<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<itemContainer xmlns="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5" xmlns:xsi="http://www.w3.org/2001/XMLSchema-instance" xsi:schemaLocation="http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5 http://omeka.org/schemas/omeka-xml/v5/omeka-xml-5-0.xsd" uri="https://omeka.ibu.edu.ba/items/browse?output=omeka-xml&amp;page=123&amp;sort_field=added" accessDate="2026-06-16T05:52:02+01:00">
  <miscellaneousContainer>
    <pagination>
      <pageNumber>123</pageNumber>
      <perPage>10</perPage>
      <totalResults>3494</totalResults>
    </pagination>
  </miscellaneousContainer>
  <item itemId="1328" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1539">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6ae9b603e35955915d4876433936bfd8.docx</src>
        <authentication>2116a95c2b461caa7dec606b00f0e1ef</authentication>
      </file>
      <file fileId="1540">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/780aa74613dea359a704da3421181580.pdf</src>
        <authentication>c766291acc13b0e1b1166dde79c3de92</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10449">
                    <text>ANTAKYA SALLANGAÇ TÜRKÜLERİ
Bülent ARI
Mustafa Kemal Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Hatay / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Antakya, Türkü, Sallangaç, Sallangaç Türküleri.
ÖZET
Bildiriye öncelikle bir giriş bölümüyle başlanılnış; bu bölümde türkü kavramından, Hatay
türkülerinden ve sallangaç kavramından söz edilmiştir. Sonrasında salıncak ya da sallangaç
türkülerinin oluşmasına Antakya eğlence hayatı ve ikliminin nasıl olanak tanıdığı ve bu tarz
türkülerin nasıl oluştuğu üzerinde durulmuş, sallangaç (salıncak) türkülerinin yöreye
özgülüğünden bahsedilmiş; ancak benzer yaklaşımların Anadolu’da da bulunduğu Şükriye
Tutkun’un salıncak albümü örnek verilerek ortaya konulmuştur. Yine, bildiriye konu olan
sallangaç türkülerinin bir veya iki örnekle sınırlı olmadığını ve Antakya yöresinde uzun soluklu
bir sallangaç türküsü söyleme geleneği olduğunu göstermek amacıyla çalışmanın son bölümüne
yeter sayıda sallangaç türküsü örneği konulmuşur. Yörede tespit edilen 19 sallangaç türküsünden
bildiriye alınan 9’unun adları şöyledir: Yaprak Gazellendi - Hanım Arabaya Binmiş - Hasan
Dağı Oymak Oymak - Mavilim Yakdın Beni - Ninem Kurmuş Yol Üstüne Çıkrığı - Pınara
Vurdum Kazmayı - Elmas Dolu Çekmecesi - Kızın Adı Emneli - Antakya Dağın Diktir

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1541">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/975dd45e397270eaca92a0f29385b06b.docx</src>
        <authentication>b761012d3418a4bff80491c2fd035947</authentication>
      </file>
      <file fileId="1542">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/f440c84d86afbe2505e3eb58fc339509.pdf</src>
        <authentication>037c56a9c8a2a39c16e6e2701aacff7a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10450">
                    <text>ANTAKYA SALLANGAÇ TÜRKÜLERİ
Bülent ARI1
Özet
Bildiriye öncelikle bir giriĢ bölümüyle baĢlanmıĢ; bu bölümde türkü kavramından,
Hatay türkülerinden ve sallangaç kavramından söz edilmiĢtir . Sonrasında salıncak ya da
sallangaç türkülerinin oluĢmasına Antakya eğlence hayatı ve ikliminin nasıl olanak tanıdığı ve
bu tarz türkülerin nasıl oluĢtuğu üzerinde durularak, sallangaç (salıncak) türkülerinin yöreye
özgülüğünden bahsedilmiĢ; ancak benzer yaklaĢımların Anadolu’da da bulunduğu ġükriye
Tutkun’un salıncak albümü örnek verilerek ortaya konulmuĢtur.
Yine, bildiriye konu olan sallangaç türkülerinin bir veya iki örnekle sınırlı olmadığını ve
Antakya yöresinde uzun soluklu bir sallangaç türküsü söyleme geleneği olduğunu göstermek
amacıyla çalıĢmanın son bölümüne yeter sayıda sallangaç türküsü örneği konulmuĢtur.
Yörede tespit edilen 19 sallangaç türküsünden bildiriye alınan 6’sının adları Ģöyledir:
1- Mavilim Yakdın Beni
2- Pınara Vurdum Kazmayı
3- Hanım Arabaya BinmiĢ
4- Hasan Dağı Oymak Oymak
5- Elmas Dolu Çekmecesi
6- Ninem KurmuĢ Yol Üstüne Çıkrığı
Anahtar Kelimeler: Antakya, Türkü, Sallangaç, Sallangaç Türküleri

ANTAKYA OSCILLATOR FOLK SONGS
ABSTRACT
Abstarct
This paper is started with introduction section; folk songs, Hatay folk songs and
oscillator mentioned in this section.
Then, the fact how Antakya nightlife and its climate made oscillator songs possible to
be created and how these folk songs were created emphasized, it is stated that oscillator songs
are peculiar to the region, but it is also revealed by giving the example of ġükriye Tutkun’s
oscillator album that similar approaches are available in Anatolia.
1

Yrd.Doç.Dr., Mustafa Kemal Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, bari@mku.edu.tr

�Sufficient oscillator folk song samples are introduced in the conclusion section in order
to show that oscillator folk songs are not limited to one or two samples and there is a lasting
singing folk song tradition in Antakya.
Names of the six of the nineteen oscillator folk songs identified in the region and studied
in this paper are :
1Mavilim Yakdın Beni
2Pınara Vurdum Kazmayı
3Hanım Arabaya BinmiĢ
4Hasan Dağı Oymak Oymak
5Elmas Dolu Çekmecesi
6-Ninem KurmuĢ Yol Üstüne Çıkrığı
Key words: Antakya, Folk Song, Oscillator, Oscillator Folk Songs

Giriş
Türkü, Türkçe Sözlük’ te hece ölçüsüyle yazılmıĢ ve halk ezgileriyle bestelenmiĢ
manzume Ģeklinde tanımlanmıĢtır. (Türkçe Sözlük,1998: 2021)
Türkü kelimesinin kökeniyle ilgili çeĢitli görüĢler vardır. Bunların içerisinde yaygın
olarak kabul edilen görüĢ, Türk kelimesine “Ġ” nispet eki getirilerek önce “Türki” daha sonra
da ünlü uyumuna uyarak kavramın “Türkü” Ģekline dönüĢtüğü yönündedir. (Yakıcı,
2007:210)
Halk içinde gün yüzüne çıkmamıĢ, ince yeteneğe sahip nice sanatçılar vardır ki, bunlar
hiç beklenmedik bir yer ve durumda toplumun ortak duygu ve düĢüncelerini güzel bir Ģekilde
ortaya koyar ve toplumun söyleyen dili, duyan kulağı, gören gözü olurlar. ĠĢte böyle eĢref
saatlerinde oluĢmuĢ sanat eserleri bir süreç içerisinde toplumun süzgecinden geçerek halk
türkülerini oluĢtururlar.
Türküler farklı Ģekil ve ezgilere sahip olabilirler. Buna göre de Varsağı, Bayatı,
KayabaĢı, Türkmani gibi farklı adlarla anılırlar.(Dizdaroğlu, 1968:103)
Yine Türküler önceleri askerler, âĢıklar, savaĢlar, göç, ticaret kervanları yoluyla
yayılırken, günümüzde teknik imkanlar ve kitle iletiĢim araçları, türkülerin yayılmasını
hızlandırmıĢtır. (Arı, 2011:144)
Türküler ezgilerine göre usullü- usulsüz olmak üzere iki kısma ayrılır. Usullü türküler
oyun havalarıdır. Bunlar oturak, kırık gibi adlar alırlar; uzun havalar ise bozlak, hoyrat,
kayabaĢı, Çukurova, barak gibi adlar alırlar. Türküler konularına göre ise iĢ, doğa, aĢk,

�ayrılık, ölüm, kahramanlık, askerlik… türküleri Ģeklinde sınıflandırılabilirler. (Büyük
Larousse, 1986:11886)
Kısacası türküler kültürümüzün, yerli kimliğimizin en önemli unsurlarıdır. Yıllar boyu
söylenegelmiĢ, Türk kültürünü, halkımızı anlatmıĢ: sevdalara sözcü olmuĢ, sevinçlere ortak
olmuĢ, ağıtlara eĢlik etmiĢlerdir.
Hatay Türkiye’nin diğer yörelerine göre, farklı bir yapılanmaya sahiptir. Ġl merkezi
Antakya 18. Yüzyıldan itibaren bir ilim merkezi haline gelmiĢ, okumuĢ kesim ve özellikle
Ģiirle uğraĢanların sayısı artmıĢ;gerek divan gerekse halk edebiyatı alanında bir çok eserler
verilmiĢtir. Antakya’nın yetiĢtirdiği bu Ģairler yanında Kırıkhan ve Yayladağı çevresinde
yetiĢen halk ozanları da köklü bir geçmiĢin izlerini taĢır.
Çevredeki aĢiret kavgalarını, aĢk hikayelerini içeren türküler bu dönemin eserleridir.
Bu geliĢim süreci içerisinde yer alan müzisyenlerin bazıları Antakya’ya Ġstanbul ya da
Rumeli’den göç etmiĢ ya da görevle gelmiĢlerdir. Nitekim Muzaffer Sarısözen’in yöreden
derlediği “Lofçalı” türküsü Rumeli bölgesi ile iliĢkilidir.(Ġpek, 2003:41)
Antakya halk müziği Antakya’nın kendisine bağlı ilçelerdeki müzik yapısından
farklı özelliklere sahiptir. ĠĢte salıncak türküleri de bunun tipik bir örneğidir. Antakyalı
salıncağa “sallangaç” der. Yörede geçmiĢ dönemlerde aile içi eğlence hayatında ağaçlara
kurulan salıncağın ipinin uzunluğuna göre 2’li veya 4’lü ritimli

sallanımlara uygun

olarak bir türkü türü geliĢtirilmiĢtir.
Sonuçta, bahse konu sallangaç türküleri de Antakya halkının eğlencelerine eĢlik
etmiĢ;bu türküler salıncakta sallanırken ve salıncağın ritmine göre söylendikleri için yöresel
ağızla sallangaç türküleri olarak anılmıĢlardır.
Bildirimizde sallangaç türküleri iĢlenirken öncelikle bu türkülerin oluĢma ortamlarına
değinilecek bu bağlamda Hatay’ da seyrana çıkma ve eğlence hayatından kısaca bahsedilecek,
ardından sallangaç türküleri örnekleri verilecek; çalıĢma bir sonuç ve kaynakça bölümü ile
sonlandırılacaktır.
1. Antakya’da Seyran, Buna Bağlı Hazırlıklar ve Eğlence Hayatı
Antakya’da günümüzden 60-70 yıl önce düğün hazırlıkları yapılırken, adanan
adaklardan sonra gidilen yatırlar; mevsimlik meyvelerin olduğu zaman bunların yenilmesi ve
eğlenilmesine gidilen seyran (piknik) yerleri varmıĢ. Hatta Antakya’ da “hamam bir gün,
seyran bir gün, yorgunluğun adını seyran koyuklar” denilir. (Doğruer, 1996:24)

�Eskiden pazar günleri Asi nehri karĢısında Lafat denilen yerde güzel havalarda
yürüyüĢe çıkılır. Ġsteyenin çiçek bahçesinde, isteyenin açıkta oturduğu; dondurma yenilen,
gazoz içilen, çerez yenilen mekanlar mevcutmuĢ.(K.1, K.5, K.7)
Yine ilkbaharda Ziraat Bahçesi (ġimdiki belediye parkı) ne seyrana gidilip orada
sarma içi yapılıp, marul ya da yaprakla birlikte yenilirmiĢ.(K.2, K.3, K.8)
Yine Antakya’ da bulunan Ataker Ġlkokulu’nun karĢı tarafında innep ve incir
bahçelerinin bulunduğu yere (ġimdi Ģehrin göbeği ve trafiğin en yoğun olduğu yerlerden
birisidir.)pikniğe gidilir; incir zamanı sabah kahvaltısına incir, peynir, ekmek-incir; çökelekekmek yemeği; innep zamanında (Eylül sonu Ekim baĢı ) seyran için hazırlanan oruk, sarma
içi, sarma- dolma gibi seyran için hazırlanan yiyeceklerle gidilirmiĢ.
Bunun yanı sıra Hacı Hasan Suyu’nun bulunduğu yerde (Bugünkü Aksaray semti)
yatak, yastık yünü yıkamaya gidilip burada yılan balığı kızartılırmıĢ. Yine aynı Ģekilde
Reyhanlı yolu çıkıĢında Gümrük Müdürlüğü yanında Didem Eğlence Merkezi’nin yerinde
Soğuksu denilen bir yer varmıĢ. Burası da Hacı Hasan Suyu ile aynı iĢleve sahipmiĢ.(Doğruer,
1996:24)
Yine bunlar gibi Dink Bahçesi (ġimdiki stadyum karĢısı) , Ali Pınarı ve Harbiye
ġehleri de seyran yerleri arasındaymıĢ. Bu seyran yerlerinde hazır yemek yenildiği gibi Arap
kebabı, Tepsi kebabı, oruk, künefe gibi yöreye özgü yemekler de yenilirmiĢ. Bu seyran
yerlerinin hepsinin ortak yönü ise mutlaka bir kaynak suyuna sahip olmalarıymıĢ. (K.4, K.6,
K.8)
Bu seyran yerlerine ekseriye darbuka götürülür; yemek merasiminden önce veya sonra
çeĢitli türküler, maniler, uzun havalar söylenir ve bunun ardından lililiĢ çekilirmiĢ. Aynı
zamanda seyran yerlerinde bulunan ağaçlara salıncaklar da kurulur ve bu salıncakların ritmine
göre Ģarkılar söylenilrmiĢ. (K.1, K.7, K.9)
Bu seyran yerleri dönemin çocukları ve aile yapısı için de önemli imiĢ. Bu durumu
merhum Sadık Ayhan Ġpek, Ģu sözlerle dile getirmektedir:
“Teknoloji Ģimdiki gibi geliĢmiĢ değildi… Domates, biber ancak Haziran ayında
sofralara arz-ı endam ederdi. Ancak ġubat ayında koyunların ve keçilerin yavrulamasıyla
köylerden gelen ve baĢka yerlerde kullanılmayan ağız, baharı müjdelerdi. Ağızlı kadayıf en
sevdiğimiz tatlılardandı.
O dönemlerde pazarın gelmesini iple çeker, havanın iyi olduğu günleri mutlaka
sahrada (piknik) geçirmeye babalarımız gayret gösterirdi. Yurdun baĢka yerlerinden farklı
olarak Antakya, yazdan zahire temin edilerek kendine has sıcak ve soğuk yemekler yapmada

�oldukça geliĢmiĢ durumdaydı. Tuzlu yoğurt, cara peyniri, yazdan kurutulmuĢ takriben ev
halkının her ferdi için bin tane biberden yapılan dövme biber, cevizli biber baharın gelmesiyle
hemen görünen taze soğan, maydanoz ve yöreye has nar ekĢisi, zeytinyağı ve bulgurla yapılan
sarma içi… Yine sonbaharda tatlandırılarak saklanan yeĢil zeytin ve bu zeytinden yapılan
zeytin öfelemesi, küflendirilmiĢ çökelek, yine yöreye has terbiyelenmiĢ çeĢitli hazırlıklar;
havaların fırsat verdiği anlarda ortaya çıkar, doğanın nefis ve çok sağlıklı bağrına kendimizi
atar, haftanın bütün yorgunluğunu giderirdik.
Bu iĢ aynı zamanda evin fertlerini de birbirine daha yakınlaĢtırır. Yine yakın aile
dostlarını da adeta birbirleriyle kenetlendirirdi.” ( Ġpek, 1996 :26 )

2. Antakya’da Sallangaç Türkülerini Hazırlayan Ortam
Antakya insanı güneyin sıcak iklimine uygun olarak canlı, hareketli, neĢeli, bunun
yanı sıra eğlenceye düĢkün yapısıyla bilinir. Bu eğlence kültürü, onların güzel sanatların her
koluna; özellikle de edebiyat ve müziğe bir heves, sevgi ve heyecanla yaklaĢmasını
sağlamıĢtır. Bu duruma Tanzimat dönemi Osmanlı devlet yapısı ve siyasi ortamı da katkıda
bulunmuĢ; bu durum ise yörede sallangaç türkülerinin oluĢmasına olanak sağlamıĢtır.
19.y.y. Osmanlısında matbaa, okumuĢ zümrelerin batıdaki özgürlük, demokrasi(ile
ilgili) gibi fikirleri birbirlerine aktarmalarını kolaylaĢtırmıĢ ve devlet yönetimindeki yüksek
kademe bu durumdan rahatsız olmuĢ; dönemin idarecileri, bu nesli Ġstanbul’dan uzaklaĢtırma
gereği duymuĢlar ve bunların bir kısmını da Antakya’ya sürgün göndermiĢlerdir. Bu sürgün
gelenler genellikle varlıklı kimselerdi; maddi olanakları yerinde olduğundan beraberlerinde
hizmetçilerini ve maiyetlerini de Antakya’ya taĢımıĢlardı. Bu gelen kimselerin maiyetleri
arasında Ģair, müzisyenler de bulunmaktaydı. Ilık bir iklime sahip olan Antakya, bunların kısa
zamanda birbirleriyle ve Antakya çevresiyle kaynaĢmalarını sağlamıĢtır. Bu devirde Antakya
türkülerinde de sanat ve zevk yönünün arttığı görülmüĢ ve yakın çevredeki ağaçlıklı, suların
bol aktığı yerlere salıncaklar kurularak salıncakların ritimlerine göre türküler söylenmeye
baĢlanmıĢtır. ĠĢte bu türkülere de sallangaç türküleri adı verilmiĢtir. (Ġpek,1992:26)

3. Antakya Türkülerinin Yapısı ve Sallangaç Türküleri
Çukurova bozlaklarının etkilerini taĢıyan Hatay türküleri genelde Gavurdağı yöresi
özellikleri taĢır. Yörede söylenen uzun havalar ya Gavurdağı ve Barak uzun havaları, ya da
bunların etkilerini taĢıyan özgün eserlerdir. Halk müziği yönünden Antakya türkülerinin diğer
ilçelerden farklı bir yapısı vardır. Türk sanat müziği karakteri taĢıyan ve bu müziğin makam

�sisteminden etkilenen Antakya türküleri özellikle küpleler arasındaki uzun, birkaç ölçü devam
eden “aaah” ya da “amaan” gibi ifadelerle dikkat çeker. ( Tekin,1998:126)
Bu türkülerin ritmi de kurulan salıncakların boyuna göre değiĢik çabuklukta söylenir;
yani salıncak ipinin boyu oranında salınımın verdiği hızla ip kısa ise daha çabuk, uzun ise
daha ağır bir ritimle söylenir. Kısacası bu türküler 2-4, 4-4’ lük ritimlerle söylenir. (Ġpek,
1992:14)
Söz konusu sallangaç türküleri 1950’lerin baĢından 70’li yıllara kadar Sadık Ayhan
Ġpek’in Antakya Lisesi’nde oluĢturduğu “Halk Müziği Grubu”nda bir çok defa
seslendirilmiĢtir. Merhum Sadık Ayhan Ġpek’in korosuyla seslendirdiği sallangaç türkülerinin
birkaçı aĢağıda verilmiĢtir. ( Hanım Arabaya BinmiĢ, Hasandağı Oymak Oymak, Mavilim
Yaktın Beni, Ninem KurmuĢ Yol Üstüne Çıkrığı, Pınara Vurdum Kazmayı, Elmas Dolu
Çekmecesi. (Kalaycıoğlu, 2011:87), (Ġpek,1993:9)

4. Antakya Sallangaç Türkülerinin Benzerleri
Türkiye’nin özgün kadın sanatçılarından ġükriye Tutkun’un da 5. Albümü(2006)
“Salıncak ” adını taĢır.“Ağ Elime Mor Kınalar Yaktılar”, “Ġskender Boğazı Dardır Geçilmez”,
“Sürüler Ġçinde Sürmeli Koyun” gibi türkülerin yer aldığı albümün ses kaydı esnasında doğal
sazların kullanıldığı ve türkülerin salınımını en güzel Ģekilde aktarabilmek için özel çaba
harcandığı ifade ediliyor. ġükriye Tutkun albümün adının “Salıncak” olmasının tesadüf
olmadığını Ģu sözlerle dile getirmiĢtir: “Salıncak benim ilk sahnemdi. Salıncakta baĢladım ilk
türkülerimi söylemeye; rüzgârın, dalga seslerinin, sesimin ve salıncağımın oluĢturduğu
orkestranın müziği çok uzaklara giderdi; hissederdim.”

5. Antakya Sallangaç Türkülerinden Örnekler

MAVĠLĠM YAKDIN BENĠ
Derleyen: Muzaffer Sarısözen
Kaynak: Yöre Ekibi
Nota: Muzaffer Sarısözen

�Mavilim yakdın beni
Mavilim yakdın beni
Yakdın yandırdın beni
Üç beĢ gün arasında
Derde bırakdın beni
Mavilim yandım
Mavilim mavuĢalım
Yol verin savuĢalım
KüsmüĢsek barıĢalım
Yar Allahı seversen
Çabucak kavuĢalım
Mavilim yandım (Ġpek,2003:95)

PINARA VURDUM KAZMAYI
Derleyen: Muzaffer Sarısözen
Kaynak: Emel Akçay
Nota: Muzaffer Sarısözen

�Pınara vurdum kazmayı (gülüm aman)
Güzeller sever gezmeyi
Aman çirkinler bağlar yazmayı (gülüm aman)
Aman yar öldürdün beni
Ölmeden alaydım seni
Pınarın baĢında ceviz (gülüm aman)
Cevizin dalları semiz
Aman yar nerde eviniz (gülüm aman)
Aman yar öldürdün beni
Ölmeden alayım seni
Pınarın baĢında iğde (gülüm aman)
Ġğdenin dalları yerde
Aman yar eviniz nerde (gülüm aman)
Aman yar öldürdün beni
Ölmeden alayım seni (Ġpek,2003:101)

�HANIM ARABAYA BĠNMĠġ
Derleyen: Sadık Ayhan Ġpek
Kaynak: Cemil Ġpek
Nota: Ġsmet Akyol

Hanım arabaya binmiĢ (ah) yan yana yörür
Arabacı aĢga (da) gelmiĢ atlara vurur
Hanımın hararetinden dudağı kurur
Ġnce belen ne huriĢan o da o da bir miras
Yanağına gül sorunmuĢ elinden beyaz
Ben seni sevdim seveli getmedim size
Anam duyar babam duyar söz eder bize
Benim bir sevdiğim var (ah) tazedir taze (Ġpek,2003:83)

�HASAN DAĞI OYMAK OYMAK
Derleyen: Muzaffer Sarısözen
Kaynak: Sıdıka ġerbetçi
Nota: Muzaffer Sarısözen

Hasan Dağı oymak oymak
Olur mu hiç yar sana doymak
Ağzı Ģeker dudağı da kaymak
Yürü yürü yürü yürü
Edalım yürü
Ben sözümden dönmem geri
Sağolsun yiğidin seri
Kazanır getirir beri
Hasan Dağının yokuĢu
Gider yazı gelir kıĢı
O yârin humar bakıĢı

Yürü yürü yürü yürü
Edalım yürü
Ben sözümden dönmem geri
Sağolsun yiğidin eri
Kazanır getirir beri
Hasan Dağının söğüdü
Kız kimden aldın öğüdü
Ah ilen ömrüm çürüdü
Yürü yürü yürü yürü
Edalım yürü
Ben sözümden dönmem geri
Sağolsun yiğidin eri
Kazanır getirir beri

�(Ġpek,2003:85)
ELMAS DOLU ÇEKMECESĠ
Derleyen: Sadık Ayhan Ġpek
Kaynak: Cemile Kılbey
Nota: Sadık Ayhan Ġpek

Elmas dolu çekmecesi
BeĢ liraya bir gecesi
Efendimin eğlencesi
Yalan değil sahi güzel
Methinde var Ģarkı gazel
Ak ellerin bade süzer
Benim yârim bağ yolunda
GümüĢ hançer var belinde
Ġpek mendil var elinde
Ağladıkça siler yaĢın
Bahar olur açar güller
Bülbül gibi Ģakır diller

�Yari bana benzetirler
Yalan değil sahi güzel (Ġpek,2003:73)

Ninam kurmuĢ yol üstüne çıkrığı (aman aman)
Aydın havasına da büker ipliği (of)
Annesinin bir kınalı kekliği (aman aman)
Nihandır sevdiğim de yosmam nihandır
Yari görmeyeli hayli zamandır
Ninam kurmuĢ yol üstüne kazanı (aman aman)
Ben isterim okuyanı yazanı (of)
Ben istemem diyar diyar gezeni (aman aman)
Nihandır sevdiğim de yosmam nihandır
Yari görmeyeli hayli zamandır
ġamdancılar Ģamdan döner gümüĢten (aman aman)
Benim yarim pek hazzeder cümbüĢten (of)
Billahi haberim yok benim bu iĢten (aman aman)
Nihandır sevdiğim de yosmam nihandır
Yari görmeyeli hayli zamandır (Ġpek,2003:97)

�Sonuç
Türküler toplumun yaĢayıĢını; acılarını, sevinçlerini, dile getirdiği için Antakya’nın
salıncaklı seyranlarını da dile getirmiĢlerdir. Bu türküler salıncağın ritmine göre söylendikleri
için yörede yöresel ağızla sallangaç türküleri Ģeklinde adlandırılmıĢlardır.
Sallangaç türkülerinin ortaya çıkmasında çeĢitli etkenler rol oynamıĢtır. Bunlar
yörenin iklim özellikleri ve seyrana çıkma (piknik) ile eğlenceye düĢkünlüğünün yanı sıra
19.y.y. sonlarında yöreye sürgüne gelenlerin maiyetleriyle birlikte gelmesi ve bu kültürden
etkilenmeleri yanında kültüre yeni kattıkları kültürel değerler bütünüdür.
Yine yörede müziğe, sanata olan yatkınlık ve dıĢa dönük yaĢam Ģekli, bu tarz
türkülerin zamanla sayılarının artmasını sağlamıĢtır. Aynı Ģartların sağlandığı ortamlarda
Anadolu’nun diğer bölgelerinde de salıncak türkülerine rastlandığı görülür. ġükriye
TUTKUN’ un 5. Albümü “Salıncak” buna güzel bir örnektir.

Kaynaklar
1.

Arı, Bülent (2011) “Kına Türkülerinde Veda” Veda Tarihçi Yay. Ġstanbul.

2.

Büyük Larousse (1986) “Türkü Maddesi” 23. Cilt, Milliyet Yay. Ġstanbul.

3.

Dizdaroğlu, Hikmet (1968) “Halk ġiirinde Türler”, Türk Dili, Türk Halk Edebiyatı Özel
Sayısı, 207, Ankara.

4.

Doğruer, ġen (1996) “Antakya’da Seyran ve Adak Yerleri ” Güneyde Kültür, Cilt.8,
Sayı: 86, Antakya.

5.

Ġpek, S. Ayhan (1992) “Antakya Türkülerinde Romantik ve Fantastik Öğeler”, Güneyde
Kültür, Cilt.4 Sayı: 44, Antakya.

6.

Ġpek, S. Ayhan (1992) “Sallangaç Türküleri”, Güneyde Kültür, Cilt.4 Sayı: 46, Antakya.

7.

Ġpek,S. Ayhan (1993) “Sallangaç Türküleri 2”, Güneyde Kültür, Cilt.5 Sayı: 47, Antakya.

8.

Ġpek, S. Ayhan (1996) “Baharın DüĢündürdükleri ”, Güneyde Kültür, Cilt.8 Sayı: 85,
Antakya.

9.

Ġpek, S. Ayhan (2003) Antakya Türküleri, Hafad Yay.,Antakya.

10. Kalaycıoğlu, Mithat (2011) Hatay Halk Bilimi, Antakya Belediyesi Yay. Hatay.
11. Tekin, Mehmet (1998) “Hatay Türküleri”, Cumhuriyet’in 75. Yılı Hatay, Ajanstürk Yay.
Ankara.
12. Türk Dil Kurumu (1998) Türkçe Sözlük (9. Baskı), TDK Yay. Ankara.
13. Yakıcı, Ali (2007) “Halk ġiirinde Türkü”, Akçağ Yay. Ankara.
14. (www.emikat.com.tr/album/1589/salıncak)

�Sözlü Kaynaklar
K.1- Adil DenktaĢ (72), Antakya, Emekli Öğretim Gör. Üniversite
K.2- Nezahat Civelek (81), Antakya, Ev Hanımı, Okur-yazar değil
K.3- Muzaffer Amık (72), Antakya, Emekli Mühendis, Yüksekokul
K.4- Gülfidan Kosi (57), Antakya, Emekli Öğretmen, Yüksekokul
K.5- Tahir Doğru (68), Akcurun, Çiftçi, Ġlkokul
K.6- Aybek Vurmay (63), Antakya, Emekli, Yüksekokul
K.7- Fethiye Amık (90), Atakya, Ev Hanımı, Okur-yazar
K.8- Selahattin Tümer (71), Antakya, Emekli, Ġlkokul
K.9- Mustafa Güngör (63), Antakya, Emekli, Ġlkokul

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10441">
                <text>2118</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10442">
                <text>ANTAKYA SALLANGAÇ TÜRKÜLERİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10443">
                <text>ARI, Bülent </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10444">
                <text>Anahtar Kelimeler: Antakya, Türkü, Sallangaç, Sallangaç Türküleri.  ÖZET  Bildiriye öncelikle bir giriş bölümüyle başlanılnış; bu bölümde türkü kavramından, Hatay türkülerinden ve sallangaç kavramından söz edilmiştir. Sonrasında salıncak ya da sallangaç türkülerinin oluşmasına Antakya eğlence hayatı ve ikliminin nasıl olanak tanıdığı ve bu tarz türkülerin nasıl oluştuğu üzerinde durulmuş, sallangaç (salıncak) türkülerinin yöreye özgülüğünden bahsedilmiş; ancak benzer yaklaşımların Anadolu’da da bulunduğu Şükriye Tutkun’un salıncak albümü örnek verilerek ortaya konulmuştur. Yine, bildiriye konu olan sallangaç türkülerinin bir veya iki örnekle sınırlı olmadığını ve Antakya yöresinde uzun soluklu bir sallangaç türküsü söyleme geleneği olduğunu göstermek amacıyla çalışmanın son bölümüne yeter sayıda sallangaç türküsü örneği konulmuşur. Yörede tespit edilen 19 sallangaç türküsünden bildiriye alınan 9’unun adları şöyledir: Yaprak Gazellendi - Hanım Arabaya Binmiş - Hasan Dağı Oymak Oymak - Mavilim Yakdın Beni - Ninem Kurmuş Yol Üstüne Çıkrığı - Pınara Vurdum Kazmayı - Elmas Dolu Çekmecesi - Kızın Adı Emneli - Antakya Dağın Diktir</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10445">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10446">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10447">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10448">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1329" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1543">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/43ddd9d5e2b2f6a6c07878a469cc2a0d.docx</src>
        <authentication>fa1722e477275617d7f8c4ec6e4de409</authentication>
      </file>
      <file fileId="1544">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/a2914f83054db12c9b5e1b7aeaf970dc.pdf</src>
        <authentication>65f7cc1976d2ade1f54a490c548dc60f</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10459">
                    <text>BİLGE KARASU’NUN USTA BENİ ÖLDÜRSEN E! ADLI HİKÂYESİNİN İSİM
İÇERİK BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ
Burak ARMAĞAN
Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü, Ağrı / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bilge Karasu, us, ben, tahlil.
ÖZET
Usta Beni Öldürsen E! hikâyesi on iki bölümden oluşan Göçmüş Kediler Bahçesi
kitabının yedinci hikâyesidir. Alıntı ve Gönderge Yöntemiyle Yapılan metinlerarasılık tekniği ile
-Koncaku Monogatari Şu- Japon Öyküsü, hikâyenin arka planını oluşturur. Buna göre
iblisleşivermiş olan bazı ana babalar herkesi ortadan kaldırdıkları gibi çocuklarını da ortadan
kaldırırlar. Hikâyede, kişiliğin oluşumunda en önemli iki etken olan kalıtım ve çevreden
kalıtımın ağır basışı, ustasının tüm çabalarına rağmen çırağının iblişleşmesinin önüne geçemeyişi
anlatılır. Öykünün isim-içerik ilişkisi iki farklı okumaya da müsaittir. Başlığa göre
değerlendirildiğinde usta-çırak ilişkisinin ön plana çıktığı görülür. Ancak kelimelerin arka planda
yüklendikleri anlamlar da göz önünde bulundurulduğunda hikâye yepyeni bir yapıya bürünür.
Buna göre us+ta [us, akıl/zihin; ta, bulunma hali eki] akılda; ben ise vücutta oluşan siyah leke
anlamındadır. Hikâyede ben, nefret imgesidir. Kelimelere bu yönleriyle bakıldığında öykü
başlığı zihinde nefreti öldürsene şekline çevrilir. Bu bildiride Usta Beni Öldürsen E! hikâyesinin
isim-içerik ilişkisi üzerinden tahlili yapılmaya çalışılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1545">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8780acf684f3b3709b8a5592955ac5ff.docx</src>
        <authentication>04811279adb5897b7fe8034b169f9f07</authentication>
      </file>
      <file fileId="1546">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/3124bf1a609f9b2589454c84500ef36d.pdf</src>
        <authentication>39be5e8812b5d5f94cdfaa7990002850</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10460">
                    <text>BİLGE KARASU’NUN USTA BENİ ÖLDÜRSEN E! ADLI HİKÂYESİNİN İSİM
İÇERİK BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ
Burak ARMAĞAN1
Özet
Usta Beni Öldürsen E! hikâyesi on iki bölümden oluĢan Göçmüş Kediler Bahçesi
kitabının yedinci hikâyesidir. Alıntı ve Gönderge Yöntemiyle Yapılan metinlerarasılık tekniği
ile -Koncaku Monogatari ġu- Japon Öyküsü, hikâyenin arka planını oluĢturur. Buna göre
iblisleşivermiş olan bazı ana babalar herkesi ortadan kaldırdıkları gibi çocuklarını da ortadan
kaldırırlar. Hikâyede, kiĢiliğin oluĢumunda en önemli iki etken olan kalıtım ve çevreden
kalıtımın ağır basıĢı, ustasının tüm çabalarına rağmen çırağının ibliĢleĢmesinin önüne
geçemeyiĢi anlatılır.
Öykünün isim-içerik iliĢkisi iki farklı okumaya da müsaittir. BaĢlığa göre
değerlendirildiğinde usta-çırak iliĢkisinin ön plana çıktığı görülür. Ancak kelimelerin arka
planda yüklendikleri anlamlar da göz önünde bulundurulduğunda hikâye yepyeni bir yapıya
bürünür. Buna göre us+ta [us, akıl/zihin; ta, bulunma hali eki] akılda; ben ise vücutta oluĢan
siyah leke anlamındadır. Hikâyede ben, nefret imgesidir. Kelimelere bu yönleriyle
bakıldığında öykü baĢlığı zihinde nefreti öldürsene Ģekline çevrilir.
Bu bildiride Usta Beni Öldürsen E! hikâyesinin isim-içerik iliĢkisi üzerinden tahlili
yapılmaya çalıĢılmıĢtır.
Anahtar Kelimeler: Bilge Karasu, us, ben, tahlil.
AN EVALUATION OF BILGE KARASU’S STORY USTA BENİ ÖLDÜRSEN E IN
THE CONTEXT OF NAME AND CONTENT
Abstract
Usta Beni Öldürsen E! is the seventh story of the book of Göçmüş Kediler Bahçesi
which was consisted of twelve chapters. Intertextual technique done by Quote and Referent
Method, and a Japanese tale -Koncaku Monogatari ġu- constructed the background of the
1

ArĢ. Gör., Ağrı Ġbrahim
burak_87_05@hotmail.com

Çeçen

Üniversitesi

Fen-Edebiyat

Fakültesi

Türk

Dili

ve

Edebiyatı

Bölümü,

Sayfa 1 / 13

�story. According to this, some demonized parents annihilate their children as they annihilate
everybody. In this story, the dominance of heredity from heredity and environment ,the most
important elements in the construction of personality, and his master‟s being unable to
prevent his apprentice‟s demonizing in spite of all the efforts is told.
The name-content relationship of the tale is of two different reading. When evaluated
according to the tittle it is seen that the master-apprentice relationship come to the front. Yet,
once read considering the meaning of the background meanings of the words story is
converted into a new structure. So, us+ta [us, in English, mind/ reason; ta, being in
somewhere, suffix] in mind; ben is a black spot on the body. In the story, ben symbolizes the
hatred. When looking these words from this aspect they are translated as kill the hatred in the
mind.
In this paper, the story Usta Beni Öldürsen E! is tried to be examined in the context of
name-content relationship.
Key Words: Bilge Karasu, mind, I/black spot, examine.

