<rdf:RDF xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#" xmlns:dcterms="http://purl.org/dc/terms/">
<rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1418">
    <dcterms:title><![CDATA[XV-XVI. YÜZYILDA PİRLEPE’DE İSKÂN VE NÜFUS]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Pirlepe, Tahrir defterleri, mahalle, Balkanlar, nüfus.  ÖZET  Antik dönemlere kadar gidebilen tarihi ile Pirlepe, bugün Makedonya’ya bağlı bir şehir olup eski Osmanlı kasabalarından biridir. Vukaşin tarafından prenslik olarak ilan edilen kasaba Vukaşin’den sonra oğlu Marko’nun Osmanlı hâkimiyetini tanımasıyla beraber 1382 tarihinde Osmanlı egemenliğine dâhil olmuştur. Babuna dağının eteğinde Vardar’a tabi olan karasuya dökülen bir küçük çayın kenarında kurulmuş bir kale konumunda olan Pirlepe Osmanlı idari yapısı içerisinde Rumeli Eyaleti’nin Paşa livası sağ kol kasabaları arasında yer almaktadır. II. Mehmet’in saltanatı döneminden itibaren kasaba ciddi bir şekilde gelişme göstermiştir. Başlangıçta bir Balkan devleti olarak doğan Osmanlı İmparatorluğu Türklerin Balkanlar’a gönüllü göçünü sürekli teşvik etmiştir. Nüfus iskânının yanı sıra askeri ve mali şartlar da bu politikayı zorunlu kılmıştır. Bu bölgelere Anadolu’dan gelen dervişler, gaziler ve diğer unsurlar memleket açma ve fütuhat yapıp, civar köylere veya tamamen boş ve tenha yerlere yerleşerek ziraat ve hayvancılıkla meşgul olmuşlardır. Ayrıca, şehirde dini hayır kurumları inşa etmişlerdir. Pirlepe Kasabası özellikle 1478 yılarından sonra fiziki ve nüfus yapısı değişerek tipik Osmanlı şehri haline dönüşmüştür. İnceleme konumuzun temel kaynakları Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Devlet Arşivlerinde bulunan l6. Yüzyıla ait tahrir defterleri olacaktır. Bu çalışmada, Osmanlı yönetiminde yaklaşık beş asır kalan Pirlepe’nin iktisadi ve sosyal özellikleri, merkez mahalleleri, kır iskân yerleşim bölgelerindeki Müslüman - gayrimüslim nüfus, içtimai yapı, üretim birimleri, meslek grupları, yetiştirilen ürünler ve tahsil edilen vergiler tespit edilmiştir.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2024]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1419">
    <dcterms:title><![CDATA[YENİKAPI MEVLEVİHANESİ’NİN ŞAİR ŞEYHLERİ]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Mevlevîlik, Mevlevî Edebiyatı, Yenikapı Mevlevîhânesi, Şair Şeyhler. ÖZET  Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin vefatından sonra kurulan ve zaman içinde sistemli bir tarikat hâline gelen Mevlevîlik, düşünce, kültür, sanat ve edebiyat hayatımıza doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etki etmek sûretiyle, pek çok değerli şahsiyetin yetişmesine vesile olmuştur. Bu süreçte Mevlevîhâneler âdeta Mevlevîliğin hayata dönük yüzü olmuş, türlü sanat faaliyetleri de daha ziyâde bu mekânlar vâsıtasıyla gerçekleştirilmiştir. İstanbul’un beş önemli Mevlevîhânesinden, kuruluş tarihi itibarıyla da Galata’dan sonra ikinci sırada bulunan Yenikapı Mevlevîhânesi, Mevlevîlik tarihine damgasını vuran birçok önemli şahsiyetin yetişmesine katkıda bulunmuştur. Bu şahsiyetlerden biri olan ve aynı zamanda mûsikimizin pîri kabul edilen Buhûrîzâde Mustafa Itrî, Câmi Ahmed Dede’nin dervişlerinden olup mûsiki bilgilerini Yenikapı Mevlevîhânesi’nde almıştır. Klâsik Türk şiirinin son büyük şairi kabul edilen Şeyh Gâlib ve ünlü bestekârlarımızdan Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi de Ali Nutkî Dede’nin elinde yine bu dergâhta yetişmiştir. