabul edilen
Karabibik‟tir. (Nabizade Nazım, 1890)
Bir önemli hamleyi de Servet-i Fünun döneminde yapan Türk romanı; bireysel-bireyci
eserlerle farklı bir bakış açısı yaratmış, konu-tema bakımından olmasa da kendilerinden
sonraki milli edebiyatçıları etkilemişlerdir. Dönemin önemli isimleri Halit Ziya ve Mehmet

�Rauf‟tur. Millet hayatının eserlere dahil olduğu Milli Edebiyat dönemi ise yaşanılan süreçle
kurulan paralellik ve toplumsal siyasal meselelerin konu edinilmesi bakımından önemli bir
geçiş olarak kabul edilir. Yakup Kadri, Refik Halit, Reşat Nuri ve Halide Edip gibi kalemlerin
başarılı eserler ortaya koyduğu dönemde, II Meşrutiyet‟in sağladığı özgürlük ortamı ve
sansürün yokluğu, özgün anlatımları olan değerli eserleri Türk edebiyatına kazandırır.
Cumhuriyet devrine kadar dahil olunan sürecin karakteristiği Türk romanına yansısa
da Cumhuriyet devrinde bu pek mümkün olmamış, özelikle dönemin başındaki tek partili
rejim, Reşat Nuri, Halide Edip, Mahmut Şevket Esendal gibi edebiyatçı kimliklerini geçmişte
ispatlayan kalemleri, bir müddet bu ideolojiye hizmet etmek zorunda bırakmıştır. Ancak
zamanla kendini gösteren yazarlık bilinci ile egemen ideoloji çatışması bu yazarların muhalif
tavırlar sergilemesine hatta bazılarının ülkeyi terk etmesine neden olmuştur. Cumhuriyet
devrinin ilk yazarları Halide Edip, Reşat Nuri, Aka Gündüz ve Hüseyin Rahmi olarak kabul
edilir.
Cumhuriyet dönemi Türk romanı daha çok muhalif oluşuyla dikkat çeker. Egemen
rejime muhalif; İslamcı, Marksist, bireyci, feminist birçok eğilim benimsenmiş ve bu
doğrultuda eserler verilmiştir. Bu eğilimler içinde Marksistler önemli yer tutar. Marksist
toplumcu gerçekçiler; yazdıkları köy romanları ile feodal ilişkileri yansıtmış, ağa-ırgat
çatışmasını ön plana çıkarmışlardır. Kent yaşantısının konu edinildiği eserlerde ise, emeksermaye ilişkisi çerçevesinde, işçi-işveren çatışması yansıtılmıştır. Zamanla bu eserler
Amerikan karşıtlığı, sanayileşme boyutunda insan-makine ilişkisi ve bu bağlamda bir
reddedişi bünyesinde taşımıştır.
Özellikle 1940‟da kurulan Köy Enstitüleri‟nin yetiştirdiği yeni aydınlar, çok partili
sisteme geçişin oluşturduğu yeni siyasal koşullar ve yeni toprak ilişkileri çerçevesinde “köy”
ve “köylü” kavramlarını edebiyata daha çok dahil ederler. Yoksul ve sömürülen köylü yazarın
taraf oluşuyla bağlamından ve gerçekçiliğinden koparılarak sempati duyulması gereken bir
anlatımla sunulur. “Romancının halka yaklaşımı, köylüye karşı duyulan bir sevgiye doğru
gelişirken, tanık olduğu bildiği olay ve tiplerle ilgili gerçekçi gözlemleri sevimli olmayan
(kötü) kahramanlar yapar.”(Gültekin,2011:5)
1950‟ye kadar Türk edebiyatında gerçekçilik Sabahattin Ali ve Sadri Ertem‟in
yazdıklarında yansıma bulsa da, 1950‟lerde yetişen Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir,
Samim Kocagöz gibi yazarlar toplumcu gerçekçi akımın önemli isimleri olarak Türk

�edebiyatına damga vururlar. Bu yazarlarla birlikte, işçi ya da köylünün koşulları, bu koşullar
karşısındaki bilinçli-bilinçsiz tutumları artık edebi metinlerin konusu olmaya başlar. 19601970‟li yıllarda artan sosyalist düşünce eğilimi ile toplumsal gerçekçilik daha büyük önem
kazanmıştır. Bu önemle birlikte dönemin gerçekçi yazarları, köyde ırgat-köylü kentte ise
kırsaldan göç etmiş, varoşlardaki işçi-emekçi insanların yaşantılarının anlatımını ve onların
yaşama karşı bilinçlendirilmesini görev kabul etmişlerdir.