Yazarın Hayatı ve Eserleri
1930 Yılında Ġstanbul‟da doğan Karasu, Ġstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü‟nü
bitirmiĢtir. 1974 Yılında Hacettepe Üniversitesi‟nde öğretim görevliliğine baĢlayan
Karasu‟nun bu görevi 1995 yılındaki vefatına kadar sürmüĢtür.
Ġlk yazısı 1950‟de, ilk öyküsü de 1952‟de Seçilmiş Hikâyeler dergisinde yayımlanan
sanatçı, 1963 yılında D.H. Lawrence‟ın The Man Who Died (Ölen Adam) kitabının çevirisiyle
Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü‟nü, 1971‟de Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı kitabıyla Sait
Faik Hikâye Armağanı‟nı, 1991‟de Gece kitabı ile Pegasus Ödülünü ve 1994‟te Ne Kitapsız
Ne Kedisiz’le Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü‟nü almıĢtır.
Bilge Karasu‟nun eserleri; Troya'da Ölüm Vardı (1963), Uzun Sürmüş Bir Günün
Aksamı (1970), Göçmüş Kediler Bahçesi (1979), Kısmet Büfesi (1982), Gece (1985), Kılavuz
(1990), Ne Kitapsız Ne Kedisiz (1994), Narla İncire Gazel (1995), ölümünden sonra
yayımlanan Altı Ay Bir Güz (1996), Füsun Akatlı tarafından kitaplaĢtırılan Lağımlaranası ya
da Beyoğlu (1999), Öteki Metinler (1999) ve Serdar Soydan‟ın derlediği Susanlar (2009) ile
birlikte toplam on iki kitaptan oluĢur.
Göçmüş Kediler Bahçesi adlı eserde yer alan “Usta Beni Öldürsen E!” hikâyesi, 12
hikâyeden oluĢan kitabın 7. hikâyesidir.
Sayfa 2 / 13

�Hikâyenin Özeti
Hikâye, Alıntı ve Gönderge Yöntemi ile yapılan “Metinlerarasılık” tekniği
kullanılarak -Koncaku Monogatari ġu- Japon Öyküsünün bir parçası ile baĢlar. Bu parçada
belirtilenler hikâyede anlatılmak istenenin arka planını oluĢturur. Buna göre “iblisleĢivermiĢ”
olan bazı ana babalar herkesi ortadan kaldırdıkları gibi çocuklarını da ortadan kaldırırlar.
Hatırladığı ilk gün iki yaĢında olan (bunu daha sonra annesi söyler) çırak, annesi dıĢarı
gittiğinde evin içini keĢfetmek ister. Evde yatalak hasta olan amcası ve babaannesini bulunur.
O güne kadar dikkat etmediğini düĢündüğü bir “ben” amcasının burnunun dibinde belirir,
sonraki günler iyice büyür, hayatını kaybettiğinde zeytin iriliğine ulaĢır. Sonraları babaannesi
ve annesinin de ölümlerine yakın bu “ben”leri görür.
Kahraman ne zaman, kim tarafından, nasıl olduğu belirtilmeyen Ģekilde bir cambaz
ustasının yanına verilir ve onun yanında büyür. Cambaz bildiği her Ģeyi ona öğreten kiĢidir.
Hayatta ayakları üzerinde durmayı bile bilmediği halde cambazdan öğrendikleri ile yaĢar hatta
incecik bir ipin üzerinde durmayı baĢarır. Ustasından öğrendiği en önemli kural iĢi ile var
olabildiği bu sebeple özellikle iĢini yaparken tamamen ona odaklanması, kesinlikle baĢka
hiçbir Ģey düĢünmemesi gerektiğidir. Kurala uymadığı zamanlarda canından olmakla burun
buruna gelir, ustası tarafından kurtarılır ancak azar iĢitmekten kurtulamaz. Ustası onun hayatta
kalması için düĢüncelerini, hayallerini, özlemlerini, kafasında iĢi haricinde var olan her Ģeyi
silmesini istese de „düĢünmek‟ kahramana cazip gelir ve kendisini düĢünmekten alıkoyamaz.
DüĢüncelerinde iĢinden uzakta su kıyısı, çimenler, yeĢillik özlemi çeker, boĢ olduğu her
anında kendisini buralara atar. Her ne kadar büyük iç çatıĢmaları yaĢasa da, korkunç fikirlere
karĢı koymaya çalıĢsa da “iblis” yönü ağır basar ve ustasının ölümünden memnun olacak
dereceye gelir. Bir ipin üzerinde iki cambaz oynayamazsa, kendisi de artık usta olmak
istiyorsa ustasının ortadan kalkması gerekir. Kafasında büyüyen yasak düĢünceler kendini var
eden iĢini esaret zinciri, çalıĢtığı mekânı kafes olarak görmesine neden olur, en sonunda
hayattaki tek varlığı olan ustasına da günün birinde bir “ben” koyar.
Son gösterilerinde ustasının açığını fark eder ve açığı telafi edecek ustalığa eriĢtiğini
göstermek istediği hayallere dalar. Zihnini kemiren bu düĢünceler yanlıĢ hareket yaparak yere
doğru hızla çakılmasına sebep olur.

Sayfa 3 / 13

�Hikâyede anne, baba, babaanne ve amcanın, çocuğun sağlıklı geliĢebilmesi için
üzerlerine düĢen görevleri yerine getirmedikleri görülür. KiĢiliğin oluĢumunda en önemli iki
etken olan “kalıtım” ve “çevre”den “kalıtım”ın ağır basıĢı, çevrenin (Usta) tüm çabalarına
rağmen onu iblisleĢmekten, dolayısıyla hayatını kaybetmekten kurtaramaması anlatılır.
Vaka zincirinin ortaya çıkmasını hazırlayan sebepleri “anne etkisi, ben imgesi, usta
etkisi” Ģeklinde sıralamak mümkündür. Dolayısıyla inceleme bu faktörler üzerinden
yapılacaktır.

Anne Etkisi 2
Bu bölümde öncelikle “anne arketipi”nden bahsedilmelidir. “Tüm insan eylemlerinde
“a priori” bir faktör vardır, bu da, “psike”nin doğuĢtan gelen, bu nedenle de bilinçöncesi ve
bilinçdıĢı olan bireysel yapısıdır. Bilinçöncesi psike, örneğin yeni doğmuĢ bir bebeğinki,
uygun koĢullar sağlandığı takdirde her Ģeyin doldurulabileceği boĢ bir levha değildir, aksine
son derece karmaĢıktır, çok net bir biçimde tanımlanmıĢ bireysel bir olgudur ve bize karanlık
bir boĢluk gibi gelmesinin nedeni, onu doğrudan doğruya göremememizdir. (…) Örneğin,
anne babada da görülen bazı marazi özelliklerin kalıtım yoluyla geçtiğini varsayarız" (Jung,
2009: 19).
2

Bu bölümde yer alan “a priori, psike, idea” kavramlarının açıklamaları aşağıda verilmiştir. Söz konusu bilgiler
Abdülbaki Güçlü-Erkan Uzun-Serkan Uzun-Ü.Hüsrev Yolsal’ın hazırladığı Felsefe Sözlüğü’nden alınmıştır.
A priori; Doğruluğu deneyimlerimize, gözlemlerimize dayanmayan savlara, önermelere, düşüncelere, yargılara
a priori denir. (s.1)
Psike; İlkçağ Yunan felsefesinde tüm yaşamın temel ilkesi olarak “ruh”; bilincin merkezi olarak da “zihin”
anlamında kullanılır. Bu iki ana anlamıyla bağlantılı olarak, terim “can”, bedene can veren yaşama gücü, yaşam
ya da canlılık ilkesi; “yaşam soluğu” anlamında da kullanılmıştır. (s.1187)
Idea; Platon’un felsefesinde bize hiçbir zaman mutlak olanın bilgisini veremeyecek olan duyulur nesnelere
karşı bilginin saltık, değişmez, saf nesneleri olan düşünülür nesnelere, ancak düşünce yoluyla kavranabilir olan
“ilkörnek”lere verilen ad. Platon İdeaların zihinde ayrı olarak da gerçek bir varoluşa sahip olduklarını, hatta asıl
gerçekliğin, aşkın ve ideal gerçekliğin İdealardan oluştuğunu savlamaktadır. (s.712)

Sayfa 4 / 13

�Annenin koruyan, hayata hazırlayan, ilgi ve Ģefkat gösteren özellikleri vardır. Çırağın
söz konusu özelliklerden hemen hiç birini annesinden görmediğine Ģahit olunur. Yalnızca
amcasının ölümü ile korkan kahramanın annesinin yanına gittiği zaman elinin üzerine
annesinin elini koyması ile korkuları azalır. Hikâyede annenin yaptığı, olması gereken anne
modelinin sergilendiği tek yer burasıdır.
Carl Gustav Jung annenin travmatik etkilerini iki gruba ayırır. Bunlardan ilki hikâyeye
uygun düĢen “annenin gerçekten sahip olduğu karakter özellikleri ya da tutumlardan
kaynaklanan” (Jung, 2009: 23) etkisidir. Zaten Japon öyküsünde verilen ipucundan da bu etki
anlaĢılabilir.
Alıntı yapılan bölümde “yaĢlanmıĢ ve iblisleĢivermiĢ” olan annelerin çocuklarını
ortadan kaldırdıklarından bahsedilir. Bu ortadan kaldırıĢ elbette karakter, benlik olarak
ortadan kaldırmaktır. Doğduğu andan itibaren bir çocuğun alacağı ilk eğitim evde, ailesinden
baĢlar. Anne veya baba, çoğu zaman her ikisi de, çocuğun karakterinin oluĢmasındaki
örneklerdir. Irsî olarak zaten ailesine çeken çocuk, taklit ile baĢlayan davranıĢlarına bir
müddet sonra sorgulamadan devam eder. Dolayısıyla anne ve baba çocuğun ideal benliğinin
oluĢumunda önemli rol oynar. “Annemizle iliĢkilerimizden öğrendiğimiz kaçınma, denetim,
boyun eğme, üstünlük kurma, saldırganlık, aĢırı denetim ve güvensizlik kalıpları
beyinlerimize kazınabilir. O kalıpları benimsemek ve onlarla yaĢamak zorunda bırakılırız.
Anababalık budur. Anababalarımızın davranıĢlarını içselleĢtiririz ve onlara göre yaĢarız”
(Cloud ve Townsend, 2002: 16). Buradan yola çıkarak “iblisleĢivermiĢ” annelerin doğal
olarak evlatlarının da iblisleĢeceği söylenebilir.
ĠblisleĢmek; ĢeytanlaĢmak, kendini tüketme demektir. “Ġblis; kötü, lanetlenmiĢ, hileci
[dir]. Kendisine kıyamete kadar, Tanrı‟ya sadık olmayan kulları sapkınlığa yöneltme gücü ve
görevi gibi bizatihî suç olan bir güç ve görev veril[miĢtir]” (Meydan Larousse, C.6: 155).
Onun özelliği kiĢiyi doğru yoldan saptırıp her türlü ahlaksızlığı, düĢüncesizliği, bencilliği
yaptırmaktır. Bir süre sonra ona tâbi olan kiĢiler önce kendilerini kendilerine yabancı bulurlar.
Kendi egolarını tatmin ile baĢlayan maceraları “bencillik”e varır. YavaĢ yavaĢ hem
kendilerini hem etrafındaki değerleri tüketirler. Anneden gördükleri kiĢiliklerini oluĢturan
çocuklar da bu sebeple iblisleĢmiĢ olurlar. Zaten iblisleĢmiĢ bir annenin cenazesinin törenle
kaldırılmıĢ olması da çocukların aynı korkunç duyguları paylaĢtıklarının, anne etkisinden
kurtulamamıĢ olduklarının bir göstergesidir.

Sayfa 5 / 13

�Hikâyede de Japon öyküsünde yer alan tüketme eylemi söz konusudur. Çocuğunu
tüketmiĢ olan anne yüzünden “çırak”ta da tüketme güdüsü baĢlar. Tüketme, etrafında görmek
istemediği, kafasından sildiği, kurtulmak istediği kiĢilere zihninde “ben” koyarak iĢaretlemesi
olarak görülür. Ġlk olarak amcasına konulan bu “ben” daha sonra anneye, babaanneye, diğer
çıraklara ve en sonunda “usta”ya konulur.
Annesi kahramanın evde olmasına müsaade etmez. Elbette bunda babaannesinin ve
amcasının hastalıklarının payı vardır ancak bu durum gittikçe çocuğu evden soyutlama halini
alır. Amcasının ölümü üzerine korkan çocuk annesinin yanına gelir: “Anasının eli şakağından
inip elini örtünce korkusu gitmişti” (s.110). Anne korkulardan kaçıĢ için güvenli bir
sığınaktır. Onun yanında huzur, refah bulunur. “Çocuk içinde güveni değil tehlikeyi
barındırır. Güveni yalnızca annesinde ya da kendisine annelik yapan kiĢide bulabilir” (Cloud
ve Townsend, 2002: 22). Ancak tüm hikâye boyunca annenin çocuğuna sağladığı tek güven
ânı bu andır, çocuğunun korkusunu giderir.

“SakinleĢtirme anne ile çocuk arasında bir

alıĢveriĢtir. Çocuk korkmuĢtur, yalnızlık çeker ve kendisine acı veren duygularla yüklüdür.
Bu duygular ona kaldıramayacağı kadar “ağır” gelir. Anne çocuğunu kucağına aldığı zaman
onun bu duygularını anlar ve kabul eder. Annesi çocuğun bu duygularını aktarabileceği,
onlardan korkmayan bir kiĢidir. Acı veren duygularını annesinin sakinliği ve sevgisiyle
değiĢtirir” (Cloud ve Townsend, 2002: 57). Hikâyede çocuğun korktuğu zamanlarda annesi
tarafından yatıĢtırılmasına rastlanmaz. YatıĢtırma, beraberinde sevgi, merhamet ve ilgiyi
getireceğinden onlar da görülmez. Hatta çocuğun herhangi bir arkadaĢının varlığından da söz
edilmez. Bu durum, çırağın iliĢki, dostluk, alaka gibi kavramların ne ifade edebileceğini
bilmediğini gösterir. Ustasının ona karĢı yaptığı davranıĢlarda yakınlık bulur, ancak anne ve
arkadaĢ arasındaki yakınlık iliĢkisinden habersiz olduğu için bunu bir “anne” sevgisi olarak
kabul eder. Ailesinde yer alan kiĢiler herhangi bir sorumluluklarını yerine getiremedikleri
için, ona yakın davranan ustası ailesinin yerini tutar ve ona “ana” olur.
Çırağın tek korkusu yalnız kalmaktır. Annesi gibi gördüğü ustasının yaĢlanmıĢ, ölüme
yaklaĢmıĢ olduğunu sırf yalnız kalmaktan korktuğu için istemez. “Ġyi bir annenin yol
göstericiliğinde yaĢama güvenle baĢlamak, yetiĢkinlik dönemimizde iyi iliĢkiler kuracağımız
zamanı beklerken yaĢayabileceğimiz yalnızlıklara katlanmamız için gereklidir” (Cloud ve
Townsend, 2002: 26). Annesinden aldığı güveni yalnızca amcasının ölümünden hemen sonra
elini tuttuğu anda alan çırak için “anne” olgusu hemen hemen yok gibidir. Kendisini iyice
bildiği dönem ustasının yanında iĢe ve hayata atıldığı zamanlara denk geldiği için çocuğun

Sayfa 6 / 13

�korku ve güvensizlik içinde geçirdiği bir hayli zaman olduğu söylenebilir. Bu da gelecekte
yaĢayacağı korkusunun yalnızlıktan ileri geldiğinin bir göstergesidir.
Ben İmgesi
Kahramanın çocukluktan baĢlayarak insanların yüzünde gördüğünü zannettiği bu
noktalar ölümün hazırlayıcısı olarak sunulur. Ortaya çıkan “ben”; kibir, nefret düĢünceleriyle
imgeleĢir. „Ben‟ nefretle gelen ölümün hazırlayıcısıdır. “Ölüm imgesinin Bilge Karasu
metinlerindeki ekseni “göçmek” düĢüncesi üzerine kurulmaktadır. (…) Göçmek, var olan
yaĢantıdan kopuĢun bir göstergesidir. Karakterlerin yaĢadığı ne tam bir ölüm ne de bir
yeniden doğuĢtur. Tam olarak trajik bir sondur” (BaĢokçu, 2005: 124).
Kahramanın geçmiĢte yaĢamıĢ olduğu annesizlik, ait olamamıĢlık, kiĢiliğinin
oturmamıĢ hali ileride hep karĢısına çıkar. Her zaman bu “ben”den kurtarmak ister kendini
ancak bilinçaltından gelenler buna izin vermez.
Çırak, çocukluğunda anne Ģefkati ve koruyuculuğuna sahip olmadığından savunmasız,
sevgisiz ve ilgisiz büyür. Ġçinde kalıtım yoluyla var olan ya da sonradan oluĢan nefret
duygusunu insanların yüzlerine “ben” koyarak ortaya çıkarır. ĠĢareti kendisi koyduğu halde
yine kendisinin bunu görmekten korktuğu görülür. Bu noktada “benlik çatıĢması” içerisine
düĢtüğünü söylemek mümkündür. Ġki parçaya ayrılmıĢ benliği iyi ve kötü benlik olarak
düĢünüldüğünde kötü benliği, “ben”in oluĢup diğer benliğe de üstün geldiği ve çırağın
ölümüne sebep olduğu taraf olan “iblisleĢen” benlik iken, iyi benliğini ustasının onu hayata
bağlamaya çalıĢan gayretleri, öğütleri ve davranıĢları oluĢturur.
Usta Etkisi
Usta, bir sanat veya zanaat dalında iĢinin ehli olan kiĢiye verilen addır. Hikâyedeki
usta, metrelerce yüksekte bir ipin üzerinde akrobatik hareketler yapan bir cambazdır. Bu
hüneri elde edebilen usta hayatın çetin yollarından geçmiĢ, belki birçok ölüm tehlikesi
geçirmiĢ ama her fırsatta ölüme karĢı galip gelebilmiĢ kiĢidir. Zaten çırağın zihninden geçen
usta tanımı da bu Ģekildedir: “Usta, bir yerde, yaşamanın yolunu da bulmakta ustalaşmış
değil midir ki?” (s.107). Mademki ustası bu günlere kadar yaĢayabilmiĢ, bir yaĢama yolu
bulmuĢ, o zaman bunu çırağına da aktaracak, ona da öğretecektir. Zira bunu da öğrettiği
görülür. Usta, kafasını saran düĢüncelerden kahramanı vazgeçirerek yalnızca iĢine
odaklanmasını ister. ĠĢi, kendilerini bugüne kadar getirmiĢ ise sadece onunla var olduklarına

Sayfa 7 / 13

�göre yalnız o düĢünülmelidir. ĠĢ yaparken en ufak bir dikkatsizlik, ilgi kaybı yaĢama mâl
olacaktır. O halde yaĢamak istiyorsa ustasının dediğini yapmak zorundadır.
Ustası ona düĢünmeyi yasaklar. Çünkü yaptıkları iĢ bir anlık dalgınlığı affetmeyen bir
iĢtir. Onlarca metre yüksekte canlarını hiçe sayarak ekmek parası kazanmaya çalıĢtıklarından
dalgınlığa müsaade edilemez. Her atlayıĢla aslında ölüme giderler ancak her atlayıĢta çırağı
ölümden kurtaran eller bileklerinden, belinden tutarak onu kurtarır: ”Onu ölümden kurtaracak
eller, belini, bileğini bulmayabilirdi günün birinde” (s.110).
Çırak ustasını anası gibi görmektedir. “Onu doğuran, emzirip büyüten, ona
yaşamasını öğreten anasıyla bir tutardı ustasını” (s.108). Ancak onun anası doğurup
emzirmesi haricinde bir Ģey yapmamıĢ, ona en önemli Ģeyi, ayakları üzerinde durabilmeyi,
yaĢayabilmeyi öğretmemiĢtir. Ona hayattaki her Ģeyi öğreten ustasıdır. Bu öğretim o derece
ileriye gitmiĢtir ki ustasının kendi ölümünün gelebileceğini söylemesi karĢısında çırak “ne
söyleyeceğimi öğretmedin ki, bilmiyorum ne diyeceğimi böyle sözler karşısında” (s.118) der.
Hayatında ölüm ile ilgili hemen hemen bütün acıları yaĢamıĢ olduğu halde bu durumlar için
söyleyebileceği bir Ģeyinin olmaması da ilgi çekicidir.
Ustası onun hayatta kalması için uğraĢır. Her ne kadar o çayırı, çimeni özlemiĢ olsa da
ustası buna itiraz eder. Geçimlerini sağladıkları iĢ, insanların toplu olarak yaĢadığı yerlerde
yapılabilir ve sadece meslekleri ile var olabilirler. Bu yüzden özlem, düĢ, hayal gibi her Ģeyin
zihinden silinmesi gerekir. Bunların hiçbiri düĢünülmemelidir. Varlığını iĢine, iĢine bağlılığını
ustasına borçludur:
“Cambazlık, insanın -ölmek istemiyorsa- bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya,
adıma, ele- göze vermesini gerektiren bir işti” (s.113).
Çırağın usu baĢka yerlerde gezinmemelidir. BaĢka Ģeyler düĢünmemesi gerektiğini
anlayamadığı, bunu hala kavrayamadığı için “usta” değil hala “çırak”tır: “Birkaç kez usunun
başka yerlerde gezindiğini, ipten başka sorunlarla uğraştığını fark etmişti ansızın. Böyle şey
olmazdı” (s.113).
Hikâyede ne ustanın ne de çırağın adları verilmez. Sadece yaptıkları iĢler ile
adlandırılırlar. Ġsmin verilmeyiĢi benliğin tam olarak bulunamayıĢında bir etkendir. Zira
birbirlerine seslendikleri zaman, herhangi bir Ģey söylemeden garip sesler çıkarttıkları
görülür.

Sayfa 8 / 13

�KiĢiliğini ustasının kiĢiliğinde eritmeye çalıĢan çırak, düĢündüğü, aklından geçen her
Ģeyi ustasının da bileceğini, biliyor olduğunu, ondan saklamanın yanlıĢ olduğunu anlar:
“Birliklerinin, birlikteliklerinin bir öğesi olmuştu” (s.108).
“Ustasına söyleyemeyeceği şey zaten içinde, usunda kalamazdı” (s.112). Kalsa “usda” olacaktır. Yani ustası bir anlamda onun belleğidir. DüĢüncelerini, kiĢiliğini, her Ģeyi o
tayin eder. Çırağın hayatta kalabilmesi için bu Ģarttır.
Kahraman kiĢiliğinin oluĢumu ile ilgili düĢüncelere kapıldığı zaman bunda ustasının
payı olup olmadığını, kendi benliğinde kendi etkisinin olup olmadığını ustasına sormaya
kalksa ondan alacağı cevap bellidir: “Senin aklın ermez demeyecekti” (s.113). Aklı ererdi
mutlaka ancak düĢündükçe yeni düĢüncelere, hayallere, umutlara yelken açacağından her
düĢünce onu iĢinden uzaklaĢtıracaktır. ĠĢinden uzaklaĢması kendi olamaması, bu da
yaĢayamaması demektir. O yüzden ustası ona “Düşünme” diyecektir.
DüĢüncelerini büyütmesi ile ilgili en önemli olay Ģüphesiz “Söğüt Ağacı”na dayanır.
“Söğüt, genellikle su kenarlarında iyi yetiĢen ağaçtır” (Meydan Larousse, C.11: 501). Söğüt
ağacının yaprakları çoğu zaman yaĢ, canlı, taze durur. Herhangi bir yaprağı alınıp dikilse, kısa
bir zamanda fidan olarak büyüdüğü görülür. Buradan hareketle “düĢünce söğütlüğü”
kullanımında, her düĢüncenin yeni düĢüncelere gebe olduğu fikri söylenebilir. BoĢ kaldığı her
zaman kendisini suyun kenarında, yeĢilliklerde bulması ya da orayı hayal etmesiyle aynı
doğrultuda bir kullanımdır. Zaten söğüt de yalnızca suyun olduğu yerlerde bulunur. Hayalinde
her zaman canlı olan kır, çimenlik, su kenarı içinde kendisine bir söğüt ağacı oluĢturan çırak
bunu da düĢünceleri ile büyütür: “Kendini koyveriyordu soru söğütlüklerinin, soruların yaş
otluklarının arasına” (s.114).
Ustasına söyleyemeyeceği Ģeylerin usunda kalamayacağını anlayıp tüm bunlardan
kurtulduğu, bunları unuttuğu vakit “önünden geçtikleri bir bahçenin bütün söğütlerinin
budanmış” (s.112) ancak bunları “kaldırıma atılıp, yığılmış” Ģekilde bulur. Aslında bu mekân
onun zihninin bir tasavvurudur. Aklında soru, düĢünce söğütlükleri varken bunların usunda
kalamayacağını düĢünerek unutmaya çalıĢması (unutmaması, sadece tekrar hatırlamak üzere
zihninin bir köĢesine yığmıĢ olması) söğüdün dallarının budanması olarak belirir. Ustası
bunlara basmamak için yol kenarından yürüdüğü halde kendisi “saygıyla, sevgiyle, ağır ağır,
cambaz ayaklarının bütün yeğniliğiyle bu dal yığınlarına basarak” (s.112) yürür. Bu bölüm,
cambazlıkta ustalığa gittiği yolda, öğrenim hayatında bastırmıĢ olduğu düĢünceleri
çiğnediğini gösterir. Ancak bunlar düĢünce söğüdünün budanmıĢ dallarıdır. Budanan ağaç her
Sayfa 9 / 13

�zaman yeni, taze, daha gür yaprak ve daha sağlam dallar verir. Bunlar da düĢüncelerin aslında
unutulup gitmediğinin, yeni düĢüncelerle birleĢerek daha güçlü bir Ģekilde geleceğinin
habercisidir. Zira hemen bu görüntülerin ardından gelen yeĢillik, su kenarı gibi yerleri
düĢünmek değil, “böyle yerlerin özlemini içinde taşımak bile suçtu kendini bilen cambaz
için” (s.112). Ancak o hiçbir zaman kendini bilen bir cambaz olamaz, budadığı düĢünce
söğüdü, çok daha gür ve güçlü Ģekilde kendini gösterir.
Çırağın ara ara gelen düĢünmeme, düĢünmek istememe eylemlerindeki gayesi yalnız
kalmak istememesi, bundan korku duyuyor olmasıdır. “Ustasının öleceği korkusu sardı
yüreğini.(…) Bu düşünce ilk olarak gelip yüreğine korku salmıyor muydu?” (…) “Bu ölümün
başka ölümlere benzemeyeceğini biliyordu, ansızın korkunç bir yalnızlık içinde kalacağını
biliyordu” (s.119).
Çırağın ustasına yardım edeceği gün, ustasının hata yaptığı gün olacaktır. Çırak bu
hatayı telafi edebilirse ustasını kurtaracak, kendisi de usta konumuna yükselebilecektir. Ancak
ustası bu zamanın gelmesinden, çırağının ona yardım etmesinden korkmaktadır: “Yaşamıma
yardım edilmesi gerekecek günün gelmesinden korkarım (…) senin yaşamama yardım etmen
gerekecek günün gelmesinden (…) Yardımsız kalayım ki köpekler gibi öleyim, diyorum arada
bir. Diyorum ya, yük olmanın acısı, yapayalnız yaşamaktan kötü mü değil mi, bilemiyorum”
(s.116). Çırak akrobatik hareketler yaparken, bir yerden bir yere atlayan ustasını
yakalamalıdır. Ancak bu durumda tuttuğu ustası ona yük olabilir. Tutmadığı, yardım etmediği
takdirde ise ona yük olmaz ancak ustası düĢüp ölecektir. Usta hangisinin daha iyi bir seçim
olduğunu bilemez; çırağı yardım etse artık onun usta olduğunu kabul edecektir. Usta,
çırağının henüz olgunluğa eriĢmeden bu durumun gelmesinden korkar. Çırak yardım
etmediğinde usta yok olma tehlikesi ile karĢılaĢacaktır. Usta bunu da içine tam olarak
sindiremez. Bu düĢünceler içinde çırak artık kararını verir ve nice zamandır uyuyamadığı
uykusuna dalar. Ertesi sabah ise ustasında “ben”i görür. DüĢünmekten kaçar ancak engel
olamaz. Gururlanma, kendini büyük görme kibire, kibir de nefrete zemin hazırlar. Zaten
“ben”in çıkmasında asıl etkili olan bu düĢüncelerdir.
Hikâyenin en baĢında bir anlamda özet Ģeklinde verilen bölümde ustasının burnunun
sağ kanadının dibinde bir “ben” görme ihtimali söz konusu edildiğinde “O zaman, genç bir
cambaz olarak, ne yapmanız gerekebileceği konusunda kapıldığınız düşünceler…” (s.107)
Ģeklinde kurulan cümlede gördüğümüz “gerek- ebil- ecek” kelimesinde yer alan “e bil-” eki
ile kastedilen yeterlilik, gücü yetme olarak görünse de hikâyenin sonlarında yaĢanılan zıt
Sayfa 10 / 13

�duyguların tesiriyle aslında “istek” de devreye girmiĢ olarak düĢünülebilir. Bir zorunluluk söz
konusu olmaz, olsaydı “e bil-” kullanılmazdı. Ġsteğin devrede görüldüğü bu kullanım
karakterin meslek hayatında rütbe alabilmek için her Ģeyini borçlu olduğu ustasını gözünü
kırpmadan harcayacağının iĢaretidir. ĠblisleĢen yönünü içeren “kötü ben”i çırağın ruhunu ele
geçirir.
Kahraman rahat düĢünebilmesini, ustasının ölümüne bağlar. O öldüğünde istediği gibi
düĢünmekte özgür olacaktır. Bu yüzden sevinebilirdi ancak ustası onun yaĢaması için
düĢünmemesini istemektedir. Nitekim düĢündükçe düĢüncelerinin saptığı yanlıĢ yollardan
hoĢlanmaz. DüĢünceler her zaman iyi, güzel Ģeyler olmaz elbette. Ama hayattaki tek
varlığının ölümünden memnun olacağını bir an bile düĢünmesi, ölüm bardağına bir an dolu
tarafından bakması kabul edilemez: iblisleĢmiĢtir.
Çırak son gün son oyunda hala iĢine kendisine vermeyip “düĢünmekte”dir. DüĢünüyor
olduğu halde usta olduğunu zanneder ve bu halde kendisini ustasına ispatlama çabasına
giriĢir: “Ama böyle şeyler düşünmek bile ustalığı daha hak etmediğini düşündürmez miydi?”
(s.120). DüĢ yoluna girmesi yanlıĢ hareket yapmasına ve düĢüĢüne neden olur.

Sonuç
Hikâyede çırağın yetiĢmesinde en etkili rolü oynayan usta gibi gözükse de aslında
annesinin yaptıklarının küçüklükten beynine kazınmıĢ olması, çırağın karakterinin
geliĢiminde önemli derecede pay sahibidir.
Kalıtım yoluyla devam eden “iblisleĢme” sürecindeki kahramanın “iyi ben” ve “kötü
ben” çatıĢmaları yaĢayarak, hayatta kalabilmeyi zanaat haline getirmiĢ usta bir cambaz
tarafından nefret, kibir, düĢünce fikirlerinden uzaklaĢtırarak yaĢatmaya çalıĢtığı görülür.
“Usta Ben‟i Öldürsen E!”nin isim içerik iliĢkisine bakıldığında “usta”; us, akıl, zihin
manasına gelirken “-da” bulunma hal eki almıĢ Ģekli ile düĢünülmelidir. Bu haliyle “usta”,
zihinde, akılda anlamlarını taĢır.
“Ben” akla gelen ilk anlamının dıĢında kullanılarak, vücutta oluĢan siyah, kahverengi
leke anlamındadır.