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde, kuruluşundan kapanışına değin, 20 ismin şeyh olarak atandığı belirlenmiştir. Esasen şeyh efendilerin neredeyse tamamı sanatın bir veya birkaç dalı ile hem-hâl olmuş olmakla birlikte, bildirinin amacı ve çerçevesi gereği bunlardan sadece, kaynaklarda şairlik yönü bulunduğu belirtilen ve aynı zamanda birkaç beyit de olsa şiir örneklerine yer verilenler üzerinde durulmuştur. Bu meyanda dergâhın tarihçesinin yanı sıra, aralarında Kemâl Ahmed Dede, Doğânî Ahmed Dede, Sabûhî Ahmed Dede, Câmi Ahmed Dede, Nâci Ahmed Dede, Nesib Yusuf Dede, Ârifî Ahmed Dede, Sâfî Mûsâ Dede, Ali Nutkî Dede, Abdülbâki Nâsır Dede, Abdurrahim Künhî Dede, Mehmed Celâleddin Dede ve Abdülbâki Baykara Dede’nin de bulunduğu on üç ismin hayatları, edebî kişilikleri ve eserleri üzerinde ana hatlarıyla durulmuş, ayrıca şiir örneklerine yer verilmiştir. Böylece hem şeyh efendilerin şairlik yönlerine, hem de aynı zamanda bir edebî muhit olan Mevlevîhânelerin dil ve edebiyamızın gelişimine sağladığı katkılara dikkat çekilmeye çalışılmıştır.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2043]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1420">
    <dcterms:title><![CDATA[TÜRK ROMANININ İLK DÖNEMLERİNE YANSIYAN KANUNSUZLUK]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Türk Romanı, eşkıyalık, başkaldırı, kırsal yaşam.  ÖZET  Hayatın aynası olarak görülen roman, düşünsel ve toplumsal değişmelerin birçoğunu bünyesinde barındırır. Modern edebiyatın en iyi temsilcilerinden olan edebi tür, önceki devirlerde devam eden sözel anlatı türlerinin de devamı gibidir. Bu bağlamda sözlü geleneğin ön plana çıkan özelliklerinden eşkıyalık, çağdaş bir tür olan romanda yer alır. Resmi tarihin ötesinde edebiyata da sosyal bir olgu olarak yansıyan ve Eric J. Hobsbawm geliştirdiği “soylu eşkıyalık” terimi, sanayileşme süreci Türk romanında Yaşar Kemal başta olmak üzere birçok eserde yankısını bulacaktır. Fakat Türk romanın ilk dönemlerinde yaşanan toplumsal değişimlerin yansıması olarak Eric J. Hobsbawm tanımladığı “soylu eşkıyalık” teriminin farklı bir durumu gözlemlenir. Sosyal olaylarla ilintili olan bu durum soylu eşkıyalığın aksine soysuz bir başkaldırı olarak romanda yer alır. Dönemin siyasal şartları düşünüldüğünde bu durum kolaylıkla açıklanabilir. Osmanlı Devletinin yıkılış süreciyle başlayan yenileşme süreci İstanbul dışında kalan bölgelerde özellikle Anadolu’da gelir dağılımında eşitsizliğe neden olur. Ekonomik sıkıntıların yanı sıra halkın savaşlar karşısında yenilgisi/korkusu da kanunsuz yapılanmayı ortaya çıkaracaktır. Romanlara yansıyan bu süreç “eşkıya-devlet-köylü” üçgeni içinde, çatışmalar doğuracak şekilde ilerler. Bu çalışmada kanunun zayıfladığı bu dönemi eserlerine taşıyan/değerlendiren sanatçıların romanları incelenmiştir.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2238]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1421">
    <dcterms:title><![CDATA[MEHMET AKİF ERSOY’DA TASVİR]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Mehmet Akif, Tasvir, Realizm.  ÖZET  Osmanlı’nın temel dinamiklerinden olan ve on dokuzuncu yüzyılda Batı tarafından Osmanlı’ya problem olarak sunulan din, dil, vatan ve bayrak gibi meselelerin tam ortasında Mehmet Akif Ersoy yer alır. Çalışmada, Akif’in Safahat ve Safahat dışındaki şiirlerinden faydalanmak suretiyle olayları, mekânları ve kişileri bu “problemler” çerçevesinde nasıl tasvir ettiği analiz edilmiştir. Çalışmada Batı tarafından problem olarak dayatılan konular, Akif’in gözünden tanınmak istenmiş ve yakın dönemdeki sosyal, siyasî, ekonomik ve edebî hayata ışık tutulmuştur. Olay, mekân ve kişi olmak üzere Akif’in tasviri üçe ayrılmış. Akif’in din, adalet, irade, tembellik ve cahillik eleştirisi gibi konuları nasıl tasvir ettiği anlatılmaya çalışılırken, mekân bağlamında şehrin meyhanelerine, kahvehanelerine, camilerine, mezarlıklarına; olay bağlamında Balkan Savaşları’na, Kurtuluş Savaşı’na; kişi bağlamında ise Köse İmam’a, Asım’a ve Asım’ın nesline bakılmıştır.