<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=131&amp;sort_field=Dublin+Core%2CCreator" accessDate="2026-06-16T16:15:53+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>131</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1408" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1752">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f66f03005f9c2d06a601b43b1e2cd33f.pdf</src>
        <authentication>b3279451fd7f61550f462dc8a905d715</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11196">
                    <text>GAGAVUZ TÜRKÇESİNDE KORUNAN ESKİ OĞUZCA SÖZCÜKLER ÜZERİNE
Bülent HÜNERLİ
Kırklareli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Kırklareli /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Eski Oğuz Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Eskicil Sözcükler.
ÖZET
Türkiye Türkçesine çok yakın; hatta Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen
Gagavuz Türkçesi, Oğuz lehçeleri içinde yazı dilini en son oluşturan Türk lehçesidir. XX.
yüzyılın başında yazı dili haline gelen Gagavuz Türkçesinde; edebî eser zenginliği ve çeşitliliği,
diğer Türk lehçeleri ile kıyaslanamayacak kadar azdır. Var olanlar ise düzyazıdan daha çok şiir
türünde kaleme alınmıştır. Bu eserlerde kullanılan sözcüklere bakıldığında, Türkçe kökenli
sözcüklerin yanında önemli oranda alıntı sözcüklere de rastlanılmaktadır. Başta Batı dillerinden
Rusçadan, Rumenceden, Bulgarcadan ve Yunancadan Gagavuz Türkçesine çeşitli nedenlerle çok
sayıda sözcük geçmiştir. Çünkü Gagavuz Türklerinin yıllar boyu Slav ve Roman topluluklarıyla
bir arada yaşamaları ve Hristiyan (Ortodoks) dinine mensup olmaları, bu topluluğun dil ve kültür
yapılanmasında derin izler bırakmıştır. Hatta bu etki daha da ileri gitmiş; Gagavuz Türkçesinde
Türkçenin alışılagelmiş söz dizimi kuralları, Batı dillerinin etkisiyle oldukça farklılaşmıştır.
İkinci olarak bu sahada Osmanlı Türkçesi üzerinden Gagavuz Türkçesine geçen pek çok Arapça
ve Farsça sözcük de bulunmaktadır. Bunlara rağmen Gagavuz Türkçesinin sözcük kadrosunun
çoğunluğunu Türkçe kelimeler oluşturmaktadır. Türkçe sözcüklerin büyük bir kısmı, Türkiye
Türkçesinin yazı dilinde de görülen ve anlam itibarıyla Türkiye Türkçesinden hemen hemen hiç
farklılık göstermeyen sözcüklerdir. Az bir kısmı ise Eski Oğuz Türkçesindeki anlamını ve
biçimini koruyan sözcüklerdir. Gagavuz Türkçesinde korunan bu Eski Oğuz Türkçesine ait
sözcükler, Türkiye Türkçesi yazı dilinde ya hiç görülmemekte ya da yazı dilinde olmasına
rağmen kullanımı pek tercih edilmemektedir. Çalışmamızda Gagavuz Türkçesinde korunan bu
Eski Oğuz Türkçesine ait sözcükler üzerinde durulmuştur.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1753">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d68e05823629ad2908dc42092b1d6905.docx</src>
        <authentication>ad940444aaab704e38d201bd0f7f093f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1754">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/811b8b412cfa21969e71e3a4a7e2ec72.docx</src>
        <authentication>ad004c83d951be5d0df2a8a5a8cdf262</authentication>
      </file>
      <file fileId="1755">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d6425f6ebec5d0b15543f1ae5e8cb692.pdf</src>
        <authentication>335fbeacf642bfbe8591ea5acfa5ca85</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11197">
                    <text>GAGAVUZ TÜRKÇESĠNDE KORUNAN ESKĠ OĞUZCA SÖZCÜKLER ÜZERĠNE
Bülent HÜNERLİ
Özet
Türkiye Türkçesine çok yakın; hatta Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen
Gagavuz Türkçesi, Oğuz lehçeleri içinde yazı dilini en son oluşturan Türk lehçesidir. XX.
yüzyılın başında yazı dili haline gelen Gagavuz Türkçesinde; edebî eser zenginliği ve
çeşitliliği, diğer Türk lehçeleri ile kıyaslanamayacak kadar azdır. Var olanlar ise düz yazıdan
daha çok şiir türünde kaleme alınmıştır. Bu eserlerde kullanılan sözcüklere bakıldığında,
Türkçe kökenli sözcüklerin yanında önemli oranda alıntı sözcüklere de rastlanılmaktadır.
Başta Batı dillerinden Rusçadan, Rumenceden, Bulgarcadan ve Yunancadan Gagavuz
Türkçesine çeşitli nedenlerle çok sayıda sözcük geçmiştir. Çünkü Gagavuz Türklerinin yıllar
boyu Slav ve Roman topluluklarıyla bir arada yaşamaları ve Hristiyan (Ortodoks) dinine
mensup olmaları, bu topluluğun dil ve kültür yapılanmasında derin izler bırakmıştır. Hatta bu
etki daha da ileri gitmiş; Gagavuz Türkçesinde Türkçenin alışılagelmiş söz dizimi kuralları,
Batı dillerinin etkisiyle oldukça farklılaşmıştır. İkinci olarak bu sahada Osmanlı Türkçesi
üzerinden Gagavuz Türkçesine geçen pek çok Arapça ve Farsça sözcük de bulunmaktadır.
Bunlara rağmen Gagavuz Türkçesinin sözcük kadrosunun çoğunluğunu Türkçe kelimeler
oluşturmaktadır. Türkçe sözcüklerin büyük bir kısmı, Türkiye Türkçesinin yazı dilinde de
görülen ve anlam itibarıyla Türkiye Türkçesinden hemen hemen hiç farklılık göstermeyen
sözcüklerdir. Az bir kısmı ise Eski Oğuz Türkçesindeki anlamını ve biçimini koruyan
sözcüklerdir. Gagavuz Türkçesinde korunan bu Eski Oğuz Türkçesine ait sözcükler, Türkiye
Türkçesi yazı dilinde ya hiç görülmemekte ya da yazı dilinde olmasına rağmen kullanımı pek
tercih edilmemektedir. Çalışmamızda Gagavuz Türkçesinde korunan bu Eski Oğuz
Türkçesine ait sözcükler üzerinde durulacaktır.
Anahtar Kelimeler: Eski Oğuz Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Eskicil Sözcükler.

ON OLD OGHUZ LANGUAGE WORDS THAT ARE PRESERVED IN GAGAUZ
TURKISH
Abstract
Gagauz Turkish, that is very close to Turkey Turkish, and also considered as an accent
of it, is a Turkish dialect which is the last written language among Oghuz dialects. Gagauz


Yrd. Doç. Dr., Kırklareli Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, hbulent80@gmail.com

�Turkish which became a written language form at the beginning of the 20th century, has a lot
fewer literature works and genres compared to other Turkish dialects. The existing ones are,
on the other hand, are written in forms of poems, rather than prose. In addition to Turkish
origin words, they have borrowed words in a big deal of numbers. It has borrowed many
words for a variety of reasons especially from Western languages such as Russian, Romanian,
Bulgarian and Greek. Because, Gagauz Turks have lived together with Slavic and Roman
societies and they were Christians (Orthodox). Therefore, they were influenced greatly by
these factors in forms of language and culture structuring. This influence has gone further, the
common syntactic rules of Turkey Turkish have been differenciated in Gagauz Turkish by the
influence of Western languages. Moreover, there have been many Arabic and Persian words
that were transferred to Gagauz Turkish by means of Ottoman Turkish. In spite of those
words, the majority of Gagauz Turkish word s are consisted of Turkish words. Many of the
Turkish words are the ones which also exist in Turkey Turkish written language and have
almost any differences with Turkey Turkish in meaning. A small number of them are word s
which preserve their meaning and structure of old Oghuz Turkish. Those Old Oghuz Turkish
words that are preserved in Gagauz Turkish are either not used in Turkey Turkish written
language, or although they exist in written language, they are not favoured at all. This study
will focus on those Old Oghuz Turkish words that are preserved in Gagauz Turkish.
Key Words: Old Oghuz Turkish, Gagauz Turkish, Archaic Words.

GiriĢ
Çağdaş Türk lehçeleri içinde konuşur sayısı bakımından en kalabalık grup olan Oğuz
grubu Türk lehçeleri, diğer lehçelere oranla daha köklü ve sistematik bir yazı dili geleneğine
sahiptir. Türkçenin lehçeleşmeye başladığı dönemlerde, Oğuz Türkleri kendi konuşma
dillerini (dialekt) temel alan yeni bir yazı diliyle ortaya çıkmıştır. Aslında bir döneme kadar
kullanılan müşterek yazı dili üzerinde, en az diğer lehçeler kadar Oğuzcanın da etkisi
bulunmaktadır (Korkmaz,1995:205-216; Gülsevin,1998:16-18). Hatta Alman Türkolog
Doerfer Orhun Yazıtları‟nın dilinin “En Eski Oğuzca”nın ürünü olarak değerlendirmektedir
(Aksan,2007:30). Tek yazı dili döneminin eseri olan “Divanu Lûgati't-Türk”te de bazı
sözcüklerin özellikle Oğuzca olarak işaretlendiği bilinmektedir. Tüm bunlara rağmen Oğuz
Türklerinin kendi yazı diliyle ortaya çıkması daha sonradır.
Süreç içerisinde “coğrafya değiştirme, toplumsal ve kültürel farklılaşma, canlı
ağızlara sahip olma, siyasi otorite, alfabe” gibi lehçeleşme şartlarını (Akar,2010:15-29)

�tamamlayan Oğuz Türkçesi yeni bir yazı diliyle (Eski Oğuz Türkçesi) ortaya çıkmıştır.
Devamında bu yazı diliyle kaleme alınmış çeşitli türlerde ve konularda eserler verilmeye
başlanmıştır. Klasik anlamda XIII-XV. yüzyılları kapsayan bu dönemin başlarında; ses, şekil
ve

kelime

kadrosu

özellikleri

itibarıyla

Eski

Doğu

Türkçesinin

izleri

oldukça

hissedilmekteydi. “Karışık dilli eserler” olarak da adlandırılan bu yapıtların devamında
karakteristik Oğuz Türkçesi (Batı Türkçesi) özellikleri süreç içerisinde oturmaya başlamıştır.
Buna paralel olarak da Oğuz Türkçesinin konuşma dilindeki sözcüklerin, yazı dilindeki
kullanımı artmıştır. Lehçeleşme sürecine bağlı olarak ortaya çıkan bu tarihî lehçenin yazı
dilindeki söz varlığı, iki unsur üzerinde şekillenmiştir. Bunlardan ilki Türk dilinin
lehçeleşmeye başlamadığı dönemlerden beri kullanılagelen sözcüklerdir. İkincisi ise
Oğuzcanın konuşma dilinde bulunan yeni sözcüklerin yazıya geçirilmesiyle oluşanlardır.
Aynı söz varlığını büyük oranda çağdaş Oğuz grubu Türk lehçelerinde de görmek
mümkündür. Bununla beraber küçük bir kısım söz varlığında, özellikle de Türkmen ve Azeri
Türkçelerinde Doğu Türkçesinin etkisi hissedilir. Buna rağmen bu lehçeler Oğuzca
karakterlidir. Yani Oğuzca unsurlar daha yoğunlukludur. Dolayısıyla Azeri ve Türkmen
Türkçesinde Eski Oğuzca eskicil sözcüklere ve eklere çokça tesadüf edilir. Çağdaş Oğuz
lehçelerinin en gelişmiş ve köklü yazı diline sahip olan Türkiye Türkçesinde de elbette Türkçe
asıllı kelimeler yoğunlukludur. Aynı şekilde bu unsurların önemli kısmı eskiden beri
kullanılagelmektedir.
Gerçekte ise her üç lehçenin ağzındaki sözcükler, hem oransal bakımdan hem de
eskicillik bakımından yazı dilinin üstündedir. Nitekim yazı diline göre daha muhafazakâr bir
yapısı olan ağızlarda bu durum rahatlıkla teşhis edilebilir. Özellikle Türkiye Türkçesi
ağızlarının söz varlığı üzerine yapılmış en kapsamlı çalışma olan “Derleme Sözlüğü”nde
bunu görmek mümkündür.
Gagavuz Türkçesinde ise durum biraz daha farklıdır. Türkmen, Azeri ve Türkiye
Türkçesi kadar köklü bir yazılı edebiyat geleneğine sahip olmayan Gagavuz Türkçesi, Oğuz
lehçeleri içinde yazı dilini en geç oluşturan lehçedir. Gagavuzların zengin bir sözlü edebiyat
geleneğinin olmasına rağmen (Argunşah,2007:89) yazılı edebiyat örnekleri çok sınırlıdır.
Çünkü bir döneme kadar idaresi altında yaşadıkları ülkenin dil ve alfabesini kullanan
Gagavuzlar, 1957 yılından itibaren Tanasoğlu ve Pokrovskaya‟nın gayretleriyle oluşturulan
29 harfli bir alfabeye sahip olmuşlardır. Dolayısıyla bu tarihten itibaren eserler verilmeye
başlanmıştır (Argunşah,2007:95). Bunun doğal bir sonucu da bir asır bile yazılı edebiyat
geleneğine sahip olmayan Gagavuzlarda, üretilen eserler sınırlı sayıda kalmıştır. 1993

�yılından itibaren ise Latin alfabesine geçen Gagavuzların tüm edebî ürünleri; bir roman, on
kadar hikâye ve kırka yakın şiirdir (Argunşah,2007:98).
Lehçe tasnifinde yönlere göre güneybatı grubunda; Türk kavim adlarına göre Oğuz
Türkçesi; fonetik kıstaslara göre dağlı grubunda yer alan Gagavuz Türkçesi ise Oğuz lehçeleri
içinde Türkiye Türkçesine en yakın lehçedir (Güngör-Argunşah,2002:60). Hatta Gagavuz
Türkçesi, çeşitli açılardan Slav ve Romen dillerinin etkisi altında kalmış olmasına rağmen
Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi -özellikle Türkiye Türkçesinin Rumeli ağızlarıdeğerlendirilir (Özkan,2002:252; Karpat,1996:291; Tekin-Ölmez,2003:160). Dolayısıyla
Gagavuz Türkçesinin yazı dilinin teşekkül ettiği saha olan Gagavuz Yeri‟ndeki dil
özellikleriyle beraber; ama bilhassa Gagavuzların bulunduğu diğer bölgelerdeki ağız
özellikleri, Türkiye Türkçesinin Rumeli ağızlarından hiçbir farklılık arz etmez. Rumeli
ağızları ve Gagavuz Türkçesi iç içe geçmiştir. Bu bağlamda Gagavuzların dili, özellikle de
Trakya bölgesinde konuşulan Gacal ağzıyla birebir paralellik gösterir (Özkan,2002:251) ki
Gacallarla Gagavuzlar arasında kuvvetli bir organik bağın varlığı söz konusudur. Nitekim
Gagavuz tarihçi Stefan Stefanoviç, Edirne‟ye bağlı köylerde çok sayıda Gagavuz‟un
yaşadığını belirtir ve bunların II. Balkan Savaşı döneminde geldiklerini ifade eder (Kalay,
1998:7). Neticede Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen Gagavuz Türkçesi ile
Türkiye Türkçesi ağızları arasında –bilhassa Rumeli ağızları- pek çok açıdan ortaklık; bu
arada çokça eskicil unsur birlikteliği bulunmaktadır (Özkan, 2002:252; Karpat, 1996:291).
Bu dili konuşan Gagavuzlar sadece Moldova‟ya bağlı olan Gagavuz Yeri bölgesinde
değil, Kuzeydoğu Bulgaristan, Yunanistan’ın Keserya bölgesinde, Romanya’nın Dobruca
kısmında yaşamaktadırlar. Bir kısmı da göçlerle Kuzey Kafkasya ve Kazakistan’a gitmişlerdir
(Özkan,2002:250). Yaşadıkları coğrafyaya ve siyasi gelişmelere bağlı olarak birden fazla dil
öğrenmek zorunda kalan Gagavuzlarda, Türkçe asıllı kelimelerden başka Arap, Fars; Yunan,
Bulgar, Romen ve Rus dillerinden girmiş pek çok kelime vardır. Alıntılananlar arasında ilk
sırada Arapça ve Farsça sözcükler vardır. Bu alıntılar Gagavuz Türkçesine Osmanlı Türkçesi
üzerinden geçmiştir. Batı kaynaklı alıntıları ise Bizans idaresinde yaşadıklarında Rumcadan;
Bulgar idaresinde yaşadıklarında Bulgarcadan; Romen idaresinde yaşadıklarında Romenceden
ve bölgenin Rus işgaline uğramasıyla beraber gelişen şartlarda baskın hâle gelen Rusçadan
alınmıştır. Alıntılar içinde özellikle teknik, ilmî ve dinî terimler Slav dillerinden girmiştir
(Güngör-Argunşah,2002:60).
Gerçekte ise Gagavuz Türkçesinin konuşma ve yazı dilinin ana gövdesini Türkçe
sözcükler oluşturur. Zengin bir edebiyata sahip olmayan bu dildeki Türkçe kelimelerin alt
tabakalarında Eski Bulgar, Uz, Kovu, Berendey, Turpey, Boyut, Kaspıt veya Kara Klobuk ve

�Peçenek Türklerinin şive ve ağızlarından izler bulunur. Bunlara sonradan Kuman ve Osmanlı
Türkçesinin özellikleri de eklenmiştir (Özkan,2002:251). Dolayısıyla Gagavuz Türkçesi bir
yönüyle; Bulgar, Kıpçak, Karaim, Kırım Türkçelerine; bir yönüyle de Eski Oğuz Türkçesine
yaklaşır (Özkan,2002:251; Güngör-Argunşah,2002:60). Özellikle Besarabya‟da ve Tuna
ötesinde yaşayan Gagavuzların dilinde ilk dönem Osmanlı Türkçesinin izleri vardır
(Menzel,2001:707). Nitekim aynı konu üzerine fikir yoran Kemal Karpat, bu bağlamda
yapılacak filolojik çalışmaların Gagavuzların kökenlerinin aydınlatılmasında önemli katkı
sağlayacağını ifade eder (Karpat,1996:291).
Bildirimizde -taranan metinler dahilinde- Türkiye Türkçesinin yazı dilinde olmayan,
Gagavuz Türkçesi yazı dilinde görülen Eski Oğuzca sözcükler üzerinde durulacaktır.
Gagavuz Türkçesinde korunan eski Oğuz Türkçesine
ait sözcükler
AÇAN:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1.ne zaman 2. o zaman 3.nasıl, ne şekilde [s.403].
Tarama Sözlüğü: (~ḫaçan)→ ne zaman, ne zaman ki, her ne zaman, vaktâki, nasıl, ne
suretle, ne vakit [s.2150].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Haçan, ne zaman ki [s.4].
Derleme Sözlüğü: 1. Ne zaman ki, -diği vakit 2. Madem, mademki [s.57].
Eski Oğuz Türkçesi
Kaçan eydem ben kim ol bir murg-ıdı / Bu benüm tutum meger sîmurg-ıdı [Mantıku’t-tayr:
1395].
Nefsüñ ahlâkın kaçan kılsañ fenâ / Ol zamân ikrâruña îmân dine [Mu‘înî’nin Mesnevî-i
Murâddiyesi: 3344].
Ten iseñ hôd olısardur ten harâb / Kaçan ölse ten yiri tahte‟t-turâb [Garib-nâme: 4555].

Gagavuz Türkçesi
Açan işittim bunu, kuvedimi kerpiden kesti [Seçmä Yaratmalar: 245]
Açan bizlerdä kolhoz düzülmää çeketti, Mihalaki artık onbir yıllık çorbacıydı [Legendanın
Ġzindän: 386].
Açan sän, gül gibi, açardın / Aklın uçardı havada [Sevgilim:12].
BENCĠLEYĠN:

�Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Benim gibi [s.110].
Tarama Sözlüğü: Benim gibi [s.502].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: 1.bencileyin, benim gibi 2.bence, benim görüşüme göre [s.626].
Eski Oğuz Türkçesi
Zâhirüm eyü adda gönlüm fâsid tâ„atda / Bulunmaya Bagdâd'da bencileyin bir „ayyâr [Yunus
Emre Divanı: 41/3].
Kimsene bençileyin zâr olmasun / Kimse bu derde giriftâr olmasun [Mantıku’t-Tayr: 400].

Gagavuz Türkçesi
Kostaş almıştı bilätaa bir gagauzu S. Bozbeyi, ani o da bencileyin bakanlaa getirilmişti
gagauzların gözlerini boyamak için [Publiţistika Yazılarından: 114].

BILDIR:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Geçen yıl [s.117].
Tarama Sözlüğü: (~buldur) Geçen yıl [s.538].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Geçen sene [s.35].
Derleme Sözlüğü: Geçen yıl [s.690].
Eski Oğuz Türkçesi
Hemān bıldurki şīrīnligi buldı / Şeker ḳandasa şīrīn anda oldı [Fahrî’nin Husrev u ġîrîn’i:
3620].
Eger bıldır hac bana karşı geldiyse bu yıl ben hacca karşı varayın [Tarama Sözlüğü: 538].
Ya„nī bir şaḫs iḳrār eylese bıldır zinā eyledüm idi [Nazmü’l Hilâfiyyat Tercümesi: 46a/6].

Gagavuz Türkçesi
Sel bıldırkı yaprakları / Helal çalışlan kürüyer [Akar Yıldız: 193].
«Ana sözü» bıldır dokuz ay hiç çıkmadı, şindibän geldim redaktor da etiştirdik 17 numara
çikarmaa, ama var büük sıkıntılarımız, kaybettik çooyunu okuyucularımızı [Publiţistika
Yazılarından: 119].
Kara sıırlar, bıldırkısına bakınca, iki kat zeedelendilär [Legendanın Ġzindän:320].

BOLAY:

�Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: bolaykı / bolay kim → belki, ola ki [s.137] .
Tarama Sözlüğü: bolay ki → ola ki, belki, inşallah [s.635].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: Ø
Eski Oğuz Türkçesi
Ḳorḳutġıl bunı bu dem vur zindana / Bu yavuz işden bolay ki bu döne [ġeyyad Hamza Yûsuf
u Zelîḫā: 551].
Bolay ki ol a„lā mertebeye ben-daḫı yitişem diye [Cinânü’l-Cenân:24b/13].
Men niçe can bulayım, meger bir ḳoca babam bir ḳarı anam var, gel gidelüm, ikisinden biri
bolayki canın vire, alġıl, menüm canumı ḳoġıl didi [Dede Korkut: D162/5-8].

Gagavuz Türkçesi
Ama genä örerim o sırayı / Bolay kalmasın tek [Akar Yıldız: 48].
Bolay doorluu bakmaa / Hem fenalıı yakmaa [Vakitin Soluması:128].
E, islää ozaman: Sän ne almışın, bän ona kayılım,-demiş karısı,-bolay gücendirmesin deyni
kocasını [Gülümsemää Diyl Günaa:38].

ÇIMKIR-:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1. Kuş dışkı çıkarmak 2. Püskürtmek [s.180].
Tarama Sözlüğü: 1.püskürtmek 2.su gibi fışkırtarak pislemek, terslemek 3. kötü ve sert
söylemek, azarlamak [s.898].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: kirletmek, bozmak [s:58].
Derleme Sözlüğü: 1.fışkırmak 2. ishal olmak 3. ... [s.1177].
Eski Oğuz Türkçesi
Peygamber andan abdest aldı, mubarek ağzına su aldı yine kuyuya çımkırdı [Tarama
Sözlüğü: 897].
Karnında alef eğlenmeyip çımkıran deve [Tarama Sözlüğü: 898].

Gagavuz Türkçesi
Aslıları basmaz taşlar / Gökädän çımkırdıynan kan [Akar Yıldız:12].
Çakmaklar keskin çakêr / Çayırlar da çımkırêr [Akar Yıldız: 273].

�DÜRÜK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: ekşi yüzlü, asık suratlı [s.244].
Tarama Sözlüğü: buruşuk suratlı, ekşi yüzlü, abus [s.1334].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: çatık kaşlı, kederli [s.86].
Derleme Sözlüğü: 1.asık, çatılmış, dargın (yüz) [s.1636].
Eski Oğuz Türkçesi
Zâhirâ gerçi çatuk kaşlu dürük yüzlü durur / Gâlibâ gözi açuk bendene benzer hâtem [Revani
Kasideler: 19/17].
Her tâze mîve la„lüñe nisbet birer çürük / Gül hod yanında „ârızıñuñ bir yüzi dürük [BehiĢti
Gazeller: 283/1].
Ko gitsin yüzüne bakma dürüğün / Heman üzüldüğü yeğdir çürüğün [Tarama
Sözlüğü:1334].

Gagavuz Türkçesi
Gülmäz senin kefin / Dürük bulut gibi [Vakitin Soluması:216].
Ansızdan da dürük kalêrsın / Şaşırêr fikirlär [Akar Yıldız:40].
Kimär kerä o pek dürük / Kimär kerä olêr o suuk [Gagavuz ÇağdaĢ ġiiri Antolojisi: 343].

GEN:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1. geniş, ferah 2. arzu, dilek, istek [s.289].
Tarama Sözlüğü: (~geñ~giñ) → geniş [s.1630].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: 1.geniş 2. ... [s.1989].
Eski Oğuz Türkçesi
Boynın egsün geñ yaḳalardan benefşe derd ile / Çiğdemüñ başına olsun dâmen-i kühsâr dar
[Hayretî Divanı: 9/70].
Ḥaḳ Ta„ālā celle ve „alā ḳabrini kemāl-i ḳudretinden her ṭarafdan göz irimi yir ḳadar giñ
idivire [Cinânü’l-Cenân:43a/10-11].
Olacaḳ nesne olur çâr u nâ-çâr / Gerek sen göñlüñi giñ dut gerek dar [HurĢid-name: 1081].

Gagavuz Türkçesi
Da giderim bän / Kırdırmalardan / Gözellää mayıl / Gen dolaylarda [Seçmä Yaratmalar:51].

�Benim yakam gen onsuz da [Seçmä Yaratmalar:254].
Şennen, paalım, şennen / Kalsın yakan hep gen [Vakitin Soluması: 213].
GÜCÜK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Ø
Tarama Sözlüğü: 1.kısır 2.şubat ayı [s.1840-1841].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: şubat [s.108].
Derleme Sözlüğü: 1.şubat 2.şubattan 22 Mart‟a kadar olan zaman [s.2209]
Eski Oğuz Türkçesi
... Rum aylarında biri. Türkler ana gücük derler [Tarama Sözlüğü: 1841].
...Rum tarihinde son kış ayıdır ve bu ayın on birinci günü güneş Hut burcuna intikal eder...
Türkler gücük derler [Tarama Sözlüğü: 1841].

Gagavuz Türkçesi
Gücük ay, fevral çıkardı, ama boşuna laf kalmamış [Legendanın Ġzindän: 288].
O yılın Gücük ilktän dondurdu islä... [Legendanın Ġzindän: 288].

KIRIMSA:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Ø
Tarama Sözlüğü: (~kırımsa~karımsa~karımsı) → kırağı [s.2303].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: 1. kırağı 2.dolu 3. yeri beyazlatacak kadar yağan ince kar [s.2827].
Eski Oğuz Türkçesi
...ve kırağu ve karımsı ki gün vaktında düşer, celid mânasına ki gâh olur nebatı yakar şiddet-i
berdinden [Tarama Sözlüğü: s.2304].

Gagavuz Türkçesi
Toprak olmuştu kırımsa / Bitmişti su pınarlarda [Akar Yıldız: 198].
KIYIġ-:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: cesaret etmek, atılmak, girişmek [s.454].
Tarama Sözlüğü: cesaret etmek [s.2530].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: cesaret etmek, yiğitlik göstermek, cür‟et etmek [s.150].

�Derleme Sözlüğü: mertlik, yüreklilik göstermek [s.2858].
Eski Oğuz Türkçesi
Kişiler turdular ki Ebucehl‟e yardım eyleyeler, kıyışmadılar eyittiler: Ya Hamza, biz seni
şöyle görürüz ki Muhammed‟den yana meylettin [Tarama Sözlüğü: 2530].
Murtaza Paşa müteyakkız ve mücerreb-i rûzgâr kimesne olmağla ol esed-i rûzgârın huzuruna
varıp buluşmağa kıyışmayup hatt-ı şerifi kethudasına verip müsellah bir cem„ile gönderdi
[Tarama Sözlüğü: 2531].

Gagavuz Türkçesi
Beş yıl bän hep kıyışmazdım gelmää [Seçmä Yaratmalar:256].
Bän kıyışamêêrım sölemää nicä varlıını [Seçmä Yaratmalar:261].
Bundan başka kıyışmadım bişey sormaa yenez taa geldicäänen bu yırak yabancı yerä
[Legendanın Ġzindän: 337].

KÜSÜ:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: küskünlük, güceniklik [s.487].
Tarama Sözlüğü: küsme, dargınlık [s.2777-2778].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: 1.küsme, gücenme 2. memnuniyetsizlik 3. kavga [s.159].
Derleme Sözlüğü: Ø
Eski Oğuz Türkçesi
Ya„nī her kim iki kişinüñ ortasında ıṣlaḥ eylese barışdurup küsülerin giderse ne ḳadar kim ol
ortada söz söylese her kelāmına ḥaḳ Ta„ālā bir ḳul āzād kılmışça ŝevāb vérür [Münebbihü’rRāḳidīn: 259b/9-11].
Çü „ışḳ ola ḳısular ḫāli olmaz / Barışmakda küsüler ḫāli olmaz [IĢk-name: 2888].
Küsü gerçi kim arada biter tīz / Çü sevgü irişe durmaz yiter tīz [IĢk-name: 2889].

Gagavuz Türkçesi
Hem yoktu hiç küsü aramızda / Ani ana-bobaylan biz üüsüz [Güz Çiçekleri: 88].
Küsü var toprakta / Yanêr o kurakta [Akar Yıldız:19].
Kraalar saklı kondular / Otlar küsü buldular [Süünmäz Yıldızlar: 24].

KÜSÜLÜ:

�Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: küslü→küsmüş, gücenik [s.487].
Tarama Sözlüğü: (~küslü) dargın, gücenik, küsmüş [s.2778].
Gagavuz Türkçesi Sözlüğü: küsülü [s.159]
Derleme Sözlüğü: Ø
Eski Oğuz Türkçesi
Ammā bu iki küsülü kişi biri biri ḥaḳḳına nesne söyledügi vaḳt ḳarşu ol eyitse kim gerçeksin
ḥaḳ eydürsin déyü vérse ḥāl budur kim anuñ söyledügi ḥak degül bāṭıldur [Münebbihü’rRāḳidīn: 87a/20-21].
Bir ilçi buldı usluyıdı şāha / Anuñiçün ki küslüyidi şāha [Fahrî’nin Husrev u ġîrîn’i: 650].
Ne bellü delüdür ne uṣlu bigi / Temâm kendüye göñlü küslü bigi [HurĢid-name: 2435].

Gagavuz Türkçesi
Sıktım dolu güüsünü / Sän hiç diildin küsülü [Güz Çiçekleri:13].
Bu yorgun kapularna / Durma küsülü bana [Akar Yıldız: 178].
İki göz bana karşı / Küsülü, mahkul bakêr [Sevgilim:86].
O küsülü çıktı dışarı da bitirdi lafını [Ana Dili: 142].

ÖDEK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Ø
Tarama Sözlüğü: zaman, tazminat, ödenmesi gereken şey [s.3049].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: 1.maaş, ücret, ödenek 2.hesaplaşma [s.188].
Derleme Sözlüğü: 1.zarar ödentisi 2. borç senedi [s.3310].
Eski Oğuz Türkçesi
Ol odı yanduran üzere ödek düşmez [Kitab-ı Gunya:99b/9-10].
Eger ol ay dutmasa ol ayuñ ödegi vacıb olur [Kitab-ı Gunya:53b/8-9].
Bu gencin issi bunlardır ver anı / Ödekten kurtul ü çekme ziyanı [Tarama Sözlüğü: 3049].

Gagavuz Türkçesi
O zamannarda Moldova Yazarlar Birliindä bizim gagauz bölümün kendi başkanı vardı poet S.
Kuroglo, ama o çalışırdı ödeksiz, kendi temel işi diildi [Publiţistika Yazılarından: 107].
Osa dilinin kirası için ödek mi isteersin? [Seçmä Yaratmalar:399].
Üç gün oldu sorêrız, hep sölämersin, nekadar ödek alacan [Seçmä Yaratmalar:295].

�Borçlerım ölä çok mu? / Onnara ödek yok mu? [Akar Yıldız: 127].
Kim çalıştıydı adamdan padişah yapmaa, onnar baştan tamamınca "ödek" kabuledärdilär
kendi paalı "zaametleri" için [Legendanın Ġzindän:318].

TUN-:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1. örtünmek, kapanmak, tıkanmak 2. kararmak, aydınlığını
yitirmek [s.676].
Tarama Sözlüğü: Ø
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: Ø
Eski Oğuz Türkçesi
Hem każâ gelse felek „aksin döner / Kapkara yanar kamer güneş tunar [Mu‘înî’nin Mesnevîi Murâddiyesi: 5812].
Nemrūd odı dolmış-ıdı yir yüzi / Tütüninde ṭunmış-ıdı gökyüzü [Garib-nâme: 3782].
Eytdi māl sevgüsi çün māla ḳonar / Endişeyle kişinüñ göñli ṭunar [Garib-nâme: 9575].

Gagavuz Türkçesi
Ştä avşam oldu, tunêr gök yalabık / Oynamaz olêr heptän alçaan şılı [Seçmä
Yaratmalar:86].
Onun üzü bir aydınnanêr, bir tunêr, çirkin düüşlerin örümesinä görä, dönä-dönä ba türklerin
tarafına, ba perslerin [Ana Dili: 56-57].

TUNUK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü:1.kederli 2. keder, üzüntü [s.676].
Tarama Sözlüğü: (~dunuk) → 1. kederli 2. keder, kederlilik [s.1257].
(~tunuklu) → 2. parlak olmayan, donuk, bulanık [s.1257].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: bulanık (donuk renk?) [s.246].
Derleme Sözlüğü: parlak olmayan, mat, donuk [s.3993].
Eski Oğuz Türkçesi
Üçünci ḳaş yanında olur kim anlara ırḳ„ul-ḥācibīn dérler menfa„ati göz ve ḳabaḳ ḳanın keser
ve göz ṭunuġın açar [Cerrah Mes‘ud Hulasa: 4b/9-11].

�Gagavuz Türkçesi
Bayırdan aktı kota / Tunuk su eşkinnenmiş / Kararêrlar bulutta /Damnalar silkinmemiş
[Seçmä Yaratmalar: 92].
Uluyêr köprülerdä / Tunuk su şırıltısı [Seçmä Yaratmalar:94].
Sokulma bu tunuk neetlärlän / Onu çizmäylän çiinemää [Akar Yıldız: 121].
Valkaneş karıların / Gözleri tunuk [Sevgilim:27].
Tunuk bulutlu göklerin altında olardı annadılamaz siir [Ana Dili: 73].

TÜTÜZDÜR-:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Ø
Tarama Sözlüğü: tütüzdürmek → dütüzdürmek: koku vermek için bir şey yakıp tüttürmek,
tütsülemek [s.1360].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: Ø
Derleme Sözlüğü: 1. Yanan kömürün üstüne atılan kocakarı ilacının dumanını hastaya
koklatmak 2. ateşle tutuşturmak [s.4016].
Eski Oğuz Türkçesi
Hemān sā„at buyurdı ol lebi ḳand / Dütüzdürdiler aña „ūd u ispend [Tutmacı’nın Gül ü
Hüsrev: 790].
Düşüben „aḳlı gitdi ol lebi ḳand / Tütüzdürdiler ol dem „ūd u ispend [Tutmacı’nın Gül ü
Hüsrev: 1955].
Daḫı bir aġaç altında, ki anda ḳuşlar cem„ olur, ol ḥabları dütüzdüreler [Rükneddin
Ahmed’in Acâibü’l- Mahlûkat Tercümesi: 261a/5-6].

Gagavuz Türkçesi
Afina, açan Sasarka Peti çiçek çıkardıydı, sän verdiydin mi onnara bizim günnük
tütüzdüreceemizi? [Seçmä Yaratmalar:249].

UTANCAK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: Ø
Tarama Sözlüğü: (~utansak) → mahçup, utangaç [s.4003].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: utangaç [s.250].

�Derleme Sözlüğü: utangaç [s.4045].
Eski Oğuz Türkçesi
Mahcub [Ar.]: perdelenmiş nesne ve utansak kimse [Tarama Sözlüğü: 4003].
Utancak olan hatun, eyü er kişi: kelec [Tarama Sözlüğü: 4003].