Sayfa 11 / 13

�Hikâyenin sonunda var olan “düĢüĢ” aslında çırağın hayatının her devresinde
“iblisleĢmekte” olan diğer benliğinin vasıtasıyla ustasının yasakladığı “düĢünme” ile oluĢur.
Her düĢ, yeni bir çok düĢünceleri beraberinde getirdiği gibi “düĢüĢ”ün de hazırlayıcısıdır.
DüĢüĢ esnasındaki feryadı hikâyenin isminin sonunda ayrı yazılan “E!” harfi belirtir.
Sürekli çatıĢma halinde olan çırak, iyi tarafını oluĢturan benliğine seslenir: “Us-ta
ben‟i öldürsen e &gt; zihninde nefreti yok etsene” Ģekline çevrilir.

KAYNAKÇA


BaĢokçu, T. Oğuz, (2005), Bilge Karasu Metinlerinde Benlik AnlayıĢı:
“Ben”in KuruluĢunda Nietzsche‟ci Yansımalar (Yüksek Lisans Tezi), Dan.
Prof. Dr. Sedat Sever, Ankara.



Cloud, Henry – Townsend John, (2002), Anne Faktörü, (Çev. Emel Aksay)
Ġstanbul, Sistem Yayıncılık.



Çelik, Burçin (2007), Bilge Karasu Öykülerinin Ortak Yapısal Özellikleri
(Yüksek Lisans Tezi), Dan. Yrd. Doç. Dr. Nihayet Arslan, EskiĢehir



Güçlü, Abdülbaki – Uzun, Erkan – Uzun, Serkan – Yolsal, Ü. Hüsrev, Felsefe
Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları.



Jung, Carl Gustav (2009), Dört Arketip, (Çev. Zehra Aksu Yılmazer), Ġstanbul,
Metis Yayınları.



Karasu, Bilge (2012), GöçmüĢ Kediler Bahçesi, Ġstanbul, Metis Yayınları.
Sayfa 12 / 13

�

Meydan Larousse (1979), C.11, Ġstanbul, Meydan Yayınevi.



Meydan Larousse (1990), C.6, Ġstanbul, Meydan Yayınevi.

Sayfa 13 / 13

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10451">
                <text>2189</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10452">
                <text>BİLGE KARASU’NUN USTA BENİ ÖLDÜRSEN E! ADLI HİKÂYESİNİN İSİM İÇERİK BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRİLMESİ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10453">
                <text>ARMAĞAN, Burak </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10454">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bilge Karasu, us, ben, tahlil.  ÖZET  Usta Beni Öldürsen E! hikâyesi on iki bölümden oluşan Göçmüş Kediler Bahçesi kitabının yedinci hikâyesidir. Alıntı ve Gönderge Yöntemiyle Yapılan metinlerarasılık tekniği ile -Koncaku Monogatari Şu- Japon Öyküsü, hikâyenin arka planını oluşturur. Buna göre iblisleşivermiş olan bazı ana babalar herkesi ortadan kaldırdıkları gibi çocuklarını da ortadan kaldırırlar. Hikâyede, kişiliğin oluşumunda en önemli iki etken olan kalıtım ve çevreden kalıtımın ağır basışı, ustasının tüm çabalarına rağmen çırağının iblişleşmesinin önüne geçemeyişi anlatılır. Öykünün isim-içerik ilişkisi iki farklı okumaya da müsaittir. Başlığa göre değerlendirildiğinde usta-çırak ilişkisinin ön plana çıktığı görülür. Ancak kelimelerin arka planda yüklendikleri anlamlar da göz önünde bulundurulduğunda hikâye yepyeni bir yapıya bürünür. Buna göre us+ta [us, akıl/zihin; ta, bulunma hali eki] akılda; ben ise vücutta oluşan siyah leke anlamındadır. Hikâyede ben, nefret imgesidir. Kelimelere bu yönleriyle bakıldığında öykü başlığı zihinde nefreti öldürsene şekline çevrilir. Bu bildiride Usta Beni Öldürsen E! hikâyesinin isim-içerik ilişkisi üzerinden tahlili yapılmaya çalışılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10455">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10456">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10457">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10458">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1330" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1547">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/46f7605d2cfcd36ea6dd559f3656251b.docx</src>
        <authentication>9ed851c2843b0f779fde5f21b27e3388</authentication>
      </file>
      <file fileId="1548">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/efb6de0eff5ba8247fafa79315f4566b.pdf</src>
        <authentication>c274e3799129a05981432372820fdcbc</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10469">
                    <text>TERCÜME-İ AYNÜ’L-HAYAT’TA “DOĞUM” İLE İLGİLİ UYGULAMALAR
Sibel ARTAN
Sakarya Üniversitesi, Türk Dili Bölümü, Sakarya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Tercüme-i Aynü’l-Hayat, Doğum, Halk inanışları, Hayvan.
ÖZET
İnsan yaşamının en önemli geçiş dönemlerinden biri olan doğumla ilgili çeşitli inançlar,
gelenek ve görenekler ve bunlara bağlı oluşan ritüeller şüphesiz kültürün içinde önemli bir yer
teşkil ederler. Geçiş dönemlerinin başlangıcı olan doğum çevresinde oluşan halk inanışlarını 16.
yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Bâlî Efendi tarafından yazılan Tercüme-i Aynü’l- Hayat adlı eser
çerçevesinde ele alınmıştır. Eser, Hayatü’l-Hayavan’ın Ömer bin Yûnus el-Hanafî el-Nahifî
tarafından yapılan muhtasarının Türkçeye tercümesidir. Eserde kuşların ve hayvanların
özellikleri, faydaları yanında birçok hayvanın insanla ilgili gerek fiziksel gerekse psikolojik
rahatsızlıkları iyileştirici özelliklerinden bahsedilmiş, doğumla ilgili birçok uygulamaya da yer
verilmiştir. Çalışmamızda eserde doğum öncesinden doğum sonrasına kadar olan doğurganlığı
arttırıcı, doğum kontrolünü sağlayıcı ve doğumu kolaylaştırıcı birçok uygulama tasnif edilerek
incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1549">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/bf1835eabfba4b43f4fef74215eaafc2.docx</src>
        <authentication>7d6e3aaa7e625c084d86d1ef03a7ea16</authentication>
      </file>
      <file fileId="1550">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/111e361b6e107e6e9e6a03274624a2db.pdf</src>
        <authentication>a2947719222efdecf3cb7cd024f70995</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10470">
                    <text>BÂLÎ EFENDĠ’NĠN TERCÜME-Ġ AYNÜ’L-HAYAT’INDA “DOĞUM”
Sibel ARTAN
Özet
İnsan yaşamının en önemli geçiş dönemlerinden biri olan doğumla ilgili çeşitli
inançlar, gelenek ve görenekler ve bunlara bağlı oluşan ritüeller şüphesiz kültürün içinde
önemli bir yer teşkil ederler.
Geçiş dönemlerinin başlangıcı olan doğum çevresinde oluşan halk inanışlarını 16.
yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Bâlî Efendi tarafından yazılan Tercüme-i Aynü‟l- Hayat adlı
eser çerçevesinde ele alacağız. Eser, Hayatü‟l-Hayavan‟ın Ömer bin Yûnus el-Hanafî elNahifî tarafından yapılan muhtasarının Türkçeye tercümesidir. Eserde kuşların ve hayvanların
özellikleri, faydaları yanında birçok hayvanın insanla ilgili gerek fiziksel gerekse psikolojik
rahatsızlıkları iyileştirici özelliklerinden bahsedilmiş, doğumla ilgili birçok uygulamaya da
yer verilmiştir.
Çalışmamızda eserde doğum öncesinden doğum sonrasına kadar olan doğurganlığı
arttırıcı, doğum kontrolünü sağlayıcı ve doğumu kolaylaştırıcı birçok uygulama tasnif edilerek
incelenecektir.
Anahtar Sözcükler: Tercüme-i Aynü‟l-Hayat, Doğum, Halk inanışları, Hayvan

APPLICATIONS RELATED WITH “BIRTH” IN TERCÜME-Ġ AYNÜ’L HAYAT
Abstract
Various beliefs related to childbirth which is one of the most important period of
transition of human life, traditions and customs and the rituals attached to them undoubtedly
constitute an important place in the culture.
The folk beliefs that constitute around birth that is the beginning of transition period
will be examined within the framework of the work of Tercüme-i Aynü‟l Hayat that was
written by Bali Efendi, who was one of the 16.century Ottoman scholars. The work is the
abridged Turkish translation made by Hayatü‟l-Hayavan Ömer bin Yûnus el-Hanafî el

Okutman, Sakarya Üniversitesi, Türk Dili, smurad@sakarya.edu.tr

�Nahifî. The features of birds and animals, benefits and beside these the healing properties of
both physically and psychologically diseases of many animals related with human beings are
mentioned in this work.
The improvement of fertility of the prenatal until after birth, birth control provider and
many applications to facilitate the birth will be sorted and analyzed.
Key Words : Tercüme-i Aynü‟l-Hayat, Birth, Folk Beliefs, Animal

Bâlî Efendi’nin Tercüme-i Aynü’l-Hayat’ında “doğum”

Türk bilim tarihi açısından verimli bir dönem olarak nitelendirebileceğimiz 16. ve 17.
yüzyıllarda birçok alanda telif ve tercüme eserler kaleme alınmıştır. Türk bilim tarihi, birçok
alanda yetiştirdiği sayısız bilim adamıyla, özellikle tıp alanında dikkat çekmektedir. Anadolu
Selçuklu Devleti‟nin kurulmasından sonra bu coğrafyada birçok darüşşifa inşa edilerek, bu
darüşşifalarda bir taraftan tedavi hizmetleri verilirken diğer taraftan hekimler yetiştirilmiştir.
(Doğan, 2009: 3)
Bu dönemlerde Türkçe eserler verilmiş olsa da bu eserlerin birçoğu tercümedir. Bu eserlerden
biri olan Tercüme-i Ayn‟ül-Hayat 16. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden olan Bâlî Efendi‟ye (öl.
980/1572-73) aittir. Bâlî Efendi Hayatü‟l-Hayavan‟ın Ömer bin Yûnus el-Hanafî el-Nahifî
tarafından yapılan muhtasarını Tercüme-i Aynü‟l- Hayat adıyla tercüme etmiştir. Eserde,
kuşların ve diğer hayvanların özellikleri ve faydaları anlatılır. Akıcı bir üsluba sahip olan eser
H. 975 (1567-68) II. Selim‟e takdim edilmiştir. Kitapta birçok ayet ve hadislerin yanında
Kazvînî, Kamâluddîn el-Demîrî, İmam el-Navavî, Aristo, İbn-i Sînâ, İbn el-Vardî, İbn-i Kasîr,
İbn-i „Asakîr‟in eserlerinden iktibaslar yapılmıştır. Alfabetik olarak tertip edilen kitap, insan
maddesiyle başlar; aslan, at, deve, akrep, pars, sığır gibi hayvanları tanıtarak devam eder.
Hayvanların daha çok tıbbî faydalarını ele alan eserde, maddeler hayvanların Arapça adlarıyla
alfabetik olarak sıralanmıştır.
Eserin İstanbul-Süleymaniye Kütüphanesi Halet Efendi Kitaplığı n. 367 ve Bursa- İnebey
Yazma Eserler Kütüphanesi n. 1552/1‟de kayıtlı olmak üzere iki nüshası bulunmaktadır. Her
iki nüsha da tarafımızca doktora tezi olarak halen çalışılmaktadır.
Tarihi en az insanlık tarihi kadar eski olan hastalıklarla insanoğlu binlerce yıldır mücadele
etmiştir. Bu mücadelenin bir ürünü olarak doğan modern tıp, varlığını insanlığın binlerce

�yıllık bilgi birikimine borçludur. (Doğan, 2011:120) Türk bilim tarihi tıp alanında önemli
hekimler, eczacılar yetiştirmiştir. Bunların yanı sıra kendilerine özgü tedavi yöntemleri
bulunan ve bitkilerden ilaç yapan kişilerin yani halk hekimlerinin varlığı da göz arda
edilmemelidir. Bunlar çoğunlukla tedavi yöntemlerini büyüklerinden öğrenmiş deneyimli
kişiler olup tedavide bitkisel, madensel ve hayvansal maddelerle hazırladıkları “halk ilacını”
kullanırlar. (Şen, 2012: 2.) Halk hekimleri en eski dönemlerden beri halkın sağlığı ve
problemleriyle alakalı aktif bir rol oynamışlar ve ilaçlarının ham maddelerini çoğunlukla
doğadan edinmişlerdir. Örneğin, Altay, Tuva, Hakas ve Şor destanlarında hayvan kaynaklı
ilaçlar içinde göğün boğasının boynuzu, ciğeri ve yüreği balina veya ayı kaburgası
hayvanların özellikle kahramanın atının sidiği, dışkısı kanı ve sütü bulunmaktadır. (Atnur,
2010:57) Çeşitli hayvanlara ait dışkı, kan veya sütle tedavi yoluna gidilmesi de yine eski Türk
geleneksel tıbbının kullandığı yöntemler arasındadır.
Halkın olanakları bulunmadığı için veya başka sebeplerle doktora gitmediğinde ya da gitmek
istemediğinde, hastalıkları tanımlama ve iyileştirme amacıyla başvurduğu yöntem ve
işlemlerin tümüne “halk hekimliği” denmektedir. Bu açıdan hastalık deyimi de alıştığımızdan
daha geniş bir anlam kapsar. Bununla sadece kişinin sağlık durumundaki aksaklıklar değil,
kısırlıktan tutun da nazar değmesi gibi insanlardan gelebilecek kötü etkilere ve tabiat dışı
varlıkların (cinler, periler vb.) sebep olabilecekleri sakatlıklara kadar türlü bozuklukları
anlamak gerekir. (Boratav,1984:122) Halk hekimliği ile ilgili bir diğer yaklaşımsa ilkel tedavi
yöntemleri ve batıl inanışların halk hekimliğinin temelini oluşturduğu düşüncesidir.(Doğan,
2011: 121) Bu sebeple içinde birçok hekimden alıntıların ve tecrübelerin aktarıldığı Tercümei Aynü‟l-Hayat‟a geleneksel ve büyüsel yöntemlerin uygulandığı bir halk hekimliği kitabı
demek yanlış olmayacaktır.
Uykusuzluktan, sara hastalığına; çeşitli iç hastalıklarından fiziksel birçok hastalığa kadar
çeşitli bitkisel, hayvansal ve büyüsel birçok tedavi yöntemi içermektedir. Hastalıkların dışında
nazara karşı koruyucu, aşk ve muhabbeti arttırıcı, savaşta ve ikili ilişkilerde üstün gelmekle
alakalı birçok büyüsel uygulamalardan da bahsedilmektedir.
Söz konusu eserde çalışmamıza konu olarak seçtiğimiz doğum öncesi, doğum ve doğum
sonrasıyla alakalı olarak da birçok geleneksel tedaviye ve büyüsel uygulamalara yer
verilmiştir.
Bilindiği üzere doğum, insan hayatının en önemli ve mutlu olayı olarak kabul edilmektedir.
İnsanoğlunun yaratılışında bulunan çoğalma, soyun devamı gibi özellikler sebebiyle doğum,

�öncesiyle ve sonrasıyla tüm kültürlerde önemli bir geçiş dönemi olmuştur. Doğum, annenin
gebe kalma isteğinden başlayarak yüzlerce adetin, inancın, dinsel ve büyüsel özlü yüzlerce
işlemin hücumuna uğrayarak adeta onlar tarafından yönetilmektedir. (Örnek, 2000: 132)
Doğum öncesi denilen dönem, kadının çocuk sahibi olma isteğiyle başlar. Çocuğu olmayan
ailelerde ilk bakışta kusur kadında aranmıştır. Dolayısıyla kadının kısır olup olmadığını
öğrenmek, doğacak çocuğun cinsiyetini belirlemek ve gebelik süresince doğacak çocuğun
düşmemesini, sağlıklı olmasını, fiziksel ve psikolojik her türlü zarardan korunmasını, annenin
sütünün artmasını sağlamak gibi konularla ilgili çeşitli inanışlar ve bunlara bağlı gelişen
uygulamalar bulunmaktadır.
Bu uygulamaların bir kısmı halk hekimliği ve geleneksel sağaltma yöntemleri olup bir kısmı
da büyüsel uygulamalardır. Çocuğu olmayan kadının çeşitli buğulara oturtulması, rahime
çeşitli ilaçlar uygulanması, belin çekilmesi gibi uygulamalar halk hekimliği ve geleneksel
sağaltmayla ilgilidir. Çeşitli tılsımlar veya Kuran‟da geçen bazı ayetlerin yazılıp çocuğu
olmayan kadının üzerinde bu tılsımları veya duaları taşıması ve buna bağlı yapılan işlemler
ise büyüsel uygulamalara girmektedir. Örneğin, kısırlığı gidermek için Trabzon, Giresun,
Rize‟de bir kırlangıç avlandıktan sonra sol kanadı bütün olarak kesilip alınmakta, üç gün ay
ışığında bırakılarak kısır kadının da adı söylenip kuşun kanadı bir ocağın çevresinde yedi kez
döndürülmektedir. Bu sırada “ya Kadir” cümlesi okunarak ocağa üfürülmektedir. Kuş
kanadına kadının adının yazılıp muşambaya sarılı bir şekilde bir ipek iplikle bağlanıp bir
kıyıya bırakılmalıdır. Çocuğun düşmesini önlemek için Sivas- Tokat- Zile‟de bir kertenkele
yakalanarak bir teneke kutu içine diri diri hapsedilmelidir. Doğum yapacak kadın bu kutuyu
muska haline getirip, boynunda taşımalıdır. (Sipahi,2006: 58.)
Gebelik süresince kadının ve bebeğin korunmaları esastır. Özellikle nazar veya farklı
boyutlardaki kötü yaratıklardan korunması için çeşitli dualar ve uygulamalar yapılır. Bebeğin
düşmesinin bir yerde bu kötü enerjilerle alakalı olduğu düşünülür.
Doğumun kolay bir şekilde gerçekleşmesi için çeşitli buhurlar ve ilaçların yanı sıra halk
arasında uygulanan işlemler de vardır: kilit açma, düğüm çözme gibi.
Gebelik sonrası süreçte ise doğan çocuğun sağlıklı olması esastır. Sadece sağlıklı olması
yetmez, çocuğun iyi huylu, güzel ahlaklı olması, vaktinde yürüyüp konuşması ve diş
çıkarması gibi hususlar da önem arz eder. Ve çocuğun anne sütünden yararlanması gerekir ki
bu yüzden anne sütünü arttırıcı kürler kadına uygulanır.

�Çocuğun gece uykusunda ağlaması ya da farklı nesnelerden, karanlıktan korkması, sara,
sarılık gibi hastalıklardan korunması ve en önemlisi de kötü gözlerden yani nazardan
korunması için çeşitli uygulamalara birçok yerde rastlanmaktadır.
Tercüme-i Aynü‟l-Hayat adlı eserde geçen doğumla alakalı bazı uygulamalar şunlardır:

Gebeliğe yardımcı ve doğumu kolaylaştırıcı, süt arttırıcı uygulamalar:

1.
bu
ayet perşembe günü ağaçkavunu çiçeğinden yedi yaprağa yazılıp daha sonra kadına bu
yapraklar artarda yutturulursa, her yapraktan sonra sarı inek sütü içirilirse ve bu işlem
üç gün boyunca tekrarlanırsa kadın hamile kalır.
2. Tavşan beyninden bir dirhem içen kadın kolaylıkla karnındaki çocuğu çıkartır ve
doğumu kolay olur.
3. Bir kadının kısır olup olmadığını öğrenmek için bir parça pamuk içine sarımsak konup
yedi saat bekletilir. Eğer sarımsak kokusu kadının ağzından gelirse kadına ilaç yapılır
ve hamile kalmasına bir engel olmadığı anlaşılır.
4. Bir kadın birzun kuşunun kanından içerse asla hamile kalmaz ve kadına birzun
kuşunun gübresiyle buhur yapılırsa kadın karnındaki cenini çıkartır.
5. Eğer hamile bir kadın katırın sidiğini içerse çocuğu ölü olarak doğar.
6. Hamile kadına sığır hayâsıyla buhur yapılırsa cenin ölü ya da diri kolaylıkla doğar.
7. Kadına eşek tırnağı ile buhur yapılırsa çocuk diriyse doğumu hızlı ve kolay olur. Eğer
karnındaki çocuk ölüyse de dışarı çıkması kolay olur.
8. Yarasa ödünü doğumu zahmetli olan kadının rahmine sürseler kadının doğumu hemen
gerçekleşir.
9. Tavuk yumurtasının kabuğu yumuşakça dövülüp suyla birlikte doğurmakta zorluk
çeken kadına içirilirse, kadın hemen hamile kalır ve doğurması kolay olur.
10. Misk kedisinin teri, rahim boğulmasına ve doğum zahmetine fayda verir.
11. Şahmetü‟l-arz denilen yer kurdu yakalanıp kurutulup doğurma güçlüğü çeken kadına
bir dirhem içirilirse anında fayda verir ve kadın doğurur.

�12. Sırtlan derisi hamile bir kadının karnı üzerine bağlanıp kadın bunu taşırsa çocuğunu
düşürmez.
13. Tavus kuşunun tırnağı kadının uyluğu üzerine bağlanırsa kadın hemen hamile kalır.
14. Tavus kuşunun tırnağı doğum yapacak kadının bağı (kemeri) altında buhur yapılırsa
kadın çabuk doğurur.
15. Tavşancıl kuşunu doğurması güç kadının üzerine assalar kadın kolaylıkla doğurur.
16. Tavşancıl kuşunun ödünü sütü azalmış kadının memesine sürseler sıkıntısını giderip
sütünü arttırır.
17. At gübresini kurutup ezip onunla hamile kadına buhur yapsalar çocuk kolaylıkla
doğar.
18. Kara köpek gübresini bir kadın üzerinde taşırsa çocuğunu düşürmesini engeller.
19. Akbabanın kanadından bir tüyü doğurmak isteyen kadının altına koysalar hamile
kalır.
20. Koç ve sığırın iç yağları pırasa suyuyla karıştırılıp bunu üzerinde taşıyan
hatunun doğurması kolay olur.
Çocuğun cinsiyetiyle ilgili uygulamalar:
21. Eğer bir kadın hamile kalmadan önce erkek tavşan mayasını (öz suyunu) içse erkek,
dişi tavşan mayasını içse kız doğurur.
22. Eğer hamile bir kadının çocuğunun kız mı erkek mi olduğu öğrenilmek istenirse bir
biti tutup bir adamın avucu içine koyup hamile kadının sütünü üzerine sağarsa eğer bit
sütün içinden çıkarsa çocuk kız, çıkmazsa erkektir.
Çocuğun fiziksel özellikleriyle ilgili uygulamalar:
23. Güzel bir suret resm edilip kadın o surete bakarsa doğacak çocuk o güzel surete
benzer.
24. Arslan dişi küçük çocuk üzerine asılırsa çocuğun dişler kolaylıkla çıkar.
25. Tavşan beyni küçük çocukların dişlerine sürülürse dişleri çabuk çıkar.
26. Tilkinin hayâsı çocuk üzerine bağlanırsa çocuğun dişleri zahmetsizce çıkar.
27. Ayının azı dişini emziren kadının sütüne koyup, çocuğa içirseler çocuğun dişleri
kolaylıkla çıkar.
28. Eğer köpek dişini çocuk üzerine asarlarsa çocuğun dişleri zahmetsiz ve ağrısız çıkar.

�29. Köpek topuğunu çocuk üzerine asarlarsa çocuğun dişleri kolay ve ağrısız bir şekilde
çıkar.
30. Saksağan kuşunun kanını kurutup gülsuyuyla karıştırıp konuşmayan çocuğa içirseler
çocuğun dili açılıp konuşmaya başlar.
31. Saksağan iliğini siniriyle beraber çocuğa yedirseler çocuk zeki ve ezberi kuvvetli olur.
32. Arap atının teri kırk gün bir çocuğun kasığına ve koltuk altlarına sürülse çocukta kıl
çıkmaz.

Nazar ,korku, ağlama gibi psiklojik durumlarla ilgili uygulamalar:
33. Deve kılını yatağını ıslatan çocuğun uyluğuna bağlanırsa yatağını ıslatması geçer.
34. Eğer hamile bir kadın erkek veya dişi katırın beyninden bir miktar içerse doğacak
çocuğu deli olur.
35. Tekeninin gübresini çok ağlayan çocuğun başı altına koysalar ağlaması hafifler.
36. Tilkinin azı dişini ümmüsübyanı olan çocuk üzerine bağlasalar çocuğun hastalığı
geçip uykusunda bağırıp ağlaması iyileşir ve güzel ahlaklı olur.
37. Tilkinin azı dişleri gece vakti ağlayan küçük çocukların üzerine asılsa ağlamasını
giderir.
38. Eşeğin alnındaki deri çocuğun üzerine asılırsa çocuğun feryat ve bağırışları ortadan
kalkar.
39. Dişi eşek sütünü ağlayan çocuğa içirseler çocuğun ağlaması kesilir.
40. Ayının sağ gözünü küçük çocuk üzerine assalar çocuğun uykuda bağırıp ağlaması
sona erer.
41. Ayı derisini huysuz, çok ağlayan çocuğun üzerine assalar çocuğun ağlaması ortadan
kalkar.
42. Tavuk kursağında bulunan taşı küçük çocuğun başının altına koysalar uykusunda
bağırıp ağlamaz.
43. Domuz balığının dişlerini çocukların üzerine asarlarsa çocuklar feryat edip ağlamaz.
44. İbn-i Sinaya göre kurdun sağ gözü çocuklar üzerine asılsa nazardan korur ve çocuğun
gece korkusuna iyi gelir.
45.

�bir kişi bu ayet-i kerimeyi cuma gecesi safran ve gülsuyuyla ceylan derisi
üzerine yazıp çocukların üzerine assa çocukların korkularına fayda verir.
46.
bir kişi
bu ayet-i kerimeyi ceylan derisi üzerine yazıp bakırdan bir kolye içine koyup çok
ağlayan küçük çocuğun boynuna assalar ağlaması kesilir ve iyi huylu olur.
47. Fil kemiğini çocukların boynuna taksalar ağlamaları ve bağırmaları ortadan kalkar.
48. Kurdun iki gözleri hangi çocuk üzerine asılırsa o çocuk sara hastalığına yakalanmaz.
49. Kurdun topuğunu çocukların boyunlarına bağlasalar saradan ve ümmüsübyan
derdinden korunur.
Doğum kontrolüyle ilgili uygulamalar:
50. Kadının loğusalık kanını memesine sürmesi kadını ikinci hamilelikten korur.
51. Tavşan dışkısını (gübresini) bir kadın boynuna asarsa asla hamile kalmaz.
52. Tavşan kanını içen bir kadın asla hamile kalmaz.
53. Tavşan mayasını taşımak kadını hamile bırakır, tavşan kanını içmekse hamile
kalmasını engeller.
54. Katırın kalbi kurutulup bir parçasından kadın içse hamile kalamaz.
55. Katırın kulak kirini bir kadın üzerinde taşırsa asla hamile kalmaz.
56. Eğer bir kadın kurt sidiği üzerine küçük abdestini yaparsa o kadın asla hamile kalmaz.
57. Gelincik avuçlarını bir kadın boynuna takıp taşırsa üzerinde taşıdığı müddet asla
hamile kalmaz.
58. Bir kadın dişi koyun tüyünü üzerinde taşırsa doğurganlığı azalır.
Bulguların Orjinal Hali:

1.

iş bu āyāt kirām-ı ḥamel ve ḥabel içün ve ana ḳarnında oġlancuġuŋ ḥıfẓiçün
ve daḫı ḳabūliçün ve nāsuŋ gözlerine heybetlü olmaḳ içündür pes bir
kimesne böyle olmaḳ istese bu āyeti pençşenbe güni aġaç ḳavunı

�çiçeginden yedi varaḳda yazsa andan ṣoŋra ʿavratına ol yapraḳları biri biri
ardınca yut dėyü emrėdüb her varaḳ üzre ṣaru inek südin içürüb üç gün bu
vechle eylese ol ʿavrat bi-iẕni’l-lāh yüklü ola (5-a)
2. eger (erneb) anuŋ beynisinden bir dirhem içeler şikemde olan oġlanı ısḳāṭ
ėdüb vilādeti āsān ola (26-a)
3. baʿż ṭabḭbler eydür ḳaçan bir ʿavratuŋ ʿaḳḭm eydügini ve ʿaḳḭm degül
eydügini bilmek isteseŋ penbe içre ṣarmısaḳı getürmek buyurasın ki yedi
sāʿat ṭura eger ṣarmısaḳ ḳoḫusı aġzından gelürse aŋa edviyye ile ʿilāc ėde
bi-iẕni’l-lāh ol ʿavrat yüklü ola ve illā yüklü olmaz rāzḭ ėder (3-b)
4. bir ʿavrat birẕūn ḳanından içse ebeden ḥāmil olmaya birẕūn ziblini buḫūr
etseler ʿavrat karındaġı cenḭn yaʿnḭ oġlan ḫurūc ede (33-a)
5. eger bir ḥāmil ʿavrat baġaluŋ bevlini içse cenḭni mürde düşüre (34-b)
6. (ḫayā-yı baḳar) anuŋıla ḥāmil ʿavrata buḫūr etseler vilādeti āsān ola ve
cenḭni eger zinde ve mürde iḫrāc ede (35-b)
7. ʿavrat ḥımār ṭırnaġı ile tebḫḭr olınsa diri olduġı ḥālde veledi ḫurūc-ı sühūlet
ile tḭz-rek ola eger cenḭn yaʿnḭ şikemdeki veled meyyit olsa anı daḫı iḥrāc
ėdüb çıḳara (53-b)
8. ḫuffāş merāresini ṭoġurması güç olan ʿavrat fercine mesḥ etseler hemān
sāʿat ṭoġura (64-b)
9. (tavuk) yumurdanuŋ ḳabını muḥkem yumşaḳ saḥḳ ėdüb ṣuyla ṭoġurmaḳda
ʿusret çeken ʿavrata içüresin ol ʿavrat siryaʿān vażʿ ḥaml ede zaḥmet
çekmeye (70-b)
10. ol bir ḥayvāndur kediye beŋzer iki uyluḳları arasından zebād alurlar ve o
zebāduŋ ruṭūbeti muʿtedildür ve mertebe-yi ṧāniyede ḥārdur ʿusr-ı vilādete
yaʿnḭ raḥm boġulmasına ve oġlanı güç ṭoġurmasına fāʾide ve nefʿ vėrür(90b)
11. şaḥmetü’l-arż dedükleri cānveri ṭutub ve ḳurudub ṭoġurması güç ʿavrata
andan bir dirhem miḳdārı içürseler hemān sāʿat ṭoġura (92-a)

�12. eger żabʿ derisini bir ḥāmil ʿavrat ḳarnı üzerine baġlayub götürse ol ʿavrat
oġlanın düşürmeye (96-b)
13. ṭāvus çengālı muṭlaḳa ʿavratuŋ uyluġı üzre baġlansa fḭ’l-ḥāl vażʿ ḥaml ede
(98-b)
14. ṭāvus maḫlebini ṭoġuracaḳ ʿavratuŋ baġı altında buḫūr etseler ol ʿavrat tḭz
ṭoġura (98-b)
15. e’l-ʿuḳāb (ṭavşancılḳuşı) ṭoġurması ṣarb ʿavrat üzre anı taʿlḭḳ etseler ol
ʿavrat tḭz ṭoġura (101-a)
16. ʿuḳḳāb merāresini memesinde südi münʿaḳid olmış ʿavratuŋ memesinde
ṭılā etseler elemini sākin edüb südini çoḳ ede (101-a)
17. feres ziblini ḳurudub ve saḥḳ edüb anuŋıla yarsalar ḳarından veledi iḫrāc
ede (112-b)
18. ḳara kelbüŋ ziblini bir ʿavrat götürse oġlan düşürmekden emḭn ola (122-b)
19. (e’n-nesr kerkes dedükleri maʿrūf ḳuşdur) ḳaçan anuŋ ḳanadından bir yüŋi
ṭoġuracaḳ ʿavrat altına ḳosalar fevrḭ vażʿ ḥaml ede (124-a)
20. ḳoç ve ṣıġırlar şaḥmlarını kürrāṧ ṣuyıyıla yaʿnḭ helyūn ṣuyıyla cemḭʿan ḫılṭ
edüb ʿavrat götürse ṭoġurması āsān ola(119-b)
21. eger bir ʿavrat evvel ḥamlinde erkek ṭavşanuŋ māyesini içse erkek ṭoġura ve
eger dişisinüŋ içe ḳız ṭoġura
22. eger bir gebe ʿavrat erkek mi veyā ḳız mı ḥāmildür bilmek dileseŋ bir biti
ṭutub bir ādemüŋ keffi içine ḳoyub üzerine ḥāmil ʿavrat südini ṣaġa eger bit
süd içinden ḫurūc ederse ol ʿavrat ḳıza ḥāmildür eger ḫurūc etmez ise
erkege ḥāmiledür (118-a)
23. ḳaçan ki bir ḫūb- rūy ṣabḭ sūreti taṣvḭr ve naḳş olınub ʿavrat ol ṣūrete naẓar
ḳılsa vücūda gelen veled ekṧer āʿżāde aŋa beŋzeye (2-a)
24. arslan dişini küçük oġlancuḳ üzere taʿlḭḳ etseler ol oġlancuġuŋ dişleri
sühūlet ile bite (17-b)
25. (erneb) anuŋ dimāġını küçük oġlancuġuŋ dişleri mevżiʿne sürseler dişleri tḭz
bitüre (26-a)

�26. dilkünüŋ ḫāyesi ṣabḭ üzre şedd olınsa dişleri zaḥmetsüz bite (44-b)
27. ayunuŋ azu dişini emzürici ḫatunuŋ südine bıraġub oġlancuġa içürseler ol
maʿṣūmuŋ dişleri āsānlıġıla bite (68-a)
28. eger kelb dişini ṣabḭ üzre taʿlḭḳ etseler zaḥmet ve elemsüz dişleri ḫurūc ede
(121-b)
29. (kelb nābını) eger ṣabḭ üzre taʿlḭḳ olınsa elem ve vecaʿsuz dişi bite (122-a)
30. ʿaḳʿaḳ ḳanını ḳurudub gülābla ḳarışdurub söylemez oġlancuġa içürseler dili
açılub tekellüm ede (102-b)
31. ʿaḳʿaḳiligini siŋür ile ṣabḭye yedürseler faṣḭḥ ve ẕekḭ ve fehḭm ve ḥāfıẓ oluban
büyüye (102-b)
32. feres-i ʿarabḭnüŋ deri ile ḳırḳ gün bir ṣabḭnüŋ ḳasıġına ve ḳoltuġına ṭılā
olınsa anda ḳıl bitmeye (112-b)
33. deve ḳılını döşegine tebevvül eden ṣabḭnüŋ uyluġına baġlasalar zāḭl ola (22b)
34. eger bir ḥāmilʿ avrat baġal ve baġale dimāġından bir şemme içse anuŋ
veledi mecnūn ola (34-a)
35. tekenüŋ sergḭnini çoḳ aġlayan ṣabḭnüŋ başı altına ḳosalar bükāsı yeyni ve
ḫafḭf ola (43-b)
36. ṧaʿlebüŋ azu dişini rḭḥ-i ṣıbyānı olan ṣabḭ üzerine baġlasalar ol ṣabḭden rḭḥ-i
ṣıbyān gidüb uyḫusında fezaʿ ve feryād etmeye ve aḫlāḳı ḫūb ve zḭbā ola
(44-a)
37. (dilkünüŋ azu dişleri) gice ile fezaʿ ėdüb çoḳ aġlayan ṣaġḭr oġlancuḳ üzerine
taʿlḭḳ olınsa fezaʿ ve keṧret bekā ol ṣaġḭrden gide (44-a)
38. ḥımāruŋ alnı derisini sıbyān üzre taʿlḭḳ etseler anuŋ fezaʿ ve feryādlarını
menʿ ede (52-b)
39. ḥımāre südini aġlaması çoḳ ṣabḭye içürseler bükā andan zāḭl ola (53-b)
40. (ayunuŋ saġ gözini) ṭıfl oġlan üzre taʿlḭḳ olınsa uyḫusında ḳorḳub fezaʿ
etmeye (68-b)

�41. ayu derisini ḫılḳı çirkḭn çoḳ aġlar ṣabḭ üzre taʿlḭḳ etseler aġlamasını zāḭl ede
(68-b)
42. (ṭavuḳ ḳursaġında bir ṭaş olur ol ṭaşı alub) küççük oġlancuġuŋ başı altına
ḳosalar uyḫusında çaġırub fezaʿ etmeye (70-a)
43. (ṭoŋuz balıġı) anuŋ dişlerini oġlancuḳlar üzre taʿlḭḳ etseler oġlancuḳlar fezaʿ
ve feryād etmeyeler (72-b 8-9.s)
44. ibn-i sḭnā eydür ḳurduŋ ṣaġ gözi eṭfāl üzre aṣılsa göz degmekden ḥıfẓ ede
ve gice ile ḳorḳmaḳdan menʿ ede (79-a)
45.