Türk romanına önemli derecede kaynaklık eden Marksist toplumcu gerçekçi eğilim;
köy konulu romanlarda karşımıza Asya Tipi Üretim Tarzı‟nın (ATÜT) cisimleşmesiyle çıkar.
Bu üretim tarzı Osmanlı‟dan kalan tımar sistemi ile Marksist mülkiyet politikaları arasında bir
yakınlık kurmuş ve bunun unsurları köy romanlarının kaynağını oluşturmuştur. Toprağın
öneminin yarattığı gücün ve bu güçle yaratılan feodal toprak ağalarının varlığı sistemin üst
tabakasını oluştururken; ırgat, çiftçi, köylü ve maraba da alt tabakayı oluşturmuştur. Böylece
Marksist ideolojinin sınıfsal yapısını yansıtan bu durumun, gerici ve savaşılması gereken
tarafı ise köydeki toprak ağaları ve kentteki burjuva ve kapitalist odaklar ile
cisimleştirilmiştir. Köy romanlarında ağa-ırgat ilişkileriyle ortaya konan çatışmaların gerici
bir diğer tarafını da; güçlü olanın (ağa) güçsüz olan (ırgat-maraba-köylü) üzerinde baskı ve
sömürü aracı olarak kullandığı din adamları temsil eder.
Kent konulu romanlarda ise bu anlatım ve çatışma, sendikalaşma, grev-lokavt gibi
süreçler ve bu süreçlerin sonucu olarak işgaller, ölümlerle sunulur. Köyde ağa ile yoksulluk
arasında sıkışan ırgat, kentte işveren ve makine arasında sıkışmış işçi olarak karşımıza çıkar.
Yoksulluğun ve işsizliğin etkisi bu sıkışmışlığa boyun eğmeyi zorunlu kılsa da toplumcu
gerçekçi yazarların eserlerinde kullandığı Marksist söylemler ve mücadeleyi gerektirici
unsurlar, gelecek vaat eden yaratımlara neden olur. Toplumcu gerçekçilerin eserlerini, içinde
bulundukları sürecin şartlarını gerçekçi bir şekilde yansıtma zorunluluğu, özellikle geleceğe
dair bilinç oluşturma görevi ile ortaya koymaları, Türk toplumcu gerçekçi yazarlarında da
görülür.
Bu nedenle dönemin siyasal-ekonomik ve sosyal problemleri bağlamında ortaya konan
eserlerde ortak özellikler olarak karşımıza çıkan söylemler vardır. Örneğin, Türk siyasal
tarihinde önemli yer tutan rejim değişikliği-tek partili rejimden çok partili rejime geçiş-,
Demokrat Parti‟ye karşı oluşan olumsuz tutumlar, dönemde örnek alınan Amerika ve bu
ülkenin ideolojisinin yansımalarına tepki olarak ortaya çıkan kapitalizm karşıtı tutumlar
hemen hemen her romanda ortak bir söylem geliştirmiştir. Bunlarla mücadele etme

�gerekliliği, zorunluluğu birer öğreti gibi sunulurken, toplumsal olaylar bağlamında,
feodalitenin yarattığı olumsuz koşullar da eserlerde yer bulmuş, özelikle gücü temsil eden
ağalar bu olumsuzlamanın baş aktörleri olarak sunulmuştur. Köy kadınlarının sorunları, küçük
yaşta evlilikler, başlık parası gibi töresel olgular ağanın acımasızlığında cisimleştirilmiştir.