Gagavuz Türkçesi
Näändä utancak kızlar / İncä ses maanä çalar [Ana Dili: 50].
Gün açan görmüş kızı çıplak yıkanarak, kızarmış utancaklıından da tez saklanmış bayır
ardına yumup gözlerini... [Ana Dili: 97].

UZ:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1.uygun 2.dikkatli, becerili 3.tecrübeli 4.ustaca 5. anlayışlı
6.ehil olan [s.705-706].
Tarama Sözlüğü: 1.ustaca, münasip, uygun, muvafık, doğru 2.usta, mahir, hazık, tecrübeli,
dikkatli, uyanık [s.4048].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: düz, doğru [s.250].
Derleme Sözlüğü: 1.doğru, temiz, uslu, dikkatli (kişi için) 2.uygun, yerinde, eşit, doğru, iyi,
ustaca, düzgün (nesne, iş, durum için) 3… [s.4052].
Eski Oğuz Türkçesi
Yidi kat gökde yidi yılduz kodı / Her birin yirlü yirinde uz kodı [Garib-nâme: 4502].
Üzengüye ḳalḳup ḳatı çekdi, uz atdı [Dede Korkut Kitabı: D22/12-13].
Hele bir iki uz âdem geliniz / Sakalıyle bıyığını yolunuz [Tarama Sözlüğü:4049].

Gagavuz Türkçesi
Uz ölçu hem paa / Aslıya doorulaa... [Güz Çiçekleri:42].
Bilerim uz gitmää / Hem da geeri dönmää [Güz Çiçekleri:52].
Sayma, sayma, uz insan / ani hepsi ii gidär [Vakitin Soluması: 76].

YALABI-:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: parlamak, ışık saçmak [s.728].
Tarama Sözlüğü (~yalabumak) → parlamak, parıldamak, lemean etmek [s.4224].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: parlamak [s.255].

�Derleme Sözlüğü: 1. ışık yansımak, parlak bir nesne parlayıp sönmek; şimşek çakmak
2. düzgün, parlak duruma gelmek, güzelleşmek [s.4132-4133].
Eski Oğuz Türkçesi
Yalap yalap yalabıyan ince ṭonlum / Yir baṣmayup yorıyan selvi boylum [Dede Korkut
Kitabı: D199/7-8].
Götürdüm anı Medīne‟ye getürdüm, gördüm mescīd içi ṭolu adam olmış, ḳapuda bir sancaḳ
yalabır [Târih-i Ġbn-i Kesîr Tercümesi: 53a/17-18].
Gördü kubbeden nur yalabır [Tarama Sözlüğü: 4224]

Gagavuz Türkçesi
Onun gözleri uzandılar yukarı dooru, yalabıdılar, sora soldular da çöktülär [Seçmä
Yaratmalar:259].
Boynuna sän asmışın boncuk / Üzüklär yalabêêr parmaanda [Sevgilim:28]
Olêr sabaa. Gün başlêêr yalabımaa [Gagavuz Türkleri: 251]
Tüüleri türlü renktä yalabıyêrlar [Ana Dili: 21]

YALABIK:
Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: parlak, cilalı, ışıltılı [s.728].
Tarama Sözlüğü: (~yalabuk) → parlak [s.4223]
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: 1. parlak, ışıldayan 2. ışıldama, parıltı [s.255].
Derleme Sözlüğü: 1. cilalı, parlak, ışıldak, düzgün 2. … [s.4131-4132].
Eski Oğuz Türkçesi
Her biri olmış yalabık bir ışık / Cismine tennûreleri yaraşık [Riyâzü’s-Sâlikîn: 2584].
Dumlas [Ar.]: Berrak olan yalabık nesne [Tarama Sözlüğü: 4223].

Gagavuz Türkçesi
Bu yalabık sabaa gözellii dürttü Bezbellinin canını tutuşturdu onda istemäk, ne olarsa olsun,
büün yapmaa yaa boyasınnan bir-iki êtüd [Seçmä Yaratmalar:174].
Bakma, kız, hep aşaa / Sansın yalabık taşa- / Kamaştırır gözlerini / Çabuk çelir
fikirini!...[Vakitin Soluması:33].
Pek sevärdi silsin traktorun üstünü, pençerelerini, taa yalabık yapınca [Ana Dili: 147].

YALIN:

�Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü: 1.çıplak 2.ateş, alev [s.729].
Tarama Sözlüğü: (~yalıñ)→ 1.yalçın, sarp 2. alev [s.4238].
Gagavuz Türkçesinin Sözlüğü: alev, yalım [?] [s.256].
Derleme Sözlüğü: 1. ateş, sıcaklık 2. …[s.4145].
Eski Oğuz Türkçesi
...Ta„ālā cinnīyi od yalıñınıñ ucından yaratdı [Târih-i Ġbn-i Kesîr Tercümesi: 28b/21-29a1].
...ve bulıddan daḫı başladı bularuñ üzerine od yalıñı atılmaġa ki her neye ṭoḳunsa
göyündürürdi [Münebbihü’r-Rāḳidīn: N42b/14-15].
Vardı mumuñ yalıñına düşdi hôş / Kıpkızıl ol oldı vü key bişdi hôş [Mantıku’t-Tayr: 4211].

Gagavuz Türkçesi
Bakmaadan ona ki bän can acısından tutuşurdum da yalınnan yanardım bu kabaatsız cannar
içim, kendim hiç yoktu neylän onnara yardım edeyim, dofturlar beni kendimi distrofik
yazmıştılar (üüredici distrofik) sayılêr aaçlıktan hasta. [Publiţistika Yazılarından: 9].
O pençeredä, settä / Yufka bir mum yalını [Akar Yıldız: 208].
Pak buzun yalabıında / Ayozlu yalın yanacek [Süünmäz Yıldızlar: 33].

Sonuç
Taranan metinler bağlamında, Gagavuz Türkçesinin yazı dilinde, Eski Oğuz
Türkçesine ait sözcükler bulunmaktadır. Fakat yukarıda belirtildiği üzere yazılı edebiyat
bakımından sınırlı; sözlü edebiyat bakımından ise zengin olan Gagavuz Türkçesinde hâlen
yazıya geçmemiş pek çok sözcük olduğu düşünebilir. Bunun da en büyük nedenlerinden biri
alfabesi 1957 yılında oluşturulan bir dilin söz varlığında büyük bir birikim yapamaması;
ikincisi ise Gagavuzların yaşadığı siyasi ve sosyal şartlar altında ortaya çıkan yeni
gereksinimlerin (ana dilden başka bir dil veya diller öğrenilmesi, eğitim, ekonomik nedenler
vb.) sonucunda, ana dili kullanımının azalması ve ana dile ihtiyaç duyulmamasıdır. Diğer bir
deyişle Gagavuz Türkçesinin konuşulduğu ve yazıldığı bölge itibarıyla prestij dili
olamamasıdır. Bundandır ki Gagavuz Türkçesi UNESCO tarafından ölmekte olan diller
listesine alınmıştır (Argunşah, 2007: 284).
Dolayısıyla mevcut durumlar Gagavuz Türkçesinin söz varlığını etkilemektedir. Yine
de Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen Gagavuz Türkçesinde; taradığımız

�metinler dâhilinde, Eski Oğuz Türkçesiyle ortaklık gösteren “Açan, Bencileyin, Bıldır, Bolay,
Çımkır-, Dürük, Gen, Gücük, Kırımsa, Kıyış-, Küsü, Küsülü, Ödek, Tun-, Tunuk,
Tütüzdür-, Utancak, Uz, Yalabı-, Yalabık, Yalın” sözcükleri tespit edilmiştir. Bununla
beraber şu sonuçlara da varılmıştır:
1.Bu sözcükler Gagavuz Türkçesinde aynı anlamlarıyla kullanılmaya devam etmektedir.
2.Uzun süre geçmesine rağmen bu sözcüklerin büyük çoğunluğu fonetik olarak
farklılaşmamıştır. Sadece “kaçan/ħaçan” kelimesinde fonetik farklılık görülür ki Gagavuz
Türkçesinde “h” ünsüzü sistematik olarak düşer. Bununla beraber Doğu Türkçesi karakterli
“bolay (&lt; bolgay)” sözcüğünün aynı şekliyle ve anlamıyla kullanımı ilginçtir.
3. Etnonim araştırmalarında başvurulan yöntemlerden biri de filolojik çalışmalardır. Bu tür
çalışmaların önemli veriler sağladığı bilinmektedir. Bu açıdan bakıldığında; taranan
metinlerde, Eski Oğuz Türkçesi ile Gagavuz Türkçesi arasında, Türkiye Türkçesinin yazı
dilinde dahi olmayan 21 adet ortak sözcüğe rastlanılmıştır. Tespit edilen bu sözcüklerin 16‟sı
isim, 5‟i fiildir.
4. Gagavuz Türkçesinde tespit edilen bu sözcüklerin büyük çoğunluğu Türkiye Türkçesinin
ağızlarında da yaşamaktadır. Bu sözcükler “Derleme Sözlüğü”nde madde başı olarak yer
almaktadır. Madde başı olarak yer almayan “küsü, küsülü, tunmak” sözcükleri de çeşitli
bağlamlarda –ileri ögeler veya birleşik fiil şeklinde- “Derleme Sözlüğü”nde bulunur.

Kaynakça
Akar, A., (2010), “Lehçe Oluşma Şartları ve Evreleri Bakımından Eski Türkiye Türkçesi”,
TÜBAR, Güz-20120, S.28, s.15-29.
Akkuş, M., (1995), Kitab-ı Gunya, Ankara, TDK Yayınları.
Aksan, D., (2007), Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını, Ankara, Bilgi Yayınevi.
Argunşah, M. - Argunşah, H., (2007), Gagauz Yazıları, Kayseri, Türk Ocakları Kayseri
Şubesi Yayınları.
Argunşah, M. – Güngör, H, (2002), Gagauz Türkleri, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
Arslan, M.- Aksoyak, İ.H, (1998), Riyâzü‟s-Sâlikîn, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları (Ekitap).
Avşar, Z., (Yok), Revânî Divânî, Yayın yeri yok, Kültür Bakanlığı Yayınları (E-kitap).
Ayan, H. (1979). Hurşîd-nâme (Hurşîd ü Ferahşâd) - Şeyhoğlu Mustafa, , Erzurum, Atatürk
Üniversitesi Yayınları.

�Aydemir, Y., (2000). Behiştî Divanı, Ankara, MEB Yayınları.
Babaoglu, N., (2000), Publiţistika Yazılarından, Kişinêu, Yayınevi yok.
Baboglu, N., (2003), Güz Çiçekleri, Chişinău, Pontos.
Baskakov, N.A. (Red.), (1991), Gagauz Türkçesinin Sözlüğü, (Akt. Abdülmecit Doğru-İsmail
Kaynak) Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
Baymak, O., (2000), Gagauz Çağdaş Şiiri Antolojisi, Prizren-Kosova, Balkan Aydınları ve
Yazarları Yayınları.
Bilgin, A., (1996), Nazmü‟l- Hilâfiyyat Tercümesi, Ankara, TDK Yayınları.
Çavuşoğlu M. – Tanyeri M.A, (1981), Hayretî Divanı, İstanbul, İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Yayınları.
Efendioğlu, S. (2007), Muhammed Bin Hacı İvaz- Cinânü‟l-Cenân, Erzurum, Atatürk
Üniversitesi, SOBE Basılmamıs Doktora Tezi.
Ergin, M., (2008). Dede Korkut Kitabı I, Ankara, TDK Yayınları.
Gülsevin, G., (1998). “Köktürk Bengü Taşlarındaki Oğuzca Özellikler”, Kardeş Ağızlar, S.7,
s.12-18.
Güneş, Ö., (2010), Fahrî‟nin Husrev u Şîrîn‟i (metin ve tahlil), Nizâmî ve Şeyhî‟nin
eserleriyle karşılaştırılması, İstanbul Üniversitesi SOBE Basılmamış Doktora Tezi.
Kalay, E., (1998), Edirne İli Ağızları, Ankara, TDK Yayınları.
Kanar, M., (2011), Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü, İstanbul, Say Yayınları.
Karaçoban, D., (2004), Seçmä Yaratmalar, Ankara, Türksoy.
Karpat, H.K., (1996), “Gagauzlar”, İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, C.13, s.288291.
Kirli, N., (2001), N.N. Baboglu‟nun “Legendanın İzi” Adlı Eserinin Cümle Bilgisi Yönünden
İncelenmesi, Adana, Çukurova Üniversitesi SOBE Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.
Komisyon, (2009), Derleme Sözlüğü, Ankara, TDK Yayınları.
Komisyon, (2009), Tarama Sözlüğü, Ankara, TDK Yayınları.
Korkmaz, Z., (1995), “Eski Türkçedeki Oğuzca Belirtiler”, Türk Dili Üzerine Araştırmalar,
C.1, TDK Yayınları, s.205-216.
Kösä, M., (1996), Gülümsemää Diyl Günaa, Yayın yeri ve Yayınevi yok.
Köse, V., (2001), Vakitin Soluması, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.
Külcü, M., (2009), Cerrah Mes‟ud Hulasa, Çanakkale, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi
SOBE Basılmamış Yüksek Lisans Tezi.
Menzel, T., (2002), “Gagauzlar”, MEB-İslam Ansiklopedisi, Eskişehir, MEB Yayınları, C.4,
s.706-707.

�Özkan, N, (1996), Gagavuz Türkçesi Grameri, Ankara, TDK Yayınları.
Özkan, N., (2002), “Gagavuz Türkçesi”, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, C.20,
s.250-261.
Sarıkaya, B., (2010), Rükneddin Ahmed‟in Acâibü‟l-Mahlûkat Tercümesi, İstanbul, Marmara
Üniversitesi TAE Basılmamış Doktora Tezi.
Solmaz, A.O., (2007), Tutmacı‟nın Gül ü Hüsrev Adlı Eseri, Erzurum, Atatürk Üniversitesi
SOBE Basılmamış Doktora Tezi.
Tanasoğlu, D., Ana Dili, Chişinău, Ştiinţa.
Tatçı, M., (2008), Yûnus Emre Dîvân- Risâletü‟n- Nushiyye, İstanbul, H Yayınları.
Tekin, T.- Ölmez, M., (2003), Türk Dilleri, İstanbul, Yıldız Dil ve Edebiyat 1.
Vasilioglu, K., (1998), Sevgilim, Chişinău, Ştiinţa.
Yalanji, P., (1995), Süünmäz Yıldızlar, Kişinev, Hyperion.
Yavuz, K., (2007), Gülşehrî‟nin Mantıku‟t-tayr-ı (Gülşenn-nâme), Ankara, Kırşehir Valiliği
Yayınları.
-------------., (2000), Garib-nâme, Ankara, TDK Yayınları.
-------------.,(2007), Mu„înî‟nin Mesnevî-i Murâdiyye‟si, Konya, Selçuk Üniversitesi Mevlâna
Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayınları.
Yavuzarslan, P., (2002), Münebbihu‟r- Rākīdin, Ankara, TDK Yayınları.
Yelten, M., (1998), Tarih-i İbn-i Kesir Tercumesi- Şirvanlı Mahmud, TDK Yayınları, Ankara.
Yıldız, O., (2008), Yūsuf u Zelīḫā - Seyyad Ḥamza, Ankara: Akçağ Yayınları.
Yüksel, S., (1965), Işk-name - Mehmed, Ankara, DTCF Yayınları.
Zanet, T., (1998), Akar Yıldız, Chişinău, Concernul “Prisa”.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11188">
                <text>1848</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11189">
                <text>GAGAVUZ TÜRKÇESİNDE KORUNAN ESKİ OĞUZCA SÖZCÜKLER ÜZERİNE</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11190">
                <text>HUNERLI, Bulent</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11191">
                <text>Anahtar Kelimeler: Eski Oğuz Türkçesi, Gagavuz Türkçesi, Eskicil Sözcükler.  ÖZET  Türkiye Türkçesine çok yakın; hatta Türkiye Türkçesinin bir ağzı gibi değerlendirilen Gagavuz Türkçesi, Oğuz lehçeleri içinde yazı dilini en son oluşturan Türk lehçesidir. XX. yüzyılın başında yazı dili haline gelen Gagavuz Türkçesinde; edebî eser zenginliği ve çeşitliliği, diğer Türk lehçeleri ile kıyaslanamayacak kadar azdır. Var olanlar ise düzyazıdan daha çok şiir türünde kaleme alınmıştır. Bu eserlerde kullanılan sözcüklere bakıldığında, Türkçe kökenli sözcüklerin yanında önemli oranda alıntı sözcüklere de rastlanılmaktadır. Başta Batı dillerinden Rusçadan, Rumenceden, Bulgarcadan ve Yunancadan Gagavuz Türkçesine çeşitli nedenlerle çok sayıda sözcük geçmiştir. Çünkü Gagavuz Türklerinin yıllar boyu Slav ve Roman topluluklarıyla bir arada yaşamaları ve Hristiyan (Ortodoks) dinine mensup olmaları, bu topluluğun dil ve kültür yapılanmasında derin izler bırakmıştır. Hatta bu etki daha da ileri gitmiş; Gagavuz Türkçesinde Türkçenin alışılagelmiş söz dizimi kuralları, Batı dillerinin etkisiyle oldukça farklılaşmıştır. İkinci olarak bu sahada Osmanlı Türkçesi üzerinden Gagavuz Türkçesine geçen pek çok Arapça ve Farsça sözcük de bulunmaktadır. Bunlara rağmen Gagavuz Türkçesinin sözcük kadrosunun çoğunluğunu Türkçe kelimeler oluşturmaktadır. Türkçe sözcüklerin büyük bir kısmı, Türkiye Türkçesinin yazı dilinde de görülen ve anlam itibarıyla Türkiye Türkçesinden hemen hemen hiç farklılık göstermeyen sözcüklerdir. Az bir kısmı ise Eski Oğuz Türkçesindeki anlamını ve biçimini koruyan sözcüklerdir. Gagavuz Türkçesinde korunan bu Eski Oğuz Türkçesine ait sözcükler, Türkiye Türkçesi yazı dilinde ya hiç görülmemekte ya da yazı dilinde olmasına rağmen kullanımı pek tercih edilmemektedir. Çalışmamızda Gagavuz Türkçesinde korunan bu Eski Oğuz Türkçesine ait sözcükler üzerinde durulmuştur.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11192">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11193">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11194">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11195">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1409" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1756">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a0db1679bd7c2dccd0cd94669869e083.docx</src>
        <authentication>02d537db63ecce29ccfd87b1760eca13</authentication>
      </file>
      <file fileId="1757">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/962a356d36abcafb2dfab05684fde99d.pdf</src>
        <authentication>d740963126907e5b18b5b508d2d2fa2d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11206">
                    <text>TÜRK TARİHİNDE Q. BİRHANEDDİN YARADICILIGINDAN ARAŞDIRMALAR
Nezaket İSMAYİLOVA
Nahcivan Devlet Üniversitesi, Nahcivan / Azerbaycan
Anahtar Kelimeler: Türk dili , Burhaneddin, Dogu, Batı Türkiye.
ÖZET
Türk elleri dünyanın en eski ellerinden olarak, dört bin yıla yakın geçmişlerinde Asya,
Afrika ve Avrupa kıtalarına yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler kurmuşlar. Bu gün
kabul edilen fikre göre Türklerin ana yurdu Orta Asyada Altay-Ural dağları arasındaki bozkırlar
olup ve etrafa yayılmışlar. Bu gün Türkdilli eller Balkanlardan Büyük Okyanus’a kadar
(yakutlar), Kuzeyde Buz denizinden güneyde Tibete kadar geniş bir arazide yaşıyorlar. Halkın
ekseriyetini teşkil eden Türkler Türkiye, Doğu ve Batı Türküstan, Azerbeycan Türkmenistandan
başka Tataristan, Çuvaşistan, Yakutistan ve Altay dağları Baykal gölü arasındaki Altay, Hakas
ve Tuba eyaletlerinden ve halkın daha azını teşkil etmek üzre Yugoslaviyada (Makedoniya ve
Üsküb’de), Lehistanda, Romanya’da
(Dobruça ve Bessarabiya), Bulgaristan’da (Batı
Trakya’da), Irakda (Kerkükde), Suriye’de, Afganistan’da, Kıbrıs’ta ve İranın bazı eyaletlerinde
toplu halde yaşıyorlar. Bazı Türk ellerinin en mühimi Oğuz Türkleridir. Bu gün onlar İran,
Türkiye, Azerbeycan, Türkmenistan, Irak ve Balkan Türkleri de Oğuz Türklerinden ibaretdir.
Oğuzlar müslüman oladuktan sonra İran ve Anadoluya hicret edip, Selcuklar ve Osmanlılar gibi
büyük bir İslam devleti kurmuşlar. Oğuz elleri çoklu kabilelerinden ibaretdir. Mahmud
Qaşqariye göre kıpcak, yemek, peçenek ve bulgar lehceleri de oğuz grupuna dahildir. Soyca
oğuzların Salur boyundan çıkmış, Kadı Burhaneddin Qeyseriyyede anadan olmuşdur. Anadilli
şerimizin ilk büyük nümayendesi hesab olunur. M. Quluzade demiştir ki, onun şiirleri
Azerbeycan halkının bedii medeniyyetini öğrenmek açısından kıymetlidir. O, ana dilinde ilk defa
tuyug yaratmışdır. K. Burhaneddin Azerbeycan şifahi ve yazılı edebiyat ananelerinden Türk
halklarının poetik uğurlarından behrelenerek kamala çatmışdır. O, Balasagunlu Yusuf, Yunus
İmire, Ahmed Yasevi, Ali, Hasanoğlu şairlerinden ilham almışdır. Onun divanı ana dilinde
yazılmış, günümüze kadar gelmiştir. İlk şiir divanıdır. K. Burhaneddin’in şahsiyeti, yaratıcılığı
Doğu-Batı ve Avrupa alimleri tarafından araştırılmış, hakkında hayli kitaplar yazılmış ve
yazılmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11198">
                <text>1869</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11199">
                <text>TÜRK TARİHİNDE Q. BİRHANEDDİN YARADICILIGINDAN ARAŞDIRMALAR</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11200">
                <text>ISMAYILOVA, Nezaket</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11201">
                <text>Anahtar Kelimeler: Türk dili , Burhaneddin, Dogu, Batı Türkiye.  ÖZET  Türk elleri dünyanın en eski ellerinden olarak, dört bin yıla yakın geçmişlerinde Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarına yayılmışlar ve oralarda büyük millet ve devletler kurmuşlar. Bu gün kabul edilen fikre göre Türklerin ana yurdu Orta Asyada Altay-Ural dağları arasındaki bozkırlar olup ve etrafa yayılmışlar. Bu gün Türkdilli eller Balkanlardan Büyük Okyanus’a kadar (yakutlar), Kuzeyde Buz denizinden güneyde Tibete kadar geniş bir arazide yaşıyorlar. Halkın ekseriyetini teşkil eden Türkler Türkiye, Doğu ve Batı Türküstan, Azerbeycan Türkmenistandan başka Tataristan, Çuvaşistan, Yakutistan ve Altay dağları Baykal gölü arasındaki Altay, Hakas ve Tuba eyaletlerinden ve halkın daha azını teşkil etmek üzre Yugoslaviyada (Makedoniya ve Üsküb’de), Lehistanda, Romanya’da (Dobruça ve Bessarabiya), Bulgaristan’da (Batı Trakya’da), Irakda (Kerkükde), Suriye’de, Afganistan’da, Kıbrıs’ta ve İranın bazı eyaletlerinde toplu halde yaşıyorlar. Bazı Türk ellerinin en mühimi Oğuz Türkleridir. Bu gün onlar İran, Türkiye, Azerbeycan, Türkmenistan, Irak ve Balkan Türkleri de Oğuz Türklerinden ibaretdir. Oğuzlar müslüman oladuktan sonra İran ve Anadoluya hicret edip, Selcuklar ve Osmanlılar gibi büyük bir İslam devleti kurmuşlar. Oğuz elleri çoklu kabilelerinden ibaretdir. Mahmud Qaşqariye göre kıpcak, yemek, peçenek ve bulgar lehceleri de oğuz grupuna dahildir. Soyca oğuzların Salur boyundan çıkmış, Kadı Burhaneddin Qeyseriyyede anadan olmuşdur. Anadilli şerimizin ilk büyük nümayendesi hesab olunur. M. Quluzade demiştir ki, onun şiirleri Azerbeycan halkının bedii medeniyyetini öğrenmek açısından kıymetlidir. O, ana dilinde ilk defa tuyug yaratmışdır. K. Burhaneddin Azerbeycan şifahi ve yazılı edebiyat ananelerinden Türk halklarının poetik uğurlarından behrelenerek kamala çatmışdır. O, Balasagunlu Yusuf, Yunus İmire, Ahmed Yasevi, Ali, Hasanoğlu şairlerinden ilham almışdır. Onun divanı ana dilinde yazılmış, günümüze kadar gelmiştir. İlk şiir divanıdır. K. Burhaneddin’in şahsiyeti, yaratıcılığı Doğu-Batı ve Avrupa alimleri tarafından araştırılmış, hakkında hayli kitaplar yazılmış ve yazılmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11202">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11203">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11204">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11205">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1410" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1758">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7db6f583e98ab792df656434e733d08a.docx</src>
        <authentication>dad720d38d934276a0ec692175e45c5e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1759">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e0ff8ad0995993bbbe598431a9602399.pdf</src>
        <authentication>cf2cbb5ed8a1cc35e1e13db34c1c3c24</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11215">
                    <text>ABDÜLHÂK HAMİT’TE PİERRE CORNEİLLE ETKİSİ VE “HORACE”
Ömrüm IŞIKAY
Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Kahramanmaraş / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Horace, Abdülhâk Hamit, Pierre Corneille.
ÖZET
Abdülhâk Hamit, Türk edebiyatının önemli simalarından biridir. Hayatının birçoğunu
Avrupa’da geçirmiştir. O, Londra sefiri olmak gibi önemli mevkilerin sahibi olmuş, Avrupa’ya
ve Avrupa sanatına âşık olmuştur. Abdülhâk Hamit, Nesteren adlı eserini Pierre Corneille’in Le
Cid’ine nazire olarak yazmıştır. Namık Kemâl kendisine bir mektup göndererek, Abdülhâk
Hamit’in bu eserini eleştirmiştir. Yine de Avrupa kültürünü ve etkisini çok fazla taşıdığı için bu
eserler, Abdülhâk Hamit’i daha önemli bir yere de taşımıştır. Pierre Corneille’in yazdığı Horace,
Abdülhâk Hamit’in eserlerine etki eden önemli bir diğer eseri. Günümüzde bu eserin Latin
harflerine aktarılmış hâli mevcut değildir. Yalnız Osmanlı Türkçesi ile Ahmet Mithat Efendi ile
Mehmet Ali Tevfik tarafından Osmanlı Türkçesi ile aktarılmıştır. Bu çalışmada, ‘Horace’
hakkında bilgi vererek Abdülhâk Hamit’in eserlerine nasıl yansıdığı gösterilecektir. Bu
çalışmanın Avrupa edebiyatının Türk edebiyatı üzerindeki etkisini göstermesi bakımından
önemli olduğu düşünülmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1760">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/5257fa898769b73d971de6b342907136.doc</src>
        <authentication>68f1c440fe5d2762410a702e2e63dc05</authentication>
      </file>
      <file fileId="1761">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/0614b7c80dffbcdeb67abc1f8cd48c82.pdf</src>
        <authentication>c58f53dbf536cde8c689a7634ea8ba6d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11216">
                    <text>ABDÜLHÂK HAMİT’TE PİERRE CORNEİLLE ETKİSİ VE “HORACE”
Ömrüm IŞIKAY1
Özet
Abdülhâk Hamit, Türk edebiyatının önemli simalarından biridir. Hayatının birçoğunu
Avrupa‟da geçirmiştir. O, Londra sefiri olmak gibi önemli mevkilerin sahibidir. Avrupa‟ya ve
Avrupa sanatına âşık olmuştur.
Abdülhâk Hamit, Nesteren adlı eserini Pierre Corneille‟in Le Cid‟ine nazire olarak
yazmıştır. Nâmık Kemâl kendisine bir mektup göndererek, Abdülhâk Hamit‟in bu eserini
eleştirmiştir. Yine de Avrupa kültürünü ve etkisini çok fazla taşıdığı için bu eserler, Abdülhâk
Hamit‟i daha önemli bir yere de taşımıştır.
Pierre Corneille‟in yazdığı Horace, Abdülhâk Hamit‟in eserlerine etki eden önemli bir
diğer eseri. Günümüzde bu eserin Latin harflerine aktarılmış hâli mevcut değildir. Mehmet
Ali Tevfik tarafından bu eser özet şeklinde Osmanlı Türkçesine aktarılmıştır.
Bu çalışmamızda, „Horace‟ hakkında bilgi vererek Abdülhâk Hamit‟in eserlerine nasıl
yansıdığını göstereceğiz. Bu çalışmanın Avrupa edebiyatının Türk edebiyatı üzerindeki etkiyi
göstermesi bakımından önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Anahtar kelimeler: Horace, Abdülhâk Hamit, Pierre Corneille
IN WORKS OF ABDÜLHÂK HAMİT PİERRE CORNEİLLE EFFECT AND
"HORACE"
Abstract
Abdülhâk Hamid, one of the important personalities in Turkish literature. His life had
spent in Europe. It's like being ambassador in London was important positions in the owner.
He has been in love to Europe and European art.
Abdülhâk Hamid, his work Nesteren wrote modelled to Le Cid of Pierre Corneille.
Nâmık Kemâl sent a letter to him and criticized for him to this work of Abdülhâk Hamit.
Nevertheless, in these works are the European culture and impact. They has carried to
Abdülhâk Hamit the more important ground.
Pierre Corneille wrote Horace is another important piece for acting works of Abdülhâk
Hamit. Today, this work is transferred to the state of the Latin alphabet is not available. İt has
transferred to Ottoman Turkish by Mehmet Ali Tevfik.

1

Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, MYÖ, omrumisikay@gmail.com
1

�In this study, 'Horace' will show the reflection of providing information about the
works of Abdülhâk Hamit. This study is important in terms of the impact on European
literature suggest that Turkish literature.
Key Words: Horace, Abdülhâk Hamit, Pierre Corneille

Giriş
19. yüzyıl Türk edebiyatının Batılı tesirlerle kendi yolunu bulma aşaması, 17. yüzyıl
öncesine dayanmaktadır. Dönemler içersinde oluşan kültürel, sosyo - ekonomik gelişmeler
edebiyat sahasını da etkilediğini hatırlatmak gereklidir. Dönem edebiyatçılarında siyasî kimlik
de bulunmaktadır. Bu kimliğin mevcut olmasındaki asıl sebep, onların görevleri ve içindeki
bulundukları durumu gözden geçirmeleriyle de alâkalıdır. Abdülhâk Hamit, Tanzimat
fermanının ilânı sonrasında edebiyatın ve siyasetin iç içe olduğu kritik bir dönemde yetişmiş
ve eserlerini vermiştir.
Batıdan alınan yeni edebî türler ilk dönemlerde, özellikle 1860‟lı yıllarda acemîlik
safhası ile karşımıza çıkarlar. Kısa bir acemîlik safhası atlatan bu türler, genellikle Batı
etkisinde ve taklidinde gelişir ve yenileşirler. Her edebî nevi kendi çehresini geliştirme
çabasındadır. Edebî hissiyâta sahip olan olmayan birçok kişi matbaa ile de kendini gösterme
çabasına girer. Hikâye, edebiyatımızda menakkıbname, kıssa gibi isimlerle daha önce de
varlığı bilinmektedir. 19. yüzyıl dâhilinde edebiyatımız, gelişim aşamasını birçok yönden
ilerleyen Batı‟yı örnek almıştır. Özellikle roman yeni bir tür olarak edebiyatımıza girmiş hatta
bu türe alışana kadar bir köy hikâyesi de diyebileceğimiz Karabibik, roman adlandırmasıyla
edebî sahaya çıkmıştır. Bu demektir ki her edebî tür yapı bakımından ortaya çıkmış
olmamakla beraber bunda yazarının ona verdiği yeni bir adlandırma olması da söz konusudur.
Şiir ise edebiyatımızın hatta dilin en önemli vuzuh bulduğu türdür. Çünkü o sözlü edebî
dönemde de varlığını sürdürmektedir. Her dönem, yeni bir bakış açısı ve yeni bir anlayışla
kendisini göstererek okuyucusuna varlığını kabul ettirmektedir. Şiir, hikâye, roman gibi
türlerin yanı sıra aslında pek yabancı olmadığımız başka bir tür olan “tiyatro” ile
karşılaşmaktayız. Ortaoyunu, Karagöz ile Hacivat, Meddah bu türün önceki dönemdeki
versiyonlarıdır.
“Türk edebiyatının Batılılaşma dönemi ürünleri arasında tiyatro da yeni bir tür olarak
gelir. Edebiyat tarihideki, yeri açısından bu türün yeniliği, tiyatronun edebî eser ve sahne
oyunu olmak üzere iki ayrı sanat dalı hâlinde düşünüldüğü zaman doğrudur.” (Okay, 2007:
73-74) Özdemir ise, “Edebiyattaki türlerin değişebilirlik gösterdiğine en iyi örnek, ağlatı
2

�(tragedya) türünün, Fransız edebiyatındaki durumudur. Ağlatı türünün öteki edebiyat türlerine
göre bir gelişmişliği, bir zenginliği vardı bu türün. Corneille, Racine gibi adların elinde doruk
noktasına ulaşmıştır.” (Özdemir, 1980, 30) şeklinde bilgi vermektedir.
“Tanzimat tiyatro eserlerinin çoğunu yazılmamış, oynanmış oyunlarla, yazılmış, fakat
oynanamamış eserler olmak üzere iki ayrı repertuarda düşünmek daha isabetli olur” (Okay,
2007: 76) Abdülhâk Hamit‟in birçok eseri özellikle de konumuz olan Eşber, bu durumdadır.
“Tanzimat romanın genelinde eserin içinde konuşan anlatıcı-yazarların varlığı gibi,
özellikle trajedilerin diyalog ve tiratlarında da kahramanlara tabiliğin dışına taşan edebî
nutuklar, yazarını temsil ettiği açıkça belli veciz sözler söyletmeye gayret gösterildiği dikkati
çeker. Böylece Tanzimat trajedisi kahramanları da dil ve davranışları bakımından özentili,
sun‟i ve teatral olmaktan kurtulamazlar.” (Okay, 2007: 77) Özellikle Eşber‟deki Rukzan‟ın
ölmeden önceki uzun nutku (Enginün, 2000; 68-74) bu duruma örnek teşkil etmektedir.
Mevzu bahsimiz Abdülhâk Hamit Tarhan‟da Pierre Corneille‟in etkisidir. Bu sebeple, Pierre
Corneille‟in hayatından kısaca bahsetmek gereklidir.
Pierre corneille ve “horace” hakkında
Mehmet Ali Tevfik‟in Osmanlıcaya aktardığı Horace adlı eserin, “Corneille ve
Horace” başlıklı önsözden Pierre Corneille hakkındaki bilgiler, hem orijinaline sadık kalmak
hem de bilgi kirliliğini önlemek amacıyla aynen alınmıştır: “Fransız tiyatrosunun babası
ünvanını kazanan şair „Pierre Corneille‟ bundan üç yüz yirmi bir sene evvel (2 Haziran 1303)
Fransa‟nın meşhur şehirlerinden „Russan‟(?)da doğdu. Pederi orta hâlli bir adamdır.
Corneille, ilk önce papaz mektebinde okuduktan sonra hukuk tahsil etti. Ve aynı şehirde dava
vekâletine başladı. Bu zatın tiyatroya intisabını, Fransızlar ve dehasının hayranı olan bütün
medeniyet âlemi bir tesadüfe medyundurlar. Kendisi bizzat şahidi olduğu bir vakıayı tasvire
heves etti, bu hadise üzerine bir komedi yazdı. Bu eserin Paris‟te kazandığı rağbet kendisinin
daha birkaç Komedi vücûda getirmesine sebep oldu. Kayde şayandır ki cihanın en büyük
trajedi muharrirlerinden biri yazı yazmağa, “Mazhake”[gülünçlük]lerle başlamıştır.” (Mehmet
Ali Tevfik, 1927; 3-4)
John Matzke, Horace‟ın Newyork‟taki basımı için hazırladığı önsözde, Corneille‟in
ikinci büyük eseri, Le Cid‟den sonra, olduğunu ve Le Cid‟in etkisinden yaklaşık üç yıl sonra
1640 yıllarında ilk gösteriminin gerçekleştiğini belirtmektedir.
“Corneille‟in ilk trajedisi, “Medée” namı altında yirmi dokuz yaşında neşrettiği
oyundur. Bir sene sonra yazdığı “Cid” trajedisi şaire parlak bir muvaffakıyet temin etmiştir.