şeyḫ şehābed’-dḭne’t-temmḭmḭ raḥmetu’l-lāh eydür bir kimesne bu āyāt-ı
kerḭmeyi cumʿa gicesi ʿışā-yı āḫireden ṣoŋra zaʿferānla ve gülābla ġazāl
derisi kāġıd üzre yazub) oġlancuḳlar üzre taʿlḭḳ etseler cemḭʿi ḳorḳduḳları
nesnelerden emḭn ola ve sālim ola (107-a)
46.

şeyḫ raḥmetu’l-lāheydür bir kimesne bu āyāt-i kerḭmeyi ġazāl raḳḳı üzre
yazub baḳırdan bāzū-bend içine ḳoyub çoḳ aġlayan ṭıfl oġlancuḳ boynına
taʿlḭḳ eylese bükāsı münḳaṭıʿ olub aġlamaz ola ve ḫalḳı eyü ola inşāʾa’-llāhü
teʿālā (108-a)
47. fḭl kemügini oġlancuḳlar boynına ṭaḳsalar anlardan fezaʿ zāḭl ola (115-b)
48. ḳurduŋ iki gözleri ḳaçan ṣabḭ üzerine taʿlḭḳ olınsa ol ṣabḭ ṣarʿ olmaya (78-a)
49. ḳurduŋ ṭopuġını eṭfālüŋ boyunlarına baġlasalar ṣarʿdan ve ümmü’ṣ-ṣıbyān
dedükleri derden emḭn olalar (79-a)
50. ḳaçan ʿavrat nifās ḳanı ile memesini ṭılā eylese ol ʿavratuŋ evvel veledi anı
yüklü olmaḳdan menʿėder (2-b)

�51. ṭavşan ziblini yaʿnḭ sergḭnini bir ʿavrat boynına ṭaḳsa mādām ki üzerindedür
ḥāmil olmaya (26-a)
52. ṭavşan ḳanını ḳaçan bir ʿavrat içse ebedḭ yüklü olmaya (26-b)
53. (ṭavşan māyesinden) götürmesi ʿavratı yüklü ėder ve içmesi ʿavratı ḥāmil
olmaḳdan menʿėder (26-b)
54. baġaluŋ ḳalbini ḳaçan ḳurıdub ḳazındusından bir ʿavrat içse ḥāmil olmaya
55. baġaluŋ ḳulaġında olan ve saḫından yaʿnḭ ḳulaġı kirinden bir ʿavrat getürse
keẕalik ḥāmil olmaya
56. eger bir ʿavrat ḳurduŋ bevli yaʿnḭ sidügi üzre tebevvül etse ol ʿavrat ebeden
ḥāmil olmaya (79-b)
57. aʿḭş anuŋ avuçlarını bir ʿavrat boynına ṭaḳub götürse mādām ki üzerindedür
ḥāmil ve ḥabeli olmaya (104-a)
58. bir ʿavrat naʿcenüŋ yüŋiyle anı götürse ḥamli kesile (125-a)

Sonuç
Tarihten bu yana insanlar doğum olayını olumsuz dış etkiler ve çözümlenemeyen
tabiatüstü kötü güçlerin tesirlerinden korumak için bir takım çarelere başvurmaktadırlar.
İncelemiş olduğumuz Terceme-i Aynü‟l-Hayat adlı eserde doğum, öncesiyle ve sonrasıyla
alakalı rastladığımız uygulamaları;
-Gebeliğe yardımcı ve doğumu kolaylaştırıcı, süt arttırıcı uygulamalar
-Çocuğun cinsiyetiyle ilgili uygulamalar
-Çocuğun fiziksel özellikleriyle ilgili olanlar
-Nazar, korku, ağlama gibi psikolojik durumlarla ilgili uygulamalar
-Doğum kontrolüyle ilgili uygulamalar olarak beş başlık altında topladık.
Bu sınıflandırmadan yola çıkarak çalışmamızda yer alan elli sekiz uygulamanın günümüzde
geçerliliğini yitirmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra bu uygulamalarla teoride aynı
olmasalar da Anadolu‟nun birçok bölgesinde doğum öncesi, doğum ve sonrasıyla alakalı bir

�takım adet, batıl inanç ve büyü ile ilgili uygulamaların halen yaşadığını söylemek Şamanizm
etkisi de düşünülecek olursa yanlış olmayacaktır. Bu ve benzeri davranışlar bilimsellikten
uzak tamamen törensel özellikler taşırlar. Tarihî tıp metinleri içerisinde az da olsa rastlanılan
halk hekimliğine ait uygulamalar halk bilimi açısından da önem taşımaktadır. Dolayısıyla bu
metinlere halk bilimi sahasında çalışan araştırmacıların da ilgi göstereceği kanaatindeyiz.
Günümüzde halk hekimliği çalışmalarında tarihî metinlerde görülen ve günümüzde devam
eden uygulamalar; günümüzde kullanılan ancak tarihî metinlerde rastlanılmayan uygulamalar
olmak üzere bir sınıflandırmaya gidilebilir. Tüm bunlar göz önüne alındığında modern tıbbın
her geçen gün ilerlemesine karşın kökleri İslam öncesine kadar uzanan geleneksel tedavi
yöntemlerinin modern tıbbın yanında hala geçerliliğini koruması tarihî tıp metinlerini değerli
kılmaktadır.
Kaynaklar
Atnur, Gülhan (2010), “Sibiryadaki Bazı Türk Boylarının Destanlarında Halk Hekimliği
Uygulamaları”, Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi- Bilig, Güz -Sayı: 55, s. 51-70
Boratav, Pertev Naili (1984), 100 Soruda Türk Folkloru, Gerçek Yayınları, İstanbul, s.122123
Clauson, Sir Gerard (1972), An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth-Century Turkish,
Oxford.
Develioğlu, Ferit (2005), Osmanlıca-Türkçe Lügat, Aydın Yayınları, Ankara.
Doğan, Şaban (2009), “16.-17. Yüzyıl Türkçe Tıp Yazmalarına Genel Bir Bakış”, Müjgan
Cumbur Armağanı, TDK Yayınları, Ankara.
Doğan, Şaban (2011), “XIV.-XV. Yüzyıl Türkçe Tıp Metinlerinde Halk Hekimliği İzleri”
Milli Folklor, Yıl 23, Sayı 80, s.120-132.
Mütercim Asım Efendi (2000), Burhân-ı Katı (Haz. M. Öztürk, D. Örs), TDK
yayınları, Ankara.
Örnek, Sedat Veyis (2000), Türk Hak Bilimi, Kültür Bakanlığı Yay. 1629- II. Baskı, Ankara,
s.132
Sarı, Mevlüt (1984), El-Mevârid, Arapça Türkçe Lügat, İpek Yayınları, İstanbul.

�Sipahi, Abdülkadir (2006), “Türk Halk İnançlarında Büyü ve Büyüyle İlgili Uygulamalar”,
Ankara Üniversitesi Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı Yükseklisans Tezi, Ankara, s. 58
STEINGASS, F. (1998), Persian- English Dictionary. İncluding The Arabic Words
And Phrases To Be Met With İn Persian Literature, Librairie du Liban.
Şemseddin Sami (2005), Kamusu Türkî, Çağrı Yayınları, İstanbul.
Şen, Aşiret Boran (2012), “Antakya Çevresinde Geleneksel Tedavi Yöntemleri”, VII.
Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, s.2
TDK (1977). Tarama Sözlügü;I-VIII. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
TDK (1993). Türkiye‟de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü, Ankara: Türk Dil Kurumu
Yayınları.
TDK (2005), Türkçe Sözlük, TDK Yayınları, Ankara.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10461">
                <text>2176</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10462">
                <text>TERCÜME-İ AYNÜ’L-HAYAT’TA “DOĞUM” İLE İLGİLİ UYGULAMALAR</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10463">
                <text>ARTAN, Sibel </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10464">
                <text>Anahtar Kelimeler: Tercüme-i Aynü’l-Hayat, Doğum, Halk inanışları, Hayvan.  ÖZET  İnsan yaşamının en önemli geçiş dönemlerinden biri olan doğumla ilgili çeşitli inançlar, gelenek ve görenekler ve bunlara bağlı oluşan ritüeller şüphesiz kültürün içinde önemli bir yer teşkil ederler. Geçiş dönemlerinin başlangıcı olan doğum çevresinde oluşan halk inanışlarını 16. yüzyıl Osmanlı âlimlerinden Bâlî Efendi tarafından yazılan Tercüme-i Aynü’l- Hayat adlı eser çerçevesinde ele alınmıştır. Eser, Hayatü’l-Hayavan’ın Ömer bin Yûnus el-Hanafî el-Nahifî tarafından yapılan muhtasarının Türkçeye tercümesidir. Eserde kuşların ve hayvanların özellikleri, faydaları yanında birçok hayvanın insanla ilgili gerek fiziksel gerekse psikolojik rahatsızlıkları iyileştirici özelliklerinden bahsedilmiş, doğumla ilgili birçok uygulamaya da yer verilmiştir. Çalışmamızda eserde doğum öncesinden doğum sonrasına kadar olan doğurganlığı arttırıcı, doğum kontrolünü sağlayıcı ve doğumu kolaylaştırıcı birçok uygulama tasnif edilerek incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10465">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10466">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10467">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10468">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1331" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1551">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cc24efe37fb9b71b2405816b5f93779d.docx</src>
        <authentication>1db9420407125abdd747d746b885297f</authentication>
      </file>
      <file fileId="1552">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fb5f3474b881c8813e6defa7480040e6.pdf</src>
        <authentication>97c78600ac1b079753550ca21628a231</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10479">
                    <text>“KİTAB-I DEDEM KORKUT” İLE ÇAĞDAŞ KIRGIZCADAKİ BAZI ORTAK
KELİMELER HAKKINDA
Abdusselam ARVAS
Çankırı Karatekin Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Çankırı /
Türkiye
Anahtar Kelimeler: Kitab-ı Dedem Korkut, Türkiye Türkçesi, Kırgız Türkçesi, kültür, genetik
benzerlik.
ÖZET
XV. asrın sonlarında yazıya geçirildiği söylenen “Kitab-ı Dedem Korkut” adlı eser,
sadece Türk dilinin ve edebiyatının değil aynı zamanda Türk kültürünün de en önemli
kaynaklarından biridir. Oğuz Türkçesiyle yazıya geçirildiği belirtilen bu eser, Anadolu dışında
yaşayan diğer Türk halklarında da mevcuttur. Türkmen, Azeri, Gagauz gibi Oğuz gruplarında
eserin kendisi mevcutken Kazak (Kıpçak), Özbek (Karluk), Altay (Sibirya) gibi Türk halklarında
ise eserdeki Bamsı Beyrek boyu farklı isimlerle yaşamaktadır. Ayrıca Kazaklarda “Korkut Ata”
adı altında anlatılar da kayda geçirilmiştir. Bununla birlikte Kazaklarda bağımsız bir destan
olarak kaydedilen “Alpamıs”ın Özbeklerde “Alpomiş”, Altaylarda “Alıp-Manaş” olduğu ve
bunların prototipinin Bamsı Beyrek olabileceği de ifade edilmiştir. Hatta Kırgızlara ait olan
“Manas Destanı”ndaki başkahraman Manas’ın “Kitab-ı Dedem Korkut”taki Bamsı Beyrek’le
ilişkisi kurulmuştur. Ayrıca “Kitab-ı Dedem Korkut”ta geçen “Segrek” isminin, “Manas
Destanı”ndaki “Sırgak” adlı kahramanın prototipi olduğu da ileri sürülmüştür. Bu bağlamda
“Kitab-ı Dedem Korkut”, Türk destancılık geleneğinde bir merkez görevi üstlenebileceği gibi
Türk lehçelerindeki kelimelerin kültürel açıdan mukayesesinde de temel bir kaynak olarak
kullanılabilir. Özellikle de “atlı bozkır medeniyeti”nin en önemli temsilcilerinden olan Türk
halklarının hayvancılık, akrabalık, organ terimleri bakımından mukayesesi değerli veriler ortaya
koyacaktır. Bu noktada ise Türk halklarının genetik benzerlikleri devreye girecektir. Genetik
benzerlik ise bilim adamlarının köken olarak aynı ırka dayalı olan toplumlar için kullandığı bir
terimdir. Bu bildiride ise “Korkut Ata Kitebi” adıyla Kırgızcaya aktarılan eser de göz önünde
bulundurulmak suretiyle Çağdaş Kırgız Türkçesi ile “Kitab-ı Dedem Korkut”taki ortak kelimeler
tespit edilmeye ve bu kelimelerin kültürel arka planı hakkında bilgi verilmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10471">
                <text>1879</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10472">
                <text>“KİTAB-I DEDEM KORKUT” İLE ÇAĞDAŞ KIRGIZCADAKİ BAZI ORTAK KELİMELER HAKKINDA</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10473">
                <text>ARVAS, Abdusselam</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10474">
                <text>Anahtar Kelimeler: Kitab-ı Dedem Korkut, Türkiye Türkçesi, Kırgız Türkçesi, kültür, genetik benzerlik.  ÖZET  XV. asrın sonlarında yazıya geçirildiği söylenen “Kitab-ı Dedem Korkut” adlı eser, sadece Türk dilinin ve edebiyatının değil aynı zamanda Türk kültürünün de en önemli kaynaklarından biridir. Oğuz Türkçesiyle yazıya geçirildiği belirtilen bu eser, Anadolu dışında yaşayan diğer Türk halklarında da mevcuttur. Türkmen, Azeri, Gagauz gibi Oğuz gruplarında eserin kendisi mevcutken Kazak (Kıpçak), Özbek (Karluk), Altay (Sibirya) gibi Türk halklarında ise eserdeki Bamsı Beyrek boyu farklı isimlerle yaşamaktadır. Ayrıca Kazaklarda “Korkut Ata” adı altında anlatılar da kayda geçirilmiştir. Bununla birlikte Kazaklarda bağımsız bir destan olarak kaydedilen “Alpamıs”ın Özbeklerde “Alpomiş”, Altaylarda “Alıp-Manaş” olduğu ve bunların prototipinin Bamsı Beyrek olabileceği de ifade edilmiştir. Hatta Kırgızlara ait olan “Manas Destanı”ndaki başkahraman Manas’ın “Kitab-ı Dedem Korkut”taki Bamsı Beyrek’le ilişkisi kurulmuştur. Ayrıca “Kitab-ı Dedem Korkut”ta geçen “Segrek” isminin, “Manas Destanı”ndaki “Sırgak” adlı kahramanın prototipi olduğu da ileri sürülmüştür. Bu bağlamda “Kitab-ı Dedem Korkut”, Türk destancılık geleneğinde bir merkez görevi üstlenebileceği gibi Türk lehçelerindeki kelimelerin kültürel açıdan mukayesesinde de temel bir kaynak olarak kullanılabilir. Özellikle de “atlı bozkır medeniyeti”nin en önemli temsilcilerinden olan Türk halklarının hayvancılık, akrabalık, organ terimleri bakımından mukayesesi değerli veriler ortaya koyacaktır. Bu noktada ise Türk halklarının genetik benzerlikleri devreye girecektir. Genetik benzerlik ise bilim adamlarının köken olarak aynı ırka dayalı olan toplumlar için kullandığı bir terimdir. Bu bildiride ise “Korkut Ata Kitebi” adıyla Kırgızcaya aktarılan eser de göz önünde bulundurulmak suretiyle Çağdaş Kırgız Türkçesi ile “Kitab-ı Dedem Korkut”taki ortak kelimeler tespit edilmeye ve bu kelimelerin kültürel arka planı hakkında bilgi verilmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10475">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10476">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10477">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10478">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1332" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1553">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/8ed9b9e64ef6afff8c59cc174e1eb912.docx</src>
        <authentication>e3ef2368c009e09c4048a9d41220fa56</authentication>
      </file>
      <file fileId="1554">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/27ecec16af87a6a0b5adc3d4385f9a99.pdf</src>
        <authentication>7a68d6774362f07a266c411469e271ac</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10488">
                    <text>SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAN DERLENEN MASALLARIN YAZIYA AKTARIMI
ÜZERİNE BAZI DİKKATLER
Ferhat ASLAN
İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, İstanbul / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Halk Bilimi, Kültür Ortamları, Masal, Söz, Yazı.
ÖZET
Halk bilimi sahası içerisinde değerlendirilen masallar, insanlık tarihi boyunca öncelikle yüz yüze
iletişimin sağlandığı sözlü kültür ortamı içerisinde söze dayalı olarak üretilip aktarılmıştır.
Medeniyet seviyesinin yükselmesi ve yazının icadıyla birlikte diğer halk bilgisi ürünlerinde
olduğu gibi masallar bir yandan sözlü kültür ortamı içerisinde üretilip aktarılırken diğer yandan
da yazılı kültür ortamına uyum sağlamış ve yazıya aktarılarak kitaplaştırılmıştır. Görselliğin ön
planda olduğu günümüz dünyasında ise masallar elektronik kültür ortamına adapte olarak; çeşitli
internet sitelerinde görsel ve işitsel malzeme haline getirilmiş hatta sinemaya aktarılmış böylece
ilgililerine ulaştırılmıştır. Masallar halk bilimciler tarafından daha çok sözlü kültür ortamı
içerisinde, sözlü kaynaklardan derlenerek yazıya aktarılmıştır. Gerek Avrupa’da gerekse
Türkiye’de halk bilimi araştırmalarının erken dönemlerinde masallar üzerine yapılan çalışmalara
bakıldığında masalların icra bağlamı ele alınmaksızın sadece masal metnine odaklanılarak
derlendiği ve derlenen bu masal metinleri üzerine daha çok tip ve motif çalışmalarının yapıldığı
görülmektedir. Bugünkü halk bilimsel teoriler göz önünde bulundurulduğunda halk bilimi
araştırmalarının yapıldığı erken dönemlerde halk bilimciler ya da meraklılar tarafından derlenen
masalların yazıya aktarımında gerek dil ve üslup gerekse metnin üretildiği bağlam ile ilgili çok
çeşitli eksikliklerin olduğunu görülmektedir. Bu bildiride; Türkiye’de çeşitli araştırmacılar
tarafından derlenen masallardan hareketle sözlü kültür ortamında icra edilen halk bilgisi
ürünlerinin yazıya aktarımında karşılaşılan sorunlar halk bilgisi ve dil bilgisi verileri ışığında ele
alınarak bir durum tespiti yapılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10480">
                <text>2173</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10481">
                <text>SÖZLÜ KÜLTÜR ORTAMINDAN DERLENEN MASALLARIN YAZIYA AKTARIMI ÜZERİNE BAZI DİKKATLER</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10482">
                <text>ASLAN, Ferhat </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10483">
                <text>Anahtar Kelimeler: Halk Bilimi, Kültür Ortamları, Masal, Söz, Yazı.  ÖZET  Halk bilimi sahası içerisinde değerlendirilen masallar, insanlık tarihi boyunca öncelikle yüz yüze iletişimin sağlandığı sözlü kültür ortamı içerisinde söze dayalı olarak üretilip aktarılmıştır. Medeniyet seviyesinin yükselmesi ve yazının icadıyla birlikte diğer halk bilgisi ürünlerinde olduğu gibi masallar bir yandan sözlü kültür ortamı içerisinde üretilip aktarılırken diğer yandan da yazılı kültür ortamına uyum sağlamış ve yazıya aktarılarak kitaplaştırılmıştır. Görselliğin ön planda olduğu günümüz dünyasında ise masallar elektronik kültür ortamına adapte olarak; çeşitli internet sitelerinde görsel ve işitsel malzeme haline getirilmiş hatta sinemaya aktarılmış böylece ilgililerine ulaştırılmıştır. Masallar halk bilimciler tarafından daha çok sözlü kültür ortamı içerisinde, sözlü kaynaklardan derlenerek yazıya aktarılmıştır. Gerek Avrupa’da gerekse Türkiye’de halk bilimi araştırmalarının erken dönemlerinde masallar üzerine yapılan çalışmalara bakıldığında masalların icra bağlamı ele alınmaksızın sadece masal metnine odaklanılarak derlendiği ve derlenen bu masal metinleri üzerine daha çok tip ve motif çalışmalarının yapıldığı görülmektedir. Bugünkü halk bilimsel teoriler göz önünde bulundurulduğunda halk bilimi araştırmalarının yapıldığı erken dönemlerde halk bilimciler ya da meraklılar tarafından derlenen masalların yazıya aktarımında gerek dil ve üslup gerekse metnin üretildiği bağlam ile ilgili çok çeşitli eksikliklerin olduğunu görülmektedir. Bu bildiride; Türkiye’de çeşitli araştırmacılar tarafından derlenen masallardan hareketle sözlü kültür ortamında icra edilen halk bilgisi ürünlerinin yazıya aktarımında karşılaşılan sorunlar halk bilgisi ve dil bilgisi verileri ışığında ele alınarak bir durum tespiti yapılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10484">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10485">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10486">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10487">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1333" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1555">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/3ac34fa58de3e7e33367f5e6b3bd25fe.docx</src>
        <authentication>a0861269e982f9316c7ec91caa3c2c2a</authentication>
      </file>
      <file fileId="1556">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/21a23320107031a29dbcce7ab2f55a02.pdf</src>
        <authentication>6679551ea8eaa3a04a2388bea9767ca6</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10497">
                    <text>MİTOLOJİ VE ARKEOLOJİNİN KESİŞTİĞİ NOKTADA OSMANLI EDEBİYATI:
TÂC-I İSKENDER'İN PEŞİNDE
İsmail AVCI
Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi Bölümü, Balıkesir / Türkiye
Anahtar Kelimeler: İskender-i Zülkarneyn, Taç, Gorona, Divan Şiiri.
ÖZET
Makedonya'dan Hindistan'a uzanan bölgede muazzam büyüklükte bir imparatorluk kuran
İskender-i Zülkarneyn, hem kendi zamanında hem de sonraki nesiller üzerinde ciddi bir etki
bırakmış, adı yüzyıllar boyunca unutulmamıştır. O günden bu güne hakkında yazılan kitaplar ve
anlatılan hikâyeler İskender'in bıraktığı izin ne denli derin olduğunu göstermesi bakımından
dikkate değerdir. Bu etkinin bu kadar büyük ve sürekli olmasında, İskender'in çok genç yaşta
tahta çıkmasına rağmen elde ettiği büyük başarı, bazı kişisel özelikleri, yaptırdığına inanılan
"âyîne-i gîtî-nümâ" (cihanı gösteren ayna) ve "sedd-i İskender" ile karanlıklar ülkesinde arayıp
bulamadığı "âb-ı hayat" gibi konular belirleyici olmuştur. İskender'in tarihî ve edebî eserlere
konu olmasına sebep de büyük oranda bu hususlardır. Bunlar yanında zaman zaman eserlerde
sözü edilen ve İskender'le birlikte anılan bir başka konu ise gücün ve ihtişamın simgesi hâline
gelmiş meşhur tacı ve bu taçla ilgili anlatılanlardır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'de hakkında
uzunca bilgi verdiği bu taç "Gorona" ve "Manlifke" gibi adlarla bilinmektedir. Tarihte birçok
hükümdarın başını ve hayallerini süsleyen taç, önemli bir siyasi simge olarak görülmüş, zaman
zaman da savaşlara sebebiyet vermiştir. Tam ifadesiyle "taç kimdeyse güç ondadır". İskender'le
ilgili diğer konular kadar olmasa da Divan şairleri zaman zaman bu taçtan eserlerinde söz
ederler. Taç genel itibarıyla eserlerde İskender'e aidiyeti ve gücün sembolü olması yönüyle ele
alınır. Bu çalışmada İskender'e ait olduğuna inanılan taçla ilgili kaynaklarda yer alan bilgiler bir
araya getirilmiş ve şairlerin dilinde tacın ne şekilde kullanıldığına dair tespitlere yer verilmiştir.
Bunlara, yakın zamanda ele geçirilen İskender tacıyla İskender'in "eşek kulakları"nı veya
"boynuzları"nı örtmek için kullandığı söylenen başlığına dair bilinenler de eklenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1557">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/36cdfd378ba95cee97d5de9cc639443c.docx</src>
        <authentication>aa7975cd9d6cce95a238fd31692872be</authentication>
      </file>
      <file fileId="1558">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/b91fdb6b16a2b6060f5515b1773477fb.pdf</src>
        <authentication>2c92f5e67ba2cc7da0a24c837e497d54</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10498">
                    <text>MĠTOLOJĠ VE ARKEOLOJĠNĠN KESĠġTĠĞĠ NOKTADA OSMANLI EDEBĠYATI:
TAC-I ĠSKENDER'ĠN PEġĠNDE
İsmail AVCI
Özet
Makedonya'dan Hindistan'a uzanan bölgede muazzam büyüklükte bir imparatorluk kuran
İskender-i Zülkarneyn, hem kendi zamanında hem de sonraki nesiller üzerinde ciddi bir etki bırakmış,
adı yüzyıllar boyunca unutulmamıştır. O günden bu güne hakkında yazılan kitaplar ve anlatılan
hikâyeler İskender'in bıraktığı izin ne denli derin olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir.
Bu etkinin bu kadar büyük ve sürekli olmasında, İskender'in çok genç yaşta tahta çıkmasına rağmen
elde ettiği büyük başarı, bazı kişisel özelikleri, yaptırdığına inanılan "âyîne-i gîtî-nümâ" (cihanı
gösteren ayna) ve "sedd-i İskender" ile karanlıklar ülkesinde arayıp bulamadığı "âb-ı hayat" gibi
konular belirleyici olmuştur. İskender'in tarihî ve edebî eserlere konu olmasına sebep de büyük oranda
bu hususlardır. Bunlar yanında zaman zaman eserlerde sözü edilen ve İskender'le birlikte anılan bir
başka konu ise gücün ve ihtişamın simgesi hâline gelmiş meşhur tacı ve bu taçla ilgili anlatılanlardır.
Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'de hakkında uzunca bilgi verdiği bu taç "Gorona" ve "Manlifke" gibi
adlarla bilinmektedir. Tarihte birçok hükümdarın başını ve hayallerini süsleyen taç, önemli bir siyasi
simge olarak görülmüş, zaman zaman da savaşlara sebebiyet vermiştir. Tam ifadesiyle "taç kimdeyse
güç ondadır". İskender'le ilgili diğer konular kadar olmasa da Divan şairleri zaman zaman bu taçtan
eserlerinde söz ederler. Taç genel itibarıyla eserlerde İskender'e aidiyeti ve gücün sembolü olması
yönüyle ele alınır. Bu çalışmada İskender'e ait olduğuna inanılan taçla ilgili kaynaklarda yer alan
bilgiler bir araya getirilecek ve şairlerin dilinde tacın ne şekilde kullanıldığına dair tespitlere yer
verilecektir. Bunlara, yakın zamanda ele geçirilen İskender tacıyla İskender'in "eşek kulakları"nı veya
"boynuzları"nı örtmek için kullandığı söylenen başlığına dair bilinenler de eklenecektir.
Anahtar Kelimeler: İskender-i Zülkarneyn, Taç, Gorona, Divan Şiiri.

OTTOMAN LITERATURE ON THE POINT WHERE MYTHOLOGY AND
ARCHEOLOGY MEET:
TRACKING ALEXANDER THE GREAT'S CROWN
Abstract
Alexander the Great who founded a glorious empire from Macedonia to India had a significant
effect on his contemporaries and following generations and have not been forgotten for centuries. The
books written and stories told about him since then demonstrates how deep the effect has been. Some
particular events such as his enthronement at a relatively young age but controversial huge success,
some of his personal characteristics, the "universal mirror" and "Alexander's wall" believed to be
commissioned by him and the "fountain of eternal youth" which he failed to find have been
determinant to this reputation. Mostly because of these particular events Alexander has became the
subject of historical and literal works. Apart from above mentioned subjects there is another important
item mentioned together with Alexander and that is the infamous "Alexander's crown" which became
the symbol of power and glory. Evliya Çelebi gives a long and detailed information about this crown
in his Seyahatname. It is generally called "Gorona" or "Manlifke". Throughout history the crown
decorated many king's heads and some others' dreams and caused wars as it was considered that
whoever had the crown he or she had the power. Divan poets mentioned about this crown in their
works but not as often as they mentioned about other events related to Alexander. Generally the crown
was treated as a symbol of power and an item belonged to Alexander. In this study various information
in different sources will be listed and analyzed in order to reveal how the crown was subjected in these
poets' works. In addition to these, information about recently recovered Alexander's crown and his
headgear which he wore to hide his "donkey ears" or "horns" will also be presented.
Key Words: Alexander the Great, Crown, Gorona, Divan Poetry.