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2213]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1422">
    <dcterms:title><![CDATA[BOSNA HERSEK SİNEMASININ SİNEMATOGRAFİSİNDE TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ETKİLERİ]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: sinema, kent, Osmanlı kültürü, drama, senaryo.  ÖZET  1992 öncesinde Yugoslavya sineması olarak adlandırılan Bosna Hersek sineması bu tarihten sonra kendi özgün film dilini yaratma arayışlarına girmiş ve ulusal bir sinema olarak uluslararası festivallerde boy göstermeye başlamıştır. Küçük bütçeli ve gelişmekte olan Bosna Hersek sineması, filmlerde savaşın bireyler üzerinde yarattığı travmaları aktarmakta ve bunlara ilişkin çözüm arayışlarına girmektedir. Ülke sineması bu anlamda Filistin sinemasında olduğu gibi yaşananları dünyaya duyurma ve görünür olma arzusunun görsel dille dönüşümünü temsil etmektedir. Filmsel mekânlarda Bosna Hersek vatandaşları, şehirlerine yönelik olarak sivil toplumun kentsel aidiyet ve bütünleşme çabalarını sergilemektedir. Öte yandan, filmlerin senaryoları yazınsal bir ürün olarak drama olgusundan yola çıkmakta, böylelikle Bosna Hersek sinemasının dili dramatik-trajik anlatılara dayanmaktadır. Bu anlatıların temellerinden birisi ise Türk kültürüyle ve inanç sistemiyle olan bağlantılardır. Özellikle Osmanlı’nın dörtyüzelli yıllık izlerini taşıyan Saraybosna’nın sinemasal mekân olarak kullanımı, bu sinemanın görsel dilinin Türk kültüründen ayrışık olamayacağını göstermekte ve bu bölgedeki Osmanlı izleri sinema diline önemli ölçüde katkı sağlamaktadır. Bu anlamda Bosna Hersek sineması hem dramanın aktarılış biçimi hem de mekânın yansıtılması anlamında Türk kültürün derin izlerini taşımaktadır. Tüm bu olguların ışığında bu çalışmada Bosna’lı farklı yönetmenlerin filmleri anlatısal ve görsel unsurlar bağlamında ele alınarak sinemasal dilleri kültürel bir çözümlemeye tabi tutulmuştur.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2020]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1423">
    <dcterms:title><![CDATA[HAUS OHNE HÜTER İLE ATEŞTEN GÖMLEK BAŞLIKLI ESERLERİN İÇERİK VE BİÇİM AÇISINDAN KARŞILAŞTIRILMASI]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Heinrich Böll, Halide Edip Adıvar, Haus Ohne Hüter, Ateşten Gömlek, Karşılaştırmalı Edebiyat.  ÖZET  Milli Mücadele dönemi Türk milletinin kaderini değiştiren önemli bir dönüm noktasıdır. Aynı şekilde II. Dünya Savaşı da Alman halkı için yeni bir dönemin başlangıcıdır. Türk ve Alman toplumlarını savaşmaya zorlayan etkenler birbirlerinden ne kadar farklı olsa da her ikisi de savaşın soğuk yüzüyle karşılaşmıştır. Bu çalışmanın amacı, savaş ve savaş sonrasını konu alan Türk Edebiyatından Halide Edip Adıvar’ın “Ateşten Gömlek” adlı romanı ile Alman Edebiyatından Heinrich Böll’ün “Haus Ohne Hüter” adlı eserlerini içerik ve biçim açısından karşılaştırmaktır. Çalışmada karşılaştırmalı yöntem kullanılmış, kaynak ve materyaller çalışmanın kendisinden temin edilmiştir. Çalışmanın sonunda “Haus Ohne Hüter”de daha çok savaşın insanlar ve özellikle de çocuklar üzerindeki