3

�Bundan sonra sırasıyla Horace, Cinna, Polyeucte meydana gelmiştir. Bu dört oyun şairin
şaheserleridir. Ve bunların Fransız edebiyatında müstesna mevkisi vardır.
Ahmet Mithat Efendi, Corneille‟in “Le Cid” adlı eserini Tercümân-ı Hakikat‟te Sid‟in
Hülâsa‟sı adı altında yayımlamıştır. Yazar önsözde “Enafis Âsârın Hülâsaları” şeklinde bir
başlık atarak, Corneille‟i ve eserini tanıtmıştır. (Ahmet Mithat; 1301; 1) Bu da Corneille‟in ve
eserlerinin önemini bir kez daha bize hatırlatmaktadır.
“Özellikle Romantizm etkisi altına kalan sanatçı [Nâmık Kemâl], en çok Victor Hugo,
Alfred de Musset, Dumas Fils, Corneille, Schakespeare gibi sanatçılardan etkilenir.” (Şahin,
2008: 701) Burada Nâmık Kemâl‟den bahsetmemizin asıl sebebi, Abdülhâk Hamit‟in Nâmık
Kemâl‟i yeni edebiyatının kurucusu olarak görmesinden ileri gelmektedir. Nâmık Kemâl,
Abdülhâk Hamit‟e edebî yönden eleştiren, öneriler sunar. Tarhan‟ın, Millî şaire kulak vermesi
ve onun yolundan gitmesi, onun dediklerini yapması bize bu konudan bahsetme sebebini
doğurmuştur. Nâmık Kemâl‟in Corneille‟den etkilenmesi, Abdülhâk Hamit‟in Paris‟te olan
tiyatronun kurucusu sayılan Corneille‟i okuması çok normaldir.
“Nesteren adlı eserini ne Nâmık Kemâl ne de Recaizâde beğenir. Nâmık Kemâl eserin
ne başlangıcını ne de sonunu beğendiği gibi Hâmid‟e denemesini tavsiye ettiği hece vezninin
de tiyatroya uymadığını görerek meyus olur. Hâmid, bu eserinde yeni bir şiir tarzını denemek
istiyordu. Kendisinin mühecca veya mukaffâ dediği duraksız hece veznini burada kullanmış
sonuç başarılı olmamıştır. Fakat başladığı işlerde ısrarla devam eden Hâmid, sahne için ritmik
bir dil aramaktan ömrü boyunca vazgeçmez ve sonunda Cünûn-ı Aşk‟taki söyleyişe ulaşır.
Nesteren‟i beğenmemesi Recâzâde ile aralarında tatsız bir münakaşayı başlattığı gibi, Hâmid
açısından biraz daha ciddi bir sıkıntıya da sebep olur. Bu eseri yüzünden Hâmid, Paris‟teki
görevinden alınır. İstanbul‟da görevden neden alındığını öğrenmeye çalışır. İki yıl mazul
olarak kaldığı için edebiyat ile uğraşmaya ağırlık verir.” (Enginün, 1986; 23) Nâmık Kemâl,
Corneille‟in Le Cid adlı eserine nazire şeklinde yazılan Nesteren‟i beğenmemiş ve
“Corneille‟in Cid‟İ; Avrupa Ahlâkına mahsustur.” diyerek itirazını belirtmektedir. Tansel
mektuptan hareketle şunları da belirtmektedir: “Nesteren‟in birçok yerinde o kadar güzel
parçalar var ki; insan okurken mest oluyor”. (Tansel, C.II: 375-376) Bu cümleler bize,
Abdülhâk Hamit‟in dünyası hakkında bizlere bilgi vermektedir.
Nâmık Kemâl ile Hamit arasında gidip gelen mektuplardan şunları görmekteyiz: “Batı
edebiyatı, özellikle de Fransız edebiyatına yönelik tenkit ve görüşlerine yer verir. Abdülhâk
Hamid, Nâmık Kemâl‟den Dumalar hakkında bilgi ister. Buna istinaden Nâmık Kemâl hem
Dumaslar hakkında hem de Fransız edebiyatı hakkında görüşlerini bildirir. Hâmid‟e
“Dumaslar hakkında suâlini tekrar etmişsin! Dumas Père, zamanında en ziyâde meşhur olmuş
4

�hatta muâsırlarının cümlesine tercih olunmuştur. Mazhar-ı kabûl olmasına sebep de yazdığı
şeylerin, hem tatlı hem de parlak olmasıyla beraber, milletinin çocuklarına varıncaya kadar
hem mânâsına, hem zevkini anlayacak bir yolda bulunmasıdır. Hani bizim sehl-i mümteni
dediğimiz yolda yazardı.” (Tansel, C.I: 434) (Şahin, 2008: 702) Nâmık Kemâl mektuplarında
Corneille‟den de bahseder ve onun Fransız edebiyatının önde gelen sanatçılarından olduğunu
savunur. Veysel Şahin, Nâmık Kemâl‟in durumunu şöyle izâh etmektedir: “Batı edebiyatının
önde gelen şair ve yazarlarına değinir ve onların eserlerindeki ulviyeti, fikri güzelliği dile
getiri. Bu bakımdan Nâmık Kemâl‟i kendi edebî zevkini ve edebî görüşünü de yansıtmış
olur.” (Şahin, 2008: 702)
Jean Chapelain, akademi çevresinde, Le Cid hakkında konuşmuş, onun karakter
tahlillerini yapmış hatta bu konu üzerinde bir tartışma içine bile girmiştir. Onun düşüncesi,
Neoklasisizmin değerini ve şekillerinin bu eserde yer almağı yönündedir. “In his Summary of
a Poetics of the Drama, Chapelain digest some of the principles embodied in the detailed
discussion of the The Cid and provides a more succinct outline to the forms and values of
neoclassicism.” (Chapelain, 2010: 354)
“Nâmık Kemâl, Batı insanıyla edebî zevkin müşterek olmadığını ve bundan ötürü
tamamen ortak bir duyuş tarzının olamayacağını işaret eder. Tercüme ve uyarlamalara da
dikkat etmemiz gerektiğini belirten yazar, yine bu hususta Abdülhâk Hamid‟in “Nesteren”
adlı dramatik eseri hakkında tenkitlerde bulunur. Abdülhâk Hamid Paris‟te iken basılan eser,
Midilli‟de bulunan Nâmık Kemâl‟e gönderilir. Bu eser Fransız önde gelen sanatçısı
Corneille‟nin Le Cid‟ adlı eserine nazire olarak yazılmıştır. Nâmık Kemâl, nazire olarak
yazılan bu eseri beğenmez. Ona göre „Nesteren‟in konusu bizim edebiyatımıza, bizim
kültürümüze uygun değildir.” (Şahin, 2008: 703-704) şeklinde Nesteren‟in neden kabul
görmediği hatırlatmak gerekmektedir. “Nâmık Kemâl, Abdülhâk Hamid gibi bazı
yazarlarımız da 17. -18. yüzyıl Fransız yazarlardan etkilenerek romantik dramlar yazarlar.
Abdülhâk Hamit, başta Racine ve Corneille‟i örnek alırken, Shakespeare ve Schiller‟den de
etkilenerek klasik trajedilerden farklı oyunlar da yazar.” (Buttanrı, 2010: 53) batı tesirini en
yoğun taşıyan sanatçılardan biridir Abdülhâk Hamit, Corneille‟in tiyatrosu ise onun
eserlerinde yeniden can bulmuş gibidir. Bu sebeple Corneille hakkında birkaç bilginin daha
verilmesi kanaatindeyiz.
Corneille, yetmiş sekiz sene yaşadı. Bu uzun ömrüm kırk beş senesi edebiyata
hasredilmiştir. Bu müddet zarfında şair yukarıda isimlerini zikrettiğimiz eserlerden başka
birçok trajediler ile bir komedi yazdı. Fakat bunların hiçbiri dört şaheser derecesinde

5

�muvaffakıyete mazhar olamadı. Corneille‟in eserleri arasında bundan başka uzun bir dinî
manzume ile birçok nebabı (lirik) şiirler arasında vardır.” (Mehmet Ali Tevfik, 1927; 3-4)
“Ruh için bir büyüklük mektebi” olduğunu söyleniyor. Corneille eserlerinde ulviyet ve
kutsiyetini her şeyin üstünde tutar ve kahramanlığı derin ve kalbi bir meftuniyetle tasvir
eder”. Dönemin önemli sanatçılarından Volter‟in Corneille‟in eserlerinin bir nev‟i insanî bir
ruha yükselttiğini, Mehmet Ali Tevfik şeklinde eserde belirtmiştir. (Mehmet Ali Tevfik, 1927;
3-4)
Abdülhâk Hamit Tarhan ve “Eşber” hakkında
Abdülhâk Hamit, 1852 yılında doğmuş; 1937 yılında da ölmüştür. Dikkat edilirse,
Tanzimat, I. Meşrutiyeti, II. Meşrutiyet, Cumhuriyet dönemlerini görerek bütün siyasî hayatın
gözlemcisi konumundadır. Ama unutmamamız gereken bir şey vardır o da: Abdülhâk
Hamit‟in siyasî kimlikle kendisini göstermemesidir. O bir sanat adamıdır. Hissî duyuşlara
sahip olan yazar, daha çok zevke ve edebiyata düşkündür. Asıl edebî nevi, onun için şiirdir.
“Divâneliklerim‟de yer alan on yedi şiirden sadece birinin adı Türkçedir. Eğlence yerlerinden,
mezarlığa kadar bütün Paris, bu kitaba güzel kadınları, sanatkârları, manzarasıyla
akseder.”(Enginün, 1986: 20). Ama tiyatro eserleri sayı bakımından üstündür. Abdülhâk
Hamit, hem babasının hem de kendi şahsî eğitimin vesilesiyle önemli mevkilerde
bulunmuştur. İşte belki de bu devlet daireleri yani kalemlerde görev yaparken edebî yönü olan
kişilerle dostluk kurması onun bazı eserlerinde bunun en büyük tesirinin olduğunu da
göstermektedir. Buna “Tagannum‟ adlı manzumeyi Murat Bey‟in teşvikiyle yazdığını
hatıratında anlatır ve Murat Bey‟in bu eserini istibdada karşı bir haykırış olarak yorumladığını
belirtir.”(Enginün, 1986; 20) Paris, Londra, İstanbul, Rize gibi birçok şehirde önemli
görevlere gelen Hamit, gittiği yerlerde birçok eser okumuştur. Gittiği yerleri manzarasını
beğenmiş bunları hem şiirlerine hem de piyeslerine konu etmiştir. onun Tanzimat dönemi
tabiat şairi olarak ele alınmasını sağlamıştır. Buna örnek olarak, Londra‟daki günlerinde
„HydePark‟tan Geçerken‟ şiiri gösterebilir. Tabi bu şiirin “hürriyet” narasını da içinde
barındığı bilinmektedir. Maksadımız bu olmadığı için bu kısmı atlayacağız. Bunların çoğu
ataşelik olmakla beraber valilik görevleri de bulunmaktadır.
Bulunduğu elçilik görevleri, yaşadığı tecrübeler ve okuyup etkilendiği konular
eserlerine sessizce yansımıştır. Bu sessizce yansımak şöyledir. Hem sansürün hem de dış
sanatkârların

yeterince

tanınmaması

bizim

bu

tabiri

kullanmamızda

bir

sakınca

göstermemiştir. Bu konuda Mehmet Rauf‟un yabancı bir eseri Türkçeye kendi adı ile

6

�aktarmasını örnek verebiliriz.2 Yine bu bilgiler ışığında, Tarhan akacak nehrini tam
bulamamış gibidir. Bazı araştırmacıların Abdülhâk Hamit‟in neden romana yönelmediği
sorusu belki de yazarın uzun uğraşlar gerektirecek mevzulara girişmek istememesinin hem
fıtraten uygun olmadığı hem de vaktin kendisi için değerli olduğu şeklinde açıklanabilir. Bu
bizim fikrimizdir. Elbette bu herkes tarafından kabul edilmeyebilir.
Orhan Okay‟ın Abdülhâk Hamit hakkındaki düşünceleri şöyledir: “Dönemin eser
sayısı bakımından en verimli yazarı Abdülhâk Hamit‟tir. Basılmamış iki tiyatrosuyla beraber
büyük bir kısmı II. Meşrutiyet‟ten sonra yayımlanan 25 oyununun hemen tamamı trajedi
türüne girer. Bazıları tamamen manzum, bazıları mensur, bir kısmı da nazım-nesir karışımıdır.
İlk yayılmadığı üç piyesi kendi döneminin hissî dramlarının, özellikleri ortaya çıkmaya başlar.
Ancak bunlarda da Fransız klasik trajedileri ile Shakspeare, romantizmi arasında birtakım
etkilerin varlığı bilinmektedir. Bu etkilerden bazılarını, önsözlerinde kendisi de ifade etmiştir.
Oyun metni ve tiyatro tekniği açısından tenkitlere uğramış olan, çoğu sahneye aktarılması
mümkün olmayan, epey ağır ve külfetli bir dilin kullanıldığı bu eserler, belirttiğimiz
kusurlarının dışında, tiyatro edebiyatımıza epey zenginlik de kazandırmıştır.” (Okay, 2007:
75)
Daha çok doğa ve aşk konulu eserler üreten sanatkâr Nâmık Kemâl‟in, sen hiç
hürriyeti savunmuyor, bu yönde eser icra etmiyorsun ihtarına karşın bu tarz eserler vermeye
başlamıştır da denilebilir. Yine Nâmık Kemâl‟den ziyade Recaizâde Ekrem‟in keşfi olan
Hamit, bir mektubunda yazdığı eserlerin Ekrem tarafından okunmadığını dile getirmektedir.
Edebiyat tarihimizde hemen hemen her konuda icraatı bulunan Nâmık Kemâl‟in intikatta
önemli örnekler vermiştir. Hamit‟i tenkit ederek onu yönlendiren yine Nâmık Kemâl‟dir. Bu
iki sanatçı birbirleriyle çok iletişim içindedir. Ama Hamit yine de kendisini ortaya çıkaran
kişinin Ekrem olduğunun söyler. Hamit‟in hece vezni ile şiir yazmasını salık veren de Nâmık
Kemâl‟dir.
Abdülhâk Hamit‟in tiyatro eserlerini kendi içinde gruplara ayırmak mümkündür.
Araştırmacıların yaptığı bu gruplamaları aşağıda gösteriyoruz:
Konusunu günlük hayattan alan eserleri
1. Allegorik eseri
2. Yabancı ülkeleri konu alan oyunlar. Bunalara masalımsı oyunları da katmak
yerinde olur.

2

Bkz: Hâlid Ziyâ Uşaklıgil, Kırk Yıl, Özgür yayınevi, İstanbul, 2008

7

�3. Konusunu tarihten alan eserleri. Bunarlı da kendi içinde gruplandırmak gerekir.
Zira onun esas kaynağı tarihtir.
A) Uzak tarih(Eski Tarih); B) İslâm tarihi; C) Türk Tarihi3
Batının edebiyatımızdaki etkisi ve bunları benimseyenleri Kara, “Victor Hugo‟nun ve
Lamertine‟nin Tanzimat sanatçıları üzerindeki tesiri büyüktür. Nâmık Kemâl, Ahmet Mithat
Efendi, Abdülhâk Hamit Tarhan, Recaizâde Mahmut Ekrem bu akımı benimseyen Türk
edebiyatçılarıdır.” (Kara: 2010, 83) şeklinde belirtmiştir.
Eserlerin yazılma şekli ve yazarlar hakkında
Abdülhâk Hamit, birçok yazardan etkilenmiş, beğendiği eserlerin konularını alarak
kendi hazırladığı esere tatbik etmiştir. Beğendiği eserlerden biri de Corneille‟in “Horace” adlı
eseridir. Bu sebeple Eşber‟in konusu da Horace‟a benzemektedir. Akıncı, “Hamit, Horace‟ı
okudu, izledi ama Eşber‟in bütününde Horace etkisi, birçoklarının sandığı gibi öyle büyük
değildi.” Abdülhâk Hamit, hem Eşber‟in önsözünde yer alan “Eşber‟in en ruhlu yeri ve canlı
parçası bu perdedir; o da Horace‟dan mün‟akisdir.”(Hamit, 2000: 26) şeklindeki ifadesinden
hem mektuplarından hem de hatıralarından anlıyoruz ki Hamit, bu eseri sahnede izlememiştir.
Paris‟te iken ise Fransız Tiyatro‟sunun kurucusu olan 17. yüzyıl tiyatro yazarı Pierre
Corneille‟i okumuş ve etkilenmiştir ki özellikle Eşber‟in Önsözünde okuyucusuna
bildirmektedir: “Keşmir Hükümdârı ile refikâ-i hükûmeti olan hemşiresinin taht-ı inhisara
aldıkları bu perde-i hamasate sonradan ilâve-i muzahrafat edilmesi buna mübtenidir. Eşber‟in
en ruhlu yeri ve canlı parçası bu perdedir; o da Horace‟dan mün‟akistir; Nesteren, Le Cid‟den
muktebes olduğu gibi. […] “Büyük bir simâ-yı tarihî olan İskender‟in karşısındaki Şahs-ı
Eşber ise bir mahlûk-ı hayâlidir. Son perdede oynayan bu hayâl Eşber‟den ziyade Horace‟ın
ve benden ziyade Corneille‟indir.” (Hamit, 2000: 26-27)
Ama dikkat almamız gereken bir nokta var. O da, konuları benzemekle beraber kendi
açıklamasında “Bu iki in‟ikas ile iktibasın arasında menbaılarına meâlen ne kadar yakın ve
uzakta bulunduğunu yahut bu iki gölgenin sahiplerine mevzu itibariyle ne dereceye kadar
mümasil olduğunu kariîn-i kirâm tayin buyursun. Ben o büyük Fransız şairine benzemek
iddiasında”(Hamit, 2000: 26) olmadığını söyledikten sonra “Horace” ve “Le Cid”i sahnede
görmediğini ama onları sadece okuduğunu tekrar belirtir (Hamit, 2000: 26). “Eski İstanbul‟un
Fransız Sahnesi” adlı makalede Metin And, “Horace” adlı eserin o dönemde İstanbul‟da
sahnelendiğinden bahsetmektedir. (And, 1971; 96) O hâlde Gündüz Akıncı‟nın „izledi‟ ifadesi
3

Bkz. Enginün, 1986: 61; Akıncı, 2000:

8

�net bir sonuç vermemektedir. Yine de Akıncı‟nın bir uyarısını dikkate almak gerekmektedir.
O da, Hamit‟in „hatıralarını ve sözlerini birbirine karıştırdığı‟dır (Akıncı, 1954: 15).
Abdülhâk Hamit üzerinde çalışan bazı araştırmacıların, Hamit‟in bazı konuları
sonradan „itiraf etti‟ şeklinde ele aldıklarını görürüz. Bunda sanatçının aslında bazı şeyleri
bilerek sakladığı anlamı da çıkmaktadır. Tabi bu tarz söylemler, sanatçıya bir nebze daha
yaklaşmamız için tarafımızdan sunulmaktadır.
“Eşber‟i neden yazdığı hakkında Hâmid şu açıklamayı yapmıştır: &lt;Bunu ancak
kendim bilirim. Çünkü şimdiye kadar kimseye söylemedim. Şimdi itiraf etmek istiyorum ki
bu bir fıtat meselesidir ve benim fıtratımda müstebit ve mütegallibelere karşı daimî bir
kindarlık vardır. Bütün cihangirleri zalimler ve zorbalardan addettiğim için İskender‟e de o
nazarla bakmış ve onun, cihangir azametiyle eğlenmek istemiştim. Bu benim hayat
felsefemdir. Binaenaleyh, Hindistan‟ın uzak bir köşesinde hilkatten ondan büyük bir insan
halkettim ve ona Eşber adını verdim. O Eşber‟i İskender‟in karşısına koydum ve „Galip sayılır
bu yolda mağlup‟ dedim.&gt; (Enginün, 1986; 75) piyesin ortaya çıkmasının altında ciddi bir
trajedi yatmaktadır. Abdülhâk Hamit‟e göre, her kazanan aslında bir o kadar da mağluptur.
“Fransız edebiyatında çeşitli dönemlerde yazarlar, antik klasik söylenceleri,
yaşadıkları dönemin şartlarına uyarlayarak yeni yorumlar getirmişlerdir. On yedinci yüzyılda
klasik yazarlar, Antikite yazarlarının ele aldığı mitolojik söylenceleri, eserlerinde çağlarına
göre uyarlayarak yeniden ele almışlardır. Örneğin Corneille, Horace adlı trajedisini Latin
tarihçi Tite Live‟den, Cinna adlı eserini Seneque‟den öykünerek kaleme almıştır.”
(Boyacıoğlu, 2012, 25). Antik söylencelerin tiyatro yapıtlarında ele alınıp sergilenmeleri
bilinen bir olduğunu da makalenin özetinde belirtmektedir.
Eşber- Horace

Horace
1. İhtiyar Horace
2. Horace( Curriatus): İhtiyar
Horace‟ın oğlu
3. Camille: Horace‟ın Kız
kardeşi, Curriace‟ın nişanlısı
4. Güryas [Curriace]: Albe‟nin
savaşçısı, Camille‟in nişanlısı

5. Sabine: Curriace‟ın kız kardeşi,
Horace‟ın karısı
6. Valère: Romalı Şovalye,
Camile‟e âşık olan.
7. Julie: Sabine ve Camille‟in
arkadaşı
Eşber
1. Aristo: Hâkim-i meşhur
9

�2. Eşber: Keşmir Meliki

6. Batlamyus

3. Sumru: Eşber‟in hemşiresi

7. Melyagros

ve refika-ı hükûmeti
4. İskender: Hükümdâr-ı

8. Ve diğerleri (askerler )
…

meşhûr
5. Rukzan: Dârâ‟nın kızı,
İskender‟in namzedi
Yukarıda verilen kişilerin ilk beşinin eşleşmesi, nerede ise birebirdir. Akıncı
Othello‟nun kişileri ile karşılaştırmıştır. Akıncı, Horace ile birebir karşılaştırmayı eserinde
yapmamıştır. Kişilerin piyesteki rolleri de aynıdır. “Eşber ve Horace‟ın konuları
karşılaştırılırsa aralarında birçok ayrılıklar görülür. En büyük benzerlik, Horace‟ın Curiace‟ı
seven Camille‟i öldürmesi gibi, Eşber‟in de İskender‟i seven kız kardeşi Sumru‟yu
öldürmesidir. Her iki eserde de yurt sevgisi ve kahramanlık ağır basar.” (Bezirci, 1991: 104)
şeklindeki ifadelere hem Bezirci‟de hem de Akıncı‟da rastlanmaktadır. Yine Bezirci, bu
benzetimi ahlâki yönden taklidi uygun görmez: “Yazık ki Hamit Eşber‟de olduğu gibi öteki
eserlerinde de Corneille‟in ya da öbür Batılı şairlerin oyunlarının çoğunlukla konularından ve
kişilerin ahlâksal, düşünsel niteliklerinden esinlenip yararlanır. Onların şiir, müzik, dil ve
estetik yanıyla pek ilgilenmez”(Bezirci, 1991: 104). Şunu da belirtmek gerekir ki; Akıncı, dil
ve nazım şekil yönleri ile Eşber‟i incelemiş, Othello ve birkaç eserle mukayese etmiş ama
Horace ile karşılaştırmamıştır. Gıyasettin Aytaş, “Tanzimatta Tiyatro Edebiyatı Tarihi” adlı
eserinde Akıncı‟nın konu özet karşılaştırmasından yola çıkarak: “Gündüz Akıncı, Eşber‟in
Corneille‟in Horace adlı piyesine benzediği ve bu konu hakkında her iki eserin ele aldığı
konuları karşılaştırarak, ortaya koymuştur.” şeklinde bir açıklama yapmıştır. Hâlbûki Akıncı
“Hamit‟in demesine bakmamalı, o Eşber‟de Corneille‟i değil, daha çok Racine‟i, onu
Alexandre Le Grand‟ini izlemiştir.” (Akıncı, 1954, 126) demektedir.
Horace‟ın konusunu oluşturan, savaş sadece iki tarafın seçtiği üçer kişi arasında
geçmektedir. Savaşı bu şekilde yapmalarının asıl sebebi ise savaşın zarar ve ziyanlarıdır. Bu
tutum aynı zamanda savaş karşıtlığının da bir göstergesidir. Eşber‟de ise savaş, kalabalıklar
yani ordular arasında yapılmaktadır ama yine savaş karşıtı düşünceler, eserin sonunda savaşı
yapan o büyük hükümdarın, İskender‟in, ağzından dökülmektedir. Pişmanlığını ifade
etmektedir. Her iki yazar da savaşın kötülüğünü vurgulamayı da unutmamıştır. (Enginün,
2000; 123-125)
Corneille eserinde yurt sevgisini, vatanperverliği en yüksek kahramanlık, en büyük
fazilet olarak tasvir etmiş, masum bir kızın nişanlısına olan hissî, tabii ve meşru bir duygu
10

�iken o kızın Roma yani vatan adına kendi biraderi tarafından feci bir surette öldürülmesini
Fransız şairi haklı göstermiş ve bunu eserinde haklı bir şekilde okuyucuya göstermekle de
muvaffak olmuştur.
Horace‟da savaşanlar alın yazılarında iki taraftan birinin öleceğini ancak bu şekilde
yenileceğini bilmektedir. Buna rağmen şerefli bir ölümü göze alırlar ve savaşa katılırlar.
Onlardaki yurt sevgisi bu kısımda kendisini göstermektedir.
Eşber‟de ise, Keşmir hükümdârı yani Eşber ordusunun sayıca az olduğunu bildiği
hâlde ordusunun başına geçmek ister ve Sumru ile geçen konuşmasında; Sumru, İskender‟le
savaşmasını engellemek için kardeşine yalvarır.(s.75) Ama Eşber;
“Kim varsa vatanda pîr ü bernâ
Hep gitmeği eyliyor temennâ
Âlem buluyor sezâ-yı takriz;
Bir sensin eden bu fikre ta‟rîz.” (s.76) şeklinde kız kardeşinin bu yalvarmalarına anlam
verememektedir. Bu konuşma öncesinde geçen:
“S: Ya râb, bu ne kâr-zâr-ı düşvâr?
E: Düşvâr ise de azîmetim var.” İfadesi onu gözü pekliğini de göstermektedir.
“Horace”ın ikinci perdesinde, Güryas [Curriace] ve Horace [Curriatus] arasında geçen
konuşmada Horace, kendisinin önüne gelip geçeni öldüreceğini eğer mağlup olursa da
karşıdakinin yani Güryas‟ın kendisini öldürmesini, öldürmez ise Horace kendi kendini
öldüreceğini söyler. Çünkü o bu mağlubiyetin acısına dayanamayacaktır: “Fakat bu mübareze
bana bir tabut vaat ediyorsa da Roma‟nın bizi intihab etmesinin şerefi kalbimi haklı bir
gururla dolduruyor ve taşıyor. […] Fakat şu teveccühden memnun ve münbasit olan ruhum,
Roma‟nın intizarına muvaffak bir iş görecek yahut hayatı terk edecektir. Ölmek veya
muzaffer olmak isteyen kimse nadiren mağlup olur. İnsana „zafer veyahut ölmek!‟ dedirten
necip, yüksek yeis, Kolay kolay mahvolmaz. Herhâlde ben son nefesimi verip de katiyen
mağlup olmadıkça Roma boyunduruk altına girmeyecek.” (Mehmet Ali Tevfik, 1927; 12-13)
bu bölümün eserin orijinalinde geçtiği kısım:
“Loin de trembler pour Albe, il vous faut plaindre Rome,
Voyant ceux qu‟elle oublie, et les trois qu‟elle nomme.
C‟est un aveuglement pour elle bien fatal,
D‟avoir tant á choisir, et de choisir si mal.
Mille de ses enfants beaucoup plus dignes d‟elle
Puvaient bien mieux que nous soutenir sa querelle;
Mais quoieue ce combat me promette un cercueil,
11

�La gloire de ce choix m‟enfle d‟un juste orgueil;
Mon esprit en conçoit une mâle assurance;
J‟ose espérer beaucoup de mon peu de vaillance;
Et du sort envieux quls que soient les projets,
Je ne me comptpoint pour un de vos sujets.
Rome a trop cru de moi; mais mon âme ravie
Remlira son attente, ou quittera la vie.
Qui veut mourir, ou vaincre, est vaincu rarement:
Ce noble désespoir périt malaisément.
Rome, quoi qu‟il en soit, ne sera point sujette,
Que mes dernies soupirs n‟assurent ma défaite.” (Matzke, 1904; 38) şeklinde
karşımıza çıkmaktadır. İki akrabanın karşı karşıya kaldığı savaşta önemli olan vatandır.
Yazarın sunduğu ikilem, ne kadar Curriatus yani Horace‟da belli olmasa da Curriace yani
Güryas‟ta üst seviyede gözlenmektedir. Zaten Özdemir, ““Klasik edebiyatın ilkelerini
tiyatroya uygulayan büyük adlardan biriyse Pierre Corneille‟dir. Ağlatı türünün babası sayılır.
Bir bakıma ağlatılarında aşk, onur, tutku, istenç (irade gibi) insanın temel kişiliğini belirleyen
kavramlar önemli bir yer tutar. Tutkuların tanımlanmasında kişilerini sürekli bir ikilem içinde
tutar. […] Robert Pignarre‟den alıntılamasına göre yazar, Corneille‟in Horace‟ı hakkında
„Trajediyi yüceler katına çıkaran odur; yeryüzünün yüceleri, yüce ruhlar, yüce olaylar, yüce
üslûp” (Özdemir, 1980; 181) şeklinde açıklamaları bizim düşüncelerimizi desteklemektedir.
Piyeslerin bölümlerine bakıldığında,
Eşber- Sumru (Fasl-ı Sâlis) = Horace-Camille (Beşinci sahne [son perde]);
İskender- Sumru (ikinci perde, Birinci meslis) = Camille- Curriace (İkinci Perde);
Sumru- Rukzan (Fasl-ı evvel) = Camille- Sabine (Birinci perde);
şeklinde konuşma düzenleri mevcuttur.
Eşber‟deki Filozof Aristo, bazı yönleriyle Horace‟a benzemektedir. Horace, savaşmak
için oğullarını göndermekten büyük bir gurur duyar. Hatta oğlunun savaş sırasında kaçmasını
akıl sır erdiremez ve çok üzülür. Sonradan gelen haberle oğlu Curriace‟ın aslında kaçmadığını
bir savaş stratejisini ayarladığını görür. Horace oğlunu savaş konusunda desteklemesi ve
Aristo‟nun da İskender‟in sevgilisinin o şehirde olmasına rağmen, şehre saldırmasını salık
vermesi bakımından benzer özelliklere sahiptirler. Aristo ise, İskender‟i ve olayları
yönlendirmektedir. O da savaşın gerekliliklerinin yerine getirilmesi taraftarıdır.
Hamit,

eserinde

esir

düşen

Eşber‟i

vatanını

savunması

bakımından

yani

kahramanlıklarından ötürü, serbest bırakır. Ama Eşber, yenilgiye ve esarete dayanamaz, kendi
12

�kılıcı ile kendisini öldürür. Mağlup olmanın ve esir düşmenin onurunda açtığı eziklik, onu
şerefli bir ölümü tercih etme şeklinde yönlendirilmiştir.(Enginün, 2000, 122) Burada Hamit‟in
ortaya çıkarmak istediği başka birkaç tem dikkati çeker. O da „onur‟, „gurur‟ ve „Esaret‟e
hayır‟ mesajlarıdır. Yukarıda aldığımız konuşmada “Rome, quoi qu‟il en soit, ne sera point
sujette,/ Que mes dernies soupirs n‟assurent ma défaite” (Matzke, 1904, 126) şeklindeki ifade
de Roma‟nın hiçbir zaman esareti kabul etmeyeceki, ölümüm ancak Roma için bir yenilgi
olabilir,

demektedir.

“Horace”da,

bu

sözlerle

ortaya

çıkmakta

ve

daha

çok

belirginleşmektedir.
Sahne V‟te, Horace ile Kameyl arasında geçen konuşma şöyledir: “Böyle şerefli bir
galibiyetten sonra Roma gözyaşı istemez, mübareze meydanında helâk olan iki kardeşimizin
intikamı da fazlasıyla alındığı için [Üç Güryas‟ın ölümüne telmih] onlar da gözyaşına muhtaç
değildir. Zaiyatımızın intikamı alındı mı, biz sanki hiçbir şey kaybetmemiş oluruz.”
“Mademki kardeşlerim (mübareze meydanında ölen iki Horace, dökülen kan ile
memnun imişler, ben de onlar için artık müteessir olmam ve tarafınızdan intikamı alınan
ölümlerini unuturumç fakat nişanlımın intikamını kim alıp da onun ziya‟ını bana bir dakika
unutturacak?
[Hemşiresinin sözlerine pek ziyade kızan Horace[Curriatus]: “Menfur kadın, ne
söylüyorsun?” diye bağırır, cevap olarak Kameyl nişanlısını tahattürle “Ey benim Sevgili
Curriace‟ım” diye feryad eder.]
Horace ile hemşiresi arasında başlayan muhavere, insanî hisler taşıyan bir kalp ile
vazifeden, vatan mefkûresinden başka bir şey tanımayan bir müfekkire arasında şiddetli bir
mübareze, bir düellodur, bu da kan ile neticelenir. Roma‟nın hayır ve selâmeti için öldürdüğü
Güryas‟ın, hemşiresi tarafından muhabbetle yâd olunmasına tahammül edemeyen, Camille‟i
kendisine tevciye ettiği ağır sözlerden menfâl olan “Horace” büyük bir gazap içindedir.
“Camille”, hislerinin te‟siri altında Roma‟ya inkisara, bedduaya başlayınca bu gazap
ziyâdeleşiri. Kılıcı ile hemşiresini yaralar. Camille, sahnenin arkasından boğuk boğuk feryad
ederken Horace şu sözleri söyler: “Roma‟nın düşmanlarından biri için gözyaşı dökmeye
cür‟et eden kimse, işte böyle ansızın cezasını bulur.” ( Mehmet Ali Tevfik, 1927; 22-23)
şeklinde diyalogun içeriğini görebilmekteyiz. Eşber‟de ise, Sumru kardeşini savaştan
vazgeçirmek isterken, her türlü taşı Eşber‟in önüne koyar ama yine de Eşber‟i düşüncesinden
vazgeçiremez. Sumru‟nun İskender için “Yârim” ifadesini kullanması Eşber‟in sinirlenmesine
sebep olmuştur. Sanıldığı gibi, İskender‟i sevmesi Eşber‟in Sumru‟yu öldürmesinde asıl
sebebiyet değildir. Asıl sebebiyet:
“Sulh olsa demek düğün musammem
13

�Vay vay!... buna ben tahammül etmem!...
Benden olacak o tâbi‟iyyet;
Adâya mı şart-ı nâiliyyet?
Ondan dolayı demek b utasnî‟
Halka, vatana bu ta‟n u teşnî?.
Ondna dolayı demek bu hicrân;
İskender‟e doğru azm-i seyrân?”(s.85-86) şeklinde İskender‟i sevmesini ve üzülmesini
Sumru‟yu onun gözünde bir vatan haini olarak görmesine neden olur.
Corneille, Horace‟ı 34 yaşındayken kaleme almıştır. Romalıların tarihine atıfta
bulunan bu eserin konusu, “Tite Live”dan alınmıştır. (Mehmet Ali Tevfik, 1927; 3-4) Tabi
tarihî bir vakıa olduğu gibi alınmaktan ziyâde sanatçının yani Corneille‟in elinde aşk ve
onurun ilginç çekişmesini hatta savaşını anlatan bir eser olarak karşımıza çıkmaktadır.
Eşber‟de de tema aynı şekilde aşk ile onur arasındaki çekişme ile daha çekici hâle gelmiştir.
Horace‟ın tiyatrosu adlı makalesinde Dain4, “Eski roma dönemleri telmih edilerek,
geçmiş çevreye karşı oyun dizayn edilmiştir. Corneille‟in şiddetle aydınlatılmış karakterleri
Romalıların karanlık görüntüsüdür. Bütün bu olaylar Arena‟da yapılan savaş yerine karşılıklı
dövüşün olması, kehâneti himâye altına alınmasıdır. Eleştirmenler, bunu yansıtan ve arka
plânın fonksiyonun kabile olarak belirten oyunun aksiyonunun, analojik çerçevede korunması
sağlanır. Horace‟ta olan olaylar, Eski Roma‟da olan olayların benzemesi bu eleştiriyi haklı
konuma getirmektedir. Ve bununla birlikte artan eleştirilerin yeni tecrübelerin ortaya
çıkmasını sağlar. Yeniden özetlemeyle, oyunun bir çeşidi olarak Romanın efsanevi
fonksiyonu, bakış açısı oyunda bir kez daha sentezlenmektedir.
“Horace, siyasî temel üzerine kurulu bir oyun olarak kendi doğrularına sahiptir. Bir
hükümet ya da devletin temeli değil bundan eminiz. Fakat bir savaşın temel savını
anlatmaktadır. Albe‟nin fethi, Roma‟nın dünya üzerindeki yayılımının bir parçasıdır. Aynı
durum, yayılmacı bir politika izleyen İskender‟in Keşmir‟i de elde etmek istemesinde vardır.”
Dain, 1972; 183). Eşber‟de de siyasî mevzular, vatan olgusunda birleşerek haklı bir konuma
kavuşmuştur..
“Romalıları telmih eden oyunun sürecinde oyunun ışığı, Horace‟ın kız kardeşini, erkek
kardeşlerini ve Albe‟yi yok ettiği zaman Horace, bir ülkenin kurtarıcısının akraba katili
olduğu gerçeği rolünü [ya da gerçeğini] ortaya tekrar çıkarmaktadır. Camille, elbette, bu
dramatik

4

oyunun

özetinde,

kurban

rolünü

oynamaktadır.”

bilgilerini

okuyuculara

Bu makalenin çevirisi tarafımızdan yapılmaya çalışılmıştır.