GiriĢ


Arş. Gör., Balıkesir Üniversitesi Necatibey Eğitim Fakültesi, Balıkesir/Türkiye, ismailavci@balikesir.edu.tr

�Farsça kökenli bir kelime olan "taç" sözlüklerde "Soyluluk, iktidar, güç veya
hükümdarlık sembolü olarak başa giyilen, değerli taşlarla süslü başlık (dîhîm, efser, iklîl);
gelinlerin başlarına takılan süs; genellikle göz düzeyinden yüksek mobilyaların üstlerindeki
kabartmalı, oymalı, süslü bölüm; çiçeğin dıştan ikinci halkasında bulunan yaprakların hepsi;
eskiden bazı tarikat ehli şeyhlerin giydiği başlık, terek; sorguç, tarak, kuşların başlarındaki
uzunca tüy; eskiden kumaşlarda, en çok sultanların giydiği elbiselerde görülen bir motif şekli"
(Devellioğlu, 1997: 1012; Türkçe Sözlük, 2005: 1882) olarak tanımlanmaktadır. Kelimenin
Avrupa dillerinde krone (Almanca), couronne (Fransızca), crown (İngilizce) corona
(İspanyolca), incoronare (İtalyanca) şekillerinde kullanıldığı ve Latince "corona" temeline
dayandığı anlaşılmaktadır. Örneğin meşe yapraklarından yapılan ve başa giyilen bir tür antik
Roma tacı "corona civica" olarak adlandırılmaktadır. Önceleri savaşlarda yararlılık
gösterenler bu taçla onurlandırılırken (bir üst nişan "corona obsidionalis"tir) zaman içinde
corona civica takmak imparatorlara özgü bir ayrıcalık hâline gelmiştir (Vikipedi, 2013).
Nebi Bozkurt, tacın ilk defa ne zaman kullanıldığı hakkında kesin bilgi olmamakla
beraber eski Mısır ve Mezopotamya tanrılarının bu tür başlıklarla tasvir edildiğini söyler.
Verdiği bilgilere göre bilinen en eski taç örnekleri Mezopotamya kültüründe Adad, Şamaş,
Marduk gibi baştanrı tasvirlerinde yer alır. Kalkaşendî'ye göre ilk taç giyen kişi İran
hükümdarı Dahhâk, yani muhtemelen Nemrut'tur. Fakat Kalkaşendî eserinin başka bir yerinde
ilk taç giyenin yine eski İran hükümdarlarından Ûşhenç olduğunu ifade etmiştir. Günümüze
ulaşan kabartmalardan, mühür baskılarından ve sikkelerden eski İran taçları hakkında bilgi
edinilebilmektedir. Bu taçlar alınlık ve topuz olmak üzere iki kısımdan meydana gelmiş, inci
ve değerli taşlar kullanılarak çeşitli anlamlar taşıyan sembolik motiflerle süslenmiştir. Yine
geleneğe göre her hükümdar için yeni bir taç yapılmış ve bu taç öncekinden farklı motiflerle
bezenmiştir (2010: 362).
1. Evliyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'sinde Tac-ı Ġskender
Eviyâ Çelebi'nin Seyahatnâme'si İskender'in tacıyla ilgili derli toplu bilgi alınabilecek
en önemli kaynaktır. Çelebi eserin farklı ciltlerinde yarı tarihî yarı efsanevi tarzda bu taçtan
uzunca söz eder. Avrupalılarca gorona olarak bilinen bu taç, İskender'in bulunmadığı
coğrafyalarda namını yürüten önemli bir simgedir ve tacı elinde tutan gücü de elinde
tutmaktadır. Tac-ı İskender'e sahip olan yedi hükümdara hükmedecek güçtedir. Taç uzun
zaman Macarların ve Nemselerin elinde kalmıştır. Osmanlı, Avrupa'da taca verilen önem
nedeniyle gerektiğinde bir hükümdarı diğerlerine karşı üstün tutmak için bu tacı bağışlamıştır.
Seyahatnâme'de taçla ilgili verilen bilgiler başlıklar hâlinde şöyledir:
1.1. Tac-ı Ġskender'in Özellikleri

�Evliyâ Çelebi "Der-kıyâfet-i eşkâl-i tâc-ı gorona" başlığı altında bizzat incelediği tacın
özelliklerini ayrıntılı olarak anlatır. Anlattığına göre tacın evsafı şöyledir: Taca "gorona",
"manlifke" ve (...) gibi adlar verilmektedir. Her lisanda ayrı bir adı vardır. Rûm'un buğday
kilesi kadar, yuvarlak sivri Edhemî külahı gibi bir şeydir. Dışı türlü cevahirle süslü
olduğundan içi görünmemektedir ancak deriden olmalıdır. Muşambalı ve mukavvalı kuka
keçe külah gibi tak tak ses çıkarır, serttir. Aslında eski zamanlarda bu kadar süslü ve cevherli
değilmiş. Her gelen kral taca itibar edip üzerine bir şey ekletince safi cevahirle müzeyyen hâle
gelmiş. Öyle ki bin Mısır hazinesi bile onun değerini ifade etmekten acizdir. Tepesindeki
cevherden halkayla tacı asabilmek on sekiz kral on sekiz adet zincir taktırmıştır. Bu
zincirlerin her biri paha biçilmez derecede değerlidir. Ancak zincirler sürekli tacın üzerinde
durmazmış. İhtişamlı günlerde veya elçi kabulünde zincirleri takıp tacı yerine koyarlarmış.
Ardından tekrar Parg Kalesi'ne götürürlermiş. Tac-ı İskender'in on iki terki vardır. Her terk
arasında sıra sıra lâl, yakut, elmas ve zümrüt taşlar, inciler bulunmaktadır. Tacın ağzının
kenarlarında altı sıra fındık büyüklüğünde iri beyaz inci, bunların arasında yeşil damla zümrüt
dizilmiştir. Yeşil ve beyaz taca öyle bir güzellik vermiştir ki insan gözü donar kalır. Böyle bir
taçtır (Evliyâ Çelebi, 2001: V/280; 2003: VII/117-8).
1.2. Tac-ı Ġskender'in Hikâyesi
Bütün Macar, Latin ve Yunan müverrihlere göre bu taç İskender-i Kübrâ'nındır.
Ondan Menûçehr'e, ardından Enûşirvân-ı Dâdyân'a, sonra Gürcî Açıkbaş'a intikal etmiştir.
Menûçehr evlatlarından Yejder adlı namlı bir pehlivan Gürcî Açıkbaş'tan bu tacı almıştır.
Gürcî Açıkbaş'a Açıkbaş denilmesinin sebebi de tacı alınınca başının açık kalmasındandır.
Hatta bazı sikkelerin üzerinde açık başlı krallar vardır ki onlar gorona ellerinden alınan
krallardır. Menûçehr evlatlarından Nagban Yejder, Eğri taraflarında vatan tutmuş, soyu
çoğalmıştır. Fars lisanında bunlara Mençâr kavmi derler ve galat-ı meşhurla Macar denmeye
başlanmıştır. Taç Macaristan kavminin elinde yüzyıllarca durmuştur. Süleyman Han 951
(1544-45) senesinde Vişegrad Kalesi'ni Macarların elinden aldığı vakit taç da kalededir. Hatta
kalenin fethi sırasında Macarlar aman dileyip kaçarlarken goronayı orada unuttuklarını fark
etmişler, sonra sulhu bozmuşlar, geri dönüp kaleye hücum etmişler ve bu sebeple kılıçtan
geçirilmişlerdir. Taç bir süre Budin hazinesinde saklanmış ve Süleyman Han'a arz edilmiştir.
Kâfirlerin bu taca fazlaca itibarları vardır. Padişah, Budin'i Erdel kralı Yanoş'a ihsan ettiği
vakit güç ve vakar sahibi olsun diye bu tacı da ihsan etmiştir. Yanoş da tacı UstolniBelgrad'da kâfir usulüne göre başına geçirmiş, müstakil Budin kralı ve Üngürüs çarı olmuştur.
Yanoş, tacı koruma görevini Şıkloviş Kalesi muhafızı Pirin Potur adlı kefereye vermiştir.
Pirin Potur goronayı bazen Vişegrad ya da Estergon'da bazen de Şıkloviş Kalesi'nde saklarken

�Peçoy kaptanı Pişyük on bin kişilik süvari birliği ile Pirin Potur'u basmış, goronoyı ele
geçirmiş ve Sobron Kalesi'ne götürmüştür. Daha sonra Süleyman Han, Alman gazasına
giderken Sobron Kalesi'ni fethedip tac-ı goronayı almış ve hazineye koydurmuştur. Bir vakit
geçince de tacı on iki bin kapıkulu yeniçeri ile Üngürüs beyine vermiş ve Zirinoğlu Macarının
ve bütün Hırvatistan'ın kale ve şehirlerini harap ettirip küffardan intikam almıştır. Süleyman
Han 974 (1566) senesinde Zigetvar Kalesi altında merhum olunca tac-ı İskender o tarihten
sonra Nemse çarlarının elinde kalmıştır. Bağdat fatihi IV. Murat goronayı almaya niyetlense
de Bağdat fethinden sonra ömrü vefa etmemiş ve taç öylece bîrevaç kalmıştır. Tac-ı İskender
bir süre Pojon Kalesi'nde durmuştur. 1073 (1662-63) senesinde IV. Mehmet zamanında
Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Uyvar Kalesi'ni fethedince Pojon Kalesi, Uyvar'a yakın
olduğundan kâfirler korkularından tacı Beç'ten altı konak içeri, Prag Kalesi'ne götürmüşlerdir.
Ancak paşa tacı oradan getirtmiş ve tahtının üzerine altın zincirleriyle astırmıştır. Karşıdan
bakan kişi sanki tacın tahtta oturanın başında olduğunu zannetmektedir (Evliyâ Çelebi, 2001:
V/280; 2003: VII/49, 117).
1.3. Tac-ı Ġskender'in Gücü ve Uğruna Yapılan Mücadeleler
Tac-ı İskender bir kişinin hükümdarlık iddiasında bulunması için önemlidir. Örneğin
haberciler Yanoş'a, Beç kralı Ferdinand'ın üç kral ile Budin üstüne yürüdüğünü haber
verdiklerinde tac-ı İskender oradadır ve bu taç marifetiyle başka dört kral Yanoş'a muti olurlar.
Yine Nemse hükümdarı tac-ı İskender'e sahip olduğundan yedi kral üzerinde nüfuzu,
üstünlüğü vardır ve hükmü bin yedi yüz altmış parça kaleye maliktir (Evliyâ Çelebi, 2002:
VI/132, 224). Korona diyarındaki Çakatorna Kalesi'nin ilk banisi Üngürüs krallarından biridir.
Süleyman Han tac-ı İskender'i Üngürüs beyine verince o da hemen krallığını ilan eder. Selim
Han, İstanbul'a dönünce Nemse çarı, Zirinoğlu üzerine hücum eder ve "Tac-ı İskender'i bana
ver!" der, Zirinoğlu da "Vermem!" deyince üç sene büyük bir savaş olur ve nihayetinde tacı
Nemse çarına verirler (Evliyâ Çelebi, 2001: V/281-2). Budin genç kral Yanoş'a verilince diğer
krallar onu adam yerine koymazlar ve birleşip büyük bir ordu hazırlarlar, Budin'i muhasara
altına alırlar. Bu sırada Zigetvar beyi Török Palando kaleye bir elçi gönderip Süleyman Han'ın
Yanoş krala ihsan ettiği gorona adlı tac-ı İskender'i ister ve "Eğer tacı bana verirsen Budin
altından kalkar giderim, yok vermezsen Budin'i yerle bir ederim!" der (Evliyâ Çelebi, 2002:
VI/129). Vişegrad Kalesi'nin banisi Menûçehr evlatlarından Grand Ban'dır. Tac-ı İskender'i
Acem diyarından getiren de odur. Grand Ban tacı getirince kalede saklamış, bu vesileyle kale
mamur hâle gelmiş ve büyük bir şehre dönüşmüştür (Evliyâ Çelebi, 2003: VII/49). Taç bir ara
Kostantin'de de kalmıştır. Kostantin bütün padişahları kendisine muti edip İslâmbol Kalesi
duvarlarını kırmızı bezle örttürüp bizzat kendisi büyük bir alay düzdürmüş, sakalına inci dizip

�başına tac-ı İskender-i Kiyâniyânı giyip İslâmbol'ı seyr ü temaşayla devran etmiştir (Evliyâ
Çelebi, 1996: I/22-3).
1.4. Tac-ı Ġskender'in Ġsim Verdiği Bazı Yerler
Estergon Kalesi'ne Rûmlular Üstürgorna derler. Çünkü bir zaman tac-ı İskender olarak
bilinen gorona burada kalmıştır ve Üstürgorna/Üsti gorona'dan galatla buraya Üstürgon
(Estergon) denilmektedir (Evliyâ Çelebi, 2002: VI/159). Koron Kalesi'nin banisi Bundukanî
Venedik banıdır. Latin lisanında ismi Gorona'dır. Bundan galat-ı meşhurla Koron derler. Rûm
lisanında Gorona Katror denilir. Zira tac-ı İskender goronası bir müddet bu kalede kalmıştır
ve buraya ad vermiştir (Evliyâ Çelebi, 2003: VIII/147).
2. Szent Korona, BaĢlıklar ve Boynuz Meselesi
Evliyâ Çelebi'nin hakkında bilgi verdiği bu taçla, Macarların "Szent Korona" dedikleri
taç arasında önemli bir benzerlik göze çarpmaktadır. "Macarların Kutsal Tacı Szent Korona'da
Macarlara Türk Vurgusu" başlıklı bir yazıda söz konusu taçla ilgili şunlar söylenmektedir:
"İ.S. 1000'de Papa, Macar hükümdar Istvan'a bir taç gönderir. Bu taçtan sonra Bizans
İmparatoru da bir minnet ifadesi olarak başka bir taç daha gönderir. Bu iki tacın birbirine
eklenmesiyle Macarların Szent Korona dedikleri kutsal taçları meydana gelmiştir. Bu tacın
Bizanslılarca gönderilen kısmında "Geobitzas Pistos Krales Tourkias" ibaresi yani "Türklerin
İnançlı (Sadık) Kralı Geobitzas'a (Geza'ya)" ifadesi yer almaktadır. (...) Taç ilk defa İ.S. 1256
yılında kutsal sayılmıştır. Taç, "Saint Stephen Tacı" olarak da bilinmektedir. Daha sonraki
tarihlerde bu tacı giymeyen hiçbir kral Macar İmparatoru olarak kabul görmemiştir. Kanunî
Sultan Süleyman devrinde taç Osmanlı'nın atadığı Macar kralı Zapolya'dan çalınmış, Bâlî
Bey tarafından bulunmuş ve geri teslim edilmiştir. Taç 203,9 mm genişliğinde, 215,9 mm
uzunluğunda, 2056 gram ağırlığındadır. Alt ve üst kısımlarında altın gümüş alaşımlar
kullanılmıştır. Tacın alt kısmı ise asimetriktir." (Gavaz, 2012).
Diğer taraftan Evliyâ Çelebi yukarıda verdiği bilgiler yanında İskender'in yaptırdığına
inanılan setten söz ederken ona ait bazı "başlık"larından da bahseder. Buna göre Kalmukların
adlandırmasıyla aslında Yıldırak Dağ (Cıldırak Tav), İskender-i Zülkarneyn'in Kâf Dağı'nda
Allah'ın emriyle bütün madenleri kullanarak yaptığı Sedd-i İskender'dir. İskender bunların
kâbe dedikleri kubbeyi bina edip Bukrât, Sokrât, Feylekos, Feylesuf, Padre, Restalis, Eflâtûn-ı
İlahî ve Fisagores-i Tevhîdî gibi bütün eski hükemaya acayip ve garip tılsımlar yaptırarak Hz.
Hızır'ın da talimiyle bu kubbeyi inşa ettirir. İskender'in bütün başlıkları ve hazinesi bu tunç
kubbede gizlenir (Evliyâ Çelebi, 2003: VII/329). Diğer taraftan Lauffer'in aktardığına göre
İsveçli kâşif Sven Anders Hedin ve Orta Asya'ya seyahat eden başka birçok kişi, buradayken

�İskender veya Alexander adını ne kadar sık duyduklarını belirtmişler ve kendilerine
İskender'in kırmızı ipekten başlığı ve sözde mezarı gösterilmiştir (Lauffer, 2004: 228).
Bu konuyla ilgisi olabilecek bir başka husus ise İskender'in boynuzlu taç taktığına dair
rivayetlerdir. İskender'in tacının iki ucundaki boynuza benzer çıkıntı sebebiyle Araplar
tarafından ona Zülkarneyn denildiği, bu iki boynuzu Mısır'ı fethettikten sonra taktığı rivayet
edilir (Türe, 2010: 76). Diğer taraftan İskender'in bizzat kendisinin boynuzlu olduğuna veya
kulaklarının uzun olup eşek kulağına benzediğine dair rivayetler de vardır. Anlatılana göre
İskender bu boynuzlarının veya uzun kulaklarının görünmemesi için bir başlık kullanmaktadır.
Azerbaycan ve Özbekistan sahasında çeşitli varyantlarına rastlanan bu konudaki bir masal
şöyledir: İskender, başındaki boynuzları (veya uzun kulakları) görünmesin diye bir başlık
kullanmaktadır ve her tıraştan sonra berberi öldürtür. Memlekette berber kalmaz. Uzun bir
araştırmadan sonra yaşlı bir berber bulunur. Adam tıraş yaparken İskender'in boynuzlarının
olduğunu görür. Tıraştan sonra her zamanki gibi berberin öldürülmesi emredilir. Yaşlı adam
yalvarır, kimseye söylemeyeceğine dair yemin eder ve canı bağışlanır. Berber bu sırrı
kimseye söylemez ama bir süre sonra karnı şişer. Bir gün tenha bir yerde kuyuya eğilerek
"İskender'in boynuzu var!" diye bağırır. O anda karnı iner, rahatlar ve evine döner. O kuyuda
bir kamış büyür. Bir çoban kamışı kesip ney yapar. Neye üflediğinde "İskender'in boynuzu
var!" diye bir ses çıkar. Bu haber her tarafa yayılır. İskender, berberi ve çobanı saraya getirtir.
Yaşlı adam ve çoban olanları anlatırlar. İskender, bu iki masum insanı öldürtmeye kıyamaz,
zamanla unutulur düşüncesiyle serbest bırakır. Fakat padişah bu düşüncesinde yanılmıştır.
Boynuzlarının olduğu haberi ağızdan ağza, nesilden nesle anlatılarak günümüze ulaşır
(Rüstemzade, 2006: 263-4; Baydemir, 2009: 123-4).
3. Arkeolojik KeĢifler ve Ġskender'in Hazinesi
İskender'in tacı ve hazinesiyle ilgili yakın zamanlarda yapılan bazı keşifler ise oldukça
dikkat çekicidir. Bunlardan ilki 2003 yılında medyada yer alan bir haberdir. "Büyük
İskender'in hazinesini Afganistan lideri Karzai buldu" başlıklı habere göre birçok değerli
eşyadan başka katlanabilir altın bir taç da bu hazine içinde yer almaktadır: "Dünyanın en
kıymetli hazinelerinden biri kabul edilen Büyük İskender'den kalma 'Bactrian arkeolojik
koleksiyonu' Afganistan devlet başkanı Karzai sayesinde bulundu. (...) Bu yılın başlarında
Afganistan'ın başkenti Kabil'de, sarayın altındaki mühürlü bir mahzenin açılmasını emreden
devlet başkanı Hamid Karzai, 20 bin altın ve trilyonlarca lira değerinde kıymetli eşyayı
ortaya çıkardı. Büyük İskender'in Afganistan'ı fethettiği MÖ 327 yılından kalan hazinenin bu
mahzenden çıkacağını kimse beklemiyordu. (...) Mısır'dakiler dışında, dünyadaki en önemli
antik koleksiyonlardan biri olduğu belirtilen Büyük İskender'in hazinesi, binlerce yıl Kuzey

�Afganistan'daki bozkırlarda toprak altında gömülü kaldı. Sovyetler Birliği'nin Afanistan'ı
işgalinden önce, 1978'de bir Rus arkeolog tarafından çıkarıldı. Bütün zamanların en büyük ve
en kıymetli arkeolojik keşfi olarak değerlendirilen hazine içinde katlanabilir altın bir taç,
Afrodit'in altın kolyesi ve çok sayıda mücevherle süslü bir kama da bulunuyor."
(www.hurriyet.com.tr, 2012).
Bu konudaki bir başka haber ise 2012 yılı içinde yine medyada yer almıştır. "Büyük
İskender'in hazinesi bulundu!" başlığıyla verilen habere göre bu hazine içinde bir de altın taç
bulunduğu ifade edilmektedir: "Efsanevi Makedon kral Büyük İskender ve babası 2. Philip'e
ait olduğu düşünülen altın hazineler Bulgaristan'da bir mezarlar zincirinin içinde bulundu.
Araştırmalara katılan arkeologlar altın eşyaların milattan önce 300-350'li yıllara ait
olduğunu belirtiyor. Bulgular içinde en dikkat çekici olan nesne ise üzerinde hayvan motifleri
olan altın taç. Kazıların yapıldığı bölge dönemin Getae yerleşim alanı ve bugünkü Sofya
şehrinin yaklaşık 400 km kuzeydoğusunda bulunuyor. Araştırma ekibinin başında bulunan
ünlü arkeolog Diana Gergova bulguların Büyük İskender'e dayandığından emin. '2. Phillip'in
cenazesinde kullanılan altın eşyalarla buradaki bulgular tıpatıp aynı.' diye konuşan Gergova,
böyle bir keşfin daha önce yapılmadığının da altını çiziyor. Mezarlarda yapılan kazılarda
şimdi 1 altın taç, 44 altın küçük kadın figürü ve 100 civarında altın düğme bulunuyor."
(www.sabah.com.tr, 2012).
4. Divan ġairlerinin Dilinde Tac-ı Ġskender
Yukarıdan beri vasıfları ve tarihte oynadığı rol bakımından tanıtılmaya çalışılan
İskender tacı, İskender'le birlikte sıkça anılan "ayine-i İskender", "sedd-i İskender" ve "âb-ı
hayat" kadar olmamakla birlikte Divan şairleri tarafından zaman zaman şiirlere konu
edilmiştir. Konuyla ilgili bakılabilecek ilk yer İskendernâmelerdir. Bu tür eserlerde tac-ı
İskender konusu müstakil olarak ele alınmaz ancak zaman zaman genel anlamda taçtan (tac u
taht, taç sahibi olmak vs.) ve İskender tacından söz edildiği olur. Örneğin Ahmed-i Rıdvân'ın
İskendernâme'sine göre İskender dünyaya geldiği zaman Feylekûs müneccimleri çağırtır ve
çocuğun talihine bakmalarını ister. Müneccimler çocuğun ileride yedi iklimi tutacağını ve
başına tacını aldığı vakit bütün hanlardan haraç alacağını söylerler:
Tâli'in gördi müneccim bildiler
Yılduzın burc-ı şerefde buldılar
Kim yüzinde togdı envâr-ı hüdâ
Yılduzından lâmi' oldı her ziyâ
Bes didiler işbu şâh-ı nev-cüvân
Şark u garbı tutısardur bî-gümân
Heft iklîmi müsahhar idiser
Kendüye ser-cümle çâker idiser

�Şark u garbı ser-be-ser seyrân ide
'Âlemüñ sultânların hayrân ide
Cümle 'âlem emrine fermân ola
Hükmünüñ altında ser-gerdân ola
Her kaçan kim urıla başına tâc
Cümle hânlardan ala bâc u harâc (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A 26b-27a)
Nitekim İskender, Rûm mülküne padişah olduğu zaman tamamen cevherlerle süslü bir
taç yaptırmış ve bütün beyler onu tebrik etmeye gelmişlerdir:
Çün Sikender milk-i Rûm'a oldı şâh
San şeref burcında togdı mihr ü mâh
Hüsn-i tâli' birle buldı çün revâc
Pür-cevâhirden düzetdi başa tâc
Geldiler begler mübârek-bâd içün
Şâha sözler söylediler ad içün (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A30a)
İskender genellikle savaştan sonra miğferini çıkarır, başına hükümdarlık tacını geçirir
ve büyük bir toy düzenleyip halka ihsanlarda bulunur. Örneğin Tamgâc Han'la birlikte Türk
ülkesini aldıktan, bütün mülkleri ele geçirdikten ve Fûr'u yendikten sonra böyle olmuştur:
Çünki şâh ol kişvere virdi nizâm
Oturup Cem tahtına şeh tutdı câm
Kodı elden tîgi aldı câm-ı mey
Migferin giderdi geydi tâc-ı key
Her işüñ evkâtı bilinmek gerek
Vaktiyile her iş işlenmek gerek
Rezm vaktinde gerekmez bezm ola
Rûz-ı bezm içre yaraşmaz rezm ola (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A189b)
Memleket çün şâhuñ oldı şark u garb
Kalmadı bir ferd anuñla k'ide harb
Oturup tahtında urdı başa tâc
Her tarafdan Mısr'a çekdürdi harâc
Kalmadı düşmen k'anuñla ide ceng
İstedi lâ-büd mey ü sâkî vü çeng (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A248a)
Çünki Fûr'uñ emrini kıldı tamâm
Geçdi tahtında oturdı şâd-kâm
Egnine geydi libâs-ı cevheri
Başına urundı hem tâc-ı zeri
Hurrem olup didi meclis itdiler
Sohbet esbâbın müheyyâ kıldılar
Başladı devr eyledi la'lîn kadeh
Gitdi kaygu yirine geldi ferah (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A152a)
Bu seremoninin, İskender'in büyük aşkı Gülşâh'ın yurdundan ayrılıp İran mülküne
dönmesinden sonra yaptığı gibi başka hadiselerden sonra da tekrarlandığı olur:
Çün irişdi tahtına şeh geydi tâc
Geldi beglerden kamu bâc u harâc
Hep selâtîn-i zamâne geldiler

�İşigine yüz sürüp kul oldılar
Oturup Îrân-zemîn tahtında ol
Devlet ü bahtına buldı cümle yol
Buldı andan kasr u eyvânlar safâ
Hem kudûmından cihân buldı safâ
Başına kondurdı devlet tâcını
Aldı 'âlemden sa'âdet bâcını (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A72b)
Eserde anlatıldığına göre İskender kendisi taht ve taç sahibi bir hükümdardır ancak
aynı zamanda ele geçirdiği mülklerdeki hükümdarlara ve beylere de çeşitli hediyelerle birlikte
taç ihsan eder, böylece onların hükümdarlıklarını onaylar. Bu taç oldukça süslü bir taçtır ve
yanında da bazen yakuttan bir kemer ile altından bir taht da vardır:
Çog ulaşdurdı şeh ol gün sîm ü zer
Kal'alarla memleket tâc u kemer
Şehlere lâyıkdur ola tâc bahş
Geh vilâyet bahş ola geh genc bahş
Şeh gerek kim rezmde ola hem-çü berk
Bezm içinde ola çün hûrşîd-i şark (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A99b)
Şeh getürdüp sîm ü zerden bî-şümâr
La'l ile yâkût u dürr-i şâhvâr
Atlas-ı dîbâ kumâş-ı bî-karâr
Bahşiş itdi Keyd şâha şehryâr
Taht-ı zerrîn virdi tâc ile kemer
Zîver-i zerle müzeyyen pür-güher
Şeh buyurdı kim getürdiler debîr
Âb-ı zer tertîb idüp yazdı harîr
Bes ele alup hemân zerrîn kalem
Çekdi kâfûr üzre 'anberden rakam
Milk-i Hindûstân ile Sind ilini
Ser-be-ser mecmû'-ı Zeng iklîmini
Keyd şâha bahş idüp virdi berât
Buldı Keyd'üñ hâtırı ol dem sebât (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A139b-140a)
Bes getürdiler buyurdı sîm ü zer
Hem murassa' tâc ile la'lîn kemer
Dahi envâ'-ı cevâhir bî-karâr
Esb ü üştür hem kumâş-ı bî-şümâr
Cümlesin Çîn şâhına kıldı 'atâ
Lutf idüp gösterdi 'ahdine vefâ (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A177b)
Virdi şeh Tamgâc'a çün tâc u kemer
Ol ulusa dahi anı kıldı ser
K'anlara Tamgâc asıldan hân idi
Ol ulusa dahi ol sultân idi (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A188b)
Diğer taraftan İskender'e de zaman zaman taç hediye edildiği olur. Örneğin İskender'in
müstakbel kayınpederi Hint ve Sind hükümdarı Keyd, İskender'den gelenlere karşılık olarak
yük yük hediyelerle birlikte murassa bir taç da gönderir:

�Fîli zer-zencîr düzdi yüz katar
Çulları cümle murassa' zer-nigâr
Dahi üç biñ esb-i tâzî bâd-pây
Zînleri cümle murassa' ser-be-pây
On biñ üştür dahi cümle pür-hüner
Toptolu ayakları halhâl-ı zer
Biñ katar ester dahi sîmîn-na'l
Yükleri elmâs u yâkût u la'l
Atlas u zerrîn ü envâ'-ı harîr
'Anber ü 'ûd u kumârî vü 'abîr
Nice biñ kul her birisi hûb-rûy
Nice biñ zîbâ karavaş müşg-bûy
Bu tavaruñ cümlesin pür-bâr ider
Yükleri la'l ü yevâkit ü dürer
Bir murassa' tâc u yâkûtî kemer
Taşlarınuñ her biri 'âlem deger (Ahmed-i Rıdvân, 1500: A89b-99a)
İskendernâme türü eserler dışında tac-ı İskender'den şairlerin divanlarında ve diğer
eserlerinde de söz ettikleri olur. Örneğin Bâkî bir beytinde çemeni taht-ı Cemşîd'e, laleyi ise
tac-ı İskender'e benzetir:
Saltanat bâr-gehin kurdı yine fasl-ı bahâr
Taht-ı Cemşîd çemen tâc-ı Sikender lâle (Bâkî) (Küçük, 1994: 388)
Tac-ı İskender'in laleyle ya da nergisle çoğu zaman bir teşbih münasebetiyle birlikte
kullanılması sıkça karşılaşılan örneklerdendir:
Bugün lâleyle nergisden çemen pür-zîb ü zîverdür
Biri Cem câmıdur sâkî biri tâc-ı Sikender'dür (Hasan Ziyâî) (Gürgendereli, 2002: 154)
Dutupdur lâle uş çetr-i Ferîdûn
Geyüpdür nergis uş tâc-ı Sikender (Ahmedî, trz: 101)
Şekl-i hey'etde nedür çetr-i Ferîdûn lâle
Vaz'-ı sûretde nedür tâc-ı Sikender nergis (Ahmedî, trz: 108)
Tutar ihsânuñ ile çetr-i Ferîdûn lâle
Geyer in'âmuñ ile tâc-ı Sikender nergis (Ahmed-i Dâ'î) (Özmen, 2001: 26)
Ferîdûn çetrini tutmış bu lâle
Başında nergisüñ tâcı Sikender (Ahmed-i Rıdvân) (Çeltik, 2011: 372)
Hayâlî, "Binlerce Ferîdûn hazinesi ve İskender tacını, yolumuza çıkacak dilenciye bol
bol veririz." diyerek mala mülke bakışını şöyle ifade eder:
Hezâr genc-i Ferîdûn u tâc-ı İskender
Gedâya bezl ederiz gelse şâh-râhumıza (Hayâlî) (Tarlan, 1992: 270)
Ahmedî talihin nasip etmesi hâlinde sevgilinin ayak toprağı olmayı arzu eder ve böyle
olursa Kubâd'ın bahtı ve İskender'in tacının kendisine gerekmediğini söyler:
Devlet müyesser itse k'olam saña hâk-i pây
Baht-ı Kubâd u tâc-ı Sikender neme gerek (Ahmedî, trz: 434)

�Şuhûdî de Ahmedî'ye benzer ifadeler kullanır ve sevgilinin ayağının toprağını tac-ı
İskender'e ve ser-i Dârâ'ya değişmeyeceğini ifade eder:
Ben hâk-i pâyüñi senüñ ey hüsrev-i cihân
Tâc-ı Sikender ü ser-i Dârâ'ya virmezin (Şuhûdî) (Can, 2005: 147)
Azmîzâde Hâletî, İskender'in ve Dârâ'nın tacındaki taşların sevgilinin bulunduğu
yerdeki taşlarla denk olmadığını söyleyerek sevgilisini över:
Nigîn-i tâc-ı Dârâ vü Sikender
Degüldür seng-i der-gâhuñla hem-ser (Azmîzâde Hâletî) (Kaya, 2003: 45)
Hüseyin Vassaf, Hz. Muhammed'in övgüsünde yazdığı bir şiirinde tac-ı İskender'in ve
taht-ı Süleyman'ın, beka mülkünün şahlığı karşısında hiçbir değerinin olmadığını söyler:
Tâc-ı İskender sana taht-ı Süleyman neylesin
Sen şeh-i milk-i bekasın yâ Muhammed Mustafâ (Hüseyin Vassaf) (Özkan, 1999: 51)
Nedîm ise İskender'in tacı ve tahtını yüceltmek şöyle dursun III. Ahmet'in Dârâ'ya ve
İskender'e taç bahşettiğini belirterek memduhunun ruhunu okşar:
Ya'ni Sultân Ahmed-i Sâlis
Tâc-bahş-ı Sikender ü Dârâ (Nedîm) (Macit, 1997: 115)
Sonuç
İskender çoğu zaman İskenderiye'de bir minarenin üzerine koydurduğu aynası, Yecüc
ve Mecüc kavmine karşı yaptırdığı seddi ve arayıp bulamadığı âb-ı hayatla birlikte anılır.
Ancak zaman zaman bazı müellifler onun sonraki zamanlarda oldukça meşhur olmuş, ülkeler
arasında savaşlara sebebiyet vermiş, gücün ve iktidarın simgesi hâline gelmiş tacından da söz
ederler. Taçla ilgili en geniş bilgi Evliyâ Çelebi'nin ünlü eseri Seyahatnâme'de yer almaktadır.
Taçtan İskender'in son zamanlarda ele geçirilen hazineleri vesilesiyle de söz edilmiştir. Evliyâ
Çelebi ve diğer bazı kaynaklar tacın değerinden ve tarihte oynadığı mühim rolden hayranlıkla
söz ederken Divan şairleri çoğunlukla tacı çeşitli sebeplerle küçümserler. Özellikle sevgili söz
konusu olduğunda tacın hemen hiçbir değerinin olmadığı vurgulanır. Taç birçok beyitte
nergise veya laleye benzerliği ile ele alınır.

Kaynakça
Ahmedî (trz). Dîvân, haz. Yaşar Akdoğan, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/dosya/1-128334/h/ahmedidivaniyasarakdogan.pdf,
(10.05.2013)
Ahmed-i Rıdvân (1500). Hâzâ İskendernâme-i Rıdvân, Ankara Üniversitesi DTCF
Ktp., M. Con B. 20.

�Baydemir, H. (2009). "Özbekistan'da İskender, Zülkarneyn, Lokmân Hekim ve Hatem
Tay İle İlgili Halk Anlatıları"., Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi,
S. 41, s. 109-30.
Bozkurt, N. (2010). "Taç", TDV İslam Ansiklopedisi, C. 39, s. 362.
Can, E. (2005). Şuhûdî Divançesi (İnceleme-Metin), Çukurova Ü. SBE, Basılmamış
YLT, Adana.
Devellioğlu, F. (1997). Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara: Aydın
Kitabevi.
Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî (1996). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 1.
Kitap, haz. Orhan Şaik Gökyay, İstanbul: YKY.
Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî (2001). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 5.
Kitap, haz. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman-İbrahim Sezgin, İstanbul: YKY.
Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî (2002). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 6.
Kitap, haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı, İstanbul: YKY.
Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî (2003). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 7.
Kitap, haz. Yücel Dağlı-Seyit Ali Kahraman-Robert Dankoff, İstanbul: YKY.
Evliyâ Çelebi b. Derviş Mehemmed Zıllî (2003). Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, 8.
Kitap, haz. Seyit Ali Kahraman-Yücel Dağlı-Robert Dankoff, İstanbul: YKY.
Gavaz, A. (2012). "Macarların Kutsal Tacı Szent Korona'da Macarlara Türk Vurgusu",
http://turkbilimi.com/?p=10501, (25 Kasım 2012).
Gürgendereli, M. (2002). Hasan Ziyâ'î, Hayatı-Eserleri-Sanatı ve Divanı (İncelemeMetin), Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/10/20/360093.asp, (25 Kasım 2012).
http://www.sabah.com.tr/Dunya/2012/11/12/buyuk-iskenderin-hazinesi-bulundu,
(25.11.2012).
Kaya, B. A. (2003). Azmî-zâde Hâletî Dîvânı (Tenkitli Metin), Cilt II, Cambridge:
Harvard Üniversitesi Doğu Dilleri Yay.
Küçük, S. (1994). Bâkî Dîvânı, Ankara: TDK Yay.
Lauffer, S. (2004). Büyük İskender, çev. Nilgün Sorguç, İzmir: İlya İzmir Yay.
Macit, M. (1997). Nedîm Divanı, Ankara: Akçağ Yay.
Özkan, Ö. (1999). Hüseyin Vassaf, Hayatı, Eserleri ve Kemalnâme-i Hakkı Adlı Eseri
(İnceleme-Metin), Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış YLT, Ankara.
Özmen, M. (2001). Ahmed-i Dâ'î Divanı (Metin-Gramer-Tıpkıbasım), Cilt I, Ankara:
TDK Yay.

�Rüstemzade, İ. (2006). Azerbaycan Folkloru Antolojisi, Cilt XVI (Ağdaş Folkloru),
Bakı: Seda Neşriyyatı.
Tarlan, A. N. (1992). Hayâlî Divanı, Ankara: Akçağ Yay.
Türe, İ. (2010). Zülkarneyn, Kur'an'da Uzaya Seyahati Anlatılan İnsan, İstanbul:
Ötüken Yay.
Türkçe Sözlük (2005). Ankara: TDK Yay.
Vikipedi, "Corona Civica", http://tr.wikipedia.org/wiki/Corona_Civica, (13.05.2013).