Türk edebiyatı her döneminde içinden beslendiği durumu olumlu ya da olumsuz
yanlarıyla kendisine konu edinmiş, Türk siyasal-sosyal-ekonomik yapısının her bir unsurunu
ortaya konan eserlerde başarılı bir şekilde kullanmıştır. Özellikle Batılılaşma sürecindeki aile
yapılarındaki değişimler, aile ilişkileri, 1960 sonrası dönemde ortaya çıkan gerçekçi eserlerde
ise daha çok birey-toplum ilişkilerini, toplumsal gerçekliği daima konu edinmiştir.
Türk sinemasında uyarlamalar başlığı altında da konu edinildiği gibi ilk yıllarından
itibaren türk sineması adeta ülkenin siyasal ve sosyal koşullarının da etkisiyle her dönem
edebi eserlerden yararlanmış, edebi eserlerin bünyesindeki kültürel değerleri seyirciye
aktarmıştır. Kültürel değerlere ilişkin temalar (kılık, kıyafet, dil, inanç, gelenek, görenek, v.
s.) her iki sanat dalında da yer almış olsa bile sinema bu temaları daha fazla ve çok yönlü
kullanmayı başardığı için daha geniş yankılar da uyandırmıştır. Sinemanın özellikle seyirci
üzerinde yarattığı özdeşleşme duygusu, kültürel unsurları yayma ve kültürü şekillendirme
konusunda kendisine büyük avantaj sağlamıştır. Bu avantajlar çoğu zaman ekonomik, siyasal
ve toplumsal nedenlerden dolayı zaman zaman, özellikle uyarlanan eserlere sadakat
noktasında bir dezavantaja dönüşse de dönemin yapısını ortaya koyamama noktasında da bir
aktarım yaratır. Biryıldız‟a göre; “Sinema işlevsel bir sanattır. İşlevselliği şu biçimde
açabiliriz; bir sanat yapıtı estetiğin yanı sıra üzerine yüklenen yararları da taşıyorsa bu sanata
„işlevsel sanat‟ denmektedir”. (Biryıldız, 2002:14) Şüphesiz burada bahsedilen yarar özellikle
topluma gerçekliği yansıtma anlamında onu bilgilendirme ve aydınlatma görevidir.
Bu durum özellikle ülkemiz sinemasında çok karşılaştığımız başarısız uyarlamaların da
nedenidir. Benzer konuları aynı dönemde kaleme alan yazar Orhan Kemal‟den yapılan
uyarlamalar bunun e güzel örneğidir. Yazarın küçük adamları ve onların küçük hayatları her
romanında yer alır; bu yer alış toplumsal dönüşümlerle paralel, insana yansıyan ve insanın
bütün yaşamsal alanını etkileyen olgularla birlikte sunulur. Yazarın eserlerinde; “genelde
büyük toprak sahipleri ve yeni burjuva sınıfıyla; ırgat, çiftçi ve bunların kadınları ile bezenmiş
bir sınıf çatışması ideolojiye bulanmadan hissettirilir” (Kolcu, 2008: 182). Yazarın Çukurova‟yı
konu edindiği her romanında bu çatışma karşımıza çıkar. Bereketli Topraklar Üzerinde, Vukuat

�Var, Hanımın Çiftliği, Kaçak, Eskici ve Oğulları, romanları Orhan Kemal‟in Çukurova
gerçekliğini sosyal ve ekonomik olgularıyla en başarılı şekilde yansıtan eserleridir.
Buna rağmen bu eserlerden yapılan uyarlamalar ortaya çıktıkları dönemin özellikle
siyasal-toplumsal koşullarının etkisiyle birbirinden farklı film türlerini temsil etmiş ve buna
bağlı olarak farklı işlevleri yerine getirmişlerdir. “Bir iletişim aracı da olan sinemada,
uyarlamalar yeniden bir ortaya çıkış olarak, içinde daha önceki söylemden anılar taşıyan,
belirli zaman ve mekânda toplumda yeni bir söylem yaratma başarısını sağlayabilmelidir”.
(Casetti, 2004: 83) Bu yeni bir söylem yaratma aslında topluma yeni bir kazanım sunma ve bu
kazanımı sunarken ilk eserin taşıdığı temel değerleri de topluma aktarma işlevini üstlenmedir.