14

�sunmaktadır. (Dain, 1972; 183) Eşber‟de ise kurban, Rukzan gibi görünse de aslın da
Sumru‟dur. Çünkü aşk üzerine ölen değil, vatan uğruna ölen kişi kurban olarak
sunulmaktadır. Bu seçim aynı zamanda trajedinin daha güçlü bir sesinin oluşmasını sağlar.
Corneille, eserinde “tarihsel telmihinin analojik temeline vurgu yapar. Diğer esaslar
[ise, bu sebepten ötürü] belirsizleşmektedir.” (Dain, 1972; 184) Aynı durum Abdülhâk
Hamit‟tin eserinde de mevcuttur.
Savaşanların alın yazılarında “ölmenin” var olduğunu bildikleri hâlde şerefli bir ölümü
hak etmek için, [seçime ve savaşa] karşı çıkmamışlardır (Dain, 1972; 184). Bu hâl eserde
“yurt sevgisi” olarak yansımaktadır. Eşber‟de de benzer durum söz konusudur. Az sayıda olan
ordusuna rağmen hem Eşber hem Eşber‟in askerleri şereflice, yani savaşarak, ölmeyi göze
almışlardır.

Sonuç
Abdülhâk Hamit Tarhan, Türk edebiyatının; Pierre Corneille ise Fransız edebiyatının
yapı taşlarındandır. İkisi de şairliğinin etkisini tiyatro eserlerinde yani piyeslerinde
göstermiştir. Nâmık Kemâl gibi hem siyasî hem de edebî yönü olan edebiyatçıların tanıttığı
bir kişilik olan Corneille, hâlâ okunmakta ve eserleri örnek alınmaktadır.
Yukarıdaki

çalışmada

her

iki

eserin

benzer

taraflarının

sadece

konuyla

sınırlanmadığını bize göstermektedir. Bu sebeple Corneille‟in “Horace” adlı eserinin
Fransızcadan Türkçeye tam bir metninin aktarılması gerektiğini düşünmekteyiz. Bu
aktarımının olması dâhilinde karşılaştırmamız daha kolay ve daha net olacaktır. Aynı
zamanda Fransız edebiyatının önde gelen isminin, Türk Tiyatro edebiyatındaki yansımalarının
daha iyi fark edileceğini düşünmekteyiz. Bunun olmaması, tarafımızdan edebiyatımızda bir
eksiklik olarak görülmektedir.
Batı‟nın değerlerinin eserlerimizdeki etkilerini yakından izleyebilmemiz için bu
çalışmanın istenilen yönde yapılan araştırmalarda için bir ön ayak olacağını umut etmekteyiz.

15

�Kaynakça
1. Ahmet Mithat Efendi (1309), Sid’in Hülâsası, İstanbul Matbaası, İstanbul, s. 31.
2. Akıncı, Gündüz (1954); Abdülhâk Hamit Tarhan Hayatı, Eserleri ve Sanatı,
Türk tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
3. And Metin (1971); “Eski İstanbul‟un Fransız Sahnesi”, Tiyatro Araştırmaları
Dergisi, S.2, s.77-102
4. Aytaş, Gıyasettin (2002), Tanzimatta Tiyatro Edebiyatı Tarihi, Akçağ yayınları,
Ankara.
5. Bezirci, Asım (1991), Abdülhâk Hamit Yaşamı- Çağı- Şairliği- Oyun
Yazarlığı- Seçmeler, Evrensel Basım, İstanbul.
6. Boyacıoğlu, Fuat (2012); “Albert Camus‟nun Söylence-Romanı (Roman-Mythe)
Veba: Esinlendiği Kaynaklar ve Çağrıştırdığı Simgeler”, Omü Eğitim Fakültesi
Dergisi, S.31(2), s.21-33.
7. Buttanrı, Müzeyyen; “Cumhuriyet Devri Türk Tiyatrosunda Batı Etkisi”, Turkish
Studies İnternational Periodical For the Languages, Literature and History of
Turkish or Turkic, Volume 5/2 Spring, s.50-91
8. Chapelain, Jean (2010); “Summary of Poetics of The Drama”, Translated by
Barrett H. Clark, Dram And Theater In The Late Seventeenth Century, s. 354.
9. Dain, A. Trafton (1972), “On Corneille‟s Horace”, İnterpretation, A Journal Of
Political Philosophy, Volume 2/3, Newyork, Spring. s.183-193.
10. Enginün, İnci (1986); Abdülhâk Hâmid Tarhan, Kültür ve Turizm Bakanlığı
Yayınları, Ankara, Kasım.
11. Enginün, İnci (2000); Abdülhâk Hamit Tarhan Tiyatroları Eşber- Sardanapal,
Dergâh yayınları, İstanbul, Ekim.
12. John, E. Matzke (1904); Horace, US- Newyork.
13. Kara, Ömer Tuğrul (2010); “Toplumsal Olayların Etkisiyle Gelişen üç Büyük
Akımın Türk ve Dünya Edebiyatında İzleri”, The Black Journal of Social
Sciences/ Karadeniz Sosyal Bilimler Dergisi, S.2. s.73-96
14. Kennedy, X.J.; Gioia, Dana; Literature, An İntroduction To Fiction, Poetry
And Drama, Harper Collins College Publisher, Sixth Edition, Newyork, 1859
15. Mehmet Ali Tevfik(1927); Horace, İstanbul Matbaası, İstanbul.

16

�16. Okay, M. Orhan (2007); “Yenileşme Dönemi Tanzimatçılar Yenileşmenin
Öncüleri”, Haz: Talât Sait Halman ve diğerleri, Türk Edebiyatı Tarihi, Kültür
Bakanlığı Yayınları, C. 3, s.73
17. Özdemir, Emin (1980); Türk ve Dünya Edebiyatı, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi Dergisi, Ankara, S.457.
18. Parlatır, İsmail (1990); “Nesteren Üzerine Hamit-Ekrem Yazışması ve Hamit‟in
Bir Mektubu”, Türkoloji Dergisi, C. 8, S. 1, s.123-141.
19. Şahin, Veysel (2008); “Nâmık Kemâl‟in Mektuplarında Dil ve Edebiyat üzerine
Tenkitler”, Turkish Studies İnternational periodical For The Languages,
literature and History of Turkish or Turkic, Volume 3/4 Summer, s. 687-715.
20. Tansel, Fevziye Abdullah (1973); Nâmık Kemâl’in Mektupları, Türk Tarih
Kurumu yayınları, Ankara, C.II, s.375-376.
21. Uşaklıgil, Hâlid Ziyâ (2008) Kırk Yıl, Özgür yayınevi, İstanbul.

17

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11207">
                <text>2283</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11208">
                <text>ABDÜLHÂK HAMİT’TE PİERRE CORNEİLLE ETKİSİ VE “HORACE”</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11209">
                <text>IŞIKAY, Ömrüm </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11210">
                <text>Anahtar Kelimeler: Horace, Abdülhâk Hamit, Pierre Corneille.  ÖZET  Abdülhâk Hamit, Türk edebiyatının önemli simalarından biridir. Hayatının birçoğunu Avrupa’da geçirmiştir. O, Londra sefiri olmak gibi önemli mevkilerin sahibi olmuş, Avrupa’ya ve Avrupa sanatına âşık olmuştur. Abdülhâk Hamit, Nesteren adlı eserini Pierre Corneille’in Le Cid’ine nazire olarak yazmıştır. Namık Kemâl kendisine bir mektup göndererek, Abdülhâk Hamit’in bu eserini eleştirmiştir. Yine de Avrupa kültürünü ve etkisini çok fazla taşıdığı için bu eserler, Abdülhâk Hamit’i daha önemli bir yere de taşımıştır. Pierre Corneille’in yazdığı Horace, Abdülhâk Hamit’in eserlerine etki eden önemli bir diğer eseri. Günümüzde bu eserin Latin harflerine aktarılmış hâli mevcut değildir. Yalnız Osmanlı Türkçesi ile Ahmet Mithat Efendi ile Mehmet Ali Tevfik tarafından Osmanlı Türkçesi ile aktarılmıştır. Bu çalışmada, ‘Horace’ hakkında bilgi vererek Abdülhâk Hamit’in eserlerine nasıl yansıdığı gösterilecektir. Bu çalışmanın Avrupa edebiyatının Türk edebiyatı üzerindeki etkisini göstermesi bakımından önemli olduğu düşünülmektedir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11211">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11212">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11213">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11214">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1411" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1762">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/604950e1be0875c8ef4cf79d8fb800f7.docx</src>
        <authentication>dec4e0b8f7bf81f9a9196f05fe03246f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1763">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a09da5fe98d7b5e94018db7382c402fa.pdf</src>
        <authentication>2fdab6d8477f65e5766269c7c7c4b7d5</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11225">
                    <text>ABDULLAH BOSNAVİ’NİN “ŞERH-İ CEZİRE-İ MESNEVİ”SİNDE DİNLEME
EĞİTİMİ
İdris KADIOĞLU
Dicle Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü, Diyarbakır /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Dinleme Eğitimi, Abdullah Bosnavi, Mevlana, Mesnevi Şerhi.
ÖZET
Eseri üzerinde duracağımız mutasavvıf zat, ilk tahsilini doğum yeri Bosna’da, yüksek
tahsilini İstanbul’da yapmıştır. Bursa, Mısır, Hicaz, Şam ve Konya’da seyr ü sülukunu
tamamlamış, “Şârih-i Füsus” olarak meşhur olmuştur. Altmışa yakın eseri vardır. 1644’te
Konya’da vefat etmiş ve vasiyeti üzerine Konevî’nin kabri yakınlarında defnedilmiştir. Bilindiği
gibi Mevlana (öl.1273) Mesnevisini teamüllere uyarak Farsça kaleme almıştır. Hem yazıldığı
dönemde hem de sonraki yüzyıllarda Farsça bilmeyenler tarafından yeterince anlaşılmadığı için
eserin Türkçeye çok sayıda tercüme ve şerhi yapılmıştır. “Cezire-i Mesnevi” de Mevlevi
büyüklerinden Yûsuf Sîneçak (öl.1546) adlı mutasavvıf bir zatın eseridir. Eser üç yüz altmış altı
beyit olup Mevlana’nın Mesnevisinden yapılan antolojik bir seçkidir. Sineçak’ın eseri farklı
zamanlarda farklı kişilerce şerh ve izah edilmiştir. Eseri Abdullah Bosnavi (öl.1644) ve İbrahim
Cevri (öl.1654) manzum olarak, İlmî Dede (öl.1611), Abdülmecid Sivasi (öl.1639) ve Şeyh
Galib (öl.1799) de mensur olarak şerh etmiştir. Bosnavi’nin şerhi toplam 8673 beyit olup,
1628’de tamamlanmıştır. Mevlana’nın Mesnevisi “bişnev-dinle” hitabıyla başlamaktadır.
Dolayısıyla hem Sîneçâk hem de mesnevi şârihleri “dinleme” konusu üzerinde özellikle
durmuşlardır. Bosnavî Hazretleri, anlayışsız dinleyiciler konusunun ele alındığı “der beyân-ı bîderkî-i müstemiân” başlıklı sekiz beyitlik bölümü şerh etmekte ve dinleyicilerin vasıfları
hakkında bilgi vermektedir. Şair, konuşmacı ve dinleyicide bulunması gereken vasıfları
açıklamakta, söz ve sohbet adabını izah etmektedir. Çağlar üstü bir eser olan Mesnevi’yi
günümüz insanının istifadesine sunma yollarını araştırmalı ve bulmalıyız. Bu bildiride
“Mevlana’nın dinlemeye verdiği önem” konusu ele alınmakta ve buna “Şerh-i Cezîre-i Mesnevî”
bağlamında Bosnavî’nin tasavvufi yorumları eklenmektedir. Bu yorumların modern çağda
geçerliliği ve uygulanabilirliği konusu üzerinde durulmaktadır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11217">
                <text>2197</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11218">
                <text>ABDULLAH BOSNAVİ’NİN “ŞERH-İ CEZİRE-İ MESNEVİ”SİNDE DİNLEME EĞİTİMİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11219">
                <text>KADIOĞLU, İdris</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11220">
                <text>Anahtar Kelimeler: Dinleme Eğitimi, Abdullah Bosnavi, Mevlana, Mesnevi Şerhi. ÖZET  Eseri üzerinde duracağımız mutasavvıf zat, ilk tahsilini doğum yeri Bosna’da, yüksek tahsilini İstanbul’da yapmıştır. Bursa, Mısır, Hicaz, Şam ve Konya’da seyr ü sülukunu tamamlamış, “Şârih-i Füsus” olarak meşhur olmuştur. Altmışa yakın eseri vardır. 1644’te Konya’da vefat etmiş ve vasiyeti üzerine Konevî’nin kabri yakınlarında defnedilmiştir. Bilindiği gibi Mevlana (öl.1273) Mesnevisini teamüllere uyarak Farsça kaleme almıştır. Hem yazıldığı dönemde hem de sonraki yüzyıllarda Farsça bilmeyenler tarafından yeterince anlaşılmadığı için eserin Türkçeye çok sayıda tercüme ve şerhi yapılmıştır. “Cezire-i Mesnevi” de Mevlevi büyüklerinden Yûsuf Sîneçak (öl.1546) adlı mutasavvıf bir zatın eseridir. Eser üç yüz altmış altı beyit olup Mevlana’nın Mesnevisinden yapılan antolojik bir seçkidir. Sineçak’ın eseri farklı zamanlarda farklı kişilerce şerh ve izah edilmiştir. Eseri Abdullah Bosnavi (öl.1644) ve İbrahim Cevri (öl.1654) manzum olarak, İlmî Dede (öl.1611), Abdülmecid Sivasi (öl.1639) ve Şeyh Galib (öl.1799) de mensur olarak şerh etmiştir. Bosnavi’nin şerhi toplam 8673 beyit olup, 1628’de tamamlanmıştır. Mevlana’nın Mesnevisi “bişnev-dinle” hitabıyla başlamaktadır. Dolayısıyla hem Sîneçâk hem de mesnevi şârihleri “dinleme” konusu üzerinde özellikle durmuşlardır. Bosnavî Hazretleri, anlayışsız dinleyiciler konusunun ele alındığı “der beyân-ı bî- derkî-i müstemiân” başlıklı sekiz beyitlik bölümü şerh etmekte ve dinleyicilerin vasıfları hakkında bilgi vermektedir. Şair, konuşmacı ve dinleyicide bulunması gereken vasıfları açıklamakta, söz ve sohbet adabını izah etmektedir. Çağlar üstü bir eser olan Mesnevi’yi günümüz insanının istifadesine sunma yollarını araştırmalı ve bulmalıyız. Bu bildiride “Mevlana’nın dinlemeye verdiği önem” konusu ele alınmakta ve buna “Şerh-i Cezîre-i Mesnevî” bağlamında Bosnavî’nin tasavvufi yorumları eklenmektedir. Bu yorumların modern çağda geçerliliği ve uygulanabilirliği konusu üzerinde durulmaktadır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11221">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11222">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11223">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11224">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1412" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1764">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c0252f0bac02371618dd87765a021f55.pdf</src>
        <authentication>568a89e93c5e4619eff612004be0827a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11234">
                    <text>ARAPSKO TURSKO PİSMO U BUKVARU REDJEPA VOKE
Zeqir KADRİU - Xhemaludin IDRİZİ
Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Edirne / Türkiye
Pozajmene rijeçi: Azbuka, arapsko, albanska, tursko, pismo, prerodba, skola, obraozovanje.

SAŽETAK
Redjep Voka je jedan od najznaçajnijih prerodbenjaka,koji je dao veliki doprinos
albankoj azbuci u XIX veku. Albansku azbuka prerodbenjaka,Redzepa Voke jeste arapskoturskim pismom. Ona obuhvata 34 slova sa arapsko-turskog pisma.U XIX veku,imalao je i
druge azbuke sa latinskim grckim pismom. Predstavnici arapskog-turskog pisma u
albanskom bukvaru bili su odgojeni u skolama tursko-osmanske imperije. Ova çinjenica
govori da jedan dio obrazovanih u ovim skolama smatrali da arapsko-tursko pismom moze
se pisati i albanski jezik Ovaj Redzepov stav i misao bio je do odrzavanja Manastirskog
Kogresa (1908) u Bitolu ( danasnja Bitola u Republici Makedoniji) ,u kome je usvojena
albanka azbuka sa 36 glasa uglavnom iz latinskog pisma.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1765">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/2430db74e5dd6c3080849ec616e30bf0.docx</src>
        <authentication>6965629b505cae2ec6e501dab27ca90d</authentication>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11226">
                <text>2013</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11227">
                <text>ARAPSKO TURSKO PİSMO U BUKVARU REDJEPA VOKE</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11228">
                <text>KADRIU, Zeqir
IDRIZI, Xhemaludin</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11229">
                <text>Pozajmene rijeçi: Azbuka, arapsko, albanska, tursko, pismo, prerodba, skola, obraozovanje.  SAŽETAK  Redjep Voka je jedan od najznaçajnijih prerodbenjaka,koji je dao veliki doprinos albankoj azbuci u XIX veku. Albansku azbuka prerodbenjaka,Redzepa Voke jeste arapsko-turskim pismom. Ona obuhvata 34 slova sa arapsko-turskog pisma.U XIX veku,imalao je i druge azbuke sa latinskim grckim pismom. Predstavnici arapskog-turskog pisma u albanskom bukvaru bili su odgojeni u skolama tursko-osmanske imperije. Ova çinjenica govori da jedan dio obrazovanih u ovim skolama smatrali da arapsko-tursko pismom moze se pisati i albanski jezik Ovaj Redzepov stav i misao bio je do odrzavanja Manastirskog Kogresa (1908) u Bitolu ( danasnja Bitola u Republici Makedoniji) ,u kome je usvojena albanka azbuka sa 36 glasa uglavnom iz latinskog pisma.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11230">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11231">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11232">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11233">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1413" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1766">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/afedff42e0764ab6c9e0d3bfaf000def.docx</src>
        <authentication>ce2c927c0d4f388ddc504db740556f93</authentication>
      </file>
      <file fileId="1767">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d4fa8c69edf706fb685e468872bf6c7a.pdf</src>
        <authentication>f3ebc1aa8950dd5bbc3be1e5acaaa2e3</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11243">
                    <text>O NEKİM TURSKİM RİJEÇİMA U JEZİKU ALBANACA U REPUBLİCİ
MAKEDONİJİ
Zeqir KADRİU - Xhemaludin IDRİZİ
Trakya Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Edirne / Türkiye
Pozajmene rijeçi: Turskim rijeçima, u jeziku Albanaca u republici Makedoniji
SAŽETAK
Jedan iz jezika koji je ostavio znaçajan uticaj u Albanskon jeziku jeste turski jezik, jezik
Osmanske Imperije. Kao şto je poznato, Osmanska Imperija u Balkanu ostala vişe od pet vijeka. Imajuçi
u vidu ovu çinjenicu, uticaj osmana i kod albanaca bio je u mnogim oblastima, kao u arhitekturi, u
socijalnom zivotu i mentalitetu i dr., takodjer imao je duboki uticaj i u oblasti jezika. Petovekovni period
Osmanske Imperije u Balkanu, medju drugima, duboko je uticao i u jeziku albanaca u Makedoniji.
Albanci iz Makedonije pozajmili su rijeçi iz turskog jezika u raznim oblastima, kao şto su: vojna oblast bori, mejdan, fitil, tel; u oblasti odeçe - çarçaf, çarape, gajtan, sënduq; porodiçni zivot - penxhere, hambar,
zimbil; druştveni zivot- adet, esap, manushaqe, hon ; u oblasti administracije - vergji, pashallarë, vezir,
xhelat, mahqeme, myhyr ( vulë), veqil, haraç i dr.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11235">
                <text>2014</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11236">
                <text>O NEKİM TURSKİM RİJEÇİMA U JEZİKU ALBANACA U REPUBLİCİ MAKEDONİJİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11237">
                <text>KADRIU, Zeqir
IDRIZI, Xhemaludin</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11238">
                <text>Pozajmene rijeçi: Turskim rijeçima, u jeziku Albanaca u republici Makedoniji  SAŽETAK  Jedan iz jezika koji je ostavio znaçajan uticaj u Albanskon jeziku jeste turski jezik, jezik Osmanske Imperije. Kao şto je poznato, Osmanska Imperija u Balkanu ostala vişe od pet vijeka. Imajuçi u vidu ovu çinjenicu, uticaj osmana i kod albanaca bio je u mnogim oblastima, kao u arhitekturi, u socijalnom zivotu i mentalitetu i dr., takodjer imao je duboki uticaj i u oblasti jezika. Petovekovni period Osmanske Imperije u Balkanu, medju drugima, duboko je uticao i u jeziku albanaca u Makedoniji. Albanci iz Makedonije pozajmili su rijeçi iz turskog jezika u raznim oblastima, kao şto su: vojna oblast - bori, mejdan, fitil, tel; u oblasti odeçe - çarçaf, çarape, gajtan, sënduq; porodiçni zivot - penxhere, hambar, zimbil; druştveni zivot- adet, esap, manushaqe, hon ; u oblasti administracije - vergji, pashallarë, vezir, xhelat, mahqeme, myhyr ( vulë), veqil, haraç i dr.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11239">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11240">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11241">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11242">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1414" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1768">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f57bc41e89bb9207672a5c11cc83bdc2.docx</src>
        <authentication>ce8b2bb5dba475b6fe11b900326e6b3f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1769">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/59bf9cd88a62d88cf396de98647fd7f9.pdf</src>
        <authentication>382fc1c1f7432355038f5e4d97b6d635</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11252">
                    <text>EDEBİYATTAN SİNEMAYA ESAT MAHMUT KARAKURT UYARLAMALARI VE
MELODRAM SİNEMASINA ETKİLERİ
Serdar KARAKAYA
Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Muğla / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Yazınsal, uyarlama, tema, sinema-yazın, melodram, içerik, çözümleme.
ÖZET
Türk Sineması tüm tarihsel dönemlerinde hazır edebi kaynaklara yönelmiş ve
yararlanmıştır. Bu kaynaklar; şiir, roman, öykü, basılmış anomin halk hikâyeleri, teatral metinler,
biyografilerdir. Cumhuriyet Dönemi romancılarından Esat Mahmut Karakurt yapıtları en çok
sinemaya uyarlanmış yazarlardan biridir. Bu yanıyla, Türk Sinemasında popüler melodram
türünü derinden etkilemiş bir kaynaktır. Bu çalışmada Esat Mahmut Karakurt’un sinemaya
uyarlanmış tüm yapıtları anlatısal ve görsel yapı olarak incelenmiş, karşılaştırılmış ve Türk
Sineması popüler melodramlarında oluşturduğu etkiler, izler ve yerleştirdiği kalıplar ortaya
çıkarılmıştır. Yöntem olarak; tek tek izlenen bu filmlerin içerik çözümlemesi yapılmış, (öykü
kalıpları, ana ve yan karakterler, mekân ve zaman kullanımı) yazarın/yönetmenin kurduğu dünya
ve yaklaşımı ortaya çıkarılmış, yazınsal metinle filmsel süreç arasındaki uylaşım karşılaştırılarak
tüm bu film uyarlama/üretim sürecinin kolektif kabule dönüşümü, Türk Sinemasında popüler
melodram türüne etkileri ve izleri belirlenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1770">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/93070f679b478e8eb2b238fa1f15ffec.doc</src>
        <authentication>677207fec7ae1fce01dad793e39a275e</authentication>
      </file>
      <file fileId="1771">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/744503c96625a0a8d7b874e3be728a48.pdf</src>
        <authentication>6a405c3ec9b9c412ac1a99c3e39b849d</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11253">
                    <text>EDEBĠYATTAN SĠNEMAYA ESAT MAHMUT KARAKURT UYARLAMALARI VE
MELODRAM SĠNEMASINA ETKĠLERĠ

Yrd.Doç.Dr. Serdar KARAKAYA*
ÖZET
Türk Sineması tüm tarihsel dönemlerinde hazır edebi kaynaklara yönelmiĢ ve
yararlanmıĢtır. Bu kaynaklar; Ģiir, roman, öykü, basılmıĢ anomin halk hikâyeleri, teatral metinler,
biyografilerdir. Cumhuriyet Dönemi romancılarından Esat Mahmut Karakurt yapıtları en çok
sinemaya uyarlanmıĢ yazarlardan biridir. Bu yanıyla, Türk Sinemasında popüler melodram
türünü derinden etkilemiĢ bir kaynaktır. Bu çalıĢmada Esat Mahmut Karakurt’un sinemaya
uyarlanmıĢ tüm yapıtları anlatısal ve görsel yapı olarak incelenecek, karĢılaĢtırılacak ve Türk
Sineması popüler melodramlarında oluĢturduğu etkiler, izler ve yerleĢtirdiği kalıplar ortaya
çıkarılacaktır.
Yöntem olarak; tek tek izlenen bu filmlerin içerik çözümlemesi yapılmıĢ, (öykü kalıpları, ana
ve yan karakterler, mekân ve zaman kullanımı) yazarın/yönetmenin kurduğu dünya ve yaklaĢımı
ortaya çıkarılmıĢ, yazınsal metinle filmsel süreç arasındaki uylaĢım karĢılaĢtırılarak tüm bu film
uyarlama/üretim sürecinin kolektif kabule dönüĢümü, Türk Sinemasında popüler melodram
türüne etkileri ve izleri belirlenmiĢtir.
Anahtar Kelimeler: Yazınsal, uyarlama, tema, sinema-yazın, melodram, içerik, çözümleme

ESAT MAHMUT KARAKURT'S NOVELS ADAPTATIONS FROM LITERATURE TO THE
CINEMA AND THE EFFECTS TO MELODRAMA

ABSTRACT
Turkish Cinema has inclined towards complete literary sources that are already available in
all its historical periods and made use of them. These sources are poems, novels, short stories,
published anonymous folk tales, theatreal texts and bibliographies. Esat Mahmut Karakurt, one of
the Republic Era novelists, is a writer whose works are one of the sources that have deeply affected
popular melodram style in Turkish Cinema. In this work, all of Esat Mahmut Bozkurt’s books that
have been adapted to cinema will be examined in terms of narrative and visual structure and their
effects, impressions and the terms they settled in popular melodrama in Turkish Cinema are
revealed.
As a method, the contents of these movies are analyzed one by one, forms of short stories,
major and miner characters, use of place and time are examined, the approach and fictitious world
of novelist and the director is identified, the match between the literary text and process of the film
is compared and the transformation of the whole adaptation and production process to a collective
acceptance and its effects and impressions on the popular melodrama in Turkish cinema are
determined.
* Ph.D, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Muğla M.Y.O Öğretim Üyesi

1

�Key words: Literary, adaptation, theme, cinema-literature, melodrama, content, and analysis

GĠRĠġ
Türk Sineması var oluşundan bugüne, ağırlıklı olarak öykünmeci ve hazır kaynaklardan
yararlanan bir yaklaşımı benimsemiştir. Sinema sanatına göre daha köklü bir geçmişe ve
birikime sahip olan, kuralları, türleri belirginleşip oturmuş olan edebiyat alanının, sinemacılar
için cazip olması doğaldır. Bu yüzden, özgün ve yaratıcı çalışmalara sıklıkla rastlanmaz. İlk
yıllarda, teknik ve içerik olarak doğrudan batı sinemasının yaklaşımların benimseyen Türk
Sineması, öykülü film sürecinin başlamasıyla yine batı etkisindeki edebiyatına yönelmiştir. İlk
konulu film olan PENÇE (1917) Mehmet Rauf‟un bir metninden Sedat Simavi yönetmenliğinde
filme çekilmiştir. Uzun süren Tiyatrocular Döneminde (1923/1939) teatral metinlerin sezon
içinde oynanan biçimiyle, oyuncu kadrosuyla filme aktarılmasından öte ürün verememiştir.
(Özön, 1985:341)
Türk Sineması ile edebiyat arasındaki ilişki (Batı edebiyatı dâhil) kimi zaman bire bir
uyarlama, kimi zaman esinlenme, kimi zaman da izinsiz, onaysız intihal (çalma) biçimlerinde
günümüze kadar gelmiştir. Ancak, en yoğun ilişkinin yaşandığı dönem 1939–1960 arası
dönemdir. Bu dönemde, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edip Adıvar, Aka Gündüz, Sermet
Muhtar Alus, Refik Halit Karay, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi Cumhuriyet
Döneminin „belirleyici‟ yazarlarının yapıtları sinemamızın büyük oranda beslendiği kaynak
olmuştur. Bu yönelişin iki ana nedeni vardır. Sinema tarihçisi Nijat Özön‟e göre; Tiyatrocular
Döneminin tek adamı Muhsin Ertuğrul 17 yıl boyunca yalnızca teatral metinleri ve sezon içi
oyunları sinemaya aktarmış, edebiyat alanına veya özgün senaryolara ilgi göstermemiş, 1939
yılından sonra Ertuğrul‟un sinema alanından çekilmesiyle birlikte edebiyat alanı önem
kazanmıştır.(Özön, 1995,99) Bir diğer neden, bu yazarların belirli bir okur kitlesine, buna bağlı
olarak hazır seyirciye sahip olması ve anlatılan hikâyelere seyircinin kendini yakın
hissetmesidir. Yapıtları sinemaya aktarılan yazarların büyük çoğunluğu o dönemin toplumsal
yapısına uygun, inandırıcılık sorunu olmayan, edebi değeri düşük hikâyelerdir. Aynı dönemde,

2

�sinemacıları etkileyen ve besleyen diğer bir kaynak ülkemize yeni yeni giren Hollywood
yapımlarıdır. Türk Sinemacıları, bu etkilenmeyle, seyircinin yoğun ilgisini çeken vurdulu
kırdılı, kaçıp kovalamacalı, ganster filmlerinin benzerlerini üretmekte gecikmez. Örneğin;
Osman F.Seden 1955 yılında Kanlarıyla Ödediler, bir yıl sonra Ġntikam Alevi, 1958 yapımı
Beraber Ölelim adlı filmlerinde Amerikan filmlerini taklide yönelmiştir. (Güçhan,1992,79)
Esat Mahmut Karakurt ise, edebi değerinden öte piyasa işi tabir edilen çizginin çok satan
ve kitleselleşmiş yazarlarındandır. Karakurt‟un yanı sıra Kerime Nadir ve Muazzez Tahsin
Berkant gibi yazarlar da aynı çizgide ürün vermiş ve Karakurt kadar sinemacılara kaynak
oluşturmuş türdeş yazarlardır. Özellikle Kerime Nadir, bu çalışmanın konusuna çok yakın bir
yazar olarak üzerinde durulması, sinemaya uyarlanan yapıtları incelenmesi gereken, Türk
Sinemasında popüler melodram türünde Karakurt kadar etkili izler bırakmış yazarlardandır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında yazmaya başlayan, bu nedenle Cumhuriyet Dönemi yazarlar
arasında yer alan Esat Mahmut Karakurt, yüzyıl başında 1903 yılında İstanbul‟da doğmuştur.
Kadıköy Lisesini bitirdikten sonra Diş Hekimliği ve Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur. Bir
süre avukatlık yapan Karakurt gazetecilik, Galatasaray Lisesinde öğretmenlik de yapmıştır.
Yazı evrenine önce gazetecilik yaparak giren Karakurt bir süre öyküyle ilgilenmiş sonraki
döneminde romana yönelmiştir. Bir dönem politikayla ilgilenen yazar 1957–1960 arasında Urfa
milletvekili, 1961–1966 arasında ise Urfa Senatörü olarak görev yapmıştır. Yazın alanına Son
yıllarında dinlenceye çekilen yazar 15 Temmuz 1977 yılında ölmüştür. (Önertoy, 1984:32)
Karakurt, romanlarında ağırlıklı olarak milli duygulara, bu uğurda verilen savaşımlara,
arada yaşanan tutkulu aşklara yer vermiştir. Aşk ve erotizm kimi zaman ana öykünün yanında
leit-motiv olarak, kimi zaman temel çıkış noktası olarak yer alır. Derinlemesine psikolojik
çözümlemeler ve kişilik betimlemeleri yoktur. Karakterler ve yan karakterler kalıplar üzerine
kuruludur. Temalar, kahramanlık, özveri, aile, vatan sevgisi, ağırlıklıdır. Hikâyeler
Balkanlardan (Makedonya, Romanya, Bulgaristan) İstanbul‟a, Anadolu‟ya, Uzakdoğu‟ya ve
Ortadoğu‟ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada geçer.
İlk romanı olan “Vahşi Bir Kız Sevdim” de, Makedonya‟daki komitacıların başkanının
kızıyla bir Türk subayı arasındaki aşk anlatılır. Diğer romanlarının çoğunda anlatı olarak, buna

3

�benzer „zıtlar arasındaki aşk, çatışma‟ kalıbı egemendir.Romanları ve romanlarından uyarlanmış
filmlerin çözümlemelerinde anlatısal yapı tüm öğeleriyle ortaya çıkmıştır.

ESAT MAHMUT KARAKURT ROMANLARININ VE BU ROMANLARDAN
UYARLANAN FĠLMLERĠN ÇÖZÜMLENMESĠ
Roman ve filmlerin çözümlemeleri yapılırken; romanlar kütüphaneler ve sahaflardan
edinilip düz ve analitik okuma yapılmıştır. Hikâyeyi oluşturan yapısal öğelerden baskın olan,
temel kullanımda yer alan karakterler, yan karakterler, hikâyenin geçtiği sürem, kullanılan ve
anlatısal yapıya katkısı olan temel nesne, kavram ve uzamlar tek tek çıkarılmıştır. Ulaşılabilen
altı film; Mimarsinan Üniversitesi Sinema-TV merkezi Arşivi ve Uğur Film (İstanbul-yapımcı
firma) arşivinden edinilip düz izleme, analitik sahne çözümleme yöntemi izlenmiştir.
Romandaki

gibi

belli

başlıklarda

dökümler

çıkarılmış,

son

aşamada

roman/film

karşılaştırılmasına gidilmiştir. Çözümleme başlıklarında, konu/tematik yapı, ana ve yan
karakterler, iç ve dış uzamlar, nesneler, kavram ve olgular gibi ortak başlıklar saptanmıştır.
Yalnızca romanlar için “SÖYLEM”, filmler için “SĠNEMATOGRAFĠ” başlıklarında bir
ayrım söz konusudur. İzlenen ve değerlendirilen filmlerin künyeleri de çözümlemelerin başına
eklenmiştir. Uyarlamaların sayısal dökümü aşağıdaki tablolarda yer almaktadır.