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10489">
                <text>2267</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10490">
                <text>MİTOLOJİ VE ARKEOLOJİNİN KESİŞTİĞİ NOKTADA OSMANLI EDEBİYATI: TÂC-I İSKENDER'İN PEŞİNDE</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10491">
                <text>AVCI, İsmail</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10492">
                <text>Anahtar Kelimeler: İskender-i Zülkarneyn, Taç, Gorona, Divan Şiiri.  ÖZET  Makedonya'dan Hindistan'a uzanan bölgede muazzam büyüklükte bir imparatorluk kuran İskender-i Zülkarneyn, hem kendi zamanında hem de sonraki nesiller üzerinde ciddi bir etki bırakmış, adı yüzyıllar boyunca unutulmamıştır. O günden bu güne hakkında yazılan kitaplar ve anlatılan hikâyeler İskender'in bıraktığı izin ne denli derin olduğunu göstermesi bakımından dikkate değerdir. Bu etkinin bu kadar büyük ve sürekli olmasında, İskender'in çok genç yaşta tahta çıkmasına rağmen elde ettiği büyük başarı, bazı kişisel özelikleri, yaptırdığına inanılan "âyîne-i gîtî-nümâ" (cihanı gösteren ayna) ve "sedd-i İskender" ile karanlıklar ülkesinde arayıp bulamadığı "âb-ı hayat" gibi konular belirleyici olmuştur. İskender'in tarihî ve edebî eserlere konu olmasına sebep de büyük oranda bu hususlardır. Bunlar yanında zaman zaman eserlerde sözü edilen ve İskender'le birlikte anılan bir başka konu ise gücün ve ihtişamın simgesi hâline gelmiş meşhur tacı ve bu taçla ilgili anlatılanlardır. Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'de hakkında uzunca bilgi verdiği bu taç "Gorona" ve "Manlifke" gibi adlarla bilinmektedir. Tarihte birçok hükümdarın başını ve hayallerini süsleyen taç, önemli bir siyasi simge olarak görülmüş, zaman zaman da savaşlara sebebiyet vermiştir. Tam ifadesiyle "taç kimdeyse güç ondadır". İskender'le ilgili diğer konular kadar olmasa da Divan şairleri zaman zaman bu taçtan eserlerinde söz ederler. Taç genel itibarıyla eserlerde İskender'e aidiyeti ve gücün sembolü olması yönüyle ele alınır. Bu çalışmada İskender'e ait olduğuna inanılan taçla ilgili kaynaklarda yer alan bilgiler bir araya getirilmiş ve şairlerin dilinde tacın ne şekilde kullanıldığına dair tespitlere yer verilmiştir. Bunlara, yakın zamanda ele geçirilen İskender tacıyla İskender'in "eşek kulakları"nı veya "boynuzları"nı örtmek için kullandığı söylenen başlığına dair bilinenler de eklenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10493">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10494">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10495">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10496">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1334" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1559">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/1bc62c5cc6cf4dfe9f04267a79b78e1d.docx</src>
        <authentication>9026734aaab5842552bfeb13c9a20d65</authentication>
      </file>
      <file fileId="1560">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/cf3496dceec9086653455692017b90fb.pdf</src>
        <authentication>3e5223d292d55bd6bef90a644cf35ead</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10507">
                    <text>YENİ TÜRK EDEBİYATI MUKADDEMELERİNDE EDEBİ TÜR VE MESELELER
HAKKINDAKİ MÜLAHAZAT
Ferudun AY
International Burch University Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölüm Saraybosna / Bosna
Hersek
Anahtar Kelimeler: Mukaddeme, Tanzimat, Servet-i Fünun, mülahazat, edebi türler.
ÖZET
Türk edebiyatı 1839 Tanzimat Fermanı diğer bir adı ile Mustafa Reşid Paşa tarafından
Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme beratının yürürlüğe girmesiyle hızlı bir değişim
ve gelişim içerisine girer. Esasında Osmanlı Devleti’nin, Batı medeniyetine yönelişi resmiyet
kazanmamış haldeyken, varolan ve devam eden değişim ve gelişim böylelikle resmiyet kazanır.
Bu berat birçok alanda olduğu gibi edebiyat alanını da etkiler ve aktif bir fikir haline dönüştürür.
Böylelikle Türk edebiyatına yeni türler girmeye başlar. Batı edebiyatından, edebiyatımıza,
roman, hikâye, şiir(teknik, tema), tiyatro, gazete, deneme, fabl, makale, röportaj gibi yeni edebi
türler girer. Batı orijinli edebi türlerin önsözü, eskilerin tabir ettiği sebeb-i telif-i kitap(kitabın
yazılışının sebebi) tabir edilen mukaddeme(önsöz) de değişime uğrar ve varolan terim anlamının
yanında başka bir mana ve görev de üstlenir. Yeni dönem de mukaddeme yenileşme dönemi
edebiyatı ürünlerinin ilk sayfalarında eserin niçin ve ne maksatla yazıldığı anlamının yanında
şahsiyetlerin edebi anlayışlarının belirleyici olduğu bir saha halini alır. Çalışmada Tanzimat ve
Servet-i Fünun edebiyatı dönemi içinde yazılan edebi eserlerin önsözlerinden hareketle, eser
mukaddemelerinde geçen dönem edebiyatı hakkındaki meseleler, edebi tür ve şahsiyetlerin edebi
türlere bakışını verilmeye çalışıldı.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10499">
                <text>2245</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10500">
                <text>YENİ TÜRK EDEBİYATI MUKADDEMELERİNDE EDEBİ TÜR VE MESELELER HAKKINDAKİ MÜLAHAZAT</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10501">
                <text>AY, Ferudun </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10502">
                <text>Anahtar Kelimeler: Mukaddeme, Tanzimat, Servet-i Fünun, mülahazat, edebi türler.  ÖZET  Türk edebiyatı 1839 Tanzimat Fermanı diğer bir adı ile Mustafa Reşid Paşa tarafından Gülhane Hattı Hümayunu da denilen yenileşme beratının yürürlüğe girmesiyle hızlı bir değişim ve gelişim içerisine girer. Esasında Osmanlı Devleti’nin, Batı medeniyetine yönelişi resmiyet kazanmamış haldeyken, varolan ve devam eden değişim ve gelişim böylelikle resmiyet kazanır. Bu berat birçok alanda olduğu gibi edebiyat alanını da etkiler ve aktif bir fikir haline dönüştürür. Böylelikle Türk edebiyatına yeni türler girmeye başlar. Batı edebiyatından, edebiyatımıza, roman, hikâye, şiir(teknik, tema), tiyatro, gazete, deneme, fabl, makale, röportaj gibi yeni edebi türler girer. Batı orijinli edebi türlerin önsözü, eskilerin tabir ettiği sebeb-i telif-i kitap(kitabın yazılışının sebebi) tabir edilen mukaddeme(önsöz) de değişime uğrar ve varolan terim anlamının yanında başka bir mana ve görev de üstlenir. Yeni dönem de mukaddeme yenileşme dönemi edebiyatı ürünlerinin ilk sayfalarında eserin niçin ve ne maksatla yazıldığı anlamının yanında şahsiyetlerin edebi anlayışlarının belirleyici olduğu bir saha halini alır. Çalışmada Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatı dönemi içinde yazılan edebi eserlerin önsözlerinden hareketle, eser mukaddemelerinde geçen dönem edebiyatı hakkındaki meseleler, edebi tür ve şahsiyetlerin edebi türlere bakışını verilmeye çalışıldı.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10503">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10504">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10505">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10506">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1335" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1561">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/15fe344908e33eddc36e7a3672403d95.docx</src>
        <authentication>d3ce0592ded6f8823d55878a1f243381</authentication>
      </file>
      <file fileId="1562">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7edf7902b11c1f7c64cd1f0ad673ed7e.pdf</src>
        <authentication>ae5f17590539d0fff623e58962b6b4d4</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10516">
                    <text>BOSNA MECMUASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Ahmet AYDIN
Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Manisa / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın.
ÖZET
Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (18761909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre
uğramış, birçok dergi ve gazete kapatılmıştır. İşte bu dönemde basın hayatına başlayan ve çok
kısa bir süre hayatta kalan bir gazete incelenecek: Bosna Mecmuası. Bosna Mecmuası, Ekim
1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. İstanbul’da basılmış ve tamamı Osmanlıcadır.
Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir. Bu çalışmada Bosna Mecmuası
tanıtılmış ve onun gözüyle Osmanlı ve Balkanlar incelenmiştir.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1563">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6cb2acd2b7e2eb65db803a83e23ab96f.docx</src>
        <authentication>4d1baea2ad2df2c1798c3391d41633c2</authentication>
      </file>
      <file fileId="1564">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/7e4a3c00ce91e2560f179f6c43742ea5.pdf</src>
        <authentication>24d3e953aea1f31f3d9e093cd93ca81a</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10517">
                    <text>BOSNA MECMUASI ÜZERĠNE BĠR DEĞERLENDĠRME

Ahmet AYDIN1
Özet
Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (18761909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre
uğramıĢ, birçok dergi ve gazete kapatılmıĢtır. ĠĢte bu dönemde basın hayatına baĢlayan ve çok
kısa bir süre hayatta kalan bir gazeteyi inceleyeceğiz: Bosna Mecmuası.
Bosna Mecmuası, Ekim 1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. Ġstanbul’da
basılmıĢ ve tamamı Osmanlıca’dır. Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir.
Bu çalıĢmada Bosna Mecmuası’nı tanıtacak ve onun gözüyle Osmanlı’yı ve Balkanları
inceleyeceğiz.
Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın

AN EVALUATION OF THE ‘BOSNA MECMUASI’
Abstract
When examined the press life of the Ottoman Empire, II. Abdulhamid Period (18761909) is viewed as having a very important position. Because, in this period, media have
suffered with censorship and many magazines and newspapers have been closed. Here, we
will examine a newspaper which began its press life in this period but lasted a very short
duration: Bosna Mecmuası.
Bosna Mecmuası is a newspaper which published as two numbers in October 1908. It
was printed in Istanbul and the publication language was Ottoman Turkish. Publisher of the
newspaper is Bosnian Mehmed Nureddin.
In this study, we will introduce the 'Bosna Mecmuası' and examine the Ottoman and
the Balkans through his eyes.
Keywords: Bosna Mecmuası, The Ottoman Empire, The Balkans, Media.
1

Arş. Gör. , Celal Bayar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, ahmetaydin2727@gmail.com

�GiriĢ
II. Abdülhamit yönetiminin baĢladığı 1876 yılından, ikinci MeĢrutiyet’in ilan edildiği
1908 yılına kadar ülkemizde basın sıkı bir sansüre tabi tutulmuĢ ve bu dönemde yayınlanan
tüm gazete ve dergiler ağır yaptırımlar altında bırakılmıĢtır. Bu sebepten dolayı birçok gazete
kapatılmıĢ ve yazarlar sürgüne gönderilmiĢtir.
“Bu dönemin başlıca özelliği basının halk kitleleri üzerinde ve hükümet çevrelerinde
etkisinin artmasıdır. Birçok aydın sürgüne gitmekle beraber, basın, halkın günlük hayatı ile
yakından ilgilenmeye başlamıştır.”2
“Bu dönemde yaşanan, bizzat basının kendisinden kaynaklanan ve basın
özgürlüğünü en az siyasi iktidardan gelebilecek kısıtlamalar kadar tehdit eden bir diğer
olumsuzluk ise bazı gazetelerin, devletten sağladıkları çıkarlara bağlı olarak padişahın
istekleri doğrultusunda yayın yapmaları oldu. Benzer şekilde, dış basında padişah aleyhine
yazı yazılmasının önüne geçebilmek için de bu gazetelerden bazılarına maddi çıkar
sağlanması yoluna gidildi.”3
BaĢlangıçta basın ile iyi geçinmeye çalıĢan II. Abdülhamit, onu istediği gibi
yönlendiremeyince basının ve tüm basın yanlılarının amansız bir düĢmanı haline gelmiĢtir.
Sadece basının değil aynı zamanda tüm aydın kesimin de O’na büyük bir tepkisi vardı ve bir
an önce bu durumun değiĢtirilmesi gerekiyordu. Bu mevzuda yapılması gereken tek Ģey vardı:
O’nu tahttan indirmek. Bunu bir süre daha yapamadılar fakat padiĢahı II. MeĢrutiyet’i ilan
etmeye mecbur bıraktılar.
Otuz üç yıllık yönetimi süresi boyunca gittikçe sertleĢen bir sansür hüküm sürdüren ve
her Ģeyi kendi insiyatifleri altında tutan padiĢahın, aslında yönetimde bir dahi olduğu toprak
kayıplarının baĢladığı zaman çok net bir Ģekilde anlaĢılacaktı. “Gerçek Ģu ki, II. Abdülhamit
basının gücünün farkında olan bir padiĢahtır. Fransız ihtilalinin alt yapısını oluĢturan basının
gücü değil miydi? Avrupa, basının etkisiyle çağ değiĢmiĢti. II. Abdülhamit tüm bu tarihi
gerçeklerin bilincinde idi.”4
II. MeĢrutiyet Dönemi Basını
24 Temmuz 1908’de Ġstanbul gazetelerinde çıkan dört satırlık resmi bildiri,
MeĢrutiyet’in yeniden ilan edildiğini ve 1876 Anayasası’na göre seçimlerin yapılacağını
açıklıyordu. Bu haber Ġstanbul’da büyük bir coĢku yarattı.

2

M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, Der Yayınları, İstanbul, 2005, s.305
Hıfzı Topuz, Türk Basın Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2003, s.40-44
4
Fatmagül Demirel, II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Bağlam Yay., s. 48
3

2

�“25 Temmuz 1908 sabahı gazeteler yıllardan beri ilk olarak sansürsüz çıktı. Sansürün
kaldırıldığı 24 Temmuz günü Cumhuriyetten sonra “Basın Bayramı” olarak kabul edildi.
Hatta 10 paraya satılan İkdam‟ın o gün karaborsaya düştüğü ve yarım liraya satıldığı
söylenir.”5
Tanin gazetesi baĢyazarı Hüseyin Cahit anılarında, MeĢrutiyet’in ilanıyla ilgili
basında çıkan haberleri Ģu Ģekilde anlatıyor:
“24 Temmuz 1908. Gazetenin başında ufak bir devlet bildirisi. Anayasanın
(Kanun-u Esasi) yeniden uygulanması konusunda padişah buyruğu çıktığını
bildiriyor. Gözlerime inanamıyorum. Meşrutiyet mi oldu? Millet Meclisi mi
açılacaktı? Abdülhamit yönetimi son mu buluyordu? Gazeteyi merakla,
coşkuyla gözden geçirdim: hiçbir değişiklik yok. Bir gün önceki gazetelerin
aynı, boş, kuru, sahte, cansız bir edebiyat.”6
OluĢan özgürlük ortamında yıllarca söylenemeyen Ģeyler söylenmiĢ, hissedilen
duygular açıkça yazıya geçirilmiĢtir. Yeni bir dönem baĢlamıĢtır. Yıllardan beri
düĢündüklerini yazamamıĢ olanlar, yeni gazeteler çıkarmaya baĢlamıĢlardır. “Ġlk iki ay
içerisinde 200’ün üstünde gazete imtiyazı alındı ve gazete tirajları 2.000’den 50.000’e kadar
yükseldi.”7
Ġlk günlerin anarĢisi içinde, eski nizam ve kanunların bir çoğu fiilen uygulanamaz
duruma gelmiĢtir. Bu anarĢi ortamından yararlanmak isteyen birçok kiĢi, basınla ilgisi olsun
olmasın, gazete ve mecmua imtiyazı almıĢtır. Zira o zamana kadar gazete çıkarmak için bin
bir türlü sorgudan geçmek gerekirken, artık Matbuat Müdürlüğü’ne bir dilekçe vermek, gazete
imtiyazı için yeterli oluyordu.
Ġkinci MeĢrutiyet Döneminde imtiyaz alınan bu gazetelerin büyük bir kısmı çok fazla
yaĢamamıĢtır. Hatta içlerinde bir sayı çıkanlar bile bulunmamaktadır. Bir kısmı ise, imtiyaz
alınmasına rağmen yayın hayatına baĢlayamamıĢtır. ĠĢte biz II. MeĢrutiyet’ten hemen sonra
yayın hayatına baĢlayan, kısa ömürlü gazetelerden biri olan “Bosna” isimli gazeteyi
değerlendireceğiz.
Bosna Mecmuası
Bosna Mecmuası, ilk olarak 18 TeĢrinievvel 1324 ( 31 Ekim 1908)8 günü, “ Şimdilik
haftada bir Cumartesi günleri neşrolunur.”9 ser levhasıyla yayın hayatına baĢlamıĢtır.
5

Hıfzı Topuz, a.g.e, s.82
Hüseyin Cahit Yalçın, Siyasal Anılar, İstanbul, 1976, s. 3
7
Servet İskit, Matbuat Rejimleri, İstanbul, 1939, s.76-77
8
Gazetenin her iki sayısında da Hicri takvim yanlış verildiği için Hicri tarih girilmemiştir.
6

3

�Ġki sayısı 10 mevcut olan gazetenin, imtiyaz sahibi ve yazarı Bosnalı Mehmed
Nureddin’dir. (Gazetedeki yazıların çoğu kendisine aittir.) Kendisiyle ilgili yeterli bilgi
bulunmamaktadır. Fakat ser-muharriri Lütfi’nin çeĢitli gazetelerde de yazarlık ve baĢyazarlık
yaptığı bilinmektedir. 11 Gazetenin mesul müdürü Gosniyeli 12 Osman Halil’dir. “Bosna”
gazetesi, II. MeĢrutiyet döneminin diğer gazeteleriyle kıyaslandığında, iki sayılık ömrü ile
ortalamanın hayli altında kalmaktadır.
Bosna Mecmuası, 27x38,5 cm ebatlarındadır ve her bir sayısı dört sayfa olmak üzere
yayımlanmıĢtır. Her sayfa üç sütundan oluĢmaktadır ve gazetenin tamamı Osmanlıca’dır.
Bosna’nın baĢlık kliĢe yazısı iki sayıda da aynı Ģekilde bulunmaktadır. Hem Hicrî,
hem de Rumi tarihler gazetede yer almaktadır. Yalnız Hicri olarak verilen “6 ġevval 1226”
tarihi ile “18 TeĢrinievvel 1324” tarihi birbiri ile uyuĢmamaktadır. Hicri takvim yanlıĢ
verilmiĢtir ve bu yanlıĢlık iki sayıda da aynı Ģekildedir. Asıl tarih 1326 olacaktır. Ayrıca ser
levhanın sağ ve sol taraflarında abonelik iĢlemleri, ilanlar vb. konularla ilgili çeĢitli bilgiler
yer almaktadır. “ Nüshası 10 paradır.” ibaresi de yine baĢlığın her iki yanında bulunmaktadır.
BaĢlığın hemen altında “Meşrutiyet ve selâmet-i vatana ve menafi-i „umumiyeye
müteallik evrak u mükâtibe sahifelerimiz açıktır.” cümlesi yer alır. Yani; “sayfalarımız,
meşrutiyet ve vatanın selameti hakkında olan ve halka faydalı bilgiler içeren, evrak ve
mektuplara da açıktır”, denmektedir. Gazete Ġstanbul’da, Matbaa-i Kütüphane-i Cihan‟da
yayıma hazırlanmıĢtır.
Gazetenin içeriği ile ilgili bilgi verecek olursak; iki gazetenin de tamamı
incelendiğinde yazıların çoğunun gazetenin imtiyaz sahibi olan Bosnalı Mehmed Nureddin’e
ait olduğu göze çarpmaktadır. Daha özele inecek olursak, birinci sayıdaki yazıların hepsi
kendisi tarafından yazılmıĢtır. Ancak ikinci sayıda yazarın yanında üç farklı kiĢi daha katılır.13
Ġsminden de anlaĢılacağı üzere gazetenin büyük bir kısmı Bosna-Hersek’in durumunu
ifade eden yazılardan oluĢur. Osmanlı Devleti’nin iç ve dıĢ siyasetiyle ilgili konular, bunun
dıĢında farklı türden yazıĢmaların yer aldığı yazılar gazetenin içeriğini oluĢturmaktadır.

9

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1
İstanbul’daki Hakkı Tarık Us Kütüphanesi Kataloğu ve Ankara’daki Milli Kütüphane Kataloğu incelendiğinde
elde sadece iki adet gazetenin olduğu görülecektir. S. Öztürk-A. Hacıismailoğlu-M. Hızarcı, Hakkı Tarık Us
Kütüphanesi Süreli Yayınlar Kataloğu, İstanbul, 1996, s. 62-Eski Harfli Türkçe Süreli Yayınlar Toplu Kataloğu (1.
Cilt), Milli Kütüphane Başkanlığı Yay., Ankara, 1987, s. 33
11
“Hulasat ül-efkâr, Medeniyet, Müstakil Gazete, Son Telgraf, Vakit yahut mürebb-i mukadderat” gibi
gazetelerde çeşitli görevlerde bulunmuştur. Bkz. Hasan Duman, Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri
(1828-1928) (2. Cilt), Enformasyon ve Dökümantasyon Hizmetleri Vakfı, Ankara, 2000, s. 1009
12
Günümüzde böyle bir şehir ismine rastlanmamakla birlikte, Kosova’nın İpek şehri sınırları içerisinde
bulunduğu tahmin edilmektedir. Bkz. Emine Ö. Evered, Empire and Education Under the Ottomans, s.84
13
Bu isimler; Kollucalı Abdülaziz, İbrahim Halil ve Mehmed Cemil’dir.
10

4

�Yayın Gayesi
Gazetenin 18 TeĢrinievvel 1324 tarihli nüshasının giriĢ kısmında yayın gayesi Ģu
Ģekilde belirtilmiĢtir:
İfâde-i Mahsusa
“Vatan ve millete hizmet etmek maksad-ı hayr-ı mürsediyle kadd-ı münhâde-i „âlem-i
matbuat olan „Bosna‟ mübtedilikle beraber her türlü nevâkıs-ı münderecatına ehemmiyet
vermeyerek hulusiyet ü efkâr-ı vatanperverânesine rağmen bugün intişar ediyor.
Kârîn-i kerem, evlâd-ı vatan bilirler ki meydan-ı marifette hatve-i ibtidaiye-i
noksandan, hatadan müberra değildir ve olamaz işte: Buna binaendir ki bugün „Bosna‟ arz-ı
itizar ve temenni-i affederek Bosna‟ya olan münasebet ve merbutiyet-i hususiyesi hasebiyle
ikinci nüshasından itibaren gayet mühim münderecat ile kârîn-i keremi memnun edeceğini
kaviyyen vaad ve ümid eyler. Cenâb-ı Hâk hulusumuza tevfikini refik etsin.”14
Görüldüğü üzere gazetenin çıkıĢ amacını vatana ve millete hizmet etmek olarak
açıklayan yazar, içerikteki her türlü eksikliğe rağmen gazetenin çıktığını ifade etmektedir. Bu
iĢi yaparken bazı hatalarının olacağını ve muharririn okuyucularından bu kusurlarını
affetmelerini rica etmektedir. Bosna’nın içinde bulunduğu durumun çok hassas olduğu ve
gazetenin ikinci sayısından itibaren bu konulara da değinileceği ifade edilmiĢtir.
1. Gazetenin Ġçeriği
a. Bosna-Hersek
Osmanlı Devleti'nde II. MeĢrutiyet ilan edilince Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu
bu geliĢmeden tedirgin olmuĢtu. Bosna-Hersek hukuken Osmanlı Devletine bağlı olduğu için
Meclis-i Mebusan'a buradan da milletvekili seçilebilecekti. Böylece Bosna-Hersek'in Osmanlı
Devleti ile bağları daha da kuvvetlenecekti. Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu,
Almanya'nın onayını aldıktan sonra, 5 Ekim 1908'de Bosna-Hersek'i ilhak ettiğini Berlin
AntlaĢması’nda imzası bulunan devletlere ve Osmanlı Devleti'ne bildirdi. Babıâli, BosnaHersek'in ilhak kararına büyük tepki gösterdi; ancak Avrupa devletlerinin tutumu karĢısında
yalnız kaldığını anlayınca barıĢ yolunu seçmeye mecbur kaldı. 26 ġubat 1909'da yapılan bir
antlaĢma ile Bosna-Hersek'i, Avusturya-Macaristan Ġmparatorluğu'na terk etti. Bu suretle,
Osmanlı Devleti fiilen elinden çıkan Bosna-Hersek'i hukuken de kaybetmiĢ oldu.
Bu geliĢmelerin yaĢandığı dönemde basın hayatına atılan Bosna gazetesinin, bu
olaylara karĢı tarafsız kalması düĢünülemezdi. Zaten gazetenin çıkıĢ amacında da bu
konulardan bahsedilir. Kendisi de bir Bosna vatandaĢı olan Mehmed Nureddin, iki sayıda da
14

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1

5

�“Bosna-Hersek” baĢlığı altında yazdığı makalelerde Bosna’nın ve Osmanlı Devleti’nin içinde
bulunduğu durumu anlatmıĢtır:
“Bugün „âlem-i İslâm ve bil-husus bütün Osmanlılar hatta Avrupa efkâr-ı umumiyesi
bile Bosna-Hersek‟in meselesiyle iştigal etmektedir. Ah! Zavallı Bosna! O da o zengin ve
milyonlarca nüfusu hâvi-i katıât ve vâsi-i âyâlatımız ki onun muazzez, mukaddes vatan
hemşireleri gibi kabus-ı istilâ-i nâ-revanın mahkumiyetine masumane peyrev olmuştur.
Vatanımıza hâkimane, zalimane arız olan bu istilalara, bu tehlikelere nihayet
verebilecek tedâbir-i lâzımaya ve tarik-i terakki ve tealiye tevessül etmek şöyle dursun
mütemadiyen aks-i cehtü‟l-nizam olunmuş ve olunmakta idi.”15
Bosna, Osmanlı Ġmparatorluğu için hem coğrafik hem de etnik yapı olarak çok önemli
bir konuma sahiptir. GeçmiĢe bakıldığında; Osmanlı Devleti’nin nasıl büyük bir imparatorluk
haline geldiği ve BoĢnakların Osmanlılara ne derece muhabbet duydukları Ģu cümlelerle ifade
edilmiĢtir:
“Maziye doğru irca-ı nazar edersek görüyoruz ki: Necib Osmanlılar! Her sancağı
altında adalet, müsavat sayesinde değil midir ki küçük bir aşiretten İskender-i kebirin
fevkinde fakat Roma İmparatorları‟ndan “Julyüs Sezar-Agustus”un şevket ve kuvvetine
muadil bir devlet kuvve-i şekime çıkardılar.
Hukuk ve menafimizi kemal-i cedit ve metanetle müdafaya çalışacakları gibi
haysiyetimizi kesredebilecek her türlü şaibe-i teşebbüsattan tevki eden hakları şüphe
edebilemez. Bosna ahali-i İslamiyesine gelince: Onlar da dindaş ve kardeşleri bulunan
Osmanlılara gayr-ı kabul-u tezelzül bir esas ile merbutturlar. Hatta denilebilir ki: Boşnaklar
kadar Osmanlıları perestiş derecesinde seven bir kavim tasavvur olunamaz zira beş yüz
senelik vaka-i tarihiye bunu pek ala isabet ediyor.
Avusturya‟nın Bosna- Hersek‟i işgalinden sonra şu otuz sene zarfında Osmanlılara
olan fert ü muhabbet ve rabıta-i İslamiyetleri sebebiyle yüz bini mütecaviz Boşnak aileleri
meskat-ı re‟slerini, mülk ve mallarını terk ederek envai sefalet ve perişanlığı ihtiyarıyla
Osmanlı toprağına hırz-ı canla hicret eylemiştir. Onun için Boşnakların Osmanlılara karşı
muhabbet ve merbutiyetlerini hiçbir kuvvet, hiçbir tedbir kesredemez.” 16
Hal böyle iken iĢgal altında olan Bosna halkının durumu ise daha vahimdir. Bir
yandan Sırplar, bir yandan da Avusturya Hükümeti’nin baskıları giderek artmaktadır. Sırplar,
Bosnalı Müslümanların topraklarını almak için onların canlarına ve mallarına kastetmeye
baĢlamıĢlardır. Bu durumda ise Osmanlı Devleti’nin elinden onların mallarını boykot
etmekten baĢka hiçbir Ģey gelmemektedir.
“Şöyle ki: Bosna ehl-i İslamiye‟sinin emlakında çiftçi saffetiyle bulunan zera güruhu
Müslümanların hicret-i umumiyelerini sabırsızlıkla beklerler, beklerler de bu muhacereti
müdebbirane, fakat ibliskarane teşvikanıyla teşdid bile ederler.
Çünkü Bosna ehl-i müselmasının ihracına muvaffak olurlarsa o kıymetdar emlakın
üstünde cüzi bir bedel mukabilinde konmak isterler.
Bu zera güruhu her türlü fırıldak çeviriyorlar hatta Müslümanların Bosna‟da
oturmaları becasız olduğunu ve bundan sonra din, ırz ve namusları daire-i emniyetten hüruc
15
16

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1-2

6

�olduğunu ve hayatlarını büyük bir tehlikede bulunduğunu ehl-i müselmaya telkin ve bu gibi
ifşaata devam ederek bir taraftan da imparatora ve kabineye karşı hamle olarak el-hasıl-ı
keyfiyetini hırz-ı canla alkışladıklarına dair telgraflar yağdırıyorlar.”17
“Memalik-i Osmaniye‟de Avusturya ve Bulgaristan emtiasına karşı boykotaja devam
olunuyor.”18
Gazetede dönemin padiĢahlığını yapan II. Abdülhamit’in basın ve idarede uyguladığı
baskı politikası her fırsatta dile getirilmeye çalıĢılmıĢ ve yazılan makalelerin birçoğunda bu
konuya sık sık yer verilmiĢtir:
“Yalnız otuz, kırk değil belki yüz seneyi mütecaviz bir zamandan beri mutlakıyet
suretiyle imtidad eden istibdadın sırf menfaat-i şahsiyeden mütevellid saika-i su-i idarenin
neticesi şu pak, masum vatan-ı meşum bir mukassıma ile mahkum eylemiştir.
Bu mezalim istibdadın yüzünden amik bir seviye-i zulmet içinde adeta siyahlara
bürünüp inleyerek gözleri bayağı yumulmuş, elleri zincirbend olmuş, beyinleri kesif bir
tabaka-i gubarın altında uyuşmuş velhasıl her cihetle kuvve-i maneviye ve maddiyesi kırılmış
olan Osmanlı milleti!
İdare-i sabıkanın meskenetinden, vukufsuzluğundan münasebetsiz her esenden bilistifade Avrupa devletleri bütün ihtirasat-ı menfaat pürsitanesi daima bir mesele-i salibiyyet
şekl ü suretiyle ortaya sürerek ıslahat nam müstearıyla haklı, haksız müdahalelerini
tecavüzane aleyhimize, hukuk-u hükümranımıza yürütüp bizi yordular, ziyan eylediler. Fakat
idaremiz de bu hale tamamiyle müsait idi.”19
Tüm bu olup bitenleri göz önüne alarak yazar halka sükûneti, tedbirli olmayı ve
topraklarını terk etmemeleri gerektiğini tavsiye etmiĢtir:
“Bosna ahali-i islamiyesi buna katiyen aldanmamalı, düşmanlarının entrikalarına
murailerin kizb ü tehditlerine karşı gafil olmamaları ve kani olsunlar ki: Akdi mensur olan
konferansta gerek Hükümet-i Osmaniye ve gerek Osmanlı milleti onların hukukunu son
dereceye kadar müdafa edecekleri tabiidir. Binaenaleyh Boşnak kardeşlerimize muhacereti
değil basireti, ciddiyeti ve i‟tidali tavsiye ederiz.”20
“Şimdi Bosna ahali-i İslamiyesi otuz sene evvelki hal-i perişanilerini edip de hicrete
koyulmak ve yahut tesvilat-ı ahire taben Bosna‟da muhal-i asayiş bir kıyama teşebbüs etmek
intihar olacağından Boşnak kardeşlerimiz hukuklarını kanunen müdafaa etmelilerdir. Şunu
da ilave edebiliriz ki hali hazırda Bosna Hersek ne vaziyet alırsa alsın onların Bosna‟da otuz
sene evvelkinden istikballeri daha parlak olacağı muhakkaktır. Çünkü devlet-i Osmaniye
istibdat altında ezilmeyecek hürriyetle terakki edeceği azade-i kayd ve iştibahtır. Binaenaleyh
onların her sadasını, sada-ı mihaklarını Osmanlılar işitecekler ve her türlü muavenetlerini
dariğ etmeyeceklerdir. Şimdi Bosna‟daki Müslümanlara en lazım vahim bir şey var ise o da
geçen nüshamızda söylediğimiz gibi itidal ve basiret-i tammede bulunmak ve asla muhacerete
koyulmamaktır. Hatta mümkün olsa da memalik-i Osmaniye de bulunan bütün Boşnak
kardeşlerimiz vatan-ı asliyelerine avdet ederek mevkimizi o suretle na-hükm eyleseler daha
muvafık-ı maslahattır.”21
17

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1
19
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.1-2
20
Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
21
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.2
18