Orhan Kemal‟in özellikle toplumsal sorunları en yoğun biçimde yansıttığı seri romanı Vukuat
Var yeniden ortaya çıkış biçimiyle söylemsel ve kavramsal olarak bu iletişimi sağlama
konusunda başarısız bir film olmuştur. Toprak ilişkileri ile şekillenen mülkiyet biçimlerindeki
köklü değişimler; bütün sınıfsal hareketlerin yaşandığı coğrafya olan Çukarova‟da; siyasi
değişimlere paralel olarak başarılı bir şekilde romana aktarılmışken filmde ciddi bir eksiklik
olarak karşımıza çıkar.

Aile bağlarının toplumsal çözülmelerle kopup insani değerlerle

yeniden yaratıldığı Eskici ve Oğulları romanı ana karakter olan Topal Eskici‟yi, geçmişi ve
bütün değer yargılarıyla bir bütün olarak sunarken, yapılan uyarlamada Topal Eskici
geçmişinden koparılmıştır. Yazarın eserlerinden yapılan en başarılı uyarlama ise Bereketli
Topraklar Üzerinde filmidir. Bereketli Topraklar Üzerinde esere sadık kalmış eseri Orhan
Kemal‟den taviz vermeden, bütünlüğünü ve birbirini etkileyen bütün yapıların ilişkilerini göz
önüne alarak yansıtmıştır. Sistemin küçük insanlar üzerindeki acımasız sömürüsünü yönetmen
başarıyla görselleştirmiştir. Uyarlamalarda, kaynak eserin başarılı bir şekilde yorumlanması,
özellikle özgün eserin ana öğelerinin kişiliğinin, atmosferinin yakalanması önem taşımaktadır
(Miller, 2009: 245). Bu bağlamda başarılı uyarlamanın birebir alıntılamadan ziyade kaynak
eserin özünü korumakla alakalı olduğu şüphesiz en önemli gerçekliktir.
Sonuç;
Sinemanın yüzyılın kolektif dili olması, kitlelere ortak düşler sunması, onlarda ortak
duyarlılıklar uyandırması her şeyden önemlisi okuma yazması olmayan insanlara bile
ulaşmasını sağlayan görsel bir sanat olması sinemayı içinden çıktığı toplumun kültürel
yapısının yanı sıra başka kültürel yapılarla da etkileşime geçirmeyi sağlar. Bu bağlamda
sinema; edebiyatın uzun vadede, belirli kitlelere sözcükler ile sunduğu her şeyi, görüntü,

�müzik, dil, efekt gibi birçok unsurla çok daha kısa bir zamanda, çok daha geniş kitlelere
sunar.
Türk edebiyatı sayısız kültürel unsuru bünyesinde bulunduran değerli kalemlere sahip
olmuş, günümüzde de başarılı kalemlere tanıklık etmektedir. Sinema sanatı gerek konu
sıkıntısı gerek ticari kaygıdan kaynaklansın her zaman edebiyata başvurmuş, günümüzde de
bu kapıyı çalmaya devam etmektedir. Yazılı esere oranla görsel eserleri tüketme hızı ve
oranını da göz önünde bulundursak ülkemizde sinema sanatı kültürel sürece katkı sunma
anlamında oldukça büyük önem arz etmektedir. Uluslar arası kültürel etkileşim anlamında da
başarılı olmuş uyarlama eserlerimizi de göz önüne alarak oldukça zengin bir kültürel mirasa
ve kültürel çeşitliliğe sahip olan coğrafyamızın kendisini en başarılı şekilde ortaya koyma
yolunun da yine çağın kolektif dili sinemayla mümkün olduğu kaçınılmaz gerçekliktir.
Sinemaya göre daha eski bir geçmişe sahip olan edebiyattan bu anlamda faydalanılmalıdır.

�Kaynaklar;
BAZİN, Andre, (2007), Sinema Nedir? , (Çev. İbrahim Şener) İstanbul, İzdüşüm Yay.
BİRYILDIZ, Esra, (2001), Sinemada Akımlar, İstanbul, Beta Basım Yayım.
CASETTI, Francesco, (2004), “Adaptation and mis-adaptations Film, Literature and Social
Discourses”. Stam, R.&amp;Raengo, A. (Ed.), Literature and Film. (s. 81-91)Blackwell.