YAYINLANMIġ ESAT MAHMUT KARAKURT ROMANLARI
Vahşi Bir Kız Sevdim 1926
Çölde Bir İstanbul Kızı 1926
Dağları Bekleyen Kız 1936
Allahaısmarladık 1936
Ölünceye Kadar 1937
Son Gece 1938
Kadın Severse 1939
İlk ve Son 1940
Kocamı Aldatacağım 1940
Sokaktan Gelen Kadın 1945
Ankara Ekspresi 1946

4

�Bir Kadın Kayboldu 1948
Ömrümün Son Gecesi 1950
Erikler Çiçek Açtı 1952
Son Tren 1954
Kadın İsterse 1960
Bu romanların dışında, yayınlanmamış Esat Mahmut Karakurt romanı Kamalı
Zeybek, 1964 yılında sinemaya uyarlanmıştır.
BĠR KEZ UYARLANAN ROMANLAR (TOPLAM 8 YAPIT)
ÇÖLDE BĠR ĠSTANBUL KIZI

1957-FARUK KENÇ

SON TREN

1964-NEJAT SAYDAM

KAMALI ZEYBEK

1964-NURĠ AKINCI

KADIN ĠSTERSE

1965-NEJAT SAYDAM

ERĠKLER ÇĠÇEK AÇTI

1968-NURĠ O.ERGĠN

ÖLÜNCEYE KADAR

1970-SAFA ÖNAL

BĠR KADIN KAYBOLDU

1971-SAFA ÖNAL

ALDATACAĞIM

1991-ORHAN ELMAS

Tablo-I
BĠRDEN ÇOK UYARLANAN ROMANLAR (TOPLAM 9 YAPIT)
Yapıt

Ġlk Uyarlama

Ġkinci Uyarlama

ALLAHAISMARLADIK

1951 SAMĠ AYANOĞLU

1966 NEJAT SAYDAM

SONGECE

1952 SAMĠ AYANOĞLU

1967 MEMDUH ÜN

ANKARA EKSPRESĠ

1952 AYDIN ARAKON

1970 MUZAFFERASLAN

VAHġĠ BĠR KIZ SEVDĠM

1954 LÜTFĠ AKAD

1972 NEJAT SAYDAM

DAĞLARI BEKLEYEN KIZ

1955 ATIF YILMAZ

1968 SÜREYYA DURU

ĠLK VE SON

1955 ATIF YILMAZ

1968 MEMDUH ÜN

KADIN SEVERSE

1955 ATIF YILMAZ

1968 ÜLKÜ ERAKALIN

SOKAKTAN GELEN KADIN

1961 A. ALYANAK

1984 ORHAN AKSOY

ÖMRÜMÜN TEK GECESĠ

1959

1968 NURĠ O.ERGĠN 1984 (3. uyarlama)

ARġAVĠR ALYANAK

OSMAN F.SEDEN

Tablo-II

5

�ĠLK VE SON
Konu/Tematik Yapı: Şımarık ve zengin bir kadın olan Necla, Orhan adlı arkadaşıyla
araba gezisine çıktığı bir gün arkadaşının birlikte olma önerisini reddeder. Sinirlenen Orhan
tecavüze yeltenir. Bir çiftlikte idarecilik yapan Mecdi kadını kurtarıp yardım eder. Ancak
Necla‟yı sertçe eleştirir. İkilinin bu tanışmasından sonra Necla‟nın aslında Mecdi‟nin çalıştığı
çiftliğin sahibi olduğu ortaya çıkar. Aralarında bir iktidar savaşı yaşanır. Zamanla bu gerginlik
aşka dönüşür. İş için vapurla İzmir‟e gidip gelirler bu yolculuk sırasında ilişkileri ilerler. Ancak
döndükten sonra felaketler birbirini kovalar. Mecdi çiftlik yolunda kimliği belirsiz bir kadın
tarafından vurulur. Yaralanmanın etkisiyle görme yeteneğini kaybeder. Yapılan tüm
müdahalelere rağmen yaşam boyu kör kalması kaçınılmaz hale gelir. Necla ne olursa olsun
umudunu yitirmemesi gerektiğini telkin eder. Israrla evlenmeyi önerir. Mecdi kabul eder. Ama
yaşamdan umudunu tamamen kesmiştir. Bu arada onu vuranın, kendisine tutkuyla bağlanan
çiftlik çalışanı Ayşe olduğu ortaya çıkar. Bir ay sonra nikâh masasına otururlar, buruk bir
mutluluk yaşamaktadırlar. Mecdi ruhsal olarak çökmüş durumdadır. Karamsarlığı had
safhadadır. Zifafın ertesi günü çiftliğe gitmek ister. Çiftlikte eski odasına kapanır. Yanında
taşıdığı bıçakla bileklerini keserek intihar eder.
ĠLK VE SON/ROMAN ÇÖZÜMLEME
Ana Karakterler: Necla, Mecdi Yan Karakterler: Orhan, Ayşe, Mecdi‟nin annesi, kâhya
İsmail, avukat Eşref, hizmetçi Nazlı, şoför Recep, bahçıvanlar, köylüler, İsviçreli uşak, göz
doktoru, doktorun yardımcıları, Nuri bey, Kazım efendi, karakol amiri, Komiser Cahit. Ġç
Uzamlar: Çiftliğin içi, bahçesi, Mecdi‟nin odası, annesinin odası, muayenehane, İzmir vapuru
içi, Necla‟nın evi, muayenehane, karakol, otel odası, hastane odası, Kadıköy Evlendirme Dairesi
salonu. DıĢ Uzamlar: Alemdar yolu, çiftlik, açık araziler, Necla‟nın köşkü, bahçesi, Adalar,
Marmara Denizi, Beyoğlu, Galata rıhtımı, İzmir Kordon boyu, fuar alanı, gazino ve plaj
tesisleri, Haydarpaşa Numune Hastanesi bahçesi, Kadıköy, Küçük çamlıca tepesi. Sürem:
Hikâye birkaç aylık sürede geçer. Atlamalar günlük ve haftalıktır. Nesneler: Kırmızı spor araba,
iş makineleri, diğer araç gereçler, mektuplar, tıbbi gereçler, çakı. Kavram ve olgular: Gurur.
İhtiras, hükmetmek, aşk, özveri, yitirilen sağlık (kör olma). Söylem: Yazar, ağdalı ve tumturaklı

6

�bir kurguyla inandırıcılıktan uzak, yapay kahramanlarla kurulu bir hikâye anlatır. İç seslere ve
hesaplaşmalara yer verilmiştir. Olay örgüsü tipik melodramatik öğelerle bezelidir.
Derinlemesine kişilik analizleri yoktur. Ana ve yan kişiler yaşamda tam olarak karşılığı
olmayan kişilerdir. Dil, ağırlıklı olarak eski Türkçe‟nin egemenliğindedir. Ağız, şive
kullanılmamıştır. Yazar kurduğu dünyayı onaylamakta, aşk için her türlü özverinin gerekliliğini
savunmaktadır.
ĠLK VE SON/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin Künyesi: Yapım yılı 1955, Sonku Film, Yapımcı; Cahide Sonku, Yönetmen; Atıf
Yılmaz, Senaryo; Sadık Şendil/Atıf Yılmaz, Oyuncular; Cahide Sonku, Nuri Altınok, Nurhan
Nur, İ.Galip Arcan Ana Karakterler: Necla, Vecdi Yan Karakterler: Orhan, Reneta, Ayşe,
küçük çocuk, Selahi baba, komiser Cavit, doktorlar, avukat Eşref. Ġç Uzamlar: Çiftlik içi, köşk
içi, vapur kamara, otel odası, ameliyathane, hasta odası, yolcu salonu. DıĢ Uzamlar: Alemdar
yolu, Ağlayankaya mevkii, çiftlik arazisi, köşk önü ve bahçesi, Adalar, Marmara Denizi, İzmir
caddeleri, fuar alanı, Kadifekale, hastane bahçesi. Sürem: Romanda olduğu gibi birkaç aylık
sürede hikâye tamamlanır. Atlamalar günlük, birkaç günlüktür. Nesneler: Tablolar, çiftlik
donanımı, arabalar, gösterişli giysi ve takılar. Kavram ve Olgular: Güç ve servet gösterisi,
ihtiras, marazi aşk, gurur, intihar. Sinematografi: Siyah-beyaz filmde anlama katkısı olan
kamera açıları (alt açı-üst açı) bolca kullanılmıştır. Kent görüntülerinde genel ve uzak çekimler
ağırlıktadır.(İzmir, Kadifekale, fuardan görüntüler, Adalar, Marmara Denizi vd.)Gündüz iç/dış
çekimler ağırlıktadır. Dublaj acemice yapılmış ve karakterlerle sesler uyumsuzdur. İç ve dış
uzamların çokluğu görsel yapıda çeşitlilik ve zenginlik duygusu vermektedir. Yönetmen,
romandaki malzemeyi iyi kullanmış, ticari sinemanın ve melodram türünün bütün trüklerine
başvurmuştur. Filmin ikinci çevrimi 1968 yılında Memdun Ün yönetmenliğinde, Cüneyt Arkın,
Funda Postacı oyunculuğuyla gerçekleştirilmiştir.
KarĢılaĢtırma: Roman ve film arasında kimi yan karakterlerin çıkarılması, eklenmesi ve
final dışında fark yoktur. Romanda Mecdi (filmde Vecdi) intihar edip ölür (trajik son), filmde
intihar aşamasında Necla tarafından ikna edilerek vazgeçirilir (mutlu son).Romanda daha çok
dış uzam varken filmde bunlardan bazıları çıkarılmıştır. (Sahilyolu, Galata Rıhtımı, İzmir‟de

7

�bazı sahneler). Diğer Esat Mahmut Karakurt uyarlamaları içinde görsel ve uzamsal malzemenin
kullanımı konusunda en ileri düzeyde filmlerden biridir.
ÖMRÜMÜN TEK GECESĠ
Konu/Tematik Yapı: Evli bir kadın olan Cemile Ekrem‟le ilişkisi vardır. Cemile, silik
kişilikli, pısırık kocasında bulamadığını Ekrem‟de aramaktadır. Ancak bu ilişki de problemlidir.
Sık sık yaşadıkları bir tartışma sırasında Ekrem‟in arabası bisikletiyle dolaşan bir genç kıza
çarpar. Hafif yaralanan kızla ilgilenirler ve bu kaza Ekrem‟le genç kız arasında bir ilişkinin
başlamasına neden olur. O günün akşamı genç kızla Ekrem beraber olurlar. Gecenin sonunda
Cemile‟ye yatakta yakalanırlar. Cemile çantasında taşıdığı tabancayı çıkarıp önce kızı sonra
kendini öldürür. Uzun süren soruşturma ve mahkeme sonunda Ekrem aklanır ve Gediz‟e gidip
yeni bir hayata başlar. Burada genç ve çekici bir kız olan Gülseren‟le tanışır. Gülseren nişanlı
olmasına rağmen Ekrem‟e tutulur. Bir dizi kötü olay ve kavgadan sonra İstanbul‟a dönmeye
karar veren Ekrem çiftlikten ayrılır. Gülseren‟e kırgındır. Köyden çıkmasına yakın atla
kendisine yetişen Gülseren olan biteni anlatıp af diler. Barışırlar ve geleceği birlikte kurmaya
karar verirler.
ÖMRÜMÜN TEK GECESĠ/ROMAN ÇÖZÜMLEME
Ana Karakterler: Ekrem, Gülseren, Gülderen, ağabey, Rıza Bey, Cemile, Gülgonca Yan
Karakterler: Cemile‟nin kocası Şerif Tunç, savcı, şoför İhsan, Ekrem‟in özel şoförü, Cemil,
Ali, Kerim çavuş, Ahmet efendi, Emine hanım, tecavüzcü iki hapishane kaçkını, doktor,
hizmetçi Ayşe. Ġç Uzamlar: Ekrem‟in arabası, kır kahvesi, gazino, adliye koridorları, savcının
odası, tren kompartımanı, köy evinin içi, Rıza beyin evi, Ekrem‟in Cihangir‟deki evi. DıĢ
Uzamlar: Kır gazinosunun önü, İstinye koyu, Maslak yolu, Şişli-Osmanbey yolu, eczane önü,
Cihangir sokakları, İstanbul Adliyesi önü, tren istasyonu, köy dışı kırsal alan, köyün girişi, köy
evinin önü, patika yol, Gediz ve Gediz sokakları, köşk bahçesi, havuz ve çevresi. Sürem:
Hikâye toplam dört ay içinde yaşanmaktadır. Bir günlük, haftalık ve iki haftalık zaman
atlamaları vardır. Gerçek zaman kullanımı filmsel zaman kullanımından fazladır. Nesneler:
Arabalar, jip, tabanca, pansuman gereçleri, bisiklet, tren, kazma-kürek, kırbaç, at koşumları

8

�Kavram ve Olgular: Yasak ilişki, erotizm, aile, namus, erdemlilik, intikam, pişmanlık,
umutsuzluk-umut, ihtiras. Söylem: Ağdalı bir anlatım egemendir. Eski dildeki kimi deyim ve
sözcükler sıkça kullanılmıştır. (mamafih, filhakika, muazzam vb.) Şive ve ağız yalnızca
tecavüzcülerin

konuşmalarında

kullanılmıştır.

Yazar,

kahramanlarının

aşk

uğruna

katlandıklarını, her şeye karşın birlikte olma kararlılıklarını onaylamakta, kurduğu dünyaya
kendini yakın gördüğünü hissettirmektedir.
ÖMRÜMÜN TEK GECESĠ/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin Künyesi: Yapım yılı; 1959/Melek Film, Yapımcı; Şahan Haki Yönetmen, Senarist;
Arşevir Alyanak, Kamera; Turgut Ören, Oyuncular; Belgin Doruk, Kenan Pars, Fatma Girik,
Reha Yurdakul, Ahmet Tarık Tekçe, Saltuk Kaplangı, Özel Batu, Mualla Kavur.

Ana

Karakterler: Ekrem, Gülseren Yan Karakterler: Gülderen, Rıza, Ekrem‟in patronu, köy
halkı, çiftlik çalışanları, avukat Reşit, tecavüzcüler, nikâh memuru, nikâh davetlileri, kamyonet
şoförü, komiser, gardiyanlar, maden işçileri. Ġç Uzamlar: Butik, işyeri, bar, uyuşturucu alemi
yapılan yer, komiserin odası, Ekrem‟in evi, köydeki çiftlik evi, Gülseren‟in çiftlik evi, tren
kompartımanı, depo, sağlık ocağı, Gülseren‟in İstanbul‟daki evi, nikâh salonu, sorgu odası,
cezaevi koğuşu, akıl hastanesi. DıĢ Uzamlar: İstanbul cadde ve sokakları, maden sahası,
ormanlık ve kırsal alanlar, şelale, köy meydanı, patika yol, deniz kenarı, İstanbul karayolu, akıl
hastanesi. Sürem: Film, toplam birkaç aylık sürede tamamlanmaktadır. Geçmişe ilişkin
anımsamalar, flash-back tekniği ile verilmektedir. Nesneler: Uyuşturucu madde, araba, kırbaç,
mektup, sözleşme metni, madencilikte kullanılan malzeme, mahkemeye sunulan belge
Kavram ve Olgular: Zorlama ilişki, mutsuzluk, para üzerine kurulu egemenlik, ihanet,
erotizm, ölüm, cinayet, tecavüz, esaret, akıl hastalığı, trajik son. Sinematografi: Filmde ticari
sinemanın tüm kalıpları vardır. Sinemasal anlatınım zenginleştirilmesine dönük bir çaba yoktur.
Sahne ve planlar klasik kurallara bağlı, kamera hareketleri, çekim ölçekleri standartlarla
sınırlıdır. Dış uzamlarda doğal ışık kullanımı ağırlıklıdır. İç uzamlarda düz yapay ışık tercih
edilirken, dekor ve kostüm kullanımı ile makyaj uygulamaları dengelidir. Fonda dönemin
popüler müzikleri kullanılmıştır. Özgün bir sinematografik yaratı, estetik düzenleme ve
arayıştan söz edilemez. Türk melodram filmlerine yönelik etkilemede ilk akla gelebilecek Esat

9

�Mahmut Karakurt uyarlamalarından biridir. Bu film, ikinci kez 1968 yılında Nuri O.Ergün
tarafından sinemaya uyarlanmış, başrollerini Filiz Akın ve Ediz Hun paylaşmıştır.1984 yılında
Uğur Film şirketince, Memduh Ün tarafından üçüncü kez sinemaya aktarılmıştır. Başrolleri,
Hülya Avşar, Kenan Kalav paylaşmıştır. Bu versiyonunda ilkine göre daha ticari bir yaklaşım
egemendir. Daha çok, Hülya Avşar erotizmi üzerine kurulmuş bir üçüncü çevrimdir.
KarĢılaĢtırma: Film ve roman arasında ticari kaygılara dayanan farklar vardır. Romanda
dozunda kullanılan erotizm, filmde iyice abartılmıştır. Seyirciye yönelik yoğun erotik sahneler,
anlamsızca uzayan sevişmeler yer almaktadır. Uzam kullanımında ortaklıklar olduğu kadar
farklılıklar da söz konusudur. Romanda kısmen yer alan karakter betimlemeleri filmde hiç
yoktur. Kadınlar ve erkekler bilinen, derinliksiz, yapmacıklı kalıplarla sunulmaktadır. En
önemli fark, finaldir. Romanda, Ekrem ve Gülseren mutlu sona ulaşıp kavuşurken, filmde konu
son derece trajik biçimde biter. Eski nişanlı önce Ekrem‟i ve Gülseren‟i sonra da kendini
vurarak öldürür.
SOKAKTAN GELEN KADIN
Konu/Tematik Yapı: Semra, Cemil adlı bir adama metreslik yaparak hayatını kazanan
bir kadındır. Bir gün yüklü bir meblağ karşılığında bir iş teklifi alır. Zengin bir adamın, bir bar
kadınıyla ilişki kuran oğlunu bu sevdadan vazgeçirmek istemektedir. Bu nedenle Selim‟in başka
biriyle tanışıp kadından uzaklaşmasını planlamaktadır. Semra işi kabul eder. Bir düzenleme
yapılarak Uludağ‟da bir otelde karşılaşmaları sağlanacaktır. Ancak işler umulduğu gibi gitmez.
Selim‟le aralarında gerçek bir aşk başlar. Başta Selim‟in babası olmak üzere herkes bu ilişkiye
karşıdır. Babası onları ayırmak için elinden geleni yapar. Semra‟nın eski sevgilisi Cemil intikam
peşindedir. Bir dizi tatsızlıktan sonra olaylar iyice karmaşık hale gelir ve trajik bir sonla biter.
SOKAKTAN GELEN KADIN/ROMAN ÇÖZÜMLEME
Ana Karakterler: Semra, Selim Yan Karakterler: Cemil, Marika, İhsan Bey, avukat, otel
personeli, ihtiyar balıkçı, şoför. Ġç Uzamlar: Uludağ‟daki otel odası, lobi, İhsan Beyin evi,
Cemil‟in evi, vapurun içi. DıĢ Uzamlar: Uludağ, otel ve çevresi (otele giden yol, kayak pisti,
tesisler), İstanbul Fenerbahçe semti, Nişantaşı caddeleri, Kadıköy çevresi, Sürem: Hikâye
birkaç aylık atlamalarla toplam bir yıl içinde yaşanır. Nesneler: Lüks arabalar, mektup, telefon,

10

�vapur. Kavram ve Olgular: Yasak aşk, şiddet, entrika, tuzağa düşürmek, tutkulu aşk, küçük
düşürme, tehdit. Söylem: Yazar, tumturaklı bir dil kullanmıştır, şive, ağız yoktur. Eski dilde
sözcükler kısmen kullanılmıştır. Cümleler uzun oluşu nedeniyle dil hataları taşımaktadır. Yazar
kurduğu dünyayı onaylamakta, yer yer roman karakterlerini kendi ağzından eleştirmektedir.
SOKAKTAN GELEN KADIN/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin Künyesi: Yapım yılı; 1961/Erman Film, Yapımcı Hürrem Erman, Yönetmen ve
Senarist; Arşevir Alyanak, Kamera; Gani Turanlı-Mike Rafaelyan, Oyuncular; Ahmet Mekin,
Sevim Çağlayan, Avni Dilligil, Handan Adalı, İbrahim Delideniz Ana Karakterler: Semra
(Sevim Çağlayan), Selim (Ahmet Mekin) Yan Karakterler: Selim‟in yerine geçen arkadaşı,
İhsan Bey, Cemil, Şinasi, Semra‟nın yardımcısı, Semra‟nın arkadaşı, otel personeli, motel
personeli (Şile), Cemil‟in adamları, Belçikalı kadın, otel balosundaki davetliler, garsonlar,
Uludağ tatilcileri. Ġç Uzamlar: Semra‟nın evi, baro, resepsiyon, bar, restoran, otel odası,
Şile‟deki motel odası, Semra‟nın evdeki odası, balo salonu. DıĢ Uzamlar: Semra‟nın evinin
havuz kenarı, bahçesi, İstanbul cadde ve sokaklar, Uludağ (pist ve ormanlık alan), Uludağ yolu,
Şile yolu, Şile sahili. Sürem: Film, Semra‟nın Selimle yediği bir akşam yemeği ile başlar. Uzun
zaman atlamaları yoktur. Toplam süre birkaç haftadır. Nesneler: Semra‟nın frapan giysi, takı ve
aksesuarları (çanta, ağızlık, şal, iri küpeler, tuhaf şapkalar vs.), lüks arabalar, kayak takımları, av
silahları. Kavram ve Olgular: Tutkulu aşk, erotizm, lüks yaşam, özveri, mücadele, intikam
Sinematografi: Filmde kullanılan dil popüler sinemanın ve melodram sinemasının ortak
özelliklerini taşır. Kamera açıları, çekim ölçekleri ve kamera hareketleri klasik yapıdadır. Ticari
sinema kalıplarına uygun, basit plan-sekanslarla geçiştirilmiştir. Sevişme sahnelerine sözde
estetik katmak için loş ışık, prizmatik filtre, erotik temalı müzik kullanılmıştır. Ancak bu
kullanımla estetik değildir. Kadın bedeninin sömürüsüne dayalı fetiş özneye (Banu Alkan)
yönelik sahnelerdir. Semra‟nın son sahnedeki intiharı görece iyi çekilmiş ve inandırıcıdır.
Gerçek bir arabanın uçuruma düşüşü inandırıcılığı desteklemektedir. Bütün olarak bakıldığında
sanatsal değeri düşük bir yapımdır.1984 yılında Orhan Aksoy ikinci kez filme çekmiş, Banu
Alkan ve Mahmut Cevher oynamıştır.

11

�KarĢılaĢtırma: Esat Mahmut Karakurt romanları içinde sinemaya uyarlanırken en çok
deforme olmuş yapıt bu romandır. Film, uyarlamanın ötesinde adeta esinlenme gibi
durmaktadır. Cemil, romanda sadece kötü bir yan karakterken filmde adeta bir mafya lideri gibi
sunulmaktadır. En belirgin fark finalde görülmektedir. Romanda Semra eski yaşamına trajik bir
dönüş yaparken, filmde intiharı seçer. Romanda betimlenen ve olayın geçtiği uzamlar zaman
zaman hikâyenin önüne geçmektedir. (Uludağ‟daki otel, tatilcilerin sunumu, Şile manzaraları)
Genel olarak değerlendirildiğinde ticari sinema kalıpları içinde, sinemasal ve estetik değeri
düşük basit bir esinlenme-uyarlamadır.
SON GECE
Konu/Tematik Yapı: Olaylar 1917 yılında I.Dünya Savaşı yıllarında geçmektedir. Türk
Ordusuna ait bir bölük asker Tuna nehri kenarındaki İvesti kasabasını işgal eder. İşgal
başlangıcında birliğin komutanı Yüzbaşı Faruk evini işgal ettiği emekli Rumen generali
direndiği için vurarak öldürür. Kendisi de yaralanmıştır. Generalin kızı Maria Faruk‟a karşı
başlangıçta derin bir nefret duyar. İşgalin ilerleyen günlerinde kasaba halkı ile Türk birliği
askerleri arasında kısmen yakınlaşma kurulur. Ancak, Maria‟nın savaş pilotu ağabeyi Polivar
durumu içine sindirememektedir. Polivar, iki bombardıman uçağı ile kasabaya bir saldırı
düzenler. Amacı Türk birliğini yıldırıp işgali bitirmek ve babasının öcünü almaktır. Saldırıda iki
Türk askeri yaralanır. Yüzbaşı Faruk, Polivar‟ın ikinci hava saldırısında açtığı ateş sonucu
ayağından yaralanır. Bu arada Maria ile yakınlıkları aşka dönüşür birbirlerine açılırlar. Ama
Maria‟nın yakınları bu ilişkiye karşıdır. Birliğin kasabayı terk edeceği gece Polivar ve adamları
sabotaj düzenler. Faruk ve Maria tutuklanır. Bir süre sonra askerlerin elinden kurtulan Faruk
Türkiye‟ye geri döner. Maria‟nın izini kaybetmiştir. Faruk Anadolu‟ya geçerek yeni başlayan
Milli Mücadelede etmek için görev alır. Anadolu‟ya geçmeden önce bir fırsatını bulup iki
günlüğüne Romanya‟ya gider. Amacı Maria‟yı bulmaktır. Ancak, Maria vatana ihanet suçundan
idam edilmiştir. Polivar yaptıklarından büyük pişmanlık duyarak intihar etmiştir. Faruk olan
biteni öğrendikten sonra yıkılır. Maria‟nın mezarı başında hıçkırıklarla ağlar.
SON GECE/ROMAN ÇÖZÜMLEME

12

�Ana Karakterler: Yüzbaşı Faruk, Maria Yan Karakterler: Madam, emekli Rumen General,
Polivar, kasaba halkı, Türk askerleri, Türk generali, Türk subaylar, Nina, İvesti Papazı,
hemşireler, doktorlar, Faruk‟un annesi Ġç Uzamlar: Generalin evi, madamın evi, belediye
sarayı, hastane, kolordu karargâhı, Faruk‟un annesinin evi. DıĢ Uzamlar: Kasaba meydanı ve
sokaklar, Romanya açık araziler, yollar, karargâh binası önü, mezarlık, madamın evinin önü,
cephe ve cephe gerişi, İstanbul Boğazı. Sürem: Hikâye 1917 yılında geçer. Toplam beş-altı
aylık bir süreyi kapsar. Zaman atlamaları günlük ve haftalıktır. En uzun atlama üç aylıktır.
Nesneler: Silahlar, hayvan koşumları, savaş gereçleri, bombardıman uçakları, dinsel materyal,
arazi araçları, korsan bayrağı, dinsel nesneler. Kavram ve Olgular: Milli duygular, savaş,
zafer, kahramanlık, yenilgi, aşk ve bağlılık, toprak ve hane işgali, ayrılık, ölüm. Söylem: Yazar,
milli duyguları körükleyen terim ve kavramlara sıkça yer vermiştir. Düz bir anlatım vardır. Şive
ve ağız kullanılmamıştır. Cümleler orta uzunluktadır. Yazar kurduğu dünyayı ve ana
kahramanlarını onaylamakta, yüceltmektedir. Kahramanların, savunduğu ve uğruna savaşım
verdiği değer ve kavramlar yazarın dünya görüşünü yansıtmaktadır.
SON GECE/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin Künyesi: Yapım yılı;1967/Uğur Film, Yönetmen ve Senarist; Memduh Ün, Kamera;
Mustafa Yılmaz, Oyuncular; Fatma Girik, Kartal Tibet, Aliye Rona (Bu filmiyle 1968 5.Antalya
Film Festivalinde „En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu‟ ödülünü almıştır). Ana Karakterler:
Yüzbaşı Faruk (Kartal Tibet), Maria (Fatma Girik) Yan Karakterler: Türk askerleri, Mülazım
Ahmet, General baba, Madam, belediye başkanı ve yardımcısı, Türk generali ve subaylar,
kasaba halkı, Polivar, Nina, papaz, doktorlar, hemşireler, Faruk‟un annesi. Ġç Uzamlar:
Generalin evi, şehir klubü, hastane içi, ameliyathane, kolordu karargâhı, İvesta belediye binası
(geçici Türk karargâhı), Faruk‟un İstanbul‟daki evi. DıĢ Uzamlar: Romanya toprakları, kasaba
civarı, mezarlık, karargâh binasının önü ve bahçesi, nehir kıyısı, kasaba sokakları, meydan,
Madamın evinin önü, İstanbul Boğazı, İstanbul genel, cephe ve siperler. Sürem: Film 1917
yılının ortalarında başlar. I.Dünya Savaşı sürmektedir. İlk birkaç haftada olayın ana örgüsü
işlenir. Üç aylık uzun atlamadan sonra gelişme bölümü tamamlanır. Birkaç aylık aralı
atlamalarla finale ulaşılır. Toplam süre yaklaşık bir yıldır. Anlatıcı (dış ses) kullanıldığı için

13

�zamansal atlama ve değişimler için anlatıcının sözlerine başvurulmuştur. Nesneler: Tabanca,
dinsel nesneler, korsan bayrağı, (Polivar‟ın uçağının gövdesinde) Kavram ve Olgular: Milli
duygular, işgal altındaki insan ve esaret duygusu, mutsuz aşk, savaş ve zafer, yiğitlik, askerlik,
çaresizlik, vatan özlemi Sinematografi: Yönetmen, dış sahnelerde doğal ışık ve uzam
kullanmıştır. İç çekimlerde dekor ve yapay ışık kullanımı vardır. Kamera hareketleri ve çekim
ölçekleri klasik sinema kuralları çerçevesindedir. Kamera açıları genel olarak göz hizası
biçimindedir.

Faruk‟un

tutuklandığı

sahnelerde

Polivar‟ı

alt

açıdan

birkaç

planda

görürüz(baskın kişi vurgusu).Kimi sahne ve planlar belge filmlerden ve başka yapımlardan
alınarak kurgulanmıştır. Örnek sahne: Uçağın kasabayı bombaladığı sahne ve cephede
birliklerin taarruzu sahneleri. Karakterlerin çok kısa sürede çökmeleri ve fiziki yıpranışı abartılı
ve inandırıcılıktan uzak saç ve yüz makyajı ile verilmeye çalışılmıştır. Diyaloglarda şive ve ağız
kullanılmamıştır. Bir sahnede Rumence bir replik kullanılmıştır. Bu filmin ilk çevrimi 1952
yılında Gül Gülgün, Cahit Artemel, Atıf Kaptan‟ın oyunculuğu ile Sami Ayanoğlu‟nun
yönetmenliğinde gerçekleştirilmiştir. İzleme yapılamadığından ikinci çevrimi ele alınmıştır.
KarĢılaĢtırma: Filme, bir bütün olarak bakıldığında sinematografik bir yenilik, anlatım
zenginliği ve arayış yoktur. Roman düz bir anlatımla filme çekilmiştir. Görsel yaratıcılıktan
uzaktır. Hikâye üzerinde fazla bir değişikliğe gidilmemiş, yapım maliyetlerini gözeterek kimi
sahneler birleştirilerek anlatılmış, kimi sahneler anlatıcının sözleriyle geçiştirilmiştir. Final,
filmde de romanda da ağır ve ağdalı, duygu sömürüsüne açık, trajiktir. Yazınsal olanla görsel
olan arasında anlatısal açıdan bir değer farklılığı yoktur. Dönemin ticari anlayışına uygun bir iş
filmidir.
SON TREN
Konu/Tematik Yapı:

Rıdvan, yurt dışındaki öğrenimini yarıda bırakıp Türkiye‟ye

döner. Yaşadığı kötü bir aşk ilişkisi yüzünden hayatı karmakarışıktır. Kendini kontrol
edebilmesi için kısa süreli olarak bir yerde zorunlu kalması gereklidir. Önemsiz bir suç işleyip
beş altı aylığına hapse girmek Rıdvan‟a göre en iyi çözümdür. İzzet adlı bir avukatla tanışır.
Ancak İzzet avukat değil bir sahtekârdır. Karısı olarak tanıştırdığı Nevzat‟la bir olup İzzet‟i
büyük bir tuzağa düşürürler. Önce zengin bir tüccar olan Haşim Bey‟in kızı Pelin‟le Rıdvan‟ı

14

�evliliğe zorlayıp sonrasında Haşim Bey‟i öldürürler. Amaç büyük serveti mirası ele geçirmektir.
İzzet, kendisine hesap soran Rıdvan‟ı tehdit ederek Pelin‟i de öldüreceğini söyler. Rıdvan
karısını ve kendisini tehlikeden uzak tutmak için Avrupa‟ya gitmeyi ve uzun süre ortada
görünmemeyi kararlaştırır. Yola çıkma planları yaparken Nevzat ve uşak Rıdvan‟ın evini basar.
Pelin ve Rıdvan‟ı öldürmeye gelmişlerdir. Rıdvan Pelin‟e dokunmamasını, kendisini feda
edeceğini

söyler,

bu

arada

baskını

haber

alan

polisler

evi

kuşatmıştır.

Nevzat,

kaçamayacaklarını anlayınca uşağa önce kendisini vurmasını sonra da intihar etmesini söyler.
Çünkü yaptıkları kötülükler, işledikleri cinayetler yüzünden hayatları kararmış durumdadır.
Uşak kısa bir kararsızlıktan sonra önce Nevzat‟ı vurup öldürür, sonra da intihar eder. Rıdvan ve
Pelin tüm bu kötü olaylardan sonra umutla hayata sarılırlar.
SON TREN/ROMAN ÇÖZÜMLEME
Ana Karakterler: Rıdvan, Pelin, Nevzat. Yan Karakterler: İzzet, Haşim Bey, evin uşağı,
polisler. Ġç Uzamlar: Avukat yazıhanesi, Rıdvan‟ın evi, Nevzat‟ın köşkü. DıĢ Uzamlar:
Suadiye civarı, köşkün bahçesi, Sirkeci civarı, vapur iskelesi. Sürem: Hikaye toplam birkaç
aylık sürede tamamlanır. Zaman atlamaları ağırlıklı olarak günlük, birkaç günlüktür.Nesneler:
Telefon, silah, lüks arabalar. Kavram ve Olgular: Tutkulu aşk, suça eğimlilik, çete kurmak,
planlı cinayet, intihar. Söylem: Yazar, karmaşık aşk ve entrika üzerine kurduğu romanında Batı
yazınında köklü bir yeri olan polisiye türünü denemiştir. Yer yer inandırıcılık sorunu olan
metinde karakter betimlemeleri yüzeyseldir. Nevzat ve İzzet karakterlerinde kriminalist kişilik
analizi yoktur, bu yan karakterler sıradan suçlular gibi sunulmaktadır. Oysa eylem olarak
incelikli ve planlı suçlar işledikleri görülmektedir. Finalde mutlu son belirgin biçimde
zorlamadır. Olasılıkla, okuyucunun tercihleri gözetilmiştir. Şive, ağız kullanılmamıştır. Yazar
kurduğu dünyayı ve olumlu karakterleri onaylamaktadır.
SON TREN/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin Künyesi: Yapım yılı;1964, Acar Film, Yapımcı; Murat Köseoğlu, Yönetmen ve
Senarist; Nejat Saydam, Kamera; Melih Sertesen, Oyuncular; Hülya Koçyiğit, Tamer Yiğit,
Neriman Köksal, Ulvi Uraz, Hüseyin Baradan .Ana Karakterler: Rıdvan, Pelin, Nevzat, İzzet

15

�Yan Karakterler: İzzet, Haşim Bey, polisler, evin uşağı, sekreter, suç çetesini oluşturan
karanlık tipli adamlar, Komiser Nazım, polisler, ayakkabı boyacısı kılığındaki sivil polis, Fatma
(çetenin kadın üyesi), şişman balıkçı. Ġç Uzamlar: Avukat yazıhanesi, Rıdvan‟ın evi, Nevzat‟ın
köşkü, mahzen, otel odası, dans salonu, nikâh salonu, gelin arabası içi, komiserin odası. DıĢ
Uzamlar: Suadiye, köşkün bahçesi, Sirkeci, Çamlıca yolu, deniz kenarı, köşkün önü, bahçesi,
Sürem: Film, birkaç haftalık süre içinde geçer. En uzun zaman atlaması on beş gündür. Gece ve
gündüz çekimleri yarı yarıyadır. Nesneler: Tabanca, bıçak, kaçak mallar. Kavram ve Olgular:
Tuzağa düşürme, şantaj, zoraki evlilikten doğan aşk, cinsel taciz, planlı cinayet, suç işleme.
Sinematografi: Filmde, polisiye türün gereği loş ışık kullanımı, karanlık ve huzursuz edici
uzamlar kullanılmıştır. Müzik gerilim temalıdır. Birkaç alt açı7üst açı denemesiyle yakın
plan/hızlı kurgu denemesi vardır.
KarĢılaĢtırma: Film ve roman arasında anlatım zenginliği açısından farlılık yoktur.
Romandaki dramatik yapı ve olay örgüsü filmle büyük oranda paralellik gösterir. Kullanılan
uzamlarda, film romana göre daha zengindir. İstanbul‟un dış görüntülerine çokça yer
verilmiştir. Bu tercih filmin görsel zenginliğini arttırmaktadır. Romanda fazla yer verilmeyen
takip/kovalamaca sahneleri seyirciyi etkilemek için filmde yer almaktadır. Romandaki zamanla
filmdeki zaman kullanımı aynıdır. Finalde, Nevzat ve uşağın ölüm biçimleri farklılık gösterir.
Romanda uşak önce Nevzat‟ı sonra kendini öldürür, filmde boğuşma sonucu kaza kurşunu
Nevzat‟ı öldürür, uşak pencereden boşluğa uçarak ölür.
KADIN SEVERSE
Konu/Tematik Yapı: Ferit adlı genç bir doktor Uludağ tatili sırasında tipi yüzünden bir
kulübeye sığınır. Birkaç saat sonra yine tipiye yakalanıp yolunu kaybetmiş olan Nevin adlı genç
kız da kulübeye ulaşıp sığınır. Burada tanışan çiftin arasında bir yakınlık doğar ve ortamın da
etkisiyle geceyi kulübede birlikte geçirirler. Sabah ayrılırlar ve beş yıl boyunca bir daha
görüşmezler. Ferit bu arada kim olduğunu bilmeden Nevin‟in annesi Leyla ile tanışmış ve
aralarında bir ilişki başlamıştır. Leyla evliliğinde bulamadığı mutluluğu bu yasak ilişkide
aramaktadır. Ancak kocası Kemal Bey bir yakınından bu ilişkiyi öğrenmiştir. Evde Leyla‟ya
şiddet uygular. Leyla her şeyi itiraf eder. Nevin babasının haklı bulmakta, annesinin ihanetinin

16

�açıklanabilir ve kabul edilebilir bir yanı oylamayacağını söylemektedir. Ertesi gün Dr. Ferit‟le
konuşmak üzere muayenehanesine gider. Ferit‟le karşılaştıklarında beş yıl önce bir gecelik ilişki
yaşadığı ve hala unutamadığı adam olduğunu görür. Büyük şaşkınlık içindedir. Ferit onu
hatırlamamıştır. Oturup olan biteni ayrıntılarıyla konuşurlar. Ferit, Leyla‟dan vazgeçmeyeceğini
evlenmeyi düşündüğünü söyler. On ay sonra Kemal Bey‟den ayrılan Leyla Ferimle evlenme
hazırlığı içindedir. Nevin daha fazla dayanamaz ve Ferit‟e beş yıl öncesini hatırlatır. Ferit büyük
bir açmaza girer. Leyla kızıyla Ferit arasında yaşananları tesadüfen öğrenir ve ortadan kaybolur.
Bir süre sonra cesedi bulunur. Olan bitene tahammül edemeyip intihar etmiştir. Nevin alt üst
olan yaşamını düzeltmek için yurtdışına gitmeye karar verir. Ancak son anda ortaya çıkan Ferit
Nevin‟i sevdiğini, her şeye rağmen yeni bir hayata birlikte başlayabilecekleri konusunda ikna
eder. Tekrar bir araya gelirler.
KADIN SEVERSE/ROMAN ÇÖZÜMLEME
Ana Karakterler: Ferit, Leyla, Nevin Yan Karakterler: Ferhat, Kemal Bey, Ferit‟in
hemşiresi, hizmetçi Ayşe, Reinhard, avukatlar, mübaşirler, ikinci şube müdürü, kır kahvesi
sahibi. Ġç Uzamlar: Dağdaki kulübe, Ferit‟in muayenehanesi, Ferit‟in evi, adadaki otelin balo
salonu, duruşma salonu, kır kahvesi, polis müdürlüğü, vapur kamarası, Kemal Bey‟in
Maçka‟daki evi. DıĢ Uzamlar: Bursa-Uludağ, Büyükdere Caddesi, Beyoğlu Caddesi,
Büyükada, İsplandid Oteli, Sedef Adası, Marmara Denizi, Sirkeci Garı, Galata rıhtımı, yolcu
vapuru güvertesi. Sürem: Hikâye kış mevsiminde başlar. Bir gecelik ilişkinin ardından beş
yıllık bir atlama vardır. Hemen ardından üç aylık bir atlama vardır. Sırasıyla, bir aylık, üç aylık
atlamalar yaşanır. Kısa geçişlerden sonra on ay ve üç aylık uzun atlamalarla toplam altı buçuk
yıllık bir süremde hikâye tamamlanır. Nesneler: Freud‟un kitabı, kayak takımları, sandal, tren,
mektuplar. Kavram ve Olgular: Çetin doğa koşulları, bir gecelik aşk, libido, ruhbilim, aile
şerefi, yasak aşk, ihanet, hasta-doktor ilişkisi. Söylem: Hikâye, ağırlıklı olarak yazarın
(anlatıcının) ağzından anlatılır. Şive, ağız yoktur. Yazıldığı dönemin etkisiyle eski dildeki
deyim ve sözcükler yer alır. Yazar, hikâye kahramanları aracılığı ile tutkulu aşkı savunur.
Aşkın, her değerin önüne geçebileceğini öne sürer. Tüm yerleşik değerlerin aşk olgusu
karşısında anlamını yitirebileceğini savlamaktadır.