7

�b. Ġç Siyaset ile Ġlgili Yazılar
On dokuzuncu yüzyıl ortalarında Tanzimat’la baĢlayan ve Osmanlı Ġmparatorluğu
içinde gerçekleĢtirilmeye çalıĢılan çağdaĢlaĢma siyasal, hukuki, ekonomik ve kültürel
alanlarda kimi aydın çevrelerin batıya yönelmesini sağlamıĢtır. Abdülhamit’in Rus savaĢını
öne sürerek, 1876’da gerçekleĢen I. MeĢrutiyeti rafa kaldırmasıyla 33 yıllık baskı yönetimi
baĢlamıĢtır. Osmanlı Devleti, yirminci yüzyıla bu yönetim ile girmiĢtir.
Kimi aydınlar, bu yönetime son vermek ve meĢrutiyeti yeniden uygulatmak istemiĢtir.
Bu sebepten, 1889 yılında Ġttihat ve Terakki Cemiyeti kurulmuĢ ve bu kurum padiĢaha II.
MeĢrutiyeti ilan ettirmiĢtir.
Böyle bir dönemde yayımlanan Bosna Mecmuası’nda bu konuları görmek
mümkündür; çünkü yönetimdeki baskı, basın üzerinde o kadar etkili olmuĢtur ki bir kelime
yüzünden birçok gazete kapatılmıĢtır. Basın özgürlüğü geldikten sonra herkes, ülkenin
durumu ile ilgili yazılar yazmaya ve sorunları açık bir Ģekilde dile getirmeye baĢlamıĢtır.
Hatta “Siyasiyat” baĢlığı altında yazılan bir makalede ülkenin içindeki durum Ģu Ģekilde ele
alınmıĢtır:
“Biçare Osmanlılar şu hale şu hal-i pürmelâle karşı ne yapsınlar, ne yaparlar? Ne
yapabilirdik. İnan u ihtiyarımız kahhar, bi-insaf, zalim, gaddar ellere teslim edildi. Her güne
esbab-ı terakkimiz siyah mazlum perdelerle setr edilmişti. Muhabbet ü vataniye-i arzu-i ikbali millet kalplerimizde her kavimden, her milletten fazla cay-gir olduğu halde hassasız.
Duygusuz, seğil, safiye, aciz bir millet kadar olsun vatanımızın tahliyesine çalışamadık.
Çalıştırmadılar vatana hizmet namına şöyle bir kıyam edecek olsak derhal meşrutiyet
canavarları insan şeklinde yetişirler. İşte o zaman mağaralar, zindanlar, makineler, kar-ı
derya hepsi bizim; bizim içindir. Bunlar cehennem zebanileri kadar bi-emandır göz yaşımızı
görmezler, feryatlarımızı işitmezler, enin-i muzdaribanemize ehemmiyet vermezlerdi. Biz
böylece acıklı süzişli bir surette zincir-i esarette duçar-ı hüsran, bedbaht olduk kaldık.
İlmimiz irfanımız siyasetimiz, adaletimiz, sanayimiz, ticaretimiz hülasa her şeyimiz günden
güne tedenni günden güne tenzil ederek bedbaht olduk. &lt;&lt;Kaldık&gt;&gt; zavallı millet-i masume
kimi kimden iştika etsin. Derdini kime anlatsın hükümet nazarında hakir, zelil olan bir millet
hangi salahiyetle müddei olabilir.”22
Ġmparatorluğun bu halde olduğunu anlatan yazar, aynı yazıda ayrıca MeĢrutiyet ve
Genç Osmanlılar ile ilgili Ģu ifadelere yer vermiĢtir:
“Vakta ki bir sabah el-hayr-ı ali bütün Osmanlılara şaşefeza-i saltanat olarak hulul
etti. İşte dem o demdir ki Avrupalıların efkâr-ı umumiyesine bir tereddüt, bir durgunluk arz
oldu: gördüler ki ( Hasta İnsan ) bugün genç ve dinç olarak meydan-ı harite atılmış hukuk-u
mağsube-i meşruesini neşr ü ilan ediyor. Bir müddet „hayret hayret‟ dediler ve bu hayrete
müteakkib karar verdiler ki hasta, hastalığıyla beraber vahşi zannolunan bu genç, dinç
22

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2

8

�insanı.. bizi biz Osmanlıları bir kere daha hadde-i imtihandan geçirmek fakat bu sefer eman
ile ezan ile irfan ile ve ulül husus ve vicdan ile hadde-i imtihandan geçirmek iktiza eyler.
İşte o zamandır ki önünde İngiltere olduğu halde Avrupalılar matbuatıyla beraber
Osmanlılara karşı öteden beri reva gördükleri muamelat bed hevahaneye yeni Türkiye‟nin,
Genç Osmanlıların layık olduğunu itiraf ederek bütün hisleriyle Osmanlıların da alem-i
siyasette kendilerine bir hasse-i haysiyet, bir mertebe-i milliyet, bir mevki-i ali ihraz etmiş
olduklarına siyasete, bilhassa vicdanen kanaat-i kamile hasıl ettiler ve Genç Osmanlıları
Tahsinlere, takdirlere gark edip ciddi, samimi olarak alkışladılar ve Yaşasın Osmanlılar diye
anımıza dua-han oldular.”23
c. DıĢ Siyaset ile Ġlgili Yazılar
Osmanlı Ġmparatorluğu’nun 20. Yüzyıl baĢındaki sultanı II. Abdülhamit’in dıĢ
politikadaki temel ilkesi, hiçbir devlete bağlanmadan anlaĢmazlıkları, devletin zararına da
olsa, barıĢ yoluyla çözmek ve böylece barıĢı korumaktı. O, olayların gidiĢine göre Ģu ya da bu
devlete yaklaĢmıĢ; ancak herhangi biriyle kesin dostluktan çekinmiĢti. Bunun nedeni,
koĢulların değiĢik olması, onun kuĢkucu bir kiĢiliğinin olması, kimseye ve hiçbir devlete
güvenemeyiĢiydi. Bu sebepten dolayı onun dıĢ siyaset politikası hep eleĢtirilmiĢtir.
Bosna Mecmuası’nda da bu görüĢlere rastlamaktayız. Gazeteye göre O’nun bu
politikası ülkeyi günden güne eritmekte ve özellikle Bosna-Hersek vilayeti bu sebepten dolayı
iĢgal altında inlemektedir:
“Mirat-ı fikriyemiz olan tarih, kesir bir müddet içinde gösteriyor ki: Memleketin,
Kırım, Kafkasya, Batum, Mora, Sırbiye, Bulgarya gibi daha pek çok Afrika‟daki
müstemlekatımız bizden birer birer sükutu hep mesavi-i idariyemizin netaic-i
tıbbiyesindendir.”
“Şu son otuz sene zarfında Bosna-Hersek‟de hazin fakat müthiş iki manzara müşahede
eyledik. Bu manzara-i elimenin birincisi Avusturya Devleti Bosna‟yı istila eylediği bir
hengamede idi…”24
Gazete (dıĢ siyaset konusundaki yazılarda), Osmanlı Devleti’nin diğer devletlerle olan
iliĢkisini tamamen Bosna-Hersek çevresinde olup bitenlerle iliĢkilendirmiĢtir. Yani ilhak
edilen Bosna’nın diğer devletler muvazenesindeki durumu, diğer devletlerin Bosna üzerine
yaptığı siyasetten daha fazla anlatılmaya çalıĢılmıĢtır. Buradaki temel amaç, Bosna’nın tam
bağımsızlığının istenmesidir, fakat bu pek mümkün görülmemektedir:
“Bu sırada Bosna hersek‟in ilhakından dolayı devlet-i Osmaniyece icab eden
protestosunu tebliğ eden giden sonra bir zemin-i itilaf tehiyye etmek için Avusturya sefiri Babı Ali ile müzakerata girişmiş ise de bu müzakerat da tatile uğradı.
23
24

Bosna, nr. 1, 18 Teşrinievvel 1324 (31 Ekim 1908), s.2
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1

9

�Bosna-Hersek meselesi akd-i mutasavvir olan konferansta hallolunacaktır denildi.
Mesele-i mezkure Avusturya ile Bab-ı Ali arasında doğrudan doğruya hallolunmaktan
akd olunacak mü‟temerde hallolunması iğlab-ı ihtimaldir.”25
Mecmuada dikkati çeken bir diğer nokta ise Ġngiltere ile olan münasebetlerin ayrı bir
baĢlık altında toplanması olmuĢtur. Bu makalede yazar, Ġngiliz yanlısı bir tutum sergilemiĢ ve
inkılab-ı azimi istihsal eden Jön Türkler grubuna, bu güzel ve gerekli değiĢimi yaĢattıkları için
çok teĢekkür etmiĢtir. Yazara göre Ġngilizler en büyük müttefikimizdir ve onlardan daha
hayırlı bir dost cihanda bulunmamaktadır. II. Abdülhamit’in padiĢahlığının devam ettiği bir
dönemde böyle Ġngiliz yanlısı bir tutum içinde olunması, gazetenin bu sebepten kapatıldığını
(?) düĢündürmüyor değildir.
“İngiltere herhangi devlet ile akd-i ittifak etmiş ise mutlak o devlet netice-i haseneye
olmuştur.
İşte: Tekrar ederiz ki İngiltere dostuna daima vefa ve sadakat gösteren bir kavm-i
güzindir. İngilizlerin düşmanları var her türlü desais ve hadalarla İngiltere‟yi
menfaatperestlik ve haksızlıkla itham ederler.
Zulm u istibdaddan istikrah eder. Osmanlılara hayır-hah ve sadık bir dosttur. Daima
Osmanlılar hakkındaki ciddi hayırhahlığını başka mufassalamızla serahaten yazacağız.”26
d. Diğer Konular ile Ġlgili Yazılar
Gazetede yukarıda bahsettiğimiz yazılardan baĢka, çok geniĢ kapsamlı olmamakla
birlikte, birkaç değiĢik yazı daha yayımlanmıĢtır. Bunlardan bazısı bilgi verme amaçlı, bazısı
Ģikâyet yazısı, bazısı da küçük çaplı haberlerdir.
Mecmuanın “Osmanlılık ve Arnavutlar” baĢlığı altında verilen bir makalede,
“Arnavut” kelimesinin nereden geldiğine dair küçük bir hikâye anlatılmıĢtır.
Ġki sayıda da “Mizah” bölümü bulunur. Bu bölümde, devletin ileri gelen yöneticileri
kendi ağızlarından konuĢturularak, halkı ve kutsal değerleri nasıl hesapsızca ayaklar altına
aldıkları mizahi bir dille anlatılmıĢtır.
Ayrıca mecmuada o güne dair birkaç kısa haber, padiĢahın Cuma selamlığı, bir adet
kitap tanıtımı, iki adet tebrik yazısı ve bir tane de bazı gazetelere cevap hükmünde yazı
bulunmaktadır.

25
26

Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.1
Bosna, nr. 2, 25 Teşrinievvel 1324 (7 Kasım 1908), s.2

10

�2. Gazetenin Ġndeksi
Sayı 1: 18 TeĢrinievvel 1324/6 ġevval 1326 (31 Ekim 1908)
Mehmed Nureddin

Ġfade-i Mahsusa (ÇıkıĢ gayesi)

1

Mehmed Nureddin

Ġhtar (Hatırlatma)

1

Mehmed Nureddin

Bosna-Hersek (Makale)

1-2

Mehmed Nureddin

Siyasiyat (Makale)

2-3

Mehmed Nureddin

Osmanlılık ve Arnavutlar (Makale)

3-4

Mehmed Nureddin

Selamlık Resm-i Alisi (Hatırlatma)

4

Mehmed Nureddin

Ahmed Rasim Bey Efendi (Tebrik Yazısı) 4

Mehmed Nureddin

(Küçük bir haber yazısı)

4

Mehmed Nureddin

Mizah

4

Mehmed Nureddin

Jönler(Mısır’da) (Tanıtım)

4

Sayı 2: 25 TeĢrinievvel 1324/13 ġevval 1326 (7 Kasım 1908)
Mehmed Nureddin

Bosna-Hersek (Makale)

1-2

Kollucalı Abdülaziz

Ahlak ve Gayretullahiye (Makale)

2

Mehmed Nureddin

Ġngiltere ve Türkiye Muhadeneti (Makale) 2-3

Mehmed Nureddin

Mizahtan Ma’abad (Mizah)

3-4

Ġbrahim Halil

Aynen (Ġkdam ve Tercüman gazetelerine

4

verilmiĢ cevap)
Mehmed Cemil

Hem Ģehrim Bosna Gazetesi’ne (Mektup)

4

Mehmed Nureddin

Selamlık Resm-i Âlisi (Hatırlatma)

4

Mehmed Nureddin

Kadıköy Rıhtımı (EleĢtiri)

4

Mehmed Nureddin

Melik Bey Efendi (Tebrik Yazısı)

4

Mehmed Nureddin

(Küçük bir haber yazısı)

4

11

�Sonuç
Bosna Mecmuası, kısa süreli ve taraflı dahi olsa Osmanlı Devleti’nin 1908’deki
durumunu kısmen gözler önüne sermektedir. Kültür ve edebiyata dair çok fazla bilgi yer
almamaktadır. Bunun yanında güncel olaylar ve dönem hakkında yazarın/yazarların kiĢisel
görüĢleri, gazetenin tamamını oluĢturmaktadır.
Sonuç olarak Tanzimat ve MeĢrutiyet dönemleriyle ilgili daha çok bilgi edinmek için
geçmiĢten bugüne yayımlanmıĢ gazete ve dergilerimizin eksiksiz olarak araĢtırılması, onların
tozlu sayfaları arasında unutulup gitmeye yüz tutmuĢ kültür mirasımızın ortaya çıkarılması
gerekmektedir.

Kaynakça
Bosna, nr. 1, 18 TeĢrinievvel 1324 (31 Ekim 1908)
Bosna, nr. 2, 25 TeĢrinievvel 1324 (7 Kasım 1908)
DEMĠREL, Fatmagül, (2007):

II. Abdülhamit Döneminde Sansür, Ġstanbul:

Bağlam

Yayınları.
ĠNUĞUR, M. Nuri, (2005): Basın ve Yayın Tarihi, Ġstanbul: Der Yayınları.
ĠSKĠT, Servet, (1939): Matbuat Rejimleri, Ġstanbul: Matbuat Umum Müdürlüğü.
TOPUZ, Hıfzı, (2003): Türk Basın Tarihi, Ġstanbul: Remzi Kitabevi.
YALÇIN, Hüseyin Cahit, (1976):

Siyasal Anılar, Ġstanbul: Türkiye ĠĢ Bankası Kültür

Yayınları.

12

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10508">
                <text>2193</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10509">
                <text>BOSNA MECMUASI ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10510">
                <text>AYDIN, Ahmet </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10511">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Mecmuası, Osmanlı Devleti, Balkanlar, Basın-Yayın.  ÖZET  Osmanlı Devleti’ndeki basın hayatı incelendiğinde, II. Abdülhamit Dönemi’nin (1876-1909) çok önemli bir konuma sahip olduğu görülür. Çünkü bu dönemde basın-yayın sansüre uğramış, birçok dergi ve gazete kapatılmıştır. İşte bu dönemde basın hayatına başlayan ve çok kısa bir süre hayatta kalan bir gazete incelenecek: Bosna Mecmuası. Bosna Mecmuası, Ekim 1908 tarihinde iki sayı olarak çıkan bir gazetedir. İstanbul’da basılmış ve tamamı Osmanlıcadır. Gazetenin imtiyaz sahibi Bosnalı Mehmed Nureddin’dir. Bu çalışmada Bosna Mecmuası tanıtılmış ve onun gözüyle Osmanlı ve Balkanlar incelenmiştir.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10512">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10513">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10514">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10515">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1336" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1565">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/200bb044fd3eb213d9f23d2da64cf891.docx</src>
        <authentication>0a1af24f4f861570c6e6f5be628132c0</authentication>
      </file>
      <file fileId="1566">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/d120b558b24210cfcb3422c3f77d7d1b.pdf</src>
        <authentication>ad675af4aa27d68b6b2e29bc1523b3ed</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10526">
                    <text>KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYATIN YAYILMA ALANI
Ertuğrul AYDIN
Doğu Akdeniz Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe Eğitimi Bölümü, Gazimağusa / Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Anahtar Kelimeler: Karşılaştırmalı Edebiyat, Edebiyat Tarihi, Tarih ve Edebiyat, Metin
İncelemesi, Metodoloji.
ÖZET
Karşılaştırmalı edebiyat, kavramlar, metinler ve disiplinler arasında ciddi bir köprü
kurmaktadır. Gelişen teknoloji ve yeni araştırma fırsat ve yaklaşımlarının da etkisiyle,
karşılaştırmalı edebiyat, hem yeni çalışma alanları, hem de yeni teknikler kazanmıştır. Giderek
popülaritesi yükselen bu alanın bilime ışık tutması ve araştırmacılara kaynak, çalışma alanı
sağlaması söz konusudur. Öte yandan, küreselleşen dünyamızda, yeni bilim alanlarının mevcut
istekleri karşılamadaki rolü kaçınılmazdır. Bu bildiride, amaç karşılaştırmalı edebiyatın yayılma
alanını tespit ederek bu disiplinin edebiyatlar arasındaki etkileşimdeki rolünü saptamaya
çalışmaktır. Yine, bildiride XX. ve XXI. yüzyılın önemli bir disiplini olan “karşılaştırmalı
edebiyat”a ait literatür incelenip kronolojik esas ve gelişime ait kıstaslar göz önünde
bulundurularak edebiyatların tarihçesi çerçevesinden hareketle ilgili etkileşimleri saptanmıştır.
Bunun dışında, benzerlik, hareket ve kaynak noktaları hakkında hükümlere ulaşılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1567">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/6466ed5e2dcc00f179b8320f8c743810.docx</src>
        <authentication>5137e77a6a635ee76f212c93c49a293c</authentication>
      </file>
      <file fileId="1568">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/005adcc361079cf6acc7f4d62173f3ed.pdf</src>
        <authentication>5ab5874166995f5ce03f7561805e543c</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10527">
                    <text>KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYATIN YAYILMA ALANI
Ertuğrul AYDIN1
Özet
Karşılaştırmalı edebiyat, kavramlar, metinler ve disiplinler arasında ciddi bir köprü
kurmaktadır. Gelişen teknoloji ve yeni araştırma fırsat ve yaklaşımlarının da etkisiyle,
karşılaştırmalı edebiyat, hem yeni çalışma alanları, hem de yeni teknikler kazanmıştır.
Giderek popülaritesi yükselen bu alanın bilime ışık tutması ve araştırmacılara kaynak, çalışma
alanı sağlaması söz konusudur. Küreselleşen dünyamızda, yeni bilim alanlarının mevcut
istekleri karşılamadaki rolü kaçınılmazdır.
Anahtar Kelimeler: Karşılaştırma, Karşılaştırmalı Edebiyat, Edebiyat Tarihi, Metin
İncelemesi, Metodoloji.

SPREADING FIELD OF COMPARATIVE LITERATURE

Abstract
Comparative literature provides a important bridge between comprehensions, texts and
disciplined. With effect of developed technology and new research opportunity and
approaches, comparative literature acquired both new study fields and new techniques. It‟s
under consideration that, this field, which‟s trend is increasing gradually, is lighting the way
for science and providing source, work field for researcher. In one world going to
globalization, the part of new science fields in covering existing necessities, is inevitable.
Keywords: Comparison, Comparative Literature, History of Literature, Text
Researching, Methodology

Giriş
Karşılaştırmalı edebiyat, bir anlatım tarzı olmanın yanında, analoji, akrabalık ve
etkileşim gibi bağların araştırılması prensibinden hareket eder. Böylelikle, edebiyatı diğer
ifade alanlarına yaklaştırmak ve edebiyatı daha iyi anlayabilmek için tarih, eleştiri ve felsefe
aracılığıyla yöntem karşılaştırması, tasvir ve kültürler arası edebî olayların bir yorumu ortaya
çıkar.
1

Yrd. Doç. Dr., Doğu
ertugrul.aydin@emu.edu.tr

Akdeniz

Üniversitesi

1

Eğitim

Fakültesi

Türkçe

Eğitimi

Bölümü,

�Karşılaştırmacı, yani karşılaştırmalı dil ve edebiyat uygulayıcısı, metinlerin
çıkış/beslenme kaynaklarından hareket ederek; bizleri, milletler, devirler ve üslûplar arası
yolculuğa çıkarır. Alışıla gelen geleneksel metin analizlerinin dışında, yeni boyut ve ufuklar
açan kıyas sistemi, karşılaştırmalı edebiyat aracılığıyla harmanlanan çok merkezli bir
çözümleme ortaya koyar.
Türk edebiyatına baktığımızda, zamanla İran, Arap, Fransız, Amerikan gibi yabancı
etkilerin özümsenerek millî unsurlara katılması, metne dayalı çözümlemeler, edebiyat
tarihlerinin farklı cephelerden yorumlanması, metinlerin ilk ve son durumlarıyla karşılaştırma
yapma eylemi, eser, tip ve sahne üzerinden hareket etme, içeriğin detaya varan analizi, biçim
ve tarz tespit ve yorumları beraberinde sosyolojik taban ve “mukayese”yi getirecektir.
Benzerlikler, ayrılıklar, hatta aykırılıklar üzerinden yorum ve çıkarsamalarda bulunma
ilerleyişin özünü ortaya koyacaktır. (Aydın, 2004: 152–154). Öte yandan, karşılaştırmalı
edebiyatın gelişim noktasında milletler arasındaki edebiyat ilişkilerinin büyük rol oynadığını
hatırlamalıyız. Çünkü toplumsal psikoloji, ülkeler arası seyahatler ve çeviriler karşılaştırmalı
edebiyatı etkisi altına alan önemli faktörlerdir. Ancak, bu alanın tarihî dayanak ve malzeme
ile kaynağını daha eskilerde aramak gerekir. Bu noktada, karşılaştırmalı edebiyatın tarihi
gelişimine baktığımızda önem, görev ve öncelik saptamalarını daha iyi anlarız.
Karşılaştırmalı edebiyatın tarihî süreci içinde teori ve uygulama bakımından katkıda
bulunanlar arasında Goethe, Philaréte Euphémon Charles, Charles Chauncey Shackford,
Hugo Meltz de Lomnitz, Max Koch, Charles M. Gayley, Joseph Texte, Arthur Richmond
Marsh, Louis Paul Betz, Ferdinand Brunetiére ve Edward Said gibi isimler yer alır.
Fransız araştırmacılardan Cl. Pichois ve A. M. Rousseau, karşılaştırmalı edebiyat
ifadesinin tarih öncesine kadar dayandığını ileri sürer. Abel Villemain, Philaréte Charles ve J.
J. Ampére gibi Fransız öncülerin girişimiyle gün ışığına çıkan karşılaştırmalı edebiyat, ilk
ortaya atıldığında Ortaçağla çağdaş dönem arasında bir seçim yapmak zorunda olduğuna
inanmaz. 1828 yılında, Villemain tarafından Sorbonne‟da verilen Fransız edebiyatı dersleriyle
uygulanan karşılaştırmalı edebiyat, edebiyat alanında yeni bir ufuk açar.
Esasen, karşılaştırmalı bir tabloyla Fransız düşüncesinin yabancı edebiyatlarla karşılıklı
alışverişte bulunduğunu göstermek isteyen Villemain, karşılaştırmalı edebiyat incelemelerine
eleştirinin felsefesi gözüyle bakar. Bu bakış açısını, alanın öncülerinden Ampére, edebiyat ve
sanat felsefelerinin bütün toplumlarda mevcut olan mukayeseli tarihine dayandırılmalı
görüşüyle öne çıkarak gölgede bırakır. Bu konuda, Sorbonne Üniversitesi‟nde “Ortaçağ
2

�Yabancı Edebiyatlarıyla İlişkileri İçerisinde Fransız Edebiyatı Üstüne” bir de konferans veren
yazar, konunun ilmî kıstaslarını da ortaya koyar. Ona göre, her hangi bir noktada, yabancı bir
edebiyatın kendilerine üstün geldiğini hissettikleri zaman hakkaniyetle kabullenerek durumun
kamuoyuna açıklanması gerekir. Önce Fransa‟da başlayan karşılaştırmalı edebiyat,
Karşılaştırmalı İspanyol ve Fransız Edebiyatları Tarihi, 13. Yüzyıldan 14. Louis Dönemine
Kadar Fransız Edebiyatı’nda İtalyan Tesiri gibi eserlerin yayınlanmasından kısa bir süre
sonra İtalya, Macaristan, İngiltere ve Almanya‟da akis bulur. Daha sonra, 1899‟da
Kolombiya‟da, 1904‟te Harvard‟da, 1908‟de ise Dartmouth Koleji‟nde karşılaştırmalı
edebiyat bölümleri kurulur. 1920‟lerden sonra ise rüştünü iyice ispatlayan bu alan bir bilim
fonksiyonu yüklenir. Batı Avrupa‟dan Amerika‟ya kadar uzanan bu bilim dalı büyük
tarihçiler tarafından da ilgiyle karşılanır. Yine, başta Fransa olmak üzere, ABD, Japonya, G.
Kore ve Cezayir‟de de karşılaştırmalı edebiyatla ilgili dernekler kurulur. İspanya, Hollanda
gibi ülkelerde kısıtlı tutuk bir şekilde süren bu alandaki çalışmalar, Latin Amerika‟da oldukça
geniş bir çerçeveye yayılır.
Sainte-Beuve, 1840‟taki karşılaştırmalı edebiyat tarihinin kuruluşunu Ampére‟e ait
olduğunu söyler. Hutcheson M. Posnett, 1886‟da, Comparative Literature adlı eserinde edebî
türlerin genetik yasalarını ortaya çıkarmak gayesiyle analoji yöntemini kullanarak; bütün
dünya edebiyatlarının kaynağı ve gelişimi konusunda tarihî bir deneme ortaya koyar. Bu
arada, Moritz Carriére de, Münih‟te yaptığı bir dizi ders ve konferanslarla karşılaştırmalı
edebiyatı bilinçli bir şekilde genel uygarlık tarihine sokmaya çalışır. İsviçreli yazar Virgile
Rossel, bu düşünceyi yeniden ele alarak tavrını belirler.
Karşılaştırmalı edebiyat, 1939‟a kadar, milletlerarası edebî ilişkiler tarihi, kaynak ve
edebî etkileşimin araştırılması, tema ve motiflerin incelenmesi, edebî türlerin tarihi açısından
uzun bir yol kat eder. Alexandre Veslovski, Rusya‟da karşılaştırmalı edebiyatı ele alan ilk
mukayesecilerden biridir. 1870‟lerin folklor uzmanı olan bu araştırmacı, dağınık
gözlemlerden organik yasalar çıkarmak ve mukayese sanatını çok kesin bir bilim dalı haline
sokma yanılgısına düşer. Sovyetler Birliği‟nde, karşılaştırmalı edebiyata, yalnızca 1917–1929
yılları arasında kısmî bir hoşgörü tanınır. Bundan sonra, 1945 yılına kadar süren biçimi özden
üstün tutan, biçimle öz ilişkisinde biçimin rolünü abartan formalizm devreye girer. Ancak,
1956‟dan sonra Leningrad‟da, bir arada yaşama doktrininden de etkilenerek bir karşılaştırmalı
edebiyat bölümü açılır. Aynı yıl, Moskova‟da, bu konuyla ilgili Maksim Gorki, Dünya
Edebiyatları Enstitüsü‟nce, Rus edebiyatını merkez alan bir resmî toplantı yapılır. İkincisi de,

3

�1960‟ta yapılan bu toplantılarda, Slav edebiyatlarının saygınlığından ve edebiyat eleştirisinin
Marksist düşünceyle yenilenmesi fikirleri ortaya atılır.
1962 yılında Budapeşte‟de yapılan bir konferansta, Doğu edebiyatları arasındaki ilişkiler,
karşılaştırma yöntemi, Batı anlayışının materyalist düşünce sistemi içindeki yeri, evrensel
seviyede edebî eser ortaya koyma problemleri gibi konular ele alınır. Konferanstan iki yıl
sonra Macar araştırmacıları milletlerarası karşılaştırmacılığa Fransızca yazılı bir eser sunarlar.
Böylece, Macarlar, Doğu Avrupa‟daki karşılaştırmalı edebiyatın öncülüğünü yaparlar.
Bundan

sonra,

Polonya,

Çekoslovakya,

Bulgaristan,

Romanya

ve

Yugoslavya‟da

karşılaştırmalı edebiyat kendisine has bir görünüm sunar.
Karşılaştırmalı edebiyat, 1950‟lerden sonra yeni odaklara kavuşur. Önce, Avustralya,
bütün üniversitelerini kapsayan modern diller derneğiyle bu alanı kabul eder. Hindistan, 1956
yılında karşılaştırmalı edebiyatla tanışır. Kalküta Üniversitesi‟nde bu konuda uzmanlaşmış bir
kürsüye sahip olan Hindistan‟da dünya edebiyatları tarafsız bir gözle incelenir. 1960‟lı
yıllarda, Suriye ve Mısır‟da da İslamî meseleler ve diğer kültürlerle olan münasebetler
hakkında sentez çalışmaları yapılır. 1954‟te Kahire‟de kurulan bir karşılaştırmalı edebiyat
kürsüsü bu alanda öze dönük eserler verir. (Rousseau, 1994: 9-48).2
Philip Van Tieghem‟in, Fransa‟da Lanson‟un edebiyat tarihi anlayışına paralel ve
bağımsız bir disiplin olarak kurduğu karşılaştırmalı edebiyat, eserin kaynakları, etkileri, içerik
analizi, okuyucu tarafından benimsenme ve başka eserlere etki/katkı sağlama anlayışının
tespit ve sınırlarını ortaya koyar. XVIII. yüzyılda, Fransızcaya değişik dillerden yapılan
çeviriler ve fikir ilişkilerinin genişlemesine rağmen karşılaştırmalı edebiyat çalışmaları ortaya
çıkmaz. Ancak, XIX. yüzyılda gerek Fransa, gerekse Almanya‟da başlatılan çalışmalar bu
alanın gerekliliğini iyice sergilemiş olur. 1860–1885 yılları arasında ise karşılaştırmalı
edebiyatın önemli kitapları su yüzüne çıkar. (Enginün, 1992: 11-13).3
1830‟lardan sonra gelişmeye başlayan karşılaştırmalı edebiyat, Du Bellay ve La Pléide
hareketleri ile Montaigne‟in İtalya seyahatleri esnasında ve Denemeler‟deki farklı kültür ve
uygarlıkları mukayese edişini göz önünde tuttuğumuzda XVI. yüzyıla kadar çıkarmak
mümkündür. 1800‟lü yıllarda, anatomi, gramer ve psikoloji gibi alanlarda yapılan akademik

2
3

A. M. Rousseau-Cl. Pichois, Karşılaştırmalı Edebiyat, (Çev. Mehmet Yazgan), İstanbul 1994, s. 9–48.
İnci Enginün, Mukayeseli Edebiyat, İstanbul 1992, s. 11–13.

4

�plandaki karşılaştırmalı araştırmalar, karşılaştırmalı edebiyatının zeminini sağlamlaştırmaya
yardımcı olur. (Kefeli, 2000: 10-11).4

İlk kez 1816 yılında Fransa‟da yayımlanan “karşılaştırmalı edebiyat” terimine
rastlarız. Course de Litteraturare Comparée adlı antolojide kullanılan bu terimin 1830‟lardan
sonra Fransa‟da yerleştiğini görürüz. Bu terim daha sonra 1848‟de İngiltere‟de kullanılmaya
başlanır. Yine, 1854‟te Almanya‟da bir karşılaştırmalı edebiyat antolojisinin yayımlandığı
gözden kaçmaz.
Kültürlerarası metinlerin inter-disipliner metotlarla incelenmesi ve birbirinden farklı
edebiyatları yine birbirine bağlayan kalıpların bulunmasını esas alan karşılaştırmalı edebiyat,
çalışmaları farklılıkları bir potada eriterek; evrensel edebiyat, sanat ve bilgiler üreterek
insanın yaratıcılığının yücelik nedenlerini göstermesini sağlar. Arthur Marsh‟ın altını çizdiği
“Edebiyat

„fenomen‟ini

bir

bütün

olarak

incelemek,

karşılaştırmak,

gruplamak,

sınıflandırmak, sebeplerini araştırmak, sonuçlarını tespit etmek işte karşılaştırmalı edebiyatın
görevi budur” (Menteşe, 1996: 1192-1197) 5 açıklamaları karşılaştırma işlemi ve edebiyat
malzemesinin işlevselliğini netleştirir.
Karşılaştırmalı edebiyat, her “edebiyat”ın orijinal olduğunu kabul eder. Ancak,
yalnızca edebiyatları karşılaştırmakla da karşılaştırmalı edebiyatın olamayacağının da altını
çizer. Bu alan, edebiyat resmî bir çalışma sahası olarak ancak XIX. yüzyılın başlarında
gündeme gelir. Karşılaştırmalı edebiyat, farklılık ve benzerlikler aracılığıyla geleneğe yabancı
olanı ortaya çıkarır. Mevcut metinleri karşılaştırmak suretiyle dolaylı anlatım, analoji,
paralellik ve edebî bağlantıları takip eder. Milletlerin edebiyat sahasındaki gelişimleri
arasındaki farkları belirleyen karşılaştırmalı edebiyat, aynı zamanda bir milletin kendi
edebiyat ürünleri içindeki benzeyiş ve farklılıkları da birer birer ortaya koyar. (Aydın, 1999:
9-10).6
Gustave Lanson, edebiyat tarihi yazmanın kurallarını açıklarken objektiften sübjektifi
ayırmaya dikkat çeker: “Usulümüzün takip ettiği gaye, objektif bilgiden sübjektif intibaı
ayırmak, objektif bilginin nef‟ine olarak sübjektif intiba, tahdit, kontrol ve izah eylemektir.”