ÇETİN, Zeynep, (1999), Bir Anlatı Formu Olan Romanın Sinemaya Uyarlanması, İstanbul,
İstanbul Marmara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, (Yayımlanmamış Doktora Tezi).
ERUS ÇETİN, (2005), Zeynep, Amerikan ve Türk Sinemasında Uyarlamalar Karşılaştırmalı
Bir Bakış, İstanbul, Es Yay.
GÜLTEKİN, M. Nuri, (2011). Orhan Kemal‟in Romanlarında Modernleşme, Birey ve
Gündelik Hayat, İstanbul, Everest.
KOLCU, A. İhsan, (2008). Cumhuriyet Edebiyatı II, Erzurum,Salkımsöğüt.
MILLER, William, (2009), Senaryo Yazımı, (Çev. Y. Büyükerşen, N. Esen,Y. Demir,)
İstanbul, Hayalbaz Kitap.
MONACO, James, (2005), Bir Film Nasıl Okunur? Sinema, Medya ve Multimedya Dünyası,
(Çev: Ertan Yılmaz), İstanbul, Oğlak Yay.
ÖZÖN, Nijat, (1972), 100 Soruda Sinema Sanatı, İstanbul, Gerçek Yayınevi.
SCOGNAMILLO, Giovanni, (2003), Türk Sinema Tarihi, İstanbul, Kabalcı Yayınevi.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11459">
                <text>1859</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11460">
                <text>KÜLTÜREL SÜRECE KATKILARI BAĞLAMINDA TÜRKİYE’DE EDEBİYAT-SİNEMA İLİŞKİSİNİN ÖNEMİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11461">
                <text>MASDAR, Funda</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11462">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türk Edebiyatı, Türk Sineması, Kültürel Kimlik, Kültürel Yapı.  ÖZET  Kültür bir toplumun tarihsel süreç içerisinde ürettiği ve kuşaktan kuşağa aktardığı maddi ve manevi özellikler bütünüdür. Sanat ise gerek yaratım gerekse sunum süreçleri boyutuyla kültürel kimlik verilerinden hem faydalanan hem de bunun aktarımını ya da yeniden şekillenmesini sağlayan en prestijli araçtır. Tüm sanatların bileşkesi konumunda olan sinema ise görsel ve işitsel boyutuyla bunu sağlayan en hızlı ve en etkili araçtır. Dünya sinemasında da köklü bir tarihe dayanan sinema- edebiyat ilişkisi, ülkemizde adeta olmazsa olmaz boyutuyla günümüze kadar süreklilik arz etmiştir. Türk sinema tarihi başlangıcından günümüze kadar Türk edebiyatını kendisine kaynak edinmiştir. Sosyal- siyasal ve ekonomik unsurların sıklıkla değiştirdiği ve yeniden biçimlendirdiği Türk toplumsal yapısıyla beraber, kültürel unsurlar da sürekli yeniden şekillenmiştir. Türk kültürel tarihini maddi manevi tüm unsurlarıyla başarılı bir şekilde kendisine konu edinerek yansıtan Türk edebiyatından yapılan uyarlama filmler Türk sinema tarihinde ayrı bir önem oluşturur. Toplumsal yapısı gereği görsel unsurların yazınsal unsurlardan daha çabuk algılanıp özümsendiği ülkemizde, sinema geniş ve farklı yapılardaki kitlelere ulaşabilen bir sanattır. Edebi eserlerin görsel bir sanat olan sinema filmlerine dönüştürülmesi gerek sinema sanatına olan ilgi gerekse filme kaynak olan metne duyulan merak boyutunda daha ilgi çekici konuma gelmiştir. Bu bağlamda sinema Türk edebiyatında konu edinilen kültürel yapı öğelerini daha geniş kitlelere ulaştırma başarısını sağlamıştır. Bildiri metni bu bilgiler ışığında özellikle Türk sinemasının edebi eserleri kaynak edinme yoluyla kültürel kimlik oluşturma ve kültürel mirası aktarma üzerindeki rolünü ve önemini incelemeyi amaçlamaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11463">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11464">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11465">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11466">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