17

�KADIN SEVERSE/FĠLM ÇÖZÜMLEME
Filmin künyesi: Yapım yılı 1968, Akün Film, Yönetmen; Ülkü Erakalın, Senaryo; Safa Önal,
Kamera: Orhan Kapkı, Oyuncular; Türkan Şoray, Ekrem Bora, Mine Mutlu, Mine Soley, Meral
Sayın. Ana karakterler: Leyla, Nevin, Ferit. Yan Karakterler: Ferit‟in asistanı, dadı, Ferit‟in
hastaları, Uludağ‟daki otel personeli, Sedat, Ferit‟in nişanlısı ve onun annesi, babası, Parisien
personeli, Ġç Uzamlar: Uludağ‟daki kulübe, Ferit‟in muayenehanesi, Uludağ‟daki otelin iç
bölümleri, Yeşil Türbe, Parisien gazinosu, Leyla‟nın evi, Nevin‟in odası. DıĢ Uzamlar: Uludağ
ve ormanlık bölge, karayolu, İstanbul cadde ve sokakları, havaalanı, teleferik, Leyla‟nın evinin
önü. Sürem: Film, bir gecelik ilişkinin anlatımıyla başlar. Dört yıllık zaman atlamasından sonra
birkaç aylık zaman diliminde olaylar gelişir ve hikâye tamamlanır. Nesneler: Mektup, fotoğraf,
teleferik, lüks arabalar, frapan takı ve giysiler. Kavram ve Olgular: Bir gecelik aşk, ihanet,
üçlü ilişki, pişmanlık, bağlılık, cinsel tutku. Sinematografi: Filmde melodram sinemasının tüm
kalıpları vardır. Özgün ve yenilikçi bir sinemasal anlatıma yer verilmemiştir. Ticari sinemaya
özgü basit ve sıradan, popüler oyuncular üzerine kurulu bir yapımdır. Kamera açıları, çekim
ölçekleri ve kamera hareketleri klasiktir. Yönetmen, romandan uyarlama bu filme hiçbir özgün
yaklaşım getirmemiş, dolayısıyla kişisel bir söylem veya onaylama/eleştirme, yorumlama
getirememiştir. İlk çevrimi 1955 yılında Muzaffer Tema ve Gülistan Deniz‟in oyunculuğunda
Atıf Yılmaz Tarafından gerçekleştirilmiştir.
KarĢılaĢtırma: Bu uyarlamada, romanın temel örgüsüne büyük oranda bağlılık vardır.
Ancak, Nevin karakteri romanda silik ve kontrolsüz bir tablo sergilerken, filmde daha kişilikli,
özgüveni yüksek, kararlı ve sağduyulu olarak işlenmiştir. Leyla karakterine de romana göre
daha marazi ve saldırgan özellikler yüklenmiştir. Sonunda intiharı seçmesi de kişiliğindeki
bozukluğunun bir göstergesidir. Ayrıca Leyla romanda evli bir kadın olarak sunulurken filmde
yalnız yaşayan bir kadın olarak gösterilir. Romanın geçtiği tarihsel dönem filmin çekildiği
tarihsel dönemle paralellik göstermediği için buna dayalı değişiklikler yapılmıştır. Örneğin
uzamlarda, giyim kuşamda çekildiği döneme uygun farklılıklara rastlanmaktadır.

18

�SONUÇ
Çalışmanın başında verilen tabloda da görüldüğü gibi, Cumhuriyet Dönemi romancıları
içinde döneminin popüler yazarları arasında yer alan Esat Mahmut Karakurt‟un toplam 17
romanı sinemaya uyarlanmıştır. Bu yapıtlardan sekizi bir kez, sekizi iki kez, biri de üç kez
sinemaya uyarlanmıştır. İlk filmin sinemaya aktarıldığı 1951 yılından 1965 yılına kadar 13
uyarlama yapılmıştır. Bu çalışmada çözümlenen altı film bu dönemde çekilen filmlerdir.1965
yılından sonra bu filmlerin ikinci kez uyarlamaları dönemi başlamıştır.1968–1971 arası üç yapıt
ilk ve tek defa sinemaya uyarlanır. Son uyarlanan Karakurt yapıtı, Orhan Elmas‟ın 1991 tarihli
„Aldatacağım’ adlı filmidir.
Popüler melodramların yapımcı ve yönetmenlerini Karakurt‟un yapıtlarına bir ve birden
çok yönelten etkilerden en önemlisi, sinemanın popülerleştiği 1950–1970 arası dönemde sinema
seyircisinin beklenti ve beğenileri doğrultusunda, Karakurt‟un yapıtlardaki anlatısal özellikler
ve temalardır. Bu anlatısal ve tematik yapı, melodram sinemasının genel yapısıyla büyük oranda
örtüşür. Bu örtüşme ile birleşen arz-talep dengesi yıllık film üretimini büyük oranda arttırmıştır.
Özön‟ün saptamasıyla 1950 yılı film üretimi yalnızca 23 iken, 1955 yılında 57 film, 1960
yılında 95 film olarak gerçekleşir. 1962 yılında ilk kez yüzün üzerine çıkmıştır. (Özön,1968:
252) Nicelikteki bu artış niteliğe yansımamış, yapım-üretim-dağıtım düzeni ve estetik-sanatsal
düzeyi bakımından sinema ilkelliği aşamamıştır. Karakurt‟un popüler roman anlayışı bu
uyarlamalarla birebir örtüşmektedir. Karakurt romanlarından uyarlanan filmler döneminde ve
sonraki dönemlerde çekilen birçok popüler melodram filmini etkisi altına almış, gerek bu
filmlerin ikinci çevrimleri yapılmış, gerekse tematik yapı ve anlatısal özellikleri bakımından
diğer yönetmenler tarafından başka filmlerde taklit edilmişlerdir. Sinemada melodram türü
filmler, tiyatroda olduğu gibi geniş halk yığınları tarafından en çok aranan ve izlenen türlerden
biridir. (Onaran,1994:189) Oğuz Adanır‟a göre; Türk melodram sineması örneklerinde, güzel
kadınlar, aşk acısı çektirmek, ağlatmak, pişmanlık, nefret ve ihtiras, gibi duygular sözle
beslenerek seyircinin düşünsel değil, fiziksel anlamdaki verilerle boşalmasını sağlar.(Adanır,
1994:138) İşte bu verilerin tümü, Esat Mahmut Karakurt romanlarında ve bu romanlardan
uyarlanan filmlerde vardır. Üstelik bu verilerin referans alındığı, günümüz televizyon dizilerin

19

�ana çatısında hikâye örgüsü ve karakterizasyon hemen hemen aynı şablon üzerine oturur. Hasan
Bülent Kahraman‟ın saptamasıyla; “.Bu romanlar, her şeyden önce, Batıda da örnekleri görülen,
'pembe dizi', 'Barbara Cartland romanı' diye tanımlanan, popüler, çok satan roman geleneğinin
gündelik gazete 'tefrika kültürünün‟, 'arkası yarın' geleneğinin bize özgü damarlarıdır. Bu
birikim, bugün arabesk dediğimiz ve geniş halk kitlelerine özgü saydığımız ama
vazgeçilmezliğini de görüp, devlet eliyle 'bari acısızını yapalım' çabasına girdiğimiz olgunun
'seçkinci' örnekleridir. Bugün yeniden yayımlanan seçkinci melodramatik yapının ürünü olan
romanlar, bu nedenle daima sınıf çatışmasına, iyi kötü ayrışmasına, keskin kadın erkek
farklılaşmasına dönük kurguları içerir...”(Kahraman,2002,17) Bu değerlendirmenin içeriğinde
Karakurt‟un çağdaşları; Muazzez Tahsin Berkant, Kerime Nadir, Peride Celal gibi yazarlar da
vardır. Bu isimlerin de yapıtlarının birçoğu popüler melodram sineması örneği olarak sinema ya
aktarılmıştır.
Sonuç olarak, tüm bu çözümleme ve karşılaştırmalar ışığında, Esat Mahmut Karakurt
romanlarından sinemaya yapılan uyarlamalar Türk Sinemasında popüler melodram filmlerini;
a) İçerik bağlamında (tematik yapı ve konu)
b) Üslup bağlamında (öykü ve karakterlerin kalıplaşması)
c) Üretim ilişkileri bağlamında (Senaryo, yapım-yönetim, dağıtımgösterim) derinden ve kalıcı biçimde etkilemiştir.

KAYNAKÇA
ADANIR, Oğuz. (1994). Sinemada Anlam ve Anlatım, Kitle Yayınları, Ankara.
GÜÇHAN, Gülseren. (1992). Toplumsal Değişme ve Türk Sineması, İmge Kitapevi, Ankara
KAHRAMAN, Hasan Bülent. (2002). “Doya Doya Ağlamak İçin”, Radikal Gazetesi/Kültür
Sanat Sayfası, 10 Ocak 2002: 17
ONARAN, Alim Şerif. (1994). Türk Sineması I, Kitle Yayınları, Ankara
ÖZÖN, Nijat. (1995). Karagözden Sinemaya Türk Sineması ve Sorunları, Kitle Yayınları,
Ankara.
ÖZÖN, Nijat. (1968). Türk Sineması Kronolojisi-(1895-1966), Bilgi Yayınevi, Ankara.

20

�ÖZÖN, Nijat. (1985). Sinema: Uygulayımı-Sanatı-Tarihi, Hil Yayın, İstanbul.

21

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11244">
                <text>2288</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11245">
                <text>EDEBİYATTAN SİNEMAYA ESAT MAHMUT KARAKURT UYARLAMALARI VE MELODRAM SİNEMASINA ETKİLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11246">
                <text>KARAKAYA, Serdar </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11247">
                <text>Anahtar Kelimeler: Yazınsal, uyarlama, tema, sinema-yazın, melodram, içerik, çözümleme.  ÖZET  Türk Sineması tüm tarihsel dönemlerinde hazır edebi kaynaklara yönelmiş ve yararlanmıştır. Bu kaynaklar; şiir, roman, öykü, basılmış anomin halk hikâyeleri, teatral metinler, biyografilerdir. Cumhuriyet Dönemi romancılarından Esat Mahmut Karakurt yapıtları en çok sinemaya uyarlanmış yazarlardan biridir. Bu yanıyla, Türk Sinemasında popüler melodram türünü derinden etkilemiş bir kaynaktır. Bu çalışmada Esat Mahmut Karakurt’un sinemaya uyarlanmış tüm yapıtları anlatısal ve görsel yapı olarak incelenmiş, karşılaştırılmış ve Türk Sineması popüler melodramlarında oluşturduğu etkiler, izler ve yerleştirdiği kalıplar ortaya çıkarılmıştır. Yöntem olarak; tek tek izlenen bu filmlerin içerik çözümlemesi yapılmış, (öykü kalıpları, ana ve yan karakterler, mekân ve zaman kullanımı) yazarın/yönetmenin kurduğu dünya ve yaklaşımı ortaya çıkarılmış, yazınsal metinle filmsel süreç arasındaki uylaşım karşılaştırılarak tüm bu film uyarlama/üretim sürecinin kolektif kabule dönüşümü, Türk Sinemasında popüler melodram türüne etkileri ve izleri belirlenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11248">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11249">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11250">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11251">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1415" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1772">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a18503d0208ae83109397198a6180f70.docx</src>
        <authentication>9c1316f022d5030320470bdb2b6c0f4c</authentication>
      </file>
      <file fileId="1773">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/4219509e329d642d0cabb7c920c1af62.pdf</src>
        <authentication>c307a61f97289cf9e5167922d06f0373</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11262">
                    <text>GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNDE SIRA DIŞI MEKÂNLAR
Rezan KARAKAŞ
Siirt Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Öğretmenliği Bölümü, Siirt / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Olağanüstü yerler, efsane, inanış.
ÖZET
Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan sıra dışı
mekânlara ve onlara dair inanış ve efsanelere ışık tutmaktır. Araştırmada bulgular; gözlem ve
görüşme yöntem ve teknikleri kullanılarak elde edilmiştir. Bölge, sıra dışı mekânlar ve onlara
dair anlatmalarla doludur. Araştırma sonucunda yörede kutsal olduğuna inanılan veya korkulan
birçok sıra dışı mekânın varlığı tespit edilmiştir. Siirt, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak’ta muhtelif
dağ, tepe ve mağaraların olağanüstü varlıklara dayalı anlatmalarla sıra dışı bir mekâna dönüştüğü
görülür. Siirt’teki Siyah Ev, şifa arayıcıların uğrak yeridir. Şırnak’taki Bikreş mağarası ile
Mardin’deki Gırnavaz Tepesi cinlerin yaşadığı yerler olması dolayısıyla sıradan mekânlardan
ayrılırlar. Mardin’deki Yılanlı Dağ ile Siirt’teki Kara Mağara kaplıcası mitik bir simge olan
yılanla kesişir. Diyarbakır’daki Kafka Mağarası içinde var olduğuna inanılan altınları ve hazineyi
koruyan yaratığıyla halk inanışında yerini alır. Siirt’te yaşayan Şahmeran efsanesi, mağarada
saklı olan şifalı suyla ve onu koruyan insan-yılan-balık vücutlu bir varlıkla ilişkilidir.
Mardin’deki Şeyh Şaaran mağarası ile Siirt Şirvan yolunda bulunan bir mağara, kutsal su
simgesiyle dikkati çeker ve şifa arayıcıların uğrak yeri olur. Güneydoğu Anadolu bölgesindeki
sıra dışı mekânların tespit ve tahlilini amaçlayan bu çalışmanın aynı zamanda, ilkelden çağdaşa
uzanan yolculukta, insanoğlunun duygu ve düşünce dünyasının anlaşılmasına da katkı sunması
beklenmektedir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1774">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a5e968e90aaf3d06e3c4efb3a2eb70b6.doc</src>
        <authentication>79ecf700ee9f9d10a391f11ceda321fe</authentication>
      </file>
      <file fileId="1775">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/c58b6e59bc57e97a711e591a6fa1f388.pdf</src>
        <authentication>b93861bb4920d21c978d67d5f249834e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11263">
                    <text>SIRA DIŞI MEKÂNLAR
Rezan KARAKAŞ1
Özet
Bu araştırmanın amacı, Türkiye‟nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yer
alan sıra dışı mekânlara ve onlara dair inanış ve efsanelere ışık tutmaktır. Araştırmada
bulgular; gözlem ve görüşme yöntem ve teknikleri kullanılarak elde edilmiştir. Bölge, sıra dışı
mekânlar ve onlara dair anlatmalarla doludur. Araştırma sonucunda yörede kutsal olduğuna
inanılan veya korkulan birçok sıra dışı mekânın varlığı tespit edilmiştir. Siirt, Mardin,
Diyarbakır ve Şırnak‟ta muhtelif dağ, tepe ve mağaraların olağanüstü varlıklara dayalı
anlatmalarla sıra dışı bir mekâna dönüştüğü görülür. Siirt‟teki “Kara Ev”, şifa arayıcıların
uğrak yeridir. Şırnak‟taki Bikreş mağarası ile Mardin‟deki Gırnavaz tepesi, cinlerin yaşadığı
yerler olması dolayısıyla sıradan mekânlardan ayrılırlar. Mardin‟deki Yılanlı Dağ ile Siirt‟teki
Kara mağara kaplıcası mitik bir simge olan yılanla kesişir. Diyarbakır‟daki Kafka mağarası,
içinde var olduğuna inanılan altınları ve hazineyi koruyan yaratığıyla halk inanışındaki yerini
alır. Siirt‟te yaşayan Şahmeran efsanesi, mağarada saklı olan şifalı suyla ve onu koruyan
insan-yılan-balık vücutlu bir varlıkla ilişkilidir. Mardin‟deki Şahşa‟ran mağarası ile Siirt
Şirvan yolunda bulunan bir mağara, kutsal su simgesiyle dikkati çeker ve şifa arayıcıların
uğrak yeri olur.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki sıra dışı mekânların tespit ve tahlilini
amaçlayan bu çalışmanın aynı zamanda, ilkelden çağdaşa uzanan yolculukta, insanoğlunun
duygu ve düşünce dünyasının anlaşılmasına da katkı sunması beklenmektedir.
Anahtar Kelimeler: Sıra dışılık, efsane, inanış, korku, kutsal

EXTRAORDINARY PLACES
Abstract
The reason of this research is to shed light onto unusual places and beliefs and legend
about them. Findings in the research is derived using observation and interview methods and
techniques. The region is replete with the unusual places and the narratives about these places.
As a result of research, presence of many feared or are believed to be sacred region have been
identified. Observation show that narratives based on marvelous assets, transform mountains,
hills and caves located around Siirt, Mardin, Diyarbakir and Sirnak to an unusual place. The

1

Yrd. Doç. Dr., Siirt Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Bölümü, rezankarakas@hotmail.com

�2
Black House in Siirt is a frequented place for healing seekers. Bikres cave in Sirnak and
Girnavaz Hill in Mardin are distinguished from others because gins are believed to live in
these places. The Snake Mountain in Mardin and Black Cave thermal water in Siirt are
associated with a mythical snake symbol. Kafka Cave in Diyarbakir takes part in public belief
as a place that has gold and treasure in it with a creature that protects this treasure. The legend
of Sahmeran lives in Siirt is associated with a critter that was half a snake and half a human
that protect healed water hidden in a cave. Sahşa‟ran Cave in Mardin and another cave in the
road of Siirt Sirvan points out with its holy water symbol and attracts healing seekers.
This study, which is aimed at detection and analysis of unusual places in the East and
Southeastern Anatolia Region, is also expected to contribute understanding of the world of
human emotion and thought in the journey ranging from primitive to contemporary at the
same time.
Key Words: extraordinariness, legend, belief, fear, sacred
Giriş
Bu bildiride, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yer alan olağanüstü mekânlar
irdelenecek: bu kapsamda adı geçen mekânlara yönelik efsane, inanış ve ritüellerin neler
olduğu değerlendirilecektir.
Dağlık bölgelerde yer alan mağaralar, geçmiş yıllarda insanlara barınma ve sığınma
imkânı sağlamıştır. Anne arketipinin tezahürlerinden biri olana mağara, halk hafızasında
kutsal ya da korkulan bir mekân olarak algılanmıştır. Bu durum, mağara temasını işleyen
efsane ve inanışların da iki yönlü olmasına sebep olmuştur. Araştırmamız neticesinde tespit
ettiğimiz mağaraların bazıları kutsal olarak algılanmaları sebebiyle şifa vericidir. Bu
mağaralar, çoğunlukla, “bir evliyanın yattığı yer” olarak tasvir edilir. “Amerikalı
Şiller de Türkistan ziyareti sırasında Semertkant şehrinde kutsal mağaralara rastladığını
kaydetmekte ve ayakkabılar çıkarılmadan buralara girmenin mümkün olmadığına işaret
etmektedir” (Tanyu 1987: 85, 86). Bir kısım mağaralar, ise korku kaynağıdır ve daha çok cin,
yılan gibi varlıkların yaşam alanıdır, ölüm ya da ruhsal rahatsızlıklara neden olabileceği için
oralara girmek insanoğlu için tehlikelidir.
Bazı mağaralar, anne arketipinin olumlu tezahürüdür. Siirt‟teki Kara mağara, içinde
yer alan kaplıcasıyla şifa arayanların uğrak yeridir.2 Mağaraya dair inanışlar, onu bir evliya

2

Mağara ve su ilişkisine yönelik yaşayan bir başka efsane ise Erzurum‟da Zıvans köyünde anlatılır. “Sulu olan
bu mağara, köy halkı tarafından şifa bulmak umuduyla ziyaret edilir” (Seyidoğlu 1985: 180).

�3
mezarı ile de bütünleştirir. Evliya mezarının oluşu sayesinde mağara, kutsallığını çoğaltır.
Evliyanın ölecek kişiye kendisini kara bir yılan kılığında göstermesi, yine mağara imgesinin
iki zıt yönünü (olumlu-olumsuz) göstermesi açısından önemlidir.
Kara Ev (Haniya Reş): “Bu türbe, Siirt‟in Baykan ilçesinin Kasımlı köyündedir. Bir
mağaradan ibaret olan ziyarette şeyhlerin mezarının olduğu söylenir. Bir zamanlar köylüler,
harabe halinde olan bu yeri yeniden inşa etmek, türbe, medrese veya cami yapmak isterler;
ancak kutsal addedilen bir mekâna dokunmaktan korkarlar. Bu sebepten oranın vekâletini alan
kişiye sorarlar. Şeyh, köylülerin teklifini kabul etmez, ancak başka şeyhlere danışacağını
belirtir. O sırada olağanüstü bir olay gerçekleşir ve bir patlama olur. Konuşma seslerinin de
içinde yer aldığı bir gürültü duyulur. Şeyhler, birbirleriyle Arapça konuşmaktadırlar.
Köylüler, korkudan tir tir titrerler. Sonunda gürültü kesilir ve buranın yıkılmasına karar
verilir” (K3).
“Köylüler, buraya bir türbe yaparlar. Türbenin adı Şeyh Muhammed Verkanıs‟tır. Bu
şeyh, Sultan Şeyh Musa ez-Zuli El-Mardini‟nin torunudur. Oğlu Muhammet Sait‟ten
gelmedir. Şeyh Muhammet Verkanıs, Mardin‟den Baykan‟ın Verkanıs köyüne hicret etmiştir.
Şeyhin Hz. Ömer soyundan olduğu ve 70.000 cinin emri altında olduğu rivayet edilmektedir.
Tarihte birçok kez, türbenin düşmanlar tarafından yıkılmak istendiği, ancak bunu
başaramadıkları söylenmektedir. Türbeye zarar vermek için yaklaşan insanların gözlerinin
köreldiği de ayrıca rivayetler arasındadır. Hastalar, yeni evlenenler, sıkıntısı olanlar bu kutsal
mekâna gelir, dilek dilerler. Ziyaretçilerin yanlarında bir keçi ya da keçi alacak kadar bir
miktar parayı yanlarında getirmeleri bir zorunluluktur. Aksi takdirde ziyaretleri kabul olmaz.
Adaklık hayvan kesildikten sonra her eve 250 gram dağıtılır” (K3).
“Türbenin içinde şeyhin kitapları, bastonu ve zinciri bulunur. Ziyaretçiler, ağrıyan
yerlerine bu zinciri ve bastonu sürerler. Türbede bulunan küçük bir odada hastalar uyutulur.
Hastanın rüya görmesi iyiye yorumlanır. Bütün bunlara ilaveten türbenin bahçesinde bulunan
çeşmenin suyunun da şifalı olduğu söylenir.

Çeşmede her tarafı dualarla dolu olan ve

“teberrük” adı verilen tasa doldurulan suyla vücut mesh edilir” (K3).
“Kara Ev”, psikolojik sorunları olan insanları tedavi eden bir merkez olarak algılanır.
Oraya giden kişi, öncelikle bir kurban bağışlar. Kesilen kurban, oradaki insanlara dağıtılır.
Hasta kişi, karanlık bir odaya yatırılır. Eğer kişi, uyuyup rüya görürse, iyileşeceği söylenir.
Haftanın belli bir gününde gidilmesi ise bir kuraldır.
“Kara Ev” benzeri yerlere Siirt‟in muhtelif yerlerinde de rastlanır. Bunlardan biri,
Eruh ilçesinin Kuşdalı köyündeki Şeyh Abdal türbesidir. Bu türbeye cuma günü gidilmesi

�4
türbe içinde rüya görmek amacıyla bir saat kadar uyunması ve adak adanması bir gelenektir.
Rüya görmeyenlerin iyileşmeyeceğine inanılır. Bir diğer kutsal mekân ise Baykan‟ın Berhuk
köyünde yer alan Şeyh Aliya Reş türbesidir. Bu türbe için de yukarıda bahsettiğimiz
ritüellerin gerçekleştirilmesi gerekir.
Jung, “insan yaşamının esas gailesi, kendi tedavisidir, yani kendi eksikliklerini
tamamlamak, çatışmalarını çözümlemek ve zedelenmişliklerinin ıstırabını azaltmaktır” (Jung
2012: 9). der. “Kara Ev” gibi çeşitli mekânların iyileştirici, huzura erdirici yönleri,
insanoğlunun genel olarak yaşamı boyunca yaşadığı rahatsızlık ve çatışma hallerine de bir
çözüm olanağı sunar. Hiçbir hastalığı olmayan yeni evli çiftlerin dahi ziyaret ettiği mekân, bir
anlamda gelecekte oluşabilecek rahatsızlıkların önüne geçilmesine de yardımcı olur.
“Dönüşüm, genellikle, yaşam süresinin uzaması ya da ölümsüzlüğe adaylık olarak
yorumlanır” (Jung 2012: 67). “Kara Ev”e giren kişi, dönüşüm geçirmeyi arzular. Hasta kişi,
yeniden sağlıklı olma umudunu gireceği odaya taşır. Odanın karanlık olması, bir bakıma ana
rahmi ile özdeşleştirilebilir. Bir başka deyişle karanlık oda, ana rahmi gibi işlev görecek ve
hasta kişiyi ilk ana, yani doğuş anına götürecektir. Doğuş anı, hastalıkların, sıkıntıların
olmadığı zamanın simgesel tezahürüdür. Karanlık olmadan aydınlanmanın bir anlamı olmaz.
Karanlık, aynı zamanda kişinin dünya ile ilişkisinin kesilmesini de sağlayacaktır.
“Kara Ev”de uyuma ritüeli, “dönüşüm deneyimi”nin yaşanması için gereklidir. Hasta
kişinin iyileşme arzusuyla kutsal alanda uyuması, dönüşümün başlangıcıdır. Uyumanın
gerçekleşmesi ve rüya görme, dönüşümün başarılı olduğu anlamına gelir. Bu sayede kişi,
bedensel ve ruhsal rahatsızlıklardan arınmış ve bir tür terapi almış olacaktır.

3

Kara Ev‟de

kişinin yaşadıkları, bir “yeniden doğuş” eylemidir. Jung‟a göre “yenilenen kişiliğin özü
değişmemiş, yalnızca işlevleri, bazı kısımları iyileşmiş, güçlenmiş ve düzelmişse, yeniden
doğuş, varlığın değişmediği bir yenilenme” (Jung 2012: 48). şeklinde gerçekleşmektedir.
Kara Mağara: Kara mağara, Siirt-Eruh yolu üzerinde Botan Çayı‟nın kenarında
bulunmaktadır. Oldukça derin olan mağarada, bir evliyanın mezarı olduğu söylenir. Mağara
içinde aynı zamanda kaplıca da bulunmaktadır. İnsanlar, muhtelif dertlere deva bulmak,

3

Bir başka dönüşüm biçimine, sırf bu amaçla uygulanan bir ritle ulaşılır. Dönüşüm deneyimini rite katılma
yoluyla yaşamak yerine; rit, dönüşümün gerçekleşmesi için özellikle kullanılır. Böylece rit, insanın uyguladığı
bir tür tekniğe dönüşür. Örneğin, bir adam hastadır, bunun için de „yenilenmesi‟ gerekmektedir. „Başına gelmesi‟
gereken şey, yenilenmedir, bunun için de hasta, yatağının başucundaki duvarda açılan bir delikten geçirilir,
böylece yeniden doğmuş olur; ya da hastaya başka bir isim verilir, bu sayede yeni bir ruhu olur ve demonlar onu
artık tanıyamazlar; ya da mecazi bir ölümden geçmek zorundadır; ya da, ne grotesktir ki, deriden yapılmış bir
ineğin içinden geçirilir, yani inek onu önden yutup arkadan çıkarmış gibi olur; ya da bir yıkanma ritüeli ya da
vaftiz banyosu yapılır ve yeni bir kişiliğe ve farklı bir metafizik bir yazgıya sahip yarı tanrısal bir varlığa
dönüşür (Jung 2012: 60, 61).

�5
çocuk sahibi olmak vb. amaçlarla bu mağaraya gelir ve dua ederler. Eğer kişi, ölecekse bu
evliyanın büyük bir karayılan kılığına girip kendisini kişiye gösterdiğine inanılır.
Şifa veren bir başka mağara ise Mardin‟deki Şahşa‟ran mağarasıdır ki mağaranın
tavanından akan suyu, yedi cuma tekrarlanması gereken ziyareti ve saçısıyla o da kendi içinde
ayrı bir inanış dizgesi yaratır:
Şahşa’ran Mağarası: “Mardin‟de Şahşa‟ran dağında yer alan küçük bir mağara yine
bu isimle anılır. Mağara tavanından akan su, mağara içinde küçük bir havuz oluşturur. Bu
suyun şifalı olduğuna inanılır. Şifa için mağaraya giden ve dileği kabul olan kişilerin bunu
yedi cuma tekrarlamaları, mağarada mum yakmaları ve bulgurlu bir yemek yapmaları bir
zorunluluktur” (K6). Kaynak kişimiz on yaşlarında iken ailesiyle bu mağaraya gittiğini ve
beyazlar içinde yaşlı bir dedenin kendisine „Senin başın neden açık‟ diye sorduğunu ve daha
sonra gözden kaybolduğunu anlatmıştır.
Diyarbakır‟ın Lice ilçesindeki Ashab-ı Kehf mağarası da ziyaretçilerin şifa bulmak
amacıyla uğradıkları kutsal mekânlardan biridir. Mağaranın nemli taşları, kutsal olana
ulaşmak için bir araç olarak kullanılır.
Ashab-ı Kehf: Diyarbakır‟ın Lice ilçesinde bulunan Ashab-ı Kehf mağarasındaki
taşlardan şifa umulur. Ziyaretçiler, ellerini yüzlerini taşlara sürerler. Bilhassa nemli olan
taşlardan birinin özel bir yeri vardır. Halk, taştaki nemin Yedi Uyurlar‟a ait ter olduğunu
düşünür. Bu taşa de el ve yüz sürülür. Mağaradaki bir çıkıntıya atılan küçük taşlarla da
dileklerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin sağlaması yapılır.
Şirvan Mağarası: “Göz rahatsızlığı yaşayanlar, Siirt‟ten Şirvan‟a giden yol
üzerindeki bir mağaraya gidip orada horoz keserler. Akıtılan horoz kanı sayesinde, kayadan
daha önce damlamayan bir su damlar. Hasta, gözünü o damlaya tutup şifa diler” (Karakaş
2012: 2156).
İnsanoğlu, kendince kutsal saydığı sıra dışı mekânlara gidip oranın suyunu, toprağını,
demirini kullanarak ya da uyuyarak oranın sırrına ermeye ve dönüşüm geçirmeye çalışır.
Kutsal alanın inayetine varmak ve kendi payına düşeni almak ister. “Kara Ev”de uyumanın,
oranın suyunu içmenin veya kutsal mağaralardaki sularla banyo yapmanın veya onları
içmenin nedeni, kutsal olmayanın kutsaldan almaya çalıştığı paydır. Bir başka deyişle
eksikliğin tam olanla giderilmek istenmesidir.
Bikreş Mağarası: Şırnak‟ın İdil ilçesinin Çukurlu köyünde, “Cehennem Deresi” 4 adı
verilen vadide yer alan mağarada, cinlerin yaşadığına inanılır. Oldukça uzun ve karanlık olan
4

Cehennem Deresi, eski bir yerleşim yeridir. İdil‟in Yarbaşı (Hespist) köyünün kuzeyinde yer alan bu bölgede,
yüzlerce mağara bulunmakta ve günümüzde bu mağaralar, hayvan barınağı olarak kullanılmaktadır (K9).