psikolojik baskıları, ekonomik kaygılar ve farklı sınıflara mensup kişiler ele alınırken, “Ateşten Gömlek” başlıklı romanda ise memleketin içinde bulunduğu felaket ve bu arada yaşamlarına devam insanların aşkları, hırsları ve sorumluluklarının ele alındığı görülmüştür. Karşılaştırmalı incelemeler yoluyla Böll’ün daha çok cephenin gerisinde yaşam mücadelesi veren çocuk ve kadınların kabusu olan açlık ve sefaleti dile getirdiğini, Adıvar’ın ise Anadolu insanının kendini gerçekleştirmesi temasına ağırlık verdiği görülmüştür.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2210]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1424">
    <dcterms:title><![CDATA[KIRGIZCA’DA VE TÜRKÇE’DE EKLERİN DUYGU DEĞERİ FONKSİYONLARI]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Ekler, duygu değeri, morfolojik unsurlar. ÖZET  Duygu değeri bir mana kategorisidir. Türkçe’de ve Kırgızca’da duygu değeri oluşturmada morfolojik unsurlardan istifade edilmektedir. Eklerle sağlanan duygu değeri hem yazınsal metinlerde hem de günlük hayatta aktif kullanılmaktadır. Türki dillerden Kırgızca ve Türkçe’de eklerle sağlanan duygu değeri izleklerinde hem dilsel hem de psiko-sosyolojik pek çok ortak yön mevcuttur. Bu yazının amacı, duygu değeri oluşturmada Kırgızca ve Türkçe’deki eklerin tesbitinin yapılması, örneklerle duygu değerine dair izleklerin belirlenmesi ve duygu değeri açısından iki dildeki benzerliklerin ve farlılıkların ortaya koyulmasından ibarettir.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2028]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1425">
    <dcterms:title><![CDATA[KARAHANLI TÜRKÇESİ ESERLERİNDE YANSIMA SÖZCÜK TÜRETEN EKLER]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Karahanlı Türkçesi (KT), Kutadgu Bilig (KB), Divânü Lûgâti’t-Türk (DLT), yansımalar, yansıma türeten ekler vb.  ÖZET  Yaklaşık iki yüz yıllık bir zaman dilimini kapsayan Karahanlı Türkçesi, gerek günümüze kadar ulaşan dil yadigarları ile gerekse kendisinden sonra ortaya çıkan Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi, Kuzey Türkçesi ve Güney Türkçesi adlarıyla sınırlandırılan tüm yazı dillerine esas teşkil etmesiyle Türk Dili tarihinde önemli bir yer edinmektedir. Yansımalar, dış dünyadaki sesleri, görüntüleri vb. insan dilinin elverdiği şekilde taklit ve tasvir ederek anlatıma canlılık kazandıran sözcüklerdir. Yansımalar gerek kök gerekse türemiş biçimleriyle tarihi ve çağdaş Türk Dillerinin söz varlığında önemli yer tutar. Bu çalışmada, Karahanlı Türkçesinin en önemli eserlerinden olan Kutadgu Bilig ve Divânü Lûgâti’t-Türk’deki yansıma kök ve gövdelerinden yansıma sözcükler türeten ekler ele alınmıştır.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2008]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1426">
    <dcterms:title><![CDATA[EDEBİYATINDA NİNNİ ÖRNEKLERİ]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Balkanlar, çocuk edebiyatı, ninni.  ÖZET  Çocuk edebiyatı kavramı, kapsamı ve tür özellikleri konusunda değişik görüşler ve tartışmalar eskiden beri devam etmektedir. Kimilerine göre çocuk edebiyatı kavramı yanlış bir kullanımdır. Çocuk yazar olmadığı gibi çocuk edebiyatı da olamaz. Kimilerine göre çocukluk kadar gerçektir çocuk edebiyatı. Edebi olarak ortaya çıktığından beri klasik eserlerden ve sözlü edebiyattan yararlanan çocuk edebiyatının gelişmesinde halk edebiyatı türlerinin önemli katkıları olmuştur. Avrupa’da ve ülkemizde ilk örneklerini halk masallarının yeniden kaleme alınmasıyla veren çocuk edebiyatının gelişmesinde masal