4

Emel Kefeli, Karşılaştırmalı Edebiyat İncelemeleri, İstanbul 2000, s. 10–11.
Oya Batum Menteşe, “Karşılaştırmalı Edebiyat Kavramı ve Tarihçesi”, Türk Dili, S. 533, Mayıs 1996,
s. 1197.
6
Kâmil Aydın, Karşılaştırmalı Edebiyat Postmodern Bağlamda Algılanışı, İstanbul 1999, s. 9–10.
5

5

�(Lanson, 1937:31)7 Lanson‟un bu tespiti, karşılaştırmalı edebiyat için de geçerlidir. Çünkü,
metin, vak‟a, yazar ya da üslûp değerlendirmelerinde varacağımız saptamaların üst seviyede
olması yanılmalardan alıkoyacaktır.
Prag dilbilim geleneğiyle yoğrulan ve karşılaştırmalı edebiyatın önemli bir temsilcisi
olan René Wellek (1903-1995), karşılaştırmayı, bütün tenkit çeşitleri ve bilim dallarında
kullanılan bir metot olarak göstererek; onun belirli inceleme ve problemlerini kapsadığını
belirtir. Ancak, ona göre, iki ve ya daha fazla edebiyatlar arasındaki ilişkilerin incelenmesi
kısıtlamadır. (Wellek, 1982:55-58). 8 Wellek‟in tespitlerinde doğruluk payı kadar bu alanı
bütünüyle reddetmesi ve karşılaştırmalı edebiyatın, yabancı ülkeler arasındaki edebiyat
alışverişi hakkındaki bilgimizin arttırmasını sağlaması ve bu vesileyle Batı Avrupa
edebiyatlarının birbiriyle ilgili sıkı münasebetlerini gösterdiğinin görülmesine yardımcı
olduğunun belirmesi de dikkat çekicidir.
Cemil Meriç, Cumhuriyet devrinde batı ağırlıklı olarak dışa açılmaya doğu ve uzak
doğuyu eklediği için karşılaştırmalı edebiyat biliminin Türkiye‟deki hazırlayıcıları arasında
ayrıcalıklı bir konumda görülür (Aytaç, 1997:34). 9 Böylece, Cemil Meriç‟i görüşleri
noktasında, saptama, işaret edicilik olarak bir öncü olarak düşünebiliriz.
Türkiye‟de karşılaştırmalı edebiyatın yaygın olarak tanınışı 1990‟lı yıllardadır. Bu
yılllarda ülkemizde bir devlet ve bir de vakıf üniversitesinde “Karşılaştırmalı Edebiyat” adıyla
birer bölüm açılmıştır. Bu bölümlerde okutulan, özellikle, Text Analysis, History of Western
Culture, The Development of the Novel, Practical Criticism: The Rhetoric of Fiction ile
History and Literature gibi derslerin ön plan çıktığı görmekteyiz.
Ancak, daha önce bu alanın zeminini hazırlayan şartları doksan yıl geriye çekebiliriz.
Önce, İran ve Arap edebiyatlarından etkisi altında kalan edebiyatımız, Tanzimat sonrasında
Fransız edebiyatından etkilenir.
1900–1924 yılları arasındaki bu alana yönelik temel faaliyetleri şöyle özetleyebiliriz:
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi‟nde, 1900 yılından itibaren, Edebiyat-ı Arabiyye ve
Farsiyye, Edebiyat-ı Franseviye dersleri okutulur. I. Dünya Savaşı sonrasında bu fakültede,
Halit Ziya (Uşaklıgil), Cenab Şahabeddin, Ali Ekrem (Bolayır) ve Köprülüzâde Mehmed
Fuad, Yahya Kemal (Beyatlı) gibi şair ve yazarlar ders okutur. 1922–23 öğretim yılında
7

G. Lanson, İlimlerde Usul Edebiyat Tarihi, (çev. Yusuf Şerif), İstanbul 1937, s. 31.
R. Wellek-A. Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, (Çev. Ahmet Edip Uysal), Ankara 1983, s. 55–58.
9
Gürsel Aytaç, Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Ankara 1997, s. 34.
8

6

�Yusuf Şerif Kılıçel (daha önce Yahya Kemal), Batı Edebiyatı Tarihi, Hüseyin Daniş ve Veled
Çelebi İzbudak İran Edebiyatı Tarihi, Şevket ve İsmail Sâib Sencer ise Arap Edebiyatı Tarihi
okutur. 1924‟te yapılan düzenlemeyle Alman ve İngiliz Edebiyatı Tarihi de okutulmaya
başlanır. (Saray, 1993: 65-66).10
Türk edebiyatına baktığımızda, zamanla İran, Arap, Fransız, Amerikan gibi yabancı
etkilerin özümsenerek millî unsurlara katılması, metne dayalı çözümlemeler, edebiyat
tarihlerinin farklı cephelerden yorumlanması, metinlerin ilk ve son durumlarıyla karşılaştırma
yapma eylemi, eser, tip ve sahne üzerinden haraket etme, içeriğin detaya varan analizi, biçim
ve tarz tespit ve yorumları beraberinde sosyolojik taban ve “mukayese”yi getirecektir.
Benzerlikler, ayrılıklar hatta aykırılıklar üzerinden yorum ve “çıkarsama”larda bulunma
ilerleyişin özünü ortaya koyacaktır.

Sonuç
Karşılaştırmalı edebiyatın gelişim noktasında milletler arasındaki edebiyat ilişkilerinin
büyük rol oynadığını hatırlamalıyız. Çünkü, toplumsal psikoloji, ülkeler arası seyahatler ve
çeviriler karşılaştırmalı edebiyatı etkisi altına

alan önemli faktörlerdir. Karşılaştırmalı

edebiyatın tarihi dayanak ve malzeme ve kaynağını daha eskilerde aramak gerekir. Bu
noktada, karşılaştırmalı edebiyatın tarihi gelişimine baktığımızda önem, görev ve öncelik
saptamalarını daha iyi anlarız. Gelişen teknoloji ve yeni araştırma fırsat ve yaklaşımlarının da
etkisiyle, karşılaştırmalı edebiyat, hem yeni çalışma alanları, hem de yeni teknikler
kazanmıştır. Zaten, küreselleşen dünyamızda, yeni bilim alanlarının mevcut istekleri
karşılamadaki rolü kaçınılmazdır. Ülkemizde bu alanla ilgili çoğunlukla örnek araştırmalar
üzerinde durulmuş; fakat metot ve teorik yanlar biraz sönük kalmıştır diyebiliriz. Öte yandan,
karşılaştırmalı edebiyatın gelişim noktasında milletler arasındaki edebiyat ilişkilerinin büyük
rol oynadığını hatırlamalıyız. Çünkü, toplumsal psikoloji, ülkeler arası seyahatler ve çeviriler
karşılaştırmalı edebiyatı etkisi altına

alan önemli faktörlerdir. Ancak, bu alanın tarihi

dayanak ve malzeme ve kaynağını daha eskilerde aramak gerekir. Bu noktada, karşılaştırmalı
edebiyatın tarihi gelişimine baktığımızda önem, görev ve öncelik saptmalarını daha iyi
anlarız.

Kaynaklar
10

Mehmet Saray, İstanbul Üniversitesi Tarihi (1453–1993), İstanbul 1993, s. 65–66.

7

�Aydın, Ertuğrul (2004), “Edebiyat Sosyolojisi ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimlerinin Görev
ve Öncelikleri”, Edebiyat Sosyolojisi, (Ed. Köksal Alver), Ankara, Hece Yay., s. 151–163.
Aydın, Kâmil (1999), Karşılaştırmalı Edebiyat Postmodern Bağlamda Algılanışı, İstanbul
1999, Birey Yayıncılık, s. 9–10.
Aytaç, Gürsel (1997), Karşılaştırmalı Edebiyat Bilimi, Ankara 1997, Gündoğan Yay., s. 34.
Enginün, İnci (1992), Mukayeseli Edebiyat, İstanbul 1992, Dergâh Yayınları, s. 11–13.
Kefeli, Emel (2000), Karşılaştırmalı Edebiyat İncelemeleri, İstanbul 2000, Kitabevi Yay., s.
10–11.
Lanson, Gustove (1937), İlimlerde Usul Edebiyat Tarihi, (çev. Yusuf Şerif), İstanbul 1937,
Remzi Kitabevi, s. 31.
Menteşe, Oya Batum (1996), “Karşılaştırmalı Edebiyat Kavramı ve Tarihçesi”, Türk Dili,
S. 533, Mayıs 1996, s. 1197.
Rousseau, A. M.- Pichois, Cl. (1994), Karşılaştırmalı Edebiyat, (Çev. Mehmet Yazgan),
İstanbul 1994, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, s. 9–48.
Saray, Mehmet (1993), İstanbul Üniversitesi Tarihi (1453–1993), İstanbul 1993, s. 65–66.
Wellek, R.- Warren, A. (1983), Edebiyat Biliminin Temelleri, (Çev. Ahmet Edip Uysal),
Ankara 1983, 55–58.

8

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10518">
                <text>1860</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10519">
                <text>KARŞILAŞTIRMALI EDEBİYATIN YAYILMA ALANI</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10520">
                <text>AYDIN, Ertugrul</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10521">
                <text>Anahtar Kelimeler: Karşılaştırmalı Edebiyat, Edebiyat Tarihi, Tarih ve Edebiyat, Metin İncelemesi, Metodoloji.  ÖZET  Karşılaştırmalı edebiyat, kavramlar, metinler ve disiplinler arasında ciddi bir köprü kurmaktadır. Gelişen teknoloji ve yeni araştırma fırsat ve yaklaşımlarının da etkisiyle, karşılaştırmalı edebiyat, hem yeni çalışma alanları, hem de yeni teknikler kazanmıştır. Giderek popülaritesi yükselen bu alanın bilime ışık tutması ve araştırmacılara kaynak, çalışma alanı sağlaması söz konusudur. Öte yandan, küreselleşen dünyamızda, yeni bilim alanlarının mevcut istekleri karşılamadaki rolü kaçınılmazdır. Bu bildiride, amaç karşılaştırmalı edebiyatın yayılma alanını tespit ederek bu disiplinin edebiyatlar arasındaki etkileşimdeki rolünü saptamaya çalışmaktır. Yine, bildiride XX. ve XXI. yüzyılın önemli bir disiplini olan “karşılaştırmalı edebiyat”a ait literatür incelenip kronolojik esas ve gelişime ait kıstaslar göz önünde bulundurularak edebiyatların tarihçesi çerçevesinden hareketle ilgili etkileşimleri saptanmıştır. Bunun dışında, benzerlik, hareket ve kaynak noktaları hakkında hükümlere ulaşılmıştır.</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10522">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10523">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10524">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10525">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
  <item itemId="1337" public="1" featured="0">
    <fileContainer>
      <file fileId="1569">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/ca8f4f98c90384543d2aafed9ee8abc6.docx</src>
        <authentication>ddf5eb8574ffe4f5049a6bdbb63965f4</authentication>
      </file>
      <file fileId="1570">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/96d3d7505be10c4dcaaf0426ddb58982.pdf</src>
        <authentication>6fb3efd0f10e05ee44db1f35730c0726</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10536">
                    <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ: KONYA
SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESĠ ÖRNEĞĠ
Nilgün AYDIN
Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Konya / Türkiye
Anahtar Kelimeler: Bosna Hersek, Türkiye, Konya, Bosna Herkek Mahallesi, kültürel ilişkiler.
ÖZET
Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le Türkiye arasındaki bağlar, 1909’da
resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü bir şekilde devam etmektedir.
Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların yansımaları Anadolu’da farklı
şekillerde görülebilmektedir. Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Bosna Hersek Mahallesi’nin bu
açıdan ayrı bir önem teşkil ettiği düşünülmektedir. Bosna Hersek Savaşı ardından Selçuklu
Belediyesi tarafından kurulan bu mahalleye Bosna Hersek adı verilmiş ve yapılan okul, park,
cami, köprü, sokak vs. yapılara da Bosna Hersek ve bu ülkeyle bütünleşmiş olan adlar verilerek
adetâ küçük bir Bosna Hersek oluşturulmuştur. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle
Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde
tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında ve sonrasında da devam edeceğinin bildirildiği
anlaşmanın ardından; 24 Ağustos 2011 tarihinde Saray Bosna Stari Grad Belediyesi arasında
‘KardeĢ ġehir’ protokolü imzalanarak tarihî ve kültürel bağ iliĢkilerini geliĢtirecek
konferans, panel, çevre, sanat, sağlık, spor gibi etkinliklerin ynaında turizm ve görsel
programların sivil toplum kuruluĢlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiĢtir.
Bosna Hersek Mahallesi örneğinin temel alındığı bildiride, bahsi geçen anlaşmalar, yapılar, belge
ve çeşitli görsel malzemelerle de desteklenerek ortaya konulmuş ve sosyal, tarihî, kültürel
yapının korunup yaşatılması bağlamında ele alınarak birtakım değerlendirmeler yapılmıştır.

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
      <file fileId="1571">
        <src>https://omeka.ibu.edu.ba/files/original/fb4d5c5d28171388825754f43af29b63.pdf</src>
        <authentication>2e7e1ef8d1b763e491760f600ef1ce35</authentication>
        <elementSetContainer>
          <elementSet elementSetId="4">
            <name>PDF Text</name>
            <description/>
            <elementContainer>
              <element elementId="52">
                <name>Text</name>
                <description/>
                <elementTextContainer>
                  <elementText elementTextId="10537">
                    <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ:
KONYA SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESİ ÖRNEĞİ

Nilgün AYDIN1
Özet:
Balkanların ‘Türk kültür havzası’nda bir ‘kavşak2’ olarak algılanması; kültürel etkileşimin ve
tarihî bağların edebî eserlerde ve folklorda görülmesini açıklayıcı nitelikte olacaktır. Bildiride,
Bosna Hersek ile Osmanlı Devleti ve sonrasında Türkiye arasında tarihî sosyo-kültürel bağlar
üzerinde durulduktan sonra, bu bağların yansıması olarak Konya’nın Selçuklu ilçesinde yer alan
Bosna Hersek Mahallesi’ne neden bu adın verildiğinden başlanarak durum; sosyo-kültürel pek çok
açıdan irdelenecek ve bu tutumun tarihî arka plânı yansıtılmaya çalışılarak iki ülke arasındaki
bağların bir mahalle üzerinde nasıl yaşatıldığı gösterilecektir.
Anahtar Kelimeler:Bosna Hersek, Konya, Türkiye, Bosna Hersek Mahallesi, Kültürel İlişkiler.

CULTURE BRIDGE LEANING FROM BOSNIA HERZEGOVINA TO CENTRAL ANATOLIA: EXAMPLE OF
KONYA SELÇUKLU BOSNIA HERZEGOVINA HOMETOWN

Abstract
Regarding Balkans as a ‘junction’ in the basin of Turkish Culture would be qualitative to explain the
cultural interaction and historical connections seen in literary works and folklore. In the study, after
addressing to the historical and socio-cultural connections between Bosnia-Herzegovina and Ottoman
Empire followed by Turkish Republic, by beginning with why Bosnia-Herzegovina district in Selçuklu
County of Konya was named after this name as a reflection of these connections, the situation will be
analysed from many socio-cultural perspectives and it will be demonstrated how the connections
between two countries are cherished on a district’s name by revealing the historical background of this
attitude.
Key Words: Bosnia-Herzegovina, Turkey, Bosnia-Herzegovina District, Cultural Relations
Giriş:
Tarihî süreç içinde sıklıkla rastlanılan fetih, göç gibi çeşitli olgular sonucunda bazen farklı
milletlere mensup topluluklar bir arada yaşamak durumunda kalmıştır. Birlikte yaşama tecrübesi
tabiatı gereği kendi şartlarını hazırladığından, sosyal bir olgunun parçası olan insanlar da bu
1

Arş. Gör., Selçuk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü.
E-posta: naydin@selcuk.edu.tr .
2
Tahir Alangu folklor açısından Anadolu’nun köprü Balkanların ise bir kavşak olduğunu ileri sürmektedir. bk. Görkem
(2006).

�şartlara kayıtsız kalamayarak uyum sağlamış; böylelikle aralarındaki iletişim ortamı sosyokültürel açıdan bir alışverişi, etkileşimi meydana getirmiştir. Bu etkileşimde “zihniyet” faktörünün,
hâkim olan kültürün, “sömürge” zihniyeti taşıyıp taşımadığının önemli bir ayrım noktası olduğu
düşünülmektedir. Çünkü etkileşim sonucunda her ne kadar çeşitli açılardan kültürel anlamda
alışveriş olsa da toplum belleğinde yer eden olumlu veya olumsuz izler, algı, bakış açısı ve
davranışlar bakımından farklılıkların oluşmasında önemli bir rol oynamaktadır. Bu etkileşim,
geleneklerden, inanışlara, edebî eserlere kadar birçok şekilde kendine yer bulurken; duygusal
anlamda müspet veya menfi bağların oluşmasında da etkili olmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında yaklaşık beş asır Osmanlı himayesinde kalan Bosna Hersek’le Türkiye
arasında tarihî, kültürel ilişkiler dışında o dönemde kurulmuş olan iyi ilişkilerin, iki millet arasında
duygusal bir bağ oluşturduğu görülmektedir. Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le
Türkiye arasındaki ilişkiler, 1909’da resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü
bir şekilde devam etmektedir. Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların
yansımaları Anadolu’da farklı şekillerde görülebilmekle birlikte, bir Orta Anadolu şehri olan
Konya’nın ve Selçuklu ilçesinde bulunan Bosna Hersek Mahallesi’nin bu açıdan ayrı bir önem teşkil
ettiği düşünülmektedir. Buradan hareketle hazırlanan bildiride, Bosna Hersek Mahallesi örneği
irdelenerek bu oluşumun tarihî, kültürel arka planı verilmeye çalışılacaktır.

Osmanlı Devleti -Bosna Hersek İlişkilerine Kısa Bir Bakış

1463’te Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) döneminde Osmanlı sancağı oluşundan, 1908 yılında
Abdülhamit (1842-1918) döneminde hukukî anlamda Osmanlı Devleti’nin elinden çıkışına kadar
Osmanlı himayesinde kalan Bosna Hersek’te (Pelidija 2011: 17-32) iki millet arasında tarihî, sosyal ve
kültürel zeminde ilişkiler kurulmuştur.
Yaklaşık beş asır Osmanlı Devleti’nin himayesinde kalan Bosna Hersek’te bu izlerin görüldüğü çok
önemli bir medeniyet mirasına rastlanmaktadır. Mimarî yapılanmanın çokça örneğinin görülebileceği
ülkede 100’ün üzerinde medrese bulunduğu da bilinmektedir. Bunun yanı sıra içlerinde Sokullu Mehmet
Paşa’nın da yer aldığı dokuz Boşnak, vezir-i azamlık yapmıştır. Ayrıca eserlerini Osmanlı Türkçesi,
Arapça ve Farsça olarak kaleme alan, en ünlüleri arasında; Veli Mahmud Paşa, Adnî, Derviş, Yakub Paşa
Boşnak, Ziyaî Hasan el-Mostarî, Muahmed Karamusiç, Nihadî, Ali Dede Boşnak, Ahmed Boşnak, Vahdetî,
İbrahim Alaybegoviç Peçevî gibi adları sayılabilecek 400 kadar şairin yetiştiği bilinmektedir (Pelidija
2011: 31-32).
Bosna Hersek ile olan resmî bağların kopmasından sonra, bu ülke Avusturya Macaristan (19081918), Yugoslavya’ya (1918-1941/1945-1992) bağlanmış; 1941-1945 yılları arasında II. Dünya
Savaşı’na dâhil edilmiş, sürekli olarak var olma mücadelesi veren Bosna Hersek, nihayet 6 Nisan 1992
yılında bağımsızlığını ilan etmiştir.

2

�“Bosna Hersek Savaşı”nın Konya’da Uyandırdığı Yankılar, Kardeş Şehir Anlaşmaları ve Konya
Bosna Hersek İlişkileri

Yıllarca var olma mücadelesi veren, II. Dünya Savaşı sürecinden de maddî ve manevî büyük kayıplar
vererek çıkan Bosna Hersek, 1992’de bağımsızlığını ilan ettikten sonra da kendini yine savaşın içinde
bulmuştur. Ekonomik ve askerî açıdan zayıflayan ülkenin yardımına koşan Türkiye Cumhuriyeti Devleti
yardım elini uzatarak maddî manevî her anlamda destek vermiş, gerek devlet ve gerek sivil toplum
örgütleri Bosna’da yaşanan drama kayıtsız kalmamışlardır.
Bosna Hersek için kenetlenen Türkiye’de çeşitli yardım kampanyaları düzenlenmiş, özellikle
Konya’da çok büyük bir dayanışma örneği sergilenerek, Türkiye’de en çok ses getiren yardımlar bu ilden
gönderilmiştir (1993a,b: 7)3. Yardım kampanyası Selçuklu Belediyesi tarafından başlatılmış, bu fitil
belediye başkanı İsmail Öksüzler’in Gençliğin Sesi Radyosu’nda bir dinleyiciye ödül olarak verdiği
cumhuriyet altınını bu kişinin Bosna’ya bağışlaması ile ateşlenmiştir (1993c: 7). Bosna için düzenlenen
yardım kampanyalarının gelirleri Bosna’ya götürülerek veya Konya’ya davet edilen komutanlara
doğrudan takdim edilmiştir4. Dönemin yazılı basınından bu durum takip edilebilmekte5 ve Konya’daki
bu hassasiyetin ilgi çekici olduğu düşünülmektedir. Bu şehrin neden bu denli duyarlılık göstermiş
olduğu sorusuna ise Müslümanlığın şekillendirdiği tarihî, kültürel bağlardan ötürü olduğu ötürü cevabı
verilebilir.
Savaş sırasında Konya ile Bosna Hersek arasında kurulmuş olan ilişkiler devam etmiş ve buna
binaen de Selçuklu ve Büyükşehir Belediyeleri tarafından kardeş şehir ve belediye anlaşmaları
yapılmıştır6. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında
kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında
ve sonrasında da devam edeceğinin bildirilmiştir. Bunun ardından da 24 Ağustos 2011 tarihinde, Saray
Bosna Stari Grad Belediyesi ile ‘Kardeş Şehir’ protokolü imzalanarak tarihî, kültürel bağ ve ilişkilerini
geliştirecek konferans, panel, sanat, sağlık, spor, çevre, turizm gibi etkinliklerin yanında yapılacak olan
görsel programların sivil toplum kuruluşlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiştir.

3

Bk. Ekler: 1, 2.
Bk. Ek 3, 4.
5
Selçuklu’nun Sesi Gazetesi (1993) yanı sıra Karatay, Merhaba Gazetesi gibi yerel pek çok yayın organında bu
haberlere, yardım kampanyaları hakkında duyurulara sıklıkla rastlanılmaktadır.
6
http://www.selcuklu.bel.tr/sayfa.aspx?s=298. Ayrıca bk. Ekler: 5.
4

�Yapılan bu anlaşmalardan sonra ilişkiler iyice pekişmiş, her iki taraftan da zaman zaman karşılıklı
heyetlerin çeşitli vesilelerle ziyaretleri söz konusu olmuştur7. Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından
Saraybosna’da açılmış olan Saraybosna KOMEK (Konya Meslek Edindirme Kursları) bünyesinde Türkçe,
ebrû, ahşap boyama gibi çeşitli dallarda eğitim verilmekte ve her yıl karşılıklı olarak iki şehirde sergi
açılmaktadır8.
Bosna Hersek yönetimi Saraybosna ile kardeş şehir olan Konya’nın süreç içindeki hassasiyeti üzerine
teşekkür mahiyetinde buraya Fahri Konsolosluk vermiştir. 2011 yılında açılan Konsolosluk, aktif bir
şekilde faaliyet göstermektedir9.
Selçuklu Belediyesi, Osmanlı döneminde var olup daha sonra yıkılmış olan Saraybosna’daki
Mevlevîhâne’yi eskisine uygun şekilde yeniden inşaa etmiş ve 8 Mayıs 2013 tarihinde Bosna Hersek
Cumhurbaşkanı, Türkiye Dış İşleri Bakanı, Saraybosna ve Selçuklu Belediye Başkanlarının katılımıyla bu
Mevlevîhâneyi yeniden hizmete açılmasına vesile olmuştur10.

7

Bk. Ekler: 6
http://www.konya.bel.tr/haberayrinti.php?haberID=3719, http://www.konyaninnabzi.com/88410-bosnada-konyasaraybosna-sergisi-acildi.html. Fotoğraflar için bk. Ekler: 7.
9
Fahri Konsolos Ercan USLU ile yapılan görüşmede Uslu, konsolosluğun açılmasının Konya ve Bosna Hersek adına
önemine dikkat çekerek; iki taraf için de pek çok anlamda katkısı olduğunu vurgulamaktadır (Uslu-2013). Ayrıca bk
Ekler: 8.
10
1999 yılında yapılan kazıların ardından projeler hazırlanmış ve yeniden inşaa için hazırlıklar yapılmış. Bu Mevlevîhâne
dört ay gibi bir sürede tamamlanmıştır. Ayrıca bk. Ekler: 9.
8

4

�‘Bosna Hersek’ Mahallesinin Kuruluşu

Konya’nın Selçuklu ilçesinde bulunan bu mahalle 1993 yılında Belediye Meclisi’nde alınan kararla
kurulmuş ve mahalleye ‘Bosna Hersek’ adı verilmiştir. Bu adın verilmesi Selçuklu’nun Sesi Gazetesi’nin
ilk sayfasından şöyle duyurulmuştur:
Belediye Meclisimizden Vahşi Sırp katillerine karşı savaşan Bosnalılara anlamlı jest.
İlçe Belediye Meclisi, 3 nolu gecekondu önleme bölgesinde ihdas edilecek olan bir
mahalleye Bosna-Hersek adının verilmesini kararlaştırdı. Bosna-Hersek’te Sırplara karşı
mücadele veren Mücahitlere 12 miyar liranın üzerinde yardım toplayarak ulaştıran
Belediyemiz, Belediye Meclisinde aldığı bir kararla da mücahidlere moral desteği verdi.
Belediye Başkanımız İsmail Öksüzler başkanlığında toplanan Belediye Meclisi Başkan
Öksüzler’in teklifi üzerine 3 nolu gecekondu önleme bölgesinde bulunan ve iskâna açılan
bir mahalleye Bosna Hersek adının verilmesini karara bağladı. Bosna-Hersek’te
sürdürülen özgürlük mücadelesinin anısına getirilen teklifin onaylanması sırasında, tüm
Meclis üyeleri ayağa kalkarak kararı alkışladılar”(1993d: 1,5)11

Yukarıda görüldüğü üzere Bosna Hersek Mahallesi’nin adı devletin kurumlarından biri olan belediye
tarafından, belediye meclisinde alınan karar doğrultusunda verilmiştir12. Mahallenin kuruluşuna ise
Bosna Hersek’in o dönemki Cumhurbaşkanı Aliya İzzet Begoviç gelerek açılışı bizzat yapmıştır13.
Mahalle ile ilgili dikkat çeken başka bir özellik de Bosna Hersek adının sadece mahallenin adı olarak
kalmamış olmasıdır. Kurulduğu 1993 yılından itibaren hızla gelişen mahallede ulaşımdan asayişe,
sağlıktan ticarete, eğitimden ibadete, hayata ve memata dair pek çok mekâna Bosna Hersek ve bu
ülkeyle bütünleşmiş adlar verilerek adetâ küçük bir Bosna Hersek inşaa edilmiştir. Ayrıca, bir yerleşim
yerinde gerekli olan bu yapılanmalar dışında, özel oluşumlara da bu adın verildiği görülebilmektedir.
Resmî kurum ve özel şahıslarca adı verilen bu yerlere örnek olarak;

1. Aliya İzzet Begoviç Caddesi.
2. Aliya İzzet Begoviç Hızlı Tren Altgeçidi
3. Bosna Hersek Ulu Camii
4. Bosna Hersek Mezarlığı
5. Saray Bosna Parkı ve parkın girişinde Mostar Köprüsü
6. Bosna Hersek Anadolu-İmam Hatip Lisesi
7. Bosna Hersek Polis Merkezi
8. Bosna İtfaiye Grubu
9. Özel Saray Bosna Tıp Merkezi
10. Oval Çarşı Bosna
11

Haber için bk. Ekler: 10.
Bk. Selçuklu’nun Sesi (1993)
13
Bk. Ekler: 11.
12

�11. Baş Çarşı
12. Bosna İş Merkezi
13. Site Bosna
14. Bosna Çorba
15. Bosna Kafeterya
16. Bosna Kırtasiye
17. Bosna Hersek Tramvay Durağı verilebilir14.

Konya’nın en büyük mahallesi olan Bosna Hersek Mahallesi’nin nüfusu, resmî kayıtlara göre 67.000,
resmî olmayan verilere göre 100.000 civarındadır. Selçuk Üniversitesi’ne yakın olmasından dolayı
nüfusunun büyük çoğunluğunu öğrencilerin oluşturduğu mahalledeki sosyal alanların çoğu bu kesime
göre şekillenmekte ve Bosna Hersek öğrenci şehri olarak da betimlenmektedir.
Türkiye’nin tüm illerinde bu tarz bir yaklaşımla adlandırılmış yapılar olduğu muhakkaktır fakat
burada dikkat çekici olan en önemli özellik bir yaşam alanı oluşturmada gereklilik arz eden tüm
oluşumların Bosna Hersek ve onunla alakalı isimlerden oluşması ve hepsinin bir arada olduğu müstakil
bir alanın olmasıdır.

Konya Genelinde Bosna Hersek’le İlgili Adlara Rastlanan Diğer Yapılanmalar

Bunlardan ilki, Konya merkezde, Kültür Park içinde bulunan Saraybosna ahşap şadırvanıdır.
Saraybosna Belediyesi’nin iyi niyet nişanesi olarak gönderdiği bir miktar paraya Konya Büyükşehir
Belediyesi katkı yapmış ve Saraybosna’da bulunan ahşap şadırvanın aynısından Kültür Park’ın içine de
yaptırılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin Avrupa’daki son sancağı olup Berlin Anlaşması (1878) ile Bosna Hersek’ten
ayrılarak Sırbistan Karadağ arasında kalan15 Boşnak nüfusun yoğun olduğu Sancak bölgesinden dolayı
Sancak adının verildiği öğrenilen Sancak Mahallesi de Bosna Hersek Mahallesi ile yan yana bulunmakta
ve bu ilin en büyük ikinci mahallesi olma hüviyeti taşımaktadır. Bu mahallede Bosna Hersek’in 2.
Cumhurbaşkanı Haris Sladjic Parkı bulunmaktadır.
Ayrıca Selçuklu Belediyesi’ne bağlı Kılıçaslan Mahallesi’nde Aliya İzzet Begoviç Camii bulunmaktadır.

14
15

Fotoğraflar için sırasıyla bk. Ekler: 12.
http://www.bosnakmedya.com/bosnak-kulturu-ve-tarihi/sandzak-bolgesi-etnik-haritasi-etnicka-karta-sandzaka.html

6

�Sonuç
Ortak bir kültürün, İslâm’ın şekillendirdiği bir medeniyetin parçaları olan bu iki milletin beş asırlık
birlikte yaşama tecrübesi kopması zor bağların oluşmasına vesile olmuştur. Aradan geçen zaman
rağmen, kültürel yapıya addedilen değerin mesafelerin önemi kalmaksızın yaşatılmaya çalışıldığı; Bosna
Hersek Mahallesi örneği üzerinden rahatlıkla anlaşılabilmektedir. Sadece mahalle adının verilmesi ile
başlayan bu sürece özel sektörün de dâhil olmasıyla her alanda “Bosna”, “Bosna Hersek” adlarını
duymak, hâlâ bu ilişkinin çok canlı bir şekilde yaşadığına delalet etmektedir.

�Kaynaklar:

Görkem, İsmail (2006), “Tahir Alangu’nun Balkan Folkloru Çalışmaları”, Türk-Bilig Türkoloji Dergisi,
s. 40-55.
Pelidija, Enes (2011), Bosna Hersek ve Kısa Tarihi, Saraybosna-Konya.
Selçuklu’nun Sesi “Halkımızdan Toplanan 2 Milyarlık Yardım Sırplara Kurşun Olarak Yağıyor;
Yardımlarımız Bosna’da” (1993a), Ocak, 1,4.
Selçuklu’nun Sesi “Konya Bosna’ya Taştı”(1993b), Mart, s.5, 11.
Selçuklu’nun Sesi “Yardım Kampanyasını Başlatan Kıvılcım” (1993c), Mayıs, 4, 5.
Selçuklu’nun Sesi “Belediye Meclisimiz Kabul Etti: Selçuklu’ya Bosna Hersek Mahallesi” (1993d),
Ağustos, 1,5.
Uslu, Ercan, 1963-Konya doğumlu, üniversite mezunu, 06.05.2013 tarihli kayıt.

8

�EKLER
1

2

3

4

�5

10

�6

7

�8

12

�9

�10

11

14

�12

13

�14

15

16

�16

17

�18

19

20

18

��21

22

23

20

�24

25

�Konya Genelindeki Yapılanmalara Örnekler

27

22

�28

�</text>
                  </elementText>
                </elementTextContainer>
              </element>
            </elementContainer>
          </elementSet>
        </elementSetContainer>
      </file>
    </fileContainer>
    <elementSetContainer>
      <elementSet elementSetId="1">
        <name>Dublin Core</name>
        <description>The Dublin Core metadata element set is common to all Omeka records, including items, files, and collections. For more information see, http://dublincore.org/documents/dces/.</description>
        <elementContainer>
          <element elementId="79">
            <name>Extent</name>
            <description>The size or duration of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10528">
                <text>2153</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="50">
            <name>Title</name>
            <description>A name given to the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10529">
                <text>BOSNA HERSEK’TEN ORTA ANADOLU’YA UZANAN KÜLTÜR KÖPRÜSÜ: KONYA SELÇUKLU BOSNA HERSEK MAHALLESĠ ÖRNEĞĠ</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="96">
            <name>Author</name>
            <description>Author</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10530">
                <text>AYDIN, Nilgün </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="94">
            <name>Abstract</name>
            <description>A summary of the resource.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10531">
                <text>Anahtar Kelimeler: Bosna Hersek, Türkiye, Konya, Bosna Herkek Mahallesi, kültürel ilişkiler.  ÖZET  Türk kültür tarihinin izlerini taşıyan Bosna Hersek’le Türkiye arasındaki bağlar, 1909’da resmî anlamda kesilse de sosyo-kültürel anlamda hâlâ güçlü bir şekilde devam etmektedir. Asırlarca birlikte yaşama tecrübesinin getirdiği bu bağların yansımaları Anadolu’da farklı şekillerde görülebilmektedir. Konya’nın Selçuklu ilçesindeki Bosna Hersek Mahallesi’nin bu açıdan ayrı bir önem teşkil ettiği düşünülmektedir. Bosna Hersek Savaşı ardından Selçuklu Belediyesi tarafından kurulan bu mahalleye Bosna Hersek adı verilmiş ve yapılan okul, park, cami, köprü, sokak vs. yapılara da Bosna Hersek ve bu ülkeyle bütünleşmiş olan adlar verilerek adetâ küçük bir Bosna Hersek oluşturulmuştur. 4 Kasım 1994 tarihinde her iki tarafın isteğiyle Selçuklu ve Teşanj Belediyeleri arasında kardeşlik ve işbirliğinin, ihtiyaç ve imkânlar dâhilinde tüm konularda Bosna Hersek’teki savaş sırasında ve sonrasında da devam edeceğinin bildirildiği anlaşmanın ardından; 24 Ağustos 2011 tarihinde Saray Bosna Stari Grad Belediyesi arasında ‘KardeĢ ġehir’ protokolü imzalanarak tarihî ve kültürel bağ iliĢkilerini geliĢtirecek konferans, panel, çevre, sanat, sağlık, spor gibi etkinliklerin ynaında turizm ve görsel programların sivil toplum kuruluĢlarının katkılarıyla destekleneceği mesajı verilmiĢtir. Bosna Hersek Mahallesi örneğinin temel alındığı bildiride, bahsi geçen anlaşmalar, yapılar, belge ve çeşitli görsel malzemelerle de desteklenerek ortaya konulmuş ve sosyal, tarihî, kültürel yapının korunup yaşatılması bağlamında ele alınarak birtakım değerlendirmeler yapılmıştır</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="45">
            <name>Publisher</name>
            <description>An entity responsible for making the resource available</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10532">
                <text>International Burch University</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="40">
            <name>Date</name>
            <description>A point or period of time associated with an event in the lifecycle of the resource</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10533">
                <text>2013-05-17</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="97">
            <name>Keywords</name>
            <description>Keywords.</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10534">
                <text>Article
PeerReviewed</text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
          <element elementId="43">
            <name>Identifier</name>
            <description>An unambiguous reference to the resource within a given context</description>
            <elementTextContainer>
              <elementText elementTextId="10535">
                <text>ISSN 2203-4548     </text>
              </elementText>
            </elementTextContainer>
          </element>
        </elementContainer>
      </elementSet>
    </elementSetContainer>
  </item>
</itemContainer>