�6
bu mağaraya girenlerin bir daha çıkamayacağına dair bir inanış vardır. Rivayetlere göre, bir
kişi yedi yıl mağarada tutulmuş, daha sonra serbest bırakılmıştır. Mağarada zaman zaman
düğün sesleri geldiği ve bu düğünlerin cinlere ait olduğu (K4). söylenmektedir.
Şahmeran Mağarası: “Şahmeran mağarasına ilişkin efsane şöyledir: Söylentilere
göre balık, yılan ve insan vücutlarının birleşiminden oluşan Şahmeran, kimilerine göre bir
canavar, kimilerine göre ise “yılanların kraliçesi” olarak bilinir. Şahmeran, Siirt bağlarının
bulunduğu yerde, yüksek bir mağarada bulunur. Bu canavarı bulmak için mağaraya giren
insanlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Bunun nedeni mağaranın altında ve üstünde bulunan
kuyuların oraya giren insanları yutmasıdır. Mağaranın içinde diz boyu derinlikte soğuk bir su
birikintisi bulunur. Şifalı olduğu ve birçok hastalığa iyi geldiği söylenen bu su, bir zamanlar
modern tıp imkânlarından yoksun olan halkın şifa bulmak için gittiği mekânlardan biriymiş.
Günümüzde mağaranın ağzına kilit vurulmuştur. Bağlarına gitmek isteyen bağ sahipleri, farklı
güzergâhlar kullanır ve mağaranın yakınından geçmek istemezler. Fakat mağara ve içindeki
su birikintisi insanları cezp etmeye devam etmektedir” (Karakaş 2012: 2154).
Kafka Mağarası: “Diyarbakır‟ın Silvan ilçesinin kuzeyindeki Albant dağlarında
bulunan mağaranın iki girişi olduğu söylenir. Bu girişlerden birinin Silvan‟da, diğer ucunun
ise 80-90 km uzaklıktaki bir başka dağda olduğuna inanılır. Mağaranın ortasında altınlar
olduğu ve altınların bir yaratık tarafından korunduğu; mağaraya altınları bulmak için
gidenlerin bir daha geri dönmedikleri rivayetler arasındadır” (K7).
Şırnak‟in

İdil

ilçesindeki

Bikreş

mağarası,

Siirt‟teki

Şahmeran

mağarası,

Diyarbakır‟daki Kafka mağarası, cin, yılan veya muğlak yaratıklar tarafından korunan
olağanüstü mekânlardır. Adı geçen mağaraların korku uyandırmalarının yanı sıra cezp edici
taraflarının bulunması ise ayrıca dikkate değerdir. Şahmeran mağarasının şifalı suyu, Kafka
mağarasının altınları gibi.
Bikreş, Şahmeran ve Kafka mağaralarının sıra dışılıkları ve korku veren mekânlar
olmaları, insan psikoloji ile folklor unsurları arasındaki münasebeti göstermesi açısından
dikkate şayandır. Bu durum, insan psikolojisinin üst düzeyde irdelendiği folklor anlatılarının
psikoloji bilim dalı tarafından da ayrıca incelenmesi gerekliliğini ortaya koyar.
Sıra dışı alanlardan biri de dağlardır. Bitlis‟in Mutki ilçesindeki Mereto ve Şeyh Bavit
dağları, Mardin‟in Nusaybin ilçesindeki Gırnavaz tepesi ile Ömerli ilçesindeki Yılanlı dağ,
olağanüstü anlatmalara ev sahipliği yaparlar. Bu yerler, insanoğlunun değil; ulu zatların,
cinlerin yahut yılanların mekânı olduğu için buralara gidilmesi, buraların ekilip biçilmesi
yasaklanmıştır. Onlara dair anlatılan efsaneler de bu inanışı besleyecek mahiyettedir.

�7
Mereto ve Şeyh Bavit Dağları: Bitlis‟in Mutki ilçesinin Ballı köyünde bulunan ve
yan yana duran “Mereto” ve “Şeyh Bavit” adlı iki dağ vardır. Yöre halkı, bu dağların kutsal
olduğuna inanır.
“Efsaneye göre bir zamanlar bir komutan ve altı askeri, Mereto dağında barınmak için
çadır kurarlar. Köylüler, onları uyarırlar; ancak komutan köylülere kulak asmaz. Köylüler,
dağdan uzaklaştıktan sonra büyük bir gürültü duyulur. Geriye dönüldüğünde ise komutanın ve
diğer askerlerin ölü bedenleriyle karşılaşılır. Halk, bu kişilerin ölüm nedenlerini, dağdan gelen
gürültüye bağlar” (K1).
“Mereto dağıyla ilgili olarak anlatılan ikinci efsane ise şöyledir: Mereto dağının içinde
bir mabet yer almaktadır. O mabedin bir altın kapısı vardır. Dört genç, bu altın kapıyı çalmak
ister. Kapıyı alıp dağdan uzaklaştıktan sonra dördü de bayılır. Köylüler, olayı fark edip
bunları uyandırmaya çalışırlar, ama başarılı olamazlar. Sonunda köylüler, altın kapıyı alıp
yerine götürürler, bu sırada bayılan dört genç de uyanmış olur” (K1).
“Köylüler, her yıl bu dağların olduğu bölgeye ava giderlermiş, ancak avlamak
istedikleri kurt, tilki, geyik gibi hayvanlara kurşun isabet etmezmiş, üstüne üstlük kurşunları
da kaybolurmuş. Köylüler, bu durumu fark ettikten sonra o civarda avcılık yapmamaya, ekin
ekmemeye dikkat etmişler” (K1).
Bir ara bazı köylülerin dağların çevresindeki tarlayı ekmeleri yüzünden tüm köylünün
ürünlerinden verim alamadığı söylenir. Dağlarda âlim, evliya vb. büyük zatların mezarlarının
bulunduğuna, dağların isimlerini de bu evliyalardan aldığına inanılır. Günümüzde yöre halkı,
bu dağlarda hayvanını otlatmaz, tarımla yahut avcılıkla uğraşmaz. Aksi durumda başlarına bir
felaket geleceğine inanır.
Gırnavaz Tepesi:
“Gırnavaz, Nusaybin'in 4 km. kuzeyinde, Habur Nehri kollarından biri olan Çağçağ
deresinin doğusunda, takriben 300m. çapında ve 24 m. yüksekliğinde höyük karakterinde bir
yerleşim yeridir. Arkeolojik bir merkez olarak ilk kez 1918 yılında bilim dünyasına tanıtılan
Gırnavaz, daha sonraki yıllarda çeşitli araştırmalara konu olmuştur. 1991 yılına kadar
yürütülen çalışmalarda Gırnavaz'ın MÖ. 4000'den M.Ö.7. yüzyıla kadar sürekli bir yerleşim
yeri

olduğu

anlaşılmıştır”

(http://www.kenthaber.com/guneydogu-

anadolu/mardin/nusaybin/Rehber/antik-kentler/nisibis-nusaybin).
“Höyük üzerinde ayrıca İslamî dönemlere ait büyük bir mezarlık bulunmaktadır.
Kazılar sonucu bulunan mezarlarda şahsi eşya olarak metal silahlar, metal süs eşyaları,
vazolar, kandiller, mühürler vs. bulunmuştur. Aynı mezarlar içinde ayrıca kült, tablet gibi
paha biçilmez kalıntılara da rastlanmıştır. Çivi yazılı belgelerden bir tanesi tarihi coğrafya

�8
açısından büyük önem taşımaktadır. Bu belgede, Gırnavaz Nabula eski adıyla ifade
edilmektedir. Yerleşimin ulaşılabilen kültür tabakasını M.Ö. 4000 sonlarına tarihlenen genç
Uruk oluşturmaktadır. Bu kültür tabakasının üzerinde yer alan MÖ. 3000 ortalarında
yerleştirildiği sanılan Er Hanedanlar devri mimari tabakaları daha çok ölü gömme adetleri
açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Er Hanedanlar devrinden sonra Gırnavaz M.Ö.
2000 başlarına tarihlenen Eski MÖ. 2000 ortalarına tarihlenen Hurri-Mittani M.Ö.2000
sonlarına tarihlenen Orta Asur devirlerinde de yerleşim yeri olarak kullanılmıştır”.
(http://www.kenthaber.com/guneydogu-anadolu/mardin/nusaybin/Rehber/antikkentler/nisibis-nusaybin).
Yöre kültüründe Gırnavaz tepesinde cinlerin yaşadığı rivayet edilmektedir. Kur‟an-ı
Kerim‟de geçen ve Hz. Muhammed‟i Kur‟an okurken dinleyen cinlerin Nusaybin‟de,
Gırnavaz tepesinde yaşayan cinler olduğu söylenir.5 Gırnavaz Tepesi ile ilgili olarak yörede
anlatılan efsane şöyledir: “Cinlerin Miri Osman‟ın karısı doğum yapmak üzeredir, ancak ne
cinler ne de periler, bu doğumu gerçekleştiremezler; sonunda Kışla Mahallesi‟nde Fatma Nine
adlı bir ebenin bu doğumu yaptırabileceğini öğrenirler. Cinler, insan kılığına girerek kadını
çağırmaya giderler. Fatma Nine, gelenlerle birlikte doğuma giderken yanındakilerin
ayaklarının ters olduğunu fark eder. Cinler, Fatma Nine‟ye durumu anlatır ve ses
çıkarmamasını tembihledikten sonra onu Mir‟in yanına götürürler. Mir, kadına eşinin
doğumunu yaptırmasını ve erkek çocuk doğurtmasını söyler. Fatma Nine, kadının doğumunu
yaptırır ve bir erkek çocuk doğurtur. Bunun üzerine Mir, kadına soğan kabukları vererek
sabah ezanına doğru onu evine yollar. Kadın, koşarak evine gider ve yaşadıklarını, kocasına
anlatır. Kocası „Soğan kabuklarını niçin attın? Onlar birer altındılar, bak eteğinde birkaç tane
kalmış‟ der. Karı-koca, sokağa çıkıp diğer altınları arasalar da elleri boş geri dönerler” (K2).
Yılanlı Dağ: “Bu dağ, Mardin‟in Ömerli ilçesinin Çınaraltı köyü yakınlarında
bulunmaktadır. Dağın alt kısmında bir giriş kapısı vardır. Dağın içine girenler olmuş, ancak
oksijen yetersizliğinden ötürü daha ileriye gidememişlerdir. Rivayetlere göre dağın içinde
oldukça büyük bir mağara vardır ve içinden su sesleri gelmektedir. Bu su, dağın dışına da
çıkmaktadır. Dağın içinde altınlarla dolu bir hazine olduğuna ve o hazinenin yılanlar
tarafından korunduğuna inanılır. Yılanlı dağ, günümüzde yöre halkının merak duygularını
kamçılamaya devam etmektedir” (K5).

5

Hz. Peygamber‟den Kur‟an dinleyen cinlerin nereli olduğu ihtilaflıdır. Türkiye-Nusaybin, Yemen-Nusaybin,
Ninova veya Batn-ı Nahle‟deki Cebel-i Nasîbîn olmak üzere birkaç yer üzerinde durulmaktadır (Bedir 2010:
395).

�9
Elem Dağı (Gire Elem): “Şırnak‟ın İdil ilçesinin güney batısında yer alır. Dağın
zirvesinde bir evliya mezarının olduğu söylenmektedir. Rivayetlere göre bu dağ, büyük bir
yılanın eviymiş, Yılan, bir gün dağdaki mağarasına giderken yeryüzüne inen bir zincir
tarafından gökyüzüne çekilmiştir (K8). Göğe çekilmeye dair bir başka efsane ise Erzurum‟a
aittir. “Erzurum‟un Aşkale ilçesinin Kandili bucağına bağlı Merdiven köyünde anlatılan bir
efsanede de melekler, ejderha köy halkına zarar vermesin diye onu göğe çekerler” (Seyidoğlu
1985: 186).
Dağlar, çoğu kez, halk arasında kutsal mekânlar olarak algılanmasına rağmen, nadir de
olsa, korku veren ve gidilmesi yasak alanlar olarak tasavvur edilirler. Kolektif bilinçdışı,
Mereto ve Şeyh Bavit dağlarını, evliyalara; Gırnavaz tepesini, cinlere ait bir mekân olarak
algılamış; Yılanlı dağ ile Elem dağını ise mitik bir simge olan yılanla renklendirmiştir. Halk
hafızası, yeryüzünün sadece insanlara ait olmadığı, bu alanda sıra dışı varlıkların da yaşıyor
olduğu inanışı konusunda adeta fikir birliği içindedir. Bu dağlık alanları, insanoğlunun kendi
dünyevî amaçları için kullanması sakıncalıdır. Adı geçen dağlara yönelik efsanelerin bu
inanışları desteklemeleri, bu bağlamda dikkate değerdir.

Sonuç
Yukarıda belirttiğimiz mekânlar, insan zihnini meşgul eden anlatılara konu olmuştur.
Bu mekânların bir kısmı, insanlarda korku uyandırırken kimisi sığınılacak bir yurt
hükmündedir. Hastalıklarına şifa bulmak isteyenlerin de ziyaret ettikleri bu alanlar,
olağanüstü varlıkların ya da kutsal kişilerin sahiplendikleri sıra dışı yerlerdir.
Olağanüstü yerlere yönelik efsaneler, halk belleğinin ne kadar güçlü olduğunu
göstermesi açısından da ayrıca dikkate değerdir. “İnanışların büyük bir kısmı, efsanelerle
belgelenir, onlar aracılığıyla anlatım yeteneğine erişir” (Boratav 1973: 8). Yukarıda adı geçen
yerlere dair anlatılan efsanelerin de birer belge niteliğe taşıdığı ve halkın bu alanlara yönelik
inanışlarını desteklediği görülür.
Sıra dışı mekânlar, insan dışındaki varlıkların yaşama alanı olması itibariyle
gizemlidirler. Ulu kişilerin yattığı, cinlerin yaşadığı veya yılanların, muhtelif yaratıkların
bekçilik yaptığı bu yerler, bazen şifa aranan bazen de tekin olmayan yerler sınıfına dâhil
olurlar. Onlara dair anlatılar, bahsedilen mekânlara dair inanışları besleyen ve yeni nesillere
aktarımını kolaylaştıran birer araçtır.
Kaynaklar
Bedir, Ahmet (2010). Tevhidin Yurdu, Kur‟an-ı Kerim Atlası, Kaynak yayınları,
İstanbul.

�10
Boratav, Pertev Naili (1973). 100 Soruda Türk Folkloru, 2. Baskı, Gerçek yayınevi,
İstanbul.
Jung, Carl Gustav (2012). Dört Arketip, 3. Basım, Metis yayınları, İstanbul.
Karakaş, Rezan (2012). “Siirt Halk Kültürünün Şifa Dağıtıcıları: Kutsal Sular”,
Turkish Studies - International Periodical For The Languages, Literature and History of
Turkish or Turkic, Volume 7/4 Fall 2012, p: 2149-2161, Ankara, Turkey.
Seyidoğlu, Bilge (1985). Erzurum Efsaneleri (Erzurum‟da Belli Yerlere Bağlı Olarak
Derlenmiş Efsaneler Üzerinde Bir İnceleme). Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ankara
Üniversitesi Basımevi, Ankara.
Tanyu, Hikmet (1987). Türklerde Taşla İlgili İnançlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı
yayınları, Ankara.
(http://www.kenthaber.com/guneydogu-anadolu/mardin/nusaybin/Rehber/antikkentler/nisibis-nusaybin). (Erişim Tarihi: 10.05.2013)
http://www.tayproject.org/TAYmaster.fm$Retrieve?YerlesmeNo=967&amp;html=masterd
etail.html&amp;layout=web (Erişim Tarihi: 10.05.2013).
Kaynak Kişiler
K1: Ferman İlter, 1910 doğumlu, çiftçi, Bitlis/Mutki, Kovanlı köyü.
K2: Hanimi Adanır, 1946 doğumlu, okur-yazar değil, Mardin/Nusaybin.
K3: Emine Yıldız, 1990 doğumlu, üniversite öğrencisi, Siirt/Merkez
K4: Diyadin Demir, 1989 doğumlu, üniversite öğrencisi, Şırnak/İdil.
K5: Gazi Özgün, 1964 doğumlu, Şoför, ilkokul mezunu, Mardin/Ömerli.
K6: Gülbin Argiş, 1992 doğumlu, Üniversite öğrencisi, Mardin/Merkez.
K7: Mehmet Yanık,1968 doğumlu, ilkokul mezunu, şoför, Diyarbakır/Silvan.
K8: Makbule Şapuk, 1960 doğumlu, okuryazarlığı yok, Şırnak-İdil-Yarbaşı köyü.
K9: Çekdar Şapuk, 1990 doğumlu, üniversite öğrencisi, Şırnak-İdil-Yarbaşı köyü.
Fotoğraflar

�11

Fotoğraf 1: Bikreş mağarasının yer aldığı Cehennem deresi-Şırnak/İdil

Fotoğraf 2: Elem dağı-Şırnak/İdil

�12

Fotoğraf 3: Ashab-ı Kehf-Diyarbakır/Lice

Fotoğraf 4: Gırnavaz tepesi-Mardin/Nusaybin

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11254">
                <text>2161</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11255">
                <text>GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNDE SIRA DIŞI MEKÂNLAR</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11256">
                <text>KARAKAŞ, Rezan </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11257">
                <text>Anahtar Kelimeler: Olağanüstü yerler, efsane, inanış.  ÖZET  Bu araştırmanın amacı, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan sıra dışı mekânlara ve onlara dair inanış ve efsanelere ışık tutmaktır. Araştırmada bulgular; gözlem ve görüşme yöntem ve teknikleri kullanılarak elde edilmiştir. Bölge, sıra dışı mekânlar ve onlara dair anlatmalarla doludur. Araştırma sonucunda yörede kutsal olduğuna inanılan veya korkulan birçok sıra dışı mekânın varlığı tespit edilmiştir. Siirt, Mardin, Diyarbakır ve Şırnak’ta muhtelif dağ, tepe ve mağaraların olağanüstü varlıklara dayalı anlatmalarla sıra dışı bir mekâna dönüştüğü görülür. Siirt’teki Siyah Ev, şifa arayıcıların uğrak yeridir. Şırnak’taki Bikreş mağarası ile Mardin’deki Gırnavaz Tepesi cinlerin yaşadığı yerler olması dolayısıyla sıradan mekânlardan ayrılırlar. Mardin’deki Yılanlı Dağ ile Siirt’teki Kara Mağara kaplıcası mitik bir simge olan yılanla kesişir. Diyarbakır’daki Kafka Mağarası içinde var olduğuna inanılan altınları ve hazineyi koruyan yaratığıyla halk inanışında yerini alır. Siirt’te yaşayan Şahmeran efsanesi, mağarada saklı olan şifalı suyla ve onu koruyan insan-yılan-balık vücutlu bir varlıkla ilişkilidir. Mardin’deki Şeyh Şaaran mağarası ile Siirt Şirvan yolunda bulunan bir mağara, kutsal su simgesiyle dikkati çeker ve şifa arayıcıların uğrak yeri olur. Güneydoğu Anadolu bölgesindeki sıra dışı mekânların tespit ve tahlilini amaçlayan bu çalışmanın aynı zamanda, ilkelden çağdaşa uzanan yolculukta, insanoğlunun duygu ve düşünce dünyasının anlaşılmasına da katkı sunması beklenmektedir</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11258">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11259">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11260">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11261">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1416" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1776">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/85b91f1476eccaf56c1f5b308d0d27e4.docx</src>
        <authentication>790e31ef0a008612c10d31293c42d3a9</authentication>
      </file>
      <file fileId="1777">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fadf6f2d956a95048b53109aa5615ee2.pdf</src>
        <authentication>18501be015fd990518f4503b30fa4cfe</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11272">
                    <text>ÇOCUK EDEBİYATINDA “KARAKTER” KAVRAMI VE AYLA KUTLU’NUN
ÇOCUK KİTAPLARININ BU AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Evren KARATAŞ
Cumhuriyet Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Sivas / Türkiye
Anahtar Kelimeler: çocuk edebiyatı, karakter, özdeşim, Ayla Kutlu.
ÖZET
Platon’dan günümüze sanatın ana işlevinin izleyende/alımlayanda katharsis (arınma)
oluşturmak olduğu kabul edilmiştir. Katharsis büyük ölçüde alımlayanın tahkiyenin
merkezindeki karakterlerle “özdeşim” kurması yoluyla sağlanabilmektedir. Bilindiği üzere
kurgunun dört temel öğesi zaman, mekân, karakter ve olaydır. Metinde zaman ve mekân,
karakter ile kurgunun yapısına girebilir. Karakter aynı zamanda kurguda olayı başlatan, geliştiren
ve eyleyen ana unsurdur. Karakter olmadan kurgunun diğer elemanları ölüdür, olay ise yoktur. O
halde, karakter kurgunun diğer elemanlarının hareketlenmesini, hayatiyet kazanmasını mümkün
kılar. Çocuk edebiyatında da karakterle özdeşim kurma meselesi, hem sorunlu bir konu olarak
çokça tartışılmakta hem de çocuğa evrensel, millî ve ahlâkî değerlerin aktarılmasında verimli bir
araç olduğundan sıkça gündeme getirilmektedir. Çocuklar 3-6 yaş aralığında davranışlarının
büyük bir bölümünü yakın ve uzak çevrelerindeki gerçek kişileri ya da film, animasyon, kitap
gibi kurgusal yapıtlardaki kahramanları örnek alarak oluşturmaktadırlar. Özellikle kurgusal
karakterler sahip oldukları olağanüstü güçler ve imrenilecek fiziksel özellikleriyle çocukların
gözünde ideal rol modelleri oluşturmaktadırlar. Bu “her şeye sahip olan ve her şeyi yapabilen”
karakterler çocuğun gerçeklik algısını zedelemekte ve onların var olmayan, ulaşamayacakları,
gerçek dışı karakterleri model almalarına neden olmaktadır. Bir de buna, son dönemlerde
çocukları hedef tüketici kitlesi olarak gören şiddet, fantastik ve cinsellik örüntüleriyle dolu görsel
ve yazılı ürünlerin karakterleri de eklenince durum daha tehlikeli bir hâl almaktadır. Geçmişin
aşırı didaktik, davranışlar açısından kusursuz, slogancı çocuk karakterleri, çocuk eğitimi
açısından ne kadar verimsiz ise çağın fiziksel ve sosyal yönden aşırı idealize edilmiş, yorulmak
bilmez çocuk karakterleri de bir o kadar sakıncalıdır. Bu nedenle çocuk edebiyatında karakter
oluşturma konusunda dikkatli olunmalı ve karakterlerin fiziksel ve ruhsal açıdan çocukların
gelişim aşamalarına uygun çizilmelerine önem verilmelidir. Örneğin okul öncesinde animistik
özellikleri ön plânda olan bitki, hayvan gibi karakterler uygunken, ilköğretim dönemi için çocuk
karakterlerin başlarından geçen olayların anlatıldığı eserler daha elverişlidir. Alanyazında kişi,
karakter, kahraman, antikahraman öğeleri arasındaki farkların açık olmadığı görülmektedir. Bu
nedenle çalışmaya öncelikle bu öğeler arasındaki farkların belirlenmesiyle başlanması
plânlanmakta, daha sonra ise animasyon, film, edebiyat gibi alanlarda çocuk karakter oluşturma
yöntemlerinin örneklerle açıklanması düşünülmektedir. Son olarak elde edilen kuramsal bilgiler
ışığında, örneklem olarak seçilen çağdaş Türk çocuk edebiyatı yazarlarından Ayla Kutlu’nun
çocuk kitaplarındaki karakterler verilerinin yorumlanması hedeflenmektedir. Böylece çalışmada

�sırasıyla doküman tarama ve betimsel analiz yöntemleriyle Ayla Kutlu kesiti üzerinden Türk
çocuk edebiyatındaki karakter kavramı açıklanmaya çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11264">
                <text>2195</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11265">
                <text>ÇOCUK EDEBİYATINDA “KARAKTER” KAVRAMI VE AYLA KUTLU’NUN ÇOCUK KİTAPLARININ BU AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11266">
                <text>KARATAŞ, Evren </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11267">
                <text>Anahtar Kelimeler: çocuk edebiyatı, karakter, özdeşim, Ayla Kutlu.  ÖZET  Platon’dan günümüze sanatın ana işlevinin izleyende/alımlayanda katharsis (arınma) oluşturmak olduğu kabul edilmiştir. Katharsis büyük ölçüde alımlayanın tahkiyenin merkezindeki karakterlerle “özdeşim” kurması yoluyla sağlanabilmektedir. Bilindiği üzere kurgunun dört temel öğesi zaman, mekân, karakter ve olaydır. Metinde zaman ve mekân, karakter ile kurgunun yapısına girebilir. Karakter aynı zamanda kurguda olayı başlatan, geliştiren ve eyleyen ana unsurdur. Karakter olmadan kurgunun diğer elemanları ölüdür, olay ise yoktur. O halde, karakter kurgunun diğer elemanlarının hareketlenmesini, hayatiyet kazanmasını mümkün kılar. Çocuk edebiyatında da karakterle özdeşim kurma meselesi, hem sorunlu bir konu olarak çokça tartışılmakta hem de çocuğa evrensel, millî ve ahlâkî değerlerin aktarılmasında verimli bir araç olduğundan sıkça gündeme getirilmektedir. Çocuklar 3-6 yaş aralığında davranışlarının büyük bir bölümünü yakın ve uzak çevrelerindeki gerçek kişileri ya da film, animasyon, kitap gibi kurgusal yapıtlardaki kahramanları örnek alarak oluşturmaktadırlar. Özellikle kurgusal karakterler sahip oldukları olağanüstü güçler ve imrenilecek fiziksel özellikleriyle çocukların gözünde ideal rol modelleri oluşturmaktadırlar. Bu “her şeye sahip olan ve her şeyi yapabilen” karakterler çocuğun gerçeklik algısını zedelemekte ve onların var olmayan, ulaşamayacakları, gerçek dışı karakterleri model almalarına neden olmaktadır. Bir de buna, son dönemlerde çocukları hedef tüketici kitlesi olarak gören şiddet, fantastik ve cinsellik örüntüleriyle dolu görsel ve yazılı ürünlerin karakterleri de eklenince durum daha tehlikeli bir hâl almaktadır. Geçmişin aşırı didaktik, davranışlar açısından kusursuz, slogancı çocuk karakterleri, çocuk eğitimi açısından ne kadar verimsiz ise çağın fiziksel ve sosyal yönden aşırı idealize edilmiş, yorulmak bilmez çocuk karakterleri de bir o kadar sakıncalıdır. Bu nedenle çocuk edebiyatında karakter oluşturma konusunda dikkatli olunmalı ve karakterlerin fiziksel ve ruhsal açıdan çocukların gelişim aşamalarına uygun çizilmelerine önem verilmelidir. Örneğin okul öncesinde animistik özellikleri ön plânda olan bitki, hayvan gibi karakterler uygunken, ilköğretim dönemi için çocuk karakterlerin başlarından geçen olayların anlatıldığı eserler daha elverişlidir. Alanyazında kişi, karakter, kahraman, antikahraman öğeleri arasındaki farkların açık olmadığı görülmektedir. Bu nedenle çalışmaya öncelikle bu öğeler arasındaki farkların belirlenmesiyle başlanması plânlanmakta, daha sonra ise animasyon, film, edebiyat gibi alanlarda çocuk karakter oluşturma yöntemlerinin örneklerle açıklanması düşünülmektedir. Son olarak elde edilen kuramsal bilgiler ışığında, örneklem olarak seçilen çağdaş Türk çocuk edebiyatı yazarlarından Ayla Kutlu’nun çocuk kitaplarındaki karakterler verilerinin yorumlanması hedeflenmektedir. Böylece çalışmada  sırasıyla doküman tarama ve betimsel analiz yöntemleriyle Ayla Kutlu kesiti üzerinden Türk çocuk edebiyatındaki karakter kavramı açıklanmaya çalışılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11268">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11269">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11270">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11271">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1417" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1778">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/42f8e2209ff80502395d860e2cff8f31.docx</src>
        <authentication>15b73d0ecc64e46a20591ba0abf9ecfd</authentication>
      </file>
      <file fileId="1779">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7bb3d7666b1fb27449284e8cded74d24.pdf</src>
        <authentication>9320668d8a8c549a60bf237d29d31473</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11281">
                    <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAKİ
İZLERİ
Hicran KARATAŞ
Hacettepe Üniversitesi, Türk Halkbilimi, Ankara / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek, Sözlü
Vesika.
ÖZET
Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların tarihi vakalara dair
belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği bilinen
bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni ve icrası
aracılığıyla sözlü tarihi birikimin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek yanlış
olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi eşliğinde
söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu özelliğiyle
ritmik bir arşiv belgesi özelliğine haiz olup türkü metinlerinden hareketle hem halkbilimsel
verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihsel malumata ulaşmak mümkündür.
Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden örnek bir türkü metninden hareketle
Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülmüştür.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1780">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/e77bb14c1280f45c3ee631061b2f6b3a.docx</src>
        <authentication>87f347f75c36cde2f4314ea03fb45aba</authentication>
      </file>
      <file fileId="1781">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fedc301d349c8eb949f7fddf80fdd2a5.pdf</src>
        <authentication>e6a76451e07329dbdf5cf18aae590c9e</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="11282">
                    <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR
ORTAMINDAKĠ ĠZLERĠ
Hicran KARATAŞ1
Özet
Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların, tarihi vakalara
dair belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği
bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni
ve icrası aracılığıyla sözlü tarih birikiminin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek
yanlış olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi
eşliğinde söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu
özelliğiyle ritmik bir arşiv belgesi özelliğinde olup türkü metinlerinden hareketle hem
halkbilimsel verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihi malumata ulaşmak
mümkündür. Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden “Türki-i Bana Luka
Kal’ası” isimli türkü bir sözlü tarih vesikası olarak ele alınacak ve bu vesikadan hareketle
Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülecektir.
Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek,
Sözlü Vesika

THE TRACES OF TURKS IN THE ORAL CULTURE OF BOSNIAHERZEGOVINA

Abstract
It is known that the cultural legacy, traditions and behaviors, the knowledge
which has been drawn from experience, historical events in collaborative memories are
archived in folk songs which are a part of the oral culture. Therefore one of the functions
of the folk songs is to pass down the knowledge from generation to generation. The
knowledge about the oral culture in the texts of the folk songs has a place in the
collaborative memory. Due to its features, the folk songs have the characteristics of a
rhythmic archive and it is possible to achieve folkloric and historical data through folk
songs. In this study, the “Türki-i Bana Luka Kal’ası” folk song which includes a part of the

1

Araştırma Görevlisi, Hacettepe Üniversitesi Türk Halkbilimi Anabilim Dalı, karatashicran@gmail.com

�Bosnian history has been analyzed as an oral history document and the traces of Turkish
history in Bosnia in the framework of this document has been discussed.
Key Words: Oral History, Traditional Written History, Folk song, Balkan Area,
Bosnia Herzegovina, Oral document
Balkan Coğrafyasındaki Türklük Tarihi ve Bosna Hersek
Balkan coğrafyasında Türklerin Hunlardan günümüze uzanan süreçte var oldukları
bilinmektedir2. MÖ. 800’lü yıllarda Karadeniz’in kuzeyine, Avrupa’ya ve Balkanlara yapılan
göçler sahanın Türkleşmesinde büyük önem oynamıştır. “Hun Türklerinin MS II. yüzyılda
Karadeniz’in kuzeyinde Azak Denizi ile Ten ve Özi ırmakları arasında yaşıyor olduğu
bilinmektedir” (Kurat 1972: 12). Söz konusu göçler Türklerin Balkanlar’da devlet kurmak
suretiyle varlığını sürdürmelerinde ilk adım olmuştur. Anadolu Türklerinin Balkanlara ilk
yerleşmesi, Selçuklulardan Kaykavus’un Bizans’a kaçıp sığınması hadisesiyle ilgili olup,
Bizans imparatoru Mihail ona ve askerlerine yerleşmek üzere Dobruca ilini tahsis etmiştir.
Bunun üzerine Anadolu’dan kendisine taraftar olan bir kısım Türkmen gruplar Sarı Saltuk
Dedeyle birlikte Balkanlara geçmişlerdir (Okiç 1952: 52).
Osmanlı Devleti zamanında, Balkanlarda ilk fetih 1352’de Orhan Gazi zamanındadır.
1453’te bölgenin siyasi ve dini merkezi İstanbul’un da fethiyle Balkan yarımadasıyla Anadolu
kesintisiz şekilde birbirine bağlanmış oldu (Karpat 1992: 28-29 ; Jelavich 2006:33).
Balkanların Türkler tarafından iskânı özellikle 14. yüzyılda kitleler halinde gerçekleşmiştir.
Bu cümleden olarak Bosna Hersek de 1463’te Fatih Sultan Mehmet’in başlatmış olduğu
fetihlerle (Jelavich 2006: 29) Osmanlı topraklarına katılmıştır. Fatih Sultan Mehmet
tarafından bir bölümü fethedilen Bosna, 1528 Sultan Süleyman tarafından tamamen Osmanlı
hâkimiyeti

altına

alınmıştır.

“Önceleri,

Rumeli

Beylerbeyliğine,

akabinde

Budin

Beylerbeyliğine bağlanan Bosna Sancağı 1585’ten itibaren Eyalet statüsüne getirilmiştir. Bu
dönemde birinci sınıf eyalet statüsünde bulunmakla beraber ilaveten Avrupa içlerine
akınların yapıldığı askeri bir üst konumunda bulunmuştur. Hem sosyal hayatlarına hem de
dini inanç ve özgürlüklerine müdahale edilmemekle birlikte, imar edilmeye başlanan eyalet
mamur bir seviyeye ulaştırılmıştır” (Türk Ans C. VII: 359-365 ). Bosna Eyaletinde Türkler,
Müslümanlar ve konargöçer aşiretler, Hıristiyan ve Musevi halklar, şehirlerde, sancaklarda ve
2

Batı Avrupa Hunları’nın 378 baharında Tuna nehrini geçerek Avrupa içlerine yapmış oldukları fetihler ve bu

fetihlerin sonuçları için Kafesoğlu,1997: 71-83, ayrıca konuyla ilgili teferruatlı bilgi için Neméth, 1966.

�köylerde yaşarlar. Şehirlerde ticaret ve sanayi gelişmiştir. Sancak ve köylerde tarım;
konargöçerler arasına hayvancılık önemli geçim kaynakları olmuştur. Eyalet önemli bir
uluslararası ticaret merkezi konumundadır. Türk idaresi altındayken medreseleri, camileri,
çarşıları, imaretleri, kaleleri, bedestenleri ve dükkânları ile Bosna zengin bir eyalettir
(Yıldırım 2003: 146).
Hunlardan başlayarak sahaya yapılan göçler ve akınlarla Türk kültürü öğelerinin de
hem Avrupa hem de Balkan sahasına geçişi için elverişli ortamlar oluşmuştur. Anadolu
sahasından Balkanlara uzanan süreçte genel anlamıyla Balkan sahasında özelde ise Bosna’da
Türk halk kültürüne has gelenek ve görenekler, Türk yeme içme kültürü, Türk-İslâm
mimarisine has (cami, hamam, medrese, tekke, türbe vb)eserler, Türk diline mahsus kelimeler
ve daha birçok kültür unsuru Balkan/Bosna halk hayatına katılmıştır. Sözlü kültür
ortamındaki tekerleme, bilmece, masallar, halk hikâyeleri ağıtlar ve türkülerin yaşatılan
örnekleri de Bosna’daki Türk varlığının örnekleri arasında yer almaktadır. Sözlü kültür
ortamında nesilden nesile aktarılarak toplumsal bellekte muhafaza edilmek suretiyle bugüne
ulaşan bu neviden sözlü yaratmaların bir özelliği de tarihi bilgiyi ritim eşliğinde içermesiyle
sözlü birer vesika olmalarıdır. Bu cümleden olarak Avusturya’nın Bosna Banya Luka Kalesini
muhasara altına alması sırasında, muhtemelen vakalara şahit olan bir âşık tarafından yakılan
Türki-i Bana Luka Kal’ası3 metni sözlü vesika olarak değerlendirilecektir.

Banya Luka Kalesi Türküsü ve Bosna Tarihi
Banya Luka Kalesi Türküsü, Banya Luka Kalesi’nin 1736-1739 yılları arasında
Avusturya askeri tarafından muhasara altına alınmasının tasvirini anlatmaktadır. Sözü geçen
türkü, Avusturya’nın Ruslarla Osmanlı Devletine karşı gizli bir ittifakına güvenerek Bosna
Eyaletini kuşatmasının sözlü vesikalarından yalnızca biridir.4 1736-39 yılları arasında
Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında vuku bulan savaşlara şahit olan Ömer Bosnavi’nin,
“Tarih-i Bosna der Zaman-ı Hekimoğlu Ali Paşa” isimli eserinde sözü edilen savaşlar ve
dönemin çarpıcı olayları teferruatlı bir şekilde tasvir olunmaktadır. Türkünün yakıldığı Banya
Luka Kuşatmasını da içeren bu eser sözlü tarih vesikamızın yazılı metinlerle paralelliği
3

“Türki-i Bana Luka Kal’ası” , türkü metni haricinde günümüz Türkçesindeki karşılığı esas alınarak, metin
içinde Banya Luka Kalesi Türküsü olarak zikredilecektir.
4
Bana Luka Türküsü, Saray Türküsü, İzvornik Türküsü, Nazm-ı Diğer başlıklı ve incelediğimiz türkü metninin
başka bir varyantı olan Bana Luka Kalesi Türküsü (Hasan,1987:119-121) Avusturya’nın Bosna kuşatması
sırasında yakılan türkülerin başlıcalarıdır. İlk üç türkü Sayın Prof. Dr. Dursun Yıldırım’ın “Balkan Üçlemesi ve
Tarih” başlıklı makalesi içinde sözlü tarih metinleri olarak ele alınarak yazılı ortam tarih metinleri ile örtüşmeleri
bakımından her birinin birer sözlü tarih belgesi olduğu vurgulanmıştır. Detaylı malumat için bakınız: Yıldırım ,
2003: 144-160.