dışındaki türlerinden de yararlanmıştır. Bunlardan bir tanesi de ninnidir. Çocuğun dünyaya geldiği andan itibaren duymaya başladığı ninniler, ana dili öğreniminde ve dinleme alışkanlığının kazandırılmasında etkilidir. Çocuk deyince ilk akla gelen türlerden olan ninni, anonim halk edebiyatı türü olmanın yanı sıra çocuk edebiyatı içerisinde de önemli bir yere sahiptir. Çocuklar için iyi temennilerin, duaların ve beklentilerin dile getirildiği ninniler, çocuk edebiyatı şairlerine ilham vererek onların ninni benzeri özgün şiirler yazmalarına vesile olmuştur. Türk edebiyatında, yazılı ilk ninni örneğini Şeyh Galip’in Hüsn ü Aşk adlı mesnevisinde görmekteyiz. Bundan başka Tanzimat döneminden itibaren pek çok şairimizin ninni şeklinde veya ninni adlı şiirler yazmışlardır. Çocuk edebiyatı alanında eserler veren isimlerden Mustafa Ruhi Şirin, Ali Akbaş, Rıfkı Kaymaz, Bestami Yazgan gibi şairlerin özgün ninni örnekleri de oldukça önemlidir. Bunların dışında diğer Türk topluluklarında da çocuk edebiyatıyla uğraşan isimlerin ninni tarzı şiirleri de Türk dünyası çocuk edebiyatında önemli yer tutmaktadır. Bu çalışmada Türkiye dışında vatan özlemiyle yaşayan ve milli değerlerini ve benliklerini sözlü ve yazılı edebiyatlarını sürdürerek yaşatmayı başaran Balkan Türklerinin edebiyatından seçtiğimiz ninni örnekleri çocuk edebiyatı açısından değerlendirilmiştir.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2159]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description><rdf:Description rdf:about="https://omeka.ibu.edu.ba/items/show/1427">
    <dcterms:title><![CDATA[ESER-YAZAR İLİŞKİSİ YA DA AHMET MİDHAT EFENDİ’NİN EDEBİYAT COĞRAFYASINDA RUMELİ/BALKANLAR]]></dcterms:title>
    <dcterms:abstract><![CDATA[Anahtar Kelimeler: Edebiyat coğrafyası, Ahmet Midhat Efendi, Rumeli/Balkanlar, roman.  ÖZET  Edebî metinler milletlerin hayatındaki değişim ve dönüşümleri en geniş şekilde yansıtan eserler olduğu kadar, yazarın hayat coğrafyasına ışık tutan, ondan izler taşıyan metinler olarak da okunabilir. Vefatının yüzüncü yılını yeni andığımız Ahmet Midhat Efendi (ö. 1912), farklı alanlarda kaleme aldığı eserleriyle Türk edebiyatının en velûd yazarlarından birisi olmuş, “hâce-i evvel” ismini fazlasıyla hak etmiş bir isimdir. O, hikaye, roman, tiyatro, seyahat, hâtıra gibi edebî türlerinin yanında tarihten iktisata, eğitim konusundan coğrafyaya kadar değişik alanlarda verdiği eserlerle de Türk kültürüne büyük katkıları olmuştur. Özellikle hikâye ve roman türünde kaleme aldığı eserlerle yanlış batılılaşmadan, eğitim konularına, görücü usulü evliliğin tenkidinden kızların okutulmasına kadar pek çok toplumsal meseleye yer vermiştir. O, eserlerinde sadece geniş bir Osmanlı ya da İslâm coğrafyasından değil, Asya’dan Avrupa’ya, Afrika’dan Amerika’ya kadar dünyanın farklı kıtalarından da bahsetmiştir. Ancak yazarın özellikle gençlik/yetişme çağlarında yaşadığı Rumelinin/Balkanların ayrı bir yeri vardır. Bu makalede Ahmet Midhat Efendi’nin hikâye ve romanlarının coğrafya merkezli bir okunması ile bu metinlerde Rumelinin/Balkanların yazarın hayat coğrafyasında nasıl yer aldığı ya da yazarın hayat hikâyesi ile bu coğrafyanın nasıl irtibatlandırılabileceği üzerinde durulmuştır.]]></dcterms:abstract>
    <dcterms:publisher><![CDATA[International Burch University]]></dcterms:publisher>
    <dcterms:date><![CDATA[2013-05-17]]></dcterms:date>
    <dcterms:extent><![CDATA[2203]]></dcterms:extent>
    <dcterms:identifier><![CDATA[ISSN 2203-4548     ]]></dcterms:identifier>
</rdf:Description></rdf:RDF>