�bakımından ölçü olarak kullanılacaktır. Türkü metni içinde, Avusturya askerlerinden yer yer
nemçe, nemçelü, kâfir, Nemçe hayını, mel’un, mel’un bin mel’un şeklinde bahsedildiği göze
çarpmaktadır.
Banya Luka Kalesi türküsünün “Bakdılar feryadçı geldi Bana Luka Kal’a’dan”
dizesinden hareketle, türküyü yakan aşığın, Banya Luka Kalesi muhasarasının kaldırılması
sırasında olayların gidişatına tanık olan biri ya da Bosna Eyaleti Valisi Hekimoğlu Ali
Paşa’nın mahiyetindeki askerlerden biri olması kuvvetle muhtemeldir.
Osmanlı Devleti’yle barış halinde olan Rusya’nın Osmanlı topraklarına saldırdığı
haberleri yayılmaya başlayınca Bosna Eyaleti’nden beş bin yaya ve atlının İstanbul’a hareket
etmesinden haberdar olan Avusturya’nın Ruslarla gizli anlaşmasına güvenerek Osmanlı
Hükümeti ile anlaşmasını bozması ve Bosna’yı işgali “Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi
gurur” sözleriyle sözlü vesikamızda kayda geçirilmiştir.
Sözlü ortam tarih yazıcılığının , yazılı ortam tarih yazıcılığı kadar güvenilir bilgiler
ihtiva edebileceği ve dahi bazen yazılı tarihin kaleminin yazmadığı ya da yazmamayı
yeğlediği bilgilerin de sözlü tarih vesikaları üzerinden izinin sürülebileceği bilinen bir
gerçektir5. Bu tür durumlar söz konusu olduğunda sözlü ortam tarih vesikalarının yazılı ortam
tarih yazıcılığı mahsulü metin ve belgelerdeki boşlukların doldurulmasında önemli bir rolü
bulunmaktadır6
Sözlü ortam tarih yazıcılığına örnek teşkil eden Banya Luka Kalesi türküsü yalnızca
Avusturya’nın Banya Luka Kalesi’ni muhasarasını tasvir etmekle kalmamaktadır. Kale içinde
dara düşmüş halkın sosyo-kültürel durumları, psikolojik vaziyetleri, Banya Luka ve çevresine
dair coğrafi yerleşkeleri ve mühim yerlere dair (Lebuçe sahrası, Sava nehri, Karaul, Yayçe
kalesi, Gülhisar, Sitniçe, İzmiyan vb) malumatı da ihtiva etmektedir. Diğer yandan,
Bosna/Banya Luka halkının Osmanlı hükümetine olan tavrının, bağlılığının ve güveninin de
sözlü kültür ortamındaki izdüşümü durumundadır. Osmanlı Devletine bağlı bulundukları süre
5

Yazılı tarih metinlerinin, vakayı kaleme alanların öznel yargılarını ve vakaya karşı kendi ön kabul ve değer
yargılarını yanzıtmak zafiyetinde bulunabileceği bilinen bir gerçekliktir. Bu cümleden olarak Uluslar arası tarih
yazıcılığı metinlerini kaleme alanların kişisel ön kabulleri ile Osmanlı Devletine başkaldıran Ermenilerin
tedbiren göçe tabii tutulması Sözde Ermeni Soykırımı olarak adlandırılmaktadır. Buna karşın yine aynı taraflı
kalemlerin yazmış oldukları tarih metinlerinde Rusya toprakları içindeki Revan Hanlığındaki Türkleri
vatanlarından sürmek suretiyle uzaklaştıran boşalttığı Revan topraklarına İran sahası Ermenilerini yerleştiren
Rusya’nın Türklere reva gördüğü zulüm ise görmezden gelinmektedir. Yazılı tarihin göz ardı ettiği bu zulmü
sözlü kültür ortamı tarih metinleri kayda geçirmeyi başarmış, hüzünlü ezgisi eşliğinde bu zulüm sırasında
yaşananlar bugüne dek ulaşmıştır. Revan türküsünün sözlü dokusu içinde yaşayan tarih ise gerçekleri vakaya
şahit olanların gözünden ve dilinden anlatmaktadır. Bu yönüyle sözlü ortam tarih yazıcılığı mahsulü olan bu
sözlü vesikalar belgeden daha da kat’i belge niteliği ile karşımıza çıkmaktadır (Türk toprağı Revan hanlığından
Ermeni Erivan’a Rusların yaşattığı zulumün sözlü vesikası Revan Türküsü için bakınız: Günay, 2008:359-360)
6
Sözlü ortam tarih yazıcılığına dair sözlü vesikaların yazılı belgelerdeki boşlukları doldurarak yazılı ortam tarih
yazıcılığında önemli ve köklü değişiklere yol açması ile ilgili olarak bakınız: Ryant, 1988: 560.

�içinde ulaşmış oldukları refah seviyesi ve hoşgörü ortamı şüphesiz bu tavır ve yaklaşımların
temelindeki ana dinamiklerdir.
Banya Luka Kalesi türküsü iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm, Avusturya (Nemçe)
ordusunun Banya Luka Kalesi’ni kuşatması ve bu kuşatmanın çetin tasvirinden oluşmaktadır.
Bu bölümde, kale içinde mahsur halkın muhasara sırasındaki ahvali, düşman askerlerinin
nicelik ve nitelikleri, kale içinde mahsur kalan halkın etnik ve dini olarak çeşitlilik gösterdiği
de sözlü ortam tarih yazıcılığı bağlamında kaydedilmiştir. Muhasara altında sıkışmış halkın
dini açıdan çoğunluğunun Müslümanlardan oluştuğu, “Kal’anın içinde olan müslimin cenk
idüben”, “ Ya İlahi bu Bosna’yı sen saklagıl: Bunların sıbyanını kâfirlere çinletmegil”
dizelerinden açıkça anlaşılmaktadır.
Kale içinden bir haberci (feryadcı) aracılığıyla kalenin içinde hem kadıdan hem de
müftüden yazılı bir haberin merkeze ulaştırıldığı “Bakdılar feryadcı geldi Bana Luka
Kala’dan: Ehl-i Kala cümlenin hem kadı hem müfdüden Muhzır İ’lamı getürdi geldi asker
Nemçe’den”

dizeleriyle

bildirilmektedir.

Avusturya

İmparatorunun,

Banya

Luka’yı

Müslümanların elinden almak üzere sevkettiği taburların komutasında Hilsburghausen
bulunmaktadır. Banya Luka’yı kuşatmaya girişmesi üzerine Ehl-i Kaleden gönderilen muhzır
ilamının içeriği yazılı tarih kaynağımızda “telaş ve korku yaratan bu kuşatma haberi Vali Ali
Paşa’ya Bana Luka Müftüsü Mehmet Emin Efendi’nin yanında getirdiği ve kale kadısının,
zabitlerin, imam, hatip, şeyh ve diğer ilgililerin yalvarış ve yakarışlarını belirten dilekçelerle
duyruldu” (Bosnavi 1979: 43) şeklinde geçmektedir.
Yine bu bölümde Avusturya’nın işgal kuvvetlerinin hayli kalabalık, cephane
bakımından oldukça varlıklı olduğunu “Bunca top cephanesiyle bunca gülle kunbara: Bunca
asker alay alay sanki yollar kapkara” dizelerinden hareketle tahmin edebilmekteyiz. Başka
bir dizede de “Aldılar tabur içine kala’nın dört yanını” kalenin dört bir yanından tamamen
kuşatıldığı bildirilmektedir. Avusturya’nın Bosna üzerine yüz elli binden fazla asker ile yola
çıktığı, Bosna’ya beş kol halinde saldırmak üzere harekete hazır beş tabur asker getirdiği ve
bunların birincisinin de Banya Luka’yı almakla görevlendirildiği, en iyi cephane top ve
humbaralar ile donatıldığı (Bosnavi 1979:23, 49) yazılı ortam tarih kaynağımız tarafından
doğrulanmaktadır. Türkü metni içinde “Hem getürdi adı belli altı bin baş olan: Lebuçe
sahrasında birkaç bin mela’in olan: Adı mel’un bin mel’un bellüdür mel’un olan” dizeleri
Avusturya’nın Banya Luka kuşatması sırasında uygulamış olduğu askeri düzene gönderme
yapıyor olmalıdır. Zira toplamda sekiz bin ya da biraz fazlacasına işaret edilmektedir.
Avusturya’nın Banya Luka üzerine sevk ettiği sekiz bin askerden oluşan orduyu üç kısıma
ayırmıştır. Bu düzen gereği bin asker bir kol, iki bin asker bir kol, geriye kalan beş bin asker

�geometrik bir kurala göre düzenlenmişti. Bu düzen gereği bir kolda yaşanılması muhtemel bir
bozgun halinde diğer kollar kuşatmayı tamamlamakla vazifeli olduğu yazılı tarih kaynağımız
tarafından bildirilmektedir. (Bosnavi 1979: 46).
Banya Luka Kalesi türküsünün ilk bölümü adeta feryadçının Vali Ali Paşa’ya getirmiş
olduğu feryadnamenin içeriğinden oluşmaktadır. Feryadnamenin içinde yazılanların kale
içindeki halka ve kuşatmanın genel ve son durumuna dair malumatı içerdiği düşünülecek
olunursa türkü metninin bu bölümü de Ali Paşa huzurunda okunan dilekçelerin sözlü
ortamdaki kaydı durumundadır. Zira kuşatmanın hangi koşullarda gerçekleştiği, halkın
kimlerden oluştuğu, kuşatmanın son durumu, düşman askerinin sayısı, sahip olduğu
cephanenin muhtevası gibi bir çok malumat bu bölüm içinde gayet teferruatlı bir şekilde
aktarılmaktadır. Bu cümleden olarak “Taburun konakçısı7 çarkçısı çokmuş ol; Geçdi tabur
Sava nehrin köprü ile bilmiş ol” dizeleri de bu neviden detaylar içermektedir. Devamında
“Kurdı tonbas8 üzre köprü geçti Vırbas suyunı: Aldılar tabur içine kal’anın dört bir yanını”
dizeleri de kuşatmanın ulaştığı son duruma işaret etmektedir. Sava Nehri’nin Banya Luka’ya
yayan sekiz saat olduğu akabinde Virbas Suyunun Banya Luka Kalesine bitişik denecek kadar
yakın olduğu göz önünde bulundurulduğunda türkünün ilk bölümü kuşatmaya dair bir durum
raporu görüntüsündedir9.
İkinci bölüm, feryatçının Hekimoğlu Ali Paşa’ya kuşatmayla ilgili getirdiği
feryadname/muhzır/vesika okunduktan sonra Hekimoğlu Ali Paşa ve askerlerinin kuşatmayı
kaldırmak üzere yola koyulması ile başlamaktadır. Hekimoğlu Ali Paşa sözlü tarih vesikamıza
göre hiç vakit kaybetmeden cümle müslümana haber salarak gazaya çağırmıştır. Bu hal “
Nusreti Hakktan dileyüb olmadı hiç gönlü saht: Ayetiyle cahid ü email olup uydurdu raht” ve
“Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi: Herkese farz oldı gide zira hücum eyledi:
Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi” de ivedilikle yola çıkmak hazırlığına
gönderme yapmaktadır. Banya Luka’nın kuşatıldığı sıralarda Bosna Valisi’ne Buzin ve Çetin
Kaleleri halkından da dilekçe ve feryadnameler ulaşmakta bundan sebep Vali Ali Paşa hangi
tarafa derhal müdahale edilmesi hususunda ikilemde kalmaktadır. Bu ikilemin aşılması

7

Konakçı:[Konakçı Başı]: Sefere giden padişahların tuğlarıyla, otağ-ı hümayunlarını nakletmek ve
konaklayacakları yeri hazırlamak vazifesiyle mükellef olan memur hakkında kullanılır bir tabir (Pakalın, 1983:
C.II: 291)
8
Tombaz: Nehirlerde, nakliyatta ve köprü dubası yerinde kullanılır altları düz bir nevi kayık adıdır (Pakalın,
1983: C.III: 511).
9
Kuşatmanın, Vali Ali Paşa ve askerlerinin Banya Luka’ya yetişmezden önceki son durumu Bosnavi, 1979:
55’te teferruatlı bir şekilde tasvir edilmektedir. Bu tasvir ile Sözlü tarih vesikamız birbiriyle tam paralellik
göstermektedir.

�hususunda danışmanları ve ahl-i akıl ile istişare etmiş netice olarak Banya Luka Kuşatmasının
kaldırılması yönünde karar alınmıştır.10
Vali Ali Paşa’nın Banya Luka ileri gelenlerinden gelen dilekçeleri okuduktan ve
danışma meclisinde Banya Luka Kalesindeki muhasaranın kaldırılması yönünde karara
varıldıktan sonra, hemen sonra yola çıkmak gayretine düştüğü Bosnavi tarafından şu şekilde
aktarılmaktadır: “Tedbir sahibi müşir vali hazretleri, derhal büyük çabalar harcayarak
yukarıda sözü geçen kalede kuşatılmış olan müminlere imdat ve yardım çarelerini
araştırmaya koyuldu” (Bosnavi 1979:43).
“Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi: Herkese farz oldı gide zira hücum
eyledi: Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi” dizeleri akıl baliğ olan her bir kişinin
orduya katılması hususunda çıkarılmış bir fermana işaret etmektedir. Yazılı tarih
kaynağımızda bu detaya yer verilmemektedir. Buna benzer olarak kuşatmayı kaldırmak üzere
yola çıkan Hekimoğlu Ali Paşa ve askerleri Podraşça Ovasında ordugah kurmuş ve harekat
planlarını da yine burada yapmışlardır. Buradan Banya Luka’ya hangi yoldan gidilmesi
hususunda yapılan istişareler sonucu takip edilen yol yazılı kaynağımızda çok açık değildir.
İki ihtimalden söz edilmekle birlikte birinin on saatlik diğerinin on dört saatlik yürüme
mesafesinde yol katettireceği belirtilmektedir. Sözlü vesikamızda ise önce Karaul kasabasına
sonra Yayçe kalesini geçerek Gölhisar Kalesine ardından da Podraşca(Bodraşnice) ordugahını
kurduğunu, Sitniçe’den İzmiyan’a geçildiğini İzmiyan ve Banya Luka Kalesi arası mesafenin
yayan olarak uzak olduğu, Vırbas suyunun öğle vakti geçildiğini ve nihayet sabah namazı ile
harekete geçildiğini sözlü tarih vesikamızın dizelerinden hareketle tahmin edebilmekteyiz.
Türkü metni içinde Podraşca ovasından Banya Luka’ya uzanan yol oldukça detaylı
tasvir edilmiş olmasına rağmen yazılı tarih metninde doğru yoldan gidiliyormuş gibi yapılarak
büyük bir gösterişle ovadan, Banya Luka’ya üç saatlik yere kadar gelindiği Vırbas suyunun
doğu ve batısından Banya Luka’yı gören dağların eteklerinden dolanarak ırmak üzerinden
sallarla Banya Luka’ya bir buçuk saatlik uzaklığa kadar gelindiği ve sabah hareket etmek
üzere burada dinlenildiği belirtilmektedir. Bu menzilde askerin konaklaması, dinlenmesi
Türkü metninde “ Öyle vaktı cümle asker geçti Vırbas suyunı: Ta gelüp kapladı kondı
sürüben atlarını : Atlarına buldı ana suyunı hem okını” dizeleriyle ifade bulmaktadır.
“Subh-ı kıldı vaktiyle nam-dar: Kullara giydirdi zırhlar yürüdi ol bahtiyar: Sıgınup
Allah’a doğrı tabur üzre şah-var” dizelerinden hareketle daha önce sözü geçen menzilden

10

Banya Luka Kalesinin Bosna’nın iç kısmında olması bu kararın alınmasındaki ana etkendir. İlaveten elde
mevcut askerin ikiye bölünmesi de akla yatkın kabul edilmemiştir. Vali Ali Paşa’nın danışmanlarıyla yapmış
oldukları istişare için bakınız: Bosnavi, 1979:53.

�harekete geçmek üzere sabah yola çıkıldığı belirtilmektedir. Yazılı tarih kaynağımız Bosnavi
(1979: 62-63), Pazar günü saat ikide dağın belinden kaleye karşı ovaya inildiğini, ordunun
düzenlenip safların kurulmasına başlandığını bildirmektedir. Sözlü tarih vesikamıza paralel
olarak sabah namazının kılınmasını takiben yola çıkıldığı ve saat iki de kalenin yakınlarına
gelinmesi ihtimal dâhilindedir. Kalenin muhasarasının İslam askeri tarafından kaldırılmasıyla
sonlanan sözlü tarih vesikamız ile yazılı tarih metnimizin paralellik arz ettiği başka bir ayrıntı
ise kuşatmayı kaldırmak üzere yola çıkan Hekimoğlu Ali Paşa’nın ve onun mahiyetindekilerin
ezberden Kuran’dan bazı sureleri, ayetleri okuduklarının belirtilmesidir. Sözlü vesikamızda
“gece gündüz okuyup inna fetehna11 suresin”, “Her vakit tazarru itdi andı Rabbisin”, “Okıyup
Nusret-i Minallah12 kaldurup bayrakları” dizelerinde bu durum haber verilmektedir. Bosnavi
(1979: 63), İmam, hatip, şeyh ve bu gibi halkın saygıdeğer bulduğu kişilerden birçoğunun
yola çıkıldığından beri Kuran-ı Kerim’i hatim etmekle meşgul olduklarını bildirmekle sözlü
vesikamızın güvenilirliğini bir kez daha doğrulamaktadır.
Banya Luka Kalesi türküsü sözlü bir vesika olarak kabul edilerek yazılı ortam tarih
metinleri ile paralelliği ortaya konulmuştur. Sözlü bir vesika olarak Banya Luka Kalesi
türküsünün ihtiva ettiği malumatın da yazılı tarih metinleri tamamlayıcı detaylar içerdiği
görülmektedir. Yakıldığı sırada Hekimoğlu Ali Paşa mahiyetindeki bir asker tarafından
yakıldığı tarafımızca düşünülen destanî Banya Luka Kalesi Bosna’daki Türklük tarihinin
silinmez izlerinden biridir. Sözlü ortam tarih yazıcılığı bağlamında Balkan sahası Türklük
araştırmaları açısından değerli bir yere sahiptir.
Türküler Bağlamında: Sözlü Ortam Tarih yazıcılığı
Türk diline ait ilk yazılı belgelerin (bugünkü bilgilerimizle) VII. ve VIII. Yüzyıllara ait
olduğu kabul edilmektedir. Türk sözünün yazıyla mekâna bağlanması bu dönemdedir. İlk
yazılı metinler üzerinde yapılan incelemeler bize bu dilin sözel dönemi üzerinde bir fikir
yürütme olanağı sunmaktadır (Üçüncü 2004:128). Türkçenin bu bağlamda en az 5000 yıllık
bir sözel dönem aşamasından geçerek günümüze ulaştığı bilinmektedir (Balkan 1992: 1-57).

11

“İnna Fetehna leke fethan Mübina”, “ Ey Muhammed! Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır”
(Kuran-ı Kerim, 1983:510) mealindeki , Fetih Suresinin ilk ayetidir. Halk arasında fetih suresi yerine “İnna
Fetehna” denilmesi olağan bir durumdur. Zira Fatiha Suresi “Elham”, İhlas Suresi “Kulhuvallahu”, Felak ve Nas
Sureleri “Kul Euzular” olarak adlandırıldığı bilinmektedir.
12
“Ve uhrâ tuhıbbûnehâ, nasrun minallâhi ve fethun karîb (karîbun), ve beşşiril mû’minîn (mû’minîne)” , “Bundan başka
sevdiğiniz bir şey daha: Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer vardır” (Kuran- Kerim, 1983: 551) mealindeki Saff
Suresinin 13. Ayetidir.

�Söz konusu 5000 yıllık sözel dönem aşamasında sözlü kültür ve kültüre dair her türlü
halk bilgisi sözlü hafıza kanalıyla nesilden nesile aktarıla gelmiş olmalıdır. Sözlü hafızada,
hatırlamayı kolaylaştırıcı etkileriyle kalıp ifadeler, ses uyakları ve ritim kaçınılmaz bir şekilde
kullanılmış olmalıdır.
Sözlü kültür, toplumun ortak malı olan hazır kalıpların deneyimleri pekiştirecek
şekilde biçimlendirilmesiyle oluşur ve yazılı metinden yoksun olduğu için de toplum
belleğinde yüzyıllarca gelişerek varlığını halkın bilincine yerleştirerek sürdürür. Sözle
biçimlenen düşünce zaman içinde geliştikçe hazır deyişlerin kullanımı da ustalık kazanır (Ong
1995: 50- 52). Kalıplaşmış ifadelere, ritimli söz grupları nesilden nesile aktarılarak özünden
çok uzaklaşmadan çekirdek yapısını muhafaza ederek hafızaya kodlanmaktadır.
Sözlü kültür mahsullerinin hem yaratıcısı hem de icracıları on altıncı yüzyıla kadar
ozan-baksı geleneği içinde ilk mahsullerini vermiş ozan ve baskılardır. Ozan- baksı geleneği
Balkan sahasına ilk olarak Atilla’nın zaferleriyle geçmiş olmalıdır. Atilla’nın zaferlerine
methiyeler düzen ozanlar Balkan sahası Türk sözlü kültür ürünlerinin ilk mahsullerinin
temellerini bu süreçte atmış olmalıdırlar.
Orta Avrupa milletlerinin destan ve efsanelerinde yer alan Atilla çağı, bugünkü
Avrupa milletlerinin şekillenmesinde de önemli bir rol oynamış: Bozkır kültürü şüphesiz bu
devrede bütün Avrupa kültürlerini derinden tesiri altında bırakmıştır (Németh 1966: 122).
Balkan sahası Türk sözlü kültür geleneği mahsullerini, Yugoslav epik halk şiiri olarak
adlandırmayı yeğleyen Lord(1951: 57;58) bu cümleden olarak bu sözlü yaratmaların Türk
sözlü şiir sanatının Balkan sahası mahsulleri olduğunu göz ardı etmeyi tercih etmiş olmalıdır.
Sözlü ortamda varlığını sürdüren, bu çeşit ortam ve vakalar karşısında oluşan sözlü
tarih vesikaları olarak nitelendirilebilecek bu tip eserler yazıya geçirildikleri dönemlere kadar
halkın sözlü hafızası da saklanılmış, sonraki kuşakların tarih bilincini canlı tutmak için
aktarıla gelmiştir. Sözlü ortam tarih metinleri nesilden nesile sözlü hafıza ve ritim aracığıyla
nakledilirler. Sözlü hafızada var oldukları gibi varlıklarını da yine bu hafızanın gücüyle
sürdürebilirler. Zaman zaman eklemelere veya eksiltmelere de maruz kalırlar. Bu özelliği
sözlü ortam metinlerin dezavantajı olup okuma yazma bilen bir kişi tarafından yazılı ortama
geçirilip sabitlenene kadar bu durum devam edebilmektedir.
“Sözel ortam yaratıcılığı metinler yazıya intikal etme şansı bulunca, onlar da yazılı
eserler gibi ölümsüzlük kapısından içeri girme imkânına kavuşmuş olur.Yazılı ortamda ise,
yazılan bir tarih eseri, kaynak kişilerden, evraklardan ve kimi zaman bizzat yapılmış
gözlemlerden elde edilip vücûd bulur” (Yıldırım 2003:150). Bu tip tarih eserleri yazı ile
korunabilmektedir. Unutulmaya dirençlidirler. Sözlü ortamda yakılan türküler, türküyü

�oluşturan kişiler sözlü tarih metni olarak ele alınacak vakayı bizzat yaşamış olması muhtemel
kişilerdir. Bu minvalde Balkan sahasında icrasına şahit olduğu türkülerden bahsederken “bu
tip türkülerin icrasını biz tarihte gerçekte ne olduğunun kaydını tutan, kendisiyle aynı anda
yaşamış ama hepsinden öte gerçekte bunu gelecek kuşakların hafızası için kaydederken
buluruz” tespiti ile türkünün icrasının haiz olduğu bilgiyi kendisinden sonraki kuşağa
aktarmak kaygısıyla hafızaya kaydedildiği, icracının aslında bilinçli ve gönüllü sözlü vesika
yazıcısı ve taşıyıcısı görevini de üstlenmiş olduğunu düşünmekteyiz.

Sonuç
Sözlü kültür ortamı mahsulleri zaman ve mekâna bağlı olarak geçmişten günümüze
gelenek ve göreneklerin, tecrübe edilmiş bilgi ve deneyimlerin, sanat ve estetik anlayışlarının,
sosyal norm ve değer yargılarının, bizatihi yaşanılmış tarihi bilginin aktarıldığı sözlü
vesikalardır. Bu cümleden olarak Banya Luka Kalesi Türküsü, genel anlamıyla Balkan
sahasında yerel anlamıyla da Bosna sahasındaki Türk varlığının ve Türklük dünyası kültürel
katkılarının yadigarı olarak düşünülmelidir.
Türkünün bizzat kuşatmaya şahit olan ve yüksek ihtimalle kuşatmayı kaldırmak üzere
Hekimoğlu Ali Paşa’nın mahiyetinde bir asker olması muhtemeldir. Yazılı ortam tarih
metinleri ile karşılaştırıldığı takdirde Türkünün sözlü tarih vesikası olduğu müşahede
edilmiştir. Avusturya’nın 1718 Pasarofça antlaşmasını Ruslarla yapmış olduğu gizli ittifaka
güvenerek bozmasıyla başlayan süreçte Bosna’da başlayan işgal hareketleri içinde Banya
Luka Kalesinin muhasarasını tasvir eden bu sözlü vesika tarihin bir noktasında yazıya
geçirilerek mekâna bağlanmış olmalıdır. Sözlü tarih vesikası Banya Luka Kalesi türküsü
deneyimle sabit olduğu için sadece tarihi bilgi ve durumu aktarmakla kalmamış ilaveten
muhasara altındaki halkın içinde bulunduğu psikolojik durumu, dönemin adab-ı muaşeret
kurallarını, coğrafi ehemmiyete sahip birçok yeri, 1736- 1739 yılları içinde Bosna Halkının
Osmanlı hükümetine olan samimi inanç ve güvenini de o günkü canlılığıyla günümüze
taşımıştır.
Balkan sahası Türklük araştırmaları bağlamında yapılması elzem arşiv ve alan
araştırmalarıyla yazılı tarihin kaleminin kırıldığı, yazmadığı ya da yazmak istemediği nice
vakanın ortaya çıkması kuvvetle muhtemeldir. Bu cümleden araştırmalar ve derlemelerle
tespit edilecek türkülerimizin Türk sözlü şiir geleneği bağlamında sosyal ve tarihi bağlamı
içinde ele alınması Türklerin Balkan sahasındaki kültürel katkılarının uluslararası tarih
yazıcılığının taraflı tutumlarına karşı sözlü tarih vesikaları hükmündedirler.

�Kaynakça
Agah Sırrı Levent, Gazavatnameler ve Mihaloğlu Ali Bey'in Gazavatnamesi, Türk
Tarih Kurumu Yayını, Ankara,1956.
BALKAN, Kemal. “Eski Önasya’da Kut (veya Gut) Halkının Dili İle Eski Türkçe
Arasındaki Benzerlik” Erdem, C. VI AKDTYKY, s. 16, Ankara,: 1-125, 1992.
GÜNAY, Umay, “Türk Kültürünün Bilgi ve Kültürel Şifre Taşıyıcısı Olan Âşık
Edebiyatı”, Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara: Akçağ Yay. ,
s. 356-360, 2008.
GÜNAY, Umay Türklerin Tarihi; Geçmişten Geleceğe. Ankara: Akçağ Yay, 2010.
HASAN, Hamdi. Saray- Bosna Kütüphanelerindeki Türkçe Yazmalarda Türküler,
Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay, 1987.
JELAVICH, Barbara. Balkan Tarihi: 18. ve 19. Yüzyıllar. İstanbul: Küre Yay, 2006.
JELAVICH, Barbara.. Balkan Tarihi. İstanbul: Küre Yayınları, 2006.
KARPAT, Kemal.. Balkanlar'da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev. Recep Boztemur.
İstanbul: İmge Kitapevi, 2004
Kuran- Kerim (1983), Kuran-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Ankara: Diyanet İşleri
Başkanlığı Yay.
KURAT, Akdes Nimet. IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri
ve Devletleri. Ankara: TTK Yayınları, 1972.
LORD, B. Albert. “History and Tradition in Balkan Oral Epic and Ballad”. Western
States Folklore Society, Vol. 31,No 1 (Jan.): pp. 53-60, 1972.
LORD, B. Albert. “Yugoslav Folk Poetry”. Journal of the Internal Folk Musıc
Council 3, pp. 57-61, 1951.
NEMÉTH, Gyula .Atilla ve Hunları. (Çev.Şeref Baştav), Ankara: AÜDTCF Yayınları,
1966.
OKİÇ, Tayyib. "Neşredilmemiş Bazı Türk Kaynaklara Göre Bosna Hıristiyanları
(Bogomilleri)". Çev. Salih Akdemir - Recep Duran. İslami Araştırmalar. 6/4. ss. 235239, 1989
ONG, Walter J. Sözlü ve Yazılı Kültür/Sözün Teknolojileşmesi.(Çev. Sema
Postacıoğlu), İstanbul, Metis Yayınları, 1995.
PAKALIN, M. Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. C.II-III, İstanbul:
MEB Basımevi, 1983.
RYANT, Carl. “Oral History and Business History”, The Journal of American History,
Vol. 75, No. 2, pp. 560-566, 1988.

�SOLAK, Mehmet. “Osmanlı İdaresi Altındaki Balkanlar (1789-1806)”. Yayınlanmamış
Yüksek Lisans Tezi. Kütahya: Dumlupınar Üniversitesi, 2007
SOYSAL, Fikri. “Rumeli Olay Türküleri”.Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.
İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi, 2007.
ÜÇÜNCÜ, Kemal. “İrşâd ve Tebliğe Bağlı İcrâ : Türk Sözlü Kültür Geleneği
Bağlamında Türk Tekke Edebiyatı”, TÜBAR XVI, (2004): 127- 141
Türk Ansiklopedisi, Bosna Eyaleti- Bosna Hersek Maddeleri, VII. Cilt 359-365
YILDIRIM, Dursun. “Balkan Üçlemesi ve Tarih”, Türkbilig 6,: 144-160, 2003
YILDIRIM, Dursun.“Orta Asya Bozkırlarından Urumeli’ne”. Türk Bitiği, Ankara:
Akçağ Yayınları: 1998.
YILDIRIM, Dursun. “Tarih Yazımı ve Sözlü Ortam Kaynakları”. Türk Bitiği, Ankara:
Akçağ Yayınları: 1998.
YILDIRIM, Dursun.“Sözlü Gelenek Kültürü”. Türk Bitiği, Ankara: Akçağ Yayınları:
1998.

Türki-i Bana Luka Kal’ası
1

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Bakdılar feryadcı geldi Banyaluka kaleden

Ehli kale cümlenin hem kadı ve hem müftüden

3

Munzır-ı lamı getirdi geldi asker Nemçe'den

Etdiği hayinliği bildi bu demle bulmuş ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Geçti tabur Sava nehrin köprü ile bilmiş ol

Taburun konakçısı hem çarkçısı olmuş ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
2

Hem getirdi adı belli altı bin baş olan

Lebuçe sahrasında birkaç bin melain olan

4

Adı melun bin melun bellidir melun olan

Bunca asker alay alay sanki yollar kapkara

Bunca top cephanesiyle bunca gülle kunbara

�Geldi yap yap şehre kondu banaluka kaleye

Her vakit hakka tazarru itdi andı rabbisin

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

5

13

Kurdı tonbas uzre köprü geçdi Virbaş suyunı

Ya illahi Ali Osman devleti daim ola

Aldılar tabur içine kalenin dört yanını

Mustafanın himmetine düşmene galib ola

Ehl-i islam oldu hayrann etdi Nemçe hayini

Düşmeni hor edip makhur edüp mağlup ola

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

6

14

Saçdı ateş verdi sanki olmuş idi zelzele

Geldi asker dört yanadan kapladı bayırları

Allah diyen ya Muhammed daima güle güle

Okuyup Nusreti minallah kaldırıp bayrakları

Mucizati hiç sayılmaz Ahmet'in bir vech ile

Her birisi din yolunda koydu canı başları

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

7

15

Muhzir okundukda bildi anladı çün nikbaht

Çıkdı asker ol mahalden cem olup alay ile

Nusreti hakdan dileyip olmadı hiç gönlü saht

Bile kalkdı Alı Paşa hamd ile dua ile

Ayetiyle cahid-ü amil olup uydurdu raht

Hak teala bizi avdet itdure nusret ile

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

8

16

Her tarafa buyuruldular saldı vü ferman eyledi

Sitnice'yi geçdi andan İzmiyan'a kondular

Herkese farz oldu gide zira hücüm eyledi

Şehri Saray yeniçerisi yarın anda geldiler

Harb ü darba kadir olan kimse kalmasın dedi

Aklusiyle payesiyle alayın gösterdiler

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
17

Geldi şehrin hem kazanu hem hacısın hoş sesi

9

Banyaluka kalenin imdadına gitmek gerek

Dini Muhammed aşkındadır atlusu hem yayası

Hakkın emrine itaat herkese etmek gerek

Her biri el kaldurup hakka dua eder sesi

Bu gazada cümleye canı baş feda etmek gerek

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
18

Kaleden feryadcı geldi siristiyle hep koşup

10

Geçdi tuğlar sancağıyla kimseyi hiç sormadan

Ta gelip alı Vezirin ayağına yüz sürüp

İki günde hazır oldu bindi tehir etmeden

Üç güne dek gitdi kale gelmez isen erişüp

Anın ardınca güzatı müslimin hiç durmadan

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
19

Kafir atar günde bin top gice ile kunbara

11

Severki evvelki konağın karaul'a geldi ol

Gösterir kaleye her gün alayını kapkara

Ta gelince birkaç asker sonra ondan aldı yol

Kaleye pek dar olupdur kadir allah kurtara

Geçdi yayçe kalesinin gülhisar 'ı buldu ol

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur
20

Kalenin içinde olan müslimin cenk iduben

12

Gece gündüz okuyup inna fetahna suresin

Ta gelüben yaptı inip bodraşnicede ordusun

Rabbena efriğ aleyna ayetin yad iduben
Her sabah Debruce'den çıkarmı güneş yakuban

�Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Yaya asker suratiyle atlı olan çün riyah
Cümle asker alay alay yürüdü etdi revah

21

İzmiyan'dan kopdu asker Banyaluka üstüne

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

İş bu menzildür oluptur süratıyle yürüne
Alay alay öğle vakti geldi Virbaş şuyına

24

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Kullara gıydırdı zırhlar yurudı ol bahtıyar

Subhi kıldı vaktiyle kim ol vezir i nam dar

Sıgınup allah a dogrı tabur uzre sah var
22

Öyle vakti cümle asker geçdi Virbas suyunu

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Ta gelüp kapladı kondu sürüben atlarını
Atlarına buldu ana suyunu hem okcunu

25

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

Ehli kale gördü çün müminlerin bayrakları

İrisup Debruce'den çün çıkdı islam askeri

Cümlesi şad oluban okur isbu beyitleri
23

Koptu andan askeri islam zahir oldı çün sabah

Nakz-ı ahd eyledi Nemçe gör nice etdi gurur

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11273">
                <text>2192</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11274">
                <text>BOSNA HERSEK’TE TÜRK VARLIĞININ SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAKİ İZLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11275">
                <text>KARATAŞ, Hicran </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11276">
                <text>Anahtar Kelimeler: Sözlü Tarih, Yazılı Tarih, Türkü, Balkan Sahası, Bosna Hersek, Sözlü Vesika.  ÖZET  Kültürel mirasın, tecrübe edilmiş bilginin, törelerin ve davranışların tarihi vakalara dair belleğin sözlü kültür ortamı ürünlerinden halk türküleri içinde ezgi eşliğinde arşivlendiği bilinen bir gerçektir. Bu bağlamda halk türkülerinin temel işlevlerinden birinin, türkü metni ve icrası aracılığıyla sözlü tarihi birikimin kuşaktan kuşağa aktarılması olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkü metninin ve metnin ihtiva ettiği sözlü tarihe dair bilginin bir ezgi eşliğinde söylenmesiyle toplumsal bellekte bilgi canlı bir şekilde kalabilmektedir. Türküler bu özelliğiyle ritmik bir arşiv belgesi özelliğine haiz olup türkü metinlerinden hareketle hem halkbilimsel verilere hem de, kaydı sözlü bellek tarafından tutulmuş tarihsel malumata ulaşmak mümkündür. Bu çalışmada Bosna tarihinin bir bölümünü ihtiva eden örnek bir türkü metninden hareketle Bosna’daki Türklük tarihinin izleri sürülmüştür.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11277">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11278">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11279">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="11280">